39. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 38

İnci
blackpearln

 

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 38

 

Beş Yıl Önce

 

Alışveriş merkezinin o her zaman cıvıl cıvıl olan koridorları, şimdi ölümün soğuk nefesiyle yıkanıyordu. Havada asılı kalan barut kokusu, geniz yakan bir metalik tatla birleşmişti. Adımlarım, parlatılmış zemin üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu ama zihnimdeki gürültü sağır ediciydi. Silahlı çatışma... Kaosun tam ortasındaydım. Parmaklarımın arasındaki metal soğukluğu, damarlarımdaki adrenalinle yarışıyordu. Her köşebaşı bir pusu, her gölge bir namlu olabilirdi.

 

“Silahlı çatışma. Alışveriş merkezinin içindeyim.” Tam köşeyi döneceğim sırada, görüş alanıma giren hareketle birlikte namluyu refleksle o yöne çevirdim. Tetik parmağım, disiplinle eğitilmiş bir gerginlikle bekliyordu. Ancak gördüğüm şey bir tehdit değil, bir enkazdı. “Yapmayın!”

 

Kısık, titreyen ve ruhu çekilmiş gibi çıkan o ses... Namlunun ucunda, duvara sinmiş, dizlerinin bağı çözülmüş bir kadın duruyordu. Kaşlarımı çatıp ona baktığımda, önce o mavi gözlerle çarpıştım. Korku, bir sis perdesi gibi o maviliğin üzerine çökmüştü. Gözlerinde sadece ölümün gölgesi değil, çaresizliğin en saf hali vardı. Kucağında, dünyanın en fırtınalı denizinde sığınılacak tek limanmışçasına sıkıca tuttuğu küçücük bir beden vardı.

 

​Hızla silahımı aşağı indirdim. Kalbim, onun o bakışlarını gördüğüm an ritmini değiştirdi. “Sakin ol, polisim ben. Korkma tamam mı?” Sesimi, bir çocuğa masal anlatır gibi yumuşatmaya çalıştım. Cebimden kimliğimi çıkarıp ona uzattım. O metal ve deri parçasına, hayatındaki son umut ışığıymış gibi baktı. Kimliği gördüğü an, o zamana kadar tuttuğu baraj kapakları patladı. Gözyaşları, bembeyaz yanaklarından süzülürken bana doğru bir adım attı. Elleri titriyordu; kucağındaki bebeği düşürmekten korkarcasına ama aynı zamanda ona tutunarak ayakta kalırcasına sarsılıyordu.

 

“Yardım edin.. Çok insan öldü.” diye fısıldadı. Sesi hıçkırıklarla bölünüyordu. "Herkesi rehin aldılar. Hiç durmadan ateş ettiler…”

 

Panik, kadının tüm bedenini ele geçirmişti. Bebeği tutan ince parmaklarındaki titreme, içimi sızlattı. O an anladım; bu kadın sadece kendi hayatı için değil, göğsüne bastırdığı o minik can için bin kez ölüp dirilmişti. Bebek ise... Mucizevi bir şekilde, annesinin kalp atışlarının yarattığı o korku senfonisinin ortasında derin bir uykudaydı. Dünyanın en huzurlu limanındaydı, yaklaşan fırtınadan habersiz.

 

Silah tutmayan elimi yavaşça kaldırıp ona yaklaştım. Ona dokunup dokunmamak arasında tereddüt ettim ama sakinleşmesi gerekiyordu. "Şşş... Tamam, buradayım. Kimse size dokunamaz artık. Söz veriyorum."

 

​Onu koridorun daha korunaklı, karanlık bir köşesine yönlendirdim. Gövdemi ona siper ederek telsizime uzandım. Cihazdan yükselen cızırtı, sessiz koridorda yankılanırken merkeze anons geçtim.​ "42 30 merkez."

 

Kısa bir sessizlikten sonra o tanıdık ses duyuldu: “42 30 dinlemede.” Bakışlarımı bir an bile kadından ayırmadan, sesimi alçaltarak devam ettim. "İçeride kaç kişiyi rehin aldılar, sayabildin mi? Lütfen hatırla, bu çok önemli."

 

​Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Zihnindeki o korkunç anları tekrar yaşıyordu. "Kırk..." dedi güçlükle. "Kırk kişi saymıştım en son. Büyük salona topladılar herkesi."

 

​Telsize döndüm: "Rehine sayısı tahmini kırk kişi. Yanımda ise yaklaşık üç aylık bebeği olan bir anne var. Güvenli bölge oluşturulana kadar buradayım.”

 

Telsizden gelen "Kadının yanından ayrılma" talimatıyla cihazı yerine sabitledim. Yanına çöktüm. O an, profesyonelliğimin arkasına sakladığım o insani merak ve çekim daha da belirginleşti. Kahverengi kahkülleri, hafifçe terlemiş alnına yapışmıştı. Üst dudağı, ağlamaktan ya da belki de korkudan ısırmaktan şişmişti ama bu hali bile ona dokunulmaz, kutsal bir güzellik katıyordu. Mavi gözlerindeki o derin hüzün, sanki bu çatışmayla başlamamış, çok eskiden oraya yerleşmiş gibiydi.

 

​Silahımı, onu daha fazla ürkütmemek için görüş alanından tamamen çektim. Bakışlarım, battaniyeye sarılı minik yüze kaydı. "Adı ne?"

 

​Bebeğinin battaniyesini, sanki en ufak bir esinti onu incitecekmiş gibi daha sıkı sardı. "Asya..." dedi, sesi ilk kez bir parça şefkatle ısınarak. "Asya..."

 

​"Güzel bir isim," dedim gülümseyerek. O an, ölümün kol gezdiği bu beton yığınının içinde, hayatın ne kadar kırılgan ve ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladım. "Güzel bir kız, maşallah. Tıpkı annesi gibi."

 

​Kadın başını hafifçe kaldırdı. Göz göze geldik. O maviliklerin içinde kaybolmamak imkansızdı. Aramızdaki o ağır sessizliği bozmak, ona sadece bir 'vaka' olmadığını hissettirmek istedim.

 

​"Ali ben. Çanakkale Emniyeti'nden."

 

​Kısa bir sessizlik oldu. İsmini söyleyip söylememek arasında gidip geldiğini görebiliyordum. Güven, bu ortamda lüks bir duyguydu. Ama sonra, omuzlarındaki yükün bir kısmını bana bırakmaya karar vermiş gibi fısıldadı:

 

​"Denef... Denef benim adım."

 

​İsmi, zihnimde eski bir şarkının notaları gibi yankılandı. "Denef..." diye tekrar ettim farkında olmadan. "Hiç duymamıştım. Ne anlama geliyor?” Bembeyaz teniyle mavi gözlerini bana çevirip “İpek anlamına geliyor.” demişti.

 

İpek... Evet, tam olarak buydu. Narin, değerli, dokunmaya kıyılamayacak kadar zarif ama bir o kadar da dirençli. Denef, o an benim için sadece kurtarılması gereken bir sivil değildi. O, bu yıkımın ortasında korunması gereken son iyilik kırıntısıydı. Gözlerindeki o geçmeyecekmiş gibi duran hüzün, kalbime bir ağırlık bıraktı. Onu buradan sağ salim çıkarmak, benim hayattaki tek amacım haline gelmişti.

 

Denef ve Asya... Dünyaya gelmiş geçmiş en güzel kadınlardı.. Şu ana kadar hayatımda gördüğüm en nadir hazinelerdi.

 

 

《––––––🩺––––––》

 

“Okulun etrafını kapatın! Tekrar ediyorum okulun etrafını kapatın!” Direksiyonu sola kırıp iyice gaza basmaya devam ettim. Okulun önüne geldiğimde aniden frene basıp durdum ve arabadan indim. Bagajdan keskin nişancı tüfeğimi alıp arkadaşlarımın yanına geçtim. “Okulun etrafını çevrelediniz mi?” Yavuz başıyla beni onayladığında başımı kaldırıp etrafa bakmaya başladım.

 

Cebimden telefonumu çıkarıp Asya’nın öğretmenini aradım. “Alo? Elif hanım benim, Ali Akdoğan. Asya’nın babası. Çok vaktim yok, Asya’yı okuldan çıkarmayın ve camlardan uzak tutun lütfen.” Karşı taraftan onay beklerken etrafa bakmaya devam ettim. Bir bina gördüğümde o binanın bir katına çıkıp silahımı yerleştirdim ve etrafa bakmaya başladım. “Merak etmeyin Ali bey. Polisler gerekli her şeyi söylediler. Asya’yı uzak tutuyoruz.” Telefonumu kapatıp yana bıraktıktan sonra adamı aramaya devam ettim. Fazla vaktim yoktu, Asya’yı korumak zorundayım. Asya benim kızım, hep öyle oldu ve hep de öyle olacak. Evlenirken Denef’e bir söz verdim. Sağ çaprazda gördüğüm binadaki adamı fark ettiğim anda kafasından vurduğum gibi silahımı alıp aşağı indim.

 

Koşarak okula girerken kulaklığıma dokundum. “Keskin nişancıyı temizledim. Gidin kontrol edin, ben kızıma bakacağım. Asya güvende.” Öğretmeni kapıyı açtığında Asya kapıdan öğretmeninin elini tutarak dışarı çıktı. Asya korkuyla etrafa bakarken beni gördüğü gibi yüzü güldü. Öğretmenleri belli etmese de Asya gergin görünüyordu. “Baba!” Onun gülen yüzünü gördüğüm de birkaç adım atıp tek dizimin üstüne çöktüm. Kollarımı açıp onu bekledim. Asya öğretmenin elinden kurtulduğu gibi bana doğru koşmaya başladı. Asya’nın kucağıma gelmesini beklerken öğretmenin arkasında saniyelik gördüğüm adam dikkatimi çekmişti. Elindeki silahı fark ettiğim gibi Asya’yı kucağıma alıp sırtımı adama doğru döndüm. Patlayan silah sesiyle sırtımda hissettiğim ciddi bir acıydı. Nefes kesici, keskin bir acı. Yutkundum, gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Belimdeki silahı çıkarıp arkamdaki adama döneceğim sırada tekrar patlayan silah sesini ve sırtımda hissettiğim ikinci sıkıya yutkundum. Adamın bir kere daha ateş etmesine izin vermeden arkamı döndüm ve sıktım. Adam yere yığılırken onu nereden vurduğumu bilmiyorum.

 

“Baba..” Yutkundum. Görüşüm giderek bulanıklaşıyordu. Titreyen kollarımla kucağımdaki Asya’yı dikleştirip ona baktım. “K-kızım iyiyim. Şimdi sen öğretmeninin yanına geç. A-annen gelip seni a-alacak.” Diğer tarafta duvar dibine çökmüş öğretmenine baktım. İyice terlemeye başladığımı hissedebiliyorum. Öğretmeni yaklaşıp Asya’yı kucağına almıştı. Asya sınıfa girene kadar hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordum. Onlar sınıfa girdiğinde derin nefes almaya çalıştım. Ekip arkadaşlarım içeri girdikleri anda beni gördüler ve yanıma koştular. Diz çöktüğüm yerde kendimi yüz üstü zemine bıraktım. Kendimi kaldırabilecek halim yoktu. “Ali, dayan aslanım. Ambulans geliyor.” Yasin abinin sesini boğuk olarak da olsa duymak içime su serpti. Gözlerim giderek kapanırken gözlerimin önüne gelen mavi gözler gülümsememi sağladı. “Denef..”

 

 

《––––––🩺––––––》

 

Hakkari, Şemdinli

 

“Komutanım ihbar doğruymuş. Karakola giden yola pusu atmış olabilirler.” Etrafa bakarken önümdeki iki seçeneği mantıklı düşünmeliydim. “Ne kadar zamandır çalışıyorlar?” Emirhan kolundaki saate bakıp kafasında hesapladı.

 

“Yedi saat olmuş bile komutanım.” Önümdeki diğer seçeneği düşünmeye devam ettim. Diğer yol karakola varış saatinizi en az bir saat geciktirir ama daha güvenli olabilir. Karşımızdaki adamın zeki olabileceğini düşünecek olursak iki yol da tuzaklamışlardır. İki yola da ekip koyamazlar çünkü en az on yedi kişi zaten karakol baskını için olmalı. Hepsini yirmi beşli gruplar halinde dolaştığını düşünürsek geriye sekiz kişi kalır. Peki bu sekiz kişiyi iki yola bölmek mi yoksa bir yolu tuzaklayıp diğer yola pusu atmak mı?

 

“Komutanım yol ayrımına yaklaşıyoruz.” Emirhan’a bakıp “Ana güzergahı kullanıyoruz. Tuzak ihtimali var. Tetikte olun.” dedim. Emirhan emrime uyarken ana yola saptı. Tetikte olmakta fayda vardı. Sessizce dışarıyı izlemeye başladım. Biraz daha ilerledikten sonra öndeki askere yaklaşıp omzuna vurdum. “Dur!” Araba yavaşlamaya başladığında tekrar tekrar vurdum. “Dur lan dur!” En son ani bir frenle araba durduğunda arabadan inip öne doğru ilerlemeye başladım. Emirhan ve timde arabadan yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Arabanın açılıp kapanan kapılarını duymuştum. Göz hapsine aldığım kuş uçarken yolun sol tarafına ilerlemeye başladım. Yolun sonundaki taşlarla kapatılmış yere gözüm takılmıştı. Çöküp kasaturamı çıkardım ve eğilip ipe baktım.

 

“Komutanım.” Sarp’ın konuşması benim odağımı dağıtıyordu. Susmasını işaret edip taşları kaldırdım. Tetikleyiciyi açığa çıkardığımda Elif hızlıca yanıma gelip bombayı imha etmeye başladı. Çöktüğüm yerden kalkıp Gökhan’a yolun diğer ucunu gösterdim. Gökhan hızlıca karşı taraftaki tetikleyiciye baktı. “Komutanım nasıl fark ettiniz?” Sarp’a bakıp kuşu gösterdim. “O bana yardımcı oldu.” Sarp kuşa bakıp çattığı kaşlarıyla tekrar bana dönmüştü. Anlamadığını görüp güldüm ve ona açıklamaya başladım. “Araç hareket ederken kuşun havada durduğunu gördüm. Kuş bana yardımcı oldu.”

 

Elif ve Gökhan bombaları hallettikten sonra yola tekrar bir bakıp time emir verdim. “Barut. Araç bin!” Tim araca bindiğinde bende yerimi aldım ve araç tekrardan hareket etmeye başladı. Bütün dikkatimi yola çevirdim. Silah sesleri artmaya başladığında karakola da iyice yaklaşmıştık. “Salak herifler sabah baskına kalkmışlar.” Gökhan’ın bu dediği hepimizi gülümsetse de aslında sabahın erken saatlerinde gerçekleşen bu baskının bütün karakolun uyurken yakalanmasına sebep olmuştu. “Dur.” Araç durduğunda herkes çantalarını alıp indi. “Karakolu görebileceğimiz bir yere çıkacağız. Sarp telsizle karakolla bağlantı kurmaya çalış.”

 

“Emredersiniz komutanım.” Sarp telsizi çıkardığında bende gideceğimiz yeri gösterdim. Önden ben yürümeye başladığımda herkes beni takip etmeye başlamıştı. Bir süre sonra Sarp elindeki telsizle yanıma koştu. Elimi kaldırıp yumruğumu gösterdiğimde tim yürümeyi bırakmıştı. İki parmağımla çizdiğim daireyi anında anlayıp çevremizi kontrol altında tutmaya başladılar. “Başçavuş Durali komutanım.” Telsizi alıp çatışma seslerinin arasında konuştum. “Başçavuşum ben Yüzbaşı Altan Barut, durum nedir?”

 

“Mevzilere yakınlar, iyice sızmışlar yüzbaşım.” Mevzilere yakınlarsa dağların üstleri boştur. Arkadan çevreleyebiliriz. “Yaralı var mı başçavuşum?” Çatışma sesleri iyice artmıştı. Mevzilere yakın olmaları olası bir hava saldırısını engellerdi. Asiye bu şartlar altında havadan destek sağlayamaz. “Yok ama giderek mevzilere yaklaşıyorlar.”

 

“Yakınız başçavuşum dayanın.” Telsizi tekrardan Sarp’a verdim. “Tim hızlanıyoruz.” Karakola yetişebilmek için oldukça hızlanmaya başladık. Başka çaremiz yoktu. Karakola yakın yüksek bir tepeye çıktığımızda durumu en net şekilde görmeye başlamıştık. Dikkatle etrafa bakıp olası tarafları nasıl temizleriz ölçüp biçmeye başladım. “Kerim sana en uygun yeri bul. Tek bir fire istemiyorum.” Kerim başıyla onaylayıp kendi için en uygun yeri seçmeye başladı. “Emirhan, Sarp’ı al. Doğu sizde.” Emirhan beni onaylayıp Sarp ile birlikte doğuya doğru aşağı inmeye başladı. Bakışlarım bu sefer de Elif’e döndüğünde Ali’yi gösterip elimde batıyı gösterdim. Elif bu sessiz emrimi alıp Ali’yle birlikte aşağı inmeye başladı. Gökhan bana baktığında onunla kendimi gösterip güneyi işaret ettim. Hepimiz tek tek belirlenen yerlere mevzilendiğimizde hepsi benden emir beklemeye başladı. Kulaklığımı çalışır hale getirdikten sonra nişan alıp kulaklığıma dokundum. “Barut benim atışımla.” Benim sıkmamla Barut timi de şenliğe dahil olmuştu.

 

“Karşıya çifte çamlar oy..” Bir kurşun daha.. “Sakizi yere damlar oy oy..” Pusu atanlara pusu atmamız şaşkınlık yaratmış olmalıydı. Salak salak dönüp bizim olduğumuz tarafa bakıyorlardı. “Sevup alamiyanun oy yüreğuni buz bağlar..” Bizim atışlarımızla iyice cesaretlenen karakolun askerleri de aşağıdan sıkıştırmaya başlamışlardı.

 

Dört saattir ecel korkusu yaşatan şerefsizlere Barut timiyle bir saat yetmişti. Adamları iyice sıkıştırmaya başladık. Ana ekibin bir kısmının kaçtığını görsem de önceliğimiz karakolun güvenliğiydi. Temizleye temizleye mevzilere kadar inmeyi başarmıştık. Köşede bulduğum telsizin bizimkilere ait olmadığı belliydi. Alıp telsizden gelen sesi dinledim. “Başaramadınız mı hala? Bana sorup duriyler yav.” Telsizin yanından basıp ağzıma yaklaştırdım. “Barut kokusunu aldınız mı? Sana soranlara Barut oradaydı dersin.” Cevabı beklesem de telsizdeki ses kesilmişti. Telsizi yere atıp karakola ilerlemeye başladım.

 

“Yüzbaşım. Sizi burada görmek çok güzel.” Karşımdaki Durali’ye sarıldım. Timde karakolun askerleriyle beraber konuşuyordu. “İyi olduğunuzu görmek güzel.” Askerler karakolun etrafı toparlamaya başladığında askerlerin çalışmasını umursamadan sessizce içeri girdim. Kulaklığımla alaya haber vermeye başladım. “Albayım karakol güvende. Tehdidi savuşturmayı başardık.” Kulaklığımdan albayın net sesi geldi. “Aferin asker. Bunu hızlıca Kuzey’e ileteceğim.” Kulaklığımı kapatırken bu sefer cebimden telefonumu çıkarıp kişilere girdim. Şu an sesimi duymaya ihtiyacı vardı bunu hissediyorum. Çeken bir köşe bulup telefonumu kulağıma götürdüm. Çağrım yanıtlandığında endişelendiği belli olan, huzur duyduğum o sesi duydum.

 

“Alo? Altan? Her şey yolunda mı? Yoğun uçaksavar atışından dolayı çıkış yapamadım.” Gülümsedim. Onun endişeli sesini duymak beni mutlu etmemeliydi ama etti. Asiye hala beni önemsiyor demek ki.. Bu endişeli ses tonu bunu kanıtlıyordu. Derin bir nefes alıp telefondaki Asiye’ye cevap verdim. “İyiyiz. Karakol baskını bertaraf edildi. İçin rahat olsun.” Asiye’den derin bir nefes gelmişti. “Çok şükür. Yaralı falan yok değil mi?” Masanın üstündeki kalemi alıp elimde çevirmeye başladım. Gülümseyerek koltuğa oturdum. “Yok Asiye’m yok. Buraları halledelim alaya geçeceğiz.”

 

“Bana şöyle seslenme.” Suratıma kapanan telefon ile kaşlarımı çatıp telefona baktım. Asiye telefonu beni azarladıktan sonra suratıma kapanmaktan çekinmedi. Telefonu cebime koyarken güldüm. “Deli bu kız.”

 

 

《––––––🩺––––––》

 

"Denef Akdoğan. Çekilin kızımı alacağım. Kocam içerde!" Kolumdan biri tutuyordu. Kim tutuyor bilmiyorum ama biri sıkıca kolumdan tutuyordu. Etrafa baktığımda ambulansı gördüm. Göğsümdeki ağrı iyice arttığında bir şeyin olduğunu anlamak benim için zor olmadı. Umarım o ambulans başkası için gelmiştir. Ali için olmaz. Asya için asla olmaz.

 

“Biz hazırız!” Denef kucağına aldığı kızının beyaz elbisesini düzeltip bahçeye indi. Defne kardeşinin ve yeğeninin önünden çekildi. Bugün onların günüydü. “Doğum günü kızına bakın hele.” Kuzey torununa bakıp güldü. Bahçeyi özenle süslemişlerdi. Bahçedeki büyük masada ise Asya’nın doğum günü pastası vardı. Kuzey torununun elini tutup öptü.

 

Asya mavi gözleriyle dedesine bakıp güldü. “Baba torununu biraz alır mısın?” Kızını dedesine teslim edip annesine yardım etmeye başladı Denef. Scarlett ve Kayra torunlarının yanına geçti. “Ah benim bahtsız torunum..” Defin, yeğeninden bahsedilmesiyle anında başını enginarlardan kaldırıp Scarlett’e baktı. Denef elindeki tabakları masaya yerleştirdi. “Babası da burada olsaydı kızının yanında..” Denef duraksadı. Len burada olmamayı kendi seçmişti.

 

“Denef?” Denef başını kaldırıp bahçe girişine baktı. Elis’in arkasında Ali vardı. Denef’i ve Asya’yı kurtaran polis adam.. Denef, Ali’yi gördüğünde şaşkınlıkla gözleri açıldı. Ali gergindi, deri ceketini gerginlikle düzeltti. Denef’e bakıyordu, yutkundu. Boş olan elini kaldırıp hafifçe salladı. Elis, arkasındaki adamın bahçeye girmesi için kenara çekildi. Denef ise elbisesini düzeltip Ali’e doğru bir adım attı. “Hoş geldin..?”

 

“Hoş buldum..” Elindeki hediye kutusunu hafifçe kaldırdı. “Bu taraftan geçiyordum da.. Konuştuğumuzda ufaklığın doğum gününü söylemiştin..” Denef gülümsemesini bastırıp başıyla onayladı. Ali o gün Denef’in gerginliğini atabilmek için onunla baya sohbet etmişlerdi. Kuzey oturduğu yerden kalkıp Denef’in yanına doğru ilerledi. Asya’yı annesinin kucağına verdi. Belini düzeltip karşısındaki adamı süzdü. “Hoş geldin evlat. Ben Kuzey Mutlu.” Elini uzattı. Ali karşısındaki adamın elini sıktı. “Biliyorum efendim, Yarbay Kuzey Mutlu.” Gerginlikle gülümsedi. “Ali bende, Ali Akdoğan. Çanakkale asayiş büro.”

 

Kuzey başını hafifçe çevirip Denef’e baktı. Denef o an karşısındaki adamın babasından onay aldığını anladı. Kuzey karşısındaki adamı çekip diğer eliyle omzunu sıktı. “Ben hediyemi verip gideyim.” Denef kucağındaki Asya’yla beraber Ali’ye doğru adım attı. Ali elindeki hediyeyi Denef’e doğru uzattı. Asya annesinden önce kutuyu alıp kucağına bastı. Denef kızına bakıp Ali’ye döndü. “Bu ara bulduğu her şeye uzanıyor da..”

 

Defne Asya’nın elindeki kutuyu alıp açtı. İçinden çıkan pembe şirin elbiseyi kaldırıp gösterdi. “Aa şu güzel elbiseye bak Asya.” Kutunun içinde bir de peluş tavşan vardı. Denef elbiseyi işaret etti. “Giyelim mi annem? Giymek ister misin?” Asya heyecanla el çırptı. Denef gülümseyip elbiseyi aldı. Başını kaldırıp Ali’ye baktı. “Ben elbiseyi giydirip geleyim.” Denef yukarı çıkarken Kuzey, Ali’ye aileyi gösterdi. “Geç hadi, pasta yemeden bırakmam seni.”

 

Denef yukarı çıktığında kızını yatağa yatırıp elbiseyi Asya’ya giydirmeye başladı. Defne, kardeşinin arkasından gelmişti. Defin, Defne’ye kutuyu işaret etti. Defne kutuyu alıp baktı. Ali sadece Asya’ya elbise almamıştı. Defne kutudaki elbiseyi alıp havaya kaldırdı. “Denef bak hele sağa da almış bu uşak.” Denef başını kaldırıp Defne’nin gösterdiği elbiseye baktı. Aynı pembe elbisenin büyüğü Denef için alınmıştı. Defin elbiseyi gözleriyle işaret etti. “Ne var?”

 

“Giyecesun diyiy.” Denef kardeşlerine baktı. “Giyecesun Denef hanum.” Denef elbiseye bakıp gözlerini kaçırdı. Defin yatakta yatan Asya’nın yanına oturdu. Defne camdan dışarıya bakıp gülümsedi. “Babam, Ali’yi oturtmuş. Bence Ali elbiseyi senin üzerinde görmek istiyordur.” Denef yutkundu, saçlarını geriye doğru atıp elbiseye baktı. Elbiseyi alıp banyoya geçti. Defne ve Defin arkasından güldüler. Denef elbiseyi giydikten sonra odaya geri döndü. Aynanın karşısına geçip elbiseye baktı. “Çok yakışmış. Çocuk sizin için özel seçmiş baksana.” Defin, Asya’yı kardeşinin kucağına verdi.

 

Beraber aşağı indiklerinde Ali anında Denef’i ve onun aldığı elbiseye baktı. Gülümsedi, elbisenin ikisine de çok yakıştığını düşünüyordu. Bulut Denef’in kulağına yaklaşıp fısıldadı. “Bak Asya’nın babası da gelmiş oldu.” Denef gülümsedi. Bulut, Ali’yi çoktan yeğenine baba adayı olarak seçmişti. Bilmediği şey ise Ali’nin o bahçeye adım attığı anda Denef’in onu kızına baba olarak seçtiğiydi.



Okulun girişindeki hareketlilik arttığında bakışlarımı ambulanstan çekip girişe çevirdim. Asya öğretmeninin elini sıkıca tutmuş yürüyordu. Elinde kan vardı. Kızımın eli kana bulanmıştı. Beni gördüğü gibi kucağıma koşan kızımı kucağıma almak için kollarımı açtım. "Asya'm.." Kucağıma aldığım gibi kızımın ağlaması bir olmuştu. Ağlayan kızımın saçlarını okşayıp sakinleştirmeye çalıştım. “Annem ne oldu?” Asya içeriyi gösterirken ağlamaya devam ediyordu. Onun gösterdiği tarafa baktığımda Asya hala kucağımdaydı.

Asya'nın arkasından Ali'nin ekip arkadaşları çıkmaya başlamıştı. Endişeli gibiydiler. Ben onlara bakarken biri kucağımdan Asya'yı aldı. Başımı çevirip baktığımda alan kişinin Mine olduğunu gördüm. Rahatça kızımı ona emanet edebilirim. Tekrardan Ali'nin ekip arkadaşlarına baktım. Telsizle hararetli hararetli bilgiler geçiyorlardı. "Trafiğe söyleyin! Ambulansın güzergahı komple açılacak!" Herkes çıkmıştı ama Ali yoktu. İçeriden bir sedye çıktığında hızlıca sedyeye doğru koştum. Ali hala içeride olamazdı. Asya'nın elini bırakmadan çıkmazdı o. Beni durdurmaya çalışan polisleri itip sedyeye yaklaştığımda Ali'yi gördüm. Sedyede.. Boylu boyunca uzanırken.. “Ali!” Yine biri beni sıkıca tuttuğunda tutan kişiyi umursamadan Ali'ye uzanmaya çalıştım. "Ali!"

Çırpınmaya devam ettim. “Ali!” Belimi sıkıca kavradılar. Beni ondan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Ali’yi benden uzak tutmaya çalışıyorlar.. "Yenge sakin ol iyi olacak.." Tuhaf mırıltılar duyuyordum. Duyuyorum duymasına da anlamıyorum ki.. "Ali!" Sedye hızlıca ambulansa doğru götürüldü. Güney amcamı arabadan inerken gördüm. Hayal meyal belki ama ambulansa binmişti. Sahi.. amcam doktor değil mi? Ali'yi iyi edebilir..

"Ali!" Ne ara yere çöktüğümü bilmiyorum ama biri beni kucağına aldı ondan eminim. Hıçkıra hıçkıra ağlamak geliyor içimden. Allah biliyor ya Ali benim bu dünyada yaşama sebebim olmuştu. Asya'nın biricik babasıydı Ali.

 

Ambulansın arka tarafında oturuyordum. Omzumdaki şok battaniyesi ile etrafa bakıyordum. Kucağımdaki kızım ağlarken saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalıştım. Önümde biri diz çöktüğünde çöken kişiye baktım. Bu bizi kurtaran polisti. Ali.. Uzun, dalgalı saçları vardı. Korku içindeyken ona doğru düzgün bakamamıştım. Elindeki açılmamış suyu bana uzattı. “Daha iyi misin?” Tek elimle bardağı alırken birkaç yudum aldım. Ali yanıma bıraktığı bebek çantasından emziği çıkarıp bana uzattı.

 

“Onu bana ver de sakinleştireyim.” Ona bakıp kucağımdaki kızıma döndüm. Güvenebilirdim değil mi? Sonuçta polisti, kızımı sessizce ona uzatırken Ali, Asya’yı nasıl alabileceğini sorguluyor gibiydi. Bir şeyleri ölçüp biçiyordu. Karşımdaki adama bakıp gülümsedim. Ali’nin bakışları beni bulduğunda utanıp gülümsememi bastırmaya çalıştım. “Sen gülebiliyor muydun ya ipek kız?” Karşımdaki adamın söylediği ile yanaklarımın kızardığını hissetmiştim. Bakışlarımı kaçırıp elindeki emziği aldım ve Asya’nın ağzına verdim. “Utandırdım sanırım.” Konuyu değiştirmeye karar verdi. “Neyse boş ver de..” Saçlarını kaşıdı. “Ben nasıl kucağıma alırım bilmiyorum.” Ali’ye bakıp kızımı kucağına yaklaştırdım. “Kolunu başının altına denk getireceksin. Avcun poposunu destekleyecek.” Ali ona dediklerimi dikkatle dinleyip kızımı kucağına aldı.

 

Asya onun kucağına geçtiği anda ağlamayı bırakmıştı. Bunca aydır bulamadığı huzuru zor da olsa bulmuş gibiydi. Asya’nın susmasına şaşırdım açıkçası. Çok huzursuz bir bebek değildi aslında ama bu aralar durmadan ağlıyordu. Ali kucağındaki kızıma sanki dünyanın en değerli hazinesiymiş gibi bakıyordu. Bakışlarında bir mutluluk vardı. Asya gözlerini açıp karşısındaki adama baktı. Mavi gözleri, Ali’nin gözleri ile denk geldi. Ali aslında tam olarak baba olacak biriydi. Daha Asya’ya ilk baktığı anda hissetmiştim onu.. Asya babası konusunda şanssız bir kızdı. Kendi kızım için bunu demek istemiyorum ama öyleydi. Keşke karşımdaki adam gibi bir babası olsaydı.


Hastaneye geldiğimizde arabadan hızlıca inip ambulanstan indirilen Ali’nin peşinden koşmaya başladım. Kucağımdaki Asya da ağlıyordu. Annem hızlıca yanıma gelip Asya’yı kucağımdan aldı. Ameliyathanenin önüne geldiğimizde o en nefret ettiğim bekleyiş başladı. Ameliyathane önünde Ali'den en ufak bir habere muhtaç o bekleyiş.. Yanımda biri saçlarımı okşuyor, yüzümden geriye itiyordu. Tam önümde diz çöken Bulut elindeki suyu bana uzattı. "Biraz iç hadi." Aklıma ilk gelen şey Ali’yle tanıştığım gündü. Onunla ambulansın arkasında konuştuğumuz gece.. Asya’yı kucağına aldığı o an..

 

Suyu içmeden yüzümü buruşturup Bulut’un elini geriye ittim. Zar zor bulduğum sesimle fısıldadım. "Asya?" Hemen yanı başımda duran annem tekrardan saçlarımı düzeltti. "Dedesi ve babaannesi bakıyor." Scarlett teyzeye bıraktılar demek ki.. Bu saatler niye geçmiyor? Kaç saattir burdayız acaba? "Yarım saat oldu." Diğer tarafındaki Defne'ye baktım. O da böyle beklemişti değil mi? Ne kadar sürer bana söylerdi. "Ne kadar sürer Defne?" Defne’nin bakışları sorumla bana döndü. Önce gözlerime baktı. Sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. Yutkundu. Ellerimi tutup okşadı. “Net bir şey söyleyemem ki. Hem bak amcam ameliyatında, Ali de güçlüdür. İyi olacaktır merak etme.” Tek eliyle gözlerimi silerken yüzünde şefkat vardı. Hastanelerden nefret ediyorum. Bu hiç değişmedi. Şimdi ise hiç sevmediğim yerde eşimi kurtarmaya çalışıyorlardı.

 

Efe.. Efe? Etrafa hızlıca göz gezdirdiğimde Efe’yi görememiştim. Asya babaannesiyleydi ama Efe ortalıkta yoktu. Asya’ya Scarlett teyze bakardı ama Efe’nin bir babaannesi yoktu. Ona kimse bakmazdı ki.. “Efe?” Defne’ye bakıp tekrardan sordum. Defne benim gibi etrafa bakıp tekrardan bana döndü. Ayağa kalktığımda Defne de benimle beraber ayağa kalktı. “Efe?” Defne sakin olmam için ellerini açıp önümde tutmaya başladı. Beni tutmaya çalışıyordu. “Efe nerede?” Defne beni sıkmamak için geri çekildi. Bulut arkamdan beni sıkıca tutup kollarımı da kollarıyla sıkıca sarmıştı. “Elis’le. Elis bakıyor. Sakin ol Denef.” Derin bir nefes alıp başımı arkamdaki Bulut’un omzuna doğru yasladım.

 

Koridorda yankılanan adım sesleri ile başımı kaldırıp bütün dikkatimi bir anda o tarafa çevirdim. Sert adım sesleri... Bu sesleri nerede duysam tanırdım. Babamın adım sesleri bu.. “Ali Akdoğan. Oğlum vurulmuş.” Babamın sesi... Adım sesleri bana doğru yaklaştığında babamı koridorun başında gördüm. Bütün koridoru bakışlarıyla taradı, en sonunda da Bulut’un kolları arasında kalan bende kaldı. Babam bana buruk buruk bakıyordu. Bulut’un beni tutan kolları gevşemişti. Bulut’un kolları arasından çıkıp babama doğru koştum. Babam beni sardığında saçlarımı okşamaya başladı. “Baba, Ali..” Babamın kalp atışları kulağıma geliyordu.

 

“Ali iyi olacak kızım..” Babamın arkasındaki tim de oldukça üzgün görünüyordu. Babam beni sıkıca tutuyordu. Onunla beraber yavaş yavaş yürümeye başladık. Babam beni bir koltuğa oturttuğunda yanıma oturup beni tekrardan göğsüne çekti. Ellerini saçlarımda dolaştırmaya başladı. Babamın annemlere durumu sormaya çalıştığını hissedebiliyordum. Sessizlerdi, ben daha kötü hissetmeyeyim diye konuşmadan anlaşıyorlardı. Ameliyathanenin önünde ne kadar beklediğimizi bilmiyorum. Ali’nin ekip arkadaşları, babamın timi.. Herkes bir haber bekliyordu. Ameliyathanenin kapısı açıldığında başımı babamın göğsünden kaldırıp ameliyathaneye baktım. Amcam ve diğer doktor ameliyathaneden çıktı. Hepimiz kalkıp onlara doğru yaklaştık. Amcama baktığımda amcamdan hiçbir şey anlaşılmıyordu. Doktor olmanın verdiği en büyük şey de buydu. Hiçbir şey anlayamıyordum. “Amca,” Bakışları bana döndü. “Ali?”

 

“Ali’nin durumu biraz kritik, yoğun bakıma alacağız.” Amcamın kelimeleri ile dizlerimin bağı çözülmüştü. Babam beni tutana kadar dengemi kaybettiğimi anlamadım. “Denef!” Babam beni sıkıca tutarken babama tutundum. Ameliyathaneden çıkarılan sedyeyi gördüğümde yaklaşıp Ali’nin elini tuttum. Babam hemen arkamdan geliyordu. “Ali..” Sedyeden sarkan parmaklarını kavradım. “Ali’m..” Yoğun bakımın önüne geldiğimizde babam beni kavrayıp durdurdu. “Baba, Ali..” Sıkıca tutuyordu. “Denef iyi kızım bak. Gayet iyi..”

 

Başım dönüyordu, Ali’yi orada öyle görmek sinirimi bozuyordu. Sessizce yoğun bakıma alınan Ali’nin odasının önünde beklemeye başladım. Defne ve Kerem beni bir an olsun yalnız bırakmıyordu. Benimle beraber burada, Ali’nin odasının önünde bekliyorlardı. Camdan Ali’yi izlemeye devam ettim. “Üşüyor mudur?” Defne yutkundu. “Sen üşüdün mü ordayken?” Defne elimi sıkıca tutuyordu. Sakince elimi okşayıp saçlarımı geriye itti. “Hissetmiyor ki, uyuyor.” Kerem Defne’nin hemen yanından adımlayıp benim diğer yanıma doğru ilerledi. “Uyurken üşümez mi? Uyuyanın üstüne kar yağar derler ya..” Defne’nin gülümsediğini hissettim.

 

Annem, amcamlarla beraber nöbetteydi. Babam yakaladıkları bombacıyla ilgileniyordu. Elis, Efe ve Asya’nın uyurken fotoğraflarını atmıştı. Bulut da onlara bir şey lazım olur diyerek eve dönmüştü. Herkes koşturuyordu ama Ali orada, kablolara bağlı uyuyordu. “Ameliyattan çıktı, ilaçlar verildi. O hissetmez, hissetse de annemler üstünü örterler.” Makinelerden çıkan sesler tuhaflaştığında başımı Defne’nin omzundan kaldırdım. Sesler giderek bozuluyordu. “Noluyor?” Defne, Ali’nin bağlı olduğu makinelere baktı. Koridora bakıp tekrardan Ali’nin odasına döndüm. “Bilmiyorum.” Defne benim sorumu yanıtlarken Kerem de oturduğu yerden kalkmış bize doğru gelmişti.

 

Kerem, kardeşimin yerine beni tutarken Defne, Ali’nin yattığı odaya girip onu kontrol etmeye başladı. “Noldu?!” Kerem’in tutuşu sıkılaşmaya başladığında Defne’nin arkasından hemşireler ve asıl doktoru da odaya girdi. “Ali!” Kerem’e döndüm. “Noldu Ali’ye?!” Tekrardan cama döndüm. Odaya girmek için birkaç adım atsam da Kerem tekrardan beni durdurdu. “Ali! Ali!” Beni duyar o. Ali beni duyar. Hep duydu. Ali beni hiç duymamazlık yapmadı. Doktorlar odadan çıkarken hızlıca doktorun yanına ilerledim. “Tekrar ameliyata alacağız. İç kanama var.”

 

Ali odadan çıkarılırken peşinden gitmeye çalıştım. Uzanıp elini bir iki saniye de olsa tuttum. Ali hisseder, Ali benim burada olduğumu bilir. Ali gitmez. Peşinden gitmek için çabalasam da Kerem beni sıkıca tutuyordu. Ali ameliyathaneye götürülürken ben geride kalmıştım. Belki de evlilik hayatımız boyunca Ali ilk kez beni geride bırakmıştı. Hastane koridorunun ortasında yere çökmekten başka bir şey elimden gelmiyordu.

 

Ameliyat hepi topu bir saat sürmüştü. Bir saat sürmüştü belki ama bana asırlar gibi gelmişti. Bir saat olduğunu da ben idrak edemedim ama Defne söylemişti. “Ameliyatın bu kadar sürmesi normal Denef. Elis’le konuştum, çocuklar da iyiymiş.” Sessizce onayladım. Asya’nın zorluk çıkarmayacağını biliyordum. Asla huzursuzluk çıkarmazdı, sakin uslu bir çocuktu. Yine o yoğun bakım odasının önünde bekliyorduk. Defne beni zorla odanın önünden ayırıp biraz hava aldırmıştı. Biz koridorda otururken Elis ve Bulut kucaklarında Efe ve Asya ile yanıma geliyorlardı. Asya beni görüp Bulut’un kucağından inmeye çalıştı. Bulut kucağındaki Asya’yı aşağı indirdiğinde Asya koşarak yanıma gelip oturdu. Asya’nın saçlarını okşadım. Elis de Efe’yi kucağıma verdi. “Anne,” Asya başını kaldırıp bana baktı. “Babam nerde?” Bakışlarım Asya’ya kaydığında gözlerinin ve burnunun kızarık olduğunu fark ettim.. Elis’e baktığımda başıyla beni onayladı. Asya ağlamıştı. Yaklaşıp başından öptüm ve gülümsedim. “Baba biraz yorgun. Dinleniyor bizde onun keyfinin yetmesini bekliyoruz.”

 

Bulut gülümseyerek Asya’nın yanına geldi. “Gel bakalım cadı sana babanı gösterelim. Elis sende kardeşini al.” Asya Bulut’un kucağına atladığında Efe’nin başını okşayıp öptüm ve Elis’e verdim. Onlar içeri giderken hastane kapısından içeri bu sefer Defin ve Altan girmişti. Beni gördükleri gibi yanıma geleceklerini biliyordum. O yüzden bakışlarımı çektim. “Denef?” Defin hızlıca yanıma otururken Altan hemen dibimizde ayaktaydı. “İyi misin?” Onlara bakmadan yere bakmaya devam ettim. İç çekip yere bakmaya devam ettim. “Sormasanız artık.”

 

“Saçma bir soru oldu haklısın. Değişiklik yok değil mi?” Altan’ın sorusuna sıkıntıyla iç çektim. Hiç bir değişiklik yoktu. Ali sanki sonsuz bir uykuya yatmış gibiydi. O kadar çaresiz hissediyorum ki kendimi.. Ali’nin Asya zarar görmesin diye kendini vurdurduğu anları sanki görmüş gibiydim. “Yok. Bekliyoruz. Daha ne kadar beklerim belirsiz. Elimden hiç bir şey gelmiyor. Üç doktor var ama onlarında elinden hiçbir şey gelmiyor. Ben..” Ayağa kalktım. Kalktım kalkmasına ama zemin durmuyordu. Hareket eden zemini ne ara buldular da buralara uyguladılar bilmiyorum. “Dayanamıyorum artık..” Defin bana bakarken hızlıca ayağa kalktı. “Düşücek düşücek.”

 

 

《––––––🩺––––––》

 

 

6 saat önce Çanakkale Şehitlik Abidesi

 

Çantayı sıkıca tutuyordum. Şu anda tek bir haber dahi yeterdi. Defne yeğenine oldukça değer veriyordu. Asya’ya zarar gelmesine izin veremezdim o yüzden. Çantadan gelen sesler beni geriyordu. “Asya güvende, sıra sende Elbruz.” Kulaklığımdan aldığım bilgi ile hızlıca boş bir alana doğru koşmaya başladım.

 

Boş alana yaklaştığımda çantayı havaya doğru savurdum ve yere çöktüm. Çanta havadayken patlamıştı. Herkes panikle kaçmaya başladığında bende silahımı çıkarıp etrafta tehdit unsuru var mı diye kontrol etmeye başladım. “Bomba sivillere zarar vermeden imha edildi.” Kuzey komutanın sesini duyduğumda gülümsedim. Telefondaki Gerard denilen herife güldüm. “Plan elinizde patladı sanırım. Neydi planınız? Ölüye saygınız olsun şerefsiz herif.” Telefon kapandığında telefonumu cebime atıp Kuzey komutana doğru ilerledim. Polisler ve timden birkaç kişi etrafın güvenliğini sağlarken Kuzey komutan elini sırtıma koyup vurmuştu. “Başarılıyız. Sırada Barut timi var. Onlardan da iyi haber gelirse..” Çalan telefon melodisi komutanın lafını kesmişti. Barut timinin bizden önce operasyona çıktıklarını biliyorduk. Gözüm saate kaydığında Altan’ın bu saate kadar kalması şaşırtıcıydı. Kuzey komutan aramayı yanıtladıktan sonra yüzü gülmeye başlamıştı. Demek ki haberler iyi. Telefonunu kapatıp yanıma doğru gelen komutanıma baktım.

 

“Haberler iyi. Barut’lar def etmeyi başarmışlar. Birkaç terörist de ele geçirilmiş.” Kuzey komutan etrafa bakıp “Burada işimiz bitti. Gidip torunumu göreceğim. Sende benimle gel istersen.” Başımla onu onaylayıp time baktım. “Poyraz gidiyoruz. Araç bin!” Hepsi araca bindiğinde Kuzey komutanla beraber bende arabaya bindim. Hedef belliydi. Asya’nın anaokulu..

 

Arabada telefon tekrardan çaldığında Kuzey komutan telefona baktı. “Deniz arıyor.” Bakışlarım Kuzey komutana döndüğünde konuşurken kaşlarının çatıldığını görmüştüm. “Durumu ne? Tamam. Yasin hastaneye sür, hemen.” Arabanın rotası bir anda değiştiğinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Burak omzuma dokunduğunda ne olduğunu soracağını biliyordum. Komutanın telefonu kapatmasını bekledim. Komutan telefonu kapattığında bakış açısına girecek şekilde baktım. “Komutanım?” Kuzey komutan sıkıntıyla iç çektiğinde durumların pek parlak olmadığı belliydi. “Ali vurulmuş.”

 

Araba son sürat hastaneye ilerlerken etrafa baktım. Hastaneye geldiğimizde hızlıca hastanenin önünde durmadan önce kapıyı açıp indim. Kuzey baba benim hemen ardımdan inerken timin inmesini beklemeden Kuzey babanın ardından hastaneye girdim. Kuzey baba hızlıca danışmaya ilerledi. “Ali, Ali Akdoğan.” Time baktığımda tim arkamızdan geliyordu. Ali’nin vurulduğunu duymak hepimizi mahvetmişti. Oysa ki üç farklı yerde başarılı olmuştuk. Bu operasyon Ali vurulduğu andan itibaren büyük bir başarısızlık sayılırdı. Danışmadaki kadın kontrol edip “Ameliyathane üç.” demişti.

 

Kuzey baba duyduğu gibi koridoru takip ederek ilerlemeye başlamıştı. Koridoru bitirip sola döndüğü anda karşımıza Denef çıkmıştı. Denef’e baktığımda mahvolmuş bir kadın görmüştüm. Bir kadının bu halini ilk kez görmüştüm. Defne’de mi böyle görünüyordu ben hastanede yatarken? Bulut Denef’i sıkıca tutuyordu. Kuzey baba eliyle Bulut’a çekilmesini işaret etti. Bulut işareti alıp kollarını gevşettiğinde Denef hızlıca babasına doğru koşmaya başlamıştı. Kuzey baba kızını direkt sardığında sessizce onları izleyen Defne’ye baktım. Defne sessizce babasıyla kardeşini izliyordu. Onun da gözleri dolmuştu, ağlamak üzereydi. Ona gidip sarılmak istesem de yeri ve zamanı değildi. Yine de Kuzey babayla beraber yürümeye başladılar. Sessizce bende Defne’nin yanına ilerledim.

 

“Durum ne?” Defne ameliyathaneyi gösterip sessizce konuştu. “Sırtından iki kurşun. Biri iç organlara gelmiş, kanaması da fazlaymış.” Başımla onu onayladığımda ellerimi arkamda birleştirip etrafa baktım. Defne yanımda oturuyordu. Bileğindeki tokayı çıkarıp saçlarını toplamıştı. Kuzey baba kızıyla beraber oturup onunla ilgilenmeye başlamıştı. Defne başını benim karnıma yasladı. Gülümseyip saçlarını okşamaya başladığımda biraz da olsa rahatlamış gibiydi. Kardeşi için gergin olduğunu biliyordum. Aklına beni beklediği anların geldiğini de.. Beni yakınında tutmaya çalışıyordu. Bedenlerimizi muhakkak temas halinde tutmaya çalışıyordu.

 

Etrafa baktığımda Ali’lerin kızı Asya’yı görememiştim. Eğilip Defne’nin kulağına fısıldadım. “Asya nerede?” Defne kardeşine kısa bir bakış atıp bana döndü. “Kayra amcalar bakıyor.” Başımla onayladım. Kızı eve göndermeleri iyi olmuştu. Elis de buralarda değildi. Uğur’a bakıp kafeteryaya gitmelerini söyledim. Olası bir kan ihtiyacı için hepsi burada bekliyorlardı ama hastane koridorunu da kalabalıklaştırmıştık.

 

Ali yoğun bakıma alındığında Deniz anne de Ali’nin durumu hakkında konuşmak için doktorların yanına gitmişti. Kuzey baba Defne’ye kardeşini gösterip dışarı çıkarmasını işaret etti. “Denef.. Gel biraz hava alalım.” Denef durgundu. Defne onu nereye çekerse gidecek gibiydi. Nitekim öyle de oldu. İki kardeş dışarı çıkarken Kuzey baba bu sefer Ali’nin odasının önündeki cama yaklaştı. Yanında dururken onun da yorgun hali fark ediliyordu. “Ben Ali’yi oğlum gibi sevdim. İstemeden kırmışımdır bile, huysuz olduğumu söylemişlerdir.”

 

“Estağfurullah baba..”

 

“Denef’i çok sevdi. Hiç üzmedi, bırakmadı. Onunla tanıştığı günden beri vurulmamak için hep gayret gösterdi. Asya biyolojik olarak onun kızı değildi belki ama Ali onu hep kendi kızı benimsedi. Efe olduğunda da ilk Efe’yi görmeye Asya’yla gitti. Ben Ali’yi kızlarımdan hiç ayırmadım. Seni de ayırmam, Murat’ı da ayırmadım.” Kuzey babanın arkasındaki köşede duvara yaslanan Deniz anneyi gördüğümde, Deniz anne işaret parmağını dudağına götürüp sessiz olmamı söyledi. İsteğini yerine getirip tekrardan Kuzey babaya döndüğümde Deniz anne kollarını göğsünde birleştirmiş, eşini izlemeye başlamıştı. “Ali benim gibi yurtta büyüdü. Benim şansım vardı, kardeşim yanımdaydı. O yurtta neler yaşadığını en iyi ben anlarım onun. Deniz benim ailem oldu. Nehir, Güney’in...”

 

“Denef de Ali’nin.” Kuzey baba beni başıyla onaylamıştı. Yatakta yatan Ali’ye baktım. “Sadece Denef değil baba. Siz de ailesi oldunuz. Sen babası oldun, Deniz anne, annesi. Sadece Denef’le, Ali tamamlanmaz.” Deniz annenin gülümseyen yüz ifadesi onları biraz da olsa mutlu ettiğimiz gösteriyordu. Yüzündeki memnun gülümsemesi ile bana bakıp başıyla dediklerimi onaylamıştı. “Bizim aile Ali’siz hiçbir şeye benzemez Kerem. Bizim aile kızlarımla, damatlarımla..” Elini sırtıma koyup hafif hafif vurdu. “Torunlarımla tam olabilir ancak. Önceden kızlarımı kimseye vermeyeceğim diyordum. İlk başta çok üzüldüler. Yanlış kişiler, ağlamalar, krizler.. Şimdi bakıyorum da Ali, sen.. Sonra Altan... Kızlarım çok şanslı. Defin’den şüpheliyim belki ama Altan’ın onu nasıl koruduğunu görüyorum.”

 

“Komutanım.” Burak’ın sesini duyduğumuzda Kuzey baba ile Burak’a döndük. “Barut komutanın aldıkları adamlardan biri konuşmuş. Karakol baskınını Vahir’in yaptırdığı söylendi. Bu emri Gerard vermiş.” Kuzey baba anlatılanları tek tek kafasında ölçerken bir elini beline yerleştirmiş dikkatle bakıyordu. “Vahir’i almak için doğru bir anı kollayın. Gerard’ın fişini bu başarısız operasyondan sonra çekerler. Gerard’ın fişi çekildikten sonra Vahir’i alacağız.” Kuzey baba haklıydı. Bu eş zamanlı başarısız operasyondan sonra Gerard’ın fişini çekerlerdi. Masa Gerard’a fazla güvenmişti ve bir sürü yatırım yaptıkları kesindi. “Barut’a söyleyin adamın sorgusunu tamamlasın. İstihbarata da bilgiyi geçin, Gerard’a yakın unsurlarımız Gerard’ı kontrol etsinler. Masa fişini çektiği anda gerekli operasyonu yaparız.”

 

 

 

《––––––🩺––––––》

 

“Denef sana çiçek gelmiş.” Başımı projemden kaldırıp elinde beyaz ve pembe lale buketiyle odama giren Elis’e baktım. Onun ardından kardeşlerim de odaya girmişti. Hepsinin çiçeğin kimden geldiğini merak ettiklerine emindim. Çiçeği alıp köşesine iliştirilmiş notu açtım.

 

Mavi mavi gözlerinde hep sitem mi var? Yoksa insan sevdiğine böyle mi bakar?

Nazik bir yemek daveti için en uygun şeyin laleler olduğunu düşündüm. Umarım davetimi kırmazsın.

 

Ali Akdoğan

 

“Kimden gelmiş?” Bakışlarımı nottan çekip Defne’ye çevirdiğimde muzur muzur sırıtıyordu. “Bir arkadaşımdan..” Defin kapının pervazına yaslayıp gülümseyen suratıyla kollarını göğsünde birleştirdi. “Bu arkadaş, geçen ay alışveriş saldırısında tanıştığın arkadaş mı?” Kardeşlerimin beni bu kadar iyi tanımasından nefret ediyorum. Bakışlarımı Defne’den kaçırıp Elis’e baktığımda o da gülümsüyordu. Göz devirip oturduğum yerden kalktım. “Saçmalamayın. Öyle bir şey yok.” Hepsi hala gülüyorlardı. Onlara bakıp işaret parmağımı kaldırdım. “Silin yüzünüzden o gülümsemeleri.”

 

Komodinimdeki boş vazoya sürahimden su doldurup çiçekleri buketten çıkardım. Uçlarını tek tek açıp vazoya yerleştirdim. “Yok ama çiçeklerini baş köşeye koyabiliyorsun.” Arkam dönükken bile Defne’nin güldüğünü hissedebiliyorum. Ses tonları zaten dediklerimi ciddiye almadıklarını gösteriyordu. Kısacası boşuna konuşuyorum. “En sevdiğin çiçekleri de biliyor. Elis, sen bilirsin ne anlama geliyordu bunlar?” Elis lalelere bakıp gülümsedi. “Beyaz lale saf temiz duygular, pembe ise sadakat.” Parmaklarım lalelerin arasında dolaşırken gözlerimle lalelere bakmaya devam ettim. Silkelenip vazoyu eski yerine ittim. Buketin paketini elimde buruşturup çöpe attım.

 

“Ee gidecek misin?” Tabii ki de notu okumuşlardı. Bıkkın bakışlarımı kapıya doluşmuş olan onlara çevirdiğimde Defne omuz silkmişti. Elis gülümseyip bana baktı. “Gayet nazik bir davet, bence gitmelisin. Asya’ya el birliği ile bakarız.” İç çekip yatağa oturdum. Elis sol yanıma geçerken Defin sandalyeme oturmuştu. Defne de kapının pervazından ayrılıp kapıyı kapatmış ve sağ tarafıma geçmişti. “Denef korkunu anlıyoruz ama kendin dedin.”

 

“Ben Len içinde aynısını düşündüm. Onu da nazik biri sandım. Bana değer veriyor sandım, onunla evleniyordum az daha..” Defin oturduğu yerde göz devirerek arkasına yaslandı. “Salaksın. Len gibi bir hıyara inandın diye karşındaki bu çocuğu geri itemezsin. İzin vermiyoruz.”

 

“Denef.. Denef Ali uyandı.”

 

“Ya mutlu olamazsak? Ya Asya’yı istemezse?” Elis elimi tuttuğunda gözlerimi ona çevirdim. “Asya’yı öğrenmedi mi? Sorun olsaydı çiçekleri göndermezdi. Ya da seni denk geldiğinde alıp evine kadar bırakmazdı.”

 

“Elis haklı. İkisini de yapmazdı. Belli ki seni tanımak istiyor.”

 

“Bu böyle olmayacak.” Derin bir nefes alıp gözlerimi açtığımda karşımda Defin’i görmüştüm. Neler oluyor? Rüya mıydı hepsi? Islak saçlarımı geriye ittiğimde Defin’e ve yanı başımda duran Altan’a baktım. “Ali uyandı.” Ali.. Uyandı. Ali uyandı!

 

“Gerçekten mi?” Yarım yamalak dikleştiğim sedyeden inip hızlıca odadan çıktım. Defin’in arkamdan geldiğini biliyordum. Ezbere biliyormuş gibi hızlıca yoğun bakımın önüne geldiğimde bizim ailenin camın önünde dikildiğini görmüştüm. Hepsi el sallıyordu, yüzleri gülüyordu. Hiç onların yanına girmeden direkt odaya girdim. “Ali..” Yatakta yatan Ali’ye yaklaşıp önce elini tuttum. Terlemişti, saçları ıslaktı. Elimle saçlarını geriye doğru itip gülümsedim. “Günaydın hayatım..”

 

“Denef.. Güzelim..” Yorgun sesini duymak bile iyi gelmişti. Saçlarını geriye doğru iterken alnını okşadım. “Yorma kendini.. Bak Asya’yla Efe de seni bekliyordu.” Ali bakışlarını cama çevirdiğinde Elis’in kucağındaki Efe ve Bulut’un kucağındaki Asya gülmeye başlamıştı. Asya babasına el sallıyor durmadan seslenmeye çalışıyordu. Ali, Asya’nın el sallamasına ne kadar karşılık verebilirse bütün kuvvetini kullanarak elimi tutmadığı elini kaldırıp Asya’ya el sallamıştı. “Bizi çok korkuttun Ali’m.. Asya çok korktu.” Ali camdan Asya’ya bakarken fısıldayarak “Sen korkmadın mı?” Gülümsedim. Korktuğumu, onun için endişelendiğimi biliyordu ama duymak istiyordu. Yaklaşıp kulağına fısıldadım. “Beni ilk kez arkanda bıraktın Ali. Bunun için seni dövmek istiyorum.” Ali ağzındaki nefes cihazına rağmen gülümsemişti.

 

“Denef hadi kızım çık da biraz daha dinlensin.” Başımı çevirip amcama baktım ve onayladım. Ali’ye döndüğümde yaklaşıp başından öptüm. Kulağına yaklaşıp fısıldadım. “Seni seviyorum.” Ali elimi sıktığında bunun anlamını elbette biliyordum. Onu daha fazla yormamak için odadan çıktım.

 

Amcam arkamdan kapıyı kapatmış Ali’yle ilgilenmeye başlamıştı. Camın olduğu tarafa geldiğimde Efe beni gördüğü gibi kucağıma gelmek için çırpınmaya başlamıştı. Efe’yi kucağıma aldığımda başını boynuma gömmüştü. Yaklaşıp Asya’nın yanağını okşadım. “Asya baba iyi gördün mü?” Asya beni onaylamıştı. Camdan Ali’yi izliyorduk, bir süre sonra Ali uyuduğunda koltuğa oturup Elis’in verdiği örtüyü alıp örttüm. Efe’yi emzirmeye başladım. Asya yanıma oturmuştu ve sessizce duruyordu. Yaklaşıp saçlarını okşadım. “Asya bir şey olmadı annem. Baban iyi.” Asya dudaklarını büzüp iyice bana yaklaşıp başını göğsüme doğru gömmüştü. Ağlamaya başladığında onun bu hali beni ne kadar üzse de Ali’ye bu kadar bağlanmış olması beni sadece mutlu ediyordu. Ben Asya’nın başında öperken Efe örtünün altından bacaklarını oynatarak Asya’nın koluna vuruyordu. “Baban biraz dinlenecek annem o kadar. Sakın korkma, ağlama tamam mı?”

 

Efe göğsümü bıraktığında örtüyü biraz kaldırıp örtünün içinden baktım. “Doydun mu Efe bey?” Efe gülümsediğinde bende güldüm. Asya da yan taraftan örtüyü kaldırıp Efe’ye bakmaya başladığında Efe ablasına bakmış ve ona uzanmaya çalıştı. Göğsümü kapatıp Efe’yi yavaşça kaldırdım ve örtüyü üstümüzden çektim. Doktorlar Ali’yi normal odaya aldığında bende yanındaki koltuğa geçtim. Efe’yi uyutmak için koluma yatırıp sallamaya başladım. Asya odanın kapısını açıp içeri girdiğinde ona bakıp gülümsedim. Elinde iki tane tost vardı, tostları gösterip koltuğa oturdu. “Sen yemeye başla. Bende kardeşini uyutayım yerim.”

 

“Denef..” Ali’nin kısık sesini duyduğumda uyuttuğum Efe’yle ona döndüm. “Ali’m uyandın..” Efe’yi Elis’lerin getirdiği pusete yatırdım ve üzerini örttüm. Asya’ya göz kırpıp Ali’ye döndüm. Yaklaşıp saçlarını okşadığımda Ali gülümsemişti. “Ağrın var mı?” Ali gülümserken başını sağa sola sallamıştı. Başından öpüp elini tutmaya devam ettim. “Asya’m gel babaya..” Asya sessizce oturduğu yerden kalkıp Ali’ye doğru yaklaşmaya başladı. “Asya babanın yaraları var. Nazikçe yaklaş lütfen.” Asya dediklerimi anlamış gibi Ali’ye dikkatle yaklaşıyordu. Yatağa tırmanırken babasının yaralarına dikkat ederek ilerliyordu. Ali yanına çıkan Asya’yı sarıp saçlarını okşamaya başlamıştı.

 

Asya babasının yüzünü okşarken dolan gözlerini küçücük avcuyla siliyordu. Onları dikkatle izlemeye başladım. Aralarındaki bağ yıllar boyu güçlenen tek şeydi. Ali kucağındaki kızımı kendi kızı olarak benimsemiş bir kere olsun Efe’den ayrı muamele göstermemişti. Aksine Asya’yı o kadar çok benimsemişti ki Len kızımdan için ne laf söylemeye çalışsın, ona engel olmuştu. O, Asya’yı kucağına aldığı anda anlamıştım onun ne kadar harika bir baba olacağını.

 

“Ağlama prenses buradayım işte. Gel göğsüme yat bakayım.” Asya hemen bana dönüp bakmıştı. “Bakma annene. Ben yatmanı istiyorum kim karışacak bana.” Asya benim onayımı beklemeden dikkatlice Ali’nin yanına kıvrılmıştı. Babasının göğsünde uyuduktan sonra yaklaşıp ikisinin de üstünü örttüm. Ben geri sandalyeme oturacakken Ali elimi tutmuştu. Arkamı dönüp Ali’ye baktığımda gülümsüyordu. “Özür dilerim. Seni arkamda bıraktığım için özür dilerim Denef.” Bana bunu söylemesini bile beklemiyordum. Sessizce yakınına çektiğim sandalyeye oturdum ve yanağını okşadım. “Bi daha yapma bunu bize. Asya’da çok korktu, bende çok korktum.”

 

“Ben sana evlenirken bir söz verdim Denef, Asya’yı ne olursa olsun koruyacağım dedim. Eğer orada Asya’yı korumasaydım senin yüzüne bakamazdım.” Sol elimi uzatıp saçlarını okşadığımda yumuşak saçları ellerimin arasından kayıp gidiyordu. Alnına gelen saçları geriye doğru ittim. “Teşekkür ederim.. Ali çok teşekkür ederim.” Ali yorgun gözlerine rağmen gülümsüyordu. Onun saçlarını okşamamı seviyordu, hoşuna gidiyordu. Gözlerindeki yorgunluk belli olsa da gözlerinin içi gülüyordu. Elimi sıkıca tutarken dudaklarına yaklaştırıp nazik bir buse kondurmuştu. Bugün bu odada Ali kucağında Asya’yı uyuturken elimi tutuyordu. Efe benim göğsümde, mümkün olduğunca birbirimize yakın durmaya çalışarak uyumuştuk.

 

 

《––––––🩺––––––》

 

Oda, genzin yandığı ağır bir puro dumanı ve pahalı viski kokusuyla doluydu. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu, kalın taş duvarları aşamıyor; içerideki o sağır edici sessizliği daha da derinleştiriyordu. Kimse kimsenin yüzünü tam göremiyordu; sadece masanın ortasındaki kristal kül tablasına vuran zayıf, loş ışık hüzmesi, odadaki gerginliğin gölgesini duvarlara yansıtıyordu.

 

​“Bombalı eylem işe yaramadı.”

 

​Ses, masanın başındaki gölgeden, Lider’den gelmişti. Sesi buz gibiydi, duygudan arındırılmış bir infaz hükmü gibi odada yankılandı.

 

​“Karakol baskını da işe yaramadı.”

 

​Bu kez konuşan, masanın karanlık köşesinde oturan bir başkasıydı. Her kelime, Gerard’ın tabutuna çakılan birer çivi gibiydi. Gerard, sandalyesinde dimdik oturuyordu. Alnından süzülmek üzere olan ter damlasını silmedi; zayıflık belirtisi göstermek, bu masada ölümü davet etmek demekti.

 

​Tam o sırada kapı yavaşça, neredeyse saygısızca bir gıcırtıyla açıldı. Hizmetliler, ellerinde gümüş tepsilerle içeri süzüldüler. Masadaki o ağır, kan donduran sessizlik, porselen kadehlerin birbirine çarpma sesiyle bölünüyordu. Hizmetliler, sanki az sonra bir adamın infaz kararı verilmeyecekmiş gibi profesyonel bir soğukkanlılıkla içkileri dağıtıyorlardı. Gerard, önüne bırakılan bardağın içindeki kehribar rengi sıvıya baktı. İçinde yüzen buz küpleri, kendi kaderi kadar soğuktu.

 

​Hizmetliler kapıyı kapatıp çıktığında, odadaki atmosfer bir kez daha ağırlaştı. Herkesin gözü gizli bir anlaşmayla Gerard’a döndü. Ama asıl bakış, masanın başındaki o karanlık figürden geliyordu.

 

​“Gerard,” dedi Lider, bardağını masaya sertçe bırakarak. “Benim için büyük bir hayal kırıklığı oldun. Biz sonuçlara yatırım yaparız, mazeretlere değil.”

 

​Masadakiler birbirlerine bir şeyler fısıldamaya başladılar. Bu fısıltılar, bir sırtlan sürüsünün avını köşeye kıstırdığında çıkardığı seslere benziyordu. Gerard, bu seslerin ne anlama geldiğini biliyordu. Güç dengeleri değişiyordu. Yıllarca sadakatle hizmet ettiği bu mekanizma, şimdi onu bir posa gibi kenara itmeye hazırlanıyordu. Arkasındakiler, o görünmez eller, çoktan fişini çekmişti.

 

​Lider, ellerini masanın üzerine, ışığın altına koydu. “Bu görev için yeni birini teklif ediyorum. Kabul edenler?”

 

​Saniyeler içinde masadaki tüm eller, tıpkı birer idam mangasının tüfekleri gibi havaya kalktı. Gerard, her bir eli tek tek süzdü. Bazıları eski dostlarıydı, bazıları ise yükselmek için onun düşmesini bekleyen leş kargaları.

 

​“Kabul edilmiştir,” dedi Lider, sesi bir yargıcın tokmağı gibi indi.

 

​Gerard’ın hemen arkasında duran, gölgelerin içindeki o devasa karaltı kımıldadı. Cellattı bu. Elini ceketinin iç cebine attığını, kumaşın sürtünme sesinden anladı Gerard. Zaman yavaşladı. Kalp atışları kulaklarında gümlemeye başladı.

 

​Kafasına yiyeceği kurşunu beklemedi.

 

​Gerard, beklenmedik bir çeviklikle belindeki silahı çekti. Geriye bakmadı bile; celladının nefesini ensesinde hissediyordu. Tek bir el ateş etti. Silahın patlaması odadaki sessizliği paramparça etti, namludan çıkan ateş bir anlığına karanlık odayı aydınlattı. Cellat, cansız bir yığın gibi yere yığılırken, Gerard silahını masanın tam ortasına, Lider’in içkisinin yanına bıraktı.

 

​Oda bir anlık şokla dondu. Kimse kımıldayamadı. Gerard, soğukkanlılığını bozmadan, masadaki herkesin gözünün içine bakarak konuştu:

 

​“Bir şans daha istiyorum. Bunu hak ettiğimi düşünüyorum. Planlarım var! Daha önceki başarısızlıklar sadece sahneyi hazırlamak içindi. Asıl perde şimdi açılıyor.”

 

​Gerard’ın bu cüretkar hamlesi masada bir elektriklenme yarattı. Korku yerini merak ve gizli bir takdire bırakmıştı. Bu masada canını böylesine bir kumarla savunan adam, hala bir şeyler vaat ediyordu. Lider, yere serilen cesede bakıp hafifçe gülümsedi. Bu vahşi bir gülümsemeydi.

 

​“Bu son şansın Gerard,” dedi Lider, sesi her zamankinden daha alçaktı. “Ama unutma; bir sonraki celladından bu kadar kolay kurtulamazsın. Eğer bir dahaki sefere de başarısız olursan, bu odayı terk eden sadece senin cesedin olur.”

 

​Gerard, masadaki silahını geri almadan ayağa kalktı. Bu bir güç gösterisiydi. “Hata olmayacak,” dedi ve kapıya doğru yöneldi.

 

​Kapının önünde, gölgelerin arasında duran bir siluet vardı: Siyah İnci. Olan biteni baştan sona, bir heykel sessizliğiyle izlemişti. Gözlerinde soğuk, hesapçı bir parıltı vardı. Gerard’ın fişinin çekilmesini o herkesten çok istiyordu. Gerard’ın ölümü, onun tahtına giden en kısa yoldu. Eğer Gerard o kurşunu yeseydi, Siyah İnci şimdi masanın başında, tüm operasyonun komutasını devralıyor olacaktı.

 

​Gerard yanından geçerken Siyah İnci hafifçe eğildi, dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi. “Şanslıydın Gerard,” diye fısıldadı sadece onun duyabileceği bir sesle. “Ama şans, bu dünyada en çabuk tükenen sermayedir.”

 

​Gerard ona bakmadı bile. Koridorun karanlığında kaybolurken, Siyah İnci arkasından bakmaya devam etti. Gerard’ın planları olabilirdi ama Siyah İnci’nin planları çoktan yürürlüğe girmişti bile. Gerard’ın bu son şansı, aslında Siyah İnci’nin onun için kazdığı en derin mezar olacaktı.

 

 

《––––––🩺––––––》

 

“Yavaş...” Denef, Bulut’la Ali’ye destek oluyordu. Bütün olaylardan sonra üç gün geçmişti ve Ali’yi hastaneden çıkarmıştık. Eve geldiğimizde Asya heyecanla kapıyı açmış babasını karşılamıştı. “Baba! Babam geldi!” Gülümseyip Nehir teyzemin Asya’yı geri çekmesini izledim. Denef ve Bulut yavaş yavaş Ali’yi odasına çıkarmıştı. Annem yatak örtüsünü açıp yatmasını yardım etti.

 

“Geçmiş olsun evlat.” Babam kapının girişinde Ali’ye bakıyordu. “Yakın zamanda Hakkari’ye döneceğiz. Asya’nın güvende olabilmesi için elimden geleni yapacağım. Size ulaşamayacaklar.” Ali oturduğu yerden babama bakıyordu. “Denef babamla beni yalnız bırakın.” Denef ayaklanıp babama baktı. Biz odadan çıkarken Elbruz’a peşimden geliyordu. “Kerem sende kal abi.” Elbruz durup geri döndü. Kapıyı kapattıklarında Denef’in koluna girdim.

 

“Hadi gel inelim. Sizin güvenliğiniz için ne yapabileceklerini konuşacaklardır.” Aşağı indiğimizde Asya yerde oturan Efe ve Yağmur’la oyun oynuyordu. Denef yaklaşıp kızının saçlarını okşadı. Koltuğa oturdum.

 

Kayra amca torununu izliyordu. “Denef, ne zaman söyleyeceksiniz?” Denef sessiz sorunun alt manasını direkt anlamıştı. Asya’ya asıl babasının Len olduğunu söylemek istiyorlardı. Bu konu uzun zamandır bu evde dönen bir konuydu. “Hiçbir zaman amca. O zaten demesi gereken kişilere söylüyor. Değmeyecek kişilere değmeyecek şeyleri demesine gerek yok. Ayrıca ortalık bu kadar karışıkken gündemimiz bu olmamalı.” Sessizce Denef’i onayladım. Bence de haklıydı. Len asla Asya’nın ona baba demesini hak etmiyordu. Daha anne karnındayken kızını istememişti ki. Kayra amcayla Scarlett teyzeye dede ve babaanne diyordu zaten.

 

“Asya kardeşini al yukarı çık hadi.” Asya annesini dinleyip Efe’yi kucağına alıp çıkmaya başlamıştı. Yağmur’u kucağıma aldım, dizlerime oturttum. Kapının kapanma sesini duyduğunda Denef Kayra amcamlara döndü. “Benim kocam onun babası olmamasına rağmen onu korumak için vuruldu. Söylesenize Len nerede? Çok istiyorsunuz ya ona baba demesini. Nerde o zaman? Nerde babası? Ben kızımın size dede demesini seviyorum ama Len’e asla baba demez. Hiç demez.”

 

Kayra amca sessizce duruyordu. Kapı açıldığında Elis Toprak’ın elini tutarak eve girdi. “Çıkar bakayım ayakkabılarını.” Toprak yere oturup ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarını kenara koydu ve montunu çıkardı. “Ellerini yıka yemeğe gel.” Toprak hızlıca yukarıya koştu. Ellerini yıkayıp üstünü değiştirecekti. Elis yanımıza geçip oturdu. Yağmur annesini gördüğü gibi kucağımda hareketlenmeye başlamıştı. Ellerini çırpıyor, annesine gitmek için çırpınıyordu. Yanımıza oturduğu anda Yağmur annesinin kucağına doğru atlamıştı.

 

Babamlar merdivenden inerken onlara baktık. “Defne.” Babam ona baktığımı anladığında gülümsedi. “Kerem bu akşam timiyle beraber dönecek. Seninle ben bir iki gün daha buradayız. Annenlerin güvenliği için birkaç önlem almam gerekiyor.” Bakışlarımı Elbruz’a çevirdim. Bende onlarla gidemez miyim acaba... Elbruz benim aklımdan geçen soruları biliyor gibi gülümsedi. “Bende onlarla gidemez miyim baba?” Babam bana ve Elbruz’a bakıp gülümsedi. Gülümseyip beklentiyle ona bakıyordum. Babam başını sağa sola sallayıp ellerini cebine yerleştirdi. “Valizini hazırlamayacak mısın Defne’m?” Babamın izin vermesi ile gülümsemem iyice genişlemişti. Heyecanla babamın boynuna atlayıp sıkıca sarıldım. Babam boynuna atlamamla ellerini cebinden çıkarıp belime dolamıştı. “Teşekkür ederim babacığım.”

 

Elbruz babamla benim sarılmamı ilgiyle izliyordu. Çekilip hızlıca merdivenleri çıkmaya başladım. Durup arkamı döndüm ve Elbruz’un elini tutup yukarı çekmeye başladım. Odaya çıktığımızda valizimi çıkarıp yatağın üstüne koydum. “Annenlerle konuştun mu? Akılları burada kalmasın.” Elbruz rahatça yatağıma oturduğunda ellerini kendi bacağına yaslayıp sorumu yanıtladı. “Ali hastanedeyken konuştum. Evlerine gitmişlerdi, içleri rahatladı merak etme.” Valizime eşyalarımı yerleştirmeye başladım. Elbruz benimle beraber tişörtlerimi katlamaya ve valizime yerleştirmeye başladı. “Söyle bakalım Defne’m, balayı için nereye gitmek istersin?” Elimdeki pantolonla durdum. Sahi bunu hiç düşünmemiştim. Nereye gitmek isterdim acaba?

 

Biraz düşünüp aklıma gelen yerle gülümsedim. Başımı kaldırıp Elbruz’a baktım. “Santorini.” Elbruz gülümsemişti. Sanki bunu diyeceğimi biliyor gibiydi. Hatta gibisi fazla sanki.. “Söyle nereden öğrendin?” Omuz silkti. Bir yerden öğrendiği oldukça belliydi. Ayağa kalkıp makyaj masamın altındaki kutudan günlüğümü çıkardı. “Onu nereden buldun sen?!” Elbruz kahkaha attığında uzanıp elindeki günlüğümü almaya çalıştım. Lise dönemimden kalan günlüğüm Elbruz tarafından okunmuştu. Hayallerim her şeyim o günlükte yazılıydı. Santorini olayını da oradan öğrenmişti. Ben almaya çalıştıkça boyundan dolayı uzanamıyordum.

 

Elbruz belimi kavradığında daha da fazla keyiflenmişti. “Benim müstakbel karım Santorini’ye mi gitmek istiyormuş. Sana harika bir yer ayarlayacağım. Balayımız için izin almaya uğraşacağım.” Benim boynumdan öpüp dururken bir yandan da planlarını sayıyordu. Başımı geriye atıp onun öpüşlerine gülmeye başladım. “Defne hazırlanın artık!” Babamın sesi ikimizi ayırdığında Elbruz eliyle valizimi gösterdi. Ben valizimi hazırlamayı bitirdiğimde Elbruz yatağın üstündeki valizimi indirdi. Sandalyemin üstündeki ceketimi alıp odamdan çıktım. Elbruz sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibisinden valizimi alıp aşağı indirmeye başladı.

 

“Hazırlandınız mı? Tim sizi havaalanında bekliyor. Uçağınız da bir saat sonra, Bulut sizi bırakacak.” Bulut elindeki araba anahtarını sallaya sallaya merdivenlerden inmeye başladı. Sırayla ev halkıyla vedalaştık. Elbruz benim valizimle kendi çantasını hiç zorlanmadan arabaya doğru götürmeye başlamıştı. Babamla anneme de sarıldım. Bulut arabasına yaslanmış bıkkın bıkkın bize bakıyordu. “Hadi ama şoförünüz olduk anladım da. Daha ne kadar bekleyeceğim sizi.” Annemden çekilip Bulut’a baktım. Bu çocuğu boğazlamak istiyorum. “Senden nefret ediyorum Bulut.” Bulut kendi kapısını açıp binmeden önce bana bakmıştı. “Bende sana bayılıyorum bebek.”

 

Arabaya bindiğimde Elbruz da binip kemerini takmıştı. Bulut arabayı sürmeye başladığında bende tam ortada dışarıyı izlemeye başladım. “Ee evlendiğinizde orada nerede yaşayacaksınız?” Gözlerimi Elbruz’a çevirdim. Bunun kararını o verecekti ama tahminime göre lojmanlarda ev değişikliğine gidecektik. İkimiz de bu konuda eşittik, ikimizin evi de 2+1 standart lojmandı. “Büyük ihtimalle benim eve geçeceğiz. Ama yeni bir yerde olabilir. Malum Defne’nin güvenliği söz konusu..” Göz devirdim. Bulut benim göz devirdiğimi aynadan yakalamış ve gülmüştü. “Bıktım artık bu konunun devamlı önüme gelmesinden.”

 

Elbruz hiç bıkmadan her şeyi tek tek anlatmaya başladığında sağ elimi kaldırdım. “Tamam tamam yeter.” Elbruz’un sıkıntıyla bir derin nefes verdiğini duydum. Umursamadan dışarıyı izlemeye devam ettim. Havaalanına geldiğimizde inip Bulut’a sarıldım. “Dikkatli olun.” Bulut benden çekilip Elbruz’un sırtına vururken “Damat bey bizim deli sana emanet.” demişti. Göz devirip valizimi aldım ve ilerlemeye başladım. “Bak bak zoruna gitti, kaçıyor.” Durup arkamda kalan Bulut ve Elbruz’a baktım. İkisi de gülüyordu. Elbruz Bulut’a dönüp göz kırptı ve yanıma yürümeye başladı. Yanıma geldiğinde elimi sıkıca kavradı. İçeri girdimizde tim çoktan gelmiş ve uçağa doğru ilerliyordu. Yanlarına gittiğimizde Ayda’ya sarıldım.

 

“Nasıl gidiyor hamilelik?” Ayda yüzünü buruşturup başını sağa sola salladı. “Yoğun bir bulantı sadece. Bu böyle ne kadar devam edecek Defne?” Bulantısı bir iki ay daha geçmeyecekti. Gülümsedim. “İki ay daha sabah bulantıların olur. Sonra büyük ihtimalle aşerme aşaması falan filan..” Ayda göz devirirken Elbruz onun bu haline sadece gülmüştü.

 

Hakkari’ye indiğimizde alaya geçtiğimizde Elbruz direkt arabanın anahtarını aldı ve arabaya ilerledi. Benim valizimle kendi valizini bagaja koydu. Bende öne geçip kemerimi bağladım. Lojmanlara geldiğimizde girişte askerlere baktık. “Komutanım size hayırlı olsun hediyesi geldiydi.” Çiçeği gösterdiklerinde Elbruz kaşlarını çatıp askerin uzattığı çiçekleri aldı. “Bu da bizden komutanım. Tebrik ederiz hayırlı olsun.” Diyerek aldıkları tatlıyı da uzatmışlardı. Elbruz çiçekleri tutarken tatlıyı bana uzattı. “Sağ olun gençler.”

 

Bana geçtiğimizde valizimi kenara koydum ve ayakkabılarımı çıkardım. Tatlıyı mutfağa koyup içeri geçtiğimde Elbruz ceketini çıkarıp koltuğun üstüne koydu ve koltuğa yerleşti. “Çiçekler kimden gelmiş?” Elbruz çiçekten çıkan notu açıp okuyordu. Kaşları çatıldığında pek de hayırlı birinden olmadığını anlamıştım.

 

“Gerard denilen puşt heriften.” Gözlerini notlardan çektiğinde sinirli olduğu belliydi. Notta ne yazıyorsa onu sinirlendirdiği netti. Elinden notu alıp okumaya başladım.

 

Asker, tebrik ederim. Doktorla sana harika bir hediyem var. Çanakkale’ye sizin için harika bir hediye gönderdim. Sırada direkt doktora hediye göndermekte.

 

Gerard

 

Bölüm : 09.05.2025 11:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...