27. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 26

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 26

 

‘Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir, demişti John Lennon.

 

O sözün ne demek olduğunu ilk defa bugün iliklerime kadar anladım.

 

Ben Defne’yle birlikte bir gelecek planlarken, onu koruyacağımı sanarken, belki bir gün izin günlerimde elini tutup bir sahil kasabasına kaçmayı hayal ederken… hayat çoktan kendi planını yapmıştı. Önce onu kanlar içinde kucağıma bıraktı, sonra hastanenin soğuk floresan ışıkları altında ikinci darbeyi indirdi.

 

“Defne hamileymiş Kerem.”

 

Güney amcanın dudaklarından dökülen o cümle havada asılı kaldı. Bir an hiçbir şey duymadım. Koridordaki uğultu kesildi, hastanenin girişinde ilerleyen adımlar sustu, ambulansın gürültülü sesi bile bir an için uzaklaştı.

 

Baba mı olacaktım?

 

Bir ay önce göğsümde huzurla uyuyan kadından.. gözlerimin içine bakıp gülümseyen, ‘iyi ki varsın’ der gibi susan Defne’den bir bebeğim mi olacaktı?

 

Gözlerimin dolduğunu farketmedim bile. Sadece yüzümün kasıldığını, çenemin titrediğini hissettim. Etrafa baktım; duvarlar üstüme geliyordu. Göğsüme derin, ezici bir ağrı saplandı. Öncesinde olsa “sebebini bilmiyorum” derdim ama şimdi biliyorum. O ağrının adı vardı. Bebeğim..

 

Duvara tutundum. Soğuk fayans sırtıma değdi. Üniformasıyla duvara yaslanmış, ellerini arkasında kenetlemiş Kuzey komutanla göz göze geldiğimde yutkundum. Bakışları sertti ama içi paramparçaydı. O da kızını bekliyordu. O da torununu kaybettiğini yeni öğrenmişti belki.



"Doğruyu mu söylüyorsunuz?” dedim, sesim bana ait değildi. “Defne hamile miydi?" Elimi göğsüme bastırdım. Nefes almak zorlaşıyordu. Kuzey komutan uzakta gözlerini benim üstümde tutuyordu. "Defne’nin kanamasının asıl başlangıcı bebeğin düşmesi olmuş.” dedi Güney amca ağır ağır. “İlk başta anlayamadım ama sonradan fark ettik. Kerem.. bunu Deniz'e söyleyeceğim ama Defne'ye sen söylemelisin diye düşündüm." Haklıydı. Defne’ye benim söylemem gerekiyordu. İkimizin bebeğiydi.

 

Nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Hangi kelime bu acıyı hafifletebilir? Hangi cümle onun gözlerindeki ışığı söndürmeden gerçeği anlatabilir? "Ben... Söyleyeceğim." diyebildim sadece. Güney amca omzuma dokunup uzaklaştı. O dokunuşta hem teselli hem de ağır bir sorumluluk vardı.



Boş bir banka oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım.Bir tek Defne'yi kaybettiğimi sanıyordum. Onu o mağarada kanlar içinde gördüğümde içimden bir şeyler kopmuştu zaten. Ama meğer iki canı birden kaybetme tehlikesi yaşamışım. Hatta birini kaybetmiştim.

 

Üniformamın cebinden nadir içtiğim sigaramı çıkarıp yaktım. Titreyen ellerimle yaktım. Dumanı içime çektim ama hiçbir şey hissetmedim. "Sigara hala kalkmadığına göre sıkıntın geçmemiş." Barut yanıma oturdu. Onu Kuzey komutanın gönderdiğini anlamak zor değildi. Çünkü o da onca olaya rağmen ilgiyle beni izliyordu. Hem askerini hem kızını aynı anda takip ediyordu. Yukarıda yatan kızı için endişeliydi. "Ölmek istedim Barut.” dedim dümdüz. “Defne'yi ilk öyle gördüğümde ölmek istedim. Şimdi de şu an ölmek istiyorum."



Barut’un yüzündeki ifade değişti. "Hayırdır Kurt, ne oldu?" Barut’a buruk bir bakışla başımı çevirdim. Gözlerim yanıyordu. "Baba olacakmışım.” Sesim çatladı. “Eğer o Miro piçi olmasaydı belki de Defne bu haberi bana.." Devam edemedim. ki? Eğer bu olay olmasa büyük ihtimalle benden sakladığı zarfla karşıma geçecekti. Belki utanarak, belki korkarak gözlerime bakacaktı. Belki “Hazır mısın?” diye soracaktı.

 

Barut cebinden bir zarf çıkardı. Bana uzattı. “Aracını kontrole gittiğimizde buldum. Kimse görmeden cebime koydum.” Zarfı açtım. Kan testi sonuçları. Gözüm satırlarda gezindi. Beta hCG değeri.. haftası.. Hamileydi. Zarfın ağzı yırtılarak açılmıştı. “Çantasında değildi, yerde buldum.” Demek ki lojmandan çıkarken bakmaya karar vermişti. Belki de sonucu yeni öğrenmişti. Belki heyecandan çantasına koyamamış, düşürmüştü.



“Sakin olman lazım,” dedi Barut. “Şimdi dimdik durman lazım.” Başımı salladım. Sigaramı bitirmeden söndürüp çöpe attım. Zarfı sıkı sıkı tuttum. İçeri girdim. Defne’nin odasının önünde Denef ve kucağında bir bebek vardı. Yanlarına yaklaştım. “Defne iyi olacak,” dedi, kendine söyler gibi. “Hissediyorum.”



"Kardeşiniz hep başa bela mıydı?" diye sordum Denef’e. Güldü. O gülüşte yorgunluk vardı. Kucağındaki bebek bana bakmaya başladığında bende ona baktım. İçim cız etti. Eğer o adamlar olmasaydı ne Defne'm yaralanacaktı ne de bebeğim. Belki aylar sonra bebeğimizle etrafta bıcır bıcır dolaşırdı. "Efe ile tanıştınız mı? Efe, Defne'nin ikinci yeğeni."



"Ben bir kız yeğeni var diye biliyordum." Adını hatırlamıyor olabilirdim belki ama Defne kız yeğenine resmen bayılıyordu. Kucağındaki bebek kıpır kıpır duruyordu. "Asya, onun ablası. Almak ister misin?" dedi Denef.

 

Kucağıma Efe’yi verdi. Ufaklık kucağıma geldiği gibi annesine bakmış gülmüştü. Buruk bir gülümsemeyle kucağımdaki ufaklığı Defne'ye doğru çevirdim. "Defne bana seni anlattı.” dedi Denef yumuşak bir sesle. “Çanakkale’ye geldiğinde seninle aranızda bir şey olduğu yüzünden okunuyordu. Ben o kadar kötü zamanlar geçirdiğimizi hatırlıyorum ki... Ona iyi geldin, teşekkür ederim bunun için.” Boğazım düğümlendi

 

“Defne hep yaramazdı,” diye devam etti. “Defin ile kavgalara girer o kavgaları almadan çıkmazlardı. Bizim ailelerimiz, bizi her konuda iyi eğitmeye çalıştılar. Dövüş sporlarında harikalardır. Hep beraber büyüdük. Aslında huzurlu bir aileydik.” Sustu. “Ta ki bir hata yapıp kuzenlerimize aşık olana kadar." Durgunlaştı. Belli ki hepsinin en büyük pişmanlığı buydu. Üç kız kardeş kendi canlarını yakacak seçenekleri tercih etmişlerdi. Ne olursa olsun anlattığı küçük Defne’yi görmek isterdim.



“Ayaz. Dayımızın oğlu. Defne’nin hayatı o gün yıkıldı. Ayaz kolunda başka bir kızla geldiğinde…” Defne’nin solgun yüzünü düşündü. O güçlü kadının bir zamanlar böyle kırıldığını hayal etmek bile canımı acıttı.

 

Efe huzursuzlanınca onu annesine teslim ettim. Kucağımda onun ağlamasını kaldıramazdım. Deniz hanım yanımıza geldiğinde bana öyle bir bakıyordu ki... Olan her şeyi bildiğini anlamıştım. "Kızım hamileymiş..." Başımı eğdim.



"Çok özür dilerim. Koruyamadım onları." Denef de bize şaşkın şaşkın bakıyordu. O da bu duyduklarına şaşırmıştı. “Hamileydi yani..”

 

“Sen biliyor muydun?” diye çıkıştı annesi. “Biliyordun ve bana söylemedin mi?” Denef kucağındaki Efe’yle beraber bankta oturuyordu. Oğlunun üstünü düzeltirken annesine bakarak konuşmaya devam etti. “Anne, kendisi söyleyecektir diye düşündüm. Hem cesaretli değildi. Korkuları vardı.” Denef’e baktım. Defne’nin korktuğunu söylemesini beklemiyordum. “Korkuları mı?” diye mırıldandım. Denef’in bakışları bana döndü. “Anne olmaktan korkuyordu büyük ihtimalle.. Birde sen asker olunca annemin yerine koymuş olabilir kendini..”



Günler geceleri kovaladığında kaç gündür Defne'nin uyanmasını beklediğimizi hatırlamıyordum. Üç gün mü olmuştu? Yoksa bir hafta mı? Saçlarım iyice uzamıştı. Defne'nin sevdiği gibi kıvırcık halindeydi. Güney amcadan izin alıp Defne'nin yanına girdim. Yoğun bakımın kokusu içime doldu. Makine sesleri, düzenliydi. Yanına yaklaşıp hemen dibinde dizlerimin üstüne çöktüm. Elini dudaklarıma götürdüm.



"Defne'm.. güzel sevgilim. Uyan artık bebeğim." Saçlarında parmaklarımı gezdirmeye başladım. İstemeden ağlıyordum. Gözyaşım eline düştü. Soluk yüzü biraz biraz kendine gelmişti. Uyanır uyanmaz ona bolca yemek yedirmeliyim. Çok zayıflamış benim meleğim. "Sana söylemem gereken şeyler var,” dedim fısıltıyla. “Ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum güzelim. Senden özür dilemem gereken çok önemli bir şey var." Gözüm karnındaki bandaja takıldı. Bir hafta önce orada bizim bebeğimizi vardı. Bu düşünce beni mahvediyordu. Elini tekrar öptüm. "Annenler burada. Herkes seni bekliyor. Bak Efe de geldi. Diğerleri de evde bekliyormuş. Kuzey komutan.. seni bekliyor. Ben buradayım.” Başımı yatağın kenarına yasladım.

 

“Bizi affet.” dedim kısık bir sesle. “Seni koruyamadım. Onu da koruyamadım.” Yoğun bakımın kapısı açıldı. “Kerem, artık çıkman lazım." Başımı salladım. Ayağa kalktım. Son kez eğilip saçlarından öptüm. “Uyan,” diye fısıldadım. “Çünkü sana hem acıyı hem umudu aynı anda anlatmam gerekiyor. Ve bunu sensiz yapamam.” Kapıdan çıkarken içimde tek bir dua vardı.

Defne yaşasın.

Gerisini birlikte taşırız.

《––––––🩺––––––》


 

Uzaklardan gelen, yıllardır duymadığım ama kalbimin hâlâ ezbere bildiği bir ses.. "Defne, güzel kızım..."



Ses yankılanmadı. Çınlamadı. Sadece içime aktı. Sanki göğsümün ortasında bir kapı aralandı da o kapının arkasından babamın sesi süzüldü. Arkamı dönüp yere baktım. Ayaklarımın altındaki toprak nemliydi. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Gökyüzü ne tam mavi ne de griydi; sanki gün batımına dakikalar kalmış gibiydi. Her şey altın rengi bir sessizliğe bürünmüştü.

 

Karşımda duruyordu. Babam..

 

Yıllar önce toprağa verdiğimiz hâliyle değil.. Hatırlamak istediğim hâliyle. Omuzları dik, bakışları yumuşak, gözlerinin kenarında o tanıdık çizgiler. "Baba..." dedim. Sesim bir çocuğun sesi gibiydi. Güçlü doktor Defne değildi konuşan. Savaşlardan, ameliyatlardan, kayıplardan geçen kadın değildi. Dizleri yara bere içinde babasına koşan küçük kızdı.



"Senin burada olmaman lazım kızım.” dedi sakin bir sesle. Bir adım attım ona doğru. Aramızdaki mesafe kapanmıyordu. Sanki görünmez bir sınır vardı. “Neden?” diye fısıldadım. “Yoruldum baba..”

 

Gözlerindeki ifade değişti. Hem şefkat hem de ciddi bir uyarı vardı. “Geri dönmelisin.” dedi. “Defin iyi mi?" diye sordu birden. Çok merak ettiği başka bir soruydu bu. "Defin iyi.” dedim. “Daha da iyi olacak.” diyerek güvence verdim. “Kaç yıl oldu sen gideli.. ardından Murat... Çok zorlandı” dedim iç çekerek. “Ama toparlandı. Ayakta durdu." Babam başını hafifçe salladı. Gururla ama hüzünle.


"O çocuğu benimle tanıştırmayacak mısın Defne?" Bir an donakaldım. Kerem.. Yüzü gözlerimin önüne geldi. Sert bakışlarının arkasında sadece benim görebildiğim o yumuşak bakışları. Elimi tutuşu.. "Tanıştıracağım baba.” dedim kısık bir sesle. “Ama onu buraya getiremem ki."


"Güzel kızım..." deyip bir adım attı. Bu kez saçlarıma dokunduğunu hissettim. "Onu buraya getirme zaten, Defne.” Parmaklarının sıcaklığı gerçekti. Başımı eğdim. Çocukken yaptığı gibi saçlarımı geriye doğru taradı. “Ne sen gel,” dedi. “Ne de o gelsin.” Gözlerim doldu. “Çanakkale’ye getir onu."


"Çanakkale’ye mi?" diye fısıldadım.

 

Bir anda etraf değişti. Toprak yerini dalga seslerine bıraktı. Uzakta deniz göründü. Rüzgâr tuz kokusunu burnuma taşıdı. Şehitliklerin beyaz taşları birer birer belirdi. İsimler.. Tarihler.. Babamın sesi rüzgârla karıştı. "Bunun için geri dönmelisin kızım.”

 

Bir ağırlık çöktü içime. Sanki bir seçim yapmam gerekiyordu. Burada kalmak.. Bu huzurlu, acısız yerde babamın yanında kalmak. Ya da o soğuk, can yakan dünyaya dönmek. “Çok acıyor.” dedim. “Her yerim acıyor baba.” Babam iki avucunun arasına yüzümü aldı. Gözlerinin içine baktım. O gözlerde ne ölüm vardı ne karanlık. Sadece sabır..

 

“Acı, yaşadığını gösterir güzelim.” dedi gülümseyerek. “Sen hep güçlüydün. Ama güçlü olmak ölümü seçmek değildir.” Gözlerimin kenarından yaşlar süzüldü. “Annene dön.” dedi sakince. “Onun sana ihtiyacı var. Seninde ona.” Bir an durdu. Sesi daha da yumuşadı. “Hayat bitmedi Defne. Kendi canından vazgeçemezsin.”

 

O an rüzgâr daha sert esti. Deniz uğuldadı. Sanki zaman daralıyordu. “Baba..” dedim panikle. “Ya başaramazsam?” Gülümsedi. Çocukken bisikletten düştüğümde yaptığı gibi ellerimi öptü. “Düştüğünde kalkmayı sana kim öğretti sanıyorsun?

 

Arkamdan başka bir ses yükseldi. Sanki bir yerlerden beni çağıran başka sesler vardı. Uzun, metalik.. düzenli. Babam gülümsüyordu. “Geri dön.” dedi son kez. Alnıma bir öpücük kondurduğunu hissettim. Sıcak, koruyucu, vedasız bir öpücük. “Ne sen gel… ne de o gelsin.”

 

Sesi uzaklaştı. “Çanakkale’ye getir…” Karanlık çöktü. Ama bu kez korkutucu değildi. İçimde ince bir ip gerildi. Bir yere, bir bedene, bir hayata bağlanan ince ama kopmayan bir ip.

 

Babamın başımı öptüğünü hissettiğim anda gözlerim tamamen kapandı.


Boğuluyorum...

 

Sanki kimse görmeden, kimse duymadan sonsuz bir okyanusun ortasına bırakılmışım. Ne kıyı var ne gökyüzü. Sadece su. Karanlık, ağır bir su. Çırpınıyorum ama ellerim sanki bana ait değil. Ne kadar süredir yüzeye çıkmaya çalıştığımı bilmiyorum. Zaman kavramı yok. Dakika mı geçti, saat mi, gün mü… Hiçbir fikrim yok. Vücudum uyuşmuş. Parmak uçlarım karıncalanıyor. Ciğerlerim yanıyor ama nefes alamıyorum. Bağırmak istiyorum. Kerem diye haykırmak istiyorum ama ağzımdan tek bir ses çıkmıyor.

 

Kerem nerede? Onu görmem lazım. Babam? Babam onu yanına götürmemi istemişti. Yanına... Çanakkale’ye.. Çanakkale kelimesi zihnimin içinde yankılanıyor. Sanki bir pusula gibi. Ama ben yönümü kaybetmişim.


Mideme ani bir dalga çarpıyor. Kusma isteği. Boğazım yanıyor. Kusarsam tamamen dağılacağım gibi geliyor. Dişlerimi sıkıyorum. Direniyorum. Gözlerimi aralamaya çalışıyorum. Kirpiklerim birbirine yapışmış gibi ağır. Kımıldamaya çalışıyorum ama bedenim beni dinlemiyor.

 

Sesler…Uzaktan gelen, suyun altından geliyormuş gibi boğuk sesler. "Kımıldanıyor. Defne'm buradayız kızım. Hadi arala gözlerini."

 

Annem.

 

Bu sesi dünyanın neresinde olursam olayım tanırım. Çanakkale’ye mi geldim? Ne ara? Bana ne oldu?

 

“Nehir çekilin de kontrol edeyim.”

 

Güney amcam. Bu bir rüya mı? Gerçek mi? En son… en son neredeydim?

 

Zihnim karanlığın içinden görüntüler fırlatıyor.

 

Dağ.

 

Soğuk.

 

Toprağın sertliği.

 

Bir tokat.

 

Sonra tekme.

 

Sonra karanlık.

 

Gözlerimi zorlayarak açıyorum. Işık gözlerimin içine bıçak gibi saplanıyor. Hemen geri kapatıyorum. Göz kapaklarımın arkasında bile beyazlık var. Bir süre sonra ışık hafifliyor. Tekrar deniyorum.

 

"Günaydın prenses. Evet, herkes biraz açılsın." Başucumda amcam vardı. Yüzü ciddi ama gözleri yumuşak. Boğazımdaki, nefesimi engelleyen şey.. nefesimi engelleyen o boru.. çıkarılıyor. Bir anlık boşluk. Sonra ciğerlerime hücum eden hava. Öyle bir hava ki, sanki ilk kez nefes alıyorum. Nefes almak bile acıtıyor. Ama yaşıyorum.

 

“Yavaş yavaş al Defne. Sakin ol, iyisin artık.” İyi miyim? Neredeyim ben? Ne ara Çanakkale’ye getirdiler beni? "Defne tamam sakin ol. Yavaşça nefes al."



Zihnim yavaş yavaş geri dönüyor. En son... dağdaydım? Beni kaçırmışlardı. İşkence, eziyet, dayak. Nasıl olur da hastanede uyanabilirdim? Kerem.. Etrafıma baktım. Sağımda annem, yüzü solgun, göz altları mor. Günlerdir uyumamış gibi..

 

Solumda amcam. Profesyonel durmaya çalışıyor ama çenesindeki kasılma ele veriyor onu. Biraz geride Defin, Denef. Gözleri dolu ama gülümsemeye çalışıyorlar. Hepsi bana bakıyor. Amcam tek tek bütün kontrollerimi yapıp geri çekildi. Sanki camdan yapılmışım. Bütün gücümü toplayıp dudaklarımı araladım. "K-kerem..." Sesim kendime yabancı geliyordu. Kısık, çatlak..



Defin bana bakarken homurdanıyor. "Hah dakika bir gol bir. Yeni uyandın bizim halimizi bir sorar insan, hemen gelmiş sevgilisini soruyor.” Gülmeye çalışıyorum ama dikişlerim sızlıyor. Acıyla yüzümü buruşturdum. Ne kadar zarar gördüm ben? "Açılın prens teyzesini görsün." diyerek kardeşlerimin arasından bana yaklaşan Nehir teyzeme baktım. Kucağında Efe vardı. Efe bana gülerken bende ona tebessüm ettim. Normal odaya alındığımda bile etrafta Kerem'i arıyordum. Kerem yok. Kaşlarımı çattım. Neden yok?

 

Amcam dinlenmem için bana tekrardan ilaç vermişti. Gözlerim giderek ağırlaştı. Uyku karanlık bir örtü gibi üzerime serildi.


Gece yarısı uyandığımda ışıklar yine kısıktı. Ben rahatsız olmayayım diye kim kısık tutuyorsa ona ayrıca teşekkür etmem lazımdı. “Anne hadi gel biz kafeteryaya gidelim. Bir şeyler ye, hiçbir şey yemedin." diyerek annemi odadan çıkardı Defin. Gözlerimi tam açmamıştım elimi tutan kişiyle gözlerimi tekrardan açmaya çalıştım. El sıcacıktı. "Ben çok özür dilerim güzelim." Duyduğum tek bir ses bile kalbimi deli gibi attırmayı başarmıştı. Monitörden gelen kalp atışı sesi yükselmişti. Gözlerimi araladım. Kerem.. Gözleri büyük ihtimalle uykusuzluktan şişmiş, kızarmıştı. Bitkindi ama buradaydı.



"K-kerem..." diye fısıldadım. Kerem, hemen dibimdeki sandalyede oturuyordu. Elimi iki eliyle kavradı ve bırakmadan sessizce okşamaya başladı. "Buradayım bebeğim. Uyandığın ilk andan itibaren yanından hiç ayrılmadım." Onu ilk uyandığımda görememiştim. Halbuki görmek isterdim. Buruk bir bakışla ona bakmaya devam ettim. "N-niye yaklaşmadın?" Buruk bir şekilde gülümsedi. "Annenler seni uzun zamandır görmemişti bebeğim. Ne yapsaydım?" Elimi öperken diğer elini saçlarımda dolaştırıyordu. Bana babamı hatırlatan hareketleri beni istemsiz gülümsetmişti.



"Defne'm ağrın var mı?" Başımı sağa sola sallayıp onun gözlerine odaklandım. Gözlerinde tuhaf bir hüzün vardı. Nedenini sormak istesem de şu an bana söylemeyecekti. Bundan emindim. Yine de soruyu sormaktan geri kalmadım. "Kerem... Ne oldu?" Sorum ile gerilmişti. Gerildiğini bana yaklaştığı yerden hafifçe geri çekildiğinde emin olmuştum. Sessizce ona bakıp elimi yanağına götürdüm. "Hiçbir şey." Yanağını okşayan avcumu öpmüştü. Gözleri dolmuştu.



"Başka bir şey var ama söylemiyorsun." Kerem buruk bir şekilde bana bakıyordu. Diğer eli yumruk şekildeydi. Kendini kasıyordu. Bana bakıp saçlarımı okşadı. "Canının yakmalarına sebep oldum. Sen zarar gördün b-be..." deyip kendini susturdu. Ne diyecekti bilmiyorum ama kesin söyleyecekti. Sadece şu an değil.. "Kerem... Yanıma gelsene?" Anında başını sağa sola salladı. "Olmaz dikişlerin zarar görür. Ayrıca bak poyraz timi sana çiçek gönderdi. Notları da var da herifler dalga geçer gibi yazdıkları için okumayalım." Kerem çiçekleri ve notu hafiften sallayarak bana gösterdi. Hafif bir şekilde güldüm. Başımdan öperken kulağıma doğru fısıldarken beni tekrardan uyutmaya başladı. Elini sıkıca tutarken gözlerimi kapattım.



Herkes başımda mırın kırın edip konuşuyordu. Beni uyandırıp gözlerimi açtığım anda “Niye uyandın annem?” nidalarını duyacaktım. En net duyduğum ses Efe’nin sesiydi. Büyük ihtimalle elini ağzına sokmuş bağırıyordu. "Defne'ye nasıl söyleyeceksin?" Annemin sesindeki tedirginliği net bir şekilde duyuyordum. Bana neyi söyleyeceklerdi? Bu kadar gerilecek ne olmuştu merak ediyorum. "Bilmiyorum Deniz hanım. Uyansın, konuşacağım."



"Çok üzülecek. Kendimden biliyorum. Bir günde iki acı yaşamıştım." diyerek araya girdi Defin. Neyi söyleyecekler bilmiyorum? Tek bir şey de anlamadım. Tamam kendimi kandırıyorum belki de. Defin konuştuğu anda kafamda bir şeyler oturmuştu. Bir günde iki acı.. Kerem de herhangi bir hasar yoktu.. Gözlerimi araladığımda önce Kerem'le kesişti gözlerim. Mavi gözleri bana değdiğinde gülümsedim. Kıvırcık saçlarını oynamak istiyorum. Çok yakışıklı görünüyordu. Sivil hali tekrar beni kendine aşık etmişti. Benim uyanmam ile oda tekrardan tuhaf bir sessizliğe büründü. Sanki cenaze varmış gibiydi. Öyle bir sessizlik..

 

Bende olan bakışları odadakilere döndüğünde mırıldanarak konuştu. "Ee bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz? Biraz konuşsak?" Annem dudaklarını diliyle ıslatıp kardeşlerime baktı. Geri bana döndüğünde gülümsedim. "Tabii oğlum." Uyuduğum dönemde belli ki gayet iyi anlaşmışlardı. Odadan herkes yavaş yavaş çıktığında bende Kerem'e yanımı gösterip yatmasını işaret etim.



İlk başta istemese de diyeceği şeyi düşünmüş olacaktı ki dikkatli bir şekilde yanıma yattı. Başımı kaldırıp onun göğsüne yattım. Kerem özenli bir şekilde dikişlerime dikkat ediyordu. Saçlarımla oynadığını hissettiğim parmaklarına karşılık bende göğsündeki parmaklarımı oynatmaya başladım.



"Defne'm, güzel sevgilim." Sesi titriyordu. Kendini cesaretlendirmeye çalıştığını anlamam çok zor olmamıştı. Kerem’i tanımasam ayna karşısında bana söyleme pratiği yaptı bile diyebilirdim. Derin nefes alıp sabırla bekledim. "Söyle hadi. Kıvranıp duruyorsun." Derin bir nefes aldı. "Amcan sen ameliyattan çıktıktan sonra bana bir şey söyledi.” Devamını getirmedi. “Ama bu söyleyeceğim şeyin seni yıkmasından çok korkuyorum." Yutkundu. Çoktan anladım ki.. Denef haklıydı. Çoktan gözlerim sulanmıştı. Onun cesaretini toplamasına yardımcı olmak için sesimin titrememesine özen göstererek dudaklarımı araladım. "Komutan, bana dürüst ol."



"Pekala doktorum.” Derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp açtı. Göğsünün inip kalkışını öylesine izledim. “O piçler sadece senin canını yakmamış. Bizden bebeğimizi de almışlar. Hamileymişsin Defne'm. Bir bebeğimiz olacakmış." Kerem'in sesi titriyordu. Başımdan öptüğünü hissettim. Hamile miydim? Eğer beni kaçırmasalardı çantamdaki kan testi sonucuna bakıyordum. Ne olur ne olmaz diye kullandığım ilaçlara rağmen idrar testi bile yapacaktım. Verdiğim kan testinin sonucunu tahmin edebiliyordum. Gözlerim acımaya başladı. Olanları düşünüp çoktan ağlamaya başlamıştım. Kerem öğrenecekti. Eğer ben o ilk tekmeyi yemeseydim kanamam olmayacaktı. Belki de ben evde yapsaydım o testi hemen Kerem'i arayıp söyleyecektim.



"Güzelim çok özür dilerim. Sizi koruyamadım." Hayır..



"Kerem ben seni suçlayamam.” Sesim titriyor. “Ben.. Test almıştım, çantamda unuttum.” Kendini daha kötü hissetmesini istemiyorum. Onu ben korumalıydım. Benim karnımdaydı. Ben güvenliğinden sorumluydum. Daha karnımdaki bebeğime sahip çıkamadım ki.. “E-eğer unutmasaydım o testi evde yapacaktım. Hemen seni arardım baba oluyorsun diye.” Kerem’in yutkunduğunu hissetmiştim. Çok zor yutkundu. Serumun takılı olduğu elimle akan gözlerimi sildim. Boşuna siliyorum. Yerine yenisi geliyor zaten..

 

“Kaçırıldığımda o adamlar bana tekme attı. Bacaklarımda kan görene kadar emin olamadım ama o kanı gördüğüm an inkar etmek istedim. İnanmak istemedim bebeğimize zarar geldiğine. Sen söyleyene kadar inanmamak için direndim." O anı tekrar yaşıyordum. Bacaklarımın arasındaki kanı.. İçimde bir şeylerin koptuğunu.. Ama kabul etmemiştim. Şimdi ise kabul etmek zorundayım. “Elimden kaydı Kerem..” Gözyaşlarım onun göğsünü ıslatıyordu. “Ben koruyamadım. Benim karnımdaydı.” Sesim kırılıyor. Sesimin titremesine engel olamıyordum. “Onu ben koruyamadım.”



Kerem’in ağladığını hissedebiliyordum. Belli etmemeye çalışıyordu ama nefes alışı teklemeye başlamıştı. Aile olabilecekken.. Şimdi yas tutan iki insanız. Aynı babam gibi komutan olan sevgilim ve annem gibi doktor olan ben... Tek fark annemlerin ilk mutluluğu bizdik. Bizim mutluluğumuz, daha kalp atışını bile duyamadan sustu.

 

En büyük boşluk, hiç atamadan duran bir kalbin bıraktığı boşlukmuş. O boşluk şimdi benim içimde. Ve sanırım ömür boyu benimle kalacak.

 

《––––––🩺––––––》

 

Üç gün sonra...

 

Bugün hastaneden taburcu oluyordum. Amcam taburcu işlemlerimi tamamlarken Kerem, annemle benim yanımdaydı.

 

"Şöyle ki Deniz hanım, Defne'yle konuştum. Yaraları komple iyileşene kadar sizinle olmalı.” dedi ince ceketimin önünü iliklerken. “Benim ne zaman göreve gideceğim belli olmuyor. Defne'yi evde tek bırakamam." diyerek anneme baktı. Göz devirip Kerem’e baktım.

 

Dün bu konuda kavga etmiştik. Ona hak veriyordum aslında ama ondan uzak kalmak istemiyordum. Annem benim eşofmanımı giydirirken Kerem arkasını dönüp beklemeye başlamıştı. Annem yaralarıma özenle dikkat ediyordu. "Defne kabul ederse tabii ki ben de kızımı götürmek isterim."



Bıkkın bir şekilde onlara göz devirip kalkmaya çalıştım. Kerem benim kalktığımı gördüğü gibi hızlıca yaklaşıp beni tutmuştu. "Tamam başımda vır vır konuştunuz ya.” Göz devirdim. “Bak kabul etmeyecektim biliyorsun çok kavga ettik.” Kerem’e bakıyordum. “Ama zor durumda kaldın diye kabul ediyorum."



Kerem güldü. Benim bu durumu kabul etmeme sevinmişti. "Her gün arayacağım Defne'm seni, söz veriyorum." Gülümsedim. Aklının bende kalacağını biliyordum. Her gün arayacağını, mümkün olan en kısa sürede yanıma gelmeye çalışacağını da biliyordum. Gülerek "Biliyorum. Aklın bende kalacak." dedim. Kerem belimi sıkıca sararken gülümsedi.



"Burada olsan bile aklım sende kalacak ki." Başımdan öptü. “En azından annenlerin yanında daha güvende olacaksın.” Köşedeki tekerlekli sandalyeyi çekip oturmama yardım etmişti. Yaralarıma dikkat ediyorlardı. Bu ilgi bir yerden sonra benim canımı sıkıyordu. Bu kadar ilgiye alışık değildim. "Kerem sen o zaman itekle bakalım kızımı." diyerek önden çıktı.

 

Kerem arkama geçip sandalyemi itmeye başladığında annem bize buruk bir gülümsemeyle bakıyordu. “Anne?” Dalgındı. “Ne oldu?” Ellerini önünde birleştirmişti. “Aklıma baban geldi.” dedi iç çekerek. Tanıştıkları hafta aklına gelmiş olmalıydı.



Havaalanına geldiğimizde annemler biletleri kontrol ettirirken Kerem gülerek yaklaşıp dudağımdan öptü. Önümde eğilip belime sarıldığında bende onun boynuna sarıldım. Tekrardan benim dudağımdan öptüğünde güldüm. Beni çok özleyeceğini biliyorum ki bende onu özleyeceğim.



"Ee görüşürüz damat bey." Defin sırıtarak yanımıza geldi. Biletleri Kerem'in sırtına vurdu. Ona sinirli bakışlarımı yöneltip "Defin!" dedim. Umursamaz bir bakış atıp omuz silkeledi. “Ay ne var bu çocuk bu bizim damadımız olmayacak mı? Olmayacak mısın damat bey?" diyerek Kerem’e baktı. Bu kızın bu halleri insanı yoruyordu. Sözde beraber büyümüştük ama hala bazen ne diyeceğimizi kimse kestiremiyordu. Biz bile.



"Valla bir niyetimiz var ama daha bir şey yapamadım." diyen Kerem’e şaşkın bakışlarımı yönelttim. Evet, evlenme teklifi yapmıştı ama bunda ciddi olduğunu beklemiyordum. Uçağa binerken Kerem'le vedalaştım. Bu biraz zor oldu ama biraz toparlar toparlamaz geri döneceğimi biliyordu. Uçakta benimle doktorum olarak annem ve amcam oldukça fazla ilgilendiler.

 

Uçakta Efe kucağıma atlar diye düşünerek Defin ve annem benim yanımda oturuyordu. Denef, Nehir teyzem ve amcam ise tam önümüzde oturuyordu. Başımı cama yaslayıp fırsatım varken düşünmeye başladım.

 

Hastanede geçirdiğim sinir krizleri herkesi oldukça korkutmuştu. Çanakkale’ye döndüğümüz anda bana bir psikolog ayarlayacaklarından eminim. Çantamın içinde hala o zarf vardı. Kerem atmaya çalışsa da ondan gizli almıştım. Nasıl atabilirim ki.. Biricik bebeğim.. Benim aptallığımın bedelini o ödemişti.

 

Acaba cinsiyeti ne olacaktı? Kerem’e kız babası olmak çok yakışırdı aslında. Bütün şansları elinden alınmış gibi hissediyorum. Aldığım sakinleştiriciler beni iyiden iyiye mayıştırdı. Hayal kuramıyorum. Oysa onun nasıl bir baba olacağının hayalini kurmayı çok isterdim. Şu an kurabilirim. Koruyamadığım bebeğimle onun hayalini..

 

“Defne..?” Defin’in sesini duyduğumda başımı hemen yanımda oturan kardeşime çevirdim. Elini uzatıp elimi tuttuğunda fark etmiştim karnımdaki dikişleri sıkmaya çalıştığımı. Gülümsedim. Yalandan gülümsediğimi biliyordu. Beni en iyi anlayacak kişi oydu. Birde Damla teyzem.. İkisi de benimle aynı acıyı yaşamıştı. Derin bir nefes alıp başımı tekrardan cama çevirdim.

 

Çanakkale’ye döndüğüm gibi herkesin yoğun ilgisiyle karşılaşmıştım. Havaalanında bıraktıkları arabalarla çiftlik evine gitmek için hareket almıştık. Denef, Efe ve Defin onları almaya gelen Ali’nin arabasındayken ben annem ve Nehir teyzem Güney amcamla gidiyorduk.

 

Çiftlik evi ile havaalanı arasında neredeyse bir saat yol vardı. O arbededen çok sağlam olmasa da her an kapanacak olan telefonumu çıkarıp Kerem’e yolu attım. Anında mesajımı gördüğünde gülümsedim.

 

Komutan: Evin yolu bu değil mi? Bu mevsimde baya güzel oluyormuş.

 

Ben: Evet, şehir içine girmeden eve geçeceğiz. Eve geçtiğimde eski telefonuma takacağım sim kartı. Daha rahat konuşuruz. Sen ne yaptın?

 

Komutan: *fotoğraf* Bende eve geçtim. Albay dinlenmem için beni eve gönderdi. Bu halde benden bir bok olmazmış.

Tamam dikkatli ol.

 

Kerem’in fotoğrafını açtığımda Kerem yatağından fotoğraf atmıştı. Üstünün çıplak olduğunu gördüğüm gibi başımı annemin omzundan kaldırıp telefonumu gizledim. Gülümseyip yazmaya başladım.

 

Ben: Kerem üstünü giyin hasta olursun.

 

Cevap gelmediğinde Kerem’in çoktan uyuduğunu anlamıştım. Yanımdaki annem “Rahat bırak, uyusun. Kaç gündür başında beklemekten taburcu olana kadar yanında durmaktan helak oldu.” dedi. Annemin çoktan Kerem’i oğlu gibi sahiplenmiş bir hali vardı. Yüzüme muzur bir gülüş yerleştirip ona döndüm. “Bakıyorum da çoktan sahiplendin damadını.” dedim.

 

Annem göz devirdi. Güney amcam aynadan arkaya bakıp halimize güldüğünde bende gülerek ona baktım. “Kuzey burda olsaydı onunla çok uğraşırdım.” dedi keyifli bir şekilde. Benim sağlıklı olarak burada olmam onları rahatlatmıştı. “Bana diyordu ama kendi de an itibariyle kızlarını kaptırdı.”

 

Babam... dağda bana inatla yöneltilen Kuzey Mutlu yaşıyor iması kafamı karıştırmıştı. Kendileri vurmuştu babamı, öldüğü tüm basına duyurulmuştu. Neden hala inatla yaşadığını söylüyorlardı bilmiyorum. Araç çiftliğin kapısının önünde durduğunda amcam inmeme yardımcı oldu.



"Gelmiş bak cadı teyzen." diyerek kapının önünde karşıladı beni Bulut. Kucağındaki Yağmur'la bana doğru geldiler. Yağmur büyük gözleri ile bana bakıyordu. Giderek Bulut’a benziyordu bu çocuk. "Özlendik sanırım?" diyerek yüzüme yerleştirdiğim sahte gülümsemeyle çocuklara baktım. Onlara hasta olduğumu söylemişlerdi büyük ihtimalle, kaçırılıp düşük yaptığımı kimse bilmiyor olmalıydı.



"Toprak, Yağmur ve Asya çok özlemiş. Ben seni sevmem biliyorsun." dedi Bulut. Yine klasik haline bürünmüştü. Bizden nefret ediyormuş gibi davranan ama bizi çok seven hali. Yalan söylediği belliydi. Gözleri kızarmıştı. Ona bakmadan kucağındaki yeğenime ellerimi uzattım. "Gözlerin öyle demiyor ama. Uyumamışsın belli." Bulut göz devirdi. Damla teyzem Bulut'u itip kapının önüne geldiğinde koluma girip Bulut’u "Tamam hadi Bulut izin ver geçsin annem." diyerek içeri kovdu.



Damla teyzem bana yardımcı olurken salona geçip oturdum. Ayaz'la bakışlarım kesiştiğinde onun da gözleri kızarmış ve şişmişti. Beni aldatanın o olduğunu bilmesem benim için ağladığını bile düşünebilirdim. Elis'in getirdiği suyu içip arkama yaslandım. "Odanı temizledim. İstediğin gibi rahatça dinlenebilirsin."


"Teşekkür ederim Elis. Damla teyze, benim buralarda bir telefonum olacaktı." Cebimden telefonumu çıkarıp sim kartımı içinden aldım. Telefonum mahvolmuştu ekranı kırılmış, arkasında da kırıklar vardı. Eski telefonumu kullanıp bir süre sonra yenisini alabilirdim. "Bunu mu istedin?" Bulut elindeki yeni telefon kutusuyla gelip bana uzattığında ona baktım.

 

"Allahtan beni sevmiyorsun Bulut. Baksana bana yeni telefon bile almışsın." Telefon kutusunu alıp elimde salladım. "İyi ol da seni sevmemeye devam edebileyim." Denef yanıma oturduğunda kutuyu açmaya başladım. Denef benim sim kartı takmaya çalışan beni görüp gülümsedi.



"Kerem'e arabada haber verdik. Yani eve geldiğini biliyor merak etme." Başımı kaldırıp Denef’e baktım. Ne ara haber vermişlerdi bilmiyorum. “Biliyorum zar zor da olsa konuşabildim onunla.” Onlara bakmadan sim kartımı çıkarıp yeni telefona taktım.

 

"Kerem kim?" diye soran dayıma baktım. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Defin, bana bakarken ukala ukala sırıtıp "Müstakbel damadımız." dedi. Uyarı dolu bakışlarla ona döndüm. Dayım bana doğru eğilip sarıldı. "Sevgili mi yaptın kız? diyerek salona giren Yaprak teyzeme baktım. “Yakışıklı mı?" Yaprak teyzenin ortama uygun kaçmayan sorusu kaçma isteğimi yükseltmişti. Utanan bakışlarımı Yaprak teyzeye çevirdiğimde utançtan yutkundum. "Yaprak teyze..” diyerek bakışlarımı kaçırdım. “Ben biraz uyuyayım ya. Ağrım da var.” diyerek oturduğum yerden kalkmaya çalıştım.

 

Defin anında bana doğru yaklaşıp, yardım etmek için kolumu tuttu. "Kaç bakalım kaç." diyen Yaprak teyzeme tebessüm ettim. Ayaz bana doğru yaklaştığında, Bulut ondan önce davranıp beni kucağına almıştı. Onun bu davranışına karşı gülümsedim. “Teşekkür ederim.” diye fısıldadım. Bulut gülümseyip göz kırptı.

 

Hava günlük güneşlikti. Güneş yüzümü ısıtıyor, rüzgâr saçlarımı hafifçe savuruyordu; yine de göğsümün ortasında ağır bir taş vardı. İleride gördüğüm uçurum, bana en kötü anılarımdan birini hatırlatıyor. Çimenler yemyeşildi, kuş sesleri vardı ama uçurumun kenarı karanlıktı. Gölgesi toprağa değil, doğrudan içime düşüyordu. O kenarı tanıyordum.

 

Ayaklarım beni istemsizce birkaç adım geriye götürdü. Etrafıma döndüm. Ağaçlar çok sıktı; gövdeleri normalden uzun, gölgeleri olması gerekenden daha uzundu. Sanki hepsi beni izliyordu.

 

“Defne..” Ses rüzgârın içinden süzülerek geldi. Yıllardır duymadığım ama bir an bile unutmadığım bir sesti bu. Kalbim göğsüme çarptı. Nefesim yarım kaldı. Yavaşça tekrar uçuruma doğru döndüm. Gediz oradaydı.

 

Hiç değişmemişti. Yıllar yüzüme çizgiler, bakışlarıma yorgunluk bırakmışken o ilk tanıdığım gündeki gibiydi. Aynı sakin bakış, aynı yumuşak gülümseme. Uçurumun kenarında duruyordu ama ayakları boşluğa değmiyor gibiydi; sanki düşme ihtimali olmayan tek kişi oydu. Kucağında kundaklanmış bir bebek vardı.

 

“Gediz..?” Sesim hem fısıltı hem çığlık gibiydi. Gülümsedi. O gülümseyiş içimde bir yeri kanattı. Gözlerim ister istemez dolarken ona doğru birkaç adım attım. Attığım her adımda zemin yumuşuyor, çimenler suya dönüşüyor gibiydi. Yine de ilerledim.

 

Sol bacağına sarılan küçük bir erkek çocuğu daha vardı. Başını kaldırıp bana baktı. Gözleri.. O gözleri bir yerden tanıyordum. içimden bir isim geçti ama söyleyemedim.

 

O gün ister istemez aklıma geldiğinde Gediz’e bakarak fısıldadım. “Uzak dur oradan..” dedim telaşla. Sesim titredi. “Gediz buraya gel.” Başını yavaşça iki yana salladı. Olduğu yerden bir adım bile kımıldamadı. Arkasındaki uçurum derinleşti; sanki ben baktıkça daha da kararıyordu.

 

“Yıllar senden çok şey almış gibi, ha Defne?” dedi yumuşak bir sesle. Elimi yüzüme götürdüm. Gözlerimi sildim ama avucum ıslandıktan sonra tekrar doldu gözlerim. O mutlu görünüyordu. Huzurluydu. benim içimdeki fırtına ona hiç değmiyor gibiydi.

 

Kendi dertlerimle onu yoramam değil mi? Onun huzurunu bozmaya hakkım yok.

 

Gediz bakışlarını kucağındaki bebeğe indirdi. Parmak uçlarıyla minik yüzünü okşadı. “Çok güzel,” dedi hayranlıkla. “Gözlerimi ondan alamıyorum. Babasına çekmiş olmalı.” Sonra başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde hafif bir oyunbazlık vardı. “Annesine çekse bu kadar güzel olmazdı.”

 

Kucağındaki bebek kimin bebeğiydi bilmiyorum. Ama sol bacağına sarılan küçük bebek. O bebeğin yüz hatları Murat’a benziyordu. Kalbim sıkıştı. “Yıllardır görüşmüyorduk.” dedi Gediz. “Huzursuz uyuduğunu biliyorum. Gece yarıları uyanıp boşluğa baktığını da.”

 

Boşluğa baktım. Gerçekten de uçurum artık daha yakındı. Sanki aramızdaki mesafe azalmıştı ama ona hâlâ ulaşamıyordum.

 

“O yüzden içini ferahlatmaya geldim.” dedi. “O benimle. Senin için onun teyzesi olacağım, söz veriyorum.” Söz.. O kelime yankılandı. Ağaçların arasından geçti, uçurumun içine düştü ve geri döndü.

 

Gözyaşlarım hızlandı. İçimde tuttuğum her şey bir anda çözülüyordu. Su gibi akıyordu. Gediz benim gözlerimden akan yaşları görüyordu ama yüzündeki huzur değişmiyordu. Kucağındaki bebek de onun huzuruna teslim olmuş gibiydi; minicik göğsü düzenli inip kalkıyordu.

 

Ama ben ağladıkça dünya değişmeye başladı. Güneş soldu. Kuş sesleri kesildi. Ağaç gövdeleri daha da uzadı. Uçurumun içinden bir uğultu yükseldi. Ve bebek kıpırdandı. Önce yüzünü buruşturdu. Sonra küçük elleri havada savruldu. En son ormanın içinde tiz bir ağlama sesi yankılandı. İnce, içli, dayanılmaz bir ses..

 

O ses içimde bir yeri paramparça etti. Dizlerim titredi. “Gediz..” dedim çaresizce. “Çok ağlıyor.. Ver de sakinleştireyim..” diyerek kollarımı ona doğru uzattım.

 

Az önce birkaç adım atabildiğim yere şimdi daha uzaktım. Gediz sanki geriye kayıyordu. Hayır.. Ben yürüyordum ama yerimde sayıyordum. Ayaklarım toprağa batıyor, çimenler çamura dönüşüyor, her adımım ağırlaşıyordu.

 

Yürüyorum.. Yürüyorum ama Gediz’in yanına yaklaşamıyorum. Bebek ağladıkça benim içim daha çok parçalanıyor. Gözyaşlarım toprağa düşüyor ama yere değmeden kayboluyor. Sesim boğazımda düğümleniyor. “Gediz, lütfen..” dedim bu kez hıçkırarak. “Dayanamıyorum.”

 

Gediz sessizce beni izliyordu. Ne suçlayıcı ne de kırgın.. Sadece bilmiş bir bakışla. Sanki her şeyi anlamış, çoktan kabullenmişti. “İçin rahat olsun.” dedi sakin bir sesle. “Onu sakinleştireceğim.”

Bebeği göğsüne biraz daha yaklaştırdı. Küçük başı omzuna yasladı ama bebeğin ağlaması kesilmedi. Aksine, uçurumun içinden yankılanarak çoğaldı. Sanki bir bebek değil, yüzlercesi aynı anda ağlıyordu.

 

Kulaklarımı kapattım ama ses içimden geliyordu. “Gediz düşeceksin..” diye fısıldadım. O ise arkasındaki boşluğa kısa bir bakış attı ve tekrar bana döndü. “Ben düşmem Defne.” Bebek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kucağındaki bebeğe bakarken bebeğin mavi gözleri bendeydi. “Gediz..”


“Gediz.. Onu bana ver. Gediz!” Yattığım yerden irkilerek kalktım. Gözümün önüne gelen saçlarımı geriye itip etrafa baktım. Güneş daha yeni doğuyordu. Kulaklarımdan o bebeğin ağlama sesi gitmiyor. Hemen komodindeki telefonuma uzanıp saati kontrol ettim. Altı buçuk.. Başımı geri yastığa yaslasam da uyuyamam. Sessizce oturur hale geldikten sonra oturduğum yerde dikleştim. Saçlarımı geriye doğru ittim. Resmen kan ter içinde kalmışım. Kalkıp üstümü değiştirdim. Aşağı inip arka bahçenin kapısından dışarı çıktım. Esneme hareketlerimi tamamlayıp koşmaya başladım.

 

Bir aydır Çanakkale’deydim. İyileşme sürecim yorucu geçti. Uyku düzenim mahvoldu. Bir süre sonra bu psikolojiyi kaldıramadım. Annemlerin hastanesindeki psikoloğun yardımıyla biraz da olsa toparlayabildim. Uzaktan da olsa Kerem'le konuşuyordum. Yaralarım giderek toplanmıştı. Kerem son bir aydır görevde olduğu için ondan bir haber bekleyerek geçiriyordum günlerimi. Suyun yakınlarında durduğumda ne ara buraya kadar koştum bilmiyorum bile. Kolumdaki kemerden telefonumu alıp saati kontrol ettim. Kamerayı açıp manzaranın fotoğrafını çektim. Fotoğrafı Elbruz’a attım.

 

Avcı Komutan;

Günaydın komutan, bugün biraz erken kalktım. Kabus gördüm.

Buna kabus denir mi onu da bilmiyorum ama ilaçlarımı dün gece almayı unutmuşum.

Şimdi senin için bunu çektim. Koşuya çıktım ve eve geri döneceğim.

 

Telefonumu tekrardan kolumdaki kemere sabitledim. Geri eve koşmaya başladım. Bahçeye döndüğümde Bulut bahçedeydi. Elindeki kupasıyla bahçeye giren bana baktı. “Günaydın Defne, erkencisin.” dedi keyifli bir şekilde. Bulut’a bakıp gülümsedim. “Günaydın..” Bulut benim sessiz durduğumu fark etti. Bana dikkatlice bakıyordu. “Kabus mu gördün?” diye soruverdi. Anında anlamıştı. Bulut hep anlardı.

 

Yutkundum, dudaklarımı birbirine bastırıp önüme gelen saçımı geriye ittim. “Kabus denmez sanırım.” Söyleyip söylememe konusunda kararsız kaldım. Gediz’den bahsetmek Bulut’un canını sıkar mı emin olamıyorum.

 

Derin bir nefes alıp “Gediz’i gördüm.” dedim. Bulut duraksadı. Gediz’den bahsedeceğimi hiç düşünmemişti sanırım. “Kucağında bir bebek vardı. İlk başta çok sakindi, yine o uçurumdaydık.” dedim. Uçurumdan bahsetmek bile beni geriyordu. Bulut elindeki kupayı tutarken iç çekti. “Onu çok iyi gördüm ama sonra kucağındaki bebek ağlamaya başladı.”

 

Bebeğin ağlama sesi tekrardan kulaklarımı doldurmaya başladı. Gözlerimi sıkıca kapattım. Bulut, kolumu tuttuğunda gözlerimi açıp ona baktım. “İlaçlarını aldın mı?” diye sordu. Herkesin durup dururken bana ilaçlarımı sormasından sıkıldım. Göz devirdim. “Defne gir içeri, duş al. Terin iyice soğuyacak.” Onu onaylayıp içeri girdim. Hızlı adımlarla merdivenleri çıkmaya başladım.

 

Duştan çıktığımda bornozumu giyip çıktım. Odama geçip giyinmeye başladım. Komidinimi açtığımda ilaçlarımı alıp avcuma topladım. Suyla beraber hepsini teker teker yuttum. Kahvaltı için odamdan çıktım. Aşağı inmeye başladığımda annemlerin konuştuğunu duydum. Adımlarım yavaşladı, trabzanı tutarken dinlemeye başladım. “Arslan aradı.” Annem merdivenlerin önünden geçip koltukların olduğu tarafa geçti. Merdivene oturup dinlemeye başladım. “Defne’nin ilaçlarını bırakma zamanının geldiğini söyledi.”

 

“Defne buna hazırlıklı mı peki?” Selim dayımın kısık sesi duyuluyordu. İlaç kutum gerçekten de bugün sabah bitmişti. Arslan abi benim buna hazır olduğumu düşünüyordu sanırım. “Sabah koşuya çıkmıştı. Kabus görmüş yine. Uyku ilacını almış ama diğer ilaçlarını almamış.” Bulut sessizleşti.

 

Asya hemen sağımdaki merdivenlerden inerken durup bana baktı. Aşağı inmekle yanımda durmak arasında kaldığı belliydi. İnmekten vazgeçip merdivende yanıma oturdu, gülümseyip onu kolumun altına aldım. Asya başını göğsüme yaslarken aşağıyı dinlemeye devam ettim.

 

“Defne aşağı iner şimdi. Herkes normal davransın.” Selim dayımın uyarısıyla herkes toparlanırken Defin mutfakta şarkıyı açtı. Derin bir nefes alıp Asya’nın kalkmasını bekledim. Asya kalkıp aşağı inerken bende oturduğum yerde derin bir nefes alıp ayaklandım.

 

İyiymişim gibi davranmak için kendimi hazır hissettiğimde aşağı indim. "Günaydın, aç sesi aç." Defin'in kahvaltıyı hazırlarken açtığı şarkının sesini yükseltmesini istedim. Bütün alt katta yankılanan Karadeniz müziği ile gülmeye başladım. Nehir teyzem onun bu haline gülerken zeytinleri kahvaltı sofrasına yerleştirdi. "Aldum bakır kazani da kalaykadum içini. Vurdum tonya yukari da sen de yükle göçüni." Ben şarkıya eşlik ederken Bulut “Vurdum tonya yukari da sen de yükle göçüni!” diyerek bağırdı.

 

Bulut oturduğu yerden kalkıp kupayı masaya bıraktı. Elimi tuttu, beraber horon tepmeye başladık. "Defin düzgün doğra salatalığı, mahvettin." Defin bu hafta sonu için izin almıştı. Defin salatalığı gıcıklığına yamuk doğruyordu. Bende Bulut’un elini bırakıp onlara yardım etmeye başladım. Bıçağı doğrama tahtasına bıraktım. Cebimden telefonumu çıkarıp Kerem'e her gün yaptığım gibi mesaj attım.



Avcı Komutan;

Sevgilim en kısa zamanda Hakkari'ye dönüyorum. Bugün perşembe ve ben pazar gecesine bilet aldım. Pazartesi dönmüş olursan evinde görüşürüz. Sana bir sürpriz planlıyorum.



Telefonumu kapatıp yanıma gelen Doruk'a baktım. Her ne kadar bizi aldatmış olsalar da sanki hala bizi seviyormuş gibi davranıyorlar. Doruk gözlerini Defin'e çevirmiş, bakarken bende ona tuhaf tuhaf bakıyordum. "Gözlerini sevgiline çevir Doruk.” diyerek onu uyardım. Bana dönüp baktı. “İlayda kötü hissedebilir." dedim kaşlarımı havalandırarak. Doruk benim uyarımla duraksayıp Defin’deki bakışlarını çevirdi.



Diğer günlerin aksine tuhaf bir sakinlik vardı evde. Hep beraber kahvaltı yaptık. Sofrayı toplarken evdeki işlere yardım etmeye başladım. Denef evden çalışıyordu. Masayı topladığımızda Denef bilgisayarını alıp masaya yerleşmişti. Diğer herkes işe gitse de Elis bir süre daha Denef’le evden çalışmaya devam ediyordu. Bugün ise herkes evden geç çıkmaya karar vermiş gibiydiler. "Çok konuşamadık çocuklar falan rahat bırakmadı. Yaraların da iyileşti." Elis’e bakıp gülümsedim.

 

Kendimi daha çok toplanmış hissediyorum. Sessizce oturduğum yerden zemine doğru baktım. Kimi kandırıyorum ki ben. Bok gibiydim. Gözlerimin ışıkları elimden alındı. Nefes alıyorum ama ciğerlerime inen hava, nefes alıyormuşum gibi hissettirmiyor. Kalbimdeki ağrı geçmiyordu. İlaçlarla yaşıyordum resmen.

 

Kahvemi bardağa doldurup onlara baktım. "Pazar gecesine bilet aldım. Hakkari'ye geri dönüyorum." dedim. Denef başını bilgisayardan kaldırdı ve bana baktı. "Annemle konuştun mu?" diye sordu. Başımla onayladım. Kahvemi alıp onların yanına oturdum.

 

"Seni bırakmak istemiyoruz aslında.” dedi gergin bir şekilde sırtını sandalyeye yaslandı. “Yani tehlikedesin, kimse net birşey söylemedi. Ya yine başına bir şey gelirse?" diye sordu tedirgin bir şekilde. Ona hak veriyorum. Sessizce kahvemden bir yudum aldım. Ama unuttukları bir şey vardı. Hayatım oradaydı. Kerem oradaydı, işim oradaydı. Burada biraz daha Kerem olmadan kalırsam bünyeme yansıyacaktı. Yediğim yemeklerin giderek azalacağını biliyordum.

 

"Denef benim hayatım orada.” Elimdeki bardağa bakıyordum. “Eskiden Ayaz yüzünden burayı terk ettim düşünürdüm ama şimdi..” Gülümsedim. Elimdeki bardağı okşarken Kerem’i düşündüm. “Düşündüğümde Kerem benim karşıma çıkmalıymış." dedim keyifli bir şekilde. Ayaz, ondan bahsedilmesinden rahatsız olmuş gibi oturduğu yerde kımıldandı. Göz ucuyla bakıp önüme döndüm.



"Onunla ciddisiniz sanırım?" Dayımın sorusu ile ufak bir tebessüm yüzümde yer almıştı. Tam emin olmasak da aramızdakilerin ciddi olduğunu biliyordum. Hafif bir omuz silkip dayıma bakmadan konuştum. "Bilmiyorum sanırım öyleyiz." Elis anında merakla elindeki kupayı tutarken Denef’e doğru eğildi. "Deniz teyzemle, Kuzey amca gibiler mi?” diye sordu. Bakışlarımı Elis’e çevirdim. “Yan yana gören sensin Denef."



Denef bana bakıp güldü. "Aynı öyleler.” diyerek Elis’i doğruladı. Gözlerini benden çekmeden konuşmaya devam etti. “Kerem'in boyu kaç?” Benim cevaplamama izin vermeden kendi kendine düşündü. “1.95 net var hatta belki daha uzundur. Heybetli bir tip ama kumral, maviş maviş gözleri vardı valla." diyerek sevgilimi anlatan Denef'le gülümsedim. O böyle anlatınca sevgilimi ne kadar özlediğimi fark ettim. Resmen burnumda tütüyordu eşek. Sırf o istedi diye ondan uzakta kalıyordum ama o kadar özlemiştim ki bana kalsa ilk ayın sonunda geri dönerdim yanına.

 

Gözlerim tekrardan kupama odaklanırken istemsiz konuştum. "Hala görevde.” diye mırıldandım. Herkesin dikkati bana dönmüştü. “Bir türlü haber alamadım. Mevlüt albay da bir şey söylemedi. Aklım onda..” diye mırıldandım. Denef, beni sakinleştirmek için sırtımı sıvazlamaya başladı. "Babam gibi düşün Defne. İlla ki gelir. Annem babamı kaç ay beklerdi."


"Haklısın." diye mırıldandım. Akşama kadar onlar işleriyle ilgilenirken bende çocuklarla oynamış bir de yemekleri hazırladım. Kerem'den haber gelmiş mi diye telefonuma baktığımda hiçbir bildirim görmeyince iç çekip telefonumu kenara koydum. “Ben dışarı çıkıyorum. Mihrimah ile dolaşacağım biraz...” Odama çıkıp üstümü değiştirdim. Çizmelerimi giyip aşağı indiğim gibi ahıra ilerledim.

 

Burada olduğum süre boyunca dikişlerim alındığı andan beri Mihrimah ile gezmeye başlamıştım. Mihrimah ile gezmek de zihnimi toparlamaya yardımcı oluyordu. Düşük yapmanın verdiği üzüntüyü ailem ve sevgilim sayesinde atlattım. Ahıra girdiğimde beyaz atın yanına geldim. Atın bulunduğu yerin üstünde Mihrimah yazıyordu.

 

Kapıyı açıp içeri girdiğimde eyeri alıp Mihrimah’ın üstüne yerleştirdim. Ahırdan Mihrimah’ı çıkarıp ayağımı sabitleyip üstüne çıktım. Mihrimah ile dört nala koşmayı ikimizde seviyorduk. Çiftlik evinin sınırlarından çıktığımızda kendi arazimizde koşturmaya başladık.

 

Saçlarım savrulurken aylardır özlediğim bu duygu özgürlüktü. Küçüklüğüm burada geçmişti. Burada doğmuş büyümüştüm. Burada aşık olmuş, burada hayal kırıklığına uğramıştım. Burada ağlamış burada gülmüştüm. Çanakkale Defne demekti. Çanakkale ben demekti.


Kaç saat dolaşmıştım bilmiyorum ama Mihrimah’ı daha fazla yormamak için ahıra geri döndüm. Eyeri atımın üstünden çıkarıp onun bütün bakımlarını yaptım. Çıkmadan önce yanağına bir öpücük bırakıp ahırdan çıktım. Hava kararmıştı, içeri girdiğim gibi annem nerede olduğumu sordu. Ona açıklamayı yapıp ellerimi yıkadım.

 

Mutfağa geçip kardeşlerime yardım etmeye başladım. Telefonumu açıp mesaj var mı diye baktım. Kerem’den tek bir haber dahi yoktu. Onun için endişelenmeye başlamıştım. Sofrayı güzelce hazırlayıp bahçede oyun oynayan çocuklara seslendim. Herkes toplanırken bende sofrada yerimi aldım.


"Defne yemekten sonra yaralarına bir daha bakalım. Gitmeden son bir kontrol iyi olur." dedi annem. Onu onaylayıp sessizce yemeğime odaklandım. Yemeği tam olarak yemek istemiyorum. Kerem’den onay alamadığım her dakika benim canımı daha çok sıkıyordu. “Defne?” Başımı kaldırıp bana seslenen kişiye baktım. “Dayım, iyi misin?” Dayım şefkatle bana gülümsedi. “Tabağını oynuyorsun da...” demişti.

 

Yutkundum. Çatalımı tabağımın kenarına bırakıp dayıma döndüm. Gözlerim dolmuştu. “Kerem’den bir haber alamıyorum.” diye mırıldandım. “Aklım onda kaldı.” Dayım sessizce anneme baktı. Gözünün önüne annem gelmiş olmalıydı. Haber alamadığım her dakika gözümün önüne dağdan getirildiği hal geliyordu. Sessizce yutkundum. Göğsündeki kurşun izleri hala duruyordu. Şimdi ise ondan haber alamamak beni tedirgin ediyordu. Bebeğimi kaybetmişken şimdi bir de onu kaybetmek istemiyorum.

 

“Annende böyle olurdu,” dedi buruk bir gülümsemeyle. “Merak etmekten çatlıyordu. Size bakmaktan vakit geçerdi belki ama aklının Kuzey’de olduğunu biliyorduk.” Dayımın cümlesiyle bakışlarımı anneme çevirdim. Annem buruk bir şekilde gülümsedi. O gülümsemenin içinde ne düşünceler vardı Allah bilir.

 

Sessizce önümdeki tabağıma döndüm. Ağlamamak için konuyu bir an önce değiştirmem gerekiyordu. Bir iki lokma alıp Ayaz’a baktım. “Ee Ayaz ne zaman evleniyorsun?” Ayaz bir anda öksürmeye başladı. “Bu hafta sonu nişanlarını yapacağız işte. Ezgi, ailesini ayarladı. Hem isteme hem nişan olacak.” Gizem yengem, Ayaz’dan önce süreci açıklarken düğünü ne zaman yapacaklarını da söylememişti. Gülümseyerek suyumdan bir yudum aldım. “Desenize nişana denk geliyorum.” Bakışlarımı kardeşime çevirdim. “Yarın gidip elbise bakalım bari Denef.” Denef beni onayladı.

 

Yemek bittikten sonra mutfağı, bulaşıkları toparlayıp odama geçtim. Asya yanıma geldiğinde onu uyutup balkona çıktım. Balkondaki salıncağıma oturup üstümü örttüm. Tek başıma balkonda otururken Bulut yanıma gelip oturdu. Elindeki kupayı bana uzattı. Uzattığı sıcak kahveyi aldım. “İyi olmana sevindim.” dedi gülümseyerek.

 

“Siz olmasanız zor olurdu Bulut.” Bulut onu övmeme göz devirdi. “Artık ağlamıyor olmana sevindim. Devam etmen gerekiyordu.” dedi. Kahvemden yudum alıp derin bir nefes aldım. Gözlerim ister istemez doldu. “Devam etmek, bazı şeyleri unuttuğum anlamına gelmez. Bu sadece olanları kabul etmek ve yaşamaya devam etmek zorundasın demektir. Beni gerçeklerle incit ama asla yalanlarla rahatlatma.” Bulut kaşlarını kaldırarak arkasına yaslandı. “Fairy Tail’den mi bu?” dedi. Güldüm. Dudaklarımı yalayıp onu başımla onayladım. “Hala sinirini benden çıkaracak gibisin.” dedi. Bu ara beni güldürmeyi başarıyor. Yakınımda olsa bütün hıncımı ondan çıkarırdım bu kısım doğru.

 

Başımı onun omzuna yasladığımda Bulut elini belime sardı. “Tekrardan bebeğin olabilir biliyorsun değil mi?” diye sordu. “Ayrıca evlen de öyle yap. Kuzey amca yaşıyor olsa sizi öldürürdü.” Sesli bir kahkaha attım. Yaşasaydı bir ton laf yiyeceğimizden emindim. “Beni değil de Kerem’i öldürürdü belki.” dedim omuz silkerek. “Ayrıca kendileri de bizi nasıl yaptı?” diyerek kendimi savunmayı denedim. Bulut da benimle beraber güldü.

 

“Haklısın ama her türlü fırçayı siz yiyeceksiniz.” Bulut beni omzundan ittirip kalkmamı bekledi. “Hadi git de uyu. Dinlenmen gerekiyor.” dedi beni omzundan iterken. “Yarın çok güzel bir gün olacak.” dedi ve göz kırptı. “Söz veriyorum.” Gülümseyip kalktım. Odaya girdiğimde örtüyü açıp yatağa sokuldum. Yarın güzel bir gün olacak. Bulut’a güveniyorum..

《––––––🩺––––––》


Havaalanında uçaktan indiğimde çantamı avcumda sıktım. Başımı kaldırıp derin nefes aldım. İç hatlardan çıkarken etrafa baktım. Saat çoktan sabaha karşı üçtü. Bana doğru gelen saçları ensesinin biraz altında olan erkeğe baktım.



"Kerem,” dedi gülümseyerek. “Hoş geldin. Bulut ben, Defne’nin kuzeni." diyerek bana elini uzatan adama baktım. Daha önce cenazede görmüştüm. Elimi uzatıp sıktım. Beni nasıl tanıdığını bilmiyordum ama öğrenirim nasıl olsa. Beni alacak kişinin Defin olacağını sanıyordum. Defin’in yerine başka birinin gelmesinin bir önemi yoktu.

 

Şu an düşündüğüm tek şey Defne’ydi. "Hoş bulduk Bulut.” dedim düz bir sesle. “Defne nasıl?" diye sordum. Birkaç günlük geldiğimi sanıyordum ama Albay bana iki hafta kafa tatili vermişti. "Sakin ol asker. Götüreceğim seni sevgiline." Bulut soruma cevap vermeden arabasına doğru ilerlemeye başladı. Anahtarla açtığı arabanın bagajına çantamı koydum. Arabanın ön tarafına geçtim.



Fiziği yeterli derece de spor yaptığını direkt belli ediyordu. Üzerindeki beyaz tişörtten kol kasları belli oluyordu. "Fazlasıyla merak ettim. Sabah, bana döneceğini de söyleyince tek dönsün istemedim." Sabah bana attığı mesajı uyandığımda görmüştüm. Kemerimi takıp beklemeye başladım.

 

"Geleceğini bilmiyor değil mi?" diye sordu. Başımı salladım. "Sürpriz yapmak istedim." Bulut arabayı sürerken aynadan arka koltuktaki pusetle araba koltuğuna baktım. İki çocuk sahibi olduğunu anlamıştım. “İki çocuğun mu var?” Bulut başıyla onayladı. “Toprak ve Yağmur.” dedi keyifli bir şekilde. “Toprak beş yaşında. Yağmur’sa dört aylık.” Sessizce onu onayladım.

 

“Nasıl bir his?”diye sordum. Bulut neyi sorduğumu elbette biliyordu. Sessizliği de bunu kanıtlıyordu. Sorumun cevabını vermek istemese de derin bir nefes aldı. “Güzel bir his. Erkek babası olmak sıkıntılı.” dedi. Ses tonunda ufak bir şikayet vardı. “Durmuyorlar.” dedi ve güldü. Buruk bir gülümsemeydi bu. Bahsetmek istemiyordu ama bir yandan da beni kırmıyordu.

 

“Ama kız çocuğu daha doğduğu anda farkını ortaya koyuyor. Toprak, anneci bir çocuk.” Sessizce Bulut’u dinliyordum. Zaten dinlemekten başka çarem yoktu. Ana yoldan, ara yola saptığımızda elimi çeneme yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Ormanlık yolda yaklaşık 20 dakika daha gittiğimizde araç büyük bir arazinin girişinde durdu. Araziye girdikten beş dakika sonra araç diğer araçların yanında durdu.



"Geldik.” dedi, evi gösterirken. “Hadi in bakalım asker." Kemerini çıkarıp arabadan indi. Büyük evin ışıkları kapalıydı. Geldiğim saatin geç olduğunu da göz önünde bulundurursak gayet normaldi. Evin büyük bir bahçesi olduğunu tahmin edebiliyordum. "Hepiniz burada mı yaşıyorsunuz?" diye sordum. Bagajdaki çantamı alıp bagajı kapattım. Bulut bir eli cebine yerleştirmiş evin kapısına ilerliyordu. "Bireysel evlerimizde var ama ailecek kaldığımız ana ev burası." Bulut anahtarla kapıyı açıp girdiğinde bende arkasından girdim. Ev sessizliğe gömülüyken aşağıyı aydınlatan iki üç ışık vardı. Defin merdivenden indiğinde ona bakıp başımla selam verdim.



"Hoş geldin damat." dedi uykulu bir sesle. Botlarımı çıkarıp kenara doğru ittim. Bulut ceketini çıkarıp askıya astı. Arkamızdan aralanan kapıdan içeri giren adama baktım. Benden kısa kıvırcık saçlı bir adamdı. Belindeki silahı gördüğümde onun bir devlet memuru olduğunu düşünüyorum. "Abi, ne yapıyorsunuz bu saatte? Kim bu Bulut?" Bulut beni gösterip "Kerem, bacanağın desem yeridir. Kerem bu da Ali, Denef'in eşi." Ali’yle tanışıyordum zaten. Onu poyraz timinin kuruluş töreninde görmüştüm. Kucağında Denef’in kucağında tanıştığım Efe vardı. Elimle belindeki silahı gösterdim. "Polis yada askersin değil mi? Büyük ihtimalle polis." dedim. Ali gülümseyip aynı şekilde eliyle benim belimdeki silahı gösterdi. "Sende askersin." Gülümseyip onayladım.

 

Defin araya girip ikimizin konuşmasını bölmüştü. "Yarın detaylı tanışırsınız komutan. Defne odasında uyuyor, damat. Ali,” Ali, Defin’e baktı. “Asya onun yanında uyuyor. Onu oradan alın da damat da uyuyup dinlensin." Ali, onu onaylayıp yukarı çıktığında bende onun peşinden ilerledim. Kapıyı aralayıp benim önden girmem için işaret etmişti.

 

Odaya sessiz adımlarla girdiğimde yatakta uyuyan doktoru gördüm. Yanında yatan kız çocuğunun yeğeni olduğunu biliyordum ama gördüğüm zaman... Kızımız olsaydı böyle mi görünecekti? Görevden geldiğimde bulduğum küçük kızım ve eşim mi olacaktı? Ah, doktora anne olmak çok yakışacaktı.

Ali, Asya'yı kucağına alıp çıktığında bende ona yardım etmek için peşinden çıktım. Asya'nın odasına girdiğimizde diğer beşikte yatan küçük kıza baktım. Aynı Asya gibi sarı saçları vardı, tek fark bu güzel kızın saçları lüle lüleydi. Asya'yı yatağına yatırıp odadan çıktık. Ali, Denef'in yanına geçerken bende Defne'nin odasına girdim.

Yavaşça yanına sokulup saçlarından öptüm. Defne minik minik kımıldandığında onun bu hali beni gülümsetmişti. İyice yanına sokulup onu kollarımın arasına aldım. "Kerem..."

"Merhaba sevgilim.."

 

Bölüm sonu.

Bölüm : 14.02.2025 18:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...