
Sevmek, birini bulmak veya kazanmak değil.. Bir başkasında kendini bulmaktır.
Emma Goldman
《––––––🩺––––––》
Bölüm 27
"Kerem..."
"Merhaba sevgilim.." Sanırım rüya görüyorum. Kerem buraya gelmeyecekti ben onun yanına gidecektim. Normalde böyleydi. Kımıldanıp sırtımı göğsüne yasladım.
Güneş gözümü aldığında dışarıdan gelen kuş sesleri ile gözlerimi araladım. Temiz hava? Kuş sesleri? Çanakkale’deyim... Ama Kerem? Aniden yataktan kalktım. Yanım boştu. Komidinde duran telefonumu alıp herhangi bir bildirim var mı diye baktım.
“Kerem..” Rüyamda gördüm sanırım. Güzel bir rüyaydı. Gerçek olmasına ölesiye istediğim bir rüya. Yattığım yerden kalkarken camdan dışarı baktım. Hava bugün güzeldi. Bakalım Bulut’un dediği kadar güzel bir gün olacak mı? Rüyamda Kerem’i görmek bile beni mutlu etmişti. Odadan çıkıp banyoya girdik. Yüzümüzü yıkadıktan sonra peçeteyle sildim. Odamın kapısı çalındığında “Gir.” dedim. Denef kapının arasından başını uzatıp “Defne, kahvaltı hazır hadi in.” demişti.
Pijamalarımı umursamadan aşağı indiğimde masa çoktan hazırdı. Nehir teyzem mükemmel bir sofra kurmuştu. “Oo günaydınlar..” diyerek direkt masaya ilerledim. Masada duran börekten bir parça aldım. “Hayırdır Nehir teyze? Ağır misafirimiz mi var?”
Nehir teyzem mutfaktan bana baktı. “Öyle sayılır.” Damla teyzem de bana dönüp baktı. “Bugün keyiflisin bakıyorum teyzem.” dedi. Elimdeki parçayı yerken bir yandan da diğer elimi masaya yasladım. “Rüyamda sevgilimi gördüm. Tabii keyifli olacağım.” dedim, büyük bir keyifle.
Arkamı dönüp baktığımda herkes ayakta bana bakıyordu. “Ne oldu?” Bulut bana bakarken gülümsüyordu. Kollarını göğsünde birleştirdi. “Sana söz vermiştim değil mi?” dedi gülümserken. Hepsinin gözlerinde başka bir bakış vardı. Tekrar Bulut’a bakıp başımla onu onayladım. Güney amcam da keyifli görünüyordu.
Herkes bir anda dağıldığında ailemin arkasında, tekli koltukta oturan Kerem ile göz göze geldim. Gözlerim fal taşı gibi açılırken Kerem yavaşça oturduğu yerden ayağa kalktı. “Kerem..” diye mırıldandım. Kerem ona seslenmem ile gülümsedi. Kollarını bana açarken, ona doğru koştum. Onun kucağına atladığım anda Kerem beni sıkıca tuttu.
“Oo!” Başımı onun omzuna yasladım. “Rüya değil miydi?” diye fısıldadım. Kerem gülümseyip kulağıma doğru fısıldayarak yanıtladı. “Değildi. Beraber uyuduk. Sen uyumadan ben kalktım.” Beni kucağından indirirken mahçup bir şekilde aileme baktı. “Haydi sofraya geçin bakalım.”
“Teyze!” Bütün bakışlar bize döndüğünde üstüme koşan Asya’yı kucağıma aldım. Masaya Kerem için sandalye koymuşlardı. Asya’yı kucağımdan indirmeden sofraya oturduğumda Kerem de yanıma oturdu. Denef, Kerem ile daha rahat ilgilenebilmem için Asya’yı “Kızım sende geç yerine. İn teyzenin kucağından.” diyerek yanına aldı. Aile bireylerime bakıp Kerem’i açıklamak için bekledim. Sol taraftaki masanın ucunda oturan dayıma döndüm “Dayıcım...” sağ taraftaki amcama döndüm “Amcam.” derin bir nefes alıp önümdeki tabağa odaklandım. “Kerem ile tanışın. Kerem’le benim aramızda.. Bir ilişki var.” Sessizce tepkilerini bekledim.
“Ben zaten Hakkari’de tanışmıştım Kerem ile. Evimize hoş geldin evlat.” Amcam elini Kerem’in sırtına atıp hafif hafif vurmuştu. Dayım sakince çatalını bırakıp Kerem’e baktı. “Demek Defne’yi kapan sendin. Maşallah yiğit birine benziyorsun. Söyle bakalım ne işle meşgulsün.” Ben uyurken büyük ihtimalle sohbet etmemişlerdi. Herkesin ilgisi sofradaki yeni yüzdeydi.
Bugün birkaç gündür gelmemiş olan Öykü teyzeyle Can amca da kahvaltı masasındaydı. Öykü teyze boşboğazlık etmeye karar verip bana bakmadan “Defne’den bahsediyoruz. Yanlış seçimleriyle ünlüler ya üçü de.” demişti. Öykü teyzeye karşı bunca zaman alttan aldım ama artık tahammül edemiyorum. Göz devirip kupamı elime aldım. “Haklısın derdim ama diyemiyorum teyze.” dedim ve onu umursamadan dayıma döndüm. “Kerem yüzbaşı, dayıcım. Babamın zamanında kurduğu poyraz timinin komutanı.” dedim.
Kahvemden keyifli bir yudum aldım. Öykü teyze susup kalmıştı. Elis karşımda gülümsüyordu. Kerem’in rahat etmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Salatalıktan kendime alırken Damla teyzem bacağıma vurduğu için anında Kerem’e de biraz salatalık koydum.
“Salatalık bizim bahçemizden.” Nehir teyzem nazikçe Kerem’le iletişime geçmeye çalışıyordu. Kerem gülümseyerek başıyla teşekkür etmişti. Gizem teyzem kızarttığı ekmeklerden tabakla bize uzattığında alıp Kerem’e bir iki ekmek verdim. Kerem dikkatli bir şekilde tabağına koyduğum her şeye bakıyordu. Elini bana doğru uzattığında sessizce onun demek istediğini anlamıştım. Elimdeki zeytin tabağını geri yerine koydum.
Bana yaklaşıp fısıldadı. “Çekinmem Defne. Sen rahatça yemene bak.” Onu onaylayıp yemeğime başladım. Onun rahatça yiyeceğine emindim. “Kerem sen şimdi Hakkari’de görev yapıyorsun değil mi?” Ali’nin sorusu ile Kerem dikkatini ona çevirdi. Başıyla Ali’yi onayladı. “Yaklaşık altı yıldır oradayım. Lojmanlarda bir evim var da çok fazla kalmıyordum. Sen peki?”
“Çanakkale emniyetindeyim ben. Asayiş.” Kerem yemeğini yerken sohbet etmeyi seviyordu. Daha çok yemek yemeye odaklansa da karşısındakini dinliyordu. Başını tabağından kaldırıp Ali’ye baktı. “Devriyeler zor oluyor mu?” diye sordu. Ali, karşısındaki adamın sorusuna gülümsedi. “Senin devriyelerin kadar zor olmuyordur.” Denef’e baktığımda eşlerimizin anlaşmış olması bizi mutlu etmişti. Kerem gülümseyerek başıyla onayladı. “Benim devriyelerim iki gün, üç gün sürüyor.” Dağda attığı devriyeler dediği gibi en az iki gün sürüyordu. Ali’nin aksine Kerem geceleri eve gelemezdi.
Mine ortaya atlayıp “Nasıl tanıştınız?” diye sorduğunda Mine’ye dönüp anlatmaya başladım. “Yani bu arkadaş vuruldu ve ben iyiyim diye direndi falan.” Ben Mine’yle konuşurken Kerem de Ali ile muhabbet ediyordu. “Reflekslerini ölçmek isterim.” Bulut’un sohbete ne ara dahil olduğunu anlamamıştım. Ama iyi anlaşmış olmaları güzeldi. “Atış yapalım o zaman bir ara.” Kerem başıyla onu onayladı. Bulut kahvesinden yudum alıp bahçeyi gösterdi. “Arka taraf boş. Çocuklardan uzaklaşalım atış yaparız.” dedi keyifli bir şekilde.
Kahvaltıdan sonra biz mutfağı toplamaya başladığımızda Kerem, Bulut ile beraber bahçeye çıktı. Bulaşıkları makineye yerleştirip ortalığı toparladık. Ali işe gidecekti, Denef ise kucağındaki Efe ile onu geçiriyordu. Ali, Efe’nin yanağından öpmüş ardından eğilip Asya’yı kucağına almış yanaklarını ısırmıştı. Asya’nın kıkırdanmalarını duyduğumda gülümsedim. “Ya babaaa...” Asya çok şanslıydı. Gerçek babası gibi görebileceği bir babası vardı.
Gözlerim Len’i bulduğunda neleri kaybettiğinin farkında olduğunu anladım. Bir buruk bakıyordu. Asya’nın kendi kızı olduğunu öğrendiğinde kavga çıkarmıştı. O çocuk benim değil diyerek evi inletmişti. Denef ise bunu hiç umursamadı ve hayatına devam etti. Kader onun karşısına Ali’yi getirene kadar... Ali, Denef’i iyileştirmişti, Denef’i mutlu ediyordu. Asya’ya ise harika bir baba olmuştu. Tek bir gün bile olsun gerçek babasını sormasına gerek kalmamıştı. Hatta zamanı geldiğinde gerçeği söylemeleri gerektiğini bile söylemişti.
“Defne,” Ona baktım. “Kuzey Efe’yi alır mısın?” diye sordu. Kalkıp kapının önüne ilerledim. Efe’yi kucağıma alıp arkamı döndüm. Ali, Asya’ya “Gözlerini kapat güzelim.” deyip Denef’i öptü. “Ben Efe ile bahçeye gidiyorum Asya sende gel tatlım.” Asya’nın elinden tutup bahçeye çıktık.
Bulut’la Kerem’in yanına ilerlerken sesli bir şekilde “Biz geldiik.” dedim. Yanlarına oturtup Efe’yi kucağıma oturttum. Asya çiçeklerin arasına geçmiş oturmuştu. Bulut bana bakıp Kerem’e döndü. “Bu kız kadar gıcık biri yok ya.” dedi şikayet ederek. “İki aydır suratından sirke satıyordu. Sen geldin yüzü güldü.” Bulut’a göz devirdim. “Senden nefret ettiğimi söylemiştim değil mi Bulut?” Kucağımdaki Efe’nin tulumunu düzelttim. Efe elini ağzına sokmuş etrafa bakıyordu. “Senin ağzının ortasına kürekle vurmak istiyorum Bulut.” dedim. Bulut beni umursamadan kahvesinden bir yudum aldı.
“Bende seninle aynı düşüncedeyim Defne.” dedi keyifli bir şekilde. Burun kıvırıp Efe’yi sallamaya başladım. Kerem uzanıp Efe’nin elini tutmuştu. Efe’yi onun tarafına çevirip sevmesi için izin verdim. “Siz evlenecek misiniz? Çünkü ben vermeyebilirim.” diyerek aramıza girdi Bulut. Kerem’in cevap vermesine izin vermeden araya girip “Kimse sana fikrini sormaz Bulut, dayım ve amcam varken senden mi isteyecekler beni?” dedimç Babam olsa babamdan isteyeceklerdi. Başımı Efe’den kaldırmadan onunla ilgilenmeye devam ettim.
Elis de kucağında Yağmur’la beraber gelip yanımıza oturdu. İki ay önce buraya geldiğimde hiç kucağıma almadığım üç aylık Yağmur’u ilk kucağıma aldığımda düşük yaptığım direkt yüzüme vurmuştu. Küçücük burnuyla, yumuk gözleriyle, Yağmur annesinin kopyasıydı. Dudakları Bulut’un dudakları gibi dolgundu. Toprak ise tam tersi babasının kopyasıydı. Elim ister istemez karnıma gittiğimde dikiş izimin durduğu yeri okşadım. Kerem’e baktığımda onunda gözlerinden geçen hüzünle elimi karnımdan çekip onun elini tuttum.
“Denef oğlunu al.” diyerek Efe’yi annesinin kucağına doğru uzattım. “Ben sevgilimi alıp kaçıyorum.” Kalkıp Kerem’in elini tuttum ve çekiştirdim. “Hadi sana bir Çanakkale turu yaptıralım.” dedim keyifli bir şekilde. “Yarın zaten kız isteme ve nişana katılacağız.” Kerem kalkıp el salladı. “Bulut! Arabanı aldım.”
“Siktir hayır Defne!” Bulut’a bakmadan orta parmağımı kaldırdığımda Kerem’in güldüğünü duydum. Tam dış kapıya ilerlediğimizde Bulut’un anahtarını aldım. Annem de hastaneye gidecekti. Ceketini giyip saçlarını düzeltti. “Defne.” Sesini duyduğum gibi bana fırlatılan anahtarı havada yakaladım. Babamın emektarı, ilk arabasının anahtarı ile gülümsedim. “Onun yanına, onun bebeği ile git bakalım.” dedi gülümserken.
Biz tam çıkacakken annem tekrardan seslenince durdum. “Defne, ona benden de bir şeyler götür.” Ne demek istediğini gayet net anlamıştım. Annem de ilk rotamızı direkt anlamıştı. Evden çıktığımızda Kerem’in elini bırakmadan garaja ilerledim. Garaja girdiğimde üstü örtüyle kapalı olan aracın yanına ilerledim. Örtüyü açtığımda karşımıza annemlerin aşkının her anına şahit olmuş olan babamın ilk göz ağrı, koyu yeşil Toyota FJ40’a baktık. Kerem’e arabayı gösterip “Atla hadi.” dedim.
Arabaya bindiğimde aracın içinden beklediğim kötü kokuya rağmen arabanın için mis gibi kokuyordu. Bu da annemim arabaya minik dokunuşlar yaptığını gösteriyordu. Kerem de bindiğinde kemerimi taktım. Arabanın içinde köşede duran annemle babamın gençlik fotoğraflarına baktım. “Küçükken bu arabaya binmeyi çok severdim. Annem bizi bu arabayla gezdirirdi. Babam arabayı ona vermiş.” Çalıştırdığımda duyulan motor sesi beni küçüklüğüme götürmeye yetmişti.
“Kızlar arabayı ısıttım. Hadi ama!” Annemin sesini duyduğumda koşarak kapının önüne geçtim. Botlarımı giyip çantamı alıp çıktım. Benim ardımdan Defin’de peşimden gelmişti. Arabaya bindiğimizde annem çantamı alıp ön koltuğa koydu. “Kemerini tak Defne.” Kemerimi takıp beklemeye başladım. Denef ve Defin’de bindiğinde annem arabayı çalıştırdı. “Babanızı arayalım mı?” Annemin gözü arabaya asılı fotoğrafa kaymıştı. Hepimizin evet diyeceğini biliyordu. Sessizce bizim cevap vermemizi beklemeden telefonla babamı aradı. Telefon açıldığında babama seslendim. “Baba!”
“Babam! Güzellerim! Günaydın.” Annem de babamın sesini duyduğunda gülümsedi. Hepimiz özlemiştik. Denef ayaklarını sallayarak babama seslendi. “Baba ne zaman geleceksin?” Telefondan ses gelmiyordu. Babamın derin bir nefes aldığını duymuştuk. “Geleceğim bebeğim. Yakın zamanda orada olacağım.”
Aklıma gelen o anıyla gözlerimi aynadan çektim. Babam gelmemişti. En azından uzun bir süre babam gelmemişti. Garajdan çıkıp sürmeye başladım. Kerem rahatça geriye yaslanıp bana bakmadan konuştu. “Ee söyle bakalım.” dedi rahat bir şekilde. “Nereye götürüyorsun beni?” Ezbere bildiğim yolları giderken gülümsedim. “Babamla tanıştırmaya.”
Mezarlığa gelene kadar Kerem aşırı sessizdi. Daha doğrusu babamla tanıştırmaya gideceğimizi söyledikten sonra. Bir botanik bahçesinin önünde durdum. “Beklemek ister misin yoksa gelecek misin?” Kerem araçtan indiğinde kapıyı kilitleyip botanikçiye ilerledim. Ben annemin çiçeğini ararken Kerem’de etrafta dolanıyordu. Şebboy... Hayır.
Bulduğum çiçekleri oradaki kadına gösterip bir buket yaptırmasını söyledim. Buketi aldığımda arkamı döndüğümde Kerem arkamda mavi güllerle beni bekliyordu. Gülümsedim. Ona yaklaşıp çiçeklere dikkat edip boynuna sarıldım. Belimi sardığında bir şeyler mırıldanmıştı ama tam duyamadım. Geri çekildiğimde Kerem’in gözleri bir tık dolmuştu. Beraber ilerleyip tekrardan arabaya bindik. Yakınlardaki mezarlığa geldiğimizde park edip annemin buketini aldım. Arkaya annemin arabada tuttuğu başörtüyle başımı örttüm. Mezarlığın içine girdiğimde ezbere bildiğim yolu takip ettim.
Kuzey Mutlu
D.T. 10.06.1973
Ö.T. 08.03.2021
Yutkundum. Hala aynı acıyı hissetmem normal mi? Sessizce elimdeki altın kadeh çiçeklerini mezarın ucuna yerleştirdim. Mezarlığın üstü annemin, Denef’in katkısıyla çiçeklerle dolmuştu. Bu havaya rağmen çiçekler iyi durumdaydı. Üşümemişlerdi. Kerem ise arkamda dimdik duruyordu. “Baba bak sana kimi getirdim. Bana demiştin ya onu Çanakkale’ye, bana getir diye. Getirdim. Seni onunla tanıştırmak istiyorum. Kerem ile.” Omzumun üstünden baktığımda Kerem benim yanıma gelip mezarın ucuna benim gibi oturdu. Telefonuna gelen mesaja bakıp gözlerini etrafta gezdirdi. Onun baktığı tarafa döndüğümde siyah kabanlı heybetli birini görmüştüm. “O kim Kerem?”
“Bizi korumakla görevli biri sanırım. Dikkatli olmakta fayda var.” Kerem adamı umursamayıp mezara döndü. Elimi sıkıca tutup mezara yasladığında onu dikkatlice izlemeye başladım. “Komutanım, muhtemelen yaşıyor olsaydınız ve eğer hala timimin başında olsaydınız şu an kızınızın yanında olmama kızardınız. Belki tam teçhizat beni bir yerlere koştururdunuz. Belki de topuklarıma falan sıkardınız ne bileyim. Komutanım kızmayın ama ben komple aşık oldum. İlk başlarda gerçekten birbirimizden haz etmiyorduk da sizin kızınız çok inat bir kız.” Güldüm. Onun omzuna sertçe vurdum.
Kerem beni sarıp göğsüne çektiğinde cümlelerine devam etti. “Kabul ediyorum ilk gördüğüm andan beri güzelliğine bayıldığım doğrudur. Komutanım naçizane bunları dedim diye beni vurmayacağınıza güvenmek istiyorum.” Sanki babam yaşıyormuş gibi konuşması beni huzurlu hissettirdi. Babam karşımızda gibi geliyordu. “Kızınızı ölene dek seveceğim komutanım. Onun için ölürüm yine onun için yaşayacağım. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Bundan sonra da kızınızın saçının teline dahi zarar gelmeyecek. Komutanım bebek için de çok özür dileriz nasıl böyle bir şey oldu bizde anlamadık. Zaten sevinemeden de kursağımıza dizdiler.”
Onun göğsüne iyice sokulduğumda Kerem başımdan saçlarımın arasına bir öpücük kondurmuştu. Dediği gibi olmuştu. Kursağımıza dizmişlerdi. Hoş babam olsaydı çoktan babam onu vurmuştu. Düşüncesi bile gülümsetti beni.. Biraz daha orada oturduktan sonra ayağa kalktık. El ele mezarlıktan çıktık.
“Şimdi hızlıca anıta gideceğiz. Bugün senin asıl görmek isteyeceğini düşündüğüm yerlere gideceğiz. Eğer olur da biraz daha kalabilirsek geri kalan yerleri öyle gezeriz.” diyerek planı üstünkörü ona anlattım. Arabaya bindiğimde mezarlıktaki adamı, annemin buketinden yere düşen altın kadehi alırken gördüm. Hafif hafif gaza basarken adam elindeki çiçeği alıp yürümeye başlamıştı.
“İlerden kahve alalım.” dedi Kerem. Bakışlarımı ona çevirdiğimde daha önce buraya gelip gelmediğinden şüphelenmiştim. Kerem oturduğu yerde dikleşti. İşaret parmağıyla yolu gösterip “Tabelayı gördüm Defne’m.” dedi. Ben daha sormadan açıklamasıyla gülüp kahve almak için durdum. Kerem inip ikimize de kahve almaya gittiğinde arkasından onu süzen kızlara baktım. Kerem dükkandan çıktığında kızlardan biri konuşmak için onun önünü kesti. Sinirlerime hakim olmalıyım değil mi?
Direksiyona parmaklarımı vurarak ritim tutmaya başladım. Kadın inatla konuşmaya çalışıyordu. Daha fazla dayanamayıp kornaya bastım. Açık camdan seslendim. “Kerem sevgilim hadi ama!” Kızlar aynı anda başlarını çevirdiklerinde sert bir ifade takınıp bakmaya devam ettim. Kerem, kadına bakmadan ilerleyip arabaya bindiği anda sürmeye başladım. “Doktorum biraz sakin mi olsanız?” diye sordu tedirgin bir sesle.
“Ağzının içine giriyorlardı resmen niye izin veriyorsun?” Hızlandım. “Vermedim, bana o kadar yaklaşacak tek bir kadın vardı o da sensin güzelim.” Göz devirip anıta doğru sürmeye devam ettim. Kerem gülerek yanağımdan öptüğünde ister istemez bende gülümsedim. Beni sakinleştirmeyi iyi biliyordu. Ya da tamam benim ona karşı olan sevgim otomatik sakinleştiriyordu. Hızlıca sürüyordum. Çanakkale şehitleri anıtını ziyaret ettikten sonra 57. Alay şehitliğine gittik. Kerem ile gezmek çok güzeldi.
Beraber akşam yemeği yemek için bir restoranda geldik. Kerem benim sandalyemi çekip oturmamı bekledi. Karşıma geçip oturduğunda yemeği sipariş etti. “Beğendin mi memleketimi?” diye sordum. Kerem gülümsedi elimi sıkıca tuttu. Hafif bir öpücük kondurduğunda istemsiz gülümsedim. “Evet. Defne’min doğup büyüdüğü yerleri görmek benim için çok güzel bir an.” dedi. Yüzünde aşık olduğum gülümsemesi vardı. “Ama bu değerli yerleri gezdikten sonra senden istediğim beni gerçekten anılarının olduğu yere götürmen, beni asıl Defne ile karşılaştır Defne’m.” diyerek rica etti. Başımı sallayıp onayladım.
Mekandaki sakinlik gayet ikimiz için yeterliydi. Yemeğimiz geldiğinde yavaş yavaş yemeye başladık. “Seni doğup büyüdüğüm eve götüreceğim. Şu nişan işini bir halledelim de pazar günü kahvaltıdan sonra dolaşırız. Hem seni Mihrimahla tanıştırmak istiyorum. At binmeyi biliyorsun umarım?”
“Hayır, ama harika bir öğretmemim varken hızlı öğrenirim.” Şarabımdan bir yudum aldığımda beni izliyordu. “Mihrimah kaç yaşındayken geldi sana?” diye sordu. “Beş ya da altı.” Saatlerce sohbet etmiştik. Yemekten sonra beraber eve geçtik. Kerem’in elini bırakmadan içeri girdiğimizde bütün bakışlar bize dönmüştü. Ailem ellerindeki kahve bardaklarıyla yoğun bir sohbet içindeydiler. Damla teyzem bizi eliyle çağırıp “Gelin hadi, Ayaz’ın teklif işlerini hallediyorduk.” dedi.
Göz ucuyla Kerem’e bakıp geri teyzeme döndüm. “Yok teyze biz baya bi yorulduk. Odaya çıkıp dinleneceğiz.” Damla teyzem imalı imalı baktığında gözlerimi büyütüp onu uyardım. Biz yukarı çıkarken Nehir teyzem arkamdan “Defne’yi de telli duvaklı bu evden çıkaracağız yakındır benden demesi.” dedi. Kerem bunu duyduğunda yaklaşıp kulağıma fısıldadı. “En kısa zamanda sana tekrardan evlenme teklifi etmeliyim.” demişti. Gülüp koridora çıktım. Odama geçtiğimizde onu da çekip kapıyı kapattım. Kendimi kapıya yaslayıp ona gülümsedim. “Kesinlikle yapmalısın. Yap ki Hakkari’de adımız daha çok çıkmasın.” diyerek kahkaha attım. Kapım çaldığında kapıya doğru dönüp baktım. “Kim o?”
“Benim Ayaz.” Yutkundum. “Biraz konuşabilir miyiz?” Derin bir nefes alıp Kerem’e baktım. Kerem, Ayaz’la olan olayları biliyordu. Sırf o rahatsız olmasın diye boynuna sarıldım. “Müsait değilim Ayaz. Sonra konuşalım.” dedim. Şu anda Kerem’le olmayı tercih ediyorum. Hiç düşünmeden dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Kerem sanki Ayaz’ın sesimizi duymasını ister gibi beni sesli sesli öpüyordu.
《––––––🩺––––––》
Ayaz denilen salak herif kapının önündeyken Defne’yi tüketerek öpmek aşırı hoşuma gitmişti ne yalan söyleyeyim. Defne’nin bacaklarından kavrayıp kucağıma aldığımda ellerimi kalçasında sabitledim. Boynuna yaklaşıp öptüm. “Bugün beni kıskanman aşırı hoşuma gitti Defne’m.” diye fısıldadım.
Defne başını istemsiz geriye attığında ufak ufak derisini dudaklarımın arasına alıp sıkıştırdım. Defne’den gelen cılız ses uyarılmama yetmişti. Kalçasını sıkıp kendimi komple ona yasladım. “Ben seni kıskanmadım..” Tam önümde bu haldeyken bile beni kıskandığını reddediyordu. Biraz geri çekilip onun badisini çıkardım. Onu sıkıca kavrayıp yatağa ilerledim. Beni hiç bırakmak istemiyor gibi öpüyordu. Benim de ondan ayrılmaya niyetim yoktu.
Kapı tekrar çaldığında gözlerimi sinirle kapattım. “Siktir ya.” Kendimi Defne’nin yanına attım. Defne kalkıp üstüne bir tişört geçirip odadan çıkmıştı.
Başımı yastığa yaslayıp tavana baktım. Evdeki sesler arttığında ayağa kalkıp odadan çıktım. Birkaç kişi bir odaya dolduğunda Elis ile Bulut’un odası olduğunu fark ettim. Toprak ağlıyordu başının kanadığını gördüğümde ne olduğunu anlamaya çalıştım. “Böyle olmayacak. Dikiş atmak gerekecek. Neyse ki Defne teyzesi iz kalmayacak harika dikişler atıyor.” demişti. Toprak’ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Bulut oğlunu kucağında oturtuyordu. Defne’yi izlerken çocuk doktoru olmasını istediğimi fark ettim. Bence bu ona çok yakışır. Toprak, Defne’nin yaklaşmasına izin vermiyordu. Bulut ise oğlunu sabit tutmaya çalışıyordu.
Yaklaşıp Toprak’ın önünde eğildim. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordum. Toprak iç çeke çeke “Asker.” demişti. Toprak’ın bu masum isteği elbette büyüdüğünde değişecekti. Kolundaki yaraya uyuşması için iğne yapması gerekiyordu. Ben Toprak’ı oyalarken Defne yavaş yavaş yarayı temizlemeye başladı. Bir yandan da yandığı için Defne koluna üflüyordu. “Asker olacaksın demek.” dedim saçlarını karıştırarak. “Senden harika bir asker olur biliyor musun? Yiğit ve cesur ama bir problem var. Senin gibi bir asker dirayetli olmalı. Böyle bir kesik seni ağlatamaz aslanım.” Toprak, küçücük eliyle kendi tişörtünün ucunu sıkıyordu. Defne iğneyi hazırladığında ben tişörtümü sıyırıp karnımdaki ve göğsümdeki kurşun izlerini bıçak izlerini gösterdim. Defne’ye göz ucuyla baktığımda beklemesini işaret ettim.
“Bak aslanım benim asker olduğumu biliyorsun değil mi?” Toprak başıyla beni onaylamıştı. Burnu aktıkça burnunu çekiyordu. “O zaman şöyle anlatayım bak,” diyerek yaralarımı gösterdim. “Bunların hepsi çok farklı yerlerde çok farklı anlarda oldu. Asker adamın vücudu böyle oluyor biliyor musun? Şimdi canın acımaması için doktor hanım, teyzen değil doktor hanım iğne yapmalı.” diyerek karşısındaki kişinin Defne değil, doktor olduğunu vurguladım. “Koca bir adam olarak uslu uslu beklemen gerekiyor. Şimdi derin bir nefes alalım beraber.”
Toprak’la beraber derin nefes almaya başladığımda Defne yavaşça iğneyi yaptı. Eli hafif olduğu için sanırım Toprak hissetmemişti. Dikişe başlayacağı sırada Toprak’ın bakışlarını kendime çevirdim. Bulut bana bakarak “Toprak bak oğlum hadi soralım bu damadın yaraları nerede olmuş.” diye ortaya bir şey attı. Tişörtümü çıkarıp bacaklarıma koydum. Toprak yaralarıma bakarken ben onlara ufak tefek şeyler anlatıyordum. Küçük yalanlar söylemekten kaçınmıyordum.
“Bu nerde oldu?” Gösterdiği kurşun izleri Defne’yle tanışmamıza vesile olan izlerdi. Defne de ize baktığında birbirimize bakıp gülümsedik. “O izler Defne teyzen sayesinde hayatta kaldığım izler aslanım. Defne teyzen beni kurtardı biliyor musun?” Toprak, Defne’ye bakacağında Bulut oğlunun başını kendi tarafına çevirdi. “Ben Defne teyzeni, Defne teyzen de beni korudu.” Defne dikişleri bitirmek üzereydi.
O bitirene kadar Bulut’la oğlunu oyalamıştık. Defne bitirdiğinde dikkatle kapatıp Toprak’ın başından öptü. “Bulut, ağrı kesici verip uyutun.” Elis anında “Ağrısı olur mu?” demişti. Anne paniği vardı onun üstünde, herkes tabii ki Elis’i anlayabilirdi. Defne yavaşça yataktan kalkarken ona “Olmaz da olursa da gece uyanmasın diye söylüyorum. İyi geceler küçük Bulut.” Bulut’a göz kırptı. Onları odada bırakıp kendi odasına ilerledik.
Sabah Defne yanımda uyurken başımı koluma yaslamış Defne’yi izliyordum. Gerçekten çok güzel bir kadındı.. Parmaklarımı saçlarında gezdirdim. Gözlerimi ondan ayıramamam ne kadar normal? Başımı onun saçlarına yaslayıp burnuma onun kokusunu çektim. Saçlarının arasına ufak bir öpücük kondurdum.
Gece boyu yorulmuştu ve şu anda benim yanımda benim izlerim içinde uyuyordu. Parmak uçlarımla omzuna dokundum, omzundan başlayarak koluna indirdim. Kahverengi saçları, orantılı gözleri ile Defne gerçekten kusursuz bir kadındı. Elbise giyerken, pantolon giyerken, saçları salıkken, topluyken Defne her haliyle kusursuzdu. Şimdi ise onun evinde benim koynumdaydı. Bembeyaz çarşafların arasında boynunda, göğsünde benim izlerimle benimken Defne daha güzeldi.
Kapı sessizce çalındığında bakışlarımı Defne’den çekip kapıya baktım. Kapının aralığından Denef’in bir gözü açık yüzü görünüyordu. “Ah özür dilerim. Defne uyanmıştır sanmıştım.” dedi sessizce. Aralık kapıdan ona bakıyordum. Fısıldayarak “Defne henüz uyuyor.” dedim. Denef durumu elbette anlamıştı. “İyi uykular o zaman.” dedi ve gülümseyerek kapıyı kapattı.
Defne kımıldanıp bana iyice sokulduğunda onun omzuna küçük bir öpücük kondurdum. “Sevgilim sanırım uyanman gerekiyor.” Defne uykunun verdiği sersemlikle gözlerini açmadan dudaklarını büzüp uyumaya devam etti. Haline gülümseyip komidinden telefonumu alıp onun fotoğrafını çektim. Tekrardan uyandırmayı denemeye başladım. Yüzünden öpmeye başlayıp devamlı öpüp durdum. Defne mızırdanmaya başladığında gülüp devam ettim. “Ya Kerem bi dur...” Defne elini yüzüme koyup beni itmeye çalıştı. Beni itemeyeceğini biliyordu ama inatla deniyordu. “Bu tatlılık ne güzelim ya. Seni ısırıp yemek istiyorum.” Defne yüzünü kaçırıyordu. Uykusuzluğun verdiği huzursuzluk vardı üstünde. Yanağını acıtmayacak şekilde ısırdım. Defne’nin her hali ayrı güzeldi.
Kalkıp onu kucağıma aldım. Odadaki banyoya girip onu sıkıca tutarak sıcak suyu açtım. Önce sıcak suyla kabinin zeminin ıslatıp Defne’yi kucağımdan indirmeden yere oturdum ve onu yıkamaya odaklandım. Şampuanını alıp saçlarını yıkamaya başladım. Defne kucağımda gözleri kapalı duruyordu. Hala da uyukluyordu. Saçlarını durulayıp vücudunu yıkamaya başladım. Avcuma topladığım suyu Defne’nin ağzına almasını bekledim. “Güzelim hadi bak az kaldı.” Defne yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. En son onu kaldırıp bornozunu vücuduna sardım. “İçeri geç istersen bende yıkanıp geliyorum.” dedim. Defne uykulu uykulu başını sallayarak banyodan çıktı. Bende hızlı birduş alıp çıktım.
Defne giyinecekti ama elindeki iç çamaşırıyla yatakta oturuyordu. Haline gülerek yaklaşıp önünde dizlerimin üstüne çöktüm. Elindeki iç çamaşırı aldığımda Defne gözlerini aralayıp bana bakmış, beni gördüğünde ise tekrar rahatlamış ve uyuklamaya başlamıştı. Siyah iç çamaşırını bacaklarından geçirip giymesine yardım ettim. Üstüne giyeceği sütyenini alıp giydirdim arkasındaki kopçasını takıp üstüne giyeceği kıyafetleri ben seçmek için dolabına ilerledim. Uzun kollu badisini alıp altına da bol paça bir kot seçtim. Onları da giydirdikten sonra havlusunu açıp saçlarını taramaya başladım.
Onun saçlarını tararken Defne bir anda “Sen harika bi baba olursun biliyor musun?” dedi. Tarağı elimde kalmıştı. Bunu demesi ikimizin de aklına kaybettiğimiz bebeğimizin geldiğini biliyordum. Defne kımıldanıp bana döndüğünde ona baktım. “Özür dilerim... Atlattığımı sanmıştım.” dedi tereddüt ederek. Onu kucağıma çekip yanağını okşadım. “Numara yapmak zorunda değilsin. İkimiz de bunu beraber atlatmalıydık ama ayrı düştük. Atlatamamış olmamız çok normal Defne’m.” Onun başından öpüp bacaklarını okşadım. İkimiz de o günden sonra numara yaptığımızı biliyorduk. İyiymiş gibi görünüyorduk, o gün duyduğumuzda bile o kadar ağlayamamıştık. Defne, dolan gözlerini silmeye çalıştığında ellerimle onun elini tutup engel oldum. “İçine atmak zorunda değilsin Defne. Ağla ve rahatla.” Defne boynuma sarılıp ağlamaya başladığında onu sıkıca sardım.
“Ben bilsem onu korumaz mıydım?” dedi çaresizce. “Emin olamadım kahretsin benim yüzümden oldu! O kağıda daha erken bakmalıydım! Bebeğimize zarar verdim...” diye kendine bağırdı. Kendini suçlaması normaldi. Bende duyduğum anda kendimi suçlamıştım. Anlamam gerekiyordu demiştim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Onun böyle içli içli ağlaması benim canımı bu kadar yakacağını düşünmemiştim. Saçlarını okşayıp başından öptüm. Onun rahatlaması gerekiyordu. Ben rahatlamasam da olurdu. “İki aydır herkese yalan söylemekten yoruldum.” Hıçkırarak ağlıyordu. “Çok canım yanıyor artık.” Kucağımdaki sevgilimin sakinleşmesi için beklemekten başka çarem yoktu.
Başını kaldırıp yanaklarını avcumun içine aldım. Bana bakmasını sağladım. “Bana yalan söylemek zorunda değilsin Defne.” diye mırıldandım. “Biz beraber bir hayatı paylaşıyoruz. Bizim acımız aynı, ben sana evlilik teklifi ettim. Ben seni bırakmam. Ağlasan da hastalansan da senin için çabalarım Defne’m.” diyerek gülümsedim. “Evimize döndüğümüzde yeterince ağlarız.” Defne benim ona verdiğim güvenceyi elbette anlamıştı. Gözyaşlarını silip yanaklarını okşadım.
“Annenler için aşağı inmemiz gerekiyor güzelim.” Defne’nin sakinleşmesini beklerken onu bir an bile olsun kucağımdan indirmedim. O iyice rahatladığında bir kez daha kaldırıp yüzünü yıkadım. Bende giyindim ve beraber aşağı indik. Masaya geçtiğimizde Defne'nin yüzünü gizlemesi ailesinin dikkatini çekmişti. Annesi ve kız kardeşleri ona bakıyordu. Defin’in sorgulayan bakışları beni bulduğunda başımı olumlu anlamda salladım. Bu kısaca iyi ama sonra konuşuruz demekti. Defin kaşlarını kaldırıp anladığını belli eder gibi başını salladı.
“Bugün akşama kadar kız evine gidecek yemekleri hazırlamalıyız.” Nehir hanım bana bakıp yanımdaki Defne’ye baktı. “Defne sen dinlen istersen teyzem.” dedi nazikçe. Nehir hanımın dediğini Defne başını bi cesaret kaldırıp teyzesine baktı. Ağlamış olduğu gerçeği de ortaya çıkmıştı. “Ben iyiyim teyze yardım edeceğim tabii ki kuzenim evleniyor.” Sesini neşeli çıkarmaya çalışıyordu. Ailesinin endişelenmesini istemediğini biliyordum. Gözlerinin ve burnunun kızarmış olduğu gerçeğini hatırlamış olacaktı ki yüzünü tekrardan masaya çevirdi.
Kuzenlerinden biri Defne’ye bakmadan “Seni tanımasam kuzenim diyerek Ayaz’ın evlenmesine üzüldüğünü sanarım Defne.” dediği anda Defin ters bakışlarını o çocuğun üstüne çevirdi. Yalandan gülümseyerek “Neyse ki Defne’yi çok iyi tanıyorsun Doruk. Sen beni tanımamıştın hatırlatırım.” demişti. Doruk denilen şahıs sinirle bıçağını ve çatalını tabağın kenarlarına vurdu. Aklı sıra sinirlendi sanırım dangalak. İkisinin arasındaki gerginlik oldukça büyüktü. Herkes çoktan gerilmişti bile.
“Evet Defin oldu mu ben seni hiç tanıyamadım. Hala da tanıyamıyorum! Bana mı aşıksın hala?!” diyerek sesini yükseltti. Defin’den patlayan kahkaha Defne’nin bakışlarını kaldırmasına sebep oldu. Kardeşine bakarken gülümsüyordu. Kızarık burun ucuyla tatlı görünen sevgilimin yanaklarını o an orada ısırmak isterim de şimdi dayısıyla papaz olamam.
“Doruk, seninle ben ne ara ayrıldık onu bile hatırlamıyorum.” dedi alaylı bir şekilde. “Fark ettim ki ben seni hiç sevmemişim. Sen söylesene o uğruna gemileri yaktığın kıza ne oldu? Ayrıldınız değil mi? Ne zamandır adı dönmüyor masada.” Doruk iyice sinirlenmişti. Dönüp baktığımda ilk kez detaylı görüyordum yüzünü. Açıkçası buraya gelirken tek düşündüğüm Defne’ydi. Ailesi, kuzenleri hiçbirini umursamamıştım.
Doruk esmer, biçimli bir yüze sahipti. Erkeksi bir yüzü yoktu aksine daha büyümemiş gibi bir yüzü vardı. Defin onun karşısında olması gerektiği gibi biçimli bir yüze sahip, olgun bir kadın gibiydi. Daha yirmi beşinde olmasına rağmen üç kız kardeş de gayet olgun görünüyorlardı. “O yüzden mi eski konuları açıyorsun Defin?!” diyerek bağırdı. Giderek yükselen sesler masayı germişti.
Herkes kendiliğinden sakinleşmeleri için ikisine de karışmıyordu. Doruk giderek sinirlenirken Defin tuhaf bir sakinliğe sahipti. Çayından bir yudum alıp bardağını sakinliğini koruyarak Doruk’a baktı. “Konuyu kardeşim üzerinden açan sensin. Herkes hayatına bir şekilde devam ediyor.” Tekrardan çayından bir yudum aldı. Oturduğu yerde daha rahat bir şekilde arkasına yaslandı. “Defne’nin yanında duran kişi de öylesine biri değil. Kız kardeşime evlilik teklifi eden müstakbel eşi. Haddinizi bilseniz iyi olur.” deyip masadaki diğerlerini de açık açık tehdit etmişti.
Doruk’un ve yanındaki Ayaz’ın bakışları beni bulduğunda dirseğimi masaya yaslayıp işaret parmağımı dudaklarımın üstüne götürdüm. Diğer elimdeki çatalı bırakıp Defne’nin sandalyesinin sırtına yasladım. “Evleneceğinizi bilmiyordum.” dedi Deniz hanım sakince. Deniz hanım masadaki olayları umursamamış gibi evlilik teklifimin konuşulmasına sebep olmuştu. Gayet özgüvenle olduğum yerde dikleşip Deniz hanıma döndüm. “Daha resmi bir teklif yapacağım efendim. En kısa zamanda.” Defne’nin bakışlarını bana çevirdiğini hissedip ona döndüm. Göz kırpıp gülümsemesini bekledim. Defne, istediğimi bana verdi. Masum, utangaç bir gülümseme. Ona en çok yakışan da buydu. Hep gülmek...
“Fırsatın varken kaç kurtar kendini. Defne’yle bir ömür çekilmez.” En alakasız anlarda araya girip ortamı sakinleştirme görevi Bulut’a verilmiş gibiydi. O da görevini layıkıyla yerine getirmeye hevesliydi. Ona dönüp sırıttım. “Aksine her günümü onunla geçirmek istiyorum.” dedim keyifli bir şekilde. “Biz askerlerin ne kadar yaşayacağı belli olmuyor. Her askere de Defne gibi bir doktor lazım.” Defne’ye dönüp baktım. Gözlerimin içine bakıyordu.
Ayaz masadan bir anda kalkıp gittiğinde onun bu hareketini umursamadan yemeğime devam ettim. Bu çocuğun ne derdi var bilmiyorum ama öğrenirim nasıl olsa.
Kahvaltıdan sonra Bulut ile konuşmak için dışarı çıktım. Çiftliğin çit sınırından çıktıktan sonra ormanda yürümeye başladık. “Sor hadi.” dedi bir anda. “Defne’yi merak ettiğini biliyorum.” Bulut ellerini cebine sokmuş öyle ilerliyordu. Bende üniformadan kalan bir alışkanlık olarak ellerimi kemerime sabitledim. “Nasıldı bunca zamandır? İyi olmadığını görebiliyorum ama..” devamını getiremedim.
“Defne böyledir.” dedi Bulut. Benim devam edemememi anlayışla karşılıyordu. “Asla belli etmez kötü hissettiğini. Ben hariç tabii bir de kendi ailesi hariç kimse anlamaz.” dedi. Kendisini, çekirdek aileden ayrı tutuyordu. Aralarındaki bağın güçlü olduğunu görebiliyordum. “Ben ise Defne’nin bana sataşmasından anlarım. Aramızda gizli bir anlaşma gibidir.” dedi ve bana bakarken göz kırptı. Ardından derin bir nefes alıp verdi. “Ama bu sefer Defne uzun bir sessizliğe gömüldü Kerem.”
Ormanın içinde yürüyorduk. Ellerimi cebime yerleştirdim. “Nasıl desem?” Biraz düşündü. “Sataşmadı, bir süre yemek dahi yemedi. İlaçlarını içirmek için Deniz teyzem zorla yemekler yediriyordu. Sadece seninle konuşuyordu. Ha bir de çocuklarla,” diye ekledi. “Sorsan iyiydi ama bazı günler yatağından bile çıkmadı. Ağrısı olduğunu söylüyordu, kabuslar görüyordu. Kabuslar gördüğünü hatırlamıyordu ama sesi bizim odamıza kadar geliyordu.” Bulutların odası Defne’nin odasından uzaktı. Biri koridorun bir ucuyken diğeri diğer uçtaydı. Bu bile kabuslarının ne denli şiddetli olduğunu gösteriyordu. Telefonda bile belli etmemeye çalışmıştı ama elbette ben anlamıştım. Ne kadar kötü olduğunu, kaç gün ağladığını tam bilmiyordum sadece..
“Defin, ilk iki hafta yanındaydı. Bir an bile olsa bırakmadı aslında, mantıken de Defne’yi en iyi anlayacak kişi Defin’di ama işe yaramadı.” dedi buruk bir şekilde. Bulut da bu duruma baya endişelenmiş gibi görünüyordu. “Ağlaması dinmedi. Seninle konuşuyor ardından sessizliğe gömülüyordu. İlk ayı böyle atlattı. Sen olmasan delirirdi bu arada..” dedi bana bakıp gülümserken. Ben yokken neler yaşadığını dinlemek benim için aşırı zor geliyordu.
“İkinci ay daha iyiydi. Zar zor da olsa yemeklere inmeye başladı. Kabusları için Asya’yla uyumaya başladı.” Onu burada bıraktığıma pişman oldum. Gerçi bende orada çok farklı hallerde sayılmazdım. Günlerce nöbet tuttum. Gözlerime tek bir uyku girmiyor diye neredeyse üç gün yarım saatlik uykuyla dolandım. Boş da durmadım. Defne’yi kaçıran beş elemanı paket edip kafalarını dağdaki sahiplerine yolladım. Sıra sana da gelecek yazısıyla beraber..
“Kerem dur artık bu bile yeter.” Barut’un kolumu tutan elini itip işime devam ettim. “Siktir git Barut.” Elimdeki kasaturayı daha gevşek tutup geri çekildim ve şaheserime baktım. Elleri bağlı, Miro’nun dağ yapılanmasının biricik, özel beş komutanı. Hepsi kanamadan geberip gitmişti. Peçeteyi alıp alnına bastırdığımda son harfi boş alana kasaturam yardımıyla yerleştirdim. İşte şimdi bitti. “Sıra sana da gelecek Miro piçi.”
Arkamı döndüğümde dağ yapılanmasından aralarına yerleştirdiğimiz muhbiri ve yapılanmadan birini saldım. “Git ve Miro'ya sözde komutanlarının, Avcı tarafından keklik gibi avlandığını söyle.” dedim işaret parmağımı adamın hizasında kaldırırken. Adam korkuyla benim parmağıma bakıyordu. “Söyle ki titresin, korkudan altına işeyecek hale gelmesini istiyorum.” Adam anında başını sallayıp yanımızdan uzaklaştı. Barut yanıma geldiğinde ona baktım. “Önce şehir yapılanmasından üç adamı, şimdi de beş önemli komutanı. Miro’nun sözde militanları sarsılacaktır.” dedi düz bir sesle.
“Ben hepsini sarsacağım. Öyle bir sarsacağım ki doktoruma dokunmanın cezasını çekecekler.” Ve bebeğime... bebeğime? Baba olacaktım değil mi? “Sakinleşmelisin. Belki de Defne’nin yanına gitmelisin. O da kötüdür belki birbirinize iyi gelirsiniz.” Defne.. Adını duymak dahi beni sakinleştirmeye yetiyordu. Giderken iyi görünüyordu, amcası olayın şokunu atlatamamış olabilir demişti. Şoku atlattığında ne kadar ağlayacaktı bilmiyorum bile.
Dağdan alaya döndüğümde time dönüp bakmadan odama girdim. Silahımı bir yere bırakıp sandalyeme oturdum. On beş gündür eve gitmiyordum. Gidemiyorum desem daha doğru olur. Defne’siz o eve adım atamam.
“Seni görünce bütün gardını indirdi değil mi?” diye sordu Bulut. Olduğum yerde durup kuzenine baktım. “Ağlayıp rahatlamıştır.” dedi gülümseyerek. Başımı sallayıp onayladım.
Defne yanımıza geldiğinde ikimizde sustuk. Yanımıza yaklaşıp elini uzattı. Uzattığı elini tutup beni çekmesine izin verdim. Beraber yürümeye başladığımızda Bulut şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Arkamızdan bağırdı. “Nereye gidiyorsunuz?”
“Sevgilimi Mihrimah ile tanıştıracağım. Gel, seni çok sever ya Mihrimah.” Alaycı söyleyişinden Mihrimah’ın aslında Bulut’u o kadar da sevmediğini anlamıştım. Bulut’un sesi giderek uzaklaşıyordu. “Atın da senin gibi huysuz!” diye bağırıyordu.
Ahıra geldiğimizde Defne’yi dikkatle izlemeye başladım. Bir atın önüne geldiğimizde beyaz at ufak tefek sesler çıkararak bize doğru yaklaştı. Defne atın yanında çok güzel duruyordu. Telefonumu çıkarıp ikisinin bir fotoğrafını çektim. Defne atın yanağına bir öpücük kondurdu. Atı, Defne’ye daha çok sırnaşmıştı. “Seni Mihrimah ile tanıştırayım.” diyerek atına beni gösterdi. “Mihrimah bu benim sevgilim, mihrimah ise göz bebeğim.” Yaklaşıp elimi uzattığımda hafif hafif dokundum. Atı anında bana bir adım atıp kendini yaklaştırdı.
“Sende sevdin değil mi kızım?” diye atıyla konuşmaya başladı. “Bende onu çok sevdim. Hadi biraz gezelim bakalım.” diyerek hazırlıkları yapmaya başladı. Mihrimah sakince beklemişti. Defne atın üstüne çıktığında elini bana uzattı. Ona tutunup atın üstüne çıktığımda yaklaşıp boynundan öptüm. Defne bana binmeyi öğretmek konusunda kararlıydı ama bilmiyor ki aslında birkaç biniş tecrübem var. Arkasından belini okşayarak dizginleri elime aldım. Defne ise anında bana güvenip dizginleri elime vermişti. At ile hafif hafif hızlandığımızda bağlı olan saçları yüzüme çarpmasın diye komple bana yaslandı.
Ormanda ilerlerken Defne huzurlu bir şekilde bedenini bana yaslamıştı. “Sen büyük bir yalancısın komutan.” dedi gülerek. Kahkaha attım. Atı gerçekten de güzel bir attı. “Sadece iki ay falan bindim ben.” dedim gülerek. “Senin gibi yıllarca binmedim.”
“O zaman sana at binmeyi öğretelim.” dedi büyük bir özgüvenle. Gülümsedim, beraber ormanın içinde ilerlerken Defne bana solunu gösterdi. “Burda Mihrimah’tan bir düşmüştüm.” Atı da başını çevirip hafifçe soluna bakmıştı. “Dizlerim yüzülmüştü.” Ben eyeri tutarken Defne hemen önümde tatlı tatlı konuşuyordu. “Babam hemen önümde Denef’le ilerliyordu.”
“Düşmemi çok umursamadı. Baktı ve ayağa kalkmam için beklerdi. Ki hep kendim kalkayım diye.” Gülümsedim. Saçlarının arasına dudaklarımı bastırdım. “Babam geldiği zamanlarda en az iki saat dolaşırdık. Son durağımız da her zaman göletin kenarı olurdu.” Yine göletin kenarına yaklaştığımızda Defne kenarda duran salıncağı gösterdi. “Burada sallanmayı severim.” dedi.
Defne atından inerken bende arkasından indim. Atın eyerini tutarak gölete doğru yaklaşmaya başladık. Defne hemen önümde sekerek ilerliyordu. Çimlerin yanından geçerken kenarda duran mavi gülü fark ettim. Atı bırakmadan eğilip güle baktım. Defne benim durduğumu fark ettiğinde geri benim yanıma döndü. “Bu gül yıllardır burada biliyor musun?” dedi yanıma eğilirken.
Gülün yapraklarını okşadı. “Asıl yerleri burası değildi. Nehir teyzem onlar için özel bir yer yapmıştı ama..” Gülümsedi. “Bu, burada açmayı tercih etti.” Onu izliyordum. Güle büyük bir aşkla bakıyordu. “Senin gibi..” diye fısıldadım.
Defne başını kaldırıp bana baktı. Neden dediğimi anlamaya çalışıyordu. Elimi saçlarında dolaştırırken kulağının arkasına yerleştirdim. “Senin gibi ait olduğu yerin dışında açmaya çalışıyor.” Fısıldadım. Defne bana bakarken gülümsedi. Mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. “Belki de ait olduğu yer burasıdır.” dedi, gözlerini benden ayırmadan. Bakarken farkında olmadan hafifçe gülümsemeye başladı.
Yaklaşıp alnından öptüm. Defne yaklaştığımı hissettiği anda gözlerini kapatmıştı. Ayağa kalkıp elimi uzattım. Defne gülümseyip elimi tuttu. “Artık evinize dönelim mi güzelim?” Başını salladı. Onun ata binmesine yardım edip eyeri tutarak yürümeye başladım.
Eve geri döndüğümüzde Mihrimah’ı tekrardan ahıra kapattık. Elini kavrayıp eve girdik. Deniz hanım içeri girdiğimiz anda bize baktı. “Nerdesiniz siz?” diye sordu. cevap vermemizi beklemeden hızlıca yukarıyı gösterdi. “Yukarı çıkın ve hazırlanın.” Basbaya kovmuştu. Odaya çıktığımızda Defne dolaptan giyeceği lacivert takımı çıkardı ve kenara koydu. Üstündeki tişörtü çıkarıp sütyeniyle kaldı. Onu izlemek için kapıyı kilitleyip yatağa oturdum. Defne rahat bir şekilde makyajını yapmaya başladı.
Her şeyi yaptıktan sonra takımını giydi. Altına giyeceği topuklularını da kenara ayırıp koydu. Aynadan bana baktığında gülümsedim. “Kerem niye duruyorsun? Hadi sende geleceksin.” Annesinin acele ettirmesinden korktuğu belliydi. Kalkıp üstümü giydim. Onun seçtiğine uygun olarak siyah gömlek ve keten bol bir pantolon giydim. Siyah converse’lerimi de alıp giydim. Defne’nin en başından beri beni dikkatle izlediğini biliyordum. Komple hazır olduğumuzda Defne parfümümü çıkarıp üzerime sıktı.Beraber aşağı inip ailesinin yanında yerimizi aldık.
El ele tutuşurken bahçeye çıktık. Herkes arabalara ilerlemeye başladı. Defne elimi bırakmadan gezdiğimiz arabaya doğru ilerlemeye başladı. Kendisi sağ tarafa doğru ilerlerken elindeki anahtarı bana fırlattı. Anahtarı havada yakalayıp arabayı açtım. “Defin atla.” diyerek Defin’e seslendim.
Defin için bagajı açarken, Defne çoktan sağ koltuğa geçmişti. Defin’in binmesi için elinden tutup yardım ettim. “Teşekkürler damat bey.” Bagajı kapatıp direksiyona geçtim. Kemerimi takarken herkes yavaştan harekete geçmişti. Kontağı çevirip bende diğer araçların peşine takıldım. Defin yola bakarken “Bu gece bir kaos olmazsa iyidir.” diye mırıldandı.
《––––––🩺––––––》
Bir sokak arasına girdiğimizde araçlar yavaş yavaş yolun kenarına park etmeye başlamıştı. Kerem de tek hamlede bir yere park edip aşağı indi. Benden önce kapımı açıp inmeme yardım etti. Hemen ardından da bagaja doğru ilerleyip Defin’in inmesine yardım etti.
Herkes yavaşça apartmanın önünde toplanmaya başladı. Kerem iki kolunu bizim için aralarken yürümemize yardım ediyordu. Annem memnun bir gülümsemeyle bizi izliyordu. Apartmana girip ilk kattaki eve ilerledik. Evin girişinde bekleyen aile ile selamlaşıp içeri girdik. Kız beni gördüğünde bakışları kine bürünmüştü. Dik dik suratıma bakıyordu. Yine de girişte bir şey dememeyi seçti.
Salona geçerken sandalyelerden birine doğru ilerledim. Bütün büyüklerin oturmasını bekleyip, onlar oturduktan sonra oturduk. Kerem benim yanımda otururken Ayaz’ın müstakbel eşi tam karşımızda bana bakıyordu. Sanki onun günü değilmiş gibiydi. Onun mutlu olması gerekirken bana öfkeli bir şekilde bakması sinir bozucuydu. Ayaz ile araları çok iyi değildi belli ki.
En sonunda kadın dayanamayıp beni gösterdi. “Bunun burada ne işi var?” diye sordu. Kerem, anında elimi kavrarken parmaklarımızı sıkı sıkı kenetlemişti. İşte bu hareket onun sesini keser diye düşündüm ki yanılmadım da Esin derin bir nefes alıp yerine oturdu. Dayım ortamın sakinleşmesini beklerken Esin herkese kahve yapmıştı. Ayda’nın istemesine kıyasla daha gergin bir ortam vardı ve bunu yegane sahibi benim.
Kimsenin beni orada istemediğini düşünüyorum. Öykü teyze bile bana dönüp dönüp bakıyordu. Kerem gerildiğimi anlamış olacak ki elimi diğer eliyle avcunun içine aldı. Sırtımda gezinen parmaklarını hissettiğimde gülümsedim. En sonunda dayım ana mevzuya girdi. “Eh sebebi ziyaretimiz malum.” dedi gülümseyerek “Bizim oğlan sizin kızı görmüş beğenmiş, sizin kızınız ile iyi bir kimya yakalamışlar. Allah’ın emri peygamber efendimizin kavliyle kızınız Esin’i oğlumuz Ayaz’a istiyoruz.”
Yıllar önceki aklım olsa şu an Esin’in yerinde ben olabilirdim. Hatta belki de çoktan evli bile olurdum ama olmadım. Ayaz benim için o insan değildi. Bunu bana çok boktan bir yoldan öğretmişti belki ama öğretti. Şu an bu tabloya baktığımda bulunduğum konumdan memnunum. Ayaz’ın yanında değil de Kerem’in yanında bulunmaktan memnunum. Ayaz ne düşünürse düşünsün Kerem benim hayatımın en büyük parçasıydı. Kendimi Kerem’e sakladığım için çok mutluyum her anlamda.
Hislerimi Ayaz bilmezken Kerem’e güvenip anlatabilmiştim. Ayaz bir günden bir güne gelip de bana derdim olduğu anlarda yanımda olmamıştı. Şimdi düşünüyorum da hangi akla hizmet onunla beraber olmaya devam ettin Defne diye... Cevap bulamıyorum. Ayaz’ın bakışları beni bulduğunda ona gülümseyip Kerem’e geri döndüm.
Esin’in babası kahvesinden bir yudum alıp onu yuttu. “Verdik gitti.” Herkes alkışlamaya başladığında bende Kerem’le alkışlamaya başladım. Herkes ayaklandığında bizde ayaklandık. Ayaz benim yanıma geldiğinde ona sarılmayıp sadece “Tebrik ederim kuzen.” dedim. Nişan kurdelesini kesme görevi yine dayıma kalmıştı. Biz onların mutluluğunu izlemeye gelmiştik ama onlar pek mutlu değil gibiydi. Esin’in elini sıkıp tebrik etmek istemiştim ama Esin buna izin vermedi. Umursamadan geri çekilip Kerem’in yanına döndüm.
《––––––🩺––––––》
Sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerimi açtım. O birkaç dakikalık sessizlikte, dünyanın henüz uyanmadığı o ince aralıkta, içimdeki yorgunluk kemiklerime çökmüş gibiydi. Eve epey geç gelmiştik. Dün gecenin ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı. Başım zonkluyordu; sanki beynimin içinde küçük çekiçler ritmik bir sabırla kafama vuruyordu.
Yataktan doğrulurken bir an durdum. O boşlukta, insanın uyanır uyanmaz yaşadığı o kısa bilinçsizlikte, her şey normalmiş gibi hissettim. Sonra gerçek başımı biraz yana çevirdiğimde ağır ağır göğsüme oturdu.
Komidinin üzerine uzanıp saatimi aldım. Çekmeceyi açtığımda ilacım oradaydı. Küçük beyaz hapı avcuma bırakıp bir yudum suyla yuttum. Su boğazımdan inerken içimdeki düğüm daha sıkılaştı.
Komidinin üzerindeki fotoğrafa baktım. Kuzey’le olan fotoğrafımız. Gülümsüyorduk. O fotoğrafta her şey mümkündü. Gelecek parlaktı. Ölüm ihtimali yoktu. Kaybolmak yoktu. Beklemek yoktu.
Parmak uçlarımla çerçevenin kenarına dokundum. “Sen gerçekten gittin mi Kuzey?” diye fısıldadım içimden. Bu soruyu sürekli kendime soruyordum ama cevap hep aynıydı. Resmî kayıtlar. Devlet bildirimi. Cenaze. Boş tabut. Bayrağa sarılı bir hiçlik.
Dolabın diğer tarafına yürüdüm. Kapıyı açtığımda hâlâ onun düzeni duruyordu. Parfümünü aldım. Şişeyi burnuma götürdüm. Derin bir nefes çektim.
Hayır… Bu sadece parfümdü. Onun kokusu değildi.
Kuzey’in asıl kokusu, parfümle karışan teniydi. Uykudan yeni uyanmış hâliydi. Boynuma nefesini bıraktığında hissettiğim sıcaklıktı. Bir şişeye sığmazdı o koku. Sığmadı da.
Parfümü yavaşça yerine koydum. Dolabı kapatırken içimde yine o tanıdık boşluk açıldı. Üstümü değiştirip odayı terk ettim.
Merdivenlerden inerken evin sessizliği beni karşıladı. Kızların olduğu kata geldiğimde adımlarım yavaşladı. Kapıları bir bir dolaşmaya başladım. İçimdeki huzursuzluğu bastırmak için onları görmek istedim belki de.
Defne’nin odasının kapısını araladım. Kerem’le uyuyordu. Defne’nin yüzü huzurluydu. Kerem’in kolu onun üzerindeydi. Bir an onları izledim. Sevdikleri adamın nefesini yanında hissetmek… Ne büyük nimet.
Kapıyı usulca kapattım.
Deneflerin odasına girdiğimde Denef, Efe’yi emziriyordu. Odanın içinde anne sütü ve bebek kokusu vardı. Hayatın en saf hâli. Denef gözlerini kaldırıp bana baktı. Yorgun ama mutlu bir gülümseme. Ben de gülümsedim. İçimdeki kırıklığı ona göstermemeye çalıştım.
Defin dün Ayaz’ın nişanından sonra gitmişti. Onun odası boştu. Kapıyı kapattım. Evden çıkarken içimdeki baş ağrısı biraz daha artmıştı. Hastaneye gitmem gerekiyordu. Hayat devam ediyordu. İnsanlar ölüyordu. İnsanlar doğuyordu. Acılar bitmiyordu. Ben de çalışmaya devam ediyordum.
Aracıma bindim. Kontağı çevirdim. Çiftlik arazisinden çıkarken sabahın serinliği camdan içeri sızıyordu. Tam ana yola çıkacakken aracımın önü kesildi. Frene sertçe bastım.
Önümde siyah bir araç durmuştu. İki takım elbiseli adam indi. İçimde refleks olarak bir alarm çaldı ama tuhaf bir şekilde panik hissetmedim. Silah çekmediler. Koşmadılar. Sakinlerdi.
Camı indirdim. “Buyurun?”
Adam cebinden cüzdanını çıkarıp kimliğini gösterdi. Milli İstihbarat. Kalbim bir anlığına hızlandı. “Bizi takip etmenizi istiyoruz Deniz Hanım.” dedi sakin bir sesle. Kaşlarımı çatıktı. Tek kaşımı kaldırdım. “Sebep?”
“Kuzey Mutlu ile ilgili, Deniz hanım.” Kuzey’in adını duyduğum anda zaman durdu. Yutkundum. Boğazım kurudu. Yıllardır kimsenin yanımda o ismi bu kadar net söylemesine alışık değildim. İnsanlar çekinirdi. Konuyu değiştirirdi. Ya da susardı.
“Kuzey..” diye fısıldadım istemsizce. Özlediğim o ismi uzun zaman sonra böyle duymak tuhaf gelmişti. “Size zarar gelmeyecek Deniz hanım. Devletimiz sizi bizzat özel bir davetle çağırıyor.” Özel davet? Kuzey ile ilgili? Ölü bir adam hakkında devletin özel daveti ne olabilir? Resmî bir hata mı? Yeni bir bilgi mi? Dosya kapanmamış mıydı? Yoksa…
Başımı salladım. “Takip ediyorum.” dedim. Onlar araçlarına bindi. Ben de arkalarından sürdüm. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Direksiyonu tuttuğum ellerim terlemişti.
Büyük, yüksek güvenlikli bir binaya geldik. Aracımı park ettim. Çantamı aldım. Hastaneyi düşündüm. “Hastaneme...”
“Haber verildi Deniz hanım.” Her şey planlıydı. Arkamdan yürümeye başladıları. Güvenlik prosedürü başladı. Kadın güvenlik üzerimi aradı. Çantam kontrol edildi. Metal eşyalar..
Bir koridor gösterildi. “Bu taraftan Deniz hanım.” diyen adamı takip etmeye başladım. Bir odanın önünde durduğumda çantamı görevliye uzattım. Onlar demeden saatimi de çıkarıp saatimi çantamın içine attım.
Odanın içine girdim. Adam bana bakıp “Burada bekleyin.” dedi ve çıktı. Oda loştu. Penceresizdi. Duvarlar sade, soğuk. Sandalyeye oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Kalbim hâlâ düzensiz atıyordu.
İçimde anlamsız bir heyecan vardı. Bu hissi en son Defne kaçırıldığında hastanede hissetmiştim. Ameliyathane kapısının önünde beklerken… Kapı açıldığında onu sağ salim görmüştüm. O an hissettiğim umut… Ya şimdi?
Şimdi neye umut bağlıyorum?
Kuzey öldü. Ben onun ölümünü kabul ettim. Etmek zorunda kaldım. Bayrağa sarılı boş tabutun başında dimdik durdum. Ağlamadım. Yıkılmadım. Çünkü herkes bana bakıyordu. “Şehit eşi” dediler. Gurur duydular. Ben içimde yavaş yavaş çöktüm.
Ama o öldü.
Loş ışığın aksine beyaz koridor ışığını gördüğümde kapının kapanma sesini duydum.
Burnuma dolan koku..
Bu sabah hissetmeye çalıştığım ama bulamadığım o koku. Yıllardır yanında yattığım kokuydu. Boynuna yüzümü gömdüğümde içime çektiğim o koku..
Parfüm değil. Ten.. Kuzey’in teni.. Omuzlarım kasıldı. Bu bir travma refleksi miydi? Beynim bana oyun mu oynuyor? Özlem, insanın duyularını bu kadar kandırabilir miydi?
Ayak sesleri duyuldu. Ağır, tanıdık, kararlı.. Boğazım kurudu. Yutkunamadım bile. Sandalyenin kenarını o kadar sıkmıştım ki parmak uçlarım beyazlamıştı.
“Deniz..”
Ses.. O ses.. Dünyada milyonlarca erkek sesi vardı ama o ton, o vurgu, o sakinliğin altındaki sertlik.. O sadece ona aitti.
Yavaşça başımı kapıdan yana çevirdim. Kapının önünde duruyordu.
Kuzey..
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |