24. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 23

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 23

 

“Komutanım sakin olun..” Arkamdan gelen sesleri umursamadan arabadan indim. Koşarak karargaha girdim. Kendimi buraya nasıl attım onu bile bilmiyorum. Tek bildiğim Miro denilen kansızın Defne'ye zarar verme ihtimaliydi. Cemil, benim panik halimi görüp hızlıca yanıma geldi. Onu umursamadan yanından geçip ilerlemeye devam ettim. Öfkem giderek artıyordu. Burnumdan soluyordum.

 

“Komutanım.. Komutanım durun..” Cemil'i umursamadan iterek ilerlemeye devam ettim. Albayın odasına ilerleyip odanın kapısını çalmadan içeri daldım. “Albayım Defne!” Albayın şaşkın bakışları benden çekilip masasının önündeki sandalyelerde oturan kişiye döndüğünde bende orada oturan kişiye baktım. Defne oradaydı. Derin bir nefes alıp karşımdaki kadına bakıyordum. Albayın karşısındaki sandalyede oturuyordu. Ben odaya direkt girdiğimde başını bana çevirmiş olmalıydı. Hızlıca oturduğu yerden kalkıp bana sarıldı.

 

《––––––🩺––––––》

 

 

Dört saat önce

Lojman önü

 

Defne, evinde duşunu alıp giyinmişti. Kazağını düzeltip kemerini taktı. Banyoya girip makyaj malzemelerini çıkardı. Birkaç gündür yarım yamalak uyuduğu için yüzü şişmişti. Aynada kendisine bakıp iç çekti. “Salak salak uyuyup uyanır durursan olacağı o Defne.” Kapatıcıyı alıp gözaltlarına sürdü. “Şu halime bak ya..” Makyajını bitirdiğinde malzemeleri tekrar toplayıp parfümünü sıktı.

 

Evden çıkarken portmantodan çantasını aldı. Spor ayakkabılarını alıp kapıyı açtı. Kapıyı açtığı anda karşısında gördüğü siyah takım elbiseli kişiler ile kapıyı tekrar kapatmaya çalıştı. “Defne hanım.” diyerek seslendi. Defne sırtını kapıya yaslayıp çantasındaki silahı kavradı. “Defne hanım, milli istihbarattan geliyoruz. Lütfen sakin olun.” Adam kapıyı açmak için inat etmedi. Sakince ceketinden kimliğini çıkarıp kapının aralığından Defne’ye uzattı. Defne, yutkundu. Adamın uzattığı kimliğe dikkatle bakarken gerçek olduğuna emin olup kapıyı araladı. Konuşan adam kimliğini kaldırıp cebine koydu. “Bir istihbarat aldık.” Yanındaki adam sakince bekliyordu. “Can sağlığınızın güvende olmadığına dair.”

 

Yere düşen spor ayakkabılarını umursamadan adamlara baktı. Gerilmişti ve gerginliği yüzünden okunuyordu. “Neler oluyor?” diye sordu. Endişesini gizleyemiyordu. Defne adamların anlatacaklarını dikkatle dinlemeye başladı. “Defne hanım aracınıza bir patlayıcı yerleştirildi.” dedikleri tek cümle Defne’nin nefesini kesmeye yetmişti. Çantasını sol eliyle sıkıca kavrarken sağ elini boğazına götürdü. “Terör unsurları sizden babanızın bildiği bilgiyi öğrenemeyeceklerini düşünmeye başladılar ve iş sadece sizi öldürmeye döndü.”

 

Defne yutkundu. Titrek bir nefes alırken karşısındaki adamlara baktı. “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Şu an yanında Kerem’in olmasını çok istiyordu. Hatta yanında istediği tek kişi o olabilirdi. Bütün bu yaşadıklarından sonra ciddi bir güven problemi oluşmuştu. Adam nazik bir gülümsemeyle Defne’ye baktı. “Çok basit bir plan aracınıza binin lojman çıkışına kadar sürün. Lojmanın çıkışında bir araçla denk geleceksiniz. Kimse görmeyecek araçtan indiğinizi, araç otomatik olarak bizim tarafımızdan sürülecek. Sizi ise karargaha götüreceğiz.”

 

Defne kime güveneceğini bilmiyordu. Kafası karışmıştı ve derin bir nefes aldı. Tek kaşını kaldırıp adama baktı. “Size nasıl güveneceğim?” Adam, karşısındaki kadının problemini anlamıştı. Başını sallayıp cebinden çıkardığı minik balon broşunu Defne’ye uzattı. Defne, broşu gördüğünde o broşun ne zamandan olduğunu bir tek yine kendisi hatırlardı.

 

Babasının verdiği bir broştu. Dört tane vardı ve hepsi bir kızında iken son parçanın Kuzey de olduğunu biliyordu. Defne, gördüğü broşla adamlara güvenebileceğini anlamıştı. Adamlara güvenerek aşağı indi ve normal bir günmüş gibi arabaya bindi. Daha yarım saat önce Kerem’le konuşmuştu. Sessizce çantasını yana koyup aracı çalıştırdı. Arabasının patlatılacağı gerçeği onun canını yeterince sıkmıştı. Lojmanın önüne kadar sürdüğünde diğer taraftan onu sıkıştıran arabaya çaktırmadan bindi. Kendi aracı geri giderken bindiği araç lojmandan çıkıp ilerlemeye devam etti. Kendi arabasının patladığını duyduğunda gözlerini kapattı. Sevdiği arabayı gözlerinin önünde patlamıştı. Bu iş burada bitmeyecekti belli ki..

 

《––––––🩺––––––》

 

Defne baya bir ağlamış gibiydi. Gözleri dolu doluydu, burnu kızarmıştı. Onu sıkı sıkıya sarıp sırtını sıvazladım. Saçlarını okşarken albaya baktım. Albay parmağıyla masanın üstünde duran milli istihbarat dosyasını gösterdi. Rahat bir şekilde nefes aldım ve gülümsedim.

 

Defne yalnız değildi. Ben göreve gitsem bile onun yalnız kalmayacağını biliyordum. Onu koruyan, durmadan yanında olan birileri vardı. Türkiye Devlet’i onun yanındaydı. Albay gülümseyerek Defne’yi gösterdi. “Doktor hanımı al da biraz dinlensin Yüzbaşım. Dışarı çıkabilirsiniz.”

 

Başımı salladım. “Emredersiniz komutanım.” Defne’yi tutup yavaşça kaldırdım ve albayın odasından çıkardım. Onu kendi odama götürdüğümde Defne’yi hemen masamın önündeki sandalyeye oturttum. Yatağımın yanında duran sürahiden ona bir bardak su doldurup ona uzatıp içmesini bekledim. “Korktun mu?” diye sordum. Defne sudan birkaç yudum aldı. İçtiği bardağı alıp masanın üstüne koydum.

 

Önünde diz çöküp saçlarını yüzünün önünden çektim. “Korkudansa başka bir şey oldu.” dedi bana bakarken. Burnunu çekti, eliyle gözlerini sildi. “Babamın bize aldığı broşu gördüm. Babamda olanı.” dedi şaşkınlığını gizleyemeden. Gözlerimi kaçırıp saçlarını okşadım. “Milli istihbarat buna nasıl ulaşabildi?” diye sordu. Bu soruyu sormasını bekliyordum. Defne zeki bir kadındı. Elbette beklenmedik olan şeyleri direkt fark ediyordu. Defne’nin elini okşadım. “Ulaşır güzelim. Sizin güvenliğinizi sağlamak gibi bir durumda seni inandırmak için, güvenini sağlamak için alırlar sevgilim.”

 

Defne iç çekti. Ağlamaktan yorgun düşmüştü. Makyajı akmasa bile dağılmıştı. Masanın üzerindeki peçeteyi alıp dağılan makyajını hafifçe sildim. Onu yavaş ve dikkatli bir şekilde yatağıma yatırdım ve saçlarını okşayarak uyumasını bekledim. Korkusunu anlıyordum ve ona yalan söylemek canımı sıkıyordu. Defne’den bir şey saklamak daha can sıkıcıydı. Saçlarını okşayıp başından öptüm. Onu uyutmaya başladım. Defne uykuya dalmadan önce yatakta rahatsızca karnını tuttu.

 

Aniden kalkıp lavaboya koştu. Onun ardından bende ilerledim lavaboya girdiğimde Defne öğürüyordu. Saçlarını toplayıp belini sardım. Bacakları titriyordu. Sanırım strese girmişti. Yaşadığı korku ve babasının broşunu görmesi onu bu strese sokmuş olmalıydı. Miro’yu geberteceğim. O adi hayvanı yalvara yalvara geberteceğim. Sevgilime bu stresi yaşatan kim varsa tek tek geberteceğim.

 

Defne yavaşça ayaklanmaya çalıştığında onu sıkıca tutup kendime yasladım. “Yaslan bana.” diyerek kucağıma aldım. Onu dizime oturttum ve yüzünü yıkadım. Defne stresin ve yorgunluğun etkisi ile omzuma yaslanıp uyuyakaldı. Onu tekrardan yatağıma yatırdım ve üzerini örttüm. Biraz başında durup saçlarını okşayarak daha da rahatlamasını ve daha derin bir uyku almasını bekledim. Ardından odamdan çıkıp kapıyı yavaşça kapattım ve albayın odasına ilerledim.

 

Kapıyı çalıp odaya girdiğimde selam verip bekledim. “Otur yüzbaşım.” Onaylayıp koltuğa ilerledim. Yarım saat önce Defne’nin oturduğu koltuğa ben oturdum. Merak ettiğim bir sürü soru vardı. İlk sorumu direkt yönelttim. “Kim kurtardı?” Mevlüt albay sorumun cevabını içinde barındıran dosyayı önüme doğru uzattı. Dosyayı alıp incelemeye başladım. “İstihbarattan iki kişi getirdi Defne’yi. İstihbarata kim bilgi geçti bilmiyorum ama tam zamanında yetişmişler.” dedi.

 

İstediğim cevabı elimdeki dosyada bulmuştum. “Defne’yi sarsan şey bu suikast değildi.” dedim. Dosyayı kapatıp elimde tutmaya devam ettim. “Babasının broşunu görmek onu bu kadar sarstı.” Albay bana baktığında başımı kaldırıp ona baktım. Neden bilmiyorum ama Mevlüt albay bu dosya konusunda şaşırmışa benzemiyordu. Ellerini masaya yaslamış, ciddi bir şekilde bana bakıyordu. “Kuzey komutanın emaneti o. O kıza iyi bak.” Başımı salladım.

 

Ayağa kalkıp albaya başımla selam verdim. Elimdeki dosyayı bırakmadan odadan çıkıp kendi odama ilerledim. Odaya girdiğimde Defne yatağımda mışıl mışıl uyuyordu. Sessizce masamın yanına ilerleyip çekmecemi açtım. Elimdeki dosyaya son bir kez baktım. Dosyaya bakarken gözüm hemen dosyanın arkasında uyuyan Defne’ye takılmıştı. Ondan özür dilemek istiyorum. Ondan her şey için özür dilemeliydim. Derin bir nefes alıp dosyayı koyup kilitlediğim gibi Defne’nin yanına sokuldum. Belimdeki silahı hemen yanımdaki komidine koydum. Defne’nin saçlarını okşayıp başından öptüm. Defne anında bana sokulup iyice başını boynuma gömmüştü.

 

Poyraz timi hala dağda doktorları koruyorlardı. Kapım çalındığında Defne’yi uyandırmadan kalkıp kapının önüne gittim. Cemil karşımdaydı. “Poyraz geri dönüş yoluna çıktı. Doktorları bırakıp alaya dönecekler.” Başımı sallayıp kapıyı kapattım. Onları öylece bırakıp gitmek istememiştim ama poyraz bensiz de halledebileceklerini söylemişti. Timime güvenmekten başka çarem yoktu. Masaya oturup dosyaları incelemeye başladım. Milli istihbarattan gelen dosyadan Miro hakkında ne bildiğimize baktım. Tek bir fotoğrafı dahi yoktu. Biraz düşündüğümde telsizdeki sesin bana tanıdık geldiğini fark ettim ama nereden? Düşün Elbruz.

 

“Yav senin doktor hanım evinden bir türlü çıkamadı yav.”

 

“Doktor hanım yohtur?” Yok ya o kadar dibime sokulmuş olamaz. Oturduğum yerden telefonuma uzandım. Cemil’i aradım. “Bana acilen hastanenin dört günlük kamera kayıtlarını istiyorum. Özellikle doktor Defne Mutlu’nun odasının koridorunu istiyorum.” Cemil hızlıca onaylayıp telefonu kapattı. Bu herif bu kadar yakınımıza sokularak neyi göstermeye çalışıyor? Oturduğum yerde beklerken kamera kayıtları Cemil ile elime ulaştı. Kayıtları alıp bilgisayardan incelemeye başladım. İstediğim kayıtları bulduğumda Defne’nin odasına girdiğim an arkamda beliren adamla sohbetim kayıtlarda görünüyordu. Seslerin aynı olduğuna eminim.

 

Yatakta uyuduğunu düşündüğüm Defne’ye baktığımda beni izlediğini gördüm. Uykulu bakışları üzerimde dolanıyordu. Benimle göz göze geldiği anda gülümsedi. Kayıtları kapatıp bilgisayarı kapattım. Oturduğum yerden kalkıp yanına ilerledim. Bedenimi gördüğü anda yaptığı ilk şey kollarını boynuma sarmak olmuştu. “Niye uyandın güzelim?” Sorumu sorarken beline gelen saçlarını okşamaya başladım. Onun hoşuna gittiğini biliyorum. Anında daha çok sokuluyordu boynuma.

“Uyuyamadım,” dedi mırıldanarak. “Hem sen işine oldukça odaklıyken çok iyi görünüyormuşsun.” dedi cilveyle. Kahkaha atıp başından öptüm. Onun iyi hissetmesi benim için çok önemliydi ve onun şu anda numara yaptığını düşünüyorum. Babası konusunda kötü hissediyordu ve bunu benden bile saklıyordu. Saçlarını okşayıp onu izledim. Hemen yanında yerde duran çantasından telefonu çıkardığında telefonunu açıp bir şeyleri kontrol etti. Neyi kontrol ettiğine bakmak istesem de bakmama izin vermemişti. “Benim albayın odasına gitmem gerekiyor Defne. Sen burada beni bekle olur mu?”

 

“Hayır ben iyiyim ve hastaneye geçiyorum.” Yavaştan ayaklandığında ona destek oldum. Eve gidip dinlenmesini söylesem de inadından gitmeyeceğini biliyordum. Çantasını aldığında onu hastaneye bırakmak için arabamın anahtarını aldım. “Sen nereye?” Elimdeki anahtara bakıyordu. “Seni hastaneye bırakacağım?” dedim rahat bir şekilde. “Tek gidemezsin.” Bana göz devirdiğini gördüm. Kabanını alıp giydi. Atkısını onun boynuna sardığımda gülümsedi, gözlerimin içine bakıyordu.

 

Benden önce odadan çıktı. Karargah çıkışında kapının önünde bekleyen iki üç adam vardı. Defne çıktığı anda siyah takımlılar Defne’yi korumak için dikkatli bir şekilde bakmaya başladılar. Elimi kaldırıp “Beyler gidebilirsiniz doktoru ben bırakacağım.” dedim.

 

Arabaya doğru ilerlerken arkamdan tekrar bir ses duydum. “Elbruz Yüzbaşı.” Arabanın kenarında bekleyen siyah takımlı yanıma yaklaştı. Defne’ye dönerek “Güzelim sen arabaya geç, bende geliyorum." dedim. Defne beni onaylayıp açtığım arabada yerini alırken yanıma gelen siyah takımlı elime bir kağıt tutuşturdu. “Kurucu sizi bu adreste bekliyor.” dedi. Çatık kaşlarımla elime verilen kağıdı açıp adresi ezberledim. Kağıdı tekrardan adama verip arabaya bindim. Adamlar birkaç adım geri çekildiler. Defne’nin meraklı bakışları üstümdeydi. Ne dediklerini soracaktı. Onun sormasına fırsat vermeden arabayı çalıştırıp “Önce seni yemek yemeye götürelim.” dedim.

 

Direksiyonu çevirerek otoparktan çıktık. Defne’yi bir kokoreççinin önüne getirdiğimde daha camdan aldığı kokusuyla yüzünü buruşturdu. “Komutan,” dedi dudaklarını büzerken. “Midem çok kötü nolur yemeyelim.” Ona baktığımda gerçekten yüzünün solduğunu fark ettim. “Hasta mı oldun sen?” Kaşlarımı çattım. “Ah be kızım sana kaç kere diyeceğim bu kadar ince giyinme diye.” Elimi onun alnına götürüp ateşini kontrol ettim. “Üşüttün kesin, hastanede bi kontrol ettir kendini.” Defne başıyla beni onayladı.

 

Arabayı çalıştırıp hastaneye sürdüm. Karargahın önündeki adamlar hastanenin önünde Defne’yi korumak için bekliyordu. Hastanenin önüne park ettiğimde Defne arabadan inmeden onu başından öptüm. “Güzelim bak kendini kontrol ettiriyorsun.” diyerek tekrarladım. Beni onaylayıp indi. Arabanın camını kapatmadan kapının önündeki adamlardan birini gösterdim. Adamlardan birini yanıma çağırdım. “Dikkatli olun. Doktorun peşindeki herif hastaneye kadar gelmiş. Gerekirse dibinden ayrılmayın.” diyerek söylemem gereken herşeyi söyledim. Adam beni onayladığında direksiyonu çevirip hastane bahçesinden çıktım.

 

Ezberlediğim adrese geldiğimde aracımı önlem amaçlı üç sokak aşağıya bıraktım. Etrafı kolaçan ederek sokakta yürümeye başladım. Defne takip ediliyorsa bende ediliyor olabilirim. Sokak bittiğinde tabeladan sağa döndüm. Ellerimi cebime yerleştirip derin bir nefes aldım. Her seferinde daha çok gergin hissediyorum.

 

Adrese geldiğimde bir inşaatın içine girdim. Tenha olan inşaat, belimdeki silahımı almama neden oldu. Merdivenlerin olduğu tarafta hissettiğim hareketlilikle silahımı oraya çevirdim. “İndir o silahını evlat.” Duyduğum kalın ses insanı korkutmaya yeter bir tondaydı. Merdivenin arkasından gelen bedene dikkatle baktım. Karşımda siyah kaban giymiş adama baktığımda benimle aynı boyda olduğunu gördüm. Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Beyaz saçları kemikli yüzü ve kirli sakallarıyla oldukça karizmatik biriydi. Kurucuyu ilk kez bu kadar canlı gördüm.

 

《––––––🩺––––––》

 

Alaya döndükten iki gün sonra

 

Timden ayrı gizli görev emrim geldiğinde, timi ve beni farklı iki göreve yollamışlardı. Şu an ise içinde bulunduğum Ankara uçağında etrafı izliyordum. Ankara’da hava oldukça güzel görünüyordu. Camdan baktığımda binaları inceledim. Başkente gelmeyeli neredeyse dört yıl oluyordu.

 

Bu görevin ne olacağını merak ediyordum. İniş duyurusu gelmiş, herkesi yerlerine almışlardı. Kemerimi takıp uçağın inmesini beklemeye başladım. Uçaktan indiğimde hiçbir eşyamın olmaması nedeniyle rahatça çıkışa ilerledim. Telefonumu açıp kontrol ettim. Beni karşılayacak olan aracı bulmam gerekiyordu. Başımı kaldırıp etrafa baktım. Otopark tarafında bir araç farlarını yakıp söndürdü. Beni bekleyen aracın o olduğunu anladım. Araca doğru ilerlemeye başladım. Aracın yanında durduğum sırada ön kapı açıldı. İçinden takım elbiseli biri inmiş benim için arka kapıyı açmıştı.

 

“Hoş geldiniz yüzbaşım.” Arabaya geçip oturduğum gibi adam arka kapıyı kapatıp ön taraftaki yerini aldı. Camdan dışarıyı izlerken ön taraftaki adama kısa bir bakış atıp “Hoş buldum.” dedim. “Nereye gidiyoruz?”

 

Yolları izlerken Ankara’nın kalabalığı beni daraltmaya yetmişti. Bu insanlar burada nasıl yaşıyor anlamıyorum. Bunca yıl Hakkari’de görev almanın getirdiği bir gerçeklik de kalabalığa dayanamamaktı. Burada yaşamak zor olmalı. “Sizi Kale’ye götürmem söylendi.” dedi adam. Kısa ve net bir açıklamaydı. Daha fazla soru sormama gerek kalmamıştı. Başımla onaylayıp dışarıyı izlemeye devam ettim.

 

Kaleye geldiğimizde bir daha zor geleceğim düşüncesi ile etrafı detaylı bir şekilde inceledim. Aracın kapısı açıldı. Beni aynı takım elbiseli adamlar bekliyordu. Araçtan aşağı inip başımı kaldırdım. Karşımdaki bina beni heyecanlandırıyordu. Bir adam yanıma yaklaşıp elini uzattı. “Kaleye hoş geldin Yüzbaşı Kurt.”

 

Karşımdaki kişinin kim olduğunu bilmiyordum. Elini tutup sıktım. “Hoş buldum.” Adam diğer eliyle içeriyi gösterdi. Beraber içeri doğru ilerledik. “İkinci kata çıkacağız. Bu taraftan..” diyerek asansörlerin olduğu tarafı gösterdi. Asansörün önünde beklemeye başladığımızda etrafıma tekrar baktım. “Sanırım takım elbiseli giymeliymişim.” dedim sessizce. Yanımdaki adam bunu duyup gülmüştü. “Buraya nasıl isterseniz öyle gelebilirsiniz yüzbaşı.”

 

Asansörün kapıları açıldığında asansöre bindik. Erkeklerin hepsi yine takım elbiseliydi. Umutsuz bir şekilde nefes alıp verdim. Buraya geleceğimi bilseydim kesinlikle takım elbise giyerdim.

 

İkinci kata geldiğimizde bu kat, zemin kata göre daha tenhaydı. Adam önden gideceğim yere kadar eşlik ediyordu. Bir odanın önünde durduğumuzda adam kapının üzerine cebinden çıkardığı kartı okuttu. Kapıyı aralayıp bana döndü. Hiçbir şey demeden içeriyi işaret etti.

 

Ne olup bittiğini anlayamadan içeri girdim. Adam benim girmemin ardından içeri girmeden kapıyı kapattı. Odayı incelemek için içeri döndüm. Karşımda gördüğüm rütbeliler ile anında esas duruşa geçip tekmil verdim. “Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt!”

 

Karşılarındaki tek sandalyeyi gösterdiler. “Otur Yüzbaşım, otur.” Sandalyeye oturduğumda dikkatle diyeceklerine odaklandım. “Şimdi sana diyeceklerimiz bu odanın içinden çıkmayacak.” dedi. Devlet ile ilgili önemli bir mevzu konuşacağız sanırım. “Bu odada Defne ile ilgili önemli şeyler anlatılacak.” dedi. Defne’nin adının geçmesi beklediğim bir şey değildi. Oturduğum yerde biraz daha dikleşip karşımdaki rütbelilere bakmaya devam ettim. Başım ile onaylayıp beklemeye başladım. “Öncelikle geçmiş olsun Kerem. Yaraların oldukça derin yaralardı. Şu an daha iyisindir umarım.”

 

“Daha iyiyim komutanım.” diyerek yutkundum. Sağlığımı önemsediklerini biliyordum ama beni buraya kadar getirdiklerine göre sağlığımdan daha önemli bir durum olduğunun farkındaydım.

 

Albay masaya ellerini yaslayıp konuşmaya başladı. “Doktoru koruma emrini sana verirken onu iyi koruyacağından emindik. Ama birbirinize âşık olmanız bizi şaşırttı.” dedi şaşkınlığını gizleyerek. Benimle konuşurken ellerini aktif bir şekilde kullanıyordu. Bu sadece onları değil beni de şaşırtmıştı. Her şeyden önce Defne’yi korumam gerektiğini bile bilmiyordum. “Sana vereceğimiz bu bilgi, tıpkı vatan gibi bir şey. Canın pahasına koruman gereken bir bilgi.” dedi gözlerimin içine bakarken. “Sana yolladığımız kolye kurucundan geldi. Kurucu dememizin sebebi bizzat seninle ve görevinle alakalı.”

 

Albay yanındaki yarbaya bakıp rahatça arkasına yaslandı ve konuşmaya devam etmişti. “Bu ülke herkesin sandığında daha güçlü ve kudretli bir ülke. Biz özellikle istihbarat teşkilatımızla öğrenmedik bilgi bırakmayız. Bu ülke, Yarbay Kuzey Mutlu’ya bir aile borçlu evlat. Ailesini bir ömür saklamaya çalışmış bir baba. Çocuklarının doğum gününe bile gizli gizli katılan bir baba. Emekliliğine birkaç ay kala şehit edilmişti. En azından herkesin öyle bilmesi gerekiyordu.” Duyduğum her bilgi beni daha çok şaşırtıyordu. Defne'nin babasının yaşıyor olma ihtimali ise..

 

Karşımdaki kapının açıldığını gördüğümde dikkatimi komutandan ayırmamaya çalıştım. Arkasındaki kapıdan giren kişiyi merak etsem de karanlıktan dolayı net göremiyordum. “Yarbay ile tanış.” Komutanın lafını bitirmesiyle ayakta dikilen siyah takım elbiseli adama baktığımda hayatımın şokunu yaşıyordum. Masanın üzerindeki elimi yumruk yapıp yutkundum. Şehit sanılan Yarbay Kuzey Mutlu tam olarak karşımdaydı. Kanlı canlı ama solgundu. Bakışlarında bir hüzün vardı. Yutkundum, Defne’nin babası karşımdaydı. Alışveriş merkezinde sevgilimin haykırarak ağladığı gün babasını kaybettiğini sanmıştı.

 

Şu an ise Kuzey Mutlu karşımdaydı. Ellerini arkasında birleştirmiş, bilmiş bir ifadeyle bana bakıyordu. Buraya geleceğimi biliyordu. Bakışlarında bildiğini gayet net görebiliyordum. Defne mavi gözlerini babasından almış olmalıydı belli ki. O anın şokunu atlatıp hızlıca ayağa kalkıp tekmil verdim. “Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt! Emret komutanım!”

 

《––––––🩺––––––》

 

“Silahı beline kaldırabilirsin evlat.” dedi rahat bir şekilde. Yüzünde bir gülümseme vardı. Elimdeki silahı tekrardan belime yerleştirdim. Karşımdaki adam kollarını açıp bana sarıldı. “Nasılsınız efendim?” diye sordum. Geri çekildiğinde karşısında dik bir şekilde duruyordum. Beni bakışlarıyla süzüp gülümsemeye devam etti. “Çok iyiyim evlat. Doktor nasıl?” dedi gözlerime bakarken.

 

Kızını sormadan içi rahat etmemişti belli ki. “Sayenizde iyi.” diyerek yanıtladım. “Çok korktu mu?” Başımı hafifçe salladım. “Korktu diyemem ama sarsıldığını rahatça söyleyebilirim.” dedim. Kurucu da kızının ne konuda sarsıldığını az çok tahmin edebiliyordu. Ellerimi arkamda birleştirip karşımdaki adama baktım. “Nasıl anladınız?” diye bir soru yönelttim. Kurucu bana kaşlarını çatıp bana baktı. “Bilgiden vazgeçtiklerini.” diyerek sorumu biraz daha açtım.

 

Kurucu etrafa dikkatle bakıp bana döndü. “Çünkü ortada bir bilgi yok. Bilgi direkt benim.” dedi büyük bir özgüvenle. Duruşunu dikleştirdi. “Bana da ulaşamazlar, en azından ben istemediğim sürece.” dedi omuz silkerek. “Şu an bir ipucu arıyorlar. Yakın zamanda Defne’ye bir saldırı daha olacaktır.” dedi. Defne’nin bir daha saldırıya uğramaması gerekiyordu. Kurucu derin bir nefes aldı ve duvara doğru yaklaştı. “Hem seninle daha rahat bir ortamda yüz yüze konuşmak istedim hem de kızım hakkındaki bilmen gerekenlerden bahsedeceğim.” Defne hakkında bilmem gereken ne vardı bilmiyordum ama bence onun bilmesi gereken çok büyük bir sır vardı. Etrafı kolaçan ederken kurucuyu dinliyordum.

 

“Defne’nin en zayıf olduğu yer hastane. Korumalar taktım ama yeterli olmayacaktır. Kızıma bir an önce profesyonel silah kullanmayı öğretmelisin. Hazır olman gereken bir gerçeklik daha var. Defne benim yaşadığımı öğrendiğinde küsecektir ama sana. Yüzüne bile bakmayabilir. Doğum günleri geliyor.” Siyah kabanının cebinden çıkardığı kutuyu bana doğru uzattı. “Bunu Defne’ye ver. Doğum günü hediyesi.” Hiç sorgulamadan kutuyu alıp cebime attım. “Kızıma evlenme teklifi ettiğini de biliyorum.” dedi memnuniyetsiz bir sesle. Bir anda bakışlarım kurucuyu bulduğunda yüzünü buruşturduğunu net bir şekilde gördüm. “Adam gibi bir evlilik teklifi et.” diyerek beni azarladı. “Ama acele etme. Bir yere kaçmıyor sonuçta.” Dediklerinin arasındaki uyarıyı gayet net bir şekilde almıştım.

 

Kendimi açıklama çabasına gireceğimde elini kaldırıp buna engel oldu. “Tek derdim bunca yıl ailemi korumaktı. Bunun için damatlarıma..” Bana baktı. “Ve kardeşime güveniyorum. Aileme zarar gelmesin diye şu an onlardan uzağım evlat. Bilmem onlara verdiğim değeri anlatabiliyor muyum?” Başım ile onu onayladım. Ne demek istediğini gayet net bir şekilde anlamıştım.

 

Tam buluşmayı bitirmeye yakın “Ha dur.” diyerek beni durduran kurucuya döndüm. Elime, cebinden çıkardığı kağıdı tutuşturduğunda kağıdı sıkıca kavradım. “Seni asıl bunun için çağırmıştım.” Elini hafif hafif alnına vurdu. “Kafa gitti yaşlanıyorum sanırım.” Elimdeki kağıdı gösterdi. “Bu adres, küpelinin şehir bağlantısı. Kesin kanıtlarımız var ama herifi alamıyoruz. Dağdakilere finansı bu herif sağlıyor. Miro’ya ulaşmana yardımcı olur belki.” Kağıttaki adrese baktım.

Telefonum çaldığında başımı kaldırıp kurucuya baktım. Elini sallayarak ‘Aç’ onayını vermişti. Deri ceketimin cebinden telefonumu çıkarıp açtım. “Komutanım poyraz döndü ama Fatih’i almışlar.” Kaşlarımı çattım. Ne demek Fatih’i almışlar?

 

“Geliyorum.” Kurucu aldığım haberin ters bir haber olduğunu anlamış eliyle gitmemi göstermişti. Başımı hafif eğip onu selamladıktan sonra etrafı kolaçan ederek dışarı çıktım. İnşaatın olduğu sokağın başında arabam duruyordu. Hızlıca arabama geçip karargaha doğru harekete geçtim.

 

Karargaha geldiğim gibi Poyraz timini harekat odasında buldum. İçeri girdiğimde hepsi ayağa kalktı. “Ne demek lan Fatih’i aldılar! Sikeyim nasıl alırlar!” Ayakta dururken yanımdaki Hakan’a baktım. “Hakan anlat!” diyerek bağırdım. Hakan da en az benim kadar gergindi. “Tam geri dönüş yolundaydık. Pusu attılar. Çatışma çıktığında Fatih doktoru korumak için önüne atlamış.” Salak herif... “Miro denilen şerefsiz almıştır ama nereye götürürler.” Hamza bölgenin haritasını önümüze açtığında düşünmeye başladım. “Şu geçen ki mağara küpelinindi. Küpelinin mağarasına götürebilirler.”

 

Albay toplantı odasına girdiğinde zaten hepimiz ayaktaydık. Esas duruşa geçip emir bekledik. “Rahat çocuklar. Cemil göster oğlum.” Cemil bilgisayarı projektöre bağlayıp görüntüyü yansıttığında Fatih’i o şerefsizlerin bayrak dedikleri paçavranın önünde onların kıyafetleriyle gördüm. Ellerimi kemerime yaslayıp izlemeye başladım. “Komutanlar iyi davranmaz. Dayak var. Ben çatışmada kaçtım. Amacım özgür bir yani özgür bir şekilde yaşamak. Burda şartlar daha iyi. Bize iyi davranıyorlar.” Elleri büyük ihtimalle arkadan bağlıydı.

 

Tekrardan uyuşturucu bile vermiş olabilirler. Tehlikenin boyutu, büyüktü. “Amacım halkın bir savaşçısı olmak. Ben artık öylesine birisi değilim. Burda hiç olmadığımı hissediyorum. Ben bir kardeşim, hiç değilim.”

 

“Gel lan buraya!” Zorla tuvalete soktum. Elimle koymuş gibi zulasını çıkardığımda suratıma baktı. Yine yoksunluk krizindeydi. “Bu mu lan?!” Kafasına sertçe vurdum. “Bütün tantana bunun için mi?! Bu kadar mısın lan sen?!” Hiç düşünmeden torbaları tuvalet giderine döktüğümde Fatih beni durdurmaya çalıştı. “Komutanım yapma! Yapma komutanım!” Karşımda ağlıyordu. Zaten çok bir gücü de olmadığı için Fatih’i tutmak kolaydı. Onu orada bırakıp kalktım. “Kalk lan!” Fatih zar zor ayağa kalktığında ona döndüm. “Şimdi git giyin. Tüfeğini al, boş olarak! Sırt çantan, hücum yeleği, mayın detektörü. Tam teçhizat! Karakolun etrafında elli tur! Yemekten sonra yerlerde sürünene kadar! Anlaşıldı mı? Anlaşıldı mı asker!” Fatih’ten sadece cılız bir ses geldi. “Anlaşıldı.” Hoşuma gitmedi, tekrar alalım. “Anlaşıldı mı asker?!”

 

“Emredersiniz komutanım!”

 

“Ya burdan bir dosya numarası olarak siktir olup gidersin yada poyraz timinin bir parçası olursun! Ya kardeş olursun! Yada hiç olursun. Anladın mı lan?!”

 

Sanılanın aksine Fatih bizi satmamıştı. Belli ki bir planı vardı. Rahat bir nefes aldım. Tim benim rahatlığımı görse de anlamlandıramadı. Albay bana baktığında “Albayım sakin olun. Fatih bizden, bir planı olmalı.”

 

“Nereden anladın?” Albayın sorusu ile gülümsedim. Cevabım ise benim özgüvenimden faydalanıyordu. “Komutanım poyraz timine asker seçerken Fatih’i seçmemem konusunda beni uyardınız ama ben yine de Fatih dedim. Şifreli mesaj yollamış. Fatih kameranın ona yaklaştığı sırada kameraya bakarak ‘hiç değilim kardeşim ben.’ diyor. Komutanım ben Fatih’i böyle azarladım. Bana güvenin Fatih bizden.” Mevlüt albay benim dediklerimle rahat bir nefes almıştı. Fatih’in bu videosunun yayılmasını engellemeye başladılar. Mevlüt albaya bakıp başımı salladım. “Yine de konumuna ulaşmaya çalışacağız. Fatih’i kullanarak bir eylem planlayacaklardır.” Tim bana baktığında hepsinin bana inandığını biliyordum.

 

Sabah erkenden şehir içindeki devremi arayıp etrafı kontrol etmesini istedim. Telefonu kapatıp odamdan çıktım. Kahvemi alıp bahçedeki Barut’un yanına oturdum. “Hazırlan. Şehir içine gitme ihtimalimiz var.” Barut tek kaşını kaldırıp bana döndü. Aklında tek bir soru vardı. Neden? “Fatih için bir ipucu arıyoruz.” Barut kafasındaki parçaları birleştirmiş olacaktı ki gülmeye başladı. Şehir, ipucu. “Selim’i mi saldın sahaya?” gülüyordu. “Onun arabası dikkat çekmezdi ne yapayım?”

 

“Sende haklısın Hakkari sokaklarında siyah bir Mercedes, beyaz bir şahinden daha çok dikkat çeker.” Göreve başladıktan sonra buralarda arabaya çok ihtiyaç duymamıştım ama yine de yıllardır biriktirdiğim bir param vardı ve bu parayla arabamı almıştım. “Yarım saate haber gelir.” dedim rahatça. Barut sırıtarak önüne döndü. “Daha doğrusu Selim söverek arar.” diyerek beni düzeltti. Barut’a gülerek hak verdim. “Doktor nasıl?” diye sordu. Elindeki simitten bir parça kopardım. “İyi, nöbette işte. Ben aradığımda kahvaltı yapıyordu.” Kahvemden bir yudum aldım.

 

Bir saat sonra istediğimiz telefon geldiğinde sivilleri üstümüze çekip karargahtan çıktık. Yürüyerek Selim’in söylediği adrese ilerliyorduk. Girdiğimiz sokakta Barut ve beni gören herkes dönüp bakıyordu. “Herkes sana bakıyor Barut.” diye sızlandım. Bana dönüp baktı, tekrar önüne döndü. “Sana bakıyorlar Kurt. Mavi gözlerin milletin dikkatini çekiyordur.”

 

Selim’in yanına geldiğimizde bulduğu adamı bir inşaatın ilk katına sokmuştu. Kilolu, uzun saçlı bir adamın tepesine üçümüzde dizildiğimizde Barut son noktaydı. Herif konuşmazsa Barut devreye girecekti. Bu arada herif her an ‘Feriğim fidanım feryadım.’ diyerek şarkıya girecek gibiydi. “Adam arananlar listesinde.” dedi Selim. Arkasındaki adama bakıp tekrar bize döndü. “En son dağda görmüşler.” Klasik dağdan inme şehirli militanlardandı. Miro hakkında en önemlisi Fatih hakkında bir şey biliyor olabilirdi. Selim, belinden silahı çıkarıp bana uzattı. “Üstünden bu çıktı.” Silaha bakıp Selim’e döndüm. “Başka?”

 

Selim omuz silkti. “Ne başka?” Barut ‘Bırakın beni.’ diyen adamın suratına bir yumruk patlattığında onlara dönüp bakmadan silahı biraz havaya kaldırdım. Selim’in göz hizasına. “Bu mu devrem?” Silaha bakıp başını salladı. “Ya üstünden çıkan sadece bu mu devrem? Hı?” Göz devirip silahı onun eline tutuşturdum. Adama döndüm. “Gelelim sana.” Elimi adamın omzuna atıp hafifçe sıktım. “Anlat bakalım Miro’yu bilir misin?” Adamın değişen suratı Miro’yu tanıdığını açık ediyordu.

 

Fazla vaktim yoktu. Oyalanmadan belimdeki silahımı adamın kafasına dayadım. Gözlerini belirtip korkuyla yutkundu. “Şöyle yapıyoruz sen bize Miro’nun elindeki askerimizin yerini söylüyorsun, bizde seni öldürmüyoruz.” Göz kırptım. “Nasıl fikir?” Adam ağzını araladığı sırada telefonu çalmaya başladı. Barut’a bakıp adamın cebindeki telefonunu çıkardım. Barut ve Selim de bellerindeki silahları çıkarıp adamın alnına dayadı. Eğilip kulağına doğru fısıldadım. “Belli etmeden konuş, sikerim belanı.”

 

Adam hızla başını sallamaya başladı. Telefonu yaklaştırıp bekledik. “Evet?” Telefondan gelen erkek sesini artık nerede duysam tanırdım. “Niye geç açtın?” Bu kişi Miro’ydu. Adam konuşmadan elimizdeki silahlara bakıyordu. “Ben Miro diyem sana.” Miro ise adamın konuşması için sabırsızca konuşuyordu. “Niye geç açtın heval?” Adam hala konuşmakta diretince silahın emniyetini açıp alnına bastırdım. Adam gözünü silahtan ayıramıyordu. “Şey... Güvenli bir yere geçtim de.”

 

“Durum nasıl?” Miro daha fazla şüphelenmemişti. Biz ise ne demeye çalıştığını anlamaya çalışıyorduk. Bakışlarımı adama diktim. Tekrar yutkundu. “Sakin görünüyor. Bi sıkıntı yok.”

 

“İyi benden haber bekle.” Telefon kapandı. Barut sakin bir şekilde neyden bahsettiklerini sordu. Karşımızdaki adam sadece bilmiyorum diyordu. Ağlayan adama karşı sabrım tükeniyordu. Silahı sıkıca kavrayıp derin bir nefes aldım. “Senin soyuna sopuna sıçarım döl israfı!” diye bağırdım. Adamın elini zorla açtırıp eline tek bir kurşun sıktım. Adam acı dolu bir çığlık attı. Barut ise sakin bir şekilde Selim’e döndü. “Şimdi çözülür. Çözülmezse ben götünden bir delik daha açarım.” Onların goygoyunu umursamadan silahı adama doğrulttum. “Ya konuşacaksın! Yada ben seni bu adamın insafına bırakırım! Anladın mı lan!”

 

Adam konuşmayacak gibi duruyordu. Barut başını salladığında geriye doğru çekilip yerimi Barut’a devrettim. Barut silahını beline yerleştirip Selim’e baktı. “Selim tutup ters çevirelim.” Selim, onun ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. “Soymana gerek yok ters tut yeter.” Adamı başından zorla eğdiğinde adam korkuyla “Tamam!” diye bağırdı. Yine de başını çok kaldırmadan diyeceklerini bekledik. “Karakol.” dedi nefes nefese. “Karakolu bastıracaklar. Sizin askere.”

 

Barut başıyla dışarıyı işaret etti. Adamı onlara bırakıp cebimden telefonumu çıkardım. “Alo Hakan, operasyon emrini alın.” Selim, yanıma geldi. “Adamı aldığım yere yakın bir karakol var. Bahsettiği yer orası olmalı.” dedi. Telefona odaklanıp Hakan’a adresi söyledim. Onlar gerekli gizli önlemleri almaya başlarlardı. “Komutanım beş dakikaya ordayız.”

 

Tim beni aldığında Barut’u da yanımıza aldık. Tim de sivilleri çekmişti. “Karakolun içine girip bekleyeceğiz. Jammer’ları çalıştıracağız ki uzaktan kontrol sağlayamasınlar. Biz dışarıda duramayız. Hepimiz dikkat çekeriz. Kapının önündeki askere çelik yelek giydirsinler. Operasyonun adı Kardeş. Hadi gidip kardeşimizi alalım Poyraz.” Aracın içindeyken çelik yeleğimi giyip iyice sıktım. Silahımı kontrol edip tekrardan yerine koydum. “Hakan, Hamza’yı al dikkat çekmeyecek bir yere konumlanın. Ayda sen içerdesin. Uğur sen de Murat’ı al aynı şekilde bir yere konumlanın.” Arkadan çantamı alıp etrafı net bir şekilde göreceğim bir apartman buldum.

 

Dikkat çekmeden etrafı kontrol ederek apartmana girip yukarı çıkmaya başladım. Zile bastığımda bir kadın kapıyı açmıştı. “Ben askerim.” Kimliğimi gösterip tekrardan cebime koydum. “Burada ufak bir işim var. Müsaade eder misiniz?” Kadın evdeki çocuğunu gösterdiğinde endişelenmemesi için elimi kaldırdım. “Sadece bir oda yeterli lütfen hanımefendi.” Eve girdiğimde botlarımın altına serilen gazeteye gülümseyip başımla teşekkür ettim. Çantamı açıp silahımı düzgünce ayarladım. “Kardeş yerini aldı.” Bir süre sonra kulaklığımdan ardı ardına iki ses yükseldi. “Kardeş bir yerini aldı.”

 

“Kardeş iki yerini aldı.” Dikkatle izlemeye başladım. Selim’in gözetleyerek saldığı çakma Volkan Konak’ı dürbünümle izliyordum. Bir sokak ötedeki beyaz arabanın yanına gidip bir şeyler söyledi. Ardından araçtan inen Fatih’i gördüğümde kulaklığıma dokunup konuştum. “Kardeşten bütün unsurlara, kardeşimiz görüş açımda. Karakola ilerliyor.” Fatih titriyordu. Büyük ihtimalle uyuşturucu vermişlerdi.

 

“Kardeşten bütün unsurlara. Kardeşimizin bilinci yerinde olmayabilir. Tekrar ediyorum madde etkisi altında olabilir. Dikkatli olun.” Fatih kapının önündeki polise sıkıp içeri girdi. Fatih’in içeri girmesiyle dürbünümle beyaz araca bakıp şoförünü indirdim. Ardından hızlıca lastiğe sıkıp aracın ilerlemesini engelledim. “Kardeş iki, saat on yönündeki beyaz araç. Hepsini canlı istiyorum.” Umut hızlıca Murat’la beraber araca ilerledi.

 

Silahımı toparlayıp apartmandan çıktığımda tabancamı çıkarıp ilerlemeye başladım. Bizim, kendi aracımıza geldiğimde silahı arabaya koyup bagajı kapattım. Karakola girdiğimde Fatih sallanıyordu. Beni gördüğü gibi karşıma geçip esas duruşa geçmeye çalıştı. “Komutanım sizi satmadım.” Gülümsedim. Onun başından tutup kendime çektim ve sardım. “Biliyorum aslanım. Biliyoruz hatta.” diyerek çoğul konuşmayı seçtim.

 

Üstündeki bomba düzeneği karakola gelen Murat tarafından söküldü. Fatih’in en başından beri patlatmayacağını biliyorduk. Murat elindeki bomba düzeneğini kenara koyarken bana baktı. “Komutanım adamları aldık ama aralarında Miro yok büyük ihtimalle.” Fatih adını duyduğu anda “Burada değil. Gelmedi o.” diyerek Murat’ı doğruladı. Bugün değil, bir gün zaten karşıma çıkacak.

 

Fatih’in bu haline rağmen hala ayakta durması bu time denk biri olduğu belli ediyordu. Derin nefes alıp cebimden telefonumu çıkardım. “Güzelim hastanede misin?” Defne’nin elinde bir şeyler vardı büyük ihtimalle. Sesi daha boğuk geliyordu. “Hastanedeyim noldu?”

 

“Fatih’i getireceğiz. Uyuşturucu vermişler.” Defne’den bir mırıldanma sesi gelmişti ardından da “Tamam getirin gerekli hazırlıkları yapayım.” dedi ve telefonu kapattı. Karakolu toparlayıp oradan ayrıldık. Timin yarısı karargaha giderken ben, Fatih, Uğur ve Hamza hastaneye gidiyorduk.

 

《––––––🩺––––––》

 

Acilde hasta kontrol ediyordum. Mide bulantım iyice arttı. Bir elimi karnıma sararken stetoskobumu boynuma astım. Hemşireye bakmadan arkamı döndüm. “Serumuna ağrı kesici ekleyin. Bitene kadar dinlensin.” dedim ve acilden çıkıp tuvalete doğru koştum.

 

Öğlen ne yediysem hepsini kustum. İki saat önce yediğim bütün yemeği midemden atmıştım. Zar zor çöktüğüm yerden kalkıp yutkundum. Aynanın karşısında eğilip yüzümü yıkadım. Yemekten önce kan vermiştim. Tuvaletlerden çıktığımda Nazike yanıma doğru geliyordu. Elinde bir zarf vardı ve ben zarfın kan sonuçlarım olduğunu anlamıştım. Zarfı elinden aldım. “Teşekkür ederim Nazike.” Gerilmiştim. Başka bir hastam olmadığı için acilden kısa süreli ayrılabilirim. Elimdeki zarfa bakmadan merdivenlere yöneldim. Hızlı adımlarla hastanedeki odama çıktım. Zarfı masamın üzerine fırlatıp, masanın önündeki sandalyeye oturdum. Önüme gelen saçlarımı geriye attım. Önlüğümün cebinden telefonumu çıkarıp Denef’i aradım. “Defne,” diyerek huzurlu sesiyle aramamı yanıtladı. “Nasılsın?”

 

“İyiyim.” diyerek kestirip attım sorusunu. Aklım bu kadar karışıkken nasılsın sorularını es geçebilirim diye düşünüyorum. “Ya Denef kısa keseceğim.” Oturduğum yerden kalkıp odada volta atmaya başladım. Olduğum yerde durup aklımdaki soruyu dan diye sordum. “Hamileliğinde ne yaşadın?”

 

Denef bu saçma sorumu anlamaya çalışıyordu. En azından telefonun diğer ucundaki sessizlik bana bunu gösteriyordu. Derin bir nefes geldiğinde telefonun diğer ucundan kardeşimin sesi gelmişti. “Neden sordun?” diye sordu. Yutkundum. Masamın üstündeki sürahiden su doldurup birkaç yudum aldım. Bacağım titriyordu. “Reglim üç hafta gecikti.” Masanın üstündeki zarfa baktım. “Şu an elimde bir kan testi sonucu var ama ben bakmaya korkuyorum.”

 

Denef anında “Hamile misin?” diye sordu. Onun sesindeki heyecanı anında yakalamıştım. Gerginlikle nefes alıp tekrardan odamın içinde volta atmaya başladım. “Bilmiyorum sadece çok korkuyorum.” dedim. “Belki de üşüttüm. Mide bulantımın sebebi budur belki.” Kendi kendime konuştuğumu kardeşimin kısık sesli gülüşünde anlamıştım. “Defne,” dedi sakince. Sessizce ne diyeceğini bekledim. “Başka ne var? Belirti olarak..” diye sordu.

 

Sesindeki tereddüt beni iyice germeye yetmişti. Gözlerimin dolduğunu yanağıma süzülen yaş ile fark etmiştim. Gözyaşımı silerken niye bir anda ağlamaklı olduğumu bilmiyorum. “Hamile miyimdir?” diye sordum. “Denef çok korkuyorum. Kasıklarım ağrıyor.” Sesim titriyordu. Sol elimi kasıklarıma uzattım. Bastırsam ağrısı geçerdi, değil mi?

 

“Defne sakin ol lütfen.” dedi. “Doktor olan sensin belirtileri sen bileceksin ki elinde kan testi sonucu var.” Yutkundum Denef haklıydı. Demek istediği oldukça açıktı. Şüphelendiğim için test yaptırdığımı anlamıştı. Sessizce titreyen telefonumu kulağımdan çekip baktım. Kerem arıyordu. “Denef şimdi kapatmam gerekiyor. Seni sonra arayacağım olur mu?”

 

“Tamam ama dikkat et. O test sonucuna göre davran.” diyerek telefonu kapatmadan önce son uyarısını da yapmıştı. Denef’i sıkıntıyla onaylayıp kapattım. Masanın üzerindeki zarfı alıp geri oturdum. Kerem’in aramasına yanıt verdiğimde bir yandan da test sonucunu açmaya çalışıyordum. “Tamam getirin ben hazırlıkları yapayım.” diyerek telefonu kapatıp masanın üstüne attım. Zarfı açmayı bir türlü becerememiş olmanın verdiği sinirle zarfı çantama atıp telefonumu aldım ve odadan çıktım.

 

Aşağıya indiğimde Kerem’ler hastaneye yeni girmişti. Fatih’i tutuyorlardı. Olası bir durumda etrafa saldırmasın diyerek bir sedyeye yatırdık. “Nasılsın Fatih?” Fatih titriyordu. Yine de gülümsemişti. “İyiyim doktor hanım. Kerem komutan belamı sikecek. Yine uyuşturucuya başlamış oldum.” dedi gülerek. Gülerek Fatih’e bir damar yolu açtım. “Başlamış sayılmazsın merak etme. Onca zamandır kullanmadın bu birkaç doz seni bağımlı yapmaz.” dedim. Biraz olsa rahatlar belki diye düşünüyordum. “Ayrıca merak etme seni komutana karşı da korurum.” Fatih güldüğünde bende güldüm. Seruma verdiğimiz sakinleştirici ile Fatih yavaş yavaş uyumaya başladı. Kerem’e döndüğümde yüzüme dikkatle bakıyordu. Ona gülümseyerek “Niye öyle bakıyorsun?” diye sordum.

 

“Dinlenmedin mi sen? Yüzün çok solmuş.” Kerem’in dediği ile ellerim yanaklarıma gitti. Kendi yanaklarımı sıkıştırdım. “Uyudum, dinlendim.” Yalan. Hiç uyuyamamıştım. Acile gelen hasta çocuklar, normal muayeneler derken hiç dinlenememiştim. Üstelik bir de kan vermiş, yemek yememe rağmen mide bulantımdan yediklerimi çıkarmıştım. “Defne,” diyerek bana bir adım attı. “Soluk soluk bakıyorsun. Hiç iyi görünmüyorsun.” Gergince ona baktığımda uyumadığımı anlayacak korkusu vardı.

 

Onu arkamda bırakıp acilden çıktım. Başım dönmeye başladığında yutkundum. Saçlarımı geriye atıp kazağımı çekiştirdim. Gözlerimi kapatıp derin nefes aldım. “Defne?” dedi endişeli bir ses ile. Kerem’in sesi oldukça boğuk ve derinden geliyordu. Uzaklaştı mı?

 

Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey beyaz tavandı. Kaşlarımı çatıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sahi nerdeydim ben? “Defne’m...” Kerem’in kısık sesini duyduğumda bakışlarımı sese çevirdim. O an anladım ki yatakta yatıyordum. Kerem tam başımda saçlarımı okşuyordu. Sol eli karnımdaki elimi tutuyordu. “Noldu bana?” diye fısıldadım. Kerem bana endişeli bakışlar atıyordu. “Sana dinlenmeni söylemiştim.” dedi hafif azarlar ses tonuyla. “Dinlenmedin değil mi? Bayıldın güzelim. Çok korktum.” Bayıldım. Acaba gerçekten hamile miydim?

 

Serdar odaya girdiğinde bakışlarım onu buldu. Serdar’a bakarken Kerem de ona döndü. “Dinlenmemişsin. Kızım kaç gündür uyumuyorsun sen?” diyerek bugün kaç kez duyduğum o soruyu sordu. Kerem’e kaçamak bir bakış attım. “İki?” dedim tereddütle. “Belki de üç emin değilim.”

 

Kerem saçlarımı okşuyordu. Sıkıntıyla bir nefes aldığını duyduğumda onu üzdüğüm için biraz kötü hissetmiştim açıkçası. Onun elini sıkıp bana bakmasını sağladım. Gözlerinin içine bakıp gülümsedim. “Dinleneceğim.” Kerem sessizce başını salladı.

 

Kapım çalındığında hepimiz tekrardan kapıya döndük. Nazike, elinde kocaman bir papatya buketiyle odaya girdi. Gördüğüm papatyalarla yattığım yerde biraz doğrulup “Saat kaç?” diye sordum. Kerem kolundaki saate bakıp “Çift sıfır.” dedi. Gülümsedim. An itibariyle bugün benim doğum günümdü. Gelen papatyaların babamdan bir hatıra olduğuna ise eminim. Papatya buketini kucağıma aldığımda üstündeki nota baktım. ‘Doğum gününüz kutlu olsun üçüzlerim. İlk doğum gününüzde de yanınızda olamadım. Sanırım hala da yanınızda olamıyorum. Babanız Kahraman Kuzey’

 

Başımı kaldırıp Kerem’e baktım. Elimdeki bukete sert sert bakıyordu. Kıskanç bakışları oldukça sevimli olsa da notu ona uzattım. Çatık kaşları önce ona uzattığım nota baktı. Üstündeki yazıyı okudukça o çatık kaşlar gevşemiş, yerini tebessüme bırakmıştı.

 

“Babam hayatta olmasa bile yanımda. Şuna bak.” diyerek elimdeki papatyaları gösterdim. Kerem biraz buruk bir şekilde yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey demek istiyor ama söyleyemiyor gibiydi. Komidinin üzerindeki telefonum çalmaya başladığında telefonumu alıp ekrana baktım. Defin ve Denef grup sohbeti başlatmıştı. Ekranı Kerem’e gösterip aramayı yanıtladım. İkisi de kameraya çiçeklerini gösteriyordu.

 

“Babam hala bize çiçek gönderebiliyor.” dedi Denef. Sesindeki heyecan, yıllar geçse de hiç değişmiyordu. Denef ağlayan Efe’nin sesiyle çiçekleri bırakmadan yukarı koşmaya başladı. “İlk hediyemizi babamdan aldık.” dedim gülümserken. Defin başını sallayarak beni onayladı. Her sene olduğu gibi bu sene de ilk hediyemizi yine babamızdan almıştık.

 

Defin bana bakarken ekrana biraz yaklaştı. “Sen hastanede misin?” Defin’in sorusu ile Denef hızlıca ekrana döndü. Dik dik bana bakıyordu. “Bayıldın mı?” diye sordu. Denef’in tek atmasıyla Defin anında “Lan siz benden bir şey mi saklıyorsunuz?” diyerek tek kaşını kaldırdı. Bakışlarım saniyelik de olsa Kerem’e ulaştığında Defin anında anlamıştı susmaları gerektiğini. Defin diğer çiçeği alıp kapısını kapattı “An itibariyle yeni bir çiçek geldi.” dedi ve kucağındaki papatyaların yanındaki mavi çan çiçeği buketini gösterdi.

 

Denef çiçeklere bakarken kimden olduğunu sordu. Defin ilk başta omuzlarını kaldırdı. Buketin içinde bir not arıyordu. Bulduğunda notu açıp baktı. Dikkatli bir şekilde bekliyorduk. Defin tekrar bakıp gülümsedi. “Eski bir fotoğraf çıktı.” Elindeki fotoğrafı bize çevirdi. “Hatırlıyor musunuz siz bu fotoğraftakini?” Fotoğraftaki esmer, tatlı çocuğa baktım. Diğeri hiç şüphesiz Defin’di. Kaşlarımı çatıp düşünmeye başladım. “Hiç hatırlayamıyorum.”

 

Kerem, diğerleriyle beraber odadan çıktı. Nereye gittiğini anlayamasam da kardeşlerimle konuştuğum için ses çıkarmamıştım. Denef anında fırsatını bulmuş gibi bana “Hamile misin?” diye sordu. Defin anın şoku ile gözlerini büyütüp ekrana yaklaştı. “Defne hamile mi?” diyerek bağırdı. Defin’e uyarı dolu bir bakış attım. “Defin bağırma, kesin bir şey yok nolur bağırma.” Defin kahkaha atmaya başladı. “Annem belanı sikecek.” dedi gülerken. “Kerem’den mi?”

 

“Uff bilmiyorum." Defin göz devirdiğinde “Kerem’den değilse başka kimden olabilir kızım? Saçma sapan konuşma.” Göz devirdim. Salak, benim takıldığım noktaya takılmamıştı. Denef ise aslında neye bilmiyorum dediğimi anlamıştı. “Bakmadın mı test sonucuna?” dedi büyük bir sabırla. Bakmaya fırsatım olmamıştı ki. Hala sonuçlar çantamdaydı. Elim istemsiz karnıma gittiğinde burada bir bebek olduğu düşüncesi içimi eritmişti. Açıkçası heyecanlanmıştım. Bir an için Kerem’le aile olabildiğimiz düşüncesi beni gülümsetti. “Belki sadece yorgunluktan bu haldeyimdir.” dedim. Defin bana bakarken tebessüm etti. “Hamileysen eğer istiyor musun?” diye sordu. Asıl düşünmem gereken bu soru olmalıydı sanırım. “Heyecanlanmışsın belli ki.” dedi, yüzündeki tebessüm yerini içten bir gülümsemeye bıraktı.

 

“Hazır değilim ondan eminim ama yine de bu düşünce bi tuhaf hissettiriyor.” Odanın kapısı tıklandığında parmağımı dudaklarıma götürüp susmalarını işaret ettim. Kerem ve poyraz timi içeri girmişti. Kerem’in elinde kocaman bir pasta vardı. “İyi ki doğdun doktor!” Hepsi bir anda doğum günümü kutladığında gözlerim dolmuştu. Karşımdaki poyraz timine bakıp gülümsedim. Kerem elindeki pastayla önüme geldiğinde kardeşlerimde ekranda gülüyordu.

 

Hastanede olmamızın bir önemi yoktu. Fatih bile buradaydı. O yatağından kalkıp benim doğum günüm ayaklanmıştı. Pastanın üstündeki mumları dilek tutup üfledim. Hepsi alkışladığında güldüm. Kerem başımdan öptüğünde gülümsedim. Kerem telefonuma bakıp Defin’lere el salladı. “Doğum gününüz kutlu olsun hanımlar.”

 

Eve geçtiğimizde Kerem beni kucağına alıp tekli koltuğa oturdu. “Sevgilim,” Saçlarımı geriye itti. Bana bakarken bir yandan da saçlarımla oynuyordu. “Güzel bir hediye vermek istiyorum.” Ceketinin cebinden bir kutu çıkardı. “Bu hediye birinden geldi. Senin için özel birinden.” Bana uzattığı kutuyu açıp baktığımda gördüğüm incili kolyeye gülümsedim. İnci kolyenin kimden geldiğinin bir önemi yoktu. Kerem diyorsa gerçekten de önemli birinden gelmiş olmalıydı.

 

Kerem cebinden bu sefer kendi hediyesini çıkardı. Küçük, mavi kutu özel tasarım olduğunu belli ediyordu. Kerem’e baktım, başıyla açmamı işaret etti. Bütün dikkati benim üzerimdeydi. Kutuyu açıp zarif yüzüğe baktım. “Bu evlilik telifi için seçtiğim yüzük değil doktorum. Bu sadece senin için hediye olarak seçtiğim bir yüzüktü.” Kutudan yüzüğü çıkarıp parmağıma taktığında gülümsedim. Parmağımdaki yüzüğe baktığımda Kerem’e sarıldım. “Teşekkür ederim. Çok güzel.” Kerem gülümserken sırtımı sıvazladı. Başını boynuma gömüp kokumu içine çekti.

 

Kapım çaldığında kalkıp kapıyı açtım. Kapıdaki asker önündeki kutuyla beraber bana bakıyordu. “Size geldi doktor hanım.” Kerem arkamdan gelip benden önce kutuyu aldığında askere teşekkür edip kapıyı kapattım. Kerem’in yanına geldiğimde Kerem beni kucağına çekip kutuyu açmaya başladı. Kutudan çıkan cd’ye baktığımızda bilgisayarı alıp cd’yi taktım. Cd’den gelen görüntüde babam bir mağarada can çekişiyordu. Gençlik halini gördüğüm babam bütün o işkencelere rağmen kamera açıldığı anda ona bir şey olmamış gibi davranmaya başlamıştı.

 

“Senin karına yollayacam bunları he. Komutan bak hele kızına atacam he bunları. İyi bak iyi bak.” Babam dolu gözleriyle kameraya bakıyordu. “Bugün o gün. Hayatıma hoş geldiniz. İyi ki doğdun.” Sessizce dudaklarını oynatarak ‘nuz’ çoğul ekini eklemişti. Bizi sakladığını biliyordum. Bugün 17 Aralık 2025, bugün babamın hayatına biz gelmiştik. Papatyalar ilk doğum günümüzden beri hayatımızdaydı. Tıpkı bugün gibi babam o günde bir şekilde bana ve kardeşlerime papatya göndermişti. O haldeyken bile papatya göndermişti. Kerem diğer elindeki notu elinde buruşturup “Piç herif.” dedi. Gözlerimi bilgisayardaki babamdan ayıramıyordum. Gözlerimi sildim, Miro denilen herif doğum günümü zehir etmişti. Daha doğrusu öyle sanıyordu ama aksine ben babamı bir kez daha gördüğüm için mutluydum. Babamı tekrar görebilmiş, üstüne evlilik teklifi almıştım ve belki de hamileydim. Bu yılın en güzel hediyeleri benim olmuştu. Yani sanırım...

 

Bölüm sonu.

Bölüm : 25.01.2025 10:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...