29. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 28

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》


 

Bölüm 28

 

08.03.2021

 

“Deniz hanım!”

 

Arkamı dönüp bankoda bana seslenen Sevda’ya baktım. Günün kovuşturması arasında adımın bu kadar yumuşak söylenmesi bile dikkatimi çekmişti. Bankodan elindeki çiçek buketiyle ayrılıp bana doğru yürümeye başladı. Beyaz floresan ışıklarının altında kırmızı karanfiller olduğundan daha canlı, olduğundan daha keskin görünüyordu.

Elindeki bukete baktığım an kimdengeldiğinni anlamıştım. Kuzey'den geldi.. Yüzüme yerleşen o istemsiz gülümsemeyi engelleyemedim. Sevda buketi uzatırken,“Buyrun hocam.” dedi. Karanfil buketini alıp içindeki notu elime aldım. “Teşekkürler Sevda.”

 

Arkamı dönüp koridorda birkaç adım attım. Gürültü arkamda kalırken notu açtım.

 

Herkes burada benden bahsediyor. Poyraz timinin komutanı, Rüzgar kod adıyla Kuzey Mutlu. Asıl marifet buluttaydı ama herkes yağmura şiir yazdı. O yüzden bende kendi bulutuma şiirler yazıyorum. Kadınlar günün kutlu olsun benim en değerli bulutum, hazinem..

 

Komutanın..

 

Gözümden düşen ilk damlayı fark etmedim bile. İkinci damla notun kenarına düştüğünde yazı hafifçe dağıldı. Parmaklarım notu daha sıkı kavradı. Kuzey’in böyle cümleler kurması mucizeydi. O düz adamdı. Lafı dolandırmaz, süslemez, içinden geldiği gibi söylerdi. Ama işte o yüzden, böyle süslü cümleleri daha kıymetliydi. Çünkü bilirdim ki bir yerden yardım almıştır.

 

Telefonumu önlüğümün cebinden çıkarırken hâlâ gülümsüyordum. Odaya doğru yürürken aradım. “Alo Deniz’im?”

 

Sesini duyduğum an, bütün hastane sustu sanki. Gürültü arka plana itildi. Sadece o vardı.“Doğruyu söyle,” dedim hiç beklemeden. “Notta Güney’den yardım aldın değil mi?” diye sordum. Telefonun diğer tarafından kocamın keyifli kahkahası yankılandı. “Hızlı yakalandım sanırım.” dedi gülerken.

 

“Yani bulut, yağmur falan.. Senin literatürün değil.” Kapıyı kapatıp çiçekleri masama bıraktım. Sandalyeme oturup ayaklarımı masanın üzerine koydum. Yıllardır böyleydik. Samimi, rahat, saklamasız

 

“Çiçeklerim çok güzel..” diye mırıldandım. Sanki o yanımdaymış gibi. Gözlerim karanfillerde dolanıyordu. Kuzey’in gülümsediğini biliyordum. Masamdaki saksıda duran hanımelinin kokusu, karanfillerle karışmaya başlamıştı bile.. Kuzey'in kokusu gibi geldi bana. Temiz, keskin ama huzurlu.

 

“Akşam evde görüşürüz.” dedi sakince. O cümleyi söylerken sesinde hafif bir yorgunluk vardı. Alaydaydı belli ki. Çok konuşamıyordu. Ayaklarımı masadan indirip doğruldum. “Akşam eve mi geliyorsun?” diye sordum. Sesimdeki heyecanı gizleyemedim.

 

Kuzey benim heyecanlı sesime kahkaha attı. “Ya gülme. Heyecanlandım işte. Seni özledim.” diyerek açıkça onu özlediğimi söyledim. Bunu söylemekten hiç utanmazdım. Onu özleme benim en doğal hakkımdı. Kuzey gülmeyi kesmemişti. “Şimdi kapatmam gerekiyor Deniz’im.” Başımla onun görmeyeceğini bilsem dahi onu onayladım. “Tamam..”

 

Telefon kapandığında bir an ekranı izledim. Sanki biraz daha bakarsan geri arayacakmış gibi.

 

Birkaç saat sonra hastamın odasından çıkarken yakınlarına gülümsedim. “Geçmiş olsun.” diyerek kapıyı arkamdan çeken hemşireye baktım. “Asistanlarımı bulamıyorum. Ömer'i görürsen hastanın günlük testlerini odama getirsin.” dedim. Beril beni başıyla onayladı.

 

Koridorda ilerlemeye başladım. Önlüğümün cebindeki telefonum çalmaya başladığında telefonu çıkarıp yanıtladım. “Anne..” Kaşlarımı çatıp telefonumu kulağımdan çekip arayana baktım.

 

Defin.

 

Ama sesi.. Tekrardan telefonumu kulağıma götürdüm. “Annem?” dedim temkinle “Bir şey mi oldu?” diye sordum.

 

Koridorun ucuna baktığımda karşımda duran Güney’e baktım. Yüzü bembeyazdı. Bir terslik olduğuna kesinlikle emindim. Güney bana doğru yürümeye başladı. Gözlerinin sulandığını hastanenin ışıklarından fark edebildim. O an kalbim sanki atmayı unuttu.

 

“Anne.. babam vurulmuş.”

 

Dünya o cümlede durdu. “Ne?” Telefon elimden kaydı. Düşerken çıkardığı ses yankılandı ama ben duymadım. Güney'e doğru yürümeye çalıştım. Zemin ayağımın altından kayıyordu.

 

Kuzey.. Vurulmuş.. Hayır. Olmaz.

 

Onun canı yapmazdı. O hep dimdik, hep güçlüydü. Gözlerimi kırpıştırdım. Şimdi sesinin titremesini anlayabiliyorum. Kan kokusunu onu görmeden hissettim. Sanki genzime doldu. Sanki göğsümden içime aktı. Gözlerim kararmaya başladı. “Deniz!”

 

Işık gözlerimi alıyordu. “Kuzey..” Başımdaki yoğun ağrı ile uyanmak kadar boktan bir şey yoktu. “Uyanıyor.” Hemen dibimdeki sesin sahibi Nehir’di. Hemen solumda duruyordu bundan adım kadar emindim. Gözlerimi zar zor araladığımda ışıktan başıma giren ağrı iyice arttı. “Güney ışığı kısabilir misin? Gözlerini açamıyor.” Işık daha az gelmeye başladığında gözlerimi daha rahat açtım. “Kuzey..?”

 

Gözlerimi açtığımda hemen sağımdaki boş hasta yatağına baktım. Baktığım anda gözümün önüne Kuzey gelmişti. Karnındaki kurşun yarasıyla yatakta yatıyordu. Gözlerimi kapatıp açtığımda yatak boştu. Dolan gözlerimi umursamadan başımı çevirip Nehir’e baktım. “Nehir.. Kuzey?” Nehir’in gözleri kızarmıştı. Epey bir süre ağladığı belliydi. Yattığım yerde dikleşirken Nehir’den cevap bekliyordum. “Nehir cevap ver.” dedim sabırsız bir şekilde. “Kuzey?”

 

Nehir sessizce başını kaldırıp arkasındaki Güney’e baktı. Bende başımı kaldırıp Güney’e baktım. “Cevap verin artık bana!” Sesim çatladı.

 

Murat odaya girdiğinde bakışlarımı ona çevirdim. Üstümdeki örtüyü atıp kalkmaya çalıştım. “Deniz dur.” Beni durdurmaya çalışan Murat’ı ittim. “Çek elini! Kızlarım nerede?!” Murat geriye çekildi. Bir iki adım atarken tökezlediğim anda Güney ve Murat beni tutmaya çalıştı. “Dokunmayın bana! Bana cevap vermeyecekseniz dokunmayın!”

 

Onları itip odanın kapısını açtım. Koridora çıktığımda karşı koltukta oturan kızlarıma baktım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Sesimi duyduklarını biliyordum. Denef beni gördüğü gibi ayaklanmış bana doğru geldi. “Anne..” Denef’in belini sararken Defin’e baktım. Bana en net cevabı o verirdi. Defin her ne kadar ağlasa da metanetli kalmaya çalışıyor gibiydi. Tam bir şehit kızına yakışır gibi.. Defne ise ağlıyordu. Elindeki kanları yüzünü sildikçe yüzüne bulaşmıştı.

 

Gözlerimi kapatıp derin nefes almaya çalıştım. Çalıştım diyebiliyorum çünkü aldığım nefes yetmiyor. Aldığıma bile emin değilim. Göğsümü bastıran şeyin ne olduğunu bile kavrayamıyorum. Nerdeyim, ne yapıyorum? Kalbim ağrıyor. Bunu en ağır şekilde hissediyorum. Gözlerimi açacağım. Açtığımda Kuzey burada olacak. Biz bunu yaşamıyoruz. Bacaklarım titriyordu. “Deniz!” Beni sıkıca tutan kişiyi bilmiyorum. Ama tuttuğu iyi olmuş. Kuzey benim yere çöktüğümü görmek istemezdi. Göğsümdeki ağrı iyice artıyor, nefesim kesiliyor.

 

Cenaze töreninde göğsümdeki o ağrıyı unutmaya çalıştım. Ben çalıştım ama hiç geçmiyordu ki. Nehir ve Damla iki yanımda beni sıkıca tutuyorlardı. “Orası soğuktur dimi.. Üşümez mi?” Nehir benim sessiz fısıltımı duydu. “Üşümez.” dedi buruk bir sesle. “Senin sıcaklığını hisseder Deniz.”

 

Damla burukça gülümsüyordu. Ona doğru dönüp sessizce toprağı izledim. “Daha yeni emekli olmuştu.” Biz hayal kurmuştuk. Sabahları beraber kahvaltı yapacaktık. Denize gidecektik. Torunlarımızı sevecektik.

 

Ben onun beyazlamış saçlarını sevecektim. O benim kırışıklıklarımla dalga geçecekti. Göğsüme giren ağrı iyice şiddetlenirken gözlerimi sıkıca kapattım. Herkes yavaşça çekilirken biz orada sadece ailecek kalmıştık.

 

Yavaşça oraya doğru ilerleyip toprağın ucuna oturdum. “Mavişim..” Başımı tahtaya yaslayıp gözlerimi sıkıca kapattım. Göğsüm iyice sıkışıyor. Nefes alışım iyice zorlaşıyor. Avcuma toprağı doldurup sıkıştırdım. “Mavilendim..” Mavi.. Mavi rengi benim için bugün bu anda toprağa gömüldü. “Kapına..” Yutkundum. “Kilitlendim.” Gözlerimi açmaya çalıştım.

 

“Deniz!”

 

《––––––🩺––––––》

 

Oradaydı. Üzerinde koyu renk sade bir takım vardı. Saçları eskisinden biraz daha kısa, yüzü daha keskin, ve sertti. Gözlerinin kenarında ince çizgiler vardı. Ama o gözler.. O gözler hâlâ aynıydı. Beni ilk gördüğü günkü gibi doğrudan, delip geçen, saklanmayan bakış.

 

Hayır olamaz. Deliriyor muyum? Bu mümkün değildi. Şaşkın bakışlarım onun üzerinde gezindi. Boynundan omuzlarına, ellerine.. O elleri binlerce kez tutmuştum. O eller saçlarımı toplamış, sırtımı sıvazlamış, kızlarımızı ilk kez kucağına almıştı. Ona doğru adımladım. Dizlerim titriyordu ama ilerledim.

 

“Sen..” Kelime dudaklarımdan dökülmedi. Sadece hava olarak çıktı. “Sen öldün.” Söylediğim an odanın içinde yankılandı o cümle. Ben onu gömmüştüm. Bayrak vardı, dualar vardı. Boş bir tabut vardı.

 

Gözlerim istemsizce boynuna kaydı. Yaşıyordu. Göğsü inip kalkıyordu. Bu bir hayal olamazdı. Bu kadar detaylı bir hayal olamazdı. İnsan zihni özlemi bu kadar gerçek yapamazdı.

 

“K-Kuzey?..” diye fısıldadım. Sandalyeden kalkmaya çalıştım ama dizlerim beni taşımadı. Ayağa kalktığımda dünya hafifçe kaydı. Bir adım attım. O da bir adım attı. Aramızdaki mesafe inceldi. Yutkunup ellerimi kaldırıp yüzüne dokundum. Ellerimin titrediğinin farkında değildim. Onun teni sıcaktı, gerçekti.

 

Gözlerinin dolduğunu o an fark ettim. Yavaşça yanağına dokundum. Parmak uçlarım sakalının sertliğini hissetti. Kuzey benim titreyen kollarımı tuttu. O parmaklarıyla yanağımı silene kadar ağladığımın farkında değildim. “Deniz,” Sesi kısıktı. “Anlatacağım güzelim. Anlatacağım. Gel.. Oturalım.” Beni yavaşça koltuğa oturttu. Kendisi karşıma geçip dizlerinin üstüne çöktü.

 

“Sen... nasıl?” dedim fısıltıyla. Kuzey elimi sıkıca tutuyordu. Derin bir nefes aldı. Gözlerini bir an kapattı. Söyleyeceklerini zihninde tarttığını hissediyordum. “Çok üzgünüm Deniz.” dedi sonunda. O iki kelime göğsüme saplandı. “Sırf sizi koruyabilmek için bunu yapmak zorunda kaldım. Güzelim bunu yapmak zorundaydım.”

 

Yüzünde suçluluk vardı. Ama aynı zamanda kararlılık. Emir almış bir asker gibi değil; karar vermiş bir adam gibi. “Eğer yapmasaydım..” dedi sesi sertleşerek. “Öğrendikleri tek aile parçam olan Defne’yle seni öldüreceklerdi.” Nefesim kesildi.

 

“Öldüğüm halde Defne’ye zarar verdiler güzelim.” dedi dişlerini sıkarak. “Elimden başka bir şey gelmedi Deniz. Başka çarem kalmadı.” Saçlarımın uçlarıyla oynamaya başlamıştı. Bu onun eski huyuydu. Hala yaşadığına inanmamıştım ki şimdi bu anlattıklarına inanayım. Ben hâlâ ilk cümlede takılı kalmıştım.

 

Gözlerimi sıkıca kapatıp yumruklarımı sıktım. Sakinleşmeye çalışıp derin nefesler aldım. Bu gerçekti. O karşımda duruyordu ama beynim hâlâ yas tutuyordu. Gözlerimi açtığım gibi ayağa kalktım. Kuzey de refleksle ayağa kalktı. Derin bir nefes aldım ve Kuzey’e bir tokat attım. Kuzey’in başı sola doğru düştüğünde eli çenesine gitmiş yanağını ovalamıştı. Sonra.. O gıcık gülümsemesi belirdi dudaklarında. “Elin hala ağır güzelim ya.”

 

O an beynimde bir şey attı. “Kes lan puşt!” diye bağırdım. “Sinir herif! Sen benim ne çektiğimi biliyor musun?! Gerizekalı!” Üstüne yürümeye başladığımda Kuzey sanki alışkın olduğu bir durummuş gibi geri geri gidiyordu. Hoş alışkındı da.. Beni her sinirlendirdiğinde olduğu gibiydi. Sanki şu an evimizdeydik ve ben onun üzerine standart bir kavgamızı ediyorduk. Sanki üç yıl mezarına ağlamamışım gibi..

 

“Gülme lan!” diye bağırdım. “Göt herif! Hastalandım ben senin yüzünden!” Bu kelime ağzımdan çıktığı an yüzündeki ifade değişti. Biliyordu. Elbette biliyordu. Göğsüne vurmaya başladım. Yumruklarım zayıftı. Ama içimdeki öfke gerçekti. En sonunda kollarımı tutup beni kendine çekti. Sıkıca sardı. Beni bir an bile olsun bırakmadan sıkı sıkı tutuyordu.

 

“Her anınızda yanınızdaydım Deniz.” dedi kulağımın dibinde. “Sen hastanedeyken, Murat’ın cenazesinde.. Defne’nin her yarasında, her ağladığında onun yanındaydım.” Donup kaldım. Hastane, Murat’ın cenazesi.. Sessizce onun göğsüne yaslanmış duruyordum.

 

Hakkari.. Bir anda zihnimde bir anı çaktı. Başımı onun göğsünden çekip ona baktım. “O gün Hakkari’deki törende..” Sesim titredi. “Oradaydın değil mi? Hissettim seni. Oradaydın, kimse inanmadı bana.” Kuzey koltuğa oturdu. Beni de yanına çekti. Saçlarımı okşamaya başladı. Başını yavaşça salladı. “Oradaydım.” dedi. Kalbim bir kez daha sarsıldı.

 

“Gözümün içine baktın.” dedi. “O günden sonra duramadım Deniz. Yanına gelmek istedim, sana sarılmak istedim. Ama yapabilmem için ortalığı toparlamam gerekiyordu. Bütün izlerinizi silmem gerekiyordu.” Belimdeki eli hafifçe hareket ediyordu. O minik, sakinleştirici dokunuş..

 

“Defne zaten tehlikedeydi.” dedi. “Birde size zarar gelmesini istemem.” Sessizce dinledim. Hayatımın en acı günü, Kuzey’i kaybettiğim gündü. Ama Defne’yi kaybetme korkusu o günü bile geride bırakmıştı. Şimdi ise Kuzey karşımdaydı. Ona dokunabiliyordum. Beni sarmıştı.

 

“Kalbim ağrıyor..” dedim bir anda. Kuzey’in endişeli bakışları bana dönmüştü. Beni kollarının arasından çekti. Yüzüme dikkatle baktı. “Çok canım yandı Kuzey.” dedim. “Kalbim ağrıyor. Artık kaldıramıyorum hiçbir şeyi.” Gözyaşlarımı dikkatlice sildi. “Nehir’i anlayacağımı hiç düşünmezdim.” dedim. “Babam yüzünden fenalaşmıştı ya? Hani aylarca kalbinden dolayı aylarca tedavi gördü. Hatta az daha ölüyordu. Tam olarak şu an öyle hissediyorum Kuzey. Ölüyormuş gibi..”

 

Kuzey öldükten sonra ben de aylarca yarı ölü dolaşmıştım. Hayat arkadaşını kaybetmek çok zordu. Kuzey ile iyi ya da kötü yirmi yedi yıl geçirmiştik. Üç yıl sevgili kalmış ardından evlenmiş ve üç kız çocuğumuz olmuştu. Her rütbesinde, her önemli anlarda yanında olmuştum. Şimdi karşımdaki adam hem kocamdı hem yabancıydı.

 

Bana dönüp yüzümü ellerinin arasına aldı. Dudaklarıma yumuşak bir öpücük bıraktı. “Güzel karım benim. Çok özür dilerim. Sana, kızlarıma bunları yaşatmak istemezdim.” Yüzümün her noktasına öpücükler kondurdu. Gözlerimi kapattım. Uzun zaman sonra yaşadığım bu anın mutluluğun tadını çıkarmaya çalıştım.

 

Koltuğa yaslanıp beni göğsüne çekti. Sırtımı ona dayadım. Elimi kavradı. Ağlayışlarım sessiz iç çekişlere dönmüştü bile.. Başımda, saçlarımın arasında hissettiğim dudaklarla gülümsedim. “Hastaneye gitmen gerekiyor sevgilim.” dedi saçlarımı bırakmadan. “Senin için aldığımız iznin bitmesine birkaç saat kaldı.” Omuz silktim.

 

Omuz silkmeme gülmüştü. İçime güneş doğdu sanki. Onun gülümsemesini uzun süre sonra duymak bünyeme çok iyi gelmişti. “Bir süre daha böyle olmak zorundayız Deniz. Sen bana şunu söyle kızlar papatyaları beğendi mi?” Ufak bir gülümseme sundum.

 

Her sene kızların doğum günlerinde bir demet papatya geliyordu. Ben bir çiçekçiyle anlaştığını sanmıştım. Kızlar, Kuzey öldükten sonra bu çiçekleri benim gönderdiğimi düşünüyordu. “Tabii ki de beğendiler. Denef çok mutluydu. ‘Babam gitse bile çiçekleri bizimle anne bak görüyor musun’ diyordu.” Kuzey gülümsedi. Papatyalar kızlar doğduktan sonra hayatımızda olan en masum şeylerdi. Kızların en sevdikleri çiçekler değişse de papatyalar bizim hayatımızdaydı.

 

Kuzey siyah kabanının cebinden kurumaya yüz tutmuş altın kadeh çiçeği ile gülümsedim. Birkaç gün önce Defne Kerem’le birlikte Kuzey’in mezarına giderken götürdüğü çiçeklerden birini benim önüme koydu. “Eline ulaşmış.” Kuzey gözlerime bakmadan çiçeğe bakıyordu. “Elbette ulaştı.” dedi keyifli bir sesle. “Her sene olduğu gibi.” Gözlerime bakmadan çiçeğe baktı.

 

“Umut ettin. Bir an olsun umudunu bırakmadın. Bende umutların için geldim Deniz.” Boğazım düğümlendi. “En sevdiğin çiçekleri sana getirmeyi çok istedim ama belli edemezdim.” dedi. “Sen bana hep umutlarınla geldin Deniz. Senin umutların olmadan yapamazdım teşekkür ederim güzelim.” Kuzey’in boynuna sarıldım.

 

Saatlerce daha konuşmak istiyorum. Hastaneyi aramak istiyorum, daha fazla izin istiyorum. Saatlerimi, ömrümü tekrardan onunla geçirmek istiyorum. Kuzey telefonunu çıkarıp bir şeyler karıştırmaya başladı. Sabırla onu bekledim. Telefonundan yükselen ses ile gülümsedim. Özlediğim adam buradaydı. Şimdi ise onu özleyerek dinlediğim şarkı kulaklarımı dolduruyordu.

 

Sanki biraz naz ediyorsun ama. Senin bana gönlün var gibi gibi. Yüzüme karşı “Git” diyorsun ama. Sanki gözlerin kal der gibi gibi..

 

《––––––🩺––––––》

 

Sabah uyandığımda yattığım yerden sessizce başımı kaldırıp Kerem’e baktım. O, çoktan uyanmıştı. Yüzündeki keyifli gülümsemeyle bana bakıyordu. Kımıldanıp yattığım yerden kalktım. “Günaydın sevgilim.”

 

Kerem yavaşça yattığı yerden kalkıp saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. Ona bakıp gülümsedim. “Dışarıda kahvaltı yapalım mı bugün?” diye sordum. Başıyla beni onayladı. “Neden olmasın güzellik.” Yataktan kalkıp hazırlanmaya başladım. Odadan çıkarken elini bana uzattı. Sıkıca kavrayıp onun önden ilerlemesine izin verdim.

 

Aşağı indiğimizde henüz kimse uyanmamıştı. Nehir teyzem hariç.. Başını kaldırıp bize baktı. “Günaydın gençler.” Bizi tepeden tırnağa süzerken yüzüne keyifli bir gülümseme yerleşti. “Afiyet olsun.” dedi göz kırparak. Kahvaltı için Kerem’le birlikte dışarı çıktık. Direksiyona yine o geçmişti. Eski radyoyu açıp çalışmasını bekledim. Çiftlik evimizin arazisinden çıkarken radyodan hafif bir ses yükselmeye başladı. Yak söndür, sormam maksadın ne.

 

Sahil kenarına geldiğimizde camı açıp temiz havayı içime çektim. Çanakkale’de böyle keyifle gezinmeyeli uzun zaman olmuştu. Kerem güneş gözlüğünün altından bana bakıp kırmızı da durdu. “Yaz geçmiş olsa üstü açardık ne güzel.” diye mırıldandım. Kerem bana bakıp güldü. “Babanlar bu arabayla mı tanışmışlar?” diye sordu birden.

 

“Tam olarak öyle sayılmaz aslında. Babam, annemi ilk kez eve bu arabayla bırakmış.” dedim gülümseyerek. “O dönem amcamla babamın parası daha yeni yeni birikmeye başlıyormuş.” Gözlerimi yoldan ayırıp ona baktım. “Arabaya yatırım yapmak istemişler. Babamın anlattığına göre; bir galeriye gidiyor. Oradaki adam ilk görüşte babamı bu arabaya yönlendiriyor.” Elimi camdan çıkarıp arabanın kapısına dokundum. “Adam babama ‘senin göz renginde seçtim arabayı dersin fena mı?’ demiş.”

 

Araba tam olarak annemin göz rengindeydi. “İşin tuhaf yanı ne biliyor musun?” Kerem merakla bana döndü. “Ne?” Gülümsedim. “Annemle babam daha o zaman tanışmamışlar.” Kerem’in gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. “Babam bu arabayı, annemle tanışmadan beş ay önce almış.” Ezbere bildiğim bir yere gidiyorduk. Kerem’e sol tarafı gösterdim. Anında sinyal verip döndü. “O yüzden bu arabayı satmak istemiyorlar.”

 

Otoparka girdiğimizde kemerimi çıkarıp ona baktım. “Buraya bayılacaksın.” Kerem sakince deniz manzarasına bakıyordu. Arabadan inip elimi kavradı. İçeri girip sahil kenarı bir yere oturduk. Garson yüzündeki nazik gülümsemesiyle yanımıza doğru geldi. Elindeki menüleri önümüze doğru bıraktı. “Hoş geldiniz, ne alırsınız?”

 

Kerem menüye göz atıp geri kapattı. “Serpme kahvaltı varsa serpme kahvaltı olabilir. Bir demlik de çay alalım.” dedi. Garsona döndüm. Menüyü geri uzatırken “Varsa birde menemen alalım ya.” dedim. Garson bütün siparişleri alıp yanımızdan ayrılırken karşımdaki adama baktım. Etrafa dikkatli bir şekilde bakıyordu.

 

“Kerem bırak şu refleksleri.” dedim bıkkın bir şekilde. Ellerimi açıp etrafı gösterdim. “Burada ne olabilir?” Kerem sanki daha az önce onu uyarmamışım gibi hiç umursamadan etrafı kontrol etti. Masanın üzerindeki elimi kavrarken bakışları en sonunda bana döndü. “Seni bugün hiç görmediğin Defne ile tanıştıracağım.” dedim büyük bir özgüvenle. “Sen gerçek sevgilini burada tanıyacaksın.” Kerem bu dediklerimle güldü. Başını ‘hadi bakalım.’ dercesine salladı.

 

Kahvaltı gelmeye başladığında bizde yavaştan yemeye başlamıştık. Açık konuşayım asker eşi olmak zor olacak gibi. Normal bir insanın yiyebileceğinden fazla yiyordu. Karşımda ekmeği bölüp menemene bandı. Elindeki parçayı bana doğru uzattı. Uzattığı ekmeği alıp yemeye başladım. Lokmamı bitirdiğimde çayımdan bir yudum aldım.

 

“Hakkari’ye ne zaman döneceğiz?” diye sordum. Kerem sorumla ağzındakini bitirmesini bekleyip “Yarın akşama bilet alalım mı?” diyerek bana yeni bir soru yöneltti. Başımla onu onaylayıp yemeğimi yemeye devam ettim. Çayımdan bir yudum aldım. Yemeğimizi yedikten sonra oradan çıktık.

 

Arabaya doğru ilerlediğimizde Kerem’e bakıp avcumu açtım. Gülerek arabanın anahtarını avcumun içine bıraktı. Direksiyona geçtiğimde Kerem de kemerini takıyordu. İlk durağımız buraya taşındığımız ev olmalıydı. Eski mahalleye girdiğimizde Kerem dikkatli bir şekilde sokağı incelemeye başladı. Beş katlı bir apartmanın önünde durdum. Kerem camdan başını çıkardı. Binaya bakıp bana döndü. “Bak burası İzmir’den kesin dönüş yaptığımızda oturduğumuz ilk evmiş.” dedim. Yanındaki binanın birinci katını gösterirken.

 

“Hadi inelim.” deyip kemerimi çözdüm. Kerem tekrardan eve bakıp bana döndü. “Anahtar?” diye sordu. Dün gece aldığım anahtarları cebimden çıkarıp Kerem’e gösterdim. “Babamlar evi ölmeden önce satın almışlardı. Bu yıl ise kiracımız çıkmış. Yani evi gezebiliriz.” diyerek açıklama yaptım. Arabadan inip evin önüne geldiğimizde kapıyı açıp içeri girdim.

 

Yeni yeni aklımın başıma geldiği dönemlerde bu evden çıkmıştık. Çoğu şeyi hatırlamıyorum belki ama Kerem’e anlatacağım kadar bilgi biliyordum. Eve girdiğimizde ilk gördüğümüz şey beyaz portmantoydu. “Çok bir şey hatırlamıyorum aslında.” dedim eve bakarken. “İki yaşında buraya taşınmışız. İki yıl falan oturmuşuz sanırım.” Hatırladığım tek şey odamdı. Kerem’in elini bırakıp küçük koridora ilerledim. Küçük koridorun solunda kalan ilk kapı bizim odamızdı.

 

Kapıyı aralayıp içeri girdim. Odanın duvarları hala ilk hallerindeydi. Sanırım kiracılar bizim odamızdaki duvarların rengini sevmiş ve tekrardan boyatmamışlardı. “Bak burası bizim odamızmış.” dedim Kerem’e bakmadan. Sol elimi duvara yaslayıp yürümeye başladım. “Kızıl, Denef’in yatağının bulunduğu duvardı. Yeşil benim, mor da Defin’in.” Hatırladığım anılar oldukça azdı. Sadece annemin anlattıkları ve fotoğraflar vardı.

 

“Aslında oda ilk başta sadece yeşilmiş. Sonra biz büyüdükçe, renk kavramı oturdukça duvarların renkleri değişmiş. Bizim sevdiğimiz renklere göre babamlar dizayn etmişler.” Bedenimi yeşil duvara yasladım. Kerem kapının pervazında, yüzündeki gülümseme eşliğinde beni izliyordu. “Babamın anlattığına göre ilk kez burada beraber parka gitmişiz. Babam bize her seferinde çikolata alıp gelirdi. Kapı sesini duyduğumuz anda kapıya koşardık.” Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Kerem arkamdan sarılıp başını omzuma yasladı. “Bu evden o kadar hızlı çıkmıştık ki biz uykuluyduk. Hatırlamıyorum bile..” Boynuma kondurduğu öpücükle huylanıp dolaşmayı devam ettik.

 

Beraber dışarı çıktığımızda mahallede dolaşmaya başladık. Dışarıyı dolaşırken ona bütün anlarımızı anlatmaya başladım. Eski bir apartmanın bahçesindeki elma ağacını gösterdim. “Bak burada elma almak için ağaçtan düştüydüm.” Bileğimdeki izi gösterdim. “Bu izde burada oldu. Dört yaşında falandım.” Kerem hiç beklemeden sakince bileğimi tutup dudaklarını bileğimdeki ize bastırdı. “Neden?” diye sordu.

 

“Kış elması güzel oluyordu. Denef’in canı istemişti. Defin’le bende yarışa girdik ben alıcam diyerek ağaca tırmanmaya çalışmıştık. Bir düşmüşüm Kerem..” Sağ elimle dudaklarımı kapatıp yavaşça gözlerimi kapattım. “İnanamazsın. Güm deyip gittim. Babam evde uyuyordu. Görevde değildi, gürültüye uyanmıştı. Fırçayı yemiştim sonrasında.” İlgiyle dinlediğinin farkındaydım. O dinlediği sürece bende onunla eğlenerek konuşuyordum. “Annem çalıştığı için bakıcımız vardı. Elis, bir mahalle aşağıda oturuyordu. Biz kadını dinlemeden Elis’i evinden alıp dışarı kaçırırdık.”

 

Tekrardan arabaya bindiğimizde bu sefer okuduğum liseye yakın bir sokağa girdim. Babamların devamlı durduğu yere park ettiğimde aşağı indik. “Burası da lise döneminde kaldığımız evdi.” Kerem yine başını eğip eve baktı. “Teras katı.” diyerek kaldığımız katı işaret ettim. “Gençlerle beraber kaldığımız evdi burası.” Beraber teras katındaki daireye girmek için kapıyı açtım. Açılan kapıyla beraber yılların birikmiş anısı aklıma gelmişti. Asansöre doğru ilerledik.

 

“Lisede hepimiz burada yaşıyorduk.” Asansörden indiğimizde yine anahtarla kapıyı açtım. Ev büyüktü. Odalar yan yanaydı. “Bu evi Cam amca almıştı. Lisede hepimiz bir sınıftaydık mesela. Sınıfın yarısını biz kaplıyorduk.”

 

“Sen bu dönemde mi o çocukla sevgiliydin?” diye sordu Kerem. Onun bu beklenmedik sorusu beni şaşırtmıştı. Kerem’e dönüp onayladım. “Evet o dönemdi. Ayaz’la bu dönemle sevgiliydik.” deyip açıkladım. Ondan sakladığım bir şey olsun istemiyorum.

 

Eskiden odam olan o odaya döndüğümde bir an için sanki liseden çıktıktan sonra eve gelmişim ve şimdi üstümü değiştirmek için odama girmişim gibi hissetmiştim. Tek değişiklik, Kerem’le o dönemki hislerime göre daha mutlu hissediyor olmamdı. “Burası benim odamdı.” diyerek geri çekildim.

 

Kerem sakince odaya girdi. Hiç vakit kaybetmeden beni belimden tutup duvara yasladı. Bedenini benim bedenime yaslarken gözleri benim üzerimde dolaşıyordu. “Bu odada..” dedi kısık sesle. “O çocuk seni kaç kere öptü?” diye sordu. Ne yaptığını anlayamadım. Başımı kaldırıp onun gözlerine doğru baktım. “Söyle Defne,” dedi sabırsız bir şekilde. “O çocuk seni kaç kere öptü?”

 

Ayaz'ın adını kullanmıyordu. Bunu özellikle yaptığının farkındayım. “Kerem..” diyerek mırıldandım. Bakışları netti. Sorduğu sorunun cevabını istiyordu. Çaresizce yutkundum. “Beş, belki altı.” diyerek sorusunu yanıtladım.

 

Kerem memnuniyetsiz bir şekilde yutkundu. Dudaklarını dudaklarıma hafif hafif sürtmeye başladı. Aramızdaki yakınlık çok fazlaydı. Gözlerimi istemsizce kapattım. “Burada hiç...” diyerek tekrar konuşmaya başladı. Kerem’in fısıltısını duymak beni heyecanlandırıyordu. Yutkundum Kerem’in elleri belimden kalçalarıma inmişti.

 

Neyi sormak istediğini anlamıştım. Heyecanıma yenik düşüp tamamlamasına fırsat vermeden ben araya girdim. “Dokunmadı.” dedim bir çırpıda. “Ayaz bana hiç dokunmadı.” Kerem daha sormadan ona cevap vermiş olmamın keyfiyle sırıtmıştı. Dudaklarının gerildiğini hissedebiliyordum. Kalçamı sıkıca kavradığında ellerimi omzuna yaslayıp sıktım.

 

Kerem’in dokunuşları beni heyecanlandırıyordu ve ben bunu hiç inkar etmemiştim. “Eh sonuç olarak öptü.” dedi memnuniyetsiz bir sesle. “Burada o anıları silmek benim görevim.” dedi ve bir nefeste dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Başlattığı öpüşmenin hiddeti ikimizi de sarsmıştı. Ona karşılık vermeye başladığımda beni kucağına aldı. Tam denk gelmemiz için bir kere hoplattı. Ellerim anında saçlarına gitti. Kerem daha da sert ve tabiri caizse, vahşi şekilde beni öpmeye başlamıştı. Kalçamı tekrardan sıktığında inlemeden kendimi tutamamıştım. Dudaklarından fırsat bulduğumda inlememi duyup gülümsemişti.

 

Bir süre sonra geri çekildi. Beni yavaşça kucağından indirdi. Gözlerimi araladığımda Kerem gözlerini dudaklarımdan ayırmıyordu. Tekrar öpüp çekildiğinde dudaklarımın üstünde fısıldadı. “Şimdi söyle seni kaç kere öptü?” diye sordu. Tekrar gelen bu soru ile gülümsedim. Ona nasıl baktığımı bilmiyorum ama o bana beni saatlerce öpmek istiyormuş gibi bakıyordu. Gözlerinin içine bakarak “Hiç.” dedim. “Hiç öpmedi.”

 

Kerem istediği cevabı almış olacak gibi memnun olmuş bir ifadeyle sırıtmaya başladı. Bende keyifle gülümsedim. “Gidelim mi?” diye fısıldadım. Sorumla geri çekilip elimi kavradı. Beraber apartmandan çıktığımızda olduğum yerde durup apartmana tekrar baktım. Ağlayarak çıktığım o evden şu an gülerek ayrılıyor olmanın haklı sevinci, üstümdeydi.

 

《––––––🩺––––––》

 

Şubat 25

Konum bilinmiyor.

 

“Bu iş, iş değil emmi oğlu, bu ne ya?” Sarp elindeki küreği havaya kaldırmış, sanki kazdığı çukurdan değil de kaderinden şikâyet eder gibi konuşuyordu. “Elif komutanım ne güzel gelmedi.” Başımı ağır ağır kaldırdım. Üzerimdeki işçi yeleğinin turuncusu gözümü tırmalıyordu. Kamuflajdan sonra bu renk insanı huzursuz ediyordu. Sivil gibi görünmek, asker gibi düşünmek zorundaydık.

 

Gökhan yeleğini düzeltirken Sarp'a baktı. “Elif komutanın bu görevde ne işi var oğlum?” diye sordu.

 

“Direnin lan hıyarlar.” Sesim sertti. Bilinçli olarak sertti. İkisi de aynı anda bana dönüp baktı. Direksiyona yaslandım, sanki bu işin en rahat adamı benmişim gibi. “Bu çalışmanızın sonucunda buranın adını Sarp Kaya bulvarı koyarız. Ne dersin Sarp bey, sana uyar mı?” diye sordum.

 

Sarp bir an durdu. Alay ettiğimi anlamadı. Göğsünü kabarttı. Çenesini yukarı kaldırdı. “Estağfurullah komutanım.”

 

Gökhan kıs kıs güldü. “Beni sardı valla he.” dedi Gökhan. Elindeki dubaları sıkı sıkıya tutmuştu. “Seni sarar tabi hiç şaşırmam.” Sarp’la Gökhan’ın arasındaki atışmayı keyifle dinliyordum. Asla susmak bilmiyorlardı. Aralarındaki atışmayı dinlerken içimde garip bir sızı vardı. Gürültü iyi geliyordu. İnsan sesi iyi geliyordu. Çünkü sessizlik… sessizlik bana geçen seneyi hatırlatıyordu.

Geçen seneki patlamayı.. O an kulaklarımda yine o uğultu çınladı. Toprak havaya kalkmış, ateş göğe uzanmış, bir saniye önce yanımda olan adamlar bir saniye sonra yok olmuştu. O gün anladım; savaşta en ağır şey mermi değil, eksilmekti.

 

“Komutanım,” Başımı kaldırıp tam yanımdaki Emirhan’a döndüm. Bıkkın görünüyordu ama gözlerinde eğlenmiş bir ışık vardı. “Yenilere gerek var mıydı ya?” dedi çaresizce. “Çok çene yapıyor bunlar.” Başımı sağa sola salladım. Gülmemek için kendimi zorladım.

 

“Tamam, odaklanın artık Barut.” Ses tonum değiştiği anda herkes sustu. Çene kesildi. Gözler ciddileşti.İşte bu. Tim olmak buydu. Şakalaşmak serbestti ama emir geldiğinde herkes tek vücut olmalıydı.

 

Gözlerimi kısıp yolu taradım. Toz bulutu yaklaşıyordu. Araçların motor sesi rüzgârın arasından seçiliyordu. “Geliyorlar.” dedim alçak ama net bir sesle. “Herkes yerini alsın. Çaktıranı sikerim.” dedim net bir şekilde. Araçlar planladığımız gibi biraz gerimizde durdu. İçlerinden silahlı adamlar indi. Sarp çenesini devreye soktu. “Vallaha çekeceğiz gardaşım hele bi dur şurayı bitirelim.” Emirhan hafifçe bana eğildi. Sessizce Sarp'ı işaret ederken bana dönüp baktı. “Komutanım bırakıp gitsek mi?” diye sordu. Tekrardan Sarp'a dönüp baktı. “Sarp bence gayet iyi ilerliyor.”

 

Çenebaz kişileri sevmiyordu desem yalan olurdu. Göz ucuyla baktım. Gülmemek için dişlerimi sıktım. “Bunlar onlar.” dedim. İçimdeki o soğukluk geri geldi. “Barut, alıyoruz.”


 

Göreve odaklandığımda “Barut hazır ol. Benim atışımla başlıyoruz.” Birinin kafasına nişan aldığımla sıktım. Biri yere düştüğü anda tim silahlarını çıkarıp hepsini tek tek indirdi. Beş dakika. Sadece beş dakika sürdü. “Temiz operasyon.” Adamlardan biri kaçmaya çalıştı. Gökhan indirdi. Emirhan iki hedefi aynı anda aldı. Sarp’ın çenesinin yerini mermiler almıştı artık. Yeni olabilirlerdi ama savaşın ritmini çabuk öğrenmişlerdi.

 

Bulunduğum yerden kalktım. Emirhan da benimle beraber ilerledi. Operasyon beş dakikada bitmişti. “Komutanım bugün güzel bir gün he.” dedi Gökhan nefes nefese. “Devam ediyoruz değil mi?”

 

Başımla onaylayıp yürümeye başladım. “Kıyafetlerinizi işçilere teslim edin. Yola devam.” dedim ve beklemeye başladım. Ali kamuflajlarını giydiği gibi yanıma geldi. “Komutanım,” Ona bakıp devam etmesini bekledim. “Asıl yerin konumunu belirleyip bildirecekmişiz.” Kaşlarımı çattım. “Girmemizi istemiyor. Hava kuvvetleri halledecekmiş.” diyerek açıklamasını bitirdi.

 

Ali’yi başımla onaylayıp yürümeye devam ettim. Mağaraya girdiğimizde hava ağırdı.Nem, toprak ve yanmış barut kokusu birbirine karışmıştı. İçerisi karanlıktı ama güvenliydi. “Sarp, ateşi içeri doğru yak.”

 

“Tamam komutanım.”

 

“Tek bir kişi bile bizi bulursa sıkıntı.” Ateş yanarken herkes biraz gevşedi. Kumanyalar açıldı. Metal ambalajların hışırtısı mağarada yankılandı. Bir köşeye oturdum. Çantamı çıkardım. Kumanyayı açtım ama iştahım yoktu. Yine de yemek zorundaydım. Zayıf düşmeye hakkım yoktu.

 

“Komutanım,” Sarp’ın sesi. “Yenge hanım nasıl?” Sarp’ın sorusu ile bütün tim bana döndü. Kimi kastettiğini anlamadığım için tek kaşımı kaldırıp Sarp’a baktım.

 

“Beni time aldığınız gün.” dedi Sarp. Kaşlarımı çatıp düşünmeye başladım. “Yanınızda havacı bir kadın vardı.” Emirhan’ın bakışları beni buldu. O gün oradaydı. Her şeyi görmüştü. Sarp’ın kastettiği kişi, onların bildiği adıyla Hava Kuvvetleri’nden Pilot Üsteğmen Defin Mutlu’ydu.

 

Benim bildiğim adıyla.. Asiye Defin Mutlu.

 

İlk aşkım, çocukluğum, memleketimdi. Asiye Defin Mutlu. Asi’m, asi çocukluğum. Defin benim için Trabzon’du. Sabah sisinin arasından görünen dağlardı. Karadeniz’in köpüklü dalgalarıydı. Hamsiköy’de anneannesinin evinin önündeki tahta banktı.

 

Asiye, çocukken saçlarını hep salık bırakırdı. Dizleri hep yara olurdu. Erkeklerden hızlı koşar, sonra dönüp bana dil çıkarırdı.

 

“Yakala beni Altan!”

 

Yakalamaya çalışırdım. Hiç yakalayamazdım. Yani en azından o öyle bilirdi. Büyüdük. O gökyüzünü seçti. Ben toprağı.

O uçtu. Ben yürüdüm. Ama içimde hep aynı rüzgâr esti.

 

Sarp’a sert bir bakış attım. Susturmak için kelimeye gerek yoktu. “Haddimi aştım komutanım.” Emirhan’ın yüzünde o muzur ifade vardı. Sanki “Anladım ben.” der gibiydi. O gün tim seçmelerinde Defin yanımdaydı. Profesyoneldik. Soğuktuk. Mesafeliydik.

Ama Emirhan askerdi. Asker, bakıştan anlar. Yemeğime döndüm. Konu hızlıca kapandı.

 

Sabaha karşı timle tekrardan yola çıktık. Beraber yürümeye başladık. Ay ışığı zayıftı. Soğuk kemiklerime işliyordu. Hedefimiz depo görünümündeki ana merkezdi. “Cihazı getirin.” Gökhan çantadan cihazı çıkardı. Konum bilgilerini geçtik. Kulaklığımdan albaya ulaştım. “Yüzbaşı Barut, yer bildirimi yapıldı.”

 

“Anlaşıldı Barut. Hava kuvvetlerinden bir pilot sizinle iletişime geçecek.” Kayaların arkasında mevzilendik. Beklemek savaşın en zor kısmıdır. Mermi atarken düşünmezsin. Beklerken düşünürsün. Ve ben düşünmek istemiyordum.

Telsizden gelen o sesle kalbim bir anlığına durdu.

“Atmaca filodan Üsteğmen Defin Mutlu konuşuyor. Yerdeki unsurlar beni duyuyor musunuz?” Telsizden gelen ses Defin’e aitti. O sesi nerede duysam tanırdım. “Ben Yüzbaşı Barut dinlemedeyim.”

 

“Depoyla aranızdaki mesafe ne kadar Yüzbaşım?” Tahmini bir bakış atıp konuştum. “Tahmini yüz metre.”

 

“Uzaklaşın Yüzbaşım zarar görme ihtimaliniz var.” Profesyonel bir uyarıydı. Ama ben içinden başka bir anlam çıkardım. Çıkarmak istedim belki de. Hâlâ beni düşünüyor olabilir miydi? Saçmalama Altan.

 

“Taarruz atışını yapın Üsteğmenim.” Sesimde en ufak bir titreme yoktu. Defin şu anda inat edemeyeceği için saymaya başladı. “Hedefe yaklaştık. Geriye sayıyorum.” Ondan geriye doğru saymaya başladığında timi dikkatle kontrol ettim. “Taarruz başarılı.” Başımı gökyüzüne kaldırdım. Gökyüzünde onu göremiyordum ama biliyordum. O yukarıdaydı. Çelik kanatların içinde. Gözleri radar ekranında, kalbi görevde. Onu gözleriyle aynı renklerin hakim olduğu semalarda görmek güzel hissettiriyordu. “Asi, yerdeki Barut timine başarılar diler. Yolunuz açık olsun Yüzbaşım.”

 

Asi.. Kod adı. Telsizi yavaşça dudaklarıma yaklaştırdım. Bir saniye durdum. Sonra dedim ki: “Atmaca filodan Asiye’ye saygılarımla.”

 

Sessizlik. Telsiz hattında bir anlık boşluk oldu. O ismi bilen çok az insan vardı. İlk kez ona ilk adıyla seslenmiştim. Anneannesinin koymak istediği isimdi. Dayısının nüfusa yazdıramadığı isim. Defin bunu anlayacaktı.

 

O an kokpitte ne yaptı bilmiyorum. Ama eminim…

 

Bir saniyeliğine nefesi değişti; o an anladım, dünyayı yakan ateş değil, insanı yakan bir isimmiş.

 

《––––––🩺––––––》

 

Salonda ağır ağır dolanırken gözlerim duvarlardaki her bir çerçeveyi tek tek süzüyordu. Sanki bir müzede geziyormuşum gibiydi ama bu müze bana yabancı değildi; bu evin duvarlarında sevdiğim kadının geçmişi asılıydı. Defne’nin çocukluğunu, gençliğini, benim bilmediğim her anını görmek istiyordum. Onun benden önceki hayatına dokunmak, o yıllara uzaktan da olsa şahit olmak… Sevdiğim kadının küçüklüğünü merak ediyordum. Nasıl gülerdi? Ne zaman saçlarını böyle savurarak koşmaya başladı? O inatçı bakışları ne zaman yerleşti yüzüne?

Elimi uzatıp dikkatimi çeken bir çerçeveyi aldım. Fotoğrafa bakar bakmaz içimde küçük bir hayal kırıklığı belirdi. Bu Defne değildi.

Aynı evin kızlarıydılar ama hepsinin ayrı bir havası vardı. Fotoğrafların çoğunda hepsini ayırt edebilmek için saçlarını farklı kestiklerini anlamak zor değildi. Denef sürekli kahkül kullanıyordu; yüzüne masum bir ifade veriyordu o kahküller. Defne’nin saçlarında ince sarı tutamlar vardı, dalgalı ve özgür… Tıpkı kendisi gibi. Defin’in saçları ise daha kıvırcığa yakındı; dalgaları daha belirgindi, daha asi duruyordu. Elimdeki fotoğraftaki kızın Defin olduğuna emindim. Ama yanında duran çocuk…

Kaşlarımı çattım. O yüzü daha önce görmüştüm. Eminim görmüştüm. Kıvırcık saçlı, sıska ama gözleri inatçı bir çocuk… Nerede?

 

Dudaklarımdan istemsiz bir gülüş döküldü. “Barut bu tip ne lan oğlum, sen baya kıvırcıkmışsın lan.” Fotoğrafa daha yakından baktım. Küçük çocuk sırtına aldığı dalgalı saçlı kızı taşırken sırıtıyordu. “Hayır almış bir de küçücük kızı sırtına…”

 

Bir anı zihnime çarpınca gözlerim şaşkınlıkla açıldı. O bakış. O inat. O suskunluk…

 

Bulut’u görür görmez kolundan tuttum. “Bulut, bu fotoğraftakiler kim?” ulut fotoğrafı eline aldı, bir elini cebine soktu. Gözlerini kısarak baktı. “Bunlar Defin’le köyden bir arkadaşıydı ya. Ama adını bilmiyorum. Daha doğrusu ben küçüktüm, hatırlamıyorum. Dur, annem bilir. Anne!”

 

Damla Hanım kucağında torunu Yağmur’la merdivenlerden iniyordu. Yanımıza geldiğinde Bulut fotoğrafı gösterip kıvırcık oğlanı sordu. Damla Hanım fotoğrafa baktığı an yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. “Ah bu çocuk…” dedi iç çekerek. “Köyden komşumuzun çocuğuydu. Nenesine gelirlerdi her yıl. Defin’le güzel oynarlardı ama çocuk pek konuşmazdı. Neydi adı… Barutlardan da adı neydi unuttum.”

 

“Altan?..”

 

Damla Hanım bana bakmadan başını salladı. “Hay yaşa damat, Altan’dı. Defin’le iyi anlaşırlardı ama Defin çocuğun kulağını ısırırdı, saçını çekerdi.”

 

O an zihnimde taşlar yerine oturdu.

 

Barut’un Defin’i gördüğündeki bakışları… Onun adını duyduğunda sesinin değişmesi… “Çocukluk aşkım” diye bahsettiği kadın… Evlendiğini gördüğü, bütün acılarını uzaktan yaşadığı kadın… Defin’di.

 

Barut’un ömrü boyunca beklediği kadın Defin’di. Yıllarca bir gölge gibi uzaktan sevmişti onu. Defin’in haberi bile yoktu belki. Barut’un beklemesi Defin’in suçu değildi. Ama Barut’un içinde taşıdığı o derin, kırık sevda şimdi daha anlamlıydı.

 

Peki Asiye kimdi? Barut her sorduğumda sadece bir isim veriyordu: Asiye.

 

Düşüncelerim birbirine dolanırken Damla Hanım konuşmaya devam etti. “Altan’ın annesi bir şey söylerdi hep… Asi kız diye severmiş Defin’i. Defin’e sadece ‘asi kız’ dermiş. Hatta atının adını beraber vermişler.” Bulut başıyla onayladı.

 

“Atlar geldiğinde Defin burada değildi ya,” dedi Damla Hanım. “Koştur koştur Güney’in attığı fotoğrafları, videoları göstermiş Altan’a. Altan da o siyah atı gösterip ‘Sana benziyor, senin gibi asi’ demiş. Defin’in atının adı oradan geliyor.”

 

Boğazım düğümlendi.

Defin’in asi duruşunun bir çocukluk hatırasından geldiğini bilmek tuhaf bir şekilde içimi ısıttı. Çerçeveyi yerine koymam için uzattılar. Ama ben çaktırmadan telefonumu çıkarıp fotoğrafın fotoğrafını çektim. Barut’a gönderdim. Belki bazı yüzleşmeler uzaktan daha kolay olurdu.

 

Çerçeveyi yerine koyduktan sonra sessizce mutfağa geçtim. Defne ocakta bir şeylerle uğraşıyordu. Işığın altında saçlarındaki sarı tutamlar parlıyordu. Gözlerim bir anlığına yumuşadı. Arkasından yaklaşıp belini sarıp sarmaladım. Burnumu saçlarına gömdüm.

 

“Yarın akşama Hakkari’de olacağız.” Defne hafifçe gülümsedi ama yemekleri karıştırmaya devam etti. Sanki bu cümle sıradan bir planmış gibi. Oysa benim için her gidiş biraz ayrılıktı. Nehir Hanım mutfağa girdiği anda geri çekildim. Refleks.

 

“Deniz nerede kaldı Defne?” Defne omuz silkti. “Bilmem, ameliyattadır belki?” Güney bey yanımıza geldiğinde Nehir hanım eşine dönüp bakmıştı. Aynı soruyu ona yöneltti. Güney bey “Bugün hiç hastaneye gelmedi sanırım.” dedi. Defne’nin kaşları çatıldı. Annesinin hastaneye gitmemesi alışılmış bir durum değildi.

 

Tam o sırada kapı çaldı. Damla Hanım açtı. Deniz Hanım içeri girdiğinde herkesin ilk fark ettiği şey kızarmış gözleriydi. Ağladığı belliydi. Herkes ona yaklaşırken sol elini kaldırıp susturdu. Sonra gözlerini bana çevirdi.

 

“Kerem, sen benimle gel bakalım.” Tek kaşımı kaldırdım ama bir şey demedim. Başımı sallayıp peşinden gittim. Defne’nin odasına girdik. Kapıyı kapattı. Kilitledi. İçimde tuhaf bir sıkışma oldu. “Bir sorun mu var efendim?” Birden bana döndü. “Onun yaşadığını ne zamandır biliyordun?” Soru tokat gibiydi. Bir an neye uğradığımı şaşırdım. Onu sandalyeye oturtup karşısında dikildim. Verdiğim söz kulaklarımda çınladı.

 

Susacaktım. “Neyi kast ettiğinizi anlamıyorum efendim.” Deniz Hanım güldü. Ama bu sakin bir gülüş değildi; sinirle, kırgınlıkla yoğrulmuştu. “Bana yalan söyleme Kerem. Her şeyi biliyorum. Cevap ver?” Ne kadarını biliyordu?

 

Ağzımı açmamak konusunda kararlıydım. Telefonum çalmaya başladı. Telefonumu çıkarıp Deniz hanıma baktım. Deniz hanım eliyle açmamı işaret etti. Telefonumu açıp kulağıma götürdüm. “Avcı, atış serbest. Deniz her şeyi biliyor.” Derin bir nefes aldım. Yatağın üzerindeki yeşil nevresime baktım. Defne’nin kokusu sinmişti sanki. “Emredersiniz..” Telefonu kapattım. Olduğum yerde dikleşip karşımdaki kadına baktım.

 

“Deniz hanım.. Bütün bu olayları iki, üç ay önce öğrendim. Vatan benden sır saklamamı istiyordu. Vatan benden sır saklamamı istiyorsa, bende istenileni yaparım.” Bana uzun uzun baktı. Kızgın değildi. Daha çok ölçüyordu.

 

Kapı çaldı. Deniz hanım “Gel,” dedi. Kapı açıldığında Deniz hanım geleni görebilsin diyerek hafif yan döndüm. Nehir Hanım başını uzattı. “Yemeğe inecek misiniz?”

 

“Sonra Nehir, sonra.” İkisine de bakmadan beklemeye devam ettim. “Soracaksın biliyorum ona da cevabım sonra.” Nehir hanım başıyla onaylayıp kapıyı ardından kapattı. Deniz Hanım tekrar bana döndü. Artık kaçacak yer yoktu. “Defne’nin güvenliği problem olmaya başladığında özel bir davetiye aldım,” dedim. “Esir düştüğümüz zamana denk geldi. Gidemedim. Hakkari’ye döndüğümüzde Defne’den habersiz davete icabet ettim. O gün öğrendim. Sonra güvenliği için birkaç kez görüştüm. Kaçırıldığı gün de komutanım operasyona katıldı.”

 

Yüzünde şaşkınlık yoktu. O an anladım. Kuzey Komutan her şeyi anlatmıştı. Bizi sınamışlardı.

 

Deniz Hanım ayağa kalktı. Tam karşıma dikildi. “Kızımızı son ana kadar koruduğunun farkındayız.” dedi. “Ama kızıma aynısını yaşatırsan seni mahvederim damat.” Yutkundum.

 

“Ayrıca hazır ol. Defne bunu duyduğu anda onun ilk tepkisi senin kıçına tekmeyi koymak olacaktır.” İçim burkuldu. Defne’nin beni bırakma ihtimali… Bu ihtimal bile nefesimi kesiyordu. Defne bunu duyduğu anda ya benim götüme tekmeyi koyacak yada... Yada falan yok ya.. Direkt tekmeyi koyacak. “O yüzden olur da öğrenirse, bilmiyor ayağına yatacaksın. Defne’ye söylemeyeceksin.” Bu cümle içimde yankılandı. Aramızdaki ilişkiyi korumaya çalışıyorlardı ama Defne’ye yalan söyleyemezdim. Defne’nin kıçıma tekmeyi basacağı konusu netti ama bir ihtimalde olsa affederdi. Ona bir de yalan söylersem beni hiç affetmezdi.

 

“Bu ona yalan söylemek olur efendim.” dedim sakin ama kararlı bir sesle. “Ben Defne’ye bunu yapamam. Tek bir yalan dahi söyleyemem. Vatan sözüm bozulana kadar elbette susarım. Ama eğer o söz bozulursa… Ne olursa olsun söyleyeceğim.” Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Ucunda kaybedeceğim şey; vatan sözü olarak kabul ettiğim görevim olsa da… Vatan olarak gördüğüm gök gözlü sevgilim olsa da…

 

Ben Defne’ye yalan söylemezdim. Kapının arkasında, aşağı katta hayat akmaya devam ediyordu. Ama bu odada, iki yetişkin insan bir kadının kalbini nasıl koruyacaklarını konuşuyordu.

 

Asıl fırtına henüz kopmamıştı. Ve ben, hem vatanın verdiği emri hem de kalbimin verdiği sözü aynı anda taşımaya çalışan bir adam olarak, yaklaşan o fırtınanın tam ortasında duruyordum. Gerçek ortaya çıktığında ya bir asker olarak dimdik kalacağım..

 

Ya da sevdiğim kadının gözlerinde yıkılacağım..


Bölüm sonu.

Bölüm : 28.02.2025 19:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...