
《––––––🩺––––––》
Bölüm 31
“Komutanım bugün hava güzel mi ne?”
Uğur’un sesi dağın ortasında fazlasıyla neşeliydi. Bu topraklarda hava güzelse bilin ki bir terslik vardır. Göz ucuyla ona baktım. Güneş tepede yakıcıydı ama dağ rüzgârı kuru ve sert esiyordu. Bu rüzgâr barut kokusunu taşımazdı; saklardı.
“Uğur,” dedim sakin ama uyarı barındıran bir tonla. “Dağda hava güzel olmaz. Sessizlik olur.” Uğur sırıttı ama sustu.
İki gündür Miro’nun peşindeydik. İki gündür iz sürüyor, köy köy dolaşıyor, geceyi sırt çantalarımızla geçiriyorduk. Düğünden apar topar çıkmıştık. Üzerimde hâlâ o günün ağırlığı vardı. İnsan sevdiği kadının elini bırakıp operasyona gitmeyi kolay hazmetmiyor.
Şimdi bir köyün çıkışındaydık. İhbar gelmişti. “İki araç birlikte çıkacak.” demişti muhbir. Bu köyden şehre tek araç iner. İki araç ya kaçıştır ya da transfer.
Barut timi öndeki aracı durdurdu. Ben arkadaki için pozisyon aldım. Silahım hazır, gözlerim dağ hattında. En büyük hata, tehdidin sadece karşında olduğunu sanmaktır.
Aracın kaputuna sertçe vurdum. Metal sesi köyün sessizliğinde yankılandı. Araç durdu. Şoförün kapıyı açmasını beklemeden bir adım geri çekilip etrafı süzdüm. Evlerin pencereleri kapalıydı. Bir iki yaşlı uzaktan bakıyordu. Sessizlik çok bilinçliydi.
“Taner.”
“Emret komutanım.”
“Kimlik kontrolü.” Etrafı kontrol etmeye başladığımda Taner “Emredersiniz komutanım.” deyip herkesi aşağı indirmeye başladı. Barut, öndeki araçla ilgileniyordu. “Tek sıra!” diye bağırdı. Herkes indiğinde gözüm uzaktaki bir eve takıldı. Gözlerimi kısmış oraya bakıyorken arkamdan gelen “Ana.” diyen Fatih’in sesi şaşkınlık barındırıyordu. Onun sesini umursamadım.
Ama bir saniye sonra tanıdık bir koku burnuma çarptı. Sabun, hafif lavanta ve steril bir hastane kokusu. Yavaşça arkamı döndüm.
Defne.
Elinde çanta, saçları dağ rüzgârında hafif savrulmuş, gözleri her zamanki gibi inatçı. Burada bile karşıma çıkmayı nasıl başarıyordu anlamıyorum. Nerede tehlike orada Defne, paratoner gibi kızdı. Bıkkın bir ses tonuyla konuştum. “Senin burada ne işin var?” Defne, sesimdeki o ince sinir tınısını almış gibiydi. Mavi gözlerini büyüttü. Elindeki çantaları kaldırıp görüş açıma soktu. “Köyde doğum var dediler.” diyerek kendini savunup omuz silkmişti. Başımla solumu işaret ettim. “Yanımdan ayrılma.” İtiraz etmedi ama yüzündeki ifade şuydu: Emir almayı sevmiyorum ama şu an ses etmeyeceğim.
Araca yöneldim. Karşımdaki adama baktım. “Vay komutan.” Kaşlarım çatıldı. Bu adamı nerede gördüğümü hatırlamaya çalışıyordum. Sahi nerede gördüm ben bu adamı?
“Neyse bana da müsaade tanıştığımıza memnun oldum komutan, çok memnun oldum haa.”
“Bi gün tanışırız, kaynaşırız, kucaklaşırız. Bi gün hepsi olur. Ne demişler dağ dağa kavuşmaaz, insan insana kavuşur komutan.” Arkasını dönüp ilerleyeceğinde “Geçmiş olsun.” diyerek durdurdum.
“He?”
“Kulak.” Eli anında kulağına gitmişti. Şüpheli davranıyordu ve bu benim dikkatimi çekmişti. “Hee. Sığır tepti. Adı üstünde sığır.”
Hastane. Hastanede Defne’nin odasının önünde görmüştüm. “Sen buralı mıydın ya?” Barut benim bakışlarımdaki değişimi görmüştü. Öndeki aracı gönderip yanıma geldiğinde karşımdaki adam önce Barut’a bakmış ardından bana dönmüştü. “Yok, eyle ziyarettir ha.” Bu sesi daha önce duymuştum ve biliyordum.
Telsizdeki sesti. Miro’nun sesi.. Karşımda duran herif Kulaksızdan başkası değildi. Kalbim hızlandı ama yüzümde tek kas oynamadı. “Terlemişsin biraz.” Panikten terlediğini az çok anlamıştım. Karşısında duran kayıtsız adam ve koskoca bir tim onu korkutuyor olmalıydı. Tanerler ise köşede aracın içinden çıkan diğer insanların kimliklerine bakıyordu.
“He bende şey var. Ee…” Ne diyeceğine karar vermeye çalışıyordu. Bir an için Defne’ye baktı. “Ter bezi rahatsızlığı.” Yalan. Siktiğimin herifi her boku da bilmek zorundaymış gibi davranıyor ya deli oluyorum. “Doktor diyiy ki... Sizin doktor...” diyerek arkamdaki sevgilimi gösterdi. Defne anın verdiği boşluk hissiyle başını arkamdan çıkarıp “Ben sizi ne zaman muayene ettim ya?” dediğinde göz devirip ona döndüm. “Şu an et istersen Defne?” Defne yanıma geçeceği sırada sert bir tonda “Geç yerine.” dedim. Defne dudaklarını büzüp itiraz etmeden eski yerine geçti.
Tekrardan adamın yüzüne bakmak yerine baştan sona süzdüm. Diğer köylülerle aynı kıyafetler, büyük ihtimalle dağda dolanmaktan yıpranmış ayakkabılar. Ayakkabılarının dikkatimi çektiğini fark ettiğinde o da ayakkabılarına baktı. “Ayak.. Ee bundan herkeşler de var öyle değil?” dedi ve yanındakilere baktı. Tamam yeterince kıvırdın Miro. Sakince “Ellerini kaldır.” dedim. Miro panikleyip hemen yanındaki Uğur’u silahla rehin aldı.
Herkes silahlarını kaldırdığında Barut ve ben sakince bakıyorduk. Defne’nin panik dolu ifadesi ile ilk başta arkamdan çıkmıştı, çok geçmeden kızacağımı bildiğinden anında geri arkama döndü. Miro, buradan çıkamayacağını biliyor olmalıydı. Bu paniklemenin sebebi bu olabilirdi. “Kurt oyala ben halledeyim.”
“Bekle.” dedim. Gözlerimi Miro’dan ayırmadan seslendim. “Yolun sonuna geldin Miro. Buradan çıkışın yok.” Barut timi silahlar çekildiği anda masum sivilleri evlerine yollamıştı. Bu yüzden aracın her tarafını kapatamamıştık. Miro’da deli cesareti varsa aracın arkasından kaçmayı denerdi ama onu da Uğur’la yapamaz. Ben askerimi bırakmam.
“Sen öyle san esker. Ben bu eskerle her yere giderim.” Nah gidersin dememek için kendimi zor tutuyordum. Kaşlarım çatık Miro’ya bakarken bakışlarımı bu sefer askerime çevirdim. Uğur’la kesişen bakışlarım onun onaylamasıyla son buldu. Bu ufak bakışmalar bizim için önemli bir anlaşma stiliydi. “Komutanım sıkın gitsin ya. Yanımda bir ibne götürürüm ne var.” Uğur’un bu resti ile Miro silahı Uğur’un kafasına daha çok bastırdığını gördüm. “Kahramanlık yok esker.”dedi beni tehdit ederken. Duruşumu bir an bile bozmadan silahımı tutuyordum.
“Uğur. Benim kurşunum mu yoksa bu ibnenin kurşunu mu?” Uğur sakindi. Rehin alınmış olması bile korkutmuyordu. Karşısındaki tim poyraz timiydi. Korkumuz yoktur olsa bile korkumuzu gizlerdik. “Şehit olacaksam bile senin kurşununla olayım komutanım. Vur!” Miro’nun gözünde o milisaniyelik tereddütü gördüm. Belki ama bu bile ilk aşama için yeterdi. “Ben bu blöfleri yemem esker! Yüzbaşı! Geri çekilin.”
Uğur iyice sıkılmış olacaktı ki “Vurun şunu!” Bütün tim Uğur’un net sesiyle silahlarını daha sıkı tutmuştu. Bunu anında anlamıştım, arkadaşlarını kurtarmak istediklerini biliyordum. “Lan dingil! Burada emirleri komutanın verir!” dedi Barut net bir sesle. O araya girdiğinde başımla onu onaylayıp “Burada emirleri ben veririm asker!” diye bağırdım. Silahımı kaldırıp nişan aldığımda köşeden Hamza “Komutanım!” diyerek bölmüştü. “Ne var Hamza? Bende komutanınızı vurmak istemem ama mecburuz.” dedim ciddi ciddi.
“Kelime-i Şehadet getirsin.” dedi Hamza. Defne’nin arkamdan gelen “Ne?”si neredeyse ortamı dağıtıyordu. Normalde gülerdim. Bu ortamdaki en saçma şeyi Fatih’in demesini beklemişti büyük ihtimalle ama eminim Fatih daha saçma bir şey bulacaktır. “Yani günahları açısından komutanım..” dedi Hamza. Hepimizin hareketleri rahattı. “Sarı hoca, Uğur komutanımı böyle kabul etmez.”
Silah tutan sağ elimi sağa başımı ise hafifçe sola çevirip “Mantıklı, getir lan şehadet.” dedim silahımı tekrardan kaldırırken. Defne bu sefer biraz daha yüksek bir sesle “Ne?!” demişti. Başını biraz arkamdan çıkarıp bana bakmaya çalıştığında onun bu sevimli hareketini görmezden gelmek zorundaydım. Normalde olsa bu halinin yanaklarını yoğurmak isterdim ama önceliğim Miro denilen haysiyetsizdi. Uğur, sakince kelime-i şehadet getirdi. Tekrar nişan aldım.
“Komutanım!” Gözlerimi sinirle kapattığımda aşina olduğum o ses... Hazır olun geliyor. “Ne var lan ne var?!” Sinirle sesin sahibine dönüp baktım. “Sizin ateşinizle mi başlayalım yoksa emir mi bekleyelim?” İşte Fatih ve işte saçma soruları. Defne şaşkınlıkla “Allahım manyak mı bunlar? Sen aklıma mukayyet ol yarabbi.” dediğini duyduğumda gülme isteğiniz zor bastırmıştım.
Normalde olsa silah bile çekilmeden Uğur ondan kurtulurdu ama bu puştu iki gün aradığımız düşünüldüğünde biraz goy goy yapmak bizimde hakkımızdı. Ben sinirle “Fatih! Ben vurduğumda Uğur düşecek!” dedim. “Ondan sonra bu puşt!” diyerek kulaksızı gösterdim. “Kabak gibi açıkta olacak! Sizde onu kevgire çevireceksiniz! Anlaşıldı mı?” Fatih büyük bir zevkle “Emredersiniz komutanım." dedi.
Kesin olarak sıkacağımı düşünen Miro bir anda bağırmaya başladı. “Dur! Etkin pişmanlık!” diye bağırdı. “Etkin pişmalık yasasından yararlanmak istiyem. Ayrıca avukatımı istiyem. Ayrıca işkence görmeyeceğime, kötü muamele görmeyeceğime dair teminat istiyem ha.” Sakince silahımı indirip “Salak herif. Tamam.” dedim.
Miro, Uğur’u silkeleyerek ittiği gibi silahını ateşlemiş ve kaçmıştı. Her şey bir anda olmuştu. Miro’nun ateşlediği anda bende ateş ettim. Miro’yu vurmuştum. Nereden vurduğumu bilmiyorum ama vurdum. Miro yere düştüğünde silah sesini duyan Kerim’le Gökhan bize doğru koşmaya başlamış ve Miro’yu almışlardı.
Uğur sırtından yediği iki kurşunla yere düşerken Poyraz ve Barut timi ne yapacağını bilememişti. Defne’nin ufak çığlığı bile bizi kendimize getirmeye yetmemişti.
Ardımda kalan time döndüğümde Defne, Uğur’un başına çökmüş kanamasını durdurmaya çalışıyordu. “Tepesine toplanmayın!” Sesi tiremiyordu. Defne’nin uyarısıyla herkes geriye açılmıştı. Bende Defne’nin yanına çöktüm ona yardım etmeye başladım. “Kerem şurdan tamponu ver.” Tampon.. Bezlerden birini alıp uzattığımda hızlıca onu alıp sırtındaki kurşun yaralarına bastırdı. “Acil hastaneye gitmeli. Burada böyle duramaz.”
Etrafa baktım. Bu köyün yakınlarına helikopterin gelmesi yer bulup inmesi yarım saati bulurdu. Hakan burada olsa anında konum bilgisi çıkartırdı. Durdurduğumuz arabayı sahibinden izin alıp aldığımıza Uğur’u, Barut’un yardımıyla arabaya bindirdik. Barut timi Miro’yu aldığında bizde hızlıca gitmeye başladık. Defne hastaneyi arıyordu. Sesi hızlı ama netti. “Serdar, acilden ameliyathaneye giden koridorları boşalt. 28 yaşında, erkek. AB Rh pozitif kan grubu. Kurşunlardan birinin çıkış izi var. Diğeri hala içeride. Çok kan kaybediyor.”
Defne elindeki kan olmuş beze bakarken başka bir şeyler aradığını anladım. Giydiği krem gömlek komple kan olmuştu. Arabada Uğur’u kendi göğsüme yaslamıştım, kanaması durmayınca parkamı çıkarıp tişörtümü de çıkardım ve Defne’ye uzattım. Defne elimden tişörtü alıp Uğur’un sırtına bastırmaya başlamıştı. O an umrumda olan tek şey Uğur’un nefesiydi.
“Defne...” Defne’nin bakışları beni bulduğunda sesimin titremesine engel olamadan o korktuğum soruyu sordum. “İyi olur mu?” Defne sesimdeki titremeyi anında fark etmişti. Sessizce yutkunduğunu gördüğümde o ne derse desin tam emin olamıyordu. “Elimden geleni yapacağım biliyorsun değil mi? Uğur’u da kaybetmeyeceksiniz.” Şehre yaklaştığımızda Uğur’dan anlamsız sesler geliyordu. Kulağımı ona yaklaştırıp dediklerini anlamaya çalıştım. Nefesi düzensizdi. “Nilay…” diye sayıklıyordu. Saçlarını okşayıp “Aslanım gidiyoruz, Nilay’a gidiyoruz.”
“Nilay..” Hamza’ya doğru içerden arabaya vurup “Hızlan Hamza!” diye bağırdım. “Bas şu siktiğimin gazına!” Hamza daha da hırsla gaza basmaya başlamıştı. Defne kanamaya baktığında yüzünde bir umut ışığı gördüm, ona ne olduğunu sorarcasına baktım. “Kanaması azaldı bu iyiye işaret..” Uğur’un terlemiş olan yüzünü ellerimle sildim.
Hastaneye geldiğimizde Serdar acilin girişinde birkaç hemşire ve sedyeyle bizi bekliyordu. Araç durduğunda önce Defne indi. “Yavaş! Yavaş hareket edin.” diyerek bizi uyardı. Serdar’ın yardımıyla Uğur’u sedyeye yatırdık. Üstüme tekrardan parkamı giyip önümü kapatırken sedyenin peşinde ilerlemeye başladık.
Ameliyathanenin önüne kadar sedyenin peşinden koşuyorduk. Ameliyathanenin önüne geldiğimizde Defne timi ve beni durdurmak için Hamza ve benim göğsümüze ellerini koymuştu. “Kerem burada kalıyorsunuz. Bize güvenmek zorundasınız.” Çaresizce elimle onun kolunu tuttuğumda Defne bana güvenin der gibi bakışlar atıyordu. Bizi orada bırakıp ameliyathaneye girdi. Duvara yaslandım. Ellerim kanlıydı. Ellerimdeki kana dikkatli bir şekilde baktım.
Tetiği çekmek bir saniye. Sonucu taşımak bir ömür. Ve ben o yükü her gün taşıyorum. Ama bugün..
Bugün ilk defa korktum.
《––––––🩺––––––》
Saatler süre ameliyatın ardından nihayet bisturiyi tepsiye bıraktım. Eldivenlerimin içi terlemişti. Parmak uçlarım uyuşmuştu ama asıl yorgunluk bedenimde değil, göğsümün tam ortasındaydı. Uğur’un kanı hâlâ tırnak diplerime işlemiş gibiydi.
Maskemi indirip derin bir nefes aldım. Ameliyathanenin o keskin antiseptik kokusu bile artık içimi açmıyordu. Önlüğümü çıkarıp kenara attım. Serdar yanıma yaklaştı. Yüzünde hem profesyonel bir ciddiyet hem de dostane bir anlayış vardı. “Sen söylersin durumu.” dedi.
Başımı salladım. Şu an konuşacak gücü kendimde bulamıyorum. Çünkü dışarıda sadece bir tim beklemiyordu. Orada Kerem vardı.
Ameliyathane kapısını açtığım an koridordaki hava değişti. Ayakta bekleyen herkes bir anda doğruldu. Hepsi gözlerime baktı. Cevap arayan, umut arayan gözler…
Derin bir nefes aldım. “Uğur’un durumu iyi.” dedim net bir sesle. “Kurşunları çıkardık. Bir süre yoğun bakımda tutacağız. İlk yirmi dört saat önemli.” Omuzların aynı anda düştüğünü gördüm. Toplu bir rahatlama oldu.
Tam o sırada koridorun sonundan gelen ayak sesleri dikkatimi çekti. Sol taraftan dönen Mevlüt Albay ağır ama kararlı adımlarla yürüyordu. Yanında Nilay vardı.
Nilay’ın yüzü bembeyazdı. Ama henüz gerçeği bilmiyordu belli ki. Gözleri timin içinde birini arıyordu. Sadece bir kişiyi. Uğur’u.. Kerem’in koluna hafifçe dokunup Nilay’ı işaret ettim. Kerem beni anladı. Hemen Nilay’ın yanına geçti, koluna girdi. “Uğur’un durumu iyi..” dedim sakin bir sesle. “En azından kurşunları çıkarttık. Bu geceyi atlatırsa daha iyi olacaktır.”
Nilay gözlerini büyüterek Kerem’e döndü. “Uğur mu?” diye fısıldadı. Sonra sesi birden yükseldi. “Uğur mu vuruldu? Kerem abi bir şey desenize! Uğur mu vuruldu?!” O an Mevlüt Albay’ın yüzüne baktım. Bakışlarındaki şaşkınlık… Tanıdık bir bakıştı. Ayaz’ı söylediğimde babamın bana baktığı ilk an gibi. Hayal kırıklığı, şaşkınlık, biraz da “Ben nasıl anlamadım?” sorusu.
Nilay’ın gözyaşları bir anda boşaldı. Kerem onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Nilay şoktaydı. Dizleri titriyordu.
Arkadan telaşlı adımlar duyuldu. Hakan ve Ayda gelmişti. İzinli olmalarına rağmen haberi alır almaz koşmuşlardı. Fatih’le Hamza’yı soru yağmuruna tutmaya başladılar.
Mevlüt albayın çekilmesi ile bende Nilay’ın yanına geçtim ve onu sakinleştirmeye çalıştım. “Nilay o iyi.” Nilay olayın şokunu öyle kolay atlatabileceğe benzemiyordu. Uzun süredir Nilay’ı sakinleştirmeye çalışıyorduk. Hemşirelerden biri sakinleştirici iğneyi hazırladı. İğneyi görünce içimde bir şey tetiklendi. “Durun.” dedim sertçe. Nilay’ın yanına çöktüm. Omuzlarından tuttum. Beni duymuyordu. Bir an tereddüt ettim.
Ardından beklemeden Nilay’a sert bir tokat attım. Ses koridorda yankılandı. Herkes sustu. “Defne!” diyen bakışları üzerimde hissettim ama umursamadım. “Kendine gel artık!”
Tokatın etkisiyle Nilay daha da sakinleşirken timin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Evet belki bu doğru değildi ama işe yaramıştı. “Beni dinle.” Daha önce de Denef’in üstünde denemiştik. Babam öldüğünde Denef üstünden şoku bir türlü atlatamamış birkaç günü sakinleştiricilerle geçirmişti. Nilay’a da aynısının olmasında korktum. “Sakinleştirici yapmak istemiyorum Nilay. Duy beni. Uğur iyi!”
Nilay zihnine dediklerimi kazımak ister gibi “Uğur iyi…” diye tekrarladı hıçkırarak. Kollarıma tutunmasına izin verip bende onunla beraber yere çöktüm. “Derin nefes al.” O dediklerimi yaparken bende onunla beraber derin nefesler alıyordum. Onu göğsüme çekip saçlarını okşamaya başladığımda Nilay giderek sakinleşmeye başlamıştı. Nefesi düzene girmeye başladı. Başımı kaldırıp herkese baktığımda Kerem bizimle beraber yere çökmüş bir dizi yere yaslıyken sol eli Nilay’ın sırtındaydı.
Mevlüt albay yanımıza gelip çöktüğünde yerimi ona bıraktım. Kızının saçlarını okşuyor başına öpücükler konduruyordu. Birkaç ay önce Nilay’ın yerinde ben vardım. Çaresiz Kerem’in gelmesini bekliyordum. Nilay’ın yanında babası vardı. Ben ise Kerem’in odasına tıkılmış, tek başına beklemiştim. En azından Kerem’in ailesi gelene kadar durum buydu. Çaresiz, tek başıma onun yatağında saatlerce beklemek.. O gelene kadar nefes alamamıştım.
Kerem beni sarıp baş parmağıyla gözümü silene kadar ağladığımın farkında değildim. Başımı ona çevirip bakışlarımızı kilitlediğimde gülümsemiş yaklaşıp alnımdan öpmüştü. Babamı özlediğimi anlamıştı sanırım... Bilemiyorum..
Kerem’in kolları arasından çıkıp Uğur’u kontrol etmek için yoğun bakıma ilerlemeye başladım. Kerem’e dönüp “Nilay benim odamda dinlenebilir.” dedim. Kerem beni anlayıp başıyla onayladı. Uğur’un odasına girip onu kontrol etmeye başladım. Uğur makinelerin arasında yatıyordu. Göğsü her nefeste hafifçe kalkıp iniyordu. Monitördeki ritim düzenliydi. “Daha işimiz var seninle.” diye fısıldadım.
Ardından çıkıp acile indim. Hayat durmuyor. Acil yine doluydu. Muayeneye gelen hastalarla ilgilenmeye başladım. “Defne üç numara, bebek.” Nazike’nin beni üç numaraya yönlendirmesiyle üç numaraya ilerledim. Perdenin ardında birkaç aylık bir bebek vardı. Annesinin kucağında durmadan ağlıyordu. “Geçmiş olsun.”
“Ateşini düşüremedik doktor.” dedi adam. “Karı ne yaptıysa düşüremedi. Tutturdu hastaneye gidelim diye.” Sabır.. Sakallı adamı başımla onaylayıp küçük bebeği annesinden alıp sedyeye yatırdım. “En son ölçtüğünüzde kaçtı?” Kadın tam konuşacağı sırada kocası yine araya girdi. “Ne bilek biz. Sen doktor degilsen? Sen bilecen.” Derin bir nefes aldım. İçimden sabır çekmeye başlamıştım bile.
“Beyefendi, zaten size sormuyorum. Siz mi ilgileniyorsunuz bebekle?” Adam başını iki yana salladığında başımla onu onaylayıp “O zaman susun da eşiniz konuşsun.” dedim. Ateş ölçeri alıp bebeğin ateşini ölçerken bir yandan da sorular soruyordum. “Aşılarını olmaya başladı değil mi? Eksik yok?” Kadın sessiz kaldığında bakışlarımı bebekten çekip anne babasına baktım ve soruyu tekrarladım. “Aşıları?”
“Biz sizin aşılarınızı yaptırmayız bebeğimize!” Anlamıyorum aşınızı yaptırmayız diyerek hastaneye mi gelmişlerdi?
“Pardon?” dedim sinirlerime hakim olmaya çalışarak. “Sizin aşılarınızı yaptırmayız deyip. devletin bebeğin sağlığı için zorunlu kıldığı aşıyı kabul etmiyorsunuz. Ama bebeğin ateşi düşmeyince yine aynı devletin kurumuna geliyorsunuz doğru mu anlıyorum?” Adamı sinirlendirmiştim sanırım. Yükselen sesini umursamadan bebeği kontrol etmeye devam ettim.
“İşini yap doktor!” Bebeği bırakıp dikleştiğimde adama baktım. “Tam olarak işimi yapıyorum.” Hemşireye döndüm. “Bebeğe serum takın, ilk iğnesine de yapalım. Aile zorluk çıkarırsa polisi çağırın.” Hemşire gerekenleri yapmaya başladığında tekrardan aileye döndüm. “Sizde bebeğinizin iyi olmasını istiyorsanız sessizce iğnelerini düzenli yaptırın. Bu kadar basit.” Stetoskobumu omzuma taktığımda ailenin yanından ayrılıp dosyayı imzaladım.
Telefonum çaldığında arayana bakıp açtım. “Defne nasılsın?” Kardeşimin özlediğim sesiyle gülümsedim. Denef büyük ihtimalle evde işle, çocukların arasında sıkılmış ve beni aramıştı. Benden sonra da Defin’i arayacaktı. “İyiyim Denef. Sen nasılsın?” Bir elimi cebime koyup acilden çıkarak yürümeye başladım. “İyiyim canım. Asya’yı bugün okula gönderdim. Efe’yle beraber yeni bir iş peşindeyiz.” Güldüm.
Denef büyük ihtimalle kucağına oturttuğu Efe ile çalışıyordu. Daha önce Asya doğduğunda da aynı böyle kucağında oturturken okulun verdiği projelerle uğraşıyordu. Hiç değişmeyen bir huyuydu.
“Bende timden biri vuruldu bugün. Ameliyata girdim çıktım, şimdi de kontrol için yukarı çıkacağım.” Telefonla konuştuğumdan ötürü merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. “Durumu nasıl ya?” Denef’in sorusuyla iç çektim. Durumu görünürde iyiydi ama kurşunların bedeninde bıraktığı yada bırakacağı etki Uğur uyandıktan sonra çıkacaktı. “Sırtından iki kurşun, durumu şu anda iyi ama etkilerini uyanınca göreceğiz.” Denef sesimden de moralimin pek iyi olmadığını anlamıştı. “Umarım durumu daha iyi olur. Onun için dua edeceğim.”
Yukarı çıktığımda yoğun bakıma doğru ilerledim. Sola dönüp Fatih’le denk geldiğimde başıyla selam vermiş ve benim geldiğim yola doğru ilerlemeye başladı. “Kapatıyorum.” Denef onaylayıp benden önce telefonu kapattığında telefonumu cebime atıp Kerem’le Nilay’ın yanına geldim. Albay, Nilay’ı bir an olsun bırakmamıştı. Yoğun bakıma girerken eldiven alıp ellerime geçirdim. Nilay’ı biraz olsun mutlu etmek için Uğur’un yanına girmesine izin verebilir miyim diyerek kontrol etmeye başladım. Bir süre sonra odadan çıkıp Nilay’ın yanına geldim.
“Nilay,” dedim yumuşakça “Eğer albayım da izin verirse odaya girebilirsin. Ama sadece on dakika. Daha fazlası ona zarar verebilir.” Nilay umutla babasına baktı. Mevlüt albay başını salladı. Nilay’ın üstüne steril kıyafetler giydirdikten sonra maskesini de taktım. “On dakika Nilay.” dedim tekrardan. Nilay içeri girdiğinde bende dışarı çıkıp camdan izlemeye başladım.
Yavaşça Uğur’un yanına yaklaştı. Elini tuttu. Başını eğdi. Omuzları titriyordu. Monitördeki ritim hafifçe hızlandı.
Bir ihtimal… Belki de sevdiğinin sesi onu daha erken uyandırırdı. Ve bazen tıbbın açıklayamadığı şeyleri kalp açıklardı.
《––––––🩺––––––》
Odaya adım attığım anda soğukluk iliklerime kadar işlemişti. Hastanelerin kendine özgü bir kokusu vardır; steril, keskin ve insana yalnızlığını hatırlatan bir koku. Ama buradaki soğukluk sadece duvarlardan, klimadan ya da beyaz çarşaflardan gelmiyordu. Sanki zaman donmuştu. Sanki hayat, bu odanın içinde nefes almayı unutmuştu. Uğur burada hasta olurdu.
Bakışlarımı cama çevirip maskemi biraz indirdim. Camın ardında akşamın griliği vardı; gökyüzü bile sanki onunla birlikte susmuştu. Defne’ye dönüp sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak, “Uğur burada üşür. Burası soğuk.” dedim. Sesim titremiş miydi bilmiyorum ama içimdeki korku kelimelere sızmıştı. Defne ablanın gözlerinde anlayış vardı; doktor kimliğinin ardında sakladığı bir abla şefkatiyle başını hafifçe salladı.. Umarım anlamıştır.
Maskemi yeniden yüzüme yerleştirip ağır adımlarla Uğur’un yanına ilerledim. Her adımda kalbim göğsümü daha sert dövüyordu. Sanki ona yaklaştıkça bir gerçeğe daha yaklaşacaktım; ya uyanmazsa? Ya gözlerini bir daha açmazsa? Elimi saçlarına uzattığımda, parmak uçlarım havada asılı kaldı. Dokunmaya bile kıyamıyordum. Sarı saçları her zamanki gibi düzenli değildi; hastane yastığı onları dağıtmıştı. Oysa ben onun saçlarını hep rüzgârın hafifçe karıştırdığı, güneşin parlatıp altın gibi gösterdiği hâliyle hatırlamak istiyordum.
Uğur... Benim ilk aşkım. Biricik Teğmenim. Onu timde ilk gördüğüm anı hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Kalabalığın içinde bir tek o dikkatimi çekmişti. Sarı saçları, boncuk mavisi gözleri… Güldüğünde yüzü öyle bir aydınlanıyordu ki insan bakarken gözlerini kısmak istiyordu. O gün kalbimin yerinden çıkacak gibi atmasının sebebini anlamamıştım. Şimdi anlıyordum; bazı insanlar hayatına girmek için değil, kaderine yazılmak için çıkar karşına.
Yanına yaklaşıp elini tuttuğumda, her zamankinin aksine buz gibiydi. O soğukluk içime işlemişti. Oysa onun elleri hep sıcaktı. Güven verirdi. Sanki elimi tuttuğunda dünya biraz daha güvenli bir yer olurdu.
“Hatırlıyor musun?” diye fısıldadım. “Okulda teröristlerden kaçıyordun…” Gözlerimi kapattığım anda geçmiş bütün canlılığıyla zihnime doldu.
“Evet çocuklar, sessiz oluyoruz. Bugün hep beraber resim yapacağız.” Sınıfın içi boya kalemlerinin cıvıltısıyla dolmuştu. Küçük eller defterlerin üzerinde heyecanla geziniyor, her biri dünyayı kendi renkleriyle yeniden kuruyordu. O gün içimde tarif edemediğim bir huzur vardı. Üçüncü ayımdı köy okulunda. Babamın desteğiyle buraya atanmıştım ve her şeye rağmen doğru yerde olduğumu hissediyordum. Kışın ortasındaydık. Pencerelerin kenarından sızan soğuk havaya rağmen sınıfın içi çocukların neşesiyle sıcacıktı.
Ta ki dışarıdan gelen o seslere kadar. Önce uzak bir patırtı sandım. Sonra bir bağırış. Ardından ayak sesleri… İçimde bir şey koptu.
“Çocuklar, yerlerinizden kalkmıyorsunuz.” dedim sert ama sakin bir tonla. Kendi korkumu bastırmaya çalışıyordum. Kapıyı aralayıp dışarı çıktığımda gördüğüm manzara nefesimi kesmişti. Yerde bir beden… Üzerinde karla karışmış toprak… Ve bana bakan iki mavi göz. Sadece gözleri görünüyordu. Yüzünün geri kalanı atkı ve bereyle kapalıydı. Ama o gözler… O gözler korkmuyordu. Dikkatliydi. Uyanıktı.
O da beni görmeyi beklemiyordu belli ki. Hızla ayağa kalktı, ellerini sakinleştirmek ister gibi kaldırdı. “Bağırma, bağırma. Askerim ben. Yardımın lazım.”
O an mantığım ve kalbim savaş halindeydi.“Sana neden güveneyim? Çık git. Çık git benim öğrencilerim var içerde.” Onu kolundan tutup çekmeye çalıştım ama kımıldamadı bile. Aksine bir hamlede beni kendine çekip kulağıma fısıldadı: “Bak, peşimdekiler çocukların ölüp ölmeyeceğini umursamaz. Beni görmediler, bilmiyorlar. Onlar geldiğinde karı koca rolü yapacağız.” Kalbim bir anlığına durdu sandım.
O çoktan üstündekileri çıkarıp ağzını da kapatan bandanayı çıkardı. İşte o an yüzünü ilk kez net görmüştüm. Soğuğa rağmen yüzü canlıydı. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı; sanki bu ölüm kalım meselesi değilmiş gibi. “Ben bunu yapamam.” dedim. Sanki komik bir şey demişim gibi gülmeye başladığında gözüm gülüşüne takılmıştı.
Dışarıdan yaklaşan ayak sesleri ikimizi de susturdu. Yanımda bir mekanizma sesi duydum; muhtemelen silahını kontrol ediyordu. “Geliyorlar. Bu arada adım Uğur.” Yanımdaki adama baktığımda üstüne giydiği ceketi düzeltiyordu. Belindeki silahı saklayıp sınıfa girip çantayı çocuklardan birinin sırasına koymuştu.
Bende ardından sınıfa girip çocuklarının adının Uğur olduğunu öğrendiğim askere şaşkın şaşkın bakışlar atıyordu. “Çocuklar,” dedim sesimin titrememesine dikkat ederek. “Uğur abinizle tanışın. Uğur abiniz benim...”
“Eşiyim.” Sözümü kesmişti. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Tam itiraz edecektim ki kapı sertçe açıldı. Silahlı adamlar içeri doldu. Uğur refleksle beni arkasına alırken çocuklar da arkamıza toplanmıştı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. “Buralarda bir asker gördünüz mü?” Uğur benim konuşmama gerek kalmadan konuşmaya başladı. “Hayır görmedik. Silahları indirin çocuklar var korkarlar.” Öyle bir korkmuş numarası yapıyordu ki neredeyse ben bile inanacaktım. “Siz kimsiniz?” diye sordu.
Bu sefer ben Uğur’dan önce davrandım. Adımı bilmiyordu ve patlamak istemiyorum. “Ben bu okulda öğretmenim, bu da benim eşim.” Adamlar silahları bize doğrulttuğunda, bedenimi tamamen arkasına aldı. O an tanımadığım bir adam, hayatını benim ve öğrencilerimin önüne koymuştu. “Yapma! Yapma kimseyi görmedik biz!” Etrafı kontrol ettiğini düşündüğüm adamlardan biri yanına gelip “Burda kimse yoktur heval. Yakındaki köye gitti herhal.” Adamlar onaylayıp çıktığında çocuklara dönüp iyiler mi, korkmuşlar mı diye tek tek kontrol etmeye başlamıştım.
“İyi misiniz?” Uğur da benimle beraber eğilip çocuklara baktı. Bakışlarımız kesişti. O an aramızda kelimelere ihtiyaç olmayan bir bağ oluştu. “Teşekkür ederiz.”
Ayağa kalkıp Uğur’la beraber çocukları evlerine gönderdik. “Sizi de evinize bırakayım öğretmen hanım.” Ortalığı toplarken asker de köşede bekliyordu. Sessizce ona bakıp kabanımı giydim. “Gerek yok. Ben giderim.”
“Kimsin sen?” diye sordu birden. Onun sorusuyla bakışlarımı ona çevirdim. “Ben öğretmenim. Nilay Türkyılmaz.” İsmimi duyduğu an yüzündeki ifade değişti.“Mevlüt Türkyılmaz’la bir bağlantın var mı?” Gülmeye başladım. “Onun timinde misin?” Sorumu başıyla onaylamıştı. Babamdan bahsedilmesinin özgüveniyle bakışlarımı onun gözlerine diktim. “Babam.” dedim gururla.
Uğur anında durduğu yerde dikleşmiş yüzünü ciddiyete bürümüştü. Onun bu hali babamdan ne kadar korktuğunu belli ediyordu. Aramızda görünmez bir mesafe oluşmuştu sanki. “Sizi evinize bırakayım öğretmen hanım.” Kaşlarımı çatıp ona bakmaya devam ettim. Gerek yok diyerek önüne geçmeye çalışsam da buna izin vermemiş, beni evime kadar bırakmıştı. Bir anda aramıza koyduğu resmiyet fark edilmeyecek gibi değildi.
“Babamın albay olduğunu öğrendiğinde aramıza mesafe koymaya çalışmıştın.” dedim tebessüm ederken. “Her seferinde nasıl oluyorsa dibimde bitiyordun.” Güldüm.
Elim onun saçlarına giderken onun benim sıcaklığımı hissetmesine önem veriyordum. “Çocuklara bir sürü eşya getirdiğiniz günü hatırladın mı? O gün düştüğümde sen tutmuştun beni.” Hatırladığım bir sürü anıyla gözlerim dolmuştu ama gülmeden de edememiştim. Uğur’un elini sıkıca tutarken kalbinin sesini monitörden değil de canlı canlı duymak için başımı onun göğsüne yaslamıştım. Gözlerimi kapatıp kalp atışlarına odaklandım.
“Huzur veriyor Uğur..” diye fısıldadım. “Kalp atışların bana huzur veriyor. Uyan da sesin de bana huzur versin.” On dakikam dolmuş olacaktı Defne ablanın uyarısıyla geri çekilmiş, odadan çıkmak zorunda kalmıştım. Koridora çıktığımda babam karşımdaydı. “Bana ne zaman söyleyecektin Nilay?” Ellerimi önümde kavuşturup babama baktım. Boğazım düğümlendi. “Baba…” diyebildim sadece.
Odadan gelen sesler ile herkesin bakışları benimle beraber Uğur’un odasına döndü. Defne hızlıca Uğur’un odasına girdiğinde bende başımı cama yasladım ve vurmaya başladım. “Uğur! Uğur beni bırakma!” Gözlerimi bir an bile ayırmadan onları izliyordum. Bir süre sonra gözlerini aralığını gördüğüm Uğur’la mutluluktan gülmeye başlamıştım. “Baba uyandı! Baba o uyandı!” Babamın boynuna sarıldım. O da beni sımsıkı sardı. Omzunda ağladığımı fark ettiğimde umurumda değildi.
Bir süre sonra Defne çıktı. “Normal odaya alacağız. Nilay, çok yormayın olur mu? Dinlenmesi çok önemli.” Başımı defalarca salladım. Gözlerim tekrar Uğur’a döndü. Artık odanın soğukluğu eskisi kadar keskin değildi. Çünkü o bana bakıyordu.
《––––––🩺––––––》
Eve girdiğimde ağır botlarımı kapının eşiğinde, dermanım kesilmişcesine çıkardım. Çantam, omuzlarımdaki yükle birlikte gürültüyle yere düştü. İki gün.. Tam iki koca gün boyunca hastanede, Uğur’un başında kalmıştık. Kerem beni kapıya kadar bırakmış, alnımdan öpüp kendi evine geçmişti. Sessiz evimin koridorunda yankılanan telefonuma uzandım.
“Efendim anne? Evet, yeni girdim içeri. Çok yorgunum anne, kemiklerim sızlıyor resmen. Duş alıp direkt uyurum herhalde.” Sesim, bedenimin yorgunluğunu ele veriyordu. Annemin hattın diğer ucundaki nefes alışını duymak bile bir anlığına beni rahatlatmıştı.
“Asker nasıl?” diye sordu. Sesi tuhaf bir şekilde yumuşaktı. “Durumu iyi. Aslında sizinle konuşmam gereken bir şey var.. Birazdan görüntülü arayayım mı? Yüzünü görmek istiyorum.”
“Önemli mi tatlım? Henüz eve geçmedim, yoldayım.” Kendimi salonun köşesindeki koltuğa bıraktım. Bakışlarım istemsizce parmağımdaki yüzüğe kaydı. Taşın üzerindeki her bir parıltı, Kerem’in bakışlarını hatırlatıyordu bana. “Aslında... Biraz önemli sayılırdı. Nöbetin mi vardı senin? Dün nöbetçiydin diye hatırlıyorum ama sesin dışarıdan geliyor?”
“Aslında,” dedi annem, sesinde tereddütlü bir tını vardı. “Biriyle yemeğe çıktım.” Yemek mi? Date gibi bir şey mi acaba? Kalbim bir anlığına tekledi. Kaşlarım hayretle havalandı, göğsümde tanımlayamadığım bir sızı belirdi. Sorup sormama konusunda tereddüt ediyordum. “Birisiyle yemeğe mi çıktın? Yani.. bir randevu gibi mi?”
“Evet.. Uzun süredir peşimden koşan biri vardı. En sonunda mecbur teklifini kabul ettim. Ne yaparsın, hayat devam ediyor Defne.”
O an boğazıma bir yumru oturdu. Babam.. Neden her şeyin bittiğini, babamın bir anıdan ibaret kaldığını bu kadar sert hissediyorum? Annem sessizliğimi, içimdeki o fırtınayı sezmiş olmalı ki, aniden o bildiğim şen şakrak kahkahası kulaklarıma doldu.
“İnandın mı gerçekten? Ah tatlım, benim saf kızım.. Eve geçiyordum ve hayır, kimseyle yemek falan yemedim. Sadece biraz kendimle kalmak istedim.” Derin bir nefes verdim. Omuzlarım çöktü, yüzümde buruk bir gülümseme açtı. Bir an için annemin babamı gerçekten unutmuş gibi hissetmiştim. “Yarım saat sonra eve geçtiğimde görüşürüz.”
Telefonu kapattığımda evin sessizliği üzerime çöktü. Banyoya geçip sıcak suyu açtım. Su buharı aynayı kaplarken, üzerimdeki o kanlı, barut ve hastane kokan kıyafetlerden kurtuldum. Köşedeki kirli sepetini boşaltıp makineyi çalıştırdım. Sıcak su tenime değdiğinde, sadece kiri değil, son iki günün yorgunluğunu da alıp götürsün istedim.
Duştan çıktığımda bornozuma sıkıca sarıldım. Banyoyu toplayıp çıktım. Telefonumun çaldığını duyduğum gibi koşar adım gidip telefonu açtım. Annem, ekranın diğer ucunda gülümsüyordu. Ama bu gülüş.. Farklıydı.
Annemde son zamanlarda bir haller vardı. Yüzü parlıyor, sanki yılların yorgunluğunu üzerinden atmış gibi görünüyordu. Hatta biraz kilo almış, yanaklarına renk gelmişti. Ama asıl fark, gözlerindeydi. Babam öldüğünden beri feri sönmüş, birer kuyu gibi bakan o gözler şimdi ışıl ışıldı. “Evet bekle bakalım, Defin’i de ekliyorum.” dedi annem heyecanla.
“Defin’i eklemene gerek yok anne, o zaten biliyor.” dedim, sesimdeki heyecanı gizlemeye gerek duymadım. Annemin yüzü bir anda ciddileşti. Kötü bir haber alacağını sanmıştı belli ki. O sırada Denef ekranın kadrajına girdi. Kucağındaki Asya’ya gülümsedim. “Teyze! Ben okula gidicem, bak çantam bile hazır!”
Asya’nın cıvıltısı evimin o soğuk havasını bir anda dağıttı. Asya bu yıl anaokulunda başlayacaktı. Bütün heyecanıyla ortalıkta koşturuyordu. “Ne kadar güzel teyzem, seninle gurur duyuyorum.” dedim içtenlikle. Denef gülümserken kızını kucağından indirdi. “Hadi Asya, babanın yanına koş bakalım. Biz teyzenle konuşacağız.”
Nefesimi tuttum. Ellerim titriyordu. “Hazır mısınız?” diye sordum. Denef gözlerini kısıp ekrana yaklaştı, bir şeyler olduğunu sezmişti. Alt dudağımı ısırarak sağ elimi, o üzerinde hayatımın geri kalanını taşıyan yüzüğü kameraya doğru kaldırdım.
O saniyelik sessizlik.. Dünyanın en pahalı karesi olabilirdi. Keşke videoya alabilseydim annemlerin tepkilerini. Annemin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı, şaşkınlık dolu bir nida döküldü dudaklarından. Denef ise elini ağzına doğru götürmüş, donup kalmıştı. Büyük ihtimalle oturma odasında olan diğer büyükler ne olduğunu anlamadıkları için ekrana yaklaşmışlardı. Nehir teyzem yüzüğü fark eder etmez aynı Denef gibi şaşkınlıkla ağzını eliyle kapatmıştı.
Kahkahamı tutamadım. “Denef, sen niye bu kadar şaşırıyorsun? Sana yüzüğümün nasıl olması gerektiğini sormuş ya.” Denef şaşkınlığını bir kenara bırakıp konuşmaya başladığında annem ona baktı. “Defne, biliyordum evet.. Bana ulaştı, ne seversin, hangi taş seni yansıtır diye sordu ama.. Bu kadar çabuk olacağını tahmin etmemiştim. Bu adam gerçekten bir dakika bile beklemek istememiş.”
Annem, sanki bir rüyadan uyanmış gibi başını salladı. Bakışları yumuşadı, hüzünle karışık bir gururla bana baktı. “O asker.. Kerem, değil mi?”
Gülümseyerek gözlerimi kaçırdım. “Saçma bir soruydu, pas. Başka sorusu olan?”
“Sonunda senden de kurtuluyoruz demek ki.” Bulut, gülerek Damla teyzemin yanından kafasını uzattı. Islak saçlarımı geriye doğru savurup ona ters bir bakış attım. “Benden kurtulamazsın Bulut. Evlensem de, dünyanın öbür ucuna da gitsem başına bela olmaya devam edeceğim.” Bulut durur mu? Her zamanki iğneleyici tavrıyla devam etti.
“Zaten Defin’le seni alan üç güne geri getirir Defne, merak etme. Kim çeker senin bu inadını?” Göz devirdim. Bilmiyordu ki Kerem beni bırakmayacaktır. “Ee, bu kadar alelacele olduğuna göre.. Hamile misin yoksa?”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Bulut!” diye bağırdım ama benden önce Damla teyzem içimden geleni yapmış, onun ensesine bir tane patlatmıştı. Bulut teyzemin vurduğu yeri okşamaya başladığında sadece güldüm. “Hamilelik falan yok! Sadece.. vakit kaybetmek istemiyor gibiyiz.” Annem bu cümlemle sustu. Gözlerindeki ışık bir anlığına yerini derin bir dalgınlığa bıraktı. Vakit kaybetmemenin ne demek olduğunu, hayatın bir nefeslik olduğunu en iyi o biliyordu.
“Ne zaman gelecekler istemeye?” diye sordu annem, sesi uzaklara gitmiş gibiydi.
“Aslında daha birkaç günlük mesele bu. Daha Kerem ailesiyle tam konuşamadı. Timde yaralı askeri var, ortalık biraz karışık. Netleşince söyleyeceğim.” Annem beni onayladı ama odanın içinde başka bir noktaya kilitlenmişti. Denef onun bu halini fark edip omzuna dokundu. “Anne? İyi misin? Daldın gittin?”
Annem irkilip kendine geldi. İkimizin endişeli bakışlarını fark etti. “İyiyim.” dedi ama iyi değildi. Birden dalgınlaşmıştı, bakışlarını etrafta dolaştırıyordu. “Hadi, sen dinlen. Haber et olur mu Defne’m. Dikkatli ol oralarda.”
Telefonu kapattığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Annemin son bakışı aklımdaydı. Sanki bir şey biliyordu ama söyleyemiyordu.
Kapı çaldığında üzerimi yeni değiştirmiştim. “Geldim!” diye seslenerek kapıya koştum. Karşımda Kerem’i, özgüvenli duruşuyla kapıya yaslanmış halde bulduğumda tüm huzursuzluğum uçup gitti.
“Hmm.. Yeni duş alınmış. Niye beni beklemedin güzelim?” dedi, sesi kadife gibi pürüzsüz ve davetkardı. İçeri girerken botlarını çıkarıp kapıyı kapattı. “Sende duş almışsın Elbruz, ben sana sitem ediyor muyum?”
Bir anda belimden kavrayıp beni kucağına aldı. Ayaklarım yerden kesilirken kıkırdayarak kollarımı boynuna doladım. Başını boynuma gömüp derin bir nefes çekti.“Bana hep Elbruz desene.. Senin ağzına çok yakışıyor.” Kıkırdayıp onun başını sıkıştırdım. “Ben sana komutan demeyi de seviyorum ama..” dedim oyunbaz bir sesle.
Kerem geri çekilip yüzünü buruşturdu. “Yalancı, sevgili olduğumuzdan beri bana komutan demeyi bıraktın. Sadece sinirlenince veya dalga geçerken söylüyorsun.” Beni kucağından indirmeden koltuğa oturdu, dizlerinin üzerine yerleştirdi. Parmakları belimde, sanki orada bir imza bırakmak ister gibi geziniyordu. “Bu kadar canın sıkıldıysa hep derim komutan.” Kerem başını hızlıca sağa sola sallayıp “Hayır hayır, bana Elbruz demeni istiyorum. Kulaklarıma ahenkli bir beste gibi geliyor sesin.” Kulağıma doğru yaklaşıp fısıldamaya başladı. “Ki altımda inlerken bunu duymak.. Beni nasıl mahvediyor bilemezsin. O yüzden ömrüm boyunca senin dudaklarından sadece Elbruz’u duymak istiyorum.” Yanaklarımın yandığını hissettim ama geri adım atmadım. Dudaklarına kısa, tüy kadar hafif bir öpücük bıraktım. Kerem bu hareketimle dudaklarını yalayıp sırıttı.
“Şimdi yemek yiyoruz Elbruz bey. Sonra konuşuruz bunları.” Mutfağa geçtiğimizde o arkamdan ayrılmıyor, her hareketimi izliyordu. “Sana bugün suşi yapacağım Kerem aman Elbruz.” Malzemeleri tezgaha dizmeye başladım. Onun bu isteğine karşı saygı duymam için zihnimde konuşurken bile onun ilk adını kullanmaya çalışıyordum.
Kerem.. Elbruz arkamdan gelip belimi sıkıca sarmış onun ilk adını kullanma çabama gülüyordu. Suşi için her şeyi çıkardıktan sonra hazırlamaya başladım. Bir yandan onunla sohbet ediyorduk. “Annemlerle konuştum. Yüzüğümü gösterdim. Ne zaman gelecekler diye sordu. Bende henüz konuşmadık dedim.” Kerem ben anlatırken beni başıyla onaylıyor boynumdan öpüyordu. “Annemlere henüz söylemedim.” dedi sesi ciddileşerek. “Ama arayı açmak istemiyorum. Seni bir an önce, resmen istemek istiyorum Defne. Ama.. önce bazı şeyleri atlatmalıyız.”
Kerem’in dedikleriyle birden durdum. Elimdeki bıçak havada asılı kaldı. Omzumun üzerinden ona baktığında ne dediğini anlamaya çalışmıştım. “Ne demek o? Neyi atlatmalıyız?” Kerem dudaklarıma bir öpücük kondurup geri çekildi. “Düşünme, zamanı geldiğinde öğreneceksin. Sadece bana güven.” İçimdeki merak bir kurt gibi kemirmeye başlasa da sustum. Suşileri hazırlayıp bir tanesini ona uzattım. Tezgaha yaslanmış, çocuksu bir merakla beni izliyordu.
“Denemek ister misin?” Elbruz, bunu zihnimde demek beni zorluyor ama onu kıramam. Beni kucağına alıp tezgaha oturttu, çubukları elime tutuşturdu. Ellerini iki yanıma yaslayıp bana doğru eğildi ve ona yedirmemi bekledi. Onun bu böyle masum, kıvranır halleri hoşuma gidiyordu. Çubuklarla aldığım suşiyi onun ağzına doğru uzattım. Elbruz gülümseyerek suşiyi aldı. Beğenip beğenmediğini anlamaya çalışır gibi beklentiyle tepkilerini izlemeye başladım. “Benim karım her şeyi bu kadar iyi nasıl bu kadar iyi yapabilir ya? Harika bir kadınsın sen.” Gözlerimin içine bakıyordu. Bana karım demişti, henüz karısı değildim ama olacaktım. Olacaktım değil mi?
“Karım mı?” dedim. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi heyecanla çarpıyordu. Elbruz sırıtıp dudaklarıma bir öpücük kondurduğunda çubukları kenara bırakıp kollarımı boynuna doladım. “Olmayacak mısın? Olacaksın elbet. Hadi gel yemeğimizi yiyelim.” Göz kırpıp “Bir de güzel film açarız.” dedi. Tekrardan beni kucağına alırken arkasını dönüp tabakları almamı beklemişti. Biraz eğildiğinde tabakları aldığımda salona ilerledi. Beni koltuğa oturturken tabakları koymam için sehpaları yaklaştırmıştı. Elbruz’un telefonu çaldığında üstümüze battaniyeyi çekip telefonu açmıştı.
“Selamın aleyküm.” Telefondan gelen sesin Elbruz’un arkadaşı Niyaz’a ait olduğunu anlamıştım. Elbruz gülümseyip beni kolunun altına aldı ve konuşmaya başladı. “Aleyküm selam, nasılsınız?”
“Valla biz iyiyiz asıl seni sormalı. Jankat bir şeylerden bahsetti.” Elbruz derin bir nefes alıp başını sağa sola salladı. “Bu çocuk iflah olmaz.” dedi dertli dertli. “Ben daha annemlere söylemedim Niyaz.”
“Kimse söylemez için rahat olsun. Defne nasıl?” Adımın geçmesiyle Elbruz bana dönmüş ve gülen gözlerle bana bakmıştı. “Yanımda, beraber yemek yiyeceğiz.” Ona selam söylemesini işaret ettiğimde “Selamı var.”
“Aleyküm selam. Hayırlı olsun Defne’ye iletirsin. Adetleri de öğrensin.” Elbruz’un gülmesiyle kaşlarımı çatıp ona bakmaya devam ettim. “İletirim hadi görüşürüz.” diyerek telefonu kapatıp yanına atmıştı. Güzel bir film açtığımızda tabağı da kucağıma çekip izlemeye başladım. Bir yandan yerken bir yandan da onun ağzına uzattım. “Niyaz ne diyor?” Kerem sorum üzerine ağzındakini bitirmeyi beklemiş ardından da beni yanıtlamıştı. “Adetleri öğrensin yenge hanım diyor.” Elbruz’a gülüp göz devirdim. Gecenin ilerleyen saatlerinde tabağı sehpaya bırakıp onun göğsüne yaslandım. O benim belimi sıkıca sardığında bende başımı onun göğsünde filmi izlemeye devam ettim.
Sabah uyandığımda onun göğsündeydim. Elbruz’un yüzüne güneş vuruyordu. Onu böyle uyuyor halde görmek aşırı hoşuma gidiyordu. Yavaşça kalkıp yüzümü yıkamak için banyoya geçtim. Yüzümü yıkadıktan sonra saçlarımı topuz yaptım. Banyodan dışarı çıktığımda boğazlı bol bir kazak ve siyah bir tayt giydim. Hafif bir makyaj yaptım. Yatağa ilerleyip onun yanına eğildim. Yanağına bir öpücük kondurdum.
Elbruz uykulu olmasına rağmen gülümsedi. Beni tutup kendine çekti. Tekrar onun göğsüne sokuldum. Elbruz kalın uykulu sesiyle “Güzelim, günaydın.” dedi.
“Günaydın sevgilim. Hadi kalk da hastaneye gidelim. Uğur bugün hastaneden çıkacak.” Elbruz sessizce beni onaylayıp kalktığında onun hazırlanmasını beklemeye başladım. O hazırlandığında kabanımı giyip çantamı aldım. Belimde hissettiğim ellerle gülümsedim, o kapıyı açıp önden benim çıkmamı beklemişti. Çizmelerimi giyip Elbruz’un çıkmasını bekledim. O çıktığında kapıyı kapatıp kilitledim. Beraber hastaneye gitmek için araca bindiğimizde aklıma düşen soruyu sormak için bekledim. “Elbruz, Miro’ya ne oldu?” Sorumun üzerine düşünmüş “Mit’ten birine vermişler. İntikam almak isteyen birine.” Onun bakışlarında sertlik vardı. Net bir bakış, keskin bir üslup... Onun bakışlarındaki netliği anlayamasam da başımla onayladım.
Hastaneye geldiğimizde beraber odaya geçtik. Kabanımı çıkarıp astığım gibi askıdan doktor önlüğümü giydim. Uğur’un odasına indiğimizde odanın kapısını çalıp Elbruz’la önlü arkalı içeri girdik. Burada her şey yolundaydı. Nilay bugün Uğur’un taburcu olabileceğini bilmenin mutlu sevinciyle gülümseyerek bize baktı. “Günaydın.” Neşeli sesimle onları selamlamıştım. Uğur’un kontrollerini yapmaya başladığımda bir yandan da sohbet ediyorduk. “Dün gece iyi dinlendin mi?”
“Biraz ağrım vardı ama hemşireler ağrı kesici verdiler.” diyerek benim sorumu yanıtladı. Nilay, Uğur’un elini bırakmadan duruyordu. “Ağrı kesicide direndi. Ben istemiyorum deyip durdu.” Elbruz güldüğünde Uğur’un bu tavrına şaşırmamıştı. Nilay’a göz ucuyla bakıp omuz silktim. “Bunlar hep böyleler. Uğur iyi bilir ilk tanışmamızda Kerem aman Elbruz da aynı böyle direnmişti.” Stetoskobu boynuma astım. Sanki onun taklidini yapar gibi “Ben doktor lafını dinlemem. Klasım sarsılır, klasına tükürdüğüm.” Elbruz onun taklidini yapmamla kahkahaya boğulmuştu. Ona göz devirdiğimde Uğur çenesini tutamamış “Şimdi dinlemediği doktorun ağzının içine bakıyor ama komutanım. Tek bir lafınızla kendi kafasını kıracak hale gelmiş.” Gülme sırası bana geçmişti. Elimdeki gücün elbette ki farkındaydım, Elbruz beni bir an bile bırakmayacak hale gelmişti. Utangaç bir gülümsemeyle Uğur’un dosyasını doldurmaya başladım. Sessizce en son imzamı attığımda başımı kaldırıp “Öğleden sonra çıkabilirsin sarışın.” diyerek göz kırptım.
Ben odadan çıkarken Elbruz pıtı pıtı peşimden geliyordu. Odama girdiğimde kalçamı masaya yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. O peşimden girip kapıyı kapattığında yaklaşıp üstüme doğru eğildi.
“Demek tek bir lafıma bakıyorsun komutan?” Elbruz beni kollarının arasına sıkıştırdığında dudaklarıma bakıp fısıldadı. “Bunu bildiğini biliyorum doktor. Öl de öleyim.” Gülümsedim dudaklarına bir öpücük kondurduğumda Elbruz sırıtarak bana bakıyordu. “Benim için yaşa. Öleceksen bile beraber ölelim.” Kerem tekrardan dudaklarıma yaklaştığında ellerini belime dolayıp beni kendine çekmişti. Ben kollarımı onun boynuna doladığımda elleri arsızca kalçalarıma inmişti. Kapım çalındığında ondan ayrılmak zorunda kalmıştım. Elbruz benden biraz uzaklaştığında kapıdaki kişiye girmesi için seslendim.
Mevlüt albay odama girdiğinde Elbruz hemen dik bir şekilde dikilmeye başladı. “Rahat Yüzbaşım rahat. Uğur’u karargahtaki odasına götüreceksiniz. Yarası iyileşene kadar raporlu olacak. Defne sende akşam eve geç. Devlet eliyle sana gelecek bir şey varmış.” Devlet eliyle mi? Sorgulayan bakışlarımı ikisinin arasında gezdirdim. Elbruz sessizce omuz silkti. Belki de o bilmiyordu.
Uğur’u hastaneden çıkarttığımızda destek olarak onu karargaha getirmiştik. Kerem aracı park ettiği gibi poyraz timi kapının önüne dökülmüşlerdi. Fatih’le Hamza yaklaşıp Uğur’a yardım etmeye başladılar. Uğur’u odaya getirdiklerinde yatağına yatırıp çekildiler. Onlar çekildiğinde bende dikişlerini kontrol ettim. Uğur’un oda arkadaşı Hakan’dı. Yanındaki boş yatağa göz gezdirdiğimde baş ucundaki Ayda’nın fotoğrafıyla gülümsedim. “Uğur ilaçlarını kullanmayı unutmuyorsun. Ben gelip seni kontrol edeceğim.” Uğur başıyla beni onaylayıp gülümsedi. “Teşekkürler Defne yenge.” Elbruz’la el ele tutuşup karargahtan çıktık. O beni eve bırakıp kendi evine geçecekti.
Arabaya binip lojmanlara geçtik. Lojmana girdiğimizde Barut’un arabasından inen annemle, kardeşlerimi gördüğümde ne olup bittiğini anlayamadım. “Annemler gelmiş? Elbruz, neler oluyor?” Ona dönüp baktığımda gerçekten bilmiyor gibi değildi. Bakışlarında bir burukluk vardı. Bana bilmediğini söylüyordu ama bir şeyler bildiği kesindi. “Benden bir şey saklama lütfen...” diye fısıldadım. Elbruz’un direksiyonu sıkan parmaklarının beyazladığını gördüm. Kendini kasıyordu ama neden kastığını anlayamamıştım. Yutkunup sustum, elbet öğrenirdim neler olduğunu.
Araba durduğunda inip kardeşlerimin yanına geçtim. “Anne?” İlerleyip sıkıca sarıldım anneme. Birkaç ay önce gördüğüm annemi özlemiştim aslında. Denef’le Defin’de arkasında duruyordu. Bakışlarımla neler olup bittiğini Defin’lere sorarken onlarda bilmediğini belirterek omuz silkmişlerdi. “Ne oldu? Birden gelmenizi beklemiyordum.”
“İçeri geçelim.” dedi sadece. “Damat, sende gelmek ister misin?” Annemle Kerem’in arasındaki bakışma tuhaftı. Aralarında ne geçtiğini bilmiyorum belki ama bir şeyler olduğu kesindi. Kerem “Ben gelmeyeyim Deniz teyze. Siz ailecek konuşun.” dedi. Sesi buz gibiydi. Annem onu onayladı.
Eve beraber geçtiğimizde Kerem arkamızdan öylece dikilmişti. Eve girdiğimizde çizmelerimi çıkarıp kenara koydum. “Neler oluyor?” Defin ve Denef de ne olduğunu anlamamış halde bakıyorlardı.
“Bilmiyoruz, annem bir anda Hakkari’ye gelmek istediğini söyledi. Apar topar buraya geldik. Defin’i de aramış getirtmiş.” Annem koltuğa otururken üçümüz de ayaktaydık. Defin kollarını göğsünde çaprazlamış anneme bakıyordu. “Anne?” Sorgulayan bakışlarımla ellerimi belime yerleştirdim. Annem sessizce oturuyordu. Bakışları bileğindeki saate baktı. Sessizliği sinir bozmaya başlamıştı. Sol elimi anneme doğru kaldırıp tekrardan “Anne, bir şey söyler misin artık? Çatlayacağım!” dedim isyan ederek.
Annem en sonunda sessizliğini bozmuş “Oturun da şöyle. Bekleyun. Birazcık sabır.” Denef annemin yanına oturduğunda bakışlarını etrafta gezdirdi. Defin gözlerini sıkıca kapatıp işaret ve baş parmağını burnunda sabitledi. Ben ise ellerimi havaya açıp sabır dilendim.
Tam o sırada kapı çaldı. Üç kez, ağır ağır.. Hepimizin bakışları kapıya döndü. Ayağa kalktım. Koridora çıkıp kapıya uzandım. Kapıyı yavaşça açtım.
Zaman durdu. Sesler kesildi. Ciğerlerimdeki hava, bir kurşun gibi ağırlaştı. Karşımda, yıllardır mezar taşına sarıldığımız, kokusunu unutmamak için gecelerce ağladığım o yüz vardı. Üzerinde siyah bir kaban, gözlerinde ise bin yıllık bir yorgunluk.. Saçlarına aklar düşmüştü ama o bakış.. O bakış hiçbir zaman değişmemişti. “Defne kim gelmiş?”
Dudaklarım titredi, dünyam başıma yıkılırken sadece tek bir kelime döküldü Defin’in sorusuna tek bir cevabım vardı.
“Baba?..”
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |