
《––––––🩺––––––》
Bölüm 32
“Baba..?”
Defne’nin dudaklarından dökülen o tek kelime, salonun buz kesmiş havasında sadece bir soru değil, bir enkazın altında kalan son nefes gibiydi. “Baba” kelimesi bizim lugatımızda uzun zaman önce üzerine toprak atılmış, mermer bir taşın soğukluğuna hapsedilmişti. Şimdi o kelimeyi yeniden canlı birine hitaben kullanmak, sanki yas tuttuğumuz her saniyeye ihanet etmek gibi geliyordu.
Bakışlarımı anneme çevirdiğimde, onun çoktan ayağa kalktığını, titreyen ellerini birbirine kenetlediğini gördüm. O an anladım; bu evde sarsılmayan tek bir zemin bile kalmamıştı. Kapıya ilerleyip Defne’nin yanına gittiğimde Denef de bir gölge gibi peşimden gelmişti. Defne’nin kaskatı kesilmiş omuzlarının arkasından kapıyı biraz daha araladım.
Babam karşımızdaydı.
Zaman onu yıpratmış, omuzlarını çökertmiş, yüzündeki çizgileri birer haritaya çevirmişti. Ama o bakışlar... O bakışlar hâlâ aynıydı. Denef, hıçkırığını bastırmak istercesine elini ağzına kapattı; parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini görebiliyordum. Babam, sanki kendi evine değil de bir kutsal mekana giriyormuş gibi tereddütle ayakkabılarını çıkardı ve içeri adım attı. Ellerini bize doğru uzattı, sanki dokunsa dağılacakmışız gibi bir korkuyla geri çekti.
“Anlatacağım kızlar.. Ne olur sakin olun.” dedi sesi titreyerek. Bizi içeriye, o tanıdık ama artık yabancılaşan koltuklara doğru yönlendirdi. Gözlerim dolmuştu, görüşüm bulanıklaşıyordu. Denef, kâküllerini titreyen parmaklarıyla gözünün önünden iterken, babamın desteğiyle içeri süzüldük. Annem ayakta, bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Aralarındaki o tuhaf bakışma, sessiz bir anlaşmanın ya da devasa bir sırrın ağırlığını taşıyordu.
“Kızlar... Sırf sizi koruyabilmek için bunu yapmak zorunda kaldım.” diye başladı söze babam. Sesi, bir günah çıkartma törenindeki kadar ezikti. “Eğer yapmasaydım.. Öğrendikleri tek aile parçam olan Defne’yle seni öldüreceklerdi. Kimse sizi bilmiyordu belki ama Defne...” Babamın bakışları bende ve Denef’te kısa bir süre konakladıktan sonra Defne’ye döndü. İşte o an, babamın gözlerindeki barajın yıkıldığını gördüm. “Sırf sizi korumak için tek başıma göreve çıktım. Öldüm sandılar, dururlar sandım.. Yine durmadılar. Öldüğüm halde Defne’ye zarar verdiler. Sizi korumayı başardım ama onu.. Onu koruyamadım.” Sesi hıçkırığa döndü. “Defne’yi kaçırdılar, vurdular. Özür dilerim.. Bilsem bunu asla yapmazdım. Sizi bırakmak çok zordu.”
Haklıydı. Defne, özellikle babamın "ölümünden" sonra Hakkari’ye tayin istediğinde, sanki acısını fiziksel acıyla bastırmak ister gibi tehlikenin kucağına atlamıştı. Başına gelmeyen kalmamıştı. Vücudunda amcamın tıbbi müdahaleleri sayesinde görünür izler kalmamıştı belki ama o izler, Defne’nin ruhunun en derin yerlerinde, her gece kanayan birer yara gibi duruyordu.
Defne, anın şokunu atan ilk kişi oldu. Ama bu bir kabulleniş değildi; bu, yıllardır biriken o devasa öfkenin patlamasıydı. Hızlıca babama yaklaştığında annem korkuyla araya girmeye çalıştı. Defne, annesini sertçe savuşturup babasını göğsünden itmeye başladı.
“Dileme! Özür falan dileme!” diye bağırdı. Sesi evin duvarlarında yankılanıyor, sanki camları çatlatıyordu. “Benim kucağımda öldün sen! Ellerim senin kanınla ıslandı! Benim gömleğim senin kanınla boyandı baba! Bana bunu nasıl yaparsın? Benim babam bana bunu yapmazdı! Sen beni o gece o karda, o kanda tek başıma bıraktın!”
Annem ağlayarak Defne’yi tutmaya çalıştı ama Defne’nin gücü, içindeki o yıkımdan geliyordu. “Bırak! Dokunma bana anne! Ben her gün öldüm be! Her gün o anı tekrar yaşadım! Seni oraya ben götürdüm diye kendimi suçladım! 'Neden o gün gitmek istedim, neden engel olamadım' diye kendimi yedi bitirdim! Ben katil olduğumu sandım!”
Gözlerimi kapattım. Defne, bu isyanında haklıydı. Babam öldüğünde annem hastalanmıştı ama Defne mahvolmuştu. Bir süre ilaçlarla yaşamıştı. Kabuslar görmüş, günlerce uykusuz kalmıştı. Şimdi ise karşımızdaki adam, Defne’nin uykusuz geçen günlerinin hesabını vermek zorundaydı. Babam kollarını sıkıca Defne’ye sardı.
Evin her köşesine sinmiş olan helva kokusu genzimi yakıyordu. Annem yatak odasında, hayata küsmüş bir şekilde yatıyordu. Başında Güney amcam vardı. Babam öldüğünden beri annemin kalbinde, tıbbın açıklayamadığı ama kederin çok iyi bildiği o ağrı vardı. Amcamın yüzündeki o yorgun ifadeyi asla unutamıyorum. O da acı çekiyordu ama bizim enkazımızı kaldırmak için kendi acısını ertelemişti.
Bir haftadır Denef de helak olmuştu, bir tek ben ayakta durabilirdim. O yüzden ağlayamam, o yüzden kardeşlerim ve annemle ilgilenmem gerekiyordu. Normalde olsa Defne’yle bende birbirimize destek olur, Denef’i biz korurduk. Şimdi ise tek başıma kalmıştım. Amcam sessizce odadan çıktı, annemin rahatça uyuyabilmesi için kapıyı ardından kapatmıştı. “İlaçlarını içtiği için durumu iyi, ilaç verdim güzelce uyuyacaktır.” demişti amcam fısıltıyla.
“Sen de geç biraz dinlen Defin. Kaç gündür doğru düzgün uyumuyorsun.” Onu onayladığımda Murat, sağ kolunu belime sarmış bana destek oluyordu. Odamıza çıkarken başımı Murat’ı çevirdim. “Önce Defne’yi kontrol edelim. Denef uyuyor mu?” Murat beni onaylayıp sorumu yanıtladı. “Ali onun yanında. Hadi biraz dinlenmen gerekiyor.” Defne’nin odasına girdiğimizde, yatakta bir cenin gibi kıvrılmış, uykusunda sayıkladığını gördük. Yüzü kireç gibiydi.
“Baba! Hayır, bırakma bizi! Baba!” Defne çığlıklarla uyandığında ona sarıldım. Kemikleri batıyordu bana.“Benim yüzümden... Defin, ben engel olamadım. Yapamadım... Oraya gitmeyecektik.” diye sayıklıyordu. O gece, kardeşimin ruhunun bir parçasının o karda öldüğüne şahitlik etmiştim. Tek bildiğim kardeşimin içli içli ağlayışı duyuluyordu odada. Bütün bir haftadır olduğu gibi yine bakışları donuklaşmıştı. İlaç içmekten bir hale gelmiş bünyesi artık ilaçları kaldıramıyordu. Bu olaydan sonra ciddi bir süre tedavi görmesi bile gerekebilirdi ama onun yerinde ben olsaydım bende böyle olurdum sanırım..
Defne’nin isyanı, hıçkırıklara karışarak yere çökmesiyle son buldu. Babam da onunla birlikte yere çöktü, kollarını sanki dünyadaki son sığınağıymış gibi kızına sardı. Defne babasına vuruyor, onu itiyor ama bir yandan da gömleğine tutunup "Neden?" diye inliyordu.
“Ben kaç ay uyuyamadım biliyor musun? Kaç ay! Her gece o sesi duydum! Silah sesini, senin son nefesini... Senden nefret ediyorum! Bizi bu karanlıkta bıraktığın için senden nefret ediyorum!” Babam başını ters tarafa çevirmiş, gözlerini sıkıca kapatmıştı. Defne’nin her kelimesi, bir kurşundan daha derin yaralar açıyordu onda, biliyordum. Hepimiz biliyorduk; bu ailede en ağır bedeli Defne ödemişti.
Denef, çoktan ağlamaya başlamıştı. Bakışlarım yanımızdaki anneme kaydı. Yüzündeki o suçlu ama rahatlamış ifade... Bir şeyler oturmuyordu. “Sen bunu ne zamandır biliyorsun anne?” Sesimdeki soğukluk, odadaki harareti bir anlığına düşürdü. Denef de bu sorumla anneme baktı. Annem yutkunamadı, boğazındaki o yumru buna izin vermiyordu. Gözlerini silip titrek bir nefes aldı.
Gözlerini silip “Defne Çanakkale’den gideceğinde öğrendim.” Histerik bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. “İki üç ay oluyor yani... Mükemmel. Biz burada yas tutarken, Defne her gün o travmayla savaşırken sen biliyordun ve sustun.” Anneme sırtımı dönerek elimle yüzümü kapattım. Annem bana yaklaşıp beni sarmaya çalıştı ama sırtımı ona döndüm. “Özür dilerim devlet meselesiydi,” diye araya girdi babam, sesi güçlükle çıkıyordu. “Ama son zamanlarda artık devlet değil, ailem zarar görmeye başlamıştı. Sizi korumak zorundaydım bebeğim.”
Zihnimde taşlar yerine oturdukça yeni bir uçurum açılıyordu. Kerem... Babamın yaşayıp yaşamadığını biliyor muydu? Tabii ki bu soruyu Defne bu haldeyken sormayacaktım. Annem aklımı kurcalayan başka bir soru olduğunun farkındaydı. Annem, Defne’nin hıçkırıklarının yavaş yavaş iç çekişlere dönüştüğünü fark ettiğinde babama işaret etti. Onu dinlenmesi için odaya götürmesini ima ediyordu. Babam, Defne’yi sanki hala beş yaşındaymış gibi kucağına aldı. Defne direnmedi; gücü tükenmişti, ruhu iflas etmişti.
“Odası nerede?” diye sordu babam. Göz devirerek koridora çıktım, babamın yüzüne bakamıyordum. “Koridorun sonu, sol taraf,” dedim buz gibi bir sesle. Babam odaya girdiğinde ben duvara yaslanıp bekledim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, göğüs kafesimi parçalayacak sanıyordum.
Babam bir süre sonra odadan çıktığında, kollarımı göğsümde kavuşturdum ve doğrudan gözlerinin içine baktım. “Kerem biliyordu. Biliyordu, değil mi?” Denef’in şaşkın bakışları babama döndü. Bu ihtimal onun aklına bile gelmemişti. Ama ben, Kerem’in o dürüstlük maskesinin altındaki profesyonelliği biliyordum. Babamın sessizliği, sessiz bir onaylama gibi çöktü koridora. “Tabii ki biliyordu,” diye devam ettim, sesimdeki öfke yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı. “Devlet meselesi... Ağırlığı ilk onu vurdu, değil mi? Defne’ye söyleyemezdi çünkü devlet ona söz verdirtti. Sevdiği kadının her gece babasının yasıyla kıvranmasını izledi ama tek bir kelime etmedi.”
Babamdan aldığım cevap derin, ağır ve suçlu bir sessizlikti. Annem de başını öne eğmişti. Ne diyebilirlerdi ki? "Kızım, seni korumak için sevgiline sana yalan söylettik" mi diyeceklerdi?
Denef, oturduğu yerde fısıldadı: “Defne... Defne bunu öğrendiğinde yıkılacak. Sadece babasının değil, Kerem’in de ona yalan söylediğini öğrendiğinde... Bu sefer toparlanamaz.” Doğruydu. Defne bir kez daha yıkılacaktı. Bu seferki yıkım, bir ölümden daha ağır olacaktı; çünkü bu seferki yıkımın adı ihanetti. Babası hayattaydı, evet; ama ona hayatı dar eden o yas süreci koca bir tiyatrodan ibaretti. Sevdiği adam, o tiyatronun başrollerinden biriydi.
Pencereden dışarıya, Hakkari’nin o sert rüzgarına baktım. Lojmanın bahçesinde Kerem’in aracının hala orada olduğunu, onun karanlıkta beklediğini biliyordum. Kim bilir ne hissediyordu? Görev adamı olmanın gururunu mu, yoksa sevdiği kadını diri diri bir yalanın içine gömmenin utancını mı?
Defne içeride uyuyordu; ama bu uykunun sabahı, tan yeri ağardığında başlayacak olan yeni bir savaştı. Bizim ailemiz, küllerinden doğan bir anka kuşu değildi; biz, üzerine kar yağmış bir yangın yeriydik. Ve ateş, hala içten içe yanmaya devam ediyordu.
《––––––🩺––––––》
Odamda, dünyanın tüm yükü omuzlarıma binmişçesine cenin pozisyonunda yatıyordum. Duvarlar üzerime geliyor, tavan bir tabut kapağı gibi daralıyordu. Babamın hayatta oluşu, bir mucize olması gerekirken ruhumda devasa bir heyelan yaratmıştı. Yataktan kalkmak, nefes almak bile bir savaştı artık. Yine de o odadan çıkmak zorundaydım; zihnimdeki soruların cevabı içerideki o fısıltılarda gizliydi.
Sessizce koridora adımlarken Defin’in sesini duydum. Sesi, bir cam kırığı kadar keskin ve soğuktu. "Tabii ki biliyordu," diyordu Defin. "Devlet meselesi ilk onu vurdu, değil mi? İlk o öğrendi. Defne’ye söyleyemezdi çünkü devlet ona söz verdirtti." Dizlerimin bağı çözüldü. Sağ elimi destek almak için duvara yasladım. Yutkunmaya çalıştım ama boğazımda koca bir kaya parçası vardı. Kim biliyordu? Annem biliyordu, bu zaten başlı başına bir ihanetti ama Defin annemden bahsetmiyordu. Devlet bir sivile, bir anneye "söz" verdirtmezdi. O zaman kim? Zihnimdeki tek bir isim, bir kor gibi kalbime düştü. Kerem... Elbruz…
“Defne yıkılacak..” dedi Denef. Sesindeki acıma duygusu, beni öldürmekten beter etti. Demek ki doğruydu. Beni ayakta tutan, babamın yokluğunda bana nefes olan adam; aslında katilimin elini tutuyordu.
Sol elim boynumdaki kolyeye gitti. Stetoskop ve silah... Bir doktor ve bir asker. Bir hayat veren, bir hayat alan. Kerem... O bana yalan söylemiş olamazdı, değil mi? Ben onun göğsünde babam için yas tutarken, o benim saçlarımı okşayıp "Geçecek güzelim" derken, aslında her şeyi bildiği halde susmuş olamazdı. Beni böyle bir yalanın içine hapsedemezdi.
O an içimde bir şeyler koptu. Bir barajın yıkılışı gibi, öfke tüm damarlarıma yayıldı. Kolyeyi sertçe bıraktım. Hızlıca koridorun sonundaki askılıktan kabanımı aldım. Ayakkabılarımı giyerken ellerim zangır zangır titriyordu. Arkamdan annemlerin, kardeşlerimin seslendiğini duyuyordum ama onlar benim için artık birer yabancıydı. Asansörü çağırdım, gelmedi. Merdivenlerden aşağı, hayatımdan kaçar gibi koştum.
"Defne dur! Dinle bizi!" Defin’in arkamdan haykırışlarını rüzgara savurdum. Karşı binaya, onun dairesine ulaştığımda nefes nefeseydim. Asansörde aynadaki aksime baktım. Gözlerim kan çanağına dönmüştü, yüzüm bir ölünün yüzü kadar solgundu. "Bana bunu yapmadı," diye fısıldadım. "Kerem yapmaz." Kerem benden bir şey saklamazdı. O beni babamla vurmazdı. Babam belki saklamıştı ama Kerem yapmazdı... Ellerimi saçlarıma geçirip geriye doğru ittim. Kapısını yumruklamaya başladım. Kapı açıldığında Kerem karşımdaydı. Beni gördüğünde yüzünde beliren o rahatlama ifadesi, saniyeler içinde yerini derin bir korkuya bıraktı. Çünkü bakışlarımda aşk değil, safi bir nefret vardı.
“Defne?” dedi, sesi titreyerek. Onu göğsünden tutup sertçe içeri ittim. “Biliyordun!” Onun şaşkın bakışları üzerimde gezinirken onun üstüne yürümeye başladım. “Neyi biliyordum?” Arkamdan gelen asansör sesi peşimden gelen ailemin sesi kulaklarıma dolmuştu. “Defne sakin ol!”
“Defne, annem sakin!” Kerem’in bakışları arkama döndüğü anda neyi kastettiğimi anlamıştı. “Defne...” Bana dokunmaya çalıştığında ona izin vermeyip geri çekildim.” Dokunma bana! Sen biliyordun! Babamın yaşadığını biliyordun!” Kerem’in gözleri dolmuştu. Bana yaklaşmaya çalışıyordu. Ben ise göğsünden onu itiyordum. “Defne ağlama yalvarırım...” Kerem’in çaresiz çıkan sesini umursamadan üstüne yürümeye devam ettim. “Sen yaptın! Bana yalan söyledin! Beni kandırdın! Bunu bana nasıl yaptın sen?! Ben, senin kollarında ağlarken güldün mü? İyi eğlendin mi komutan?!” Kerem beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Bir yandan açıklaması olduğunu söyleyip dururken bir yandan da beni tutmaya çalışıyordu. Elime geçirdiğim yastığı ona fırlattım. Masanın üzerindeki bardağı elime aldığım gibi duvara fırlattım. Kristal parçaları yerlere dağılırken öfkem dinmiyordu. Kerem yana kaçtı. Duvara çarpıp darmadağın olan bardaktan hasar almamıştı. “Sen bana balon aldın, sen bana gökyüzü vaat ettin! Sen beni kandırdın! Babamın yaşadığını söylemedin bana! Beni en çok sen öldürdün!”
“Defne açıklamama izin ver sevgilim gerçekten açıklayabilirim.” Ellerim titriyordu nasıl hissettiğimi bilmiyordum. Kandırılmış... Buldum bok gibi hissediyorum. “Dokunma bana! Sen beni kandırdın! Ya ben sana babam için ağladım ya! Kaç kere ağladım, babamı özlediğimi söyledim. Sen ne yaptın?” Kerem beni tutmaya çalışıyordu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinden birer damla yaş düşmüştü. Nefes alış verişimi kontrol edemiyordum bunun gayet farkındaydım ama kontrol altına almak gibi bir amacım da yoktu. Tek istediğim ortalığı daha fazla kırıp dökmekti. “Sen. Beni kandırdın.” Onun dokunmasına izin vermeden geri çekilip dengemi sağlamaya çalıştım.
Birinin beni tutmaya çalıştığını hissetsem de onu da elimle itmiştim. Bakışlarım sağ elimdeki yüzüğüme kaydığında sol elimle yüzüğümü oynamaya başladım. Kerem’in bakışları benim gibi yüzüğümü bulduğunda tereddüdümü anlamış başını sağa sola sallamaya başlamıştı. “Defne yapma güzelim. Mecburdum güzelim, devlete sözüm vardı mecbur kaldım. Sana söylemeyi çok istedim. Vatan göreviydi!” diye inledi Kerem. Diğer dediklerini duyamamıştım. “Vatan görevi senin sevdiğin kadını delirtmek miydi?!” diye haykırdım. Gözlerimi sıkıca kapatıp yüzüğümü çıkarıp ona baktığımda onun bakışlarında mahcubiyet vardı. Pişmanlık değil ama mahcubiyet vardı. Sesinde çaresizlik vardı sadece iki kelime çıkıyordu dudaklarından “Yapma Defne..”
Yaklaşıp severek taktığım yüzüğümü onun avcunun içine bıraktım. Ardımda onu bıraktıktan sonra evden ayrıldım. Ben evden çıkarken Definler şaşkın bakışlarla bana ve Kerem’e bakıyordu. Apartmandan dışarı çıktığımda merdivenlerden inerken Kerem’in peşimden geldiğini bana seslenmesiyle anlamıştım. “Defne!” Durup onun suratını görmek istemiyorum. Hızlı hızlı inerken bileğimin dönmesiyle üstüne düştüm. Acıyla çığlık attığımda Kerem beni hızlıca tutmaya çalıştı. Ben ise onun elini ittim. “Dur bileğini daha fazla acıtacaksın!” Bileğim acısa da onun elini ittim. “Dokunma bana! İstemiyorum ne seni nede senin yardımını! Yalancı!” Her ne kadar onun yardımını istemesem de ayağa kalkma çabam bileğim yüzünden yarıda kalmıştı. Kerem onca lafımı dinlemeyip kollarını dizlerimin altından geçirip sırtıma doladı ve beni kucağına almıştı. Bende kollarımı onun boynuna doladığımda ağlamaya devam ettim. Bileğimin acısından ağlamıyordum. Ben Kerem’in benden bir şey gizlemiş olmasının acısını yaşıyordum. “Nefret ediyorum senden...”
Hastaneye nasıl geldiğimizi, o sakinleştiricinin damarlarımdaki soğuk ilerleyişini hatırlamıyordum. Uyandığımda tavanın beyazlığı gözlerimi acıttı. Tepemde fısıltılar vardı. Babamın sesi... "Özür dilerim evlat, aranızı açtım," diyordu Kerem’e.
Babamı dinlerken gözlerimin önündeki saçlarım geriye çekilmişti. Bunu yapanın daha yarım saat önce yüzüğünü çıkarıp bana dokunma diyerek bağırdığım Kerem olduğunu biliyordum. Kokusunu alıyor, kalp atışlarını hissediyordum. Her ne kadar onun dokunmasını istemediğimi söylesem de Kerem’in dokunuşları beni huzurlu kılıyordu. Kerem’in minik gülümsemesini duyduğumda bende gülümsemek istemiştim. “Defne’nin öfkesinin yıkıcı olduğunu biliyordum. Ayrıca şimdi olması daha iyi oldu.” dedi Kerem, sesi boğuk ve yaralıydı. “Ben Defne’yi bırakmayacağım, onu geri kazanmak için ne gerekiyorsa yaparım. Daha bugün kendisine demiştim şimdi size diyorum. Öl desin ölürüm. Eğer evlenmiş olsaydık ve Defne karşıma çıkıp boşanma dilekçesini tuttursaydı daha çok yıkılırdım.” Parmaklarını yüzümde hissetmek beni mutlu ediyordu. Parmaklarının ucuyla dokunuyor yüzüme.
Denef araya girdi. “Defne şimdi ilaçlarla sakinleşti ama uyandığında yüzüne bakmayacaktır. Hepimizi zor bir süreç bile bekliyor olabilir.” Dediğinde Kerem anında “Nasıl zor?” diye sormuştu. Tabii o bilmiyordu, kaç ay sakinleştiriciler ve uyku ilaçlarıyla geçirdiğimi... “O babasının ölümünde en çok yarayı alan kişiydi.” Defin, "sözde" kelimesini vurgulayarak babamın sahte ölümünü bir tokat gibi yüzlerine vurdu. Haklıydı. Hepsi bir tiyatro oynamıştı ve ben bu tiyatronun tek kurbanıydım.
Onun bu net tavrı annemden geliyordu. Annem de söyleyeceklerini net söylemeyi severdi. “Kabuslar gördü. Kaç gece onun başında birimiz annemin başında birimiz durduk hatırlamıyorum bile. Babam onda öyle büyük bir tramvaydı ki Defne doktor olmasına rağmen aylarca elleri titremiş, kan görmeye tahammülü olmamıştı. En ufak bir streste midesi bulanıyordu değil mi Denef?” Denef onu sadece ufak tefek mırıldanmalarla onaylamıştı.
“Komutanım rızanızı istiyorum. Hiç böyle istemeyi düşünmemiştim ama kızınızı çok seviyorum. Ben Defne’siz yapamam. Ayrıca ona kendimi affettireceğim, komutanım...” Babam sessiz kalmıştı. Hissediyorum babam gülümsüyordu, babam çoktan Kerem’i sevmişti bunu hissetmemek imkansızdı. Ki kolay kolay birini sevmezdi, bizi hiç karargahına sokmamıştı. Hep kıskanırdı, eğer Kerem’i sevmemiş olsaydı çoktan kıyameti koparırdı yada yaşadığını ilk ona söylemezdi. Ona güvenmişti belli ki. Ucunda beni kaybedeceğini bilse de bu önemli bilgiyi benden saklamıştı.
Önce Kerem’in eli çekildi yüzümden ardından da odadaki sessizlik bir süre sonra kapının kapanmasıyla son bulduğunda onun odadan çıktığını düşünmüştüm. “Uyan uyumadığını biliyrız.” Defin’in sesiyle ilk başta bozmamayı düşünsem de saçma olacağını düşünüp gözlerimi araladım. Tabii ki de biliyorlardı. Onlardan başka kimse beni bu kadar iyi tanıyamazdı. “Kerem de uyumadığını biliy.” Duraksadım. Tamam lafımı geri alıyorum. Defin aklımdan geçenleri okuyabiliyormuş gibi güldüğünde ters bakışlarımı ona çevirmekten çekinmedim. “Salak, seni bu kadar seven adam uyurken nefesini sayıyordur. Hem sen nasıl bu kadar kötü rol yapar oldun?” Defin’e cevap vermemeyi tercih ettiğimde Denef karşımda oturduğu koltuktan bana bakarak “Aşık çünkü. Acemiliğinin sebebi de o. Kerem’in tek bir dokunuşuyla kalbi hızlanıyor.”
“Beni gömmeniz bitti mi?” dedim buz gibi bir sesle. İkisine de bıkkın bakışlar atarken Defin bana bakıyordu. “Komutanı bırakmayacaksın değil mi?” Denef araya girip kahküllerini düzeltti. “Bırakamaz, gözlerinin içi gülüyor onun adı geçince.” Sessizce yattığım yerde dikleşip örtüyü düzeltip saçlarımı geriye atarken “Kimse vazgeçilmez değil.” dedim. Defin benim bu tavrımı alaya alır gibi gülerken Denef bana meydan okurcasına geriye yaslanıp ellerini bacak bacak üstüne attığı sağ bacağının üstüne sabitledi. “Senden bahsediyorsak, vazgeçilmezdir. Hatırlatırım sırf bana olan inadından tıp fakültesi kazandın sen.” Bakışlarımı Denef’te tutarken bende “Sırf inadımdan tıp fakültesi kazanan ben, sırf inadımdan onu da bırakabilirim.” dedim. O kahlüllerini düzeltirken “Bu inat değil. Bu aşk ve sen gerçekten sevdiğin birine kıyamazsın. Haksız mıyım Defin?”
Bakışlarımız Defin’e döndüğünde Defin bana imalı imalı sırıyordu. “Tamam yeter bu kadar ben uyuyacağım.” Tekrardan yattığımda Defin karşımda “Yav he he, sen bu düşüncelerle nah uyursun.” Her ne kadar haklı da olsa göz devirip gözlerimi kapattım. “Defne.” Defin’in muzur sesini duyduğumda gözlerimi tekrar araladım. İşaret parmağını burnunun ucunda sürttürmeye başladığında bir şey yumurtlayacaktı ama nasıl yapacağını bilmiyor gibiydi. “Sen ha burda uyur numarası ederken oldi ya sessizluk.” Başımla onu onayladım. “O sırada babam senu gösterup ha bu uyumayi dedi. Kerem babamı gafasıylan onayladı. Sonra onlar çıkarken babam bize galmamızı işaret etti.” Hainler. Denef de karşıdan gülmeye başladığında ikisine de kaşlarımı çattım. “Hah yine ettu o sıfadu. Sıfaduna tükürduğum.”
“Defun yeter da! Rahat bırak beni.” Defin benim ona kızmamı umursamadan gülmeye devam ederken ben de gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Sessizce yutkunduğumda zihnimde canlanan anılarla geçmişe hiç istemediğim bir yolculuk yapmaya başlamıştım bile...
“Defne hadi lütfen konuş artık bizimle.. Lütfen...” Denef karşımda oturuyordu. Sessizce donuk bakışlarımla ona baktım. “Pekala bu böyle olmayacak.” Bulut’un üstüme gelip zorla ağzımı açtırdığında ağzıma sokmuş yutturmuştu. Kusma isteği tekrardan baş gösterdiğinde nefes alış verişimde hızlanmıştı. Hızlıca oturduğum koltuktan kalkıp lavaboya koştum ve ağzıma ne geliyorsa çıkarmaya başladım.
Günden güne güç kaybettiğimi hissediyordum aslında ama içimden bir şey yapmak gelmiyordu. Yüzümü yıkadığımda arkamda gördüğüm amcam beni sıkıca tutmuş yatağıma ilerlememi sağlamıştı. Kardeşlerim büyük ihtimalle ben yine rahatsızlandım diye korkup amcamı çağırmıştı ama ben iyiyim. Kimseyi ikna edemiyorum belki ama iyiyim.
İyiyim değil mi baba? Başımı çevirdiğim köşede bana gülümseyen babam ile bende gülümsemiştim. Belki kimse görmemişti ama ben gülümsemiştim. Amcamın sesini duyduğumda ister istemez onu dinledim. “İlaçları kestiğimizi söylemiştim. Kesin kararla kesiyoruz. Defne artık kendi kendine toparlanmalı.” Onlara bakmadan önce başımı babama çevirdim. Baba bak duydun mu? İlaçlar bitti.
Başımı sağa sola sallayıp o andan kurtulmaya çalıştığımda gözümün önünden kaybolan anılar nefesimi kesmişti. Bir ara ciddi manada delirdiğimi düşünüyordu herkes. Psikoloğa bile gitmek zorunda kalmıştım. Hastanede göreve dönme konusunda ciddi sorunlar yaşamıştım. Elimi biri sıkıca tuttuğunda gözlerimi açıp tutan kişiye baktım. “Örtüyü sıkıyordun.” Defin’e gülümseyip dolan gözlerimi sildim. Defin aklıma gelen şeyler olduğunu anlamıştı. Bakışlarımı beyaz tavana çevirdiğimde derin bir nefes alıp korka korka gözlerimi kapattım.
Kan her yeri sarmıştı. "Doktor burası çok soğuk." Ölüm üşümesi gelmiş olmalıydı. Gözlerimin önüne gelen babam ile gözlerim dolmaya başlamıştı. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak askerle konuşmaya çalıştım. Onu uyanık tutmak biraz zor olacaktı ama benim pes etmeye niyetim yoktu. "Dışardayız asker. Soğuk olması doğal. Seni kabinde ısıtacağız söz veriyorum. Kan grubun ne?" Asker derin nefes almak ister gibi ağzını aralamıştı. Bir yandan da kan grubunu söylemeye çalışıyordu. Asker ona yardım etmeye çalışan elimi sıkıca tuttuğunda ona baktım. Yüzü kapkara olmuştu. Göğsündeki yara kalbe yakındı ve çoktan ölüm üşümesi gelmişti. Boşa çabaladığımın farkındaydım ama benim görevim bu.
Biz doktorlar öleceğini bile bile bir hastayı kurtarmak için çabalardık. Hayat gayemiz buydu. Yıllarca çalışıp tıp fakültesini bitirmek ardından uzmanlık sınavımızı çalışıp vermek ve istediğimiz uzmanlığı almak. En sonunda ise ölümü kabullenmeye başlamak.
"Babamı görüyorum doktor. Bana elini uzatıyor." Tek bir cümle yetmişti kontrolümü kaybetmeme. Ağlamaya başladığımda aylar önce gerçekleşen olay yine oluyordu. Bir vatan evladı, bir ana kuzusu daha kucağımda şehit oluyordu. "Hayır! Sakın! Sakın asker olmaz." Elimi çekip müdahale etmeye devam ettim. Asker son nefesini kollarımda verirken ben çoktan ağlamaya başlamıştım. Gözlerimin önüne gelen babamın bedeniyle ağlamam iyice şiddetlenmişti. Daha ne olduğunu anlayamadan dolu gözlerimle babamın yanındaki alışveriş poşetlerine baktım. “Baba! Hayır... Hayır!”
“Hayır!” Gözlerimi etrafta dolaştırdığımda bu sefer gördüğüm üç farklı yüzdü. Annem, babam ve Denef... Annem hızlıca yanıma geldiğinde etrafa baktım ve hastanede olduğumuza emin oldum. Serum takılı olmayan elimi alnıma götürüp ovuşturduğumda etrafımda ne olup ne bittiğini idrak edememiştim. “Defne’m, tamam geçti güzelim.” Annem babamın bana uzattığı suyu içmem için dudaklarıma yasladığında bir iki yudum almıştım. Terlediğimi hissedebiliyordum. Serumun takılı olduğu sağ elimin örtüyü sımsıkı tuttuğunu fark etmem ile örtüyü avcumdan kurtarıp kırış kırış olan kısımlarını umursamadım. Kerem’i sormak istiyordum ama sormayı kendime yediremiyordum da Denef bana doğru yaklaşıp kulağıma “Defin’le beraber, konuşuyorlar.” diye mırıldandı. Açıkçası yanımda olmasını isterdim. Hayır dengesiz değilim.
Bir saat sonra hastaneden çıkmış ve evlerimize gelmiştik. Arabadan ineceğimde Kerem bana elini uzatmıştı. Ben o eli tutmayı reddedip babamın boynuna kollarımı doladım. Kerem onun elini tutmamama sadece gülümsemişti. Babam beni kucağında eve çıkarırken benimle konuşmaya çalışmış ama ben ona da tepkili olduğumu affetmediğimi göstermiştim. Tabii ki de konuşmayarak. Odama uzandığımda Kerem babamdan konuşmak için izin istemiş, babamda o izni vermişti. Ben ayağımı uzatırken ağrısından bu gece uyuyamayacağımı anlamıştım. Kerem ayağımı uzatmama yardım etmiş ve üstümü örtmüştü. Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdiğimde Kerem yanımda dizlerinin üstüne çöktü.
“Defne gerçekten söylemek isterdim ama yapamazdım. Vatan görevi, senin can sağlığın hepsi birbirine bağlıydı ne yapsaydım?” Göz ucuyla ona baktığımda avcundaki yüzüğümü görmüştüm. Kerem yüzüğümü benim görmem için avcunda tutuyordu. “Şimdi bu yüzüğü takmak istemiyorsun anlıyorum ama beni bırakamazsın. Sen yeniden takmayı isteyene kadar bu yüzük benimle her yere gelecek.” Boynundaki asker künyesini çıkardığında yüzüğümü künyesinden geçirip tekrar boynuna takmıştı. O an künyesindeki kurşun dikkatimi çekse de ona sormadım. O ise bakışlarımın takılı kaldığı yeri bulmuş kurşunu parmağının arasına almıştı. “Dolabındakilerden biri eksik. Omzundan çıkan kurşun. Tıpkı yüzüğün gibi onu da hep yanımda taşıdım.”
“Yalancı, o kurşunu sen bana verdin.” Kerem gülmeye başladığında bakışlarımı ondan kaçırdım. Yoksa onu affederim. Henüz affetmek için çok erken.. “Sen en iyisi o kurşunları kontrol et. Hani üstüne eklenmiş olmalı, üç benim vurulmamdan, bir senden ve yine üç veya dört benden olmalı. Seni kaçırdıklarında olan üç kurşunu evimde saklıyorum.” Sanki bir sır verecekmiş gibi bana yaklaşıp fısıldadı. “Gelinliklerinin arasında.” Onun gözleri benimkinin aksine buruk değildi. Gözlerinin içi bana bakarken gülüyordu. Son cümlesinin söylerken özellikle gözlerimin içine bakabilmek için dizlerime doğru eğilmişti. “Sana bir söz verdim Defne, sırf babanın emirleri yüzünden seni kaybedemem. Ne olursa olsun seni geri kazanacağım.” Gözlerim dolmuştu. Onu geri itip “Git buradan.” dediğimde Kerem derin bir nefes alıp alt dudağında dilini gezdirmişti. O sessizce odamdan çıkarken ben gözlerimi sıkıca kapatmış ağlamamak için kendimi sıkıyordum. Kapım kapandığında kendi iç mağaramda yalnız kalmış olmamla ağlamaya başladım.
Gece boyu ağrıdan uyuyamamış olmanın etkisiyle zar zor kalkıp dağılan yüzümü makyajla toparlamaya çalıştım. Rahat bir şeyler giydikten sonra annemin dün hastaneden çıkarken aldığı değnek ile yürüyerek odamdan çıktım. Denef mutfakta annemle kahvaltı hazırlıyordu. Defin ise çoktan beraber çıkabilmemiz için hazırlanmıştı. Babam ise.. koltukta oturuyordu. Beni ilk gören babam olmuştu. “Defne, kızım nereye gidiyorsun, dün gece hiç uyumadın.” Babama öylesine baktığımda Defin benim gitmem gerektiğini, kafamı dağıtmam gerektiğini biliyordu. Babamın kulağına birkaç şey söylemişti, babam da ona hak vermişti. Ailemle beraber güzel bir kahvaltı yapmak istesem de midem bulanmaya başladığında elimi ağzıma götürüp masadaki suyumdan yudumladım.
Ben yavaştan kalktığımda Defin’de benimle beraber kalkıp karargaha gitmeme yardım etmişti. Karargahın önüne geldiğimizde taksi durmuş bende inmiştim. Kapıdaki görevli askerler beni gördüğü gibi yardıma gelmiş Defin gerek olmadığını söylemişti. İçeri girdiğimizde yavaş yavaş merdivenleri çıkarak revire gitmeye başladım. Revire girdiğimde gördüğüm beden Kerem’e aitti. Evine gitmemiş burada uyumuştu. Üstüne bir örtü alıp ona doğru bakmadan Defin’e uzattım. “Şunu üstüne örtsene?” Defin bu hareketime gülmüş, örtüyü alıp onun üstüne örtmüştü. “Sen bu uşağı sevmiysın he? Yav he he.” Masadaki kalemi aldığım gibi direkt Defin’e fırlatmıştım. Defin anında gülerek kaçmıştı. Masama geçip otururken destekliği de kenara koymuştum, Kerem’e bakıp gülümsemiştim. Kesinlikle kıyamıyorum..
Dün gece o gittikten sonra ağlarken gidip kurşunlara bakmıştım. Gerçekten de o kurşunu boynunda takıyordu. Barut revire girdiğinde beni gördüğüne şaşırmıştı. Kerem’e bakıp bana doğru yaklaştığında onu uyandırmamaya çalışarak konuşmak için dizlerimin önünde çöktü. “Nasılsın?” Gözlerimi kapatıp yutkunduğumda bu soruya ne cevap vereceğimi bilememiştim. “Yorgunum.” Barut gözleriyle beni onaylamıştı. Yorgunluğumu direkt fark etmişti. “Biraz sohbet edelim mi?” Bunu biraz düşünüp onayladığımda Barut destekliğimi bana uzattığında kalkmam için de yardımcı olmuş, beraber bahçeye çıkmıştık. Barut kahveleri getirip önüme koymuştu. “Anlat bakalım.” Ellerimi masanın üstündeki kahve bardağına sarıp bakışlarımı kahveye çevirdim.
“O sana ne anlattı?” Barut sorumu bekliyormuş gibi başını hafifçe yana atmış ve bana bakmıştı. “Peki o bana senin haklı olduğunu, senin bakış açından baktığında büyük bir hata yaptığını söyledi.” Donuk bakışlarımı ona çevirdiğimde Barut içten bir şekilde bana bakıyordu. “Haklıyım ama...” Gözlerim doldu, gözümden düşen damlayı elimle sildim. “Haklı olmak istemiyorsun.” Barut’a bakıp onu onayladım. Kesinlikle haklı olmak istemiyordum. Ben sadece Kerem’le birlikte olabilmek istiyordum. “Sana şunu söylemek istiyorum. Biraz haklısın ama yüzük atacak kadar değil.” Gözlerimi silmeyi dahi bırakıp sessizce ağlamaya devam ettim. “Babanın hıncını ondan alamazsın Defne.”
Haklıydı, babamın hırsını ondan çıkarıyordum. Yutkunup ne diyeceğimi bilemediğim için sessiz sessiz durdum. En son dayanamamış aklımdan geçen soruyu ona sormuştum. “Sen ne yapardın?” Barut gülüp önündeki çayından bir yudum almıştı. “Hayat birini bırakmak için çok kısa, özellikle o kişi çok sevdiğin biriyse. Babanın açısından baktığımda babana sonsuz bir saygım oluştu. Onun yerinde olsam bu kararı veremeyebilirdim. Bu kararı vermek zordur bence. Kerem’in yerinde olsaydım...” Barut oturduğu yerin tam karşısına bakıyordu. Sessizce onun devam etmesini bekledim. “Söylemezdim. Bana bir söz verdirilse o söz tutulacak. Askeriyede verdirilen her söz vatan sözüdür. O söz o askerle mezara gider.”
Sessizce bardağımı oynarken düşünmeye başlamıştım. “Yorgunsun, zihinsel yorgunluğun daha fazla ama iyi düşün Defne. Kerem seni bırakmaz ama sende onu bırakma.” Gülümsedim. “İstesem de bırakamam ki. Kalbim onunla atıyor Barut.” Barut beni onaylayarak ayağa kalkmış ve gitmişti. Sessizce değneğimi alıp bende içeri girdim. Revire girdiğimde sessizce Kerem’in yanındaki sedyeyi ona yaklaştırıp yattım. Elim istemsiz onun yanağına gittiğinde parmak uçlarımlar ona dokundum. Burnumu onun boynuna yaklaşıp kokusunu içime çekmeye başladım. Onun uyanmasına yakın gözlerimi kapatıp, uyuyor numarası yapmaya başladım.
Kerem büyük ihtimalle bana bakıyordu. Nefeslerimi yavaşlatıp uyuduğuma onu inandırmak istiyordum. Bir süre sonra boynumda hissettiğim nefesle onu sıkıştırmamak için kendimi sıkmıştım. Büyük ihtimalle kokumu içine çekiyordu. Geri çekildiğinde çok uzun süre geçmeden yanağımda hissettiğim dudaklar ile nefesim ister istemez kesilmişti. Kahretsin uyumadığımı anlayacaktı. “Nabaysın pirenses, uyudun mi?” Umursamadan gözlerimi açtığımda Kerem’in gülen yüzünü görmüştüm. Onu geriye itip zar zor ayağa kalktım. Kerem ona kızacağımı düşünmüş olacaktı ki anında ellerini iki yanına açmış “Özür dilerim. Yapmamalıydım kabul.” diyordu. Ona kızmayacaktım tabii ki beni sinirlendirmemişti ama onu süründürmekten de zarar gelmezdi değil mi? Ona bakmadan masaya geçip oturduğumda o bana bırakmadan yatakları eski yerlerine alıp düzeltmişti.
Her zamanki saatinde odama gelen kahvemden bir yudum alırken Kerem’in beni izlediğini biliyordum. Bir saniye onu affettiğime göre ona yine Elbruz demeliydim değil mi? Tabii bunu o bilmeyecekti. “Komutanım sizde ister misiniz?” Elbruz başını hafifçe kaldırıp istemediğini işaret etmişti. “Kapının önünde bekle sen.” Neden böyle bir şey söylediğini anlamasam da umursamadan işlerimi yapmaya devam ettim. Elbruz askerin odadan çıkmasıyla bana doğru yaklaşıp iki kolunu da masaya yasladı. Onun üzerimde gezinen bakışlarını umursamadan tekrardan kahveme uzandım. Benden önce onun eli kavramıştı kupamı. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerimden bir an olsun gözlerini çekmeden kupamı dudaklarının arasına götürmüştü. “Sen kendine yenisini alırsın ben bunun tadına bayıldım.” Diyerek bana göz kırpmış ve odanın çıkışına yönelmişti. Kapıdan çıktıktan sonra kapıda bekleyen askere “Doktora yeni kahve götür bakalım.” dediğini duymuştum. Salak. Salak herif, sinir ediyor beni ya. Çalan telefonumu açtığımda Serdar’ın keyifli sesini duymuştum. “Hastaneye gelebilir misin?”
“Neden?” Bilgisayarımı kapatırken bu soruyu sorsam bile gitmeye hazırlanıyordum. “Köye gideceğim.” Destekliğimi aldığımda Serdar’a “Sen dur ben gideceğim.” dedim. “Neden diye sorgulama hiç çekemem. Gitmek istiyorum olur mu?”
“Olur tamam.” Revirden çıkarken bir askeri denk getirip Barut’un yerini sordum. “Dışarıda Defin komutanla oturuyorlar.” Defin’le mi? Bunlar da iyi anlaşıyorlar sanırım devamlı yan yana. “Sağ ol.” Asker giderken tutuna tutuna dışarı çıkmıştım. Etrafa göz gezdirdiğimde kardeşim ve Barut’u bir şey konuşurken görmüştüm. Oldukça ciddi bir konuşma gibiydi. “Rahatsız etme de rahat rahat konuşsunlar.” Arkamdan gelen Elbruz’un sesiyle ister istemez irkilmiştim. “Poyraz timi ve ben sana eşlik edeceğiz.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde kaşlarımı çattım. “Sen beni mi dinliyorsun?”
Elbruz gülüp dimdik bir şekilde yanımda dikildiğinde “Kendinizi bu kadar kıymetli görmeniz çok hoşuma gidiyor doktor hanım ama hayır Serdar önce bizim timi aramış.” Elbruz’un sırf damarıma basmak için benden uzak durmaya çalıştığının farkındaydım. Hayır altta kalmayı sevmem. “Bana kendimi kıymetli hissettirecek harika insanlarla tanışıyorum ondandır.” Elbruz başını bana çevirmeden kaşlarını kaldırmış özgüvenle “Benden böyle bahsedeceğini düşünmemiştim.” demişti. İşte beklediğim özgüven. Gülümsememi bastırmaya çalışıp tek kaşımı kaldırdım. “Senden bahsettiğimi kim söyledi komutan?”
Yavaş yavaş yürümeye başladığımda Elbruz arkamdan seslenerek peşimden yürümeye başladığında istediğimi almanın verdiği sırıtma çoktan yüzüme yerleşmişti. Bir askeri araca yaklaştığımda Elbruz benim için aracın kapısını açmıştı. Onun bu hareketine göz devirip tutunarak bindim. “Bu bilekle nereye gidiyorsan.”
“Sokurdanma oradan.” Timde bindiğinde yine beraber yola çıkmıştık. Elbruz benim yanımda oturuyordu. Silahını dizlerinin arasına almış elindeki bandanayı bağlamaya çalışıyordu. En son “Sikeyim.” diyerek küfür ettikten sonra sinirle aramıza fırlatmıştı. Derin bir nefes alıp bandanayı elime aldım ve ona yaklaştım. Elbruz ona yaklaştığımı fark edip oturduğu yerde biraz daha yayılarak bana yaklaşmıştı. Bandanayı düzgünce ayarladığımda bağlayabilmek için ona daha fazla yaklaşmam gerekmişti. Başımı arkasına uzatıp bağlamaya çalıştığımda Elbruz elini belime sıkıca sarıp beni kendine çekmişti. Ben bağlarken o da boynuma ufak öpücükler konduruyordu. Bağlamam bittiğinde biraz çekilip onun bandanasını düzelttim. İyice geri çekildiğimde ilk fark ettiğim şey Elbruz’un dudaklarımda gezinen bakışlarıydı. Köye geldiğimizde yine onun yardımıyla araçtan inmiş teyzelerle ilgilenmeye başlamıştım.
Her şey yine saniyelik gerçekleşmiş gibiydi. Bir kadını kontrol etmek için yanıma gelmesini bekliyordum. Elbruz bir anda beni arkasına çekerken adımı bağırmış ve silahını karşımdaki kadına doğrultmuştu. “Kaldır ellerini! Hamza, Taner arayın üstünü.” Elbruz’un beline sıkıca sarıldığımın farkında değildim. Tim üstünü aradığında buldukları bombayla “Komutanım.” demişlerdi. Elbruz buldukları bombayı imha etmek için benden ayrılacağında parkasını sıkıca tuttum. Bakışları bana döndüğünde başımı sağa sola sallamıştım. Gitsin istemiyordum, o da bunun farkında olarak bana dönmüş ve güven vermek ister gibi gözlerime bakmıştı. O giderken ellerimin arasından kayıp giden parkasına baktım. Korku dolu bakışlarla beklemeye başladım. Sırf biz zarar görmeyelim diye yeterli uzaklığa ulaşana kadar ilerlemişti. Korkumu kimseye belli etmemek için titreyen ellerimi sıkıca kapattım.
Akıllandım Allah’ım onu seviyorum lütfen bana bir sürpriz yapıp onu benden alma. Söz veriyorum o kadar da süründürmeyeceğim. Konuşması için ona fırsat vereceğim. “Hayat birini bırakmak için çok kısa, özellikle o kişi çok sevdiğin biriyse.” Onu kaybetmek istemiyorum. Hayat gerçekten çok kısayken neden onunla geçireceğim vakitleri kısaltayım ki. Defin’le Murat hakkında konuştuğum gün aklıma geldiğinde yutkundum. “Yerinde olsam süründürmeyi bile siktir edip, onunla geçireceğim her dakikanın tadını çıkarırdım. Ha illa süründürecek misin? Yap gitsin ama kafanın içindekilerden kurtulmaya çalışma. Deneyen biri olarak söylüyorum bir sikime yaramıyor. Geç kalabilirsin. O asker her anı yaşamla ölüm arasında. Murat’la birkaç dakika daha geçirebilmek için her şeyimi verirdim. Gün gelecek sen de Kerem’in hayatla ölüm arasında yaşadığını tekrardan göreceksin. İşte o an sana bu dediklerimi hatırla.” Hatırladım Defin. O kadar net hatırladım ki..
O yanıma doğru geldiğinde düşünmeden boynuna atladım. O ise anın şokunu atlattıktan sonra belimi sıkıca sarmıştı. Boynumda hissettiğim nefesi beni gülümsetmişti. Dudaklarını orada hissetmek beni huzura götürüyordu. Saçlarımı okşayıp son bir kez boynumda dudaklarını hissettiğimde ister istemez geri çekilmiştik. Özlem giderebilmek için eve kadar beklemek zorundaydım. O da bunun farkındaymış gibi kulağıma yaklaşıp “Hadi bebeğim bitir de gidelim.” demişti. Ben kontrollerimi bitirene kadar da yanıbaşımdan ayrılmamıştı.
Karargaha döndüğümüzde ikimiz de bitkindik ama ruhlarımız ferahlamıştı. Kerem beni kucağına alıp eve çıkardı. Tekli koltuğa oturduğunda beni de dizlerine yatırdı. “Çok mu korktun?” dedi, parmakları saçlarımda gezinirken. Onun saçlarıyla oynamaya başladığımda halime gülümseyip bileğime bir öpücük kondurmuştu. “Sana bir şey olacak diye korktum.” Elbruz tekrar gülümsediğinde yüzüne yerleştirdiği alaycı tavrından anladığım kadarıyla bir şey geliyordu. “Bana gelmen için tehlikede olmam gerektiğini bilmiyordum. Bilseydim direkt kendimi vurdurturdum.” Göz devirip onun ağzına vurduğumda benim hareketime kahkaha atmıştı. Yüzüğünü künyesine takmıştı. "Sen takana kadar burada kalacak," dedi.
Dudaklarıma kapandığında artık ne yalanlar ne de devlet sırları aramızdaydı. Sadece biz vardık. Kerem ayağa kalktı, beni kucağında yatak odasına taşırken "Kapıyı kilitlemeyi unutma," diye fısıldadı. Kapıyı kilitledim. O kilit, geçmişin tüm acılarını dışarıda bıraktı. Yatak odasının kapısından girdiğimizde, artık sadece Defne ve Elbruz’duk. İki yaralı ruhun birbirini iyileştirdiği o gece, hayatımın en gerçek gecesiydi.
Gözlerimi kapattığımda babamın hayali değil, Kerem’in sıcaklığı vardı. Ve ben ilk kez, gerçekten güvendeydim.
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |