23. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 22

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 22

 

2 Hafta sonra

Hakkari- Şemdinli

 

“Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde sınırın Irak tarafından sızma girişimi yapan teröristlerle güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı.” Hastanenin koridorundaki televizyonun sesi kısıktı. Dosyayı doldururken başımı kaldırıp etrafa baktım. Hastane bugün kalabalık değildi. Haberin altyazısını fark edip gözlerimi kıstım. Yazıyı bir türlü okuyamıyordum. Bankodaki kızlara döndüm. “Biraz sesini açar mısınız?” diyerek ricada bulundum.

 

Kızlar bana bakmadan televizyonun sesini açtığında kalemi dosyanın üzerine bıraktım ve haberlere odaklandım. “Çıkan çatışmada altı asker ile iki güvenlik korucusu şehit düştü. Biri ağır iki asker yaralandı.” Spiker normal bir şeymiş gibi konuşuyordu. Ağır yaralı askeri buraya getireceklerini düşünüyorum. Tekrardan dosyayı doldurmayı bitirip kalemi önlüğümün cebine yerleştirdim.

 

Çok geçmeden ağır yaralı askerin diğer asker ile buraya getirildiği haberi gelmişti. Herkes hazırlık yaparken bende telefonumu önlüğümün cebinden çıkarıp annemi aradım. “Defne acil mi?” Annemin sesi meşgul olduğunu kanıtlıyordu. Onu daha fazla meşgul etmemek için direkt konuya girmeyi tercih etmem gerekiyordu.

 

“Büyük ihtimalle acil olacak anne. Ağır yaralı bir asker getiriyorlar. Daha iyi bir hastaneye sevk edilme durumu olursa...” Annem ne diyeceğimi anlamıştı. Demek istediğim olası bir durumda askerleri Çanakkale’ye göndermemiz gerekebilir demekti. “Can’la konuşuyorum.” diyerek lafımı kesmişti. “Güney de ayarlayabilir. Dert etme ve haber ver yeter.” dedi. Benimle konuşurken başka işlerle uğraştığı belliydi. Hastanede koşturuyor olabilirdi.

 

Gülümsedim. “Tamam anne. Haber vereceğim.” diyerek telefonu kapattım. Cebime attım. Hızlıca acilin girişine ilerledim. Cerrahi eldivenleri giyerken bir yandan da son kontrolleri yapıyorduk. Yanımdaki hemşireye döndüm. “Acil ile müdahale odası arasını komple boşaltalım koridorda bekleme olmasın.” dedim. Yanımdaki hemşire soldan dönüp güvenliklere doğru ilerledi. Onun yerini Serdar aldı. “Serdar,” Serdar kendisine seslendiğimi duydu. Başını eğip bana baktı. “Bu hafta kaçıncı saldırı oldu?”

 

“Ya iki yada üç.” Derin bir nefes aldım. Aklıma gelen tek kişi Kerem’di. Onunla en son hafta başında görüşmüştük. Birkaç gündür ben hastanede nöbetçiydim. O ise görevde. Telefonu çekmiyordu. Herhangi bir haber alamadığım için gerilmeye başlamıştım. İçimden ‘Umarım iyisindir.’ diye düşündüm.

 

Ambulans acı acı çığlıkları hastanenin acilinin önüne geldi. Ambulansın kapıları açıldı. Kadın sedyeyi iterek indirdi. “30 yaşında, erkek. Kurşun çıkışı yok.” Sedyeyi içeri doğru itmeye başladık. Sedyeyi sabitledik. Makası alıp üniformasını kesip yarasına baktım. “Serdar kalbe çok yakın.”

 

Serdar yaraya dikkatli bir şekilde bakıyordu. “Tamam, elimizden ne gelir?” Yutkundum. Hiçbir şey. Bu kurşun yarası kalbine yakın riskli bir yerdeydi. “Nazike cebimden telefonumu çıkar Güney amcamı ara.” dedim. Serdar’ın bakışlarını umursamadan yaraya tampon yapmaya başladım. Çalan telefon kısa sürede yanıtlandı. “Amca kısa kesiyorum. Hastanenin helikopteriyle buraya gelebilir misiniz?” diye sordum. Neler yapabileceğimi bilmiyordum. “Anneni de alıp geliyorum. Bilgileri geç.”

 

Başımla sanki amcam görüyormuş gibi sallarken bilgileri geçmeye başladım. “30 yaşında erkek hasta. Kalbin tahmini iki santim altında silahla vurulma. Kan akışı çok fazla, durdurmakta güçlük çekiyoruz.” Güney amcam sıkıntılı bir nefes aldığında onun ne diyeceğini bekliyordum.

 

“Defne ameliyata al. Yarısında sana yetişeceğim havalanıyoruz.” diyerek telefonu kapattı. Nazike’ye döndüm. “Hızlıca ameliyata alıyoruz Nazike.” Nazike beni onaylarken askeri ameliyat için hazırlamaya başlamıştı. Serdar başımda devamlı konuşuyordu. “Defne buna yeterli değiliz.” dedi. Eldivenlerimi çıkardım. Onu umursamamaya çalışıyordum. “Ya yetişemezlerse!” Bileğimdeki tokayla saçlarımı topladım. Derin bir nefes alıp Serdar’a döndüm.

 

“Daha iyi bir fikrin var mı Serdar!” Serdar neye uğradığını şaşırmıştı. “Yok!” Sinirle üzerine yürüdüm. “Kes sesini de Çanakkale’nin en iyi kalp cerrahını buraya getirteyim!” Serdar bir iki adım gerilemişti. Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

 

Serdar’ı geride bırakıp ameliyathaneye doğru koştum. Ellerimi yıkayıp bonemi taktım. Ameliyata girdiğimde neşteri alıp ilk kesiği attım. Dikkatli bir şekilde ilerlemeye başladım. Operasyon başladıktan on beş dakika sonra ameliyathanenin kapısı açıldı. Başımı kaldırıp kapıya baktım. Bir hemşire, amcamın eldivenlerini giymesine yardım etmeye başladı.

 

Amcam ellerini birbirine vurup yaklaştı. “Bakalım durum nasılmış?” dedi ve karşıma geçti. Amcamla beraber ameliyatı bitirmek saatlerimizi almıştı. Hastayı kapattıktan sonra hasta bakıcılar adamı yoğun bakıma alacaklardı.

 

Eldivenlerimi çıkarıp çöpe attım. Bonemi de çıkarırken saçlarım bonenin altından dökülmüştü. Saçlarımın dipleri nemliydi. Bonenin içinde gerginlikten terlemişti. Amcama baktım. O da bonesini çıkarıyordu. “Birkaç gün burada kalsanız olur mu?” diye sordum. Güney amca gülümseyerek bonesini eline birkaç kez vurdu. “İsterdim ama biliyorsun ben artık başhekimim Defne.” Doğru, Güney amca yeni başhekim olmuştu. Görev sorumluluğu altında oldukça yoruluyor olmalıydı. Üzüldüğümü anlamıştı. Omzumu okşayıp gülümsedi. “Üzülme anneni bir iki günlüğüne burada bırakabilirim.”

 

“Çok iyi olurdu ama annemi evde tek bırakamam güvenliğinden endişe ederim.” Ameliyathaneden çıktığımızda annem kapıda bizi bekliyordu. “Başarılı mı?” Amcama baktı. Amcam başını salladı. “Gidiyor muyuz?” Annem yanıma yaklaşıp beni sardı. Ona doğru sokulup dudaklarımı büzerek baktım. “O zaman biz gidelim de,” Bana bakıyordu. Ellerini yanaklarıma çıkardı. “Defne sen bugün bi solgun musun kızım?”

 

Annem yanaklarımı okşarken Güney amcam da annemin dedikleri dikkatini çekmiş olmalıydı. Bakışlarını bana çevirmiş, dikkatlice beni incelemeye başlamıştı. “Defne sen dinlenmedin mi?” O kadar mı solgun görünüyorum acaba. “Bi kan değerlerini kontrol ettirsen iyi olur.” Annem saçlarımı geriye doğru itip, benim yanağımdan öptü. Yorgunlukla gülümsedim. “Bir iki gündür nöbetteydim ondan böyleyimdir.”

 

Annem koluma girdi. “Gel bir şeyler yiyelim sonra biraz uyu.” Benimle beraber kafeteryaya yürümeye başladık. Güney amcam ise arkamızdan geliyordu. Annemleri biraz daha rahatlatabilmek için açıklama yapmaya devam ettim. “Bir de bu ara fazla uyuyorum. Yorgunluğu atamadım belli ki.” diyerek masanın birine oturdum.

 

Güney amcam yanımızdan geçip bana yemelik bir şeyler almaya gitmişti. Elindeki tabağı alıp yanımıza doğru gelmeye başladı. Aldığı tabağa baktığımda sarma görmemle gülümsedim. O da sandalyesini çekip yanımıza oturdu. Anneme çatalla bir iki tane verip geri kalanını kendim yedim. Ben yemeğimi yerken annemler karşımda gülümsüyordu.

 

Sessizce yemeğimi bitirdikten sonra annemlerle beraber tekrardan hazır bulunan helikoptere yürümeye başladım. Annemler gittiğinde ben içeri geri döndüm. Kafeteryaya girip Kerem için de sarma aldım. Eve dönerse aç döner. Yemek hazırlayacak kadar kendimi iyi hissetmiyorum. En azından aldığım sarmayı yiyebilir.

 

Ardından kafeteryadan çıkıp odama doğru ilerledim. Odama girip kapıyı kapattım. Masamın altında duran spor ayakkabılarımı giydim. Kabanımı alıp giydim. Stetoskobumu çantamın içine attım. Artık eve geçip uyuma vakti. Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki sarmaları alıp odamdan çıktım.

 

Arabaya geçtim. Etraf kalabalık değildi. Kemerimi takıp eve sürmeye başladım. Lojmana geldiğimde bahçede oynayan çocuklara dikkat ederek arabamı park ettim. Aldığım sarmaları ve çantamı alıp aşağı indim. Çantamdan Kerem’in anahtarını kontrol ettim. Onun evine geçip kapıyı açtım. Defin de karargahtaydı. Evde tek başıma kalmak yerine onun evinde oturmayı tercih ettim. Sarmaları mutfağa koyup oturma odasına geçtiğim gibi oturdum. Başımı geriye doğru atıp tavana bakmaya başladım.

 

《––––––🩺––––––》

 

“Kerem,” Duyduğum sesle arkamı dönüp esas duruşa geçtim. “Hoş geldiniz evlat.” Mevlüt albay gülümseyerek ellerini arkasında birleştirdi. Tim benim yanımda esas duruşta bekliyordu.

 

“Görev başarıyla tamamlandı komutanım.” Mevlüt albay olduğu yerde başını sallayarak beni onayladı. “Dinlenebilirsiniz.” Mevlüt albay odasına doğru ilerlerken bende arkasından odama doğru ilerlemeye başladım.

 

Silahımı yanımdan geçen Fatih’e verdim. Cebimdeki telefonumu çıkarıp açmaya başladım. Defne’den bir sürü mesaj vardı. Her gün sabah yada akşam, gününün nasıl geçtiğini yazıyordu.

 

Defne’m: Görevin nasıl gidiyor bilmiyorum ama ben bugün evde temizlik yapacağım.

 

Defne’m: Bugün karargah sen yokken çok sıkıcıydı. Sen yoktun, Barut da çok gelmedi yanıma. Çok sıkıldım komutan.

 

Defne’m: Bugün çok yorulmuşum Kerem ya.. Sıkılmamak için saatlerce arşiv dosyalarını düzenleyip, silinmesi gereken dosyaları hallettim. Sonraa biraz dizi izledim. Biliyor musun Vincenzo diye bir dizi var. Böyle mafya tarzı bir dizi. Beraber izlemeliyiz. Bence ben birinci bölümden sonra sakince beklemeliyim. Sen geldiğinde beraber izleyelim.

 

Ne dizisiymiş bu? Arama motoruna geçip dizinin adını yazdım. Dizi hakkında birkaç şey araştırıp arama motorundan çıktım. Tekrardan Defne’nin mesajlarına döndüm.

 

Defne’m: Hastanede koşuşturmaktan o kadar yorulmuşum ki sana mesaj atmayı az daha unutuyordum. Saatlerce hastanede grip hastalarıyla uğraşıyorum. Nöbetim başlayalı çoktan on iki saat olmuş bile. Şimdi biraz odama geçtim. Biraz dinleneceğim. Sonra da tekrar acile ineceğim. Gel artık..

 

En son mesaj bugün gelmişti. Defne yorgunluğunun ardından uyandığı gibi yine ilk mesajı bana atmıştı.

 

Defne’m: Günaydınn şimdi tekrardan nöbete dönüyorum. Bir an önce bitse de eve geçip uyusam. Neyse kalkıp acile ineyim.

 

“Komutanım doktor hanım size evlenme teklifi etti sanırım.” Başımı kaldırıp karşımda gülerek duran Fatih’e baktım. “Ne?” diye sordum. Ne dediğini anlayamamıştım. Ne dedi bu şimdi? “Doktor size evlenme teklifi mi etti diye sordum komutanım.” Telefonumun ekranını kilitleyip kaşlarımı çattım. Fatih’in suratındaki gülümseme yavaş yavaş silinmeye başladı. Ona kızacağımı biliyordu.

 

“Fatih,” dedim. Yaslandığım duvarda telefonumu üniformamın cebine yerleştirdim. “Sen çok kaşındın biliyorsun değil mi?” Fatih yutkundu. Sessizce bana bakıyordu. Başka bir şey dememe gerek kalmamıştı. Fatih başını sallayarak hızlıca uzaklaşmıştı.

 

Yaslandığım duvardan gövdemi ayırıp koridorda yürümeye başladım. Keyfim gayet yerindeydi. Aklımdaki şarkıya ıslık çalarak eşlik etmeye başladım. Koridorda soldaki merdivenlere ilerledim. “Divanesin demek.” Yanıma yaklaşan bedene baktım. Barut keyifli bir şekilde yanıma gelip benimle beraber merdivenlerden inmeye başladık. “Doktora mı divanesin de bakayım?” dedi keyifle. Cevap vermeden göz kırptım. Karargahtan çıkıp otoparkta duran arabama geçtim. Kemerimi takıp kontağı çalıştırdım.

 

Telefonum otomatik olarak bağlanırken aklımdaki şarkıyı aratıp açtım. Karargahın güvenliğindekilere selam verdim. “Her derdime yar. Ortağım ol da.” Trafiğe karışırken şarkıyı mırıldanmaya başladım. Lojmanlara giden yol, diğer yollara göre biraz daha tenhaydı. “Bana divane diyorlar. Yok artık uslandım yar.”

 

Şarkı, gelen çağrıyla yarıda kesildi. Arabanın içini bir anda akordiyon sesi doldurdu. Gelen çağrıyı ekrandan yanıtladım. “Abim..” Jankat keyifli bir şekilde bana seslendi. Memleketten döndükten sonra pek konuşmamıştık. Görevler derken aramaya pek vaktim olmamıştı. “Efendim abim?”

 

“Abi babam senin arabadan alacakmış bana.” Keyfinin sebebi belli olmuştu. Lojmanlara girerken sesli bir kahkaha patlattım. “Ee işte ne güzel oğlum. Daha ne?” Defne’nin arabası her zamanki yerinde duruyordu. Yanına park edip kemerimi açtım. Telefonumu alıp inerken başımı kaldırıp Defne’nin dairesine baktım.

 

“Belki daha güzelini de alabilir.” dedi. Sesindeki kıyaslama tınısını görmezden geldim. Defne’nin ışıkları kapalıydı. Derin bir nefes alıp kendi apartmanıma doğru ilerledim. “Alsın abim güle güle kullan şimdiden.” Asansör yerine merdivenleri kullanarak kendi katıma çıktım. Hayallerim yıkılmıştı, uyumadan önce onu görebilirim diye düşünmüştüm. “Defne abla nasıl?”

 

“İyidir herhalde. Ben yeni döndüm, saat de geç uyumuştur herhalde.” diyerek kardeşimin sorusunu yanıtladım. Jankat da Janset de kıskançlık yapmadan Defne’yi sevmişlerdi. Bu durum benim için oldukça güzeldi. Kapıyı açıp içeri baktığımda salonda bir hareketlilik sezdim.

 

Refleksle elim belimdeki silahıma gitti. Silahımı tutarken postallarımı çıkardım. Portmantoda spor ayakkabılar vardı. Defne’nin spor ayakkabıları.. Rahat bir nefes alıp komple içeri girdim. Kapıyı sessizce kapatıp içeriye doğru ilerledim. Mutfakta hazır bir kapta sarmalar vardı. Oturma odasına geldiğimde ise üçlü koltuğumda uyuyordu.

 

Yatış pozisyonu pek de sağlıklı sayılmazdı. Yine de yorgunluğun verdiği huzurlu bir uyku çekiyordu. Beni beklerken uyuyakalmış olmalıydı. Hemen yanında diz çöküp önce başını düzelttim. Gözünün önüne gelen kahve saçlarını parmağımın ucuna doladım. Her gördüğümde kahverengi saçlı haline daha çok aşık oluyordum.

 

Yattığı yerde dönüp duruyordu. Onu kendi yatağıma götürmem daha iyi olacaktır. Ayağa kalktığım sırada Defne’nin yerdeki telefonu çalmaya başladı. O uyanmasın diye hızlıca yerdeki telefonu alıp mutfağa geçtim. “Alo?”

 

“Kerem? Sen misin?” Defin’in endişeli sesinin sebebini az çok tahmin edebiliyordum. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp daha önce gelen çağrılara baktım. Tam da tahmin ettiğim gibi Defin daha önce kardeşini birkaç kez aramıştı. “Benim,” dedim biraz olsun rahatlar diye düşünerek. “Çok şükür senin yanındaymış. Gerizekalıyı üç-dört kez aradım.” Gülümsedim.

 

“Bende, koltukta uyuyakalmış.” diyerek durumu izah ettim. Mutfaktan çıkarken salonun kapısının önünde durup Defne’yi izlemeye başladım. “Hah, tamam. Tamam sendeyse sorun yok.” dedi ve benim bir şey dememe izin vermeden telefonu kapattı.

 

Sessizce içeri geri girdim. Telefonu cebime atıp Defne’nin yanına ilerledim. Kollarımı bacaklarının altından ve sırtından geçirip onu kucağıma aldım. “Uyu Defne’m.” Uykusunda olmasına rağmen bana doğru kedi gibi sokuldu.

 

《––––––🩺––––––》

 

Kımıldanıp havalandığımı hissettiğimde gözlerimi araladım. “Uyu Defne’m.” Onun sesini duyduğum gibi gözlerimi iyice araladım. Ne ara uyuduğumu bile bilmiyordum. “Kerem,” mırıldandım. Onun suratına bakmaya çalışıyordum. “Gelmişsin.” Boynuna sarıldığımda uykulu sesimi umursamadan boynuna sarılmama gülerek yatak odasına ilerlemeye devam etti. Beni yatağa yatırdığında Kerem’i izlemeye başladım. Kerem üniformasını çıkarmaya başladığında dayanamayıp yataktan kalkıp onun tişörtünü çıkardım. “Sevgilim söylesene sen yorgun değil miydin?” diye sordu.

 

“Öyleyim,” dedim omuz silkerek. Yatakta ayağa kalkıp ona baktım. “Ama sen, beni deli ediyorsun.” Kerem’in kucağına atladığım gibi ellerini kalçamın altında sabitledi. “Sevgilim seni çok özledim.” Cilveli sesimi duyduğunda Kerem gülmeye başlamıştı. Tek koluyla beni tutarken boştaki eliyle saçlarımı yüzümden geriye itmişti. “İki haftadır görevdeydim tabi.” Başını boynuma gömüp öptü.

 

Ardından bakışları benim gözlerimi buldu. Bana yaklaşmaya başladığında gülümsedim. Dudaklarını benim dudaklarıma bastırdı. Alt dudağımı dudaklarının arasına aldığı anda ona karşılık vermeye başladım. Üstümdeki kazağı sabırsız bir şekilde çıkarıp bir yere fırlattı. Geri çekilip bakışlarını üzerimde gezdirmişti. Kerem’i tutup kendime çektiğimde sırıtarak üzerime eğildi. Kerem ile harika bir gece geçirmek istiyorum. Ve ben istediğimi alırım. En azından Kerem konusunda..

 

《––––––🩺––––––》

 

“Üsteğmen Pilot Defin Mutlu, emret komutanım!” Albaya selam verip beklemeye başladım. Mevlüt albay başını bana çevirdi. “Görev yerine geri dönme vaktin geldi sanırım.” Diyarbakır’a geri dönme fikri alıştığım hayata geri dönmek demekti. Ve bu konfor alanıma geri döneceğim için heyecanlandım. Heyecanımı baskılayıp karşımdaki albaya bakmaya devam ettim. “Burada görev aldığın sürede gösterdiğin emek ve performans için teşekkür ederiz.” dedi gülümseyerek.

 

Görev bilincinin farkında olan bir asker olarak başımla selam verdim. “Savaşan şahinler hep sizin yanınızda olacak albayım. Bu bizim görevimiz.” dedim gülümseyerek. Kapı çaldığında içeri giren Barut’a baktım. “Yüzbaşı Altan Barut, emret komutanım!” Barut kapının girişinde esas duruşta beklemeye başlamıştı. “Yaklaş evlat.” Albayın sesiyle yaklaşıp yanıma geldi ve beklemeye başladı. “Barut timine asker alman gerekiyor artık.” dedi sitem dolu bir sesle. Barut’un hemen yanımda yutkunduğunu duydum. “Daha ne kadar yas tutacaksın?” diye sordu. Barut gözlerini kırpmadan derin bir iç çekti. Bu iç çekiş, yasının hala devam ettiğini gösteriyordu. Barut timine ne olduğunu bilmiyorum ama babamın başına gelenlerle benzer bir şey olduğuna eminim. Barut, başını biraz eğip “Komutanım...” diye mırıldandı. Mevlüt albay, onun konuşmasına izin vermeyip araya girdi. “Barut, tim üç kişi kaldı.” Barut sessiz sessiz bekliyordu. “Mecbursun, bu bir emirdir.” diyerek Barut’un konuşmasını sonsuza kadar kesmişti.

 

Barut’un yüzü düştü. Tekrar esas duruşa geçti. “Emredersiniz komutanım!” dedi. Bunu söylerken bakışları Mevlüt albaya değil, arkasındaki bayrağa dikiliydi. Dolan gözlerini görebiliyordum. Tekrar başı ile selam verip çıktı. Arkasından bakıp Mevlüt albaya döndüm. Başıyla beni onayladı, hızlı bir şekilde albaya selam verip odadan çıktım.

 

Barut koridorda hızlı adımlarla yürüyordu. Kapıyı kapatıp ona seslendim. “Yüzbaşım!” Çoktan koridorun sonuna ulaşmıştı. Derin nefes alıp peşinden koşmaya başladım. Barut beni ilk başta duymamazlıktan geldi. “Yüzbaşı Barut!” Tekrar seslendiğimde mecburen durdu. Yanına yaklaşıp sırtına vurdum. “Hadi kahve içelim.” Ben yürümeye başladığımda o olduğu yerde duruyordu. Durup ona baktım. Yüzünden memnuniyetsizlik resmen akıyordu. Göz devirdim “Hadi.” diyerek ısrar ettim. Buruk bakışları beni buldu. Bakışlarındaki değişimi saniye saniye görebilirdiniz. Gözleri dolu doluydu ama bana bakarken içleri parlıyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Başını sallayarak “İçelim.” dedi.

 

Beraber karargahın bahçesine çıktık. Açık havada oturmak ona iyi gelecekti. Arka tarafa doğru ilerleyip ağaçların altında bir banka oturdu. Yanına ilerleyip Cemil’e iki kahve getirmesini söyledim. Cemil yanımızdan ayrılırken Barut’un yanına oturdum. Omzumla onun omzuna vurup “Sohbetini özleyeceğim Barut.” dedim. Bana döndü, yüzüme baktığında albayın odasında gördüğüm o buruk yüz ifadesi tekrardan ortaya çıktı. “Gidiyor musun?” diye sordu.

 

Gözlerim Barut’u bulduğunda Barut sanki dokunsalar ağlayacak gibi duruyordu. “Görev bitti. Gizli görev de bitti. Burada durmak için bir nedenim yok.” dedim direkt. Sessizce onaylarken tekrar yutkunmuştu. Cemil yaklaşıp kahveleri getirirken ikimizde susmuştuk. Barut kahvesini aldığında bende alıp Cemil’in gitmesini bekledim. “Anlatmak istersen...” diyerek mırıldandım. Onu zorluyor olmak istemiyorum tabii ki..

 

“Geçen sene kasım ayında bir mağara baskınında timimi kaybettim. Aynı gün beş askerimi kaybettim.” dedi bir an bile duraksamadan. Sessizce yutkundum. Elini tuttuğumda Barut hiç şaşırmadan elimi sıktı. “Çok zor ama hep bir şeyleri kaybediyoruz Barut. Niye kendine zehir ediyorsun?” dedim. Bana öyle bir bakıyordu ki gören bana aşık olduğunu sanırdı. Dediklerimi umursadığını hiç sanmıyorum. Sadece öylece gözlerimin içine bakıyordu. Gözbebekleri büyümüştü.

 

“Niye bana aşıkmış gibi bakıyorsun Barut?”diye sordum. Gözlerimin içine bakmaya devam ederken bir şeyler mırıldanmıştı. Ne dediğini anlayamamıştım. Ne dediğini soracağım sırada askerlerinden Emirhan yanımıza gelip selam verdi.

 

“Komutanım time seçilecek askerlerin dosyasını getirmiştim.” Anlaşılan Mevlüt amca bunu çok uzun bir zamandır planlıyormuş. Barut gözlerini Emirhan’a hiç çevirmedi. Bana bakarken elimi bırakıp ayağa kalktı. “Ben timime asker seçmeye gidiyorum,” diye mırıldandı. Elini tekrar bana uzattı. “Geliyor musun Üsteğmenim?” dedi. Gülümseyip eline bir beşlik çakarak oturduğum yerden kalktım. “Gitmeden önce bordo bereli bir time asker seçiliyorken izleme şansını kaçıramam Yüzbaşım.” Arkasına döndüğünde güldüğünü hissetmiştim. Bunu dememi biliyormuş gibi bir özgüveni vardı. Barut bana sanki bir şeyi hatırlatıyordu. Trabzon’u hatırlatıyordu. Bakışı, duruşu, gülüşü bile Trabzon’du. Oranın havası gibi buruktu gülüşü. Sanki çok şeyini kaybetmiş ama yeniden buluyor gibi..

 

İlk uğradığımız yer eğitim alanıydı. Daha girdiğimiz anda hangi askeri seçtiğini anlamıştım. Köşede gelen geçeni yere seren cüssesiyle ayı gibi diyeceğim erkeği seçmişti. Neydi adı... “Teğmen Yaman.” Ben askerin adını düşünürken Barut askere seslenmişti. Asker kendisine seslenildiğini duyduğu anda hızlıca kalkıp Barut’un önüne geldi. “Emredin komutanım!”

 

Barut karşısındaki askere gözlerini kısmış bakıyordu. “Barut timindesin. Hazırlığını yap bir saat içinde hangarda ol.” dedi. Ellerini arkada sıkı sıkı yumruk yapmıştı. Hala kaybettiği timini düşünüyor olmalıydı. Teğmen ise ilk başta olan biteni anlamaya çalışıyordu. Şaşkın şaşkın bakmış ardından da Barut’a bir yanıt vermesi gerektiğinin bilincine ulaşmış olacaktı ki daha fazla beklemeden “Emredersiniz komutanım.” dedi. Barut arkasını dönerken teğmenin arkadaşları tebrik ederek teğmenin sırtına vuruyordu. Arkamı dönüp Barut’un yanına ilerledim. Beni kapının önünde bekliyordu. Sağında beni gördüğü anda tekrar adımlamaya başlamıştı.

 

Tekrar bahçeye çıktık. Yeni konumumuz bu sefer atış alanıydı. “Keskin nişancı demek.” diyerek mırıldandım. Barut benim kısık sesimi duymuştu. Umursamadan onun yanına yaklaşıp, açık tuttuğu dosyaya baktım. Benim yaklaştığımı hissettiği anda dosya biraz daha aşağı inmişti. Önce dosyaya göz gezdirdim, ardından atış alanını izlemeye başladım.

 

Barut dosyayı tekrar Emirhan’a uzattı. Ellerini belinde sabitleyip komutanlarını ve askeri izlemeye başladı. “Astsubay Akman, elli metre güney. Mevzi al emrimi bekle.” Asker aldığı komutla koşarak mevzi almıştı. “Yüz elli metre yeşil!” Tek atış tam isabet. “Yüz elli metre mavi!” Attığını vuruyordu. Barut bağırarak “İki yüz elli metre kırmızı!” dedi ve ilk emrini verdi. Asker onu da tekte aldığında Barut’a dönmeden “Tekte.” dedim. Asker baya iyiydi.

 

Barut bana baktı. “Zorlamak ister misin?” diye sordu. Emir vermemi istiyordu ama ben o varken bunu yapamazdım. “Sen bana söyle emir olsun.” dedi gözlerime bakarken. Yutkundum, arazideki askere bakarken komutana soru sordum. “Başlangıç ile son arası kaç metre?” Komutan bana bakıp yanımdaki Barut’a baktı. Barut’tan onay bekliyordu. “1800 metre..” dedi. Barut ise benim ne diyeceğimi tahmin etmişti. Gülümsedi, bir adım öne çıkıp tam yanımda durdu. “1800 metre, mavi!” diyerek emri, gür sesiyle askere duyurdu.

 

Bileğimdeki saate bakıp göz ucuyla askeri izledim. Kaç saniyede başa koştuğunu hesaplamaktan zarar gelmez bence. Barut ise yüzündeki gülümsemeyle hemen yanımda benim saatime bakıyordu. Asker tekrardan nişan aldı, biraz bekledi ve ateş etti. Barut yavaşça dürbününü kaldırıp alt dudağını büzdü. Demek ki asker başarmıştı. Bu dudak büzme de onun şaşkınlık ifadesiydi.

 

“Astsubay Kerim Akman!” Asker adının söylenmesi ile silahını tutup koşa koşa Barut’un önüne gelmişti. Tam karşısında dimdik dikildi, esas duruşa geçti. “Astsubay Kıdemli Üstçavuş Kerim Akman, emret komutanım!” dedi gür bir sesle. Gözleri bir an için bana doğru kaysa da tekrardan karşısındaki komutanına baktı. Barut’un timi de en az poyraz kadar cesur adamlarla doluydu. Şimdi yenilerini time eklemek Barut için her ne kadar zor olsa da timini yine en iyileriyle doldurmaya çalışıyordu.

 

“Aferin asker.” Astsubay anında “Sağ ol.” diyerek karşılık verdi. Bu askerin gözü pek, mert bir tip olduğu belliydi. Yaman gibi kararlı bakıyordu. “Şu andan itibaren Barut timindesin.” Barut’un verdiği bilgi ile yüzünde ketum bir gülümseme oldu. Karşısındaki yüzbaşıdan dolayı gülemediği belliydi. Kendiyle gurur duyduğu daha iyilerini yapabileceğine olan inancı tamdı. Gülümsedim, bu asker bana kendimi hatırlatmıştı ne yalan söyleyeyim. Barut benim gülümsediğimi gördü ve kaşlarını çattı. Tekrardan karşısındaki askere baktı. “Yarım saat içinde hangarda ol.”


 

“Emredersiniz komutanım!” Bir asker için en gurur verici anlardan biri olmalıydı bu an. Bir an için kendi halimi düşündüm. Atmaca filoya görev yazımın geldiği günü. Hepsinin hissettiği duyguları hissedebiliyorum sanırım. Alandan ayrılırken sıradaki asker için Emirhan’a döndü. “Astsubay Sarp Kaya.” Emirhan elindeki dosyayı açıp baktı. “Ceza almış.”

 

Barut, Emirhan’ın dediğine hiç şaşırmamış gibiydi. Başını hafif hafif salladı. “Yine şaşırtmıyor.” diyerek mırıldandı. Beraber spor alanına doğru ilerledik. Alanda elindeki ağırlıklarla durmadan konuşarak ilerleyen asker, aradığımız astsubay olmalıydı. Başçavuşun yanına geldiğimizde askerin devamlı mırıldandığını net bir şekilde görüyordum. Hiç susmayan bir tip olduğu belliydi.

 

“Sahadaki Astsubay Sarp Kaya’mı?” diye sordu Barut. Bıkkın ses tonunu fark etmemek imkansızdı. Başçavuş başıyla onayladığında izlemeye devam ettim. “Evet komutanım.” Barut, Emirhan’nın uzattığı dosyaya göz gezdirdi. “Yine çenesi yüzünden ceza aldı dimi?” Başçavuş tekrardan onayladı. “İki dakika çağıralım başçavuşum.”

 

Başçavuş tekrar onaylayıp sahaya döndü. “Astsubay Kaya!” Asker, başçavuşu duyduğu gibi olduğu yerde durup döndü. Ağırlıkları yere indirirken gözlerini kısmış bize doğru bakıyordu. Başçavuş elini kaldırıp “Buraya gel.” diyerek yanımıza çağırdı askeri. Asker yanımıza doğru gelirken hala mırıldanıyordu. Yanımıza geldiğinde Barut, başçavuşa kaç setinin kaldığını sordu. “İki seti kaldı komutanım.”

 

Barut derin bir nefes alıp düşündü. “On beş dakika içinde iki seti bitirip hangarda olacaksın. Barut timindesin.” Askerin dumura uğramış suratını gördüğümde gülmemek için kendimi zor tuttum. Anlık boşluğa düşmüş olacaktı ki “Efendim?” deyiverdi. Barut karşısındaki askerin ne saçmaladığını anlamamıştı. Anında “Efendim ne demek lan?!” diyerek sesini yükseltti. Asker hala olayın şaşkınlığı ile saçmalıyordu. “Tamam yani emredersiniz komutanım.”

 

“Duyamadım!” Barut’un kalın sesi askeriyeye yakışıyordu. Karşımızdaki asker anında Barut’un sesine anında uyum sağladı. “Emredersiniz komutanım!” diye bağırdı tek bir nefeste. Yanımdaki Barut’a bakmadan yutkundum. Yüzbaşı olmanın verdiği havayı iyi taşıyordu. “On beş dakika içinde setini bitirip dediğim yerde olmazsan ruhunu sikerim.” Barut’un tehdidi ile neye uğradığını şaşıran asker, ilk başta yine mırın kırın edip saçmalasa da ardından “Emredersiniz komutanım!” diye yüksek perdeden emre itaat ettiğini göstermişti. Barut benim önünden geçmeme izin verirken, beraber arkamızı dönüp ilerlemeye başladık. Arkadan Emirhan’ın “Kesinlikle siker.” dediğini belli belirsiz duymuştum.

 

Barut’a dönüp “Bunlar nasıl yaratıcı tehditler Barut yüzbaşım?” dedim hafif dalga geçer bir ses tonuyla. “Siz küfür eder miydiniz?” diye sordum. Barut benim bu tavrımla olduğu yerde durup bana baktı. Sanki bir şey hatırlamış gibi bakıyordu. Uzun uzun bana baktı. Gözlerini benden ayırmadı. Sonra silkelenip gülümsedi. “Bunların anladığı dilden konuşmak lazım Üsteğmenim.” dedi.

 

Sıradaki durağımız kantindi. İçeri girdiğim gibi gözümle yeni askeri bulmaya çalıştım. Barut’un girdiğini gören herkes ayağa kalkmaya başladı. Barut eliyle oturun emrini verip içeriye doğru ilerledi. Bir kişi hariç geri kalan herkes bizi görmüştü. İşte o an anladım aradığımız askerin arkası dönük bir şekilde oturan asker olduğunu. “Ben bunları yapsam hepimiz daha güçlü kuvvetli oluruz.” dedi karşısında çay dolduran askere. “Ne bakıyorsun?” Karşısındaki asker, kaş göz yaparak Barut’un burada olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Asker uzun bir süre bizim burada olduğumuzu anlamamıştı. Kendi kendine konuşmaya devam ediyordu. Herkesin sessiz olması bile dikkatini dağıtmamıştı.

 

Barut sıkılmış olacak ki göz devirip derin bir nefes çekmişti. “Astsubay Gökhan Sipahi!” diye kükredi. Onun bu halini ilk kez görüyordum. Yüksek sese alışıktım ama bunun Barut tarafından gelmesini beklemiyordum. Kantinde yankılanan ses ile astsubay korkuyla ayağa kalkmıştı. Hızlıca arkasını dönerken masayı da devirdi. Astsubayın şaşkın bakışları ile Barut’un keyfinin yerine geldiğine emindim. Kurt’un aksine Barut korku salmayı seviyor gibiydi. “Emredin komutanım!”

 

“Tıkınman bittiyse beş dakika içinde hangarda ol. Barut timindesin.” Askerin emri anlamadığı, tıpkı Sarp gibi şok içinde olduğu belliydi. “Barut timi?” diye Barut’u tekrarladı. Duyduğum soruyla ufaktan kıkırdadım. Barut timindeki favori askerlerimi buldum sanırım. Astsubay Kaya ve Astsubay Sipahi. Barut benim güldüğümü duyduğunda kaşları tekrar çatılmıştı. Göz ucuyla bana bakıp tekrardan askere döndü. “Bana emir tekrarı ettirtme lan! Beş dakika içinde hangarda olmazsan amel defterin dürerim.” Barut bu tehditten sonra kantinden çıkarken benide yanında beklemişti. Onun durduğunu gördüğümde yanına ilerlemeye başladım. Arkadan Emirhan’ın sesi geldiğinde kulağımı ve bütün dikkatimi oraya verdim. “Emin ol dürer. Dürmekle de kalmaz başka şeyler de ekler.”

 

Barut ise asker seçimini umursamamış gibi yanımda yürürken bir anda bana döndü. “Ne zaman gidiyorsun?” diye sordu. Ona bakıp tekrardan önüme döndüm. Dudaklarımı büzüp düşünmeye başladım. “Büyük ihtimalle akşam.” Gitmeden önce Defne ile görüşmek istiyordum. “Defne ile konuşmam gerekiyor ama badinden fırsat bulamadım bi türlü.” diyerek Kerem’i şikayet ettim. “Gece onda kaldı.”

 

Barut bu söylediğime güldü. “İki haftadır yoktu bırak hasret gidersinler.” Hak veriyordum tabii ki. Asker beklemek zordu. Hele birde özel görevlere giden bir askerse daha zordu. Barut olduğu yerde durup bana baktı. “Sana gitmeden öğle yemeği ısmarlayabilir miyim?” diyerek nazikçe sordu. Barut’un bu teklifi ile ona bakıp teklifini kafamda ölçüp biçtim. Yürümeye başladım. Arkamı dönüp Barut’a baktım. “Tabii,” dedim omuz silkerek. “Öğlen görüşürüz Barut.” Geri geri giderken elimle asker selam verip güldüm.

 

《––––––🩺––––––》

 

Sabah, güneşin ışıkları gözümü almaya başladığında gözlerimi daha sıkı kapatıp bulduğum sıcak göğüse sokuldum. Kımıldadığım ilk anda ağır bir şekilde kasıklarımda hissettiğim ağrıdan yüzümü buruşturdum. Gözlerimi açmadan elimi kasıklarıma götürüp kalktım.

 

Yanımdaki bedenin kim olduğu konusunda tereddütüm yoktu. Kasıklarımdaki ağrı şiddetliydi ve geçmemişti. Yanımda hissettiğim hareketlilik, onu da uyandırdığımı gösteriyordu. Rahatsız olduğumu anlamış olacaktı ki benim kalkmamla o da kalkmıştı. “Defne iyi misin?” diyerek belimdeki elini sırtıma çıkardı. Sesi oldukça endişeliydi.

 

“Ağrım var.” diyerek kısa bir açıklama yaptım. Birden bedenim havalandığında gözlerimi aralayıp baktım. Beni kucağına çekip ellerini kasıklarıma yasladı ve masaj yapmaya başladı. Mırın kırın ederek beklemeye başladım. “Çok ağrı girdi şu an.” Gözlerimi açmadım. Kerem gözlerimin dolduğunu görürse kötü hissedebilirdi. Beni sıkıca tutuyordu.

 

Bir süre sonra beni yatırıp mutfağa gitti. Mutfaktan yarım saat sonra elinde tepsiyle Kerem gelmişti. Hazırladığı kahvaltının yanına yeşil çay koymuştu. “Dün gece seni yormamalıydım.” dedi. Ses tonundan pişman olduğu çok net anlaşılıyordu. Ağrımın bu kadar şiddetli olması onu korkutmuş olmalıydı. Uzanıp elini tuttum. “Komutan iyiyim. Sakin ol.”

 

Kerem tuttuğum elimi hafifçe sıkarken gerçekten iyi olduğuma emin olmak istiyor gibi gözümün içine bakıyordu. Hazırladıklarını beraber yemeye başladık. Ardından Kerem çekmecenin içinde tuttuğu ağrı kesiciyi uzattı. Onu zoruyla ağrı kesiciyi içtim. Kerem ortalığı umursamadan beni kucağına aldı. “Hadi duşa girelim. İyi hissedersen beraber karargaha gidelim.”

 

Kerem’in yardımıyla duşa girip çıktığımda yatağa oturdum. “Daha iyi misin?” diye sordu. Önümde diz çöktü ve iç çamaşırımı bacaklarıma geçirdi. “İyiyim, sıcak duş iyi geldi.” Dün gece ortalığı epey dağıtmıştık. Yedeğim veya kıyafetim olmadığı için dün gece yere attığımız kıyafetleri giymek zorunda kalmıştım. Kerem elimi sıkıca kavradı. Asansöre bindiğimizde elimi dudaklarına götürüp bastırdı. “Benim eve uğramam gerekiyor. Üstümü değiştireceğim.”

 

“Sonra?” Kerem arabanın anahtarını çıkarırken bana baktı. “Sonra karargaha gelirim.” dedim. O kahvaltıyı hazırlarken okuduğum mesajı ona da söyledim. “Defin gidecekmiş bugün görevi bitmiş. Akşam onu göndereceğim işte.” Önüme gelen saçları geriye iterken Kerem’e döndüm. “Ağrın devam ederse doktora git.” Kerem’in bu dediğine güldüm. Doktora, doktora git diye tavsiye veriyordu. “Merak etme komutan, kendime dikkat ederim ben.” diyerek ona göz kırptım. Kerem diğer elini yanağıma koyduğunda elinin üstüne yattım ve ona bakmaya başladım. “Nasıl merak etmem?” Gözlerime, yüzüme, dudaklarıma dikkatle baktı. “Peşinde Miro diye bir manyak dolanırken sana gözüm gibi bakmazsam ne yaparım ben?”

 

Onu rahatlatmak için yanağımı onun eline doğru sürttüm. “Kerem,” Bana bakıyordu. “Miro denileni de halledeceğiz. Bana bir şey olmayacak.” dedim ve gülümsedim. Tekrar kasıklarıma bir ağrı saplandı. Elim tekrardan kasıklarıma gittiğinde Kerem bunu anında görmüştü. “Defne gerçekten gelme. Bugün dinlen en azından lütfen.” Göz devirip geri çekildim. “Karargahta görüşürüz komutan.” diyerek el salladım ve apartmana doğru yürümeye başladım. Eve geç, dinlen, gelme gibi laflarını umursamadan eve geçtim.

 

Eve girdiğimde tek ihtiyacım olan şey temiz kıyafetlerdi. Dolabımı açıp üstümü değiştirdim. Aşağı indiğimde Kerem karşımdaydı. Kollarını göğsünde birleştirmiş, arabasına yaslanmıştı. “Niye gitmedin?” Omuz silkti, arabasından ayrılıp kapımı açtı. “Ağrın vardı. İnatla geleceğini biliyordum.” Ben bindikten sonra kapıyı kapatmadan gülümsedi. “Bir de araba sür istemedim.” dedi ve kapıyı kapattı.

 

Kerem’le beraber karargaha geldiğimizde ikimizde ciddi bir ifade takınmıştık. Arabadan inmeden önce Kerem’e sarıldım. Karargaha girdiğimizde ikimizde sevgili kimliğinden çıkıp Yüzbaşı, doktor kimliğimize bürünmek zorundaydık. Her ne kadar herkes sevgili olduğumuzu bilse de. İçeri girdiğimde o kendi odasına doğru gitmek için sola dönmüştü. Ben de revire çıkmaya başladım.

 

Revire girdiğimde Defin sedyelerden birine uzanmış tavanı izliyordu. Sessizdi, bir şeyleri düşündüğü her halinden belliydi. Düşündüğü şey her neyse altında kalmamak için büyük bir çaba gösteriyor gibiydi. Çantamı masaya koyup ona döndüm. “Burada ne yapıyorsun?” diye sordum.

 

“Yediklerimi hazmetmem gerekiyordu.” diyerek kısık sesle mırıldandı. Onda bir haller vardı ve bunun farkındaydım. Sadece sorma konusunda biraz rahat davranıyorum. Defin’in sorduğum anda benden kaçacağını biliyorum. Her anlamda kaçacağını... “Ne yedin ki?” diye sordum tereddütle.

 

Defin uzandığı yerde bana bakarak arka sokaktaki kebapçının adını söyledi. Oraya tek gitmediğini tahmin etmek zor olmazdı ama kiminle gittiğini kestiremiyordum. Hazmetmeye çalıştığı şey ise kesinlikle yemek değildi. Kiminle gittiğini sormak için ayak ucuna oturup ellerimi önümde birleştirdim. Defin kısa bir nefes verdi.“Sor Defne sor.” dedi bıkkın bir şekilde. “Kıvranma karşımda.” Göz ucuyla ona baktım.

 

Sormakta tereddüt ediyordum. İyi hissetmiyor olabilirdi ama bunu sormak da kolay değildi. Defin açıklama yapmayı sevmezdi. Her konuda, her sorulana cevap vermezdi. “Kiminle gittin oraya?” diye sordum. Daha fazla dayanamadım ne yalan söyleyeyim. Kiminle gittiği hakkında bir tahminim vardı. Ama bunu ona sormaya çekiniyordum. Defin umursamaz bir şekilde omuz silkip “Barut yüzbaşıyla.” dedi. Büyük bir heyecanla oturduğum yerde ona döndüm. “Tam tahmin ettiğim gibi! Yemeğe mi çıkardı seni?” diye sordum heyecanımı gizlemeye çabalamadan.

 

Defin bakışlarını tavandan ayırmadan “Kafanda kurma boşuna.” diyerek bütün hevesimi adeta kursağıma dizmeyi başardı. İlk parça bu cümleyle dizilmişti. Ve Defin’in durmaya niyeti yoktu. “Veda yemeğiydi. Akşam gideceğimi duyunca, kardeşim de sevgilisinin koynundan çıkamayınca,” Araya beni de katmayı ihmal etmedi. “Yemeğe götürmeyi teklif etti o kadar.” Göz devirdim. Defin bütün bunları o kadar umursamaz bir şekilde söylüyordu ki.. Bu kadar normal bir şeyse neyi bu kadar kafasına taktı diye düşünmeden edemedim.

 

Defin onun üzerindeki bakışlarıma bakıp tekrardan tavana döndü. “Bakma öyle hala Murat’ı seviyorum.” dedi bir anda. Duraksadım. Hala yas tutmasını anlayabiliyordum. Defin de her insan gibi kaybının ardından hayatına devam etmek zorundaydı ve zor da olsa yaşamına odaklanmaya çalışıyordu. İçindeki fırtınaların büyüklüğünü anlamak benim için oldukça zordu. Sormaya tereddüt etsem de sorum dudaklarımdan dökülüverdi. “Ne kadar kötü?”

 

Defin sessiz bir şekilde iç çekti. Onun bir aralar yaşadığı korkuları şu anda ben yaşıyordum. Ya Kerem bir gün giderse korkusu, onunla birlikte olmaya başladığım andan beri vardı. Kimi kandırıyorum onu ilk gördüğümde bile onun için endişelenmiştim. O ara Kerem bir asker diyerek kendimi kandırıyordum. Babamla onu bir görüyordum ama hislerimi saklamıştım. “Bok gibi.” dedi kısa bir şekilde. Gözleri dolmuştu. Kendini biraz daha iyi açabilmesi için sessiz kaldım.

 

“Yaşamak istemedim Defne. O an orada ölmüş olmak istedim.” Gözünden akan yaşı sildi. “Rahatsız olmasaydım onunla o göreve çıkacaktım.” dedi çaresizce. Defin hala kendini suçluyordu. Halbuki rahatsızlığı bile yoktu. Karnındaki bebek onu biraz fazla yormuş, bayılmasına sebep olmuştu. Göreve Murat tek çıkmak zorunda kalmıştı ama kimse bunu Defin’e söyleyememişti.

 

“Eğer o gün arkasında olsaydım.” Eğer ve keşkeler hayatın en büyük vicdan azabıydı. Eğer yapsaydım, keşke küsmeseydik gibi bir sürü soru, düşünce insanın beynini içten içe yiyip bitirmek üzerine programlanmış gibiydi. “Orada olabilseydim onu koruyacaktım. Yapamadım.” dedi yattığı yerde doğrulurken. O oturur hale geldiği anda kollarımı ona sıkı sıkı sardım.

 

Onu anlamak istemiyorum. Ben annemi bile anlamak istememiştim ki. Annemin bizi korumak için silah öğrenmesini, ilk evlendiği dönemlerde ışıkları açık tutarak uyumasını yada tam yanı başındaki komodinin çekmecesinde duran silahı anlamak istememiştim. O 3+1 evimizde babam göreve gittiği anda bizi kendi odalarına alan yada gelip yanımızda uyuyan annemi anlamak istememiştim. Sikeyim! Ben askerle sevgili olma fikrine bile karşıydım. Annemin yaşadığı hayatı yaşamaktan korkmuştum. Defin’i gördüğümde korkum ikiye katlanmıştı.

 

Şimdi ise dağları titreten Poyraz timinin komutanı Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt’un doktoruyum. Dosttan düşmana herkes beni böyle tanıyordu. Benim haberim yokken bile tehlike altındaydım. Ama bütün bunlara rağmen mutluyum. Sanırım annemleri daha iyi anlamaya başlıyorum.

 

“Onca sene okulda hep beraberdik. Görevlerde beraberdik. Bir kez ayrıldım,” dedi çaresizce. O bir gün ayrı kalması bile onun için büyük bir travmaydı. “Bir kez evde annem gibi bekledim. Keşke beklemeseydim.” Defin’in sakinleşmesini beklerken kendimi onların yerine koymadan edemedim. Şimdi ise annemin yerinde Denef ile ben vardım. Ali sabahları işe gidiyor, akşamları devriyesi yoksa öyle geliyordu. Denef ise büyük bir sabırla bekliyordu. Onları en iyi Kerem esir düştüğü zaman anlamıştım.

 

Kerem’e hislerimi söyleyememek içimi yemişti. Eğer o olay olmasaydı birbirimizden kaçmaya devam edecektik. Defin sakinleştiğinde başımı eğip ona baktım. “Kendini suçlamayı bırak Defin. Hayatta her şeyi kontrol edemeyiz. Ölümde bunlardan biri.”

 

Defin göğsüme yaslandığında canım acıdığı için geri çekilmek zorunda kaldım. başını kaldırıp bana baktığında başımı ne oldu der gibi sağa sola salladım. “Göğsün mü ağrıyor senin?” diye sordu. Bütün dikkati bir anda duygularından bana dönmüştü. Defin’in dediği ile göğüslerime baktım. “Yani biraz hassasiyetim var da regl döngüm geliyordur.” diyerek geçiştirdim. Defin beni onaylayıp kalktı.

 

“Gitmek zorunda mısın?” diye sordum. Benim bu soruma buruk bir şekilde gülümsedi. Gitmek zorunda olduğunu biliyordum ama yine de sormadan duramadım. Defin bana bakarken elimi tutup gülümsedi. “Senin mutlu olma zamanın geldi Defne. Kerem seni seviyor, değer veriyor.” Kendi kendine bana bakarken konuşuyordu. “Ayaz böyle değildi. Ayaz sadece seni kandırıyordu. Gerçi kendini de kandırıyordu.” Gülümsedim.

 

“Ne yalan söyleyeyim Kerem babama benziyor. Bu da beni korkutuyor. Ya annemin kaderini yaşarsan diye korkuyorum.” dedi, haklıydı da. Kerem gerçekten babama benziyordu. Benimle ilgilenişi, daha bana karşı birşey hissetmediği dönemde bile benim hakkımdaki her şeye dikkat ediyordu. Babam konusundaki yarama dikkat ediyordu. Regl düzenimi bile biliyor olabilirdi. Umarım sonumuz annemlerin hikayesine benzemez.

 

İşaret parmağımı kaldırıp Defin’e baktım. “Bulut’a hiçbir şey söylemek yok Defin.” diyerek uyarıda bulundum. Defin umursamadan omuz silkti. “Eve geçmeyeceğim Diyarbakır’a dönüyorum.” Başımı sağa sola salladım. En azından Bulut’un çenesine bir süre daha düşmem ve bu büyük bir artı. “İyi bari. Bulut’un diline düşmek istemiyorum.” Defin benim arkamdan gülmeye başladı.

 

Ayağa kalkıp cama yaklaştım ve dışarı baktığımda poyraz timinin dışarıda maç yaptığını gördüm. “Gel de bakalım şunlara.” Defin oturduğu yerden kalkarken botlarını giydi. Kollarımı göğsümde birleştirip izlemeye başladım. Yanıma gelip camdan baktı, ardından beraber aşağıya indik. Bahçeye çıktığımızda tim etrafta koşturuyordu. “Gol!”

 

“Faul yaptın. Faul var!” Top Kerem’in ayağına geldiğinde hızlıca Hamza’ya topu attı. Hamza topu alıp koşmaya başladığında kalenin önünde Fatih ve Hamza’yla aynı takımda Kerem vardı. İkisi de yere düştüğünde Fatih “Ne oldu komutanım?” dedi. Anlamamazlığa yatmaya çalışıyordu. Kerem’in gözleri büyüdü, Fatih’e bakıyordu.

 

“Ne mi oldu? Faul yaptın Fatih?” Kerem’i böyle izlemek zevkliydi. Fatih kendini gösterip “Ben mi yaptım?” dediğinde Kerem büyüttüğü gözleriyle “Yok ben yaptım, çok özür dile- Sen yaptın tabi!” dedi sinirle. Haline gülümsedim. Fatih inkar etmeye devam etti. “Ben dokunmadım ki komutanım size.”

 

“Nerde dokunmadın ya?!” Kerem hızlıca kendini savunmaya başlamıştı. Fatih, dibine kadar inkar ediyordu. “Yaa aşk olsun komutanım ya! Aktütünde vurulduğunda bile bu kadar bağırmadın ya!” dedi. Kerem futbol sırasında bir an bile olsun rütbe adı altında timini azarlamıyordu. Futbol farklı, rütbe farklıydı onlar için..

 

“Ben yalan mı söylüyorum şimdi? Abartıyor muyum yani?” Kerem ayağa kalktığında beni, onu izlerken görmüştü. Kollarımı birbirine kavuşturup başımı sağa sola salladım. Kerem benden aldığı onayla Fatih’e döndü. “Penaltı tabi lan buz gibi penaltı.” diyerek kendini savundu. “Senin onayın olmadan kendini savunamıyor da.” Defin’in dediği ile gülmeme engel olamadım.

 

Kerem oyunun verdiği hararetle yan taraftaki boşluğa dalgınlıkla “Hocam!” diye seslendi. Hiç kimse bunu beklemiyordu. Kerem boşluğu fark ettiğinde bütün tim sus pus olmuştu. Hocam... Sarı hoca... Sarı hocayı hakem yapıyorlardı demek ki. Oyunun dinamiği bozulmasın diye bir adım öne çıkıp “Faul komutanım!” bağırdım. Kerem’in bakışları beni bulduğunda buruk bir gülümseme ile yüzüme odaklanmıştı. Ona bakarken elimi kaldırıp “Penaltıyı ben atabilir miyim komutanım?” diye sordum.

 

Taner bana küçümseyici bakışlar atarak “Doktor hanım sizi yormayalım penaltıyı kaçırmayalım.” dediğinde gülerek Defin’e baktım. Defin de ellerini beline koymuş gülüyordu. “Defin ne diyor bu ya?” göz kırparak sordum.

 

Defin sol elini kaldırıp beni gösterdi. “Seni kimse tanimay kızım normal da. Olsun o kadar.” Taner’i umursamadan sahaya girip ilerledim. Defin, Taner’e “İyi izle İstanbullu.” diyerek göz kırptı. Gülerek önüme dönüp topa vurdum. Top sekmeden tam olarak sözde kaleye girmişti. Hepsinin şaşkınlığını suratında gördüğümde direkt Kerem'e döndüm. Kerem’in yüzünde de ufak bir şaşkınlık ibaresi görmüştüm. “Doktor hanım siz bizim takımda bi tur oynasanıza ya.” diyen Taner'e güldüm.

 

Defin’e baktığımda yanında dikilen Barut’u görmüştüm. Bir tek Barut’un yüzünde şaşkınlık yoktu. Sanki bizim neler yapabileceğimizi biliyor gibiydi. Defin'le ikisi gururlu bir şekilde bana bakıyorlardı. Keremlerin oynamasına izin verip Defin’lerin yanına geçtim. “Aferin doktor. Formundan hiç bir şey kaybetmemişsin.” Barut’a bakmadan “Sen benim eski formumu nereden bilebilirsin ki Barut?” diye sordum.

 

Barut’un sesi bir anda kesildiğinde çaktırmadan gülümsedim. Barut’un bir sırrı vardı ve ben bunu bulacağım. Akşama doğru karargahtan Defin'le çıktık. Defin’i havaalanına getirmiştim. Sıkıca sarıldığım kardeşim kulağıma dikkatli olmam gerektiğini fısıldamıştı. “Daha iyi silah kullanmayı bir an önce öğren Defne.” diyerek tekrar bir hatırlatma geçti. “Kerem sana öğretsin.” Defin’i onayladım. “Merak etme Defin. Sende dikkatli ol olur mu?” dedim sakince. Defin gülümsedi ve içeri doğru ilerledi.

 

Defin gittikten sonra bende hastaneye geçtim. Biraz uyumak için sedyeye uzandım. Bu ara bir türlü dinlenemiyor muyum? Ne kadar uyursam uyuyayım yorgunluk hissim bir türlü geçmiyordu. Gözlerimi kapattığım anda uykuya dalabiliyordum. Ne oluyor acaba..

 

《––––––🩺––––––》

 

Defne hastaneye gece nöbetine geçtiğinde bende bahçede oturuyordum. Mahmut’la konuşuyorduk. Mahmut time girmesi gündemde olan bir askerdi ve şu an evli olduğu için en mantıklı fikri verebilecek biriydi. “Sakın.” dedi gözlerini belerterek. “Sakın deyim yapma böyle bir şey sakın.”

 

“Niye lan?” diye sordum. Mahmut sakince, bilmiş bir edayla kendini gösterdi. “Ya ben yaptım. Gideyim kayınpederle konuşayım dedim. Derdimi medeni bir şekilde izah edeyim dedim.”

 

“Tamam işte ne güzel. Ee?” Mahmut boştaki eliyle kendini göstererek anlatmaya devam ediyordu. “Yengen dedi ki yani benim hanım. O zaman o kız o oluyor.” Güldüm. Karşımda mala anlatır gibi ciddi ciddi konuşuyordu. “Anladık lan devam.” diyerek devam etmesi için uyardım.

 

“O da dedi ki sakın falan.. ben dinlemedim. Babam burnundan soluyor, barut gibi dedi.” Barut gibi lafını duyduğum an yüzümü buruşturdum. “Neticede insanlar konuşa konuşa, hayvanlar tokuşa tokuşa.” Başımla onu onaylarken gözlerimi bir iki saniye kapattım. “Tabi bi yerde öyle.”

 

“O zaman da benim kayınpeder marangoz işiyle uğraşıyor. Gittim oraya bak Allah seni inandırsın.” Ellerini uzunca açtı. “Böyle elinde tamam mübalağa olmasın.” Biraz daha küçülttü. “Böyle bu kadar keser. Ben gittim dedim böyleyken şöyle, şöyleyken böyle.” Kaşlarımı çatıp hikayenin geri kalanını beklemeye başladım. Farkında olmadan Mahmut’a doğru eğilmişim. “Adam böyle durdu. Bana bi baktı.” Hikayenin geri kalanını tahmin ettiğimde gülmeye başladım. “Sen keseri kap beni bir kovala. Ayıptır söylemesi ağzıma sıçtı komutanım. Neyse ki senin kayınpeder yok.”

 

Mahmut’a ters ters baktığımda ne dediğinin farkında değilmiş gibi devam etti. “Annesinden kızı almak kolaydır zaten. Gidecen kızını istiyom diyecen bari onu de. Bari o kadarını yapacak götün olsun.” Farkında olmadan rütbenin içinden geçmişti. Sinir katsayım giderek artmaya başlamıştı. Mahmut çatış kaşlarımı gördüğünde susar mı diye bekledim ama Mahmut susar mı asla susmaz. “Tabii kısık da olsa götün olsun deme dimi.” Benim suratıma bakarken kendine kızıyordu. “Ben gideyim komutanım. Buralardayım komutanım afiyet olsun.” Başımı sağa çevirip boynumu kütlettim. “Mahmut gel şuraya.”

 

Suratıma doğru hafifçe eğildi. “Resmi olarak mı söylüyorsun? İnsan olarak mı?” diye sordu.

 

“Senin insanlığına da sana da!” diyerek oturduğum yerden bir anda kalktım. Onu kovalamaya başladığımda Mahmut kaçmaya başlamıştı. “Gel lan buraya!” diyerek bağırdım. Karargahın içine koştuğunda peşinden koşuyordum. Albay karargahta olmadığı için biraz daha rahattık. Mahmut zemin katın bir penceresinden tekrar dışarı kaçtığında dışardaki askerlere “Yakalayın şunu! Yakalayın ve bana getirin şunu! Gel lan buraya!” diye bağırdım. Salak Mahmut yüzünden kafam iyice karışmıştı.

 

Barut elindeki kupayla dışarıda bana bakıyordu. Büyük ihtimalle yeni çıkmıştı. “Ne oldu lan?” Pencereye kollarımı yasladım. “Gerizekalı Mahmut’u yakalamalarını söyledim.” Barut yanıma gel gibisinden başıyla bir hareket yaptığında bende camdan atlayarak Barut’un yanına ilerledim. “Sen o hıyara ne soruyorsun ki mal o herif.” Haklıydı niye Mahmut salağına sorduysam? Kafamı daha çok karıştırmıştı salak herif. “Ne sordun?”

 

“Defne’ye evlenme teklifi etmek istiyorum dedim. Salak herif fikir sundu. Daha doğrusu direkt ailemi yollamamı söylüyor.” Barut kaşlarını kaldırıp öğrendiği bilgiyi sorgulamaya başladı. “Aileni yollayacaksın? Saçmalama lan. Önce kıza teklif edeceksin. Oldu olacak kıza da imza atarken haber ver. Gerizekalı herif.” Barut yine haklıydı. Önce Defne’ye teklif etmeliydim. Yüzüğümü alıp ona gitmeliydim. “Doğru söylüyorsun. Ben bunu nasıl unuttum.”

 

“Gerçekten malsın Kurt. Mahmut’a sormandan belli oluyor senin gerizekalı olduğun.” Barut bunları söylerken resmen bana ‘sen iflah olmazsın’ bakışları atıyordu. Başını sağa çevirip kupasından bir yudum aldı. Cemil karargahtan çıkıp etrafına baktı. Bizi gördüğü anda yanımıza geldi. Başımı ona çevirip baktım. “Albayım görev için hazırlanmanız gerektiğini söyledi. Köylere gidecek, Serdar doktoru almanız gerekiyor.” Onaylayıp gitmesini başımla işaret ettim.

 

Sabahın erken saatlerinde hastaneye girdik. Silahımı arkama doğru çektim. Bankodaki kıza doğru ilerleyip kolumu yasladım. “Doktor Serdar hazırlansın. Köylere kontrole gideceğiz.” Bankodaki kız başını salladı ve telefonu çevirdi. Parmaklarımı bankoda dolaştırırken aklıma esen fikirle hızlıca Defne’nin odasına koştum.

 

Kapıyı aralayıp Defne’nin odasına girdiğimde yeni uyandığı belli olan sevgilime baktım. Stetoskobunu önlüğünün üstüne astı. Bana döndüğünde bakışlarında şaşkınlık vardı. Burada olmamı beklemediğine emindim. “Defne bir şey diyeceğim.” Defne bana döndü. “Sen benimle evlensene?” Defne uykulu gözleriyle kaşlarını çattı. Anlamaya çalışıyordu. Anlamasına yardımcı olmak için sorumu tekrarladı. “Güzelim benimle evlenir misin?”

 

Defne sol eliyle gözünü ovuşturdu. Elini gözünden çekip belimdeki silahımı gösterdi. “Kerem silahını çıkarsaydın bari?” Güldüm. Belimdeki silaha bakıp bakışlarımı onun boynundaki stetoskoba çevirdim. “Sen stetoskobunla, ben silahımla tam olması gerektiği gibi bir an bence. Görev için geldim, gitmem gerekiyor.” Defne’nin elini tuttum. Cevabını bekliyordum. Uykulu haliyle başıyla onaylamıştı.

 

Tam bize göre bir andı. Bunun kayıt altında olduğunu biliyordum. Karargah kararıyla Defne’nin odasına kamera yerleştirilmişti. Uykulu haliyle, önlüğü, stetoskobuyla bende üniformamla silahımla onun karşısındaydım. Evlilik teklifime evet demesiyle onu alnından öpüp odasından çıktım. Koştura koştura tekrardan timin yanına gittiğim gibi doktor Serdar’ı alıp hastaneden çıktık.

 

Aktütün yakınlarındaki bir köye geldiğimizde hava oldukça kapalıydı. Şansımıza soğuk değildi de. Serdar köye geldiğimiz gibi çocukların hastalıklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. Silahımı sıkıca tutarken kaşlarımı çatıp etrafı kolaçan etmeye devam ettim. Herhangi bir şey olması durumuna komple hazırlıklı olmalıydık. Serdar sakin bir şekilde çocuklarla ilgileniyordu.

 

Fatih, beklediği yerden telsizle birlikte yanıma geldi. “Komutanım..” diyerek elindeki telsizi bana uzattı. Kaşları çatıktı. Telsizi alıp beklemeye başladım. “Nasılsın esker?” Eyi misen?” Telsizden duyduğum sesle dikkat kesildim. Miro.. Telsizi indirip etrafa göz gezdirdiğimde hiçbir şey görmemiştim. Telsizi yaklaştırdım. “Ne istiyorsun Kulaksız?”

 

“Karşımda kim var biliy misen esker? Karşımda bir bina var esker. Senin kızı patlatacağım esker.” Sinirle gözlerimi kapattım. “Yav senin doktor hanım evinden bi türlü çıkadamadı yav. Kaç saattir bekliyık ha.” Miro, bizim köylerden birine geleceğimizi öğrenmişti. Defne’ye saldıracaktı. Sinirli bir şekilde yutkunup birkaç adım attım. “Bana bak şerefsiz.” dedim keskin bir sesle. “Doktora zarar gelirse senin ağzına sıçarım.”

 

“Hele hele. Doktor hanım çıktı. Patlatalım bakalım. Eyi dinle esker. Yavuklunu öldüreceğim hee.” Bir süre sonra bir patlama sesi geldi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Tam arkamdaki evden bir bebeğin ağlama sesi yükseldi. Burada yeni doğan bir bebek vardı. Orada ise hayatını kaybeden, yeni evlilik teklifi ettiğim sevgilim..

 

“Senin yavuklunu yarbay babasının yanına gönderdim esker.”


Bölüm sonu.

Bölüm : 17.01.2025 19:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...