
《––––––🩺––––––》
Mevlüt albay yoğun bir şekilde telefon görüşmesi yapıyordu. Aralık kapıdan ona bakarken beni görüp eliyle içeri girmemi işaret etti. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. “Elbette, doktorumuzun durumu da gayet iyi. Kendisi ufak bir sıyrıkla atlattı.” Elimdeki dosyayı masasının üzerine bırakıp beklemeye başladım.
“Merak etme. Her şey gayet yolunda.” Mevlüt albayın ses tonu bir anda yumuşadı. Yüzüne merhamet dolu bir gülümseme yerleşti. Esas duruşta beklemeye devam ettim. “Seni sonra tekrardan arayacağım rüzgar.” Telefonu kapattığında bakışlarını bana çevirdi. “Seni dinliyorum Kurt.” Komutanın önündeki dosyayı gösterdim. “Son operasyonun durum raporunu getirdim komutanım.”
Mevlüt albay önündeki dosyayı açıp göz gezdirdi. “Doktor kız nasıl?” Doktor büyük ihtimalle şu anda hastanedeydi. Karakoldan döndükleri günden beri doktorla görüşemedim. Dudağımı yalayıp Mevlüt albaya baktım. “Şu anda hastanede, yaralı askerlerle ilgileniyor olmalı.” Mevlüt albay başını hafifçe salladı. “Tamam,” Rapora tekrar göz gezdirip kapattı. “Sen çıkabilirsin. Git biraz dinlen.”
Hiç itiraz etmeden odadan çıkıp kendi odama geçtim. Elimi saçıma atıp başımı kaşırken yatağıma oturdum. Üniformamın cebinden telefonumu çıkarırken elime gelen şeyi de cebimden çıkardım. Telefonumun yanında ufak bir kovan vardı. Doktorun omzunu sıyıran kurşunu fark edip yerden almıştım. Bunu ona vermeyi düşünüyordum. Evinde pansuman yaptığı gece, dolabındaki kavanoza koyacağına eminim.
“Yüzündeki gülümsemenin sebebi kurşunu sıkan mı, yoksa kurşunu yiyen mi?” Başımı çevirip kapıya baktım. Barut kapının yanındaki duvara yaslanmış, gülerek bana bakıyordu. Elimdeki kovanı tekrardan cebime attım. Ayağa kalkıp dolabıma ilerledim. Barut kollarını göğsünde birleştirdi. “Yorgunsun diye düşünüyordum ama..” Dolaptan gömleğimi alıp kenara çıkardım. “Belli ki sen doktor hanıma giedeceksin.”
Ona döndüm. “Ne doktoru? Askerlere bakmaya gidiyorum ben.” Barut başını sallarken güldü. “He Kurt he. Rakı balık, şiş kebap gene gelecem ben.” Göz devirdim. İnanmamış olması beni hiç şaşırtmadı. Üniformamı çıkarıp gömleğimi üzerime geçirdim. Düğmeleri iliklerken aynada kendime bakıyordum. “Gitmişken bide doktora bak. İyi olduğunu duymak istiyorum.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. Ona ne ki doktorun nasıl olduğu?
Barut sustum dercesine ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, sakin ol Kurt.” Bana bakarken alaycı bir gülümseme vardı suratında. “Demedim say.” Göz devirdim. Pantolonumun kemerini çözerken ona baktım. “Çıkacak mısın yoksa soyunayım mı?” Gülerken arkasını dönüp odamdan çıktı. Pantolonumu çıkarıp kotumu giydim. Pantolonumun cebindeki kurşun kovanını da kotumun cebine attım. Saçlarımı düzeltip botlarımı giydim. Odadan çıkarken arabamın anahtarını masanın üzerinden aldım.
Hastaneye girdiğimde hastane oldukça sakindi. Adımlarımı direkt doktorun odasına doğru ilerlemeye başladım. Girişteki ismine bakıp kapıyı çaldım. Odadan ses gelmedi. Kapıyı aralayıp odaya girdim. Koridorda onun bıkkın sesini duydum. “Off..” İyice yorulmuş olmalıydı. Bedenimi duvara yaslayıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Doktorun odaya girmesini beklemeye başladım.
Doktor odaya girdiğinde sarı saçlarını geriye doğru itip bana baktı. Ona bakıp gülümsedim. Gözlerinin altı morarmıştı, yorgun olduğu belli oluyordu. Birkaç gündür hastanede nöbet tutuyor olmalıydı. Neden burada olduğumu sorguluyordu. Sormasına fırsat vermeden başımla sedyeyi işaret ettim. "Yat hadi."
Şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Ona doğru eğilip bileğini kavradım. Sedyeye oturmasına yardımcı olup makası aldım. Dikkatli bir şekilde göğüslerini kapalı tutacak şekilde kestim. Doktorun bakışlarını üzerimde hissediyordum. Şaşkın şaşkın gözlerimin içine bakıyordu. Omzundaki yaraya dikkatli bir şekilde pansuman yapmaya başladım. Yara, canını acıtıyor olmalıydı. Yüzünü buruşturdu, dudaklarını büzüp sızlandı. Onun dudaklarına bakıp yutkundum. Yarasına doğru hafif hafif üfledim. “Tamam, bitiyor. Canın acıyor biliyorum ama dayanırsın sen." O da yutkunup gözlerini kapattı. Canı oldukça yanıyor olmalıydı.
Yorgunluk da onun üzerine çökmeye başlamıştı. İşimi bitirdiğimde yorgunlukla esnedi. Onun yatmasına yardım edip üzerini örttüm. Doktor yavaşça rahat bir pozisyon alıp uyumaya başladı. Odada telefon titreşim sesi geliyordu. Kendi telefonumu kontrol ettim. Benim telefonum çalmıyordu. Doktorun önlüğünün cebinden telefonunu çıkardım. Arama, doktorun annesinden geliyordu. Sedyede yatan doktora baktım. Çoktan uykuya dalmış gibiydi.
Annesi endişelenmesin diye düşünerek aramayı yanıtladım. “Efendim iyi günler,” Telefonun karşısındaki kişinin endişeli sesini duydum. “Ben yanlış kişiyi mi aradım?” Sakin bir şekilde kim olduğumu telefonun diğer ucundaki kişiye anlatmaya başladım. “Ben yüzbaşı Kerem.”
“Bir sorun yok değil mi? Kızım nerede?” Sakin kalmaya çalışan ses tonu güzeldi. Kadın böyle durumlara alışkın gibiydi. “Evet, evet efendim.” Elimi belime yerleştirip sedyede yatan Defne’ye baktım. “Yok, doktor hanım nöbette. Ben siz endişelenmeyin diye açtım. Şimdi uyuyor." Defne yattığı yerde yaralı omzuna doğru dönmeye çalıştı. Fark ettiğim anda ona doğru atılıp dönmesini engelledim. Bakışlarımı onun üzerinde dolaştırıp gülümsedim. “Uyandığında sizi arayacaktır efendim.”
“Pekala, sana güvenmek istiyorum delikanlı. Kızım bana bir an önce dönse iyi olur.” diyerek telefonu kapattı. Telefonu yastığının yanına bırakıp Defne’ye baktım. Gözleri gerçekten büyüktü. Yakınında değildim ama kokusunu içime kadar alabiliyordum. Gözlerimi kapatıp kokusunu içime çektim. Geri çekilip cebimdeki kurşunu çıkardım. Masasının üzerinden bir kağıt, kalem çıkardım. Elime aldığım mavi elmaslı kaleme baktım. “Bu ne lan?”
Kağıda yazacağımı yazıp kurşunun altına yerleştirdim. Son kez doktorun kokusu burnuma dolduğunda gözlerimi kapatıp içime çektim ve odadan çıktım.
《––––––🩺––––––》
Bölüm 3
Omzumdaki destekliği düzeltip saçlarımı düzelttim. Saçlarımı bir türlü toplayamadığım için artık çıldırmak üzereyim. Aracımın anahtarını alıp evden çıktım. Vurulma olayının üstünden bir hafta geçmişti. Bu bir hafta boyunca hem karargah hem de hastane tarafından izinli sayıldım.
Bugün ise sonunda işime döneceğim. Karargahta nöbetim var ve keyfim yerinde. Çantamı alıp saçlarımı kulağımın arkasına ittim. Apartmandan çıkıp arabama bindim. Çantamı yan koltuğa bırakıp arabamı çalıştırmak için başımı kaldırdım. “Hih..” Karşımda dikilen komutanla biraz irkilsem de hemen kendimi toparladım. Arabamın önünden ayrılıp benim tarafıma geldi. Camıma iki kez tıkladı. Camı indirip ne diyecek diyerek ona baktım. Bakışlarıyla kolumu işaret etti. "Bu kolla nereye gidiyorsun doktor?" Kolunu kapıma yasladı. "Araç sürebilecek haldeyim komutan, karargâhta görüşürüz." diyerek onu umursamadan camı kapatıp arabayı çalıştırdım. Ona bakarak yanından geçip lojmandan çıkış yaptım.
Yolda ilk başta biraz zorlansam da otomatik vitesin rahatlığıyla alaya kadar sürdüm. Aynadan arkama baktığımda tanıdık plakalı benimle aynı model aracı gördüğüm gibi derin bir nefes aldım. Komutan tam arkamdan geliyordu. Aynı yere gittiğimiz için bunda saçma olan bir şey yok tabii ki. Sol elini şoför koltuğunun hemen yanında duran yaslama yerine yaslamış, sağ eli direksiyondaydı. Aynadan görebildiğim o net ve kararlı bakışlarıyla bana bakıyordu.
Karargâha giriş yaptıktan hemen sonra park ettim. Çantamı alıp arabamdan indim ve içeri girdim. Omuzluğuma yasladığım önlüğümle koridorda revire doğru ilerledim. Sola döndüğümde Albay Mevlüt ile koridorda karşılaştık. “Geçmiş olsun doktor kızım. Ağrıların hafifledi mi artık?” Nezaketen gülümsedim. “Teşekkür ederim, Mevlüt amca. Daha iyiyim, başıma diktiğin komutan biraz baş ağrtıyordu ama iyiyim.” Gülümsedi. O odasına giderken bende revire geçtim. Evde kaldığım bütün bir hafta pansumanlarımı komutan yapmıştı. Benimle büyük bir özveri içinde ilgilenmişti.
Zil çaldığında uzandığım yerden kalkıp kapıyı açtım. Üç gündür duş alamadığım için oldukça pis hissediyorum kendimi. Kapıyı açtığımda komutan, beni umursamadan içeri girdi. Poşetleri tek elinde toplayıp postallarını kenara koydu. Elindeki poşetlerle mutfağa ilerlemeye başladı. “Komutan?” Kapıyı kapatıp benden önce mutfağıma giren komutanın arkasından mutfağa ilerledim.
“Sabah kahvaltı yaptın mı?” Sağlam kolumla kapının pervazına yaslandım. “Hm hm..” Poşetleri tezgaha boşaltmaya başladı. İçinde bir sürü malzeme vardı. “Bunlar ne komutan?” Omuz silkti. “Bilmiyorum, Barut almamı söyledi. Ben akşam göreve çıkacağım. Mevlüt albay seninle ilgilenmemiz gerektiğini söyleyip duruyor.” Malzemelere göz gezdirdim. Balık almıştı. Aldıklarını kenara koyup bana döndü. “Ağrın var mı?”
Başımı salladım. “Aslında şu pansumanı yapmadan önce bi duş alsam iyi olacak ama..” Komutan bana baktı. Kaşlarını çatıp mutfağımdan çıktı ve banyoma ilerledi. Banyoma göz atıp bana baktı. “Saçlarını yıkayamazsın değil mi?” Onu başımla onayladım. Tek elimle saçlarımı yıkardım ama epey bir zor olurdu. Kerem bana bakıyordu. “Havluların nerede?” Banyoya girip üçüncü çekmecedeki havluyu çıkardım. Elimdeki havluyu alıp suyu açtı.
“Gel kazağını çıkar en azından,” Eliyle beni kendine doğru çağırdı. Ona doğru adımlayıp başımı kaldırarak ona baktım. Dikkatli bir şekilde kazağımı çıkarmama yardım etti. Beyaz atletim üstümdeydi. Onu çıkarmadan kendi paçalarını sıvadı. “Saçlarını yıkarken hangilerini kullanıyorsun?” Duşakabinin içine bir sandalye çekti. Eliyle oturmamı işaret etti. Her hareketi planlı bir düzendeydi. Ona kullanacağı şampuanları gösterdim. “Ardından şuradaki kremi kullanacaksın.”
Sessizce onaylayıp saçlarımı ıslatmadan önce özenle, yavaş ve nazik bir şekilde taradı. Saçlarımın yağlı olması onu tiksindirmiyordu. Aksine ellerini saçlarımdan ayırmıyor gibiydi. Saçlarımı ıslatıp şampuanla yavaş yavaş yıkamaya başladı. Başımı geriye yatırıp gözlerimi kapattım. “Sonra da diğer şampuan, değil mi?” Sesi, suyun sesiyle birleşiyordu. Huzurlu hissediyorum. Babamın bizi yıkadığı o günlere geri dönmüş gibiydim. Kısık bir mırıltıyla onu onayladım.
Onun güldüğünü duyabiliyorum. Saçlarımı güzelce duruladı, ardından da saç kremimi saçlarıma sürdü. “Doktor..” Gözlerimi açıp ona baktım. “Gerisini kendin halledebilir misin?” Başımla onu onayladım. Komutan beni banyoda bırakıp çıktı. Rahat bir duş almama yardımcı oldu ya ben daha ne isteyebilirim bu adamdan..
Bugün, Poyraz timi de dahil olmak üzere bir sürü timin rutin kontrolleri yapılacaktı. Önce Yüzbaşı Barut'un komutanı olduğu Barut timinin kontrolüne başladım. Tim kapının önünde benim seslenmemi bekliyordu."Yüzbaşı Altan Barut." Yüzbaşı içeri girdi ve oturdu. Rutin soruları sorarken onun parkasını ve tişörtünü çıkarmasını bekledim. "Bu ara ağrın falan var mı Altan yüzbaşı." Kasları en az komutan kadar iyiydi. Dikkatlice refleks testlerini yapmaya başladım. "Hayır." Ben kontrollerini yaparken o uslu bir çocuk gibi testlerin bitmesini bekliyordu. "Daha öncesinde kronik sırt ağrıların varmış?" Dosyasını detaylı okudum ve ona göre hareket ediyordum.
"Vardı, şimdi o kadar alıştım ki sorun değil." Ağrı kesici kullanıp kullanmadığını soracaktım ki ben sormadan bana yanıt verdi. "Hayır ağrı kesici kullanmıyorum." Sırtındaki büyük kurşun izine baktım. Elimi eski ize götürdüğümde aklımdan geçen soruları sormaya devam ettim. "Bu sırtındaki vurulmadan sonra mı başladı ağrıların?" Yüzbaşı beni başıyla onayladı. "Dağda çıkardılar kurşunu, hastanede doktorlar birkaç problemle karşılaşabileceğimi söylemişti zaten. O günden beri sırt ağrım pek dinmez." Onun dediklerinin doğrultusunda kontrolünü yapıp dosyayı doldurmaya başladım.
"Yüzbaşı Kurt'la ne zamandır tanışıyorsunuz?" Bir anda dudaklarımdan çıkan bu soruyu bende beklemiyordum açıkçası. Aklımdan bir köşesinde böyle bir sorunun geçtiğini dahi sorduktan sonra fark ettim. Barut benim sorumun ortamın alakasızlığıyla olan bağını anında fark etti ve "Bunun kontrollerle bir alakası yok sanıyorum?" deyip ukala bir gülüş sergiledi. Bende hemen umursamaz bir yüz ifadesi takınıp "Öylesine sordum." deyiverdim. Sırıtması genişledi. Sinirimi yeterince bozduğu için hızlıca dosyasını kapatıp kenara koydum. Konuyu hızlıca değiştiremeyeceğime göre bir an önce Altan yüzbaşıdan kurtulmam gerek. "Kontrollerin bitti Barut, şuraya imzanı atıp çıkabilirsin."
Sessizce başıyla beni onaylarken o hareketin ‘Öyle diyorsan, öyle olsun.’ anlamına geldiğini biliyordum. Umursamadan arkamı dönüp göz temasını kestim. Ayağa kalkıp o odadan çıkarken dosyadaki diğer isme baktım. "Teğmen Elif Uzun." Dosyasından gördüğüm kadarıyla sarışın bir kadın içeri girmişti. Kullanıp kullanmadığı ilaçları kontrol ettim. “İlaç kullanmadın değil mi hiç?” Elif gülümseyip onayladı. “Kullanmayı sevmem. Mümkün olduğunca uzak duruyorum.” Gülümsedim. Kadın güzel bir kadındı. Sakin, duru bir kişiydi. En azından benim görebildiğim kadarıyla.. Normal kontrolünü yapıp imzasını aldım.
"Emirhan Yavuz." Karşımdaki adama baktığımda nezaketen gülümsedim. Karşımdaki adam da aynı nezaketle gülümsemişti. Elif odadan çıkmadan yanındaki yatağa oturan adama bakarken sakince oturuyordu. Emirhan’ın kontrolünü izliyordu. "Ağrın var mı? Herhangi bir şikâyetin?" Başını sağa sola salladığında rutin kontrollerini yapıp dosyayı doldurdum. Göz ucuyla Elif’e bakıp göz kırpmıştı. Fark ettirmemeye çalışsa da göz kırptığını ve Elif’in gizli saklı gülümsediğini görmüştüm. Onları utandırmamayı tercih edip sessizce dosyama döndüm.
"Sıradaki askerleri içeriye gönderir misin?" Karşımdaki askerin bakışları yere doğru dalmıştı. Sessizce yere bakıyordu. Bir hata mı yaptım acaba diyerek dosyaya baktığımda Barut timinde daha fazla askerin olmadığını gördüm. Demek ki sadece üç kişilik bir timdiler. Emirhan ve Elif sessizce revirden çıktıklarında ne diyeceğimi bilemedim. “Acaba ne oldu onlara?” Revirin girişine arkamı dönüp Barut timinin dosyasına imzamı attım. Ardından gelen dosyaya baktım. Dosyada kocaman harflerle Poyraz Timi yazıyordu. Yeni rütbeleri dosyalarında yazıyordu.
Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt
Kıdemli Üsteğmen Hakan Küçükarslan
Üsteğmen Ayda Tuna
Teğmen Uğur Kutlu
Asteğmen Murat Göktürk
Asteğmen Hasan Turna
Astsubay Başçavuş Fatih Altındağ
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Hamza Gemalmaz
Astsubay Çavuş Taner Öztan
"Pekâlâ, Taner Öztan! Hamza Gemalmaz! Fatih Altındağ!" Seslendiğim gibi kapıda bekliyor olacaklardı ki içeri girip bana bakmaya başlamışlardı. "Geçin üçünüz." diyerek onlara yatakları yeri gösterdim. Onlar yataklara oturduğunda Taner’in kağıtlarına baktım. "Taner, İstanbul ha? Güzel yerdi.” Dosyayı kapatıp kenara bıraktım. Kontrolüne başlarken “Sadece benim için çok kalabalık bir memleket." diyerek sohbet etmeye başladım. Taner memleketini seviyor olmalıydı. İstanbul’dan bahsettiğim anda gülümsemeye başlamıştı. "Öyle doktor hanım."
"Köken nereli? Yani hiç kimse tam olarak İstanbullu değildir." Askerleri tanıyarak onlarla ilgilenmek bana iyi hissettiriyordu. Onlar da gerginliklerini atıyorlardı. "Üsküdarlıyım doktor hanım." Kontrol etmeye başladığımda bir yandan da sohbet etmeye devam ediyordum. Diğer askerlerden biri hemen atlayıp "Bence muhacir, Taner." dedi.Göz ucuyla baktığımda konuşanın Hamza olduğunu anladım. Fatih de kendini tutamayıp dahil oldu. "Kırım kökenli olabilir mi?" Onlara gülümseyip Taner'in dosyasına geri odaklandım. "Taner, alerjin ne alemde?" Dosyada gördüğüm kadarıyla alerjisi üst seviyeydi. Taner'in bana bakarak "Alerjimin olduğu besinleri tüketmiyorum.” diyerek açıkladı. Dosyanın altına imzamı atıp dosyayı ona uzattım. "Tamam sen şuraya imza atıp çıkabilirsin." Hamza’ya doğru yürüyüp onun da kontrollerini yapmak için dosyasını açtım. İlk bakışta bir göz gezdirip gülümsedim.
"Fazla spor yapıyoruz sanırım?" Hamza büyük bir hevesle gerinip vücudunu göstermeye başladı. "Vücudumdan mı anladınız doktor hanım." Onun bu özgüveni sinir bozucuydu. Gülümsedim, "Hayır,” Göz ucuyla bacağını gösterdim. “Sol bacağındaki kasılmalardan.” Elimdeki dosyayı kapatıp ilaç dolabına ilerlemeye başladım. “Bir süre azaltmaya çalış eğitimlerini aksatma ama dinlenmen de gerekiyor." diyerek ilaçları inceledim. Dolaptan aldığım ilaçla Hamza'nın oturduğu sedyeye döndüğüm anda Taner'in yerinde o oturuyordu. Yatağa ucu ucuna oturmuş mavi gözlerini üzerime dikmişti. Başını hafifçe sağa yatırmıştı. Beni bütün dikkatiyle inceliyordu.
Onu çok umursamadan elimdeki kremi Hamza'ya uzattım. "İyi gelecektir. İmza atıp çıkabilirsin. Birkaç gün dinlenmen gerektiğinin notunu düştüm." diyerek Hamza’nın itiraz etmesine fırsat vermeden dosyayı doldurup kapattım. Bu sefer Fatih'e döndüm. Dosyasında yazılı olan not ile başımı kaldırıp Fatih’e baktım. “Kollarını açabilir misin?” Yeşik kazağını sıyırıp kollarını gösterdi. İzler dikkatimi çekmişti, geçmişe dair olduğu belliydi. Komutanının yanında konuşmak istemez diye düşünüyorum. “Komutan dışarı çık.” Yüzbaşı bana bakıp tek kaşını kaldırdı. Emir kipiyle konuşmam onun dikkatini çekmişti. İtiraz etmeden oturduğu yerden kalktı. Yüzbaşının dışarı çıktığını düşünürken Fatih'e baktım. "Fatih senin daha önceden bir..." Benim cümlemi tamamlamamı beklemeden araya girip "Yok. Bıraktım doktor hanım temizim imanıma." diyerek bana itiraz etti. Onun bu dediğine gülmeden edemedim. Fatih bana bakarken kendini açıklamaya başladı.
"Mezun olup time ilk katıldığımda Kerem Yüzbaşı ağzıma sıçtı doktor hanım. Nasıl bırakmayayım." demesiyle kendimi tutamayıp kahkahayı bastım. Gelen öksürük sesiyle Fatih dediğinin farkına varıp hemen benden özür diledi. Bende ona arkamdaki komutanı işaret ettim. "O yüzden başına dikildi değil mi? Tekrar başlamadığından emin olmaya çalışıyor." Fatih, komutanına doğru döndüğünde aralarında geçen bakışmadan oluşan konuşmaları anlamak için çabalamadım. Fatih'in kontrolüne zorunlu olarak dahil olan kan testi için ondan kan alacağım. “Fatih sen kolunu uzat.” Fatih onun rutini için test alacağımı biliyordu. İtiraz etmeden kolunu bana doğru uzattı. Turnikeyi alıp kolunu sardım ve sıktım. Bütün hazırlıkları yaptığımda iki tüp kan alıp pamuğu bastırdım. “Meyve suyu da vereyim.” Çekmeceden vişne suyu çıkarıp ona uzattım. “Bir süre dinlen. Sonra çıkabilirsin.”
Odaya giren Ayda üsteğmen, ilk gün tanıştığım efendi çocuk Murat ve Hasan Turna'ya baktım. Onlarda yerini alırken tek tek onların kontrolüne başladım. "Doktor, Hakan üsteğmeni kontrol ederken burada kalabilir miyim?" Ayda'ya bakmadan dosyayı dolduruyordum. Birkaç kişi hariç gayet sağlıklı kişilerden oluşan bir timdi. "O da isterse tabii kalabilirsin Ayda." Omzumun ağrısını umursamamaya çalışıp Murat'a geçtim. Artık iyiden iyiye omzumun ağrısı artmaya başlamıştı. Askerler çıktıktan sonra ağrı kesici içsem daha iyi olacak. Son imzayı da atıp sağ elimle omzumu hafifçe tuttum.
Genel olarak hepsi yakışıklı çocuklardan oluşuyordu. Ayda ise timin gayet güzel olan tek kadınıydı. Beni yormamak için özel bir çaba gösteriyorlardı. Bunu fark ettirmeden yapmaları da ayrı bir detaydı. En son yatağa ilerleyen Hasan’a baktım. "Merhaba doktor hanım. Resmi olarak tanışamadık. Ben Hasan Turna." Hasan sedyeye oturdu. Sessizce dosyayı kontrol edip kapattım ve kalemi önlüğümün cebine astım. Ona dönüp baktım. "Defne Mutlu, tanıştığımıza memnun oldum Hasan." diyerek kontrolüne başladım. Hepsi gayet iyi askerlerdi. Kolay kolay hastalanmamışlardı bile.
En sona kalan Uğur, Hakan ve komutana baktım. Önümde oturan Uğur'u kontrol ederken ister istemez vücudunu süzdüm. Çelimsiz bir asker gibi görünüyordu. Doğal olarak böyle bir vücudu beklemiyordum. Şaşkın bakışlarımı bir kenara bırakmaya çalışıp göğsünde gördüğüm ize baktım. "Bu son yaran ne zaman oldu? Derin bir dikişmiş bu belli oluyor."
"2 yıl oluyor iz geçmiyor tabii. Çok mu kötü görünüyor doktor hanım?" Dudaklarımı büzüp başımı sağa sola salladım. "Normal o zaman izin kalması. Hangi doktorsa dikişleri tam düzgün atamamış. İz kötü değil ama daha az iz de kalabilirdi.” Uğur başıyla beni onayladı. Başka bir şeyi yoktu. Dosyayı önüne bıraktım. “Sende imza atıp çıkabilirsin.” Uğur üstünü değiştirip çıkarken Hakan, Ayda ve komutan ile kaldım. Hakan’ı kontrol ederken Hakan Ayda’ya baktı. “Ayda,” Ayda ona baktı. “Niye burada bekliyorsun?” Ayda ilk başta ne diyeceğini bilemedi. Onun bir bahane sunamadığını anladığım anda araya girdim. Başımı dosyadan kaldırmadan konuştum. “O bana özel bir şey soracakmış.” Başımı dosyadan kaldırdım ve Hakan’a baktım. “Bütün beyleri postalayıp kız kıza konuşacağız.” Ayda’ya bakıp göz kırptım. Bana bakarken gülümsedi. Hakan’ın kontrollerini tamamlarken son bir kez dosyaya baktım. “Harika..” Hakan’a dosyayı uzattım. “Şuraya imzanı atıp çıkabilirsin.” Hakan çıkarken Ayda bir süre daha durdu. Sanki bir şeyler konuşuyor gibi kulağıma yaklaştığında dinleyip dolaptan bir ilaç verdim. Ayda arkama doğru baktıktan sonra “Ben de çıkayım artık Defne Hanım. Teşekkür ederim.” deyip revirden çıktı. Gülümseyip onun gidişini izledim.
Komutan, çoktan odaya girmiş bekliyor olmalıydı. Onu kontrol etmeden önce sırtım ona dönükken kolumla omzumu ovuşturdum. Sonra da daha fazla sokurdanmasın diye yanına döndüm. Çoktan parkasını, tişörtünü çıkarmış beni bekliyordu. Gözlerimle yaralarını taradım.
En son oluşan yaraları yani tanışmamıza vesile olan yaraları iyileşmiş yerini izlere bırakmıştı. Eldivenlerimi takıp ona doğru yaklaştım. Yaralarını kontrol ederken o da beni izliyordu. Bakışlarını üstümde hissetmemin başka bir nedeni olamaz. O çelik mavisi gözlerini benim üstümde dikili tutuyordu. Hiç ona bakmadan yaralarına dikkatle bakmaya devam ettim.
Önüme gelen saçlarımı üfleyerek itmeye çalıştım. Saçlarım beni iyice rahatsız etmeye başladığı için sinir krizi geçirmek üzereydim. Desteklikte olan kolum bana hiç yardımcı olmuyordu. Bende saçlarımı geriye itemediğim için tekrardan üfledim. Komutan yaslandığı sağ elini yavaşça kaldırdı. Parmak ucuyla saçlarımı tutup kulağımın arkasına geriye doğru itti. Hiç beklemediğim şeyler yapıyordu. Elimi tutup avcunun içine aldığında gözlerim onun gözleriyle buluştu.
İkimizde birbirimize bakıyorduk. Onun gözleri benimkine oranla daha koyu bir maviydi. Sanki benim gözlerim gökyüzü mavisiyken onun gözler bir tık daha deniz mavisi gibiydi. Benim gözlerime kıyasla daha koyu hareleri vardı. Nasıl anlatacağımı bilemedim ama umarım anlaşılmıştır. Avcumun içine küçük bir şey bıraktı. Gözlerimi avcuma çevirip baktım. Avcumun içinde küçük bir ilaç duruyordu. Tekrardan ona baktım. Gözlerini benden ayırmadan mırıldandı. "Ağrı kesici,” Bakışları saniyelik omzuma kaydı. “Omzun için..." diye ekledi. İki kelimeyi yan yana getirmekte zorlanıyor gibiydi. Bende ondan farksız değildim. Sadece onu başımla onaylayıp ağrı kesiciyi ağzıma attım.
Komutan etrafıma bakıp oturduğu yerden kalktı. Bakışlarımla onu takip ettim. Masamın üstündeki suyu doldurup bana uzattı. Elindeki bardağı alıp içtim. Ben ilacı yutarken komutan elini saçlarıma götürdü. Omuzluğumun takılı olduğu sol bileğimden tokayı alıp saçlarımı geriye doğru toplamıştı. Bakışlarım onda takılı kalmıştı. Saçlarımı elleriyle düzeltip düzgün bir şekilde topluyordu. Sonrasında bana baktığında eliyle burnunun ucunu kaşıyıp kendini açıklamaya başladı. "Saçların önüne geliyordu.” Eliyle omuzluğumu işaret etti. Sol eli belindeydi. “Omuzluğundan toplayamadığını fark ettim." Sessizce onu anladığımı belirtmek için başımla onayladığımda birkaç adım geri çekilip arkamdaki sedyede duran tişörtünü ve parkasını giymişti.
Durduğum yerde silkelenip arkamda kalan komutana dönmeden önce yüzümde olduğunu tahmin ettiğim o aptal ifadeyi silmeye çalıştım. "Buraya mı imza atmamız gerekiyordu?" Masada duran dosyadaki yeri gösterdi. “Hm hm..” diyerek mırıldandım. Komutan imzasını attıktan sonra silkelenip dosyayı aldım. Masamın başına geçip dosyaların hepsini tek tek onayladım. İçeri giren nöbetçi askere dosyaları verdim.
Ben bunları yaparken komutan hala revirde duruyordu. Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Çıksana komutan bitti ya kontrolün." Komutan göz devirdi. "Sana ne doktor. Revir senin mi?" Ona göz devirip bakışlarımı onun üzerinde dolaştırdım. Ona doğru bir adım attım ve önünde durdum. "Benim alanımdasın komutan. Dikkat et de sözünü dinlemeyeceğin doktorların eline düşme." Dedim sevimli sevimli gülerek.
"Doktor..." Mırıldanarak bana doğru gelmeye başladığında bende geri adım atmadan olduğum yerde dikleşerek kuyruğu dik tutmaya devam ettim. Başımı kaldırıp bana bakan komutana baktım. Ağzının içinde kendini sıkarak konuşmaya başladı. "Benimle oynama.” Alaylı bir gülüşle ona baktım. "Burak Kut'un şarkısı mıydı bu?” Kaşlarımı çattım. “Hatta devamı şeydi.” Komutanın kaşları da benimki gibi çatılmıştı. Onun asıl sebebi ise sinirlenmeye başlamış olmasıydı. “Hah hatırladım! Uğurlar olsun." diyerek ona kapıyı gösterdim. Gıcık gülüşümün onun sinirlerini bozduğuna emindim. Nitekim o da derin nefes alıp arkasına bakmadan revirden çıktı. Kazandığım zaferle sandalyeme geri oturup başımı masaya yasladım.
“Bugün geliyorlar!”
“Evet öyleymiş. Hadi yine Defne yırttı. Hasreti bitiyor.” Defin’e bakıp göz kırptım. “Darısı sana bebek.” Damla teyzem aşırı heyecanlıydı. Murat eniştemin geleceği anı sabırsızlıkla bekliyordu ama önce gelecek olanlar dayımlardı. Dün gece gördüğüm rüya aklıma geldi. Bir ses Ayaz’ın bana gelmeyeceğini söylüyordu. Bu olumsuz düşünceyi umursamadan mutfağa ilerledim.
Nehir teyzem erkenden harika bir kahvaltı sofrası kurmuştu ve hala mutfakta bir şeyler hazırlamaya devam ediyordu. Damla teyzem torunu Toprak’ı oyalarken mamasını da yediriyordu. Heyecanlıydım. Ayaz giderken sınav sonuçlarıma bakmamıştım. Şimdi ise üniversite ikinci sınıfı bitirdim. Hayat ne kadar hızlı gidiyor. Tıp fakültesini okumak sandığımdan daha zor gidiyordu. Neyse ki annem bana oldukça yardımcı oluyor.
Bahçeden korna sesi yükselmeye başladığında oturduğum yerden hızlıca kalktım. Kapıya doğru koşmaya başladım. “Defne koşma.” Annemin arkamdan bağırmasını umursamadan kapıyı açıp dışarı baktım. Ayaz’ların arabası annemin arabasının yanında durdu. Önce Gizem yengem indi arabadan, ardından Mine..
Herkes tek tek arabadan inerken benim gözüm Ayaz’ı arıyordu. Önce dayım indi. Gülümseyen gözleri ile “Merhaba gençler!” diye bağırdı. Gizem yengem de keyifliydi ama ikisinde de farklı bir şeyler vardı.
Ayaz ve Mine inerken Mine’nin saçlarına baktım. Ne ara sarı yaptı bu saçlarını? Oldukça da güzelleşmiş.. Diğer taraftan inen Mine ile öbür kızın o olmadığını anladım. Valla helal olsun bana. Kıza bakıp gergin bir şekilde yutkundum. Kim bu kız şimdi? “Hoş geldiniz abi.”
Annem yanımdan geçip kollarını açarak dayıma sarıldı. Dayım anneme sarılırken Nehir teyzemle Damla teyzemi de eliyle çağırdı. Kardeşlerini kollarının arasına alıp sıkıştırarak sarıldı. “Hoş bulduk cadılar.” Denef’in gözleri bana döndü. Bana baktığını hissedebiliyorum.
Ayaz kadının yanına geçti. Saçları uzamıştı, yüz hatları benimle görüşmeyeli oldukça oturmuştu. Hafif kirli sakal bırakmıştı. Ne yalan söyleyeyim bana karşı olan bakışlarında bir boşluk vardı. Yanındaki kadın, mutluydu ve gülümsüyordu. Annem dikkatli bir şekilde kadına bakıyordu. Bulut’un benim arkama doğru yaklaştığını fark edebiliyordum. Hepimiz, onun ağzından çıkacak cümleleri bekliyorduk. Herkesin bakışları Ayaz’la ikimiz arasında gidip geliyordu. Ayaz, ilk başta derin bir nefes aldı. Sanki bütün gerginliğini atmak istiyormuş gibi bir nefesti bu. Yutkundu, yanındaki kızın elini tuttu. Gözlerim ellerine kaydı. Ayaz gözümün önünde yanındaki kadının elini tutuyordu. “Millet bu Ezgi.”
Gözlerimin sulanmaya başladığını hissediyorum. Bakışlarımı ellerinden çekip yüzüne çevirdim. “Bundan sonra bizimle kalacak.” Bakışları bana döndü. “Defne,” Yutkundum. İki yıl sonra adımı onun dudaklarından duymak beni heyecanlandırır diye umuyordum. Hissettiklerim heyecan değildi. Daha çok hayal kırıklığı, belki biraz hüzün.. “Biraz konuşalım mı?” Sessizce başımı sallayıp onayladım. Nereye kadar bu korktuğum gerçeklikten kaçacağım ki? Belli ki bana ayrılık konuşması yapacaktı.
Ormanı gösterdiğinde ilerlemeye başladım. Defin benimle adım atınca elimle onu durdurdum. Ormana doğru yürümeye başladığımızda Ayaz oldukça sessizdi. Benimle konuşmak isteyen oydu ama ağzından tek bir kelime çıkmıyordu. Sakince göl kenarındaki banka oturduk. Ayaz kafasında cümlelerini toparlamaya çalışıyor gibiydi. Bu halleri alışık, bir o kadar da yabancı geliyordu bana.. Diyeceği şeyleri tahmin edebiliyorum. Duymak istiyor muyum ondan emin değilim.
İlk cesareti gösteren yine bendim. Yutkunup ona bakmadan konuştum. “Ne oldu Ayaz?” Gergin bir şekilde tekrardan derin bir nefes aldı. Göle doğru bakıyordu. Sessizdi. En son bana bakmadan konuşmaya başladı. “Açık konuşacağım. Çok uzun zaman geçti ve eminim sende de bazı şeyler değişmiştir.” Çok uzun geçti evet, iki yıldır birbirimizi görmüyorduk ama bende değişen bir şey yoktu. Değişen tek şey, artık yapmak istediğim mesleği seçmiş oluşumdu. Bende değişmemişti ama belli ki onun değişen çok şeyi vardı. “A-anlamadım?”
Bu konuşma beni gerçekten geriyor. Daralmış hissediyorum, yutkunma isteğimi bastırmaya çalışıp sessizce bekledim. “Biz kuzeniz ve ben bu uzak kaldığımız süreçte..” Gözlerimi kapatıp yutkundum. “Fark ettim ki seni o anlamda sevemiyorum. Üzgünüm Defne ama..” Daha fazla devam etmesine gerek yok. Elimi kaldırıp onu susturdum. Anlayacağım her şeyi anladım zaten..
Korktuğum o soruyu sormak için tekrardan yutkundum. “O kız..” Derin bir nefes aldım. “Sevgilin, dimi?” Ayaz sessizce onayladı. Saçlarımı önüme atıp dolan gözlerimi gizledim. “Size mutluluklar dilerim. Umarım çok mutlu olursunuz.” Ayaz oturduğu yerden kalkarken benim dediklerime cevap verme tenezzülünde bulunmamıştı.
“Sana bu dünyada cenneti yaşatmak isterdim Defne’m. Bu hıyarın ağzını burnunu kırmak istiyorum.” Dün gece rüyamda duyduğum o kalın erkek sesini tekrar duysam da korkacak halde değildim. Hava kararana kadar orada tek başıma oturup ağladım. İlk kez burada bu kadar berbat ve aşağılanmış hissediyorum. Biri beni bu halimin içinde kucağına alıp çıkarmaya çalışıyor gibi hissediyorum.
İrkilerek uyandığımda ilk başta nerede olduğumu kavrayamadım. Sahi, en son ne oldu? Revirdeydim, masada uyuyakalmış olmam lazımdı ama yatakta yatıyordum. Üstelik biri büyük ihtimalle dağılan saçlarımı bile toplamıştı. Elimi saçıma atıp bağlı saçlarıma dokundum. Peki ya rüyamda duyduğum o ses.. Niye bana bu kadar tanıdık geliyordu?
Önlüğümün cebindeki telefonumu alıp saate baktım. 09.45... Ne ara bu kadar uyudum ben? Sedyeden kalkıp çantamın içindeki diş fırçamı aldım. Sakince lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçalamak için hazırlık yaparken telefonum çalmaya başladı. Önlüğümün cebinden telefonumu çıkarıp arayana baktım. “Bu niye beni arıyor şimdi?” Derin nefes aldım ve çalan telefonumu açtım. "Efendim Doruk?" Aynada saçlarımın düzgün olup olmadığını kontrol ettim. "Can amcam hafta sonu müsait misin diye soruyor?" Kaşlarım çatıldı. Durup dururken bunu sormaları tuhaf geldi. "Neden?"
"Yanına gelmeyi düşünüyoruz da." Mantıklı ama ben o kadar kişiyi nasıl lojmana sokacağım ki. "Toplu gelmeyin lan parça parça gelin. Lojmana hepinizi nasıl sokayım." Aynadan gözlerime bakıp makyajımı kontrol ettim. "Niye?" Telefondan gelen ani sesi ve Doruk'un salakça sorusuna göz devirdim. Rujumu da düzelttiğimde sol elimi yana açtım. "Oğlum bizim aile kabile gibi. Parça parça gelin." Lavabodan çıkıp koridorda ilerlemeye başladım. "Tamam o zaman ilk olarak Bulut, Ayaz, Len ve ben geleyim."
"Bulut, kendisi karısıyla gelsin gelecekse, ayrı gayrı gelmesinler. Len de gelmesin, cins bakışlarını istemiyorum."
"Aranızdakini çözdüğünüzü sanıyordum." Doruk'un bu sorusunu görmezden gelmek istesem de yapamıyorum. "Len'le aramızdaki problem sizinki gibi değil. Len denilen şahıs Denef'i kırmadı, aşağıladı." Telefondan gelen iç çekme sesi ile bıktırma politikamın başarılı olduğumu kanıtlıyordu. "Neyse, vazgeçmeme ramak kaldı yemin ederim. Hatta vazgeçirdin neredeyse." Göz devirip "İyi gelmeyin, benim işime gelir zaten." deyip Doruk'un suratına telefonu kapattım. Onların tribini çekecek gücüm yoktu.
Revire geri döndüğümde omzumdaki yeni iyileşmeye başlamış yarayı sedyeye oturarak açtım ve kontrol etmeye başladım. Ortada yeni yapılan bir pansuman vardı. Kim pansuman yaptı bana? "Kim pansuman yaptı bana ya?" Omzumdaki yarama bakarken kapı bir anda açıldı. Odaya giren Uğur'la kolunu çıkarmış olduğum tişörtümü göğsüme doğru örttüm.
"Doktor han- Ovvv! Özür dilerim kapıyı çalmam lazımdı." Kapının kolunu tutarken arkası dönük duran Uğur'a bakıp gülümsedim. "Sorun değil, gelebilirsin." Diğer elindeki krem kutusunu bana doğru sallayarak içeri girmişti. Ben üstüme tişörtümü tutuyordum. Bana bakmadan elindeki kremi uzattı. "Şu kremi sana sormaya gelmiştim." Uğur’a sandalyeyi gösterdim. O içeri girip yanıma yaklaştı. "Tamam ben bakayım da.. Uğur,” Uğur bana bakmadan beni dinliyordu. “Bana biri pansuman yapmış ama kim bilmiyorum. Sen biliyor musun?" Uğur elindeki kremi yanıma bıraktığında benden izin alarak benim pansumanıma baktı. "Hayır bilmiyorum ama Kerem Yüzbaşı birkaç kez revire gelmişti. Yani revire geldiğini söylemedi tabii ama ben Hasan'la mescide giderken onu revirden çıkarken gördüm."
Başımla onu onayladım. Komutanın bana pansuman yaptığını düşünmek istemiyorum. Uğur, tişörtü giymeme yardım etti. Acımın olmadığını söylememe rağmen yine de “Olur mu öyle şey..” diyerek bana yardım etmişti. Ona teşekkür edip bana göstermeye getirdiği kreme baktım. "Bu krem kas gevşetici bir krem. Kullanılabilir hatta ilaçtansa bu krem daha rahat. Kremi sürüyorsun bir havluyla sıcak tutup uyuyorsun." Uğur bana bakarken başıyla onayladı ve kremi alıp revirden çıktı. Beyaz önlüğümü askılığa asıp ceketimi giydim. Masanın üstündeki çantamı alıp revirden çıktım. Şimdi ise hastane nöbetim vardı.
Sakince dışarı çıktım. Dışarda çayıyla beraber yürüyen komutana baktım. Benim gözlerimdeki bakışları gözlerimden saçlarıma doğru çıktı. Bağlı saçlarımda dolanan bakışları en son omzuma indi. İşte o an hem pansumanımı yapanın hem de saçlarımı toplayanın o olduğunu anladım. Onun bakışlarını umursamadan arkamı döndüm. Yutkunup arabaya ilerlemeye başladım. "Doktor hanım günaydın." Barut'un sesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Barut sol elini üniformasının kemerine yaslamış, sağ elindeki simitle bana doğru gelmişti. Ona gülümseyerek durdum ve bedenimi komple ona çevirdim. Çantamı, arabanın içine atmıştım. "Günaydın Yüzbaşı Barut."
"Nasılsın?" Gülümsüyordu. Nazikti, bana karşı nazik davranıyordu. Onun sorusuna en az onun nazik bir şekilde cevap verdim. "İyiyim şimdi hastaneye gidiyorum. Sen nasılsın?"
"Bende iyiyim. Simit?" Elindeki simidi bana doğru uzattı. "Fazladan almıştım." Deyip göz kırptı. Kerem de yanımıza gelmeye başlamıştı. Onun elindeki bardağa kısa bir bakış atıp Altan'a döndüm. Sırf gıcıklığımdan ufak bir sırıtıp "Tabii alırım." diyerek simidi elinden aldım ardından da komutanın elindeki çay dolu karton bardağı aldım.
Şaşkın bakışları üzerimde dolanırken umursamadan kısa bir bakış attım. "Kuru kuru gitmezdi komutan. Sen kendine yenisini alırsın." deyip arabama bindim. Bardağı hafifçe ona doğru kaldırıp gülümsedim. “Teşekkürler komutan.” Bardağı yerine koyup arabamı çalıştırdım ve sürmeye başladım. Ben karargahtan çıkarken aynadan gördüğüm kadarıyla Altan Barut'un, Kerem'e bakarak kahkaha attığını gördüm.
Hastaneye girdiğimde çantamı polikliniğe bırakıp saçlarımı topladım. Bütün günü çocuklarla ilgilenerek geçirdim. Bana hazırlanan odaya geçip masamın üstündeki lalelere yaklaştım. Dışarıdaki hemşireye seslendim. "Nazike, çiçekler bana mı geldi?" Nazike, başıyla onayladı. Başımı lalelere çevirip baktım. "Evet doktor hanım. Sabah getirdiler." Kaşlarımı çattım, kimden gelmiş olabilir ki? Çiçeği kucağıma alıp üstüne iliştirilen nota baktım. 'Yeni görev yerin hayırlı olsun evimizin deli dolu doktoru. Sizin evin erkeklerinden selam olsun.' güldüm. Bunu gönderme nezaketine sahip olan üç kişi vardı. Ya Selim dayım ya Güney amcam ya da Bulut... Önlüğümün cebinden çıkardığım telefona bakarken Nazike odanın önünde kapımı çaldı. Nazike’den başka kimse şu anda odama gelmezdi. "Doktor Hanım bunları imzalamanız gerekiyor." Telefonda Bulut'u ararken Nazike’ye gel işreti yaptım.
"Çiçekleri aldın demek ki." Telefondan Bulut'un canlı, enerjik gelen sesini duyduğumda gülümsedim. Bizim evimizde bu düşünceye sahip olan az kişi vardı. Bulut da bunlardan biriydi. "Senin gönderdiğini tahmin etmiştim bebek." Bulut’un kahkahasını duyduğum gibi bende güldüm. Bulut, her zaman naif biriydi. Bizi hiç sevmediğini söylese de bizi hiçbir zaman yalnız bırakmazdı. "Sana bir sürpriz yapalım dedik fena mı?" Açık konuşmak gerekirse papatyalar hiç de fena olmamıştı. Gülümseyip tekrardan konuştum. "Teşekkür ederim çok hoşuma gitti." Bulut'un telefondan gelen gülüşü beni bir an için olsa evime götürdü. Pek huzur dolu olmasa da özlemini çok duyduğum o evime..
“Daha Elis’ler uyanmadı ki.”
“Nasıl uyanmadılar ya saat kaç olmuş.” Elis’in odasının önüne gelip kapıyı bir anda açtım. Zaten odaya girmemle Elis uyanmıştı. Tek gözüyle bana bakıp oflayarak yastığına geri yattı. Örtüyü onun üstünden çekip yataktan attım. Elis’in şortu kalçasına kadar sıyrılmıştı. Onun kalçalarını umursamadan yatağın kenarından ilerlemeye başladım. “Saat kaç oldu uyan artık!” Elis onaylayıp başını yastıktan kaldırdı. Saçlarını yüzünden itip yattığı yerden kalktı. “Tamam, tamam kalktım.” Zaferle Elis’in odasından çıkıp yan odaya, Bulut’un odasına daldım. Bulut’un odası da en az Elis’in odası kadar ferah kokuyordu. Tek fark, Elis’in odası çiçek kokarken Bulut’un odası erkeksi kokuyordu. Yatağa ilerleyip, Elis’e yaptığım gibi Bulut’un üstündeki örtüyü de fırlatıp attım. Kollarını yastığın altına saklamıştı. Üstünde sadece Batmanli iç çamaşırı vardı. “Kalk artık!”
Bulut başının altındaki yastığı çekip bana bakmadan yüzüne bastırdı. “Defne, siktir git!” Umursamadan kendi yüzüne bastırdığı yastığını da çektim ve yere fırlattım. “Siktirtme kendini, kalk hadi öğlen oldu.” Biraz başında bekleyip kalkıp kalkmayacağını anlayıp banyoya geçtim. Bir kovaya su doldurup tekrardan Bulut’un odasına döndüm. “Bulut, son kez söylüyorum. Kalkıyor musun? Bak olacaklardan ben sorumlu değilim.”
Bulut beni umursamadan uyumaya devam ettiğinde kovayı kaldırıp, Bulut’un üzerine boşalttım. “Sikeyim seni Defne!” Bulut yatağında oturur hale geldiğinde ıslanan saçlarını geriye doğru itti. “Bıktım yemin ediyorum bıktım. Gene neye sinirlendin acaba da bana sarıyorsun ben anlamıyorum.” Onun söylenmesini umursamadan kapıya doğru ilerledim. Tam kapıdan çıkacakken Bulut sakince adımı söyledi. “Defne..” Olduğum yerde bir adım daha atmadan durdum. Ona bakmadan kapının önünde sadece bekledim.
“Ne oldu bilmiyorum ama geçecek.” Yutkundum. Gizlemeye çalıştığım her şey bu kadar anlaşılıyor muydu? Zayıflığımı göstermek istemiyorum diye çabalarken Bulut’un anlaması normal mi? Ona dönüp göz devirdim. “Sana sataşmam için bir şey olması gerektiğini bilmiyordum kuzen. Elis’i de ben uyandırmıştım. O da bir anlama geliyor mu?”
Bulut güldü. “Seni senden daha iyi tanıyorum Defne. Hislerini hissedebiliyorum.”
Bulut benim o evdeki en huzurlu olduğum kişilerden biriydi. Didişirdik, inatlaşırdık ama hep yanımda olurdu. "Ne demek. Gelecek misin birkaç günlüğüne?" Bilgisayarımdaki takvime bakıp Çanakkale’ye dönme planlarımı gözden geçirdim. "Haziran’a doğru geleceğim. Malum amcamın doğum günü." Haziranın sekizi gibi Can amcamın doğum günüydü ve bu bahaneyle ailemin yanına döneceğim.
"Can amcama ne alacaksın?" Kendisi de bir şey bulamamış olacaktı ki bana ne alacağımı soruyordu. Geriye doğru yaslanıp başımı sandalyemde geriye attım. "Hiçbir şey, adam her şeye sahip biliyorsun. Ben ne alabilirim o adama?" Can amcamın kanun gibi zengin olması benim problemim değildi. Her şeyi istediği anda alabilecek bir adama ben ne alabilirim ki? Bulut derin bir nefes aldı. "Elis özel bir tablo hazırladı onlar için."
Elis hep böyleydi. Kusursuz bir çizim yeteneği vardı ve bunu ailesi için hiç tereddüt etmeden kullanıyordu. Yine Can amca için değişik ve özel bir hediye seçmiş olmalı. "Elis her sene özel hediyeler seçiyor. Şaşırmam yani." Bulut’un sesi boğuk geliyordu. Belli ki şu anda ofise geçiyor. Bulut harika bir tasarım, dikim yeteneği olan bir avukattı. Oğlu Toprak’ın bazı özel kıyafetlerini o tasarlamış ve dikmişti. "Tamam görüşürüz o zaman seni daha fazla tutmayayım ben." Bulut'un sesi ile masamın üstüne bıraktığım lalelere tekrardan bakıp gülümsedim. "Teşekkür ederim tekrardan. Çok sevdim çiçekleri." diyerek telefonu kapattıktan sonra laleleri kenara alıp dosyalara döndüm ve raporları okumaya devam ettim.
"Su çiçeği tekrardan küçük çocukları arasında fazlalaşmış haberiniz olsun. Bu, bu hafta içindeki beşinci hasta.” Reçeteyi yazıp imzamı attım. “Gerekli ilaçları verin sonra gönderebilirsiniz." Koridordan yükselen seslerle Nazike koridoru göz ucuyla yokladı. “Kavga var sanırım.” Kaşlarımı çatıp oturduğum yerden hızla kalktım ve odadan çıktım. Poliklinikten acile doğru ilerlerken soldaki koridordan gelen ses ile o yöne döndüm.
Koridorun sonunda sağdan gelen "Bırak kolumu! Yardım edin!" sesiyle bu sefer sağ tarafa döndüm. Nazike benim arkamdan koşa koşa geliyordu. Koridorun ucunda bir kalabalık vardı. Kalabalığa yaklaşıp ne olduğunu görmeye çalıştım. Kolu sıkıca tutulmuş kadın, çığlık çığlığa bağırıyordu. Adam onu kolundan tutup hastaneden çıkarmaya çalışıyordu ve kimse yardım etmiyordu. Kadının yüzü darmadağın olmuştu.
"Kes sesini çıkacağız buradan!" Yanımdaki Nazike'ye dönüp polise haber vermesini söyledim. Ellerimi önlüğümün ceplerine koyup ikiliye doğru yürümeye başladım. "Kadını bırak." Adam anında öfkeyle bana dönmüştü. Kadına olan öfkesi o kadar yoğundu ki kadının kolunu sıkı sıkıya tuttuğunu görebiliyordum. Bana da elini kaldırıp "Karışma lan sen! Kimsin sen!" diye bağırdı. Adamın yüksek sesi beni de germeye yetmişti. Sakin kalmaya çalışarak adama bakmaya devam ettim. "Çek elini kadının üstünden." Kadının ağlarken çıkan çaresiz sesi beni sinirlendirmişti. "Yardım et abla yalvarırım öldürecek beni."
Sinirle iyice adama yaklaşıp adamın koluna tekme attım. Adam acı dolu bir ses çıkardı. Kadını tutup adamın elinden kurtardım. “Koş!” Kadın benim bunu dememi bekliyormuş gibi hızlıca koşmaya başladı. Kadını kendi odama soktum. "Sakın buradan çıkma. Ben kapıyı kapattığımda kapıyı kilitleyebilirsin." Kadının cevap vermesini beklemeden kapıyı üzerine kapattım. Koridorun başında görünen adama döndüm.
"Geberteceğim lan seni!" Adam üzerime doğru büyük bir öfkeyle geliyordu. Etrafa dönüp çevremdeki insanları uzaklaştırmaya çalıştım. "Dağılın! Herkes uzaklaşsın!" Adamın bana doğru atmaya çalıştığı yumruğu engelleyip ona doğru yumruk attım. Bu hareketim adamı iyice sinirlendirirken ben dikkatli bir şekilde adama tekme attım. Onu kendimden uzaklaştırıp üstüne çullanmaya çalıştım. Adam beni tutup üstünden atarken sırtım yere sertçe çarpmıştı. Anlık kesilen nefesim bana engel olurken adam benim üstüme çıkıp boğazıma saldırdı.
Görüşüm bulanıklaşmaya başladı. Ellerimle adamı itmeye çalışırken bir anda adam üstümden biri tarafından çekildi. Tekrar nefes almaya çalıştım. Elimi göğsüme yaslayıp nefes almaya çalışmaya devam ettim. "Doktor hanım iyi misiniz? Doktor hanım, iyi misiniz?" Uğur yanıma çöktü. Başımla onu onayladım, elimi tutup kalkmama yardımcı oldu. Tekrar nefes almaya çalıştım. “Nasıl elini kaldırıyorsun lan şerefsiz?!” Adamı döven komutana baktım.
Uğur, hemen köşedeki sandalyeye oturmama yardım etti. Ben otururken Hakan ve Murat komutanı uzak tutmaya çalışıyordu. "Komutanım durun!" Hakan komutanına emir vermek zorunda kalmıştı. Daha net konuşmak zorunda kalıyordu. Murat ise daha yalvarır gibi sesleniyordu komutana. "Komutanım yapmayın!"
"İyi misiniz doktor hanım?" Murat tekrardan aynı soruyu bana yönelttiğinde "İyiyim Murat." diyerek onu yanıtladım. Biraz daha kendime geldiğimde oturduğum yerden kalkıp bende komutana doğru yaklaştım. Murat ve Hakan'ın çekilmesini işaret edip komutanın omzuna dokundum. Komutan, benim onun omzuna dokunduğumu anladığında biraz daha sakin hareket etmeye başladı. Omzunun üstünden bana baktığında Murat araya girip bu sefer de adamı komutandan uzak tutmaya başladı. Murat’la beraber, komutanla adamın arasına girdim. “Komutan..” Elimi onun göğsüne koyup sakinleştirmeye çalıştım. Komutan ise sol elinin işaret parmağını adama doğru sallıyordu.
"Bir daha benim ülkemde tek bir kadına el kaldırdığını görür, duyar, sezersem seni bulur. Leşini köpeklere atarım." Gözlerimi kapatıp dudaklarımı yaladım. Yeterince yıpranmış hissediyorum zaten bir de kulağımın dibinde bağırıyordu. "Komutan tamam." Göğsündeki elimi, söylediklerimden sonra hissetmiş gibi göğsüne ufak bir bakış atıp adamı silkeleyerek Uğur'lara teslim etti. Sakinleştiğini fark ettiğimde bende geriye doğru çekildim.
Elimi alnıma yaslayıp saçlarımı geriye ittim. "Ne oldu burada?" Komutanın sorusuyla ona doğru dönüp sorusunu yanıtladım. "Kadının biriyle geldi. Daha doğrusu kadın darp edilmiş, büyük ihtimalle kaçıp buraya sığınacaktı." Komutan durup bana doğru döndü. “Kadın nerede?”
Odamı gösterip "Odamda, adamdan kurtarıp odama sakladım." dedim. Sinirli bir nefes çektiğinde bende ona bakıyordum. Hakan'a doğru dönüp "Hakan kadını alın karakola götürün." dedi. Hakan benim odamın kapısını çaldı. Kapıya yaklaşıp sakince konuştum. “Çıkabilirsin, askerler burada.” Kadın benim sesimi duyduktan sonra kapıyı hafifçe araladı. Kadına gülümsedim. “Nazike, Müge’ye söyle pansumanını yapsınlar.” Hakan kadını odamdan çıkarıp Müge’yle beraber ilerlemeye başlamışlardı. Komutan, benim tepki vermeme fırsat vermeden kolumdan tutup odama soktu. Ardımızdan kapıyı kapatıp bana bakmaya başladı.
"Ya kızım sen benim başıma bela mısın?!" Ne olduğunu anlayamadım. Kaşlarımı çatıp ona baktığımda sadece "Ne? Ne saçmalıyorsun sen ya?" diyebilmiştim. Sinirle üzerime doğru yürüdü. "Ya sen, ne diye başını belaya sokuyorsun?” Sesini giderek yükseltiyordu. “Anasını satayım huzurla eve giderken bir duyuyoruz doktorun olduğu hastanede olay çıkıyor!" Onun bu anlamsız sesini yükseltmesi canımı oldukça sıktı. “Ve olayın sahibi tabii ki doktor hanım!” Sakinleştiremiyorsam bende üste çıkarım. Aynı hiddetle bende ona bağırmaya başladım. "Bana sesini yükseltme!" Sinirle ona bakmaya başladım. O bana sesini yükselttikçe bende sinirle ona sesimi yükseltiyordum. O altta kalmadıkça bende altta kalmıyordum.
"Bak sen burada duramıyorsun.” Kaşları havalandı. Dudaklarını büzüp tekrardan dışarıyı gösterdi. “Git buradan, başını daha fazla belaya sokma." Kaşlarımı kaldırıp onu alaya alır şekilde dinledim ardından da aynı ses tonunda bende bağırmaya devam ettim. "Sana ne!” Ellerimle kendimi gösterdim. “Ben, senden beni korumanı istedim mi? Hayır!” Odanın içinde volta atarken ona dönüp ellerimi iki yana açtım. “Ne diye dibimde bitiyorsun sen ya! Gelme! Polis gelsin, sen niye geliyorsun?" Sarı saçlarımı sinirle geriye ittim. "Bak,” Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. “Doktor burası sana zarar verecek. Her seferinde seni koruyamam." Derin bir nefes alıp sinirlerimi yatıştırmaya çalıştım ama karşımdaki adam buna hiç yardımcı olmuyordu. Aynı sinirle bende "Koruma komutan koruma!” diye bağırdım, sinirle ona kapıyı gösterdim. “Çık git odamdan." Ben kendimi bir şekilde koruyabilirim ama yardıma ihtiyacım olduğunda böyle tepeme çıkıp söyleneceklerse bunu ondan asla istemem.
Komutan sinirle kapıyı açıp çıktı. Giydiği deri ceketinden belli olan kaslarıyla ona baktım. En son bir şey söyleyecek gibi olsa da o daha konuşamadan ona sırtımı döndüm. Kapıyı sertçe çekip çıktı. Kapının çarpma sesini duyduğumda gözlerimi kapatıp bekledim. Masamın önündeki sandalyeye kendimi attığımda önüme gelen saçlarımı geriye attım. Kapım nazikçe çalındığında kapıya baktım. “Şey..” Nazike başını kapının arasından sokup elindeki tepsiyi kaldırdı. “Komutan boğazının kreme ihtiyacı olduğunu söyledi ama..” Aslında başka diyeceği yoktu. Sadece çekindiği için sessizdi. Benim onayımı aldığında sessizce içeri girip kapımı kapattı. Boğazımda büyük ihtimalle adamın parmak izleri çıkmıştı. “Çok mu kötü?” Nazike, ekşittiği suratının farkına varıp düzeltti. “Hayır sadece kızarmış. Neyse ki morarmayacak.” Gülümsedim. Beni böylesine düşünmesi iyi hissettiriyordu.
《––––––🩺––––––》
“Barut, akşam yemeğe geliyorsun değil mi?” Barut elindeki çayı ile bana baktı ve bardağını kaldırdı. “Sen Çanakkaleliyi eve atmayacaksan evet.” Göz devirdim. Şu doktor benimle dikleşmeye başladığından beri Barut’un gözdesi olmuştu. Kimse bana böyle diklenemezmiş, o kızı bana alacakmış gibi davranıyordu. Gören de dünyanın en aksi insanı falanım sanacak.
“Akşama güzel mezeler yap bak.” Gülüp arabama geçtim. Bizim tim bugün dışarıda yiyecekti. O yüzden hepsi sivillerini çekmiş dışarı çıkıyorlardı. Arabayı çalıştırırken askeri birime bir bilgi gelmişti. “Ahmet, koş albaya haber ver.” Askeri yanımdan geçerken tuttum. “Ne oldu asker?” Poyraz da yavaştan yanıma doğru toplanmaya başladı. “Komutanım hastanede olay çıkmış. Defne doktor, beyaz kod vermiş dediler.” Murat, yanındaki Uğur’a baktı. “Beyaz kod neydi?”
Uğur’dan önce mırıldanarak Murat’ın sorusunu yanıtladım. “Çalışanlara yönelik saldırı.. Poyraz, atlayın.” Hakan, Uğur ve Murat anında arabama bindiler. Askeriyeden çıkıp hızlıca hastaneye sürmeye başladım. Hastanenin önüne geldiğimde birkaç kişinin içeriden çıktığını gördüm. Hastane sakin görünüyordu. Park edip aşağı indik. İçeri girdiğimizde hemşirelerden birinin kolunu tutup durdurdum. “Doktor nerede?” Kadın kaşlarını çatıp bana bakmaya devam etti. “Doktor Defne, nerede?” Kadının cevap vermesine gerek kalmadan birkaç kişinin bağırış sesleri aşağıya kadar gelmeye başladı. Hızlıca merdivenlere yönelip yukarı çıkmaya başladım. Koridorun başına geldiğimde doktor yerde yatarken iri yarı kel bir adam ise onun boğazına çullanmıştı.
Hızlıca oraya doğru koşup adamın ensesinden tuttum ve adamı doktorun üzerinden çektim. Duvara doğru fırlatıp yüzüne yumruk attım. “Lan şerefsiz. Nasıl dokunursun? Nasıl ona dokunursun?!” Adam neye uğradığını şaşırmıştı. Feleğini kaydıracağım senin adi herif. “Komutanım durun!” Kimin beni tutmaya çalıştığını bilmiyorum ama tutamazlar. Doktorun üzerine çullanmak nedir görmeliydi. Bu adamı komalık etmeden bırakmayacağım.
En son biri omzuma dokunmuştu. Göz ucuyla omzuma dokunan kişiye baktığımda onu gördüm. Mavi gözleri benim üzerimdeydi. Yanımda duruyordu. Doktor, benim yavaşladığımı fark ettiği gibi elini omzumdan göğsüme doğru indirip adamla aramıza girdi. O adamla fazla yakın olmasın diyerek biraz geriye çekildim. O da benimle beraber geldi. Elinin birini göğsüme yaslamıştı, diğer eli ise omzumda dinleniyordu. Bakışlarımı ondan çekip adama çevirdim. Sol işaret parmağımı kaldırıp adama savurmaya başladım.
"Bir daha benim ülkemde tek bir kadına el kaldırdığını görür, duyar, sezersem seni bulur. Leşini köpeklere atarım." Uğur’lar adamı alıp sürükleyerek aşağıya indirmeye başladı. “Komutan tamam.” Defne’nin dengesi çok yerinde sayılmazdı. Belini sarıp ona baktım. “Ne oldu burada?” Gergindi. Boğazında az önceki şerefsizin parmak izleri hafiften belli oluyordu. Resmen ölümüne sıkmış kızın boğazını şerefsiz. “Kadının biriyle geldi. Daha doğrusu kadın darp edilmiş, büyük ihtimalle kaçıp buraya sığınacaktı.” Ona baktım. “Kadın nerede?”
Doktor derin bir nefes verip odasını gösterdi. “Odamda, adamdan kurtarıp odama sakladım.” Ya sabır.. Süper kahraman gibi davranıyor salak kız. Kendini öldürtüp kurtulmaya mı çalışıyor bide onu anlasam. “Hakan, kadını alın karakola götürün.” Doktor kapıyı çalıp kadının kapıyı açmasını bekledi. Kadını odadan çıkardığı gibi karakola götürmek için Hakan koluna girdi. Derin bir nefes alıp doktoru kolundan tuttum. Onu içeri çektiğim gibi kapıyı kapatıp onu kapıya yasladım. “Ya kızım sen benim başıma bela mısın?!” Sesimin yüksek çıkmasına engel olamadım. Ya gelemeseydik? Kaşlarını çattı, an be an mimiklerini izleme fırsatı yakaladım. “Ne? Ne saçmalıyorsun sen ya?”
Bir iki adım ilerleyip tekrardan onun üzerine yürüdüm. “Ya sen ne diye başını belaya sokuyorsun? Anasını satayım huzurla eve giderken bir duyuyoruz doktorun olduğu hastanede olay çıkıyor!” Yüzünü buruşturdu. Sinirlendiğini anında anladım. Sesi yükseldi ve o da bana bağırmaya başladı. “Bana sesini yükseltme!” Sinirlerime hakim olmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Arkamı dönüp odanın içinde yürüdüm. Tekrar ona dönerken elimi belime yasladım. Diğer elimi ona doğru kaldırdım. “Bak sen burada duramıyorsun. Git buradan, başını daha fazla belaya sokma.” Kaşlarını kaldırdı. Hafif bir alayla başını sallayarak beni onayladı. Sakinleşmediği her halinden belliydi. “Sana ne! Ben senden beni korumanı istedim mi? Hayır! Ne diye dibimde bitiyorsun sen ya! Gelme! Polis gelsin sen niye geliyorsun?! Bütün siniriyle benim üzerime doğru yürüyordu. Sarı saçlarını geriye attı. Bu hareketi alışkanlık gibiydi. Önüne gelen saçlarını geriye doğru atıp duruyordu.
Kendime hâkim olmaya çalışıp ses tonumu düşürdüm. “Bak doktor burası sana zarar verecek. Her seferinde seni koruyamam.” O da benim sakinleşmeye çalıştığımı fark edip o da sesini düşürmeye çalıştı. Ama her dediğime sinir olduğunu fark edebiliyorum. “Koruma komutan koruma! Çık git odamdan.” Kapıyı gösterdi. Sakinleşmiyor. Ya sabır.. Ona son bir kez bakıp odadan çıktım. Son bir kez ona dönüp baktım. Doktor anında beni dinlemeyeceğini belli ederek sırtını çevirdi.
Koridorda hastanenin çıkışına doğru yürümeye başladım. “Bana ne gerçekten? Ne bok yerse yesin. Düşündüğüm aklıma sıçayım.” Tam koridoru döndüğümde doktorun yakınında gördüğüm hemşireyle karşılaştım. Bana bakıp irkilmişti. Yanımdan geçip giderken onun kolundan tutup durdurdum. “Doktor..” Dudaklarımı yalayıp hemşireye baktım. “Doktorun boğazına krem sürülmeli. En azından morarmaz.” Kolunu bıraktım. Kadın beni onaylayıp ilerlemeye devam etti.
Dışarı çıktığım gibi arabama doğru ilerledim. Arabaya geçip geriye doğru yaslandım. Arabanın içinde şeşen çalmaya başladı. Derin nefes alıp verdim. Sakinliğimi korumaya çalışarak telefonumu çıkarıp yanıtladım. “Abi, nasılsın?” Janset bütün enerjisiyle bütün sinirimi alıp bir köşeye attı. Yüzüme yerleşen gülümsemeyle başımı sallayarak etrafa baktım. “İyiyim güzelim sen nasılsın?” Doktor ile göz göze geldiğimde bakışlarındaki siniri hala görebiliyorum. Siniri hala yerindeydi. Hastanenin girişinde, elleri beyaz önlüğünün ceplerindeydi. “İyiyim abim. Bu hafta Jankat’la beraber Uzunyayla’ya gideceğiz.” Doktora bakarken gülümseyerek kardeşim Janset’i dinliyorum. Uzunyayla’ya düğüne gidecekler belli ki. Neşesinin sebebi de bu olmalı.
“Sonunda seni de götürüyor demek ki.” Jankat ondan iki yaş büyüktü. İkisi de kedi köpek gibi anlaşırken sonradan sonraya araları düzelmeye başlamıştı. “Üstelik bu sefer kendi dedi.” Güldüm. Jankat’ın eşref saatine denk gelmiş belli ki. “Sahi abi sen ne zaman geleceksin? Özledik seni.” Bende özledim ama bu sıralar buralar bu kadar karışıkken ailemi görmeye izin alamam. Üstelik bir de doktor mevzusu var. Kadın her yere ayaklı bela paratoneri olarak gidiyor. Hala kapının önünde mi diye dönüp baktığımda göz göze geldik. Hala orada durmuş bana bakıyordu.
“Bende isterim Janset ama bu sıralar gelmeye izin alamam. Başımda bir bela var da.” Janset bunun iyi ya da kötü bir şey olduğunu sesimden anlardı. “Oo, bu bela böyle tatlı baş belası gibi bir şey mi abim?” Göz devirdim. Ne tatlı ama... Tatlılıktan insanı öldürür hatta. Sarı sarı saçlarını savura savura dolanan bir adet bela. Nedense evde şarkılar söyleyerek beni uykularımdan edecek potansiyele sahip bir bela..
“Janset, kapatmam gerekiyor. Eve geçip uyumak istiyorum abim.” Telefonun diğer ucundan Janset’in gülen sesini duyabiliyorum. Şimdi düşünüyorum da çok özledim onları. Kaç aydır görmüyorum acaba? “Kapat sen abim kapat. Seninle nasıl olsa babam uğraşır.” Gülümseyip Janset’in daha fazla bir şey demesini beklemeden telefonu kapattım. Arabayı çalıştırıp sürmeye başladım. Aynadan baktığımda son kez doktoru gördüm. Hemşirenin ona getirdiği kahveyi alıyordu.
Lojmanlara girdiğim gibi arabayı park edip indim. Kapıyı açıp postallarımı çıkardım. Belimdeki silahı çıkarıp portmantoya bıraktım. Ev her zamanki gibi sessizdi. Yatak odama ilerleyip üstümü değiştirdim. Bütün bir hafta boyunca biriken kirlileri yıkasam iyi olacak. Üniformamın cebinden çıkan ilaç kutusu bana yine o maviyi anımsatıyor. Mavi gözlü, katır inadı.. Başımı sağa sola sallayıp kutuyu bir kenara fırlattım. “Bir an önce gitse iyi olacak.”
Birkaç saat sonra yattığım yerden kalkıp yüzümü yıkadım. Mutfağa geçip yemek hazırlamaya başladım. Bizimkiler aç geleceklerdir. Ocağa koyduğum etin haşlanmasını beklerken balkona çıktım. Gördüğüm rüyanın etkisini atmak için bir dal sigara yaktım. Doktorun evinin ışıkları yanıyordu. Perdelerini kapatmamıştı. Evinden hafif bir müzik sesi duyuluyordu. Mutfakta kendine yemek hazırlıyordu. Ne çalıyorsa sabah sanki bana bağırmamış gibi keyifli bir şekilde horon tepiyordu. Gülümsedim, sabah haklıymışım. Evde sabahları uyandıracak tipten bir kadındı.
Başımı sallayarak içeri girdim. Mutfağa geri dönüp yemek hazırlamaya başladım. Onun aksine sakin evimde, yine onun evinin aksine tek bir ses yoktu.
《––––––🩺––––––》
Lojmana geri döndüğümde eve girip çantamı fırlattım. Hala komutan bozuntusuna sinirliyim. Yine de sakinleşmeye çalışarak televizyondan şarkı açtım. Pijamalarımı giyip mutfağa geçtim ve yemek hazırlamaya başlarken bir yandan da şarkıya eşlik ediyordum.
"Alevras livera argolos tonya maçka..
Argolos yaylasına çıkamayirum kardan
Ben nasıl vazgeçeyum senun gibi bir yardan
Mugala hıdırnebi geçelum argolosa
Gavuşsak biribirine yaylalar bizim olsa.”
Yemeğimi hazırlarken balığın kokusu çıksın diye açtığım camdan dışarıya baktım. Aşağıda, Barut komutan ve birkaç asker vardı. Gülüşerek karşımdaki binaya giriyorlardı. Şarkıya mırıldanmaya devam edip içeri geri döndüm. Sofrayı hazırlamaya üşenip tabağı alıp içerde koltuğuma oturdum. Levreğimin yanındaki salatayı kenarda duran sehpaya koydum. Balığımın yanına aldığım tek bardak rakıdan bir yudum aldım.
Yavaş yavaş sakinlediğimi hissedince gülümseyip gözlerimi kapattım. Sırtımda hissettiğim ağrıyı umursamadan yemeğimi yedim. Yemeğe devam ederken telefonumdan bildirip sesi geldi. Koltuğun kenarındaki telefonumu alıp annemin attığı videoyu televizyona bağladım. "Anni, Bulut düştü." Asya koşturarak Bulut’a bakıyordu.
Bulut gülerken "Bulut ne kızım? Dayı diyeceksin dayı." diyerek Asya'yı yakaladı. Ters tutarak kucağına almıştı. Asya, baş aşağı gülerken Bulut'ta onu hafiften salladı. "Asya, Defne teyzene atacağım bu videoyu bakın bakalım teyzene." Annemin sesiyle Asya direkt kameraya dönmüştü. Ellerini kameraya uzatıyordu. "Defne teysee! Gel aytık noluyy." Onun bu isteği beni gülümsetti. Geleceğim teyzem. Söz veririm geleceğim.
"Defne bak geleceksen haber ver salak gibi kalıyoruz ondan sonra." Bulut'un dediğine kahkaha attım. Aklını almazsam şerefsizim Bulut. Asya'nın saçlarını düzelten Bulut benim adıma yanağından öpmüştü. Asya'nın beni özlediğinin farkındaydım. Asya ile aramızdaki bağ farklıydı. Babası onu istememişti. Sadece annesi ve biz yanındaydık. Bu yüzden dedesine, bize daha fazla kıymet veriyordu. Şimdi ise Defin teyzesi görevlere gidiyordu evde fazla durmuyor. Ben ise göreve başladım ve ondan uzak kaldım. Gözlerim doldu. Yine de gözlerimi silip bakışlarına odaklandım. Gözlerinin içi gülüyordu.
Sabaha karşı duyduğum telefonla başımın ucundaki ışığı açıp telefonuma uzandım. Bulut..? Bu saatte beni niye arar ki? “Toprak mı hastalandı acaba?” Telefonu açtığımda Bulut'tansa telefonun diğer ucunda Elis vardı. "Defne..” Sesi oldukça kötü geliyordu. Ağlıyor mu? “Gelmen gerekiyor." Yattığım yerde oturur hale gelip gözümün önündeki saçlarımı geriye ittim. "Ne oldu?"
Elis’ten sıkıntılı bir nefes sesi geldi. "Murat..” Murat? Damat Murat’a ne oldu acaba? Elis’in devam etmesini beklerken sabrımın sınırına da gelmek üzereyim. “Elis ne oldu Murat’a? Konuşsana kızım artık.”
“Murat şehit oldu."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |