5. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 4

İnci
blackpearln

 

En yüce makamın sahibi olanlar, ebedi olarak yaşayacak ama biz onların ayrılık acısı ile ölene kadar yanacağız...

《––––––🩺––––––》

 


Bölüm 4


"Murat... Murat şehit oldu."

 

Bu iki kelime, kulaklarımda yankılandı. Yattığım yerden bir refleksle doğruldum, kalbim göğüs kafesime sığmayacak kadar hızlı atmaya başlamıştı. Dilim aklımdan önce hareket etti. Ne söylediğimi ben bile bilmiyordum. "Ne demek şehit oldu? Nasıl oldu?" Sesim çatallı, anlamsız ve çaresizdi. Sanki doğru soruyu sorarsam her şey geri alınabilirmiş gibi.. Telefonun diğer ucundaki Elis’in sesi ise bir şeylerin gerçekten çok kötü olduğunun kanıtıydı. Evdeki havayı görmesem de hissedebiliyordum; o evde şu an yas vardı, panik vardı, dağılan bir hayat vardı.



"Defne.. bilmiyorum,” dedi Elis, sesi titriyordu. “Defin çok kötü bir halde.” Derin bir nefes aldı, kelimeleri toparlamaya çalışıyordu. “Kapı çaldı. Açtık. Karşımızda bir üniformalı asker.. arkasında ise iki kişi vardı. Defin onları gördüğü an.. ağlamaya başladı." Gözlerimi sımsıkı kapattım. Kapının açıldığı anı hayalimde canlandırmamak için kendimi zorladım ama başaramadım.

 

Yataktan fırlayıp oturma odasına geçtim. Koltuğun üzerinde duran tabletimi kaptığım gibi Çanakkale uçuşlarına baktım. Bir saat sonra uçak vardı ama ben sabaha Çanakkale’ye ulaşırım. Orada olmamak bir seçenek değildi benim için. "Elis, ancak sabah gelebiliyorum. Bir saate uçak var.”

 

Banyoya geçip yüzümü yıkamaya başladım. Soğuk su yüzüme çarparken telefonumu lavabonun kenarına bıraktım. Elis'in sesi hala geliyordu. Artık ağlamasını bastıramıyordu. Havluyla yüzümü kuruladıktan sonra aynada kendime baktım. "Tamam,” dedi Elis. “Sen gel yeter ki. Deniz teyzem haber vermemizi istedi."

 

Biz bile bu haldeysek ben Defin'i düşünmek istemiyordum. Yıkılmış olmalıydı. Paramparça.. "Defin nasıl?" Korka korka bu soruyu sordum. Bu soruyu sormak bile cesaret istiyordu. Telefondaki o sessizlik, cevaptan daha ağırdı.


"Fenalaştı." Tek bir cümle ama içimdeki her şeyi yaktı geçti. Orada ortalığın karışık olduğuna o kadar emindim ki. Bir an önce oraya gitmem gerekiyor. Defin’in yanında olmalıyım.

 

"Tamam,” dedim. “Geliyorum. Biletimi aldım." Telefonu kapattıktan sonra kendime öfkelendim. Ne salaksın Defne ya. Ne demek nasıl oldu. Salak saçma konuşuyorum.

 

Hızlıca odama döndüm. Küçük bir çanta hazırlayıp evden çıktım. Arabama ilerlerken komutana kısa bir izin mesajı attım ve doğruca havaalanına sürdüm. Telefonuma bir mesaj düştü.

Komutan Bozuntusu: Ne oldu, neden 1 hafta izin istedin?

 

Dişlerimi sıktım.Ya sabır.. İzin istedik diye hesap sorabilirsin demek mi bu? Hem bu komutan niye uyumuyor bu saatte?



Doktor: Şehidimiz var komutan. Bu bilgi yeterli mi?

 

Kısa bir sessizlikten sonra mesaj bildirimi telefonuma düştü.



Komutan: Başın sağ olsun. Gelmemize gerek var mı?



Doktor: Yok. Kardeşim için endişeliyim sadece... Albayı bu saatte rahatsız etmemek için sana yazdım.



Komutan: Tamam 1 hafta hatta gerekirse daha fazla bile izin yazabilirim.



Cevap vermeden telefonumu ceketimin cebine koydum. Arabayı park edip gerekli işlemleri hallettim ve uçağa bindim. Telefonumu uçak moduna alıp başımı koltuğa yasladım.

 

Defin.. Doruk ile olan ilişkisi zaten yeterince sorunlu geçmişti. Murat ile mutluydu. Bir ay sonra nikahları vardı. Murat en sonunda ailesini ikna etmeyi başarmıştı. Ve şimdi Murat..

Şehit Pilot Yüzbaşı Murat Ateş.

 

Çanakkale’ye yaklaştığımızda şehitlik abidesi görünmeye başladı. Memleketim yine aynı kokuyu taşıyordu. Kan ve toprak. Benim memleketim daha öncesinde de böyle kokuyordu. Çanakkale şehitliği, babamın cenazesi.. Şimdi Murat.


Uçaktan indiğimde iç hatlar çıkışında Ayaz vardı. Beni almaya o gelmişti. Hiç konuşmadan derin nefes alıp sessizce arabaya bindim. Ayaz'ı umursayacak halim yoktu, aklım Defin'deydi. Mahvolduğuna emindim. Önce babamızı sonra da eşini kaybetmişti. Ayaz arabayı sürmeye başladı.

 

"Defin hamile." Ayaz’ın sesiyle olduğum yerde donup kaldım. Söylediği iki cümle beni al aşağı etmişti. Dolu gözlerimi ona çevirdim ve akan bir iki damla gözyaşına engel olamadım. “Ciddi misin?” Başını salladı. Teyze olacağıma sevinemiyordum. Bütün dikkati yolda gibi görünüyordu. Ellerimi yüzüme kapattığımda Defin'i düşündüm. Defin bunun stresiyle düşük bile yapabilir. "İki aylıkmış. Sabah düşük yapıyordu." Ayaz korktuğum şeyleri bir bir söylerken gözlerimi elimle silip ona baktım. Kalbim yerinden söküldü sanki.. "Şu an nasıl peki?"


"Zor sakinleştirdik. En son ben çıkarken iğnelerle uyutuyorlardı. Ağrısı çok fazlaymış. Deniz teyze düşük yapmasının daha iyi olacağını söyledi." Defin'in sağlığı için hamileliğe son vereceklerdi. Gözlerimi kapatıp çaresizce başımı dışarıya doğru çevirdim. "Hamileliğe son verecekler." Diyecek başka bir şey bulamadım. Annem bebeğin sağlığı yerine Defin’in sağlığı daha önemli bulmuş olmalı. Camı açıp kafamı geriye yasladım. Derin nefesler alıp gözlerimi kapattım. Ben böyle kötü hissettiysem... Allah'ım sen kimseye yaşatma.



Evin bulunduğu araziye yaklaştığımızda acının baskısı buradan bile hissedilir hale gelmeye başladı. Evin önüne geldiğimizde Ayaz aracı park etti. Koca bayrak rüzgarda ağır ağır dalgalanıyordu. Arabadan inip, asılı olan koca bayrağa bakıp sessizce bekledim. Kapıya yürüyüp zile bastım. İçeriden gelen koşar adımlar kapıyı kimin açacağına dair bir ipucu veriyordu bana. Tahmin ettiğim gibi oldu. Asya kapıyı açıp koşarak kucağıma atladı. Sarı saçları iyice uzamıştı. O da olayları anlamış gibi ağlıyordu. Kucağıma aldığım yeğenimi sıkıca sarıp başımı onun boynuna gömdüm. Özlediğim yeğenimin kokusunu böyle almak istemezdim aslında. Ama böyle olması gerekiyormuş.


"Teysem çok ağlıyo..." diyen yeğenimin başını öpüp sıkıca sardım. Onu kucağımdan indirmeden eve girdiğimde Elis kızarık gözleriyle bana bakıyordu. Yağmur, kucağında annesiyle beraber bana bakıyordu. Herkes sessizdi. Gözlerle konuşulan, kelimelerin fazla geldiği bir sessizlikti bu. Kucağımdaki Asya hiçbir şey anlamasın diye gözlerimizle konuşmaya çalışıyorduk.

 

"Nerede?" diye fısıldadım. Elis kısık sesimle sorduğum soruya karşı yutkundu. Gerçekten bu kadar berbat değildir dimi? "Odasında..” Kardeşimin yanına gitmek için hareketleneceğimde kucağımdaki yeğenim aklıma gelmişti. Onu o odaya çıkaramam, daha çok küçük. Ayaz'a dönüp Asya'yı gösterdim. "Ayaz, Asya'yı alsana." Asya daha sıkı sarıldığında göz ucuyla ona baktım. "Teyse sende bıyakma beni..." Boynuma daha sıkı sarılan yeğenimin başından öptüm. Saçlarını okşayıp "Teyzem buradayım. Annenlerin yanına gideceğim. Hem sen geç Toprak'la oyna." dedim. Asya'yı ikna edip kucağımdan indirdim ve poposuna hafif bir şekilde vurdum.


Yukarı çıkmaya başladığımda yıllarımı geçirdiğim, büyüdüğüm ev aşırı sessizdi. Yatak odalarımızın olduğu kata ilerledim. Bulut koridordaydı. Defin’in odasına bakıyordu. Doruk merdivenin başında duruyordu. Adım seslerimi duyup bana baktı. Sessizce geçmem için bana yol verdi. O da kötü görünüyordu. Bulut başını bana çevirip baktı. Yumruklarını sıkıyordu. Benim geldiğimi gördüğünde hafifçe kapının önünden çekildi. Omzumu sıvazlarken odaya yaklaşıp kapının pervazından içeri baktım.

 

Defin yatakta uyuyordu. Annem ise Defin'in başında duruyordu. Denef yatakta ayağının ucunda oturuyordu. Annem beni gördüğünde elini uzatıp elimi tuttu. Denef, Defin'in elini tutuyordu. Köşede ise amcam duruyordu. Ona baktığımda sessizce bana baktı. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. "Amca, durumu ne?" Amcamın yüzünden anladığım kadarıyla durum iyi değildi. Sessizce başını sağa sola sallayıp beni az çok onayladı. "İyi değil. Ağrısı geçmedi. Düşük yapması an meselesi." Defin'in boş olan diğer tarafa oturup Defin'in serumuna baktım. Büyük ihtimalle serumuna ilaç katmışlardı. Elimi kardeşimin saçlarına götürüp okşadım. Mümkün olduğunca yavaş hareket ediyordum. Şu an hepimizin istediği en son şey Defin'in uyanmasıydı. "Hem kocası hem de bebeği... Defin çok kötü olacak."


"Mecburuz durumu iyi değil. Haberi aldığında fenalaştı sonra ağrıları başladı." Amcam Defin'in son durumuyla an be an ilgileniyordu. En azından Defin'in son durumu sayemizde iyi olacaktı. Telefonum çaldığında hızlıca yataktan kalkıp kardeşim uyanmadan açabilmek için odadan çıktım. Telefona baktığımda arayanın Mevlüt albay olduğunu gördüm. "Mevlüt albayım?" Arkamdan kapıyı kapatıp sessizce konuşmaya başladım. “Evet kız kardeşimin nişanlısı..” Mevlüt albaya haber büyük ihtimalle komutan aracılığıyla gitmişti. Durumu söylemesi için ona haber verdim sonuçta. "Evin nerede doktor hanım?" Ne? Kaşlarımı kaldırıp boş koridora baktığımda anlık ağzımdan çıkan soruya engel olamadım. "Evim mi?" Mevlüt albaydan ufak bir nida geldi ama ne dediğini tam anlamadım.


"Şehidiniz var. Taziyeye geleceğim kızım." Şaşkınlığı üstümden atmaya çalışıp "Vereyim tabii albayım." diyerek adresimizi verdim. Mevlüt albay telefonu kapattığında koridorda Bulut ile yalnız kaldık. Beni kendine çekip sardığında, ona doğru sokuldum. “İyi olacaktır. Defin güçlü kız, çabuk toparlar.” Beni telkin etmeye çalışıyor. Gülümseyip daha çok sokuldum. Bulut da oldukça uzundu. Komutanla neredeyse aynı boydalar.. Nereden aklıma geldi şimdi şu adam ya?

 

Tekrardan odaya döndüğümde Defin'in kımıldandığını gördüm. Tekrardan yanına oturduğumda Defin gözlerini açtı. Herkes pür dikkat Defin’e bakıyordu. Etrafa bakıp bakışları bana döndü. Anında gözleri doldu, ağlamaya başladı. Onun bu halini görmek beni o kadar üzüyor ki..

 

“Ya Doruk.. Şunu herkesin içinde yapmasana.” Karşımızdaki manzara hepimiz için beklendik bir şeydi. Yine de Defin için kötü bir an. Karşımızdaki kahverengi uzun saçlı kız gülerek Doruk’a sarıldı. Derin bir nefes alıp Defin’e baktım. Sarılana kadar kıza hiç bakmamıştı. Yutkundu, o boğazına oturan yumruyu buradan görebiliyorum. Hissedebiliyorum. Platformun köşesinde duran Sarp amcaya bakmadan, ilk konuşan o olmuştu. Derin sessizliğin içinde bir tek Defin’in sesi çıktı. “Tebrik ederim Sarp amca. Çok iyi işler başarmışsınız.”

 

Sesi titremişti. Arkasını dönüp kimseyi umursamadan tesisten çıktı. Kimseden ses soluk çıkmıyordu. Burada durmanın daha fazla anlamı yok. Defin’in arkasından çıkarken Denef de Asya’yı teyzeme verdi. Defin’e yetişmek için koşmaya başladım. “Defin!” Çarptığım kişileri umursamadım. Defin dışarı çıktığı gibi hemen yanındaki duvara tutundu. Denef de benim arkamdan tesisten çıktı ve Defin’e baktı. Kendini kasıyordu. İçine atıp sessiz kalıyordu. “Defin. Bu sefer yapma.”

 

Defin sanki bunu dememi bekliyormuş gibi elinin altındaki duvarı sıkmaya çalıştı. Kendini kasmayı bırakıp güçlü bir çığlık attı. Bu Defin’in attığı en yüksek çığlıklardan biriydi. Liseye geçene kadar onu sakinleştirecek, yanında ağlayabildiği biri vardı. Liseye geçtikten sonra içine kapanmış, kendini kasmaya başlamıştı. Şimdi ise bizim aksimize o ilk kez ağlıyordu. Bunca zamanın birikmişi vardı içinde. “Denef gidiyoruz. İstersen Asya’yı al.”

 

Denef içeri döndü ve geri dönerken yanında babam da vardı. Babam yavaşça duvarın dibinde çökmüş olan Defin’in önüne ilerledi. Hizasına kadar diz çöktü. “Hadi güzelim, eve gidiyoruz.” Defin babama tutunarak ayağa kalktı. Zar zor arabaya yürüdüğümüzde Defin’i arkaya oturtup yanına geçtim. Babam direksiyondaydı. Sinirli olduğu her halinden belli oluyordu. “Biliyordum böyle olacağını.. Biliyordum ama neden canım yanıyor?”

 

Onu en son böyle gördüğümde Doruk’un onu aldattığını öğrenmişti. Aynı donuk bakış, aynı titreyen dudaklar.. Hayat, Defin’in karşısına yine en ağır darbeyi çıkarmıştı. Elini tuttuğumda parmakları buz gibiydi. Parmaklarımı sıkıp kısık sesiyle fısıldadı. "Murat.."

 

O tek kelime, boğazımda düğümlendi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Güçlü olmalıydım. Ama o an ne bir cümle, ne de teselli bulabildim. "Murat'ı kaybettim.” dedi, sesi kırık döküktü. “Bende gitmiş olsaydım.. Onu koruyabilirdim." Bu cümleyi duyduğum anda içimde bir şey koptu. Gözyaşlarımı saklamak için bakışlarımı kapıya çevirdim. Ağladığımı görmesini istemiyordum. Defin bu yasın ilk evresinde kendisini suçlayacaktı. Önce ‘Keşke’lerle kendini parçalayacak, sonra yavaş yavaş kendini toparlayacaktı.

 

Babam vurulduğunda bende böyle hissetmiştim. Bir ay boyunca her sabah uyanıp hayatta kaldığım için her günü kendime lanet ederek geçirmiştim. “Daha erken fark edebilirim.” düşüncesi beynimi kemirmişti. Sonra insanın en acı gerçeği kabul edişi başladı. Her insan gibi toparlanmaya başladım. Hayat, seni istemesen de ayağa kaldırıyordu.



Ertesi gün sabah saatlerinde Murat'ın tabutu geldi. O an evin içindeki hava değişti. Sanki oksijen çekilmişti. Defin tabutu gördüğü anda yüzü bembeyaz kesildi. Nefesi düzensizleşmişti. Denef'le ben iki koluna girdik ve ona destek olmaya başladık.

 

Mevlüt albay cenazeye katılmıştı. Hemen mezarın başında amcam ve dayımla konuşuyordu. “Başınız sağ olsun.”

 

Hemen yanımda duyduğum ses ile başımı kaldırıp baktım. Karşımda.. O vardı. O da buradaydı. Siyah tişörtünün üzerine bir ceket giymişti. Güneş gözlükleri gözlerini saklıyordu ama duruşu her zamanki gibiydi. Mevlüt albayla birlikte geldiği belliydi. “Vatan sağ olsun.” dedim. Tekrardan başımı çevirdim. Babamın mezarına baktım. Murat’ı onun yanına kazılan yere defnedeceklerdi. Toprak, bizim ailede hep erken doymuştu kana.

 

 

Defin sırasında Defin'den acı bir çığlık yükseldi. “Ah!” Aynı anda karnını tutarak iki büklüm oldu. Gözüm refleksle aşağıya kaydı, koyu kırmızı bir akınrı bacaklarının arasından süzülüyordu. "Ah!" diye bir kez daha inledi. Onunla birlikte yere çöktüm. Etrafa bakıp "Bulut!" diye bağırdım. Bulut arkasını döndüğü anda Doruk hızlıca yanımıza geldi. Hiç tereddüt etmeden Defin'i kucağına aldı. O an kim olduğu, ne olduğu umrumda değildi.

 

Komutan da benim sesimi duyup bakmıştı ama şu an bunu umursayacak durumda değildim. Anneme dönüp "Anne." diye seslenip Defin'i gösterdim. Durumu tek bakışta anladı. Ambulans zaten hazırdı. Doruk kucağındaki Defin’i hızla ambulansa doğru taşıdım. Annemle birlikte hızlıca Doruk'un arkasından koştuk. "Kanaması başladı,” dedim nefes nefese. “Ben onunla giderim anne." Annem başını salladı. "Tamam,” dedi. “Bende amcanlarla arkadan geleceğim." dedi ve Güney amcamın yanına koştu.


Ambulansa bindiğimde kontrolü dervalıp kardeşimle ilgilenmeye başladım. Eldivenleri geçirdim. Damar yolunu tekrar açıp kanamasına baktım. Nabzı hala hızlıydı. Doruk da tuhaf bir biçimde bizimle geliyordu. Sessizce ambulansın köşesinde oturuyordu. Onu umursamadan tansiyon aletini aldım ve Defin'in tansiyonunu ölçtüm; düşmeye başlamıştı.

 

Hastaneye vardığımızda kapılar açılır açılmaz gibi hemşire ve doktorlar Defin'i sedyeye aldı. Talimatları ben veriyordum.



Hastaneye girdiğimizde Doruk da peşimizden geliyordu. Onu durdurdum. "Burada kal." Gözlerime baktı ama tartışmadı. Onu dışarıda bırakıp Defin'le ilgilenmeye başladım. Bebeği.. zaten kaybetmiştik. Bunu biliyordum. Şimdi öncelik Defin’in hayatta kalmasıydı. Bebeği için yapabileceğim bir şey yoktu. Ağrı kesiciyi serumuna ekledim. Kanamasını stabilize ettik. Nabzı yavaş yavaş normale dönüyordu.

 

Durumunu stabil hale getirdiğimde onun saçlarını okşayıp üstünü örttüm. “Geçecek,” dedim sessizce. “Dayanıyorsun.” Odasından çıktığımda Doruk kapının önündeydi. Hemen ardımızdan annemler gelmişti. “Durumu nasıl?” diye sordu annem. Anneme bakıp başımı iki yana salladım. “Jülide teyze gelip kontrol etti. Bebek için çok geç.. ama Defin iyi olacak.” Annem derin bir nefes alıp yukarı çıkmaya başladı. Jülide teyze ile konuşacağını bildiğim için onu rahat bıraktım. Koridordaki sandalyeye oturduğumda bacaklarım titriyordu. O an fark ettim.. Bende ayakta durmakta zorlanıyormuşum..

 

Bir süre sonra Mevlüt amca, arkasındaki komutan ile koridorda belirdi. Adımları sertti. İkisi koridoru titrete titrete yürüyorlardı. Komutanın bakışları benim üzerimde gezindi. Göz göze geldiğimizde başımı çevirdim. “Nasıl oldu kızım kardeşin?” diye sordu Mevlüt amca. Detay bilmelerine gerek yok diye düşünüp nezaketen gülümsedim. “İyi olacak,” dedim. “Sadece biraz zaman..” Mevlüt amca elini uzatıp omzumu sıvazladı. “Benim gitmem gerekiyor kızım. Tekrardan başınız sağ olsun. Kardeşinin yanında kal.” Sessizce başımla onayladım. Onlar giderken en azından hastanenin çıkışına kadar onları geçirdim. En son komutana bakma cesaretini bulduğumda komutan direksiyonda, çoktan bana bakıyordu.

Onlar gittiğinde tekrardan içeri döndüm. Defin uyandığında annemle başındaydık. Gözleri hepimizin üzerinde dolaştı. Annemde durdu, bir şey demesini bekliyordu. Annem ne diyeceğini bilemeyip yutkundu. Bütün cesaretini toplayıp konuştu. "Çok üzgünüm annem.." Defin ağlamaya başladığında onu hemen kollarıma aldım. Saçlarını okşadım. Omzuma başını yasladı. Onu iyi etmek için elimden gelen herşeyi yapmaya hazırdım.

 

Defin ilk günler hiç ağlamadı.

 

Bu dışarıdan bakıldığında bir metanet gibi görünüyordu ama biz bunun ne anlama geldiğini biliyorduk. İnsan bazen o kadar büyük bir acıyla karşılaşır ki, beden kendini kapatır. Ağlamak bile bir lüks haline gelir.

 

Murat’tan sonra ev sessizleşmedi. Aksine, fazla ses vardı. Kapılar açılıp kapandı, insanlar gelip gitti, ‘başın sağ olsun’ cümleleri birbirine karıştı. Defin oturduğu yerde saatlerce aynı noktaya baktı. Ne sordu ne cevap verdi. Asya, merdivenin başında Defin’e bakıyordu. Etrafındaki kalabalığı tam olarak anlamlandıramıyordu.

 

Buzdolabından bir çikolata alıp onun yanına doğru ilerledim. Basamakları çıkıp yanına oturdum. “Yemek ister misin?” Asya dudaklarını büzmüştü. Elimdeki çikolatayı alıp oturduğu yerden kalktı. Onun yerine Bulut otururken Asya, Defin’in önüne gitti. Elindeki çikolatayı Defin’e uzattı. “Bu dünyayı çocuklar yönetse, dünya nasıl olurdu acaba?” Gülümsedim. “Harika bir yer olurdu diye düşünmek istiyorum.” Defin, Asya’nın uzattığı çikolatayı buruk bir gülümsemeyle aldı.

 

“Defin toparlanacaktır.” Bulut gözlerini Defin’den çekmeden konuşuyordu. Toprak, elindeki oyuncağıyla Bulut’un kucağına koştu. “Baba, annem seni çağıyıyo.” Bulut bana dönüp baktı. Başımla gitmesini işaret ettim.

 

Defin geceleri uykusunda sayıklıyordu. Bazen Murat’ın adını fısıldıyordu. Bazen ‘bekle’ diyordu. Bazen de nefesi birden hızlanıyor, elini karnına götürüp irkilerek uyanıyordu. Her seferinde annemle yanında duruyorduk. Nabzını tuttuk, nefeslerini saydık, annem sadece sarılıyordu.

 

Üçüncü gün kendini suçlamaya başladı. Kahvaltı sabahı Defin’in koluna girerek aşağı indik. Önündeki boş tabağa bakıyordu. “Ben gönderdim onu,” dedi bir anda, sesi dümdüzdü. “Gitme deseydim.. Belki gitmezdi.”

 

Bu cümleyle birlikte yasın ikinci kapısı açılmıştı. Keşkeler, ihtimaller, olmayan senaryolar.. Selim dayım elindeki çatalı tabağına bırakırken Defin’e bakmaya devam etti. “Defin.. Görev için gittiğini biliyorsun..” Annem, Defin’in sırtını sıvazladı. Eğer suçlayacak birini bulamazsa, insan delirirdi.

《––––––🩺––––––》

 

“Komutanım, bu doktorun ailesini ben pek çözemedim.”

 

Mevlüt albay başını camdan çevirip dikiz aynasından bana baktı. Bakışlarında alışıldık o ölçüp biçme hali vardı; bir kelimeyi ağzından çıkarmadan önce zihninde defalarca tartan adamlardandı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. “Benim bildiğim doktor tek çocuk.” dedim devamında. “Dosyasında da öyle yazıyordu.” Mevlüt albay bu sözlerime kısa bir kahkaha ile karşılık verdi. Gülüşü ne alaycıydı ne de hafif; daha çok beklediği bir cümleyi sonunda duymuş birinin rahatlaması gibiydi.

 

“Doktorun babası yeni yarbay olmuştu,” dedi. “Konuştuğum adamı hatırlıyor musun? Uzun olanı.” Başımı salladım. Hatırlıyordum. Omuzları geniş, bakışları naif bir adamdı. Sakin görünüyordu ama herkesin ona saygı duyduğu belli oluyordu. “O Güney,” diye devam etti albay. “Doktorun babasının ikizi.”

 

Bir an için zihnim durdu. İkiz mi? “Doktorun amcası yani.” dedi, sanki benim kafamdaki boşluğu doldurur gibi. “O da doktorun teyzesi ile evli. Hepsi aynı evde kalıyorlarmış. Bende bunu yeni öğrendim.” Mevlüt albay derin bir nefes aldı. Trafiğe dikkat ederken bir yandan da komutanın dediklerini dikkatli bir şekilde dinlemeye devam ettim. “Doktorun iki kız kardeşi var,” dedi. “Kuzey üst düzey gizli bilgi olarak saklamış. O yüzden sen Defne kızı tek çocuk olarak biliyorsun.” Demek gizli bilgi.. Babası böyle bir şeye gerek duyduysa, yaşananlar sıradan şeyler değildi. Koruma refleksi mi, geçmişte kalan bir travma mı, yoksa hala süren bir tehdit mi?

 

“Bu şehit pilot,” dedi albay. “Defin kızın nişanlısı. Defin kız da Hava Kuvvetlerinde.” İçimden istemsizce ‘vay be.’ dedim. Tam asker ailesi.. Baba asker, kız pilot, damat pilot. “Diğer kız ise mimarmış.” diye ekledi. “Amcasından öğrendim. Mimar kız da evli, Çanakkale emniyetinde bir polisle.”

 

Havaalanına yaklaştığımızda doktorun ailesiyle ilgili bütün tablo tamamlanmıştı. “Bakma sen Defne kızımın sakin durduğuna.” dedi Mevlüt albay. “Çocukluğunu bilirim ben onun.” Şimdi de pek sakin sayılmaz komutanım.

 

Arabayı park ettim, inip Mevlüt albayın kapısını açtım. Biz Hakkari’ye dönerken doktor bir ay daha burada kalacaktı. Bir ay doktorsuz.. Garip ama içimde hafif bir ferahlık belirdi. Sessizlik bazen insana iyi geliyor. “Sen de benden izin istemiştin değil mi?” dedi Albay. “Aileni görmek istiyordun.” Mevlüt albaya bakıp başımı salladım. “Komutanım iki gün bile olsa yeter. Kız kardeşimin doğum günü.. İki senedir de gitmiyorum.” Albayın yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Bu, izni kısmen kaptığımı gösterir. “İki gün izinlisin,” dedi. “Hakkari’ye döndüğümüz gibi biletini alıp yola çıkabilirsin.”

 

“Komutanım siz?” Mevlüt albay cevap vermek yerine cebinden telefonunu çıkardı. “Alo Barut Yüzbaşım.. Havaalanından beni siz alıyormuşsunuz, doğru mu?” Gülümsedim. Barut’un itiraz edemeyeceğini bildiğim için içim rahat rahat gidebilirim demektir.

 

Uçak havalanıp indiğinde herkesin inmesini bekleyip öyle uçaktan ayrıldık. Mevlüt albay omzuma yetişemediği için sırtımı sıvazlamakla yetindi. “İki gün Kurt.” dedi. “İki gün sonra seni alayda göreceğim.” Selam durdum. “Emredersiniz komutanım.” Mevlüt albay çıkışa ilerlerken bende çantamı sırtladım, Konya için bilet bakmaya başladım. Uygun bir bilet bulur bulmaz babamı aradım.

 

“Selamın aleyküm baba.” Babamın sesi her zamanki gibi güçlü ve coşkuluydu. “Aleyküm selam aslan parçası! Nasılsın evlat?”

 

“Çok şükür iyiyim baba,” dedim. “Konya’ya misafirin geliyormuş. Karşılayacak mısın misafirini?” Babam misafirin kim olduğunu elbette anında anladı. Kahkahası telefondan taştı. Annem duymuş olacaktı ki arkadan sesi geldi. “Ne oldu Ahmet?” Babam söyler diyerek anında araya girdim. Hepsine sürpriz yapmak istiyorum. “Sürpriz yapacağım baba. Ağzını açma lütfen.” Kısa bir sessizlik oldu. Bu sana uyum sağlayacağım demenin bir farklı yoluydu. “Şansıma yarım saat sonraya bilet buldum.” dedim. “Beni karşılamaya gelme, dikkat çekme. Ben Niyaz’a söylerim.”

 

“Tamam evlat dikkatli ol.” Annemin arkadan merak dolu soruları duyuluyordu. Babam en sonunda “Operasyona gidiyormuş oğlan. Onu haber veriyor hanım.” Gülümsedim. Telefonu kapatmadan önce Niyaz’a da uçak bilgilerini attım. Telefonu kapattığımda içimde tuhaf bir sıcaklık vardı. İki yıl sonra eve dönüyordum.

 

Konya’ya indiğimde kuru bir ayaz yüzüme çarptı. İç terminalden çıktığımda Niyaz aradı. “Gel artık annah!” Köşedeki arabasını görüp gülerek bindim. “Özlemişsin bakıyorum.”

 

“He hasretinle yandım kavruldum.” dedi göz devirerek. Yola çıktık. Janset’e internetten bir şey sipariş etmiştim ve hediyesi hazırdı. “Gece ava gidelim.” Başımla onu onayladım ama öncesinde Janset’in doğum günü vardı. “Önce Janset’in doğum günü. Sonra çıkarız zaten.”

 

“Onca sene dağdasın hala doymadın dağlara. Anında teklifimi kabul ediyorsun.” Güldüm. Dağlara sırf eğlence için çıkmak iyi hissettiriyordu.

 

Köy normale göre sessizdi. Yaz sezonu bittiğinde çoğu kişi hava soğuduğu için gidiyordu. Arabadan inerken çantamı tekrardan sırtladım. “Sağ olasın beni bıraktın. Av için haberleşiriz.” Bahçe kapısını açıp içeri girdim. Büyük evin bahçesi yeni düzeltilmişti. Annemler bu sene de bahçe için bir sürü şey yapmışlar demek ki. Sessizce eve ilerleyip kapıyı araladım. Annem Janset’in pastasını hazırlıyordu. Çantamı yere bırakıp annemin yanında hazır ola geçtim. “Elbruz Kerem Kurt, Konya! Emret annem!” Annem korkuyla olduğu yerde sekti. Bana dönüp baktığında gözlerinin içi parlamaya başladı. “Elbruz! Oğlum!”

 

Elindeki kremayı bırakıp bana sarıldı. Kaldırıp durduğumuz yerde onu hafif hafif salladım. Özlem gidermemiz gerekiyordu ve sadece iki günümüz vardı. “Ay Allah’ım çok özlemişim. Benim mis kokulu oğlum..” Mutfak kapısında Jankat’ın bedeni belirdi. İki yıl içinde oldukça büyümüştü. Ona bakıp göz kırptım. “Ohoo.. Elif sultanın favori oğlu geldiğine göre benim pabuç yine dama gitti.” Annem geriye çekilip bana sarılmaya devam ederken Jankat’a baktı. “Gel len buraya..” Jankat’a kollarımı açtığım gibi gülerek bana doğru yaklaştı.

 

“Özledim sizi..” Jankat bana sarılırken bir yandan da uğraşmaya devam ediyordu. “Gelseydin anamın hayırsız evladı.” Gelemediğimi biliyorlardı. Yoksa muhakkak gelirdim. Saçlarını karıştırıp güldüm. Şimdi düşünüyorum da benim evimde huzur varken doktorun evinde yas hâkim. Hepsi çökmüş görünüyordu. Hayat ne kadar garip..

 

“Abi?” Gözümün önündeki parmaklara baktım. “Daldın gittin. Annem aç mısın diye soruyor.” Başımı sağa sola salladım. Çantamı alıp onlara baktım. “Ben kendi evime geçiyorum. Janset’e burada olduğumu öten olursa bozuşuruz.”

 

Evden çıkıp evin diğer yanındaki evime girdim. Annem evimi tertemiz tutuyordu. Hala deterjan kokuyor evim. Çantamı kenara bırakıp ayakkabılarımı çıkardım. Uzun süre sonra kendi evimde olmak iyi hissettiriyor. Koltuğa kendimi bırakıp başımı koltuğa yasladım. Hakkari’deki ev o kadar sessizdi ki bahçeden gelen Jankat’ın sesleri şu an bana şarkı gibi geliyordu. Bugün niye evde bu? Çalışması gerekmiyor mu? Oturduğum koltukta iyice yayılıp gözlerimi kapattım.

 

“Abi?” Jankat’ın sesi geliyor ama bu kadar yakınımdan gelmesi normal değil. “Abi uyansana?” Gözlerimi açıp baktığımda Jankat tepemde dikiliyordu. Jankat tepemde? “Janset’in doğum gününü kutlayacağız. Annem senin uyuduğunu tahmin etti de haklı çıkacağını düşünemedim.” Annem? Ben evdeyim dimi? Nasıl unuttum ya? Koltukta iki büklüm uyuyup kalmışım resmen. Sessizce kalkıp boynumu kütlettim. “Geliyorum.” Gözlerimi ovuşturdum. Ayağa kalkıp terliklerimi giydim. “Annem pastayı götürmesin ben götüreceğim.” Lavaboya doğru ilerledim. Jankat beni onaylarken evimden çıkıp öbür eve doğru geçmeye başladı.

 

Diğer eve geçerken sessizce mutfaktan içeri girdim. Annem elindeki pastanın mumlarını yakmış bekliyordu. Jankat çoktan babamların yanına, içeriye geçmişti. Annemin elinden pastayı alıp yürümeye başladım. İçeriye girdiğimde Janset’in bakışları pastada dolaşmaya başladı. “İyi ki doğdun Janset. İyi ki doğdun Janset.” Sesimi duyduğu gibi başını kaldırıp bana baktı. “Abim!” Aniden oturduğu yerden kalkıp bana doğru koşmaya başladı. Pastayı kenara çekip kardeşimin bana sarılmasına izin verdim. Boyu yetmediği için parmak uçlarına çıkıyordu kesin. Jankat’a pastayı elimden almasını işaret ettim. Hızlıca kalkıp pastayı elimden aldı. Janset’in belini sıkıca sarıp döndürdüm. “Çok özlemişim.”

 

Janset uzun kahverengi saçlarını toplamıştı. Hala mis gibi dalin kokuyordu. Sessizce indirip yanaklarını okşadım. “Hadi pastanı üfle bakalım.” Jankat, kardeşinin önüne tekrardan pastayı uzattı. Janset ise güzelce dileğini tutup mumlarını üfledi. “Doğum günün kutlu olsun kızım.” Annemle babam Janset’e sarıldılar. Pastayı kesip servislerini yaptık. Herkes pastasını yerken ben tekrardan bahçeye çıktım.

 

Bahçedeki ateş çukurunu yakıp, eski tahta sandalyelerden birini ateşin karşısına çektim. Alevler önce tereddütlüydü; çıtırdayarak yükseliyor, sonra bir anda yükseliyordu. Odunların reçinesi yanarken çıkan keskin koku, geceye karıştı. Köy geceleri sessiz olurdu ama bu sessizlik boş değildi; İçinde düşünceler dolaşır, insanın içine işleyecek kadar derinleşirdi.

 

Elimdeki dalı ateşe doğru uzattım. Ucu kararıp duman vermeye başladı. Doktor ne yaptı acaba? Daha iyi oldular mı? Evin içindeki o ağır havadan kaçabileceği bir çıkış bulabilmiş miydi?

 

“Sana sataşan belayı mı düşünüyorsun, yakışıklı adam?” Ses arkamdan, hafif alaycı ama sıcak bir tonda geldi. Gülümsedim. Janset’ti bu. Yanıma yaklaşırken adımlarını bilerek sessiz atmıştı. Eğilip yanağımdan hızlıca öptü, ben daha ne olduğunu anlamadan yanıma oturdu. Dizlerini karnına çekti, başını hafif yana yatırdı.

 

“Şimdi söyle bakalım abi,” dedi. “Güzel mi?” Başımı ateşten ayırmadan göz devirdim. “Janset.”

 

“Ama bak,” dedi hemen, pes etmeye niyeti yoktu. “Güzelse bilmek isterim. Zevkin gelişti mi ona bakacağım.”

 

Aklımda kimsenin olmadığını bir türlü anlatamıyorum bu kıza. Daha doğrusu anlatmak istemiyorum. Çünkü anlatsam, inanmayacaktı. Janset, suskunlukları kelimelerden daha iyi okurdu. Yanımda oturmuş, sabırla bekliyordu. Sanki ne anlatacağımı biliyor ama yine de duymak istiyor gibiydi. Neyi anlatacaksam artık. “Ben anladım,” dedi bir süre sonra. “Sen daha sadece gıcık oluyorsun bu kıza.”

 

Elimdeki dalı ateşe attım. “Janset, abim,” dedim. “Görmeyeli sen biraz cesaretlendin mi?” Gülümsemesi daha da genişledi. Bana doğru biraz yaklaştı. “Abimden tecrübeliyim,” dedi rahatça.

 

Abim? Janset’e dönüp baktığımda kaşlarını kaldırıp bahçenin girişini işaret etti. Jankat, biraz ötede telefonla konuşuyordu. Yüzünde hiç gizlemeye tenezzül etmediği bir sırıtış vardı. “Kaşeni mi var?” dedim. Janset başını salladı. “Geçen haftaki düğünde abiler havlusunu alıp bir kıza yolladı.” İstemeden güldüm.

 

Demek ki işlem başarılı olmuş. “Kız da diğer köylü.” dedi. “İyi anlaştılar.” Bakışlarım yine Jankat’a kaydı. Telefonu kulağına bastırmış, başını hafif eğmişti. İnsan sevince vücut dili değişirmiş.

 

“Gözleri ne renk?” diye bir soru geldi hemen yan tarafımdan..

 

“Mavi.” Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz tuzağa düştüğümü anladım. Janset’in gözleri parladı. Onunla göz teması kurmaya uğraşmadan yere eğildim, yeni bir dal alıp oynamaya devam ettim. “Demek maviş bir bela,” dedi. Kelimenin sonunu bilerek uzattı. Keyfinin yerinde olduğu belliydi. Sesinde zafer vardı. “Mesleği ne? Orada olduğuna göre doktor, veteriner falandır diye düşünüyorum.”

 

Göz devirdim. Abuk subuk konuşup beni iyice delirtiyor. “Janset boş konuşma abim ya,” dedim. “Hadi kaybol abim.” Janset güldü. Oturduğu yerden kalktı, üzerindeki hırkayı düzeltti. “Peki,” dedi. “Ben gideyim. Sen de maviş belayı düşünmeye devam et.” Arkasından bakarken başımı sağa sola salladım. “O kadar da değil,” diye mırıldandım.

 

Janset evin kapısına doğru yürürken dönüp son bir kez baktı. “İnkar, ilk belirtidir.” dedi ve içeri girdi.

 

Ateşle baş başa kaldım. Alevler biraz sakinlemişti. Gökyüzünde yıldızlar daha net görünüyordu. Elimdeki dalı yavaşça ateşe attım.

 

“Mavişmiş..” dedim kendi kendime. “Çok da umurumdaydı o maviş..”

 

《––––––🩺––––––》



İznim bitip de bir ayın ardından uçağa tekrar bindiğimde, bedenimle birlikte zihnim de tükenmişti. Yorgunluktan ölüyorum. Uçak Hakkari’ye indiğinde, içimde ne dönüş sevinci vardı ne de bir yere ait olma hissi. Sadece bitkinlik..

 

Havaalanında Mevlüt albay, beni almaya komutanın geleceğini söylemişti. Bir ay boyunca uykusuzluk, yorgunluk ve mental bir çöküşle yaşamıştım. Defin’in yanında geçirdiğimiz günler, kendine zarar vermesinden duyduğumuz korku.. Bizi ayakta tutan tek şey buydu.

 

Uzakta gördüğüm komutan, beni gördüğü gibi yönünü değiştirip yanıma doğru geldi. Elimdeki çantayı hiç konuşmadan aldı. “Hoş geldin doktor." dedi, çantayı arabanın arkasına yerleştirirken.

 

Sessizce başımı salladım. Yavaşça arabaya bindim, kemerimi taktım. Komutan da direksiyona geçtiğinde kemerini taktıktan sonra aracı çalıştırdı. Bir süre konuşmadı. Sonra sanki çoktan cevabını bildiği bir soruyu sorar gibi sordu. "Nasılsın?"

 

İç çekip camdan dışarı baktım. "Yorgunum.” dedim. “Kardeşimi hiç böyle görmemiştim." Sözlerim arabada asılı kaldı.

 

Defin..

Cenazenin ardından Defin hastanede yatıyordu. Annem elinde çorba kasesiyle yatağın ucunda oturuyordu. “Defin, hadi biraz çorba içelim annem.” diye yalvarıyordu.

 

Defin inatla çorbayı içmeyi reddediyordu. Kaç gündür uykusuzduk, Defin’e mümkün olduğunca yemeğini yedirmeye çalışıyorduk. Kapı çaldığında hemşirelerden biri içeri girdi. “Deniz hanım.. Bir hastanız var ama randevu saati geliyor.” Annem tereddütle bana baktı. Elindeki çorbayı alıp anneme çıkmasını işaret ettim.

 

O odadan çıkarken yatağın ucuna oturdum. Çorba kasesini kenara koyup Defin’in elini tuttum. “Defin içine atma yine lütfen..” dedim. Gözlerini bana çevirdiğinde kıpkırmızıydı. Tekrardan gözleri dolmuştu. “Murat’ı sevdin biliyorum,” dedim yavaşça. “Doruk’ta bulamadığını onda buldun.” Benim devam etmeme izin vermeyip elini çekmeye çalıştı. “Keşke burada olsaydı..” dedi. “Şu an burada olsa.. Bebeğimize sevinsek..” Sesi titriyordu.

 

Gözlerini silip başını cama çevirdi. Camdan dışarı baktı. “Defin ismimden nefret ediyorum,” dedi. “Keşke o ismi hiç seçmeselerdi.” İç çekti. Defin’in kendi isminden nefret ettiğini hepimiz biliyorduk. İsminin ona lanet getirdiğine inanıyordu. Bu düşüncesini kimse değiştirememişti. Deneyenler, hatta buna çok yaklaşan biri olmuştu. O da gitmek zorunda kalmıştı. “Diğer adını kullan diyeceğim ama o adını da kimsenin kullanmasını istemiyorsun..” Defin yutkundu.


Komutan arabayı sürmeye başladı. "Ben üzgündüm ama onlara 'yorgunum' dedim diyorsun yani." Onun dediğine ona bakmadan gülümsedim. Onun da gülümsediğini hissediyorum ama şu an konuşacak gücüm yok. Komutan sakin bir biçimde sürerken lojmanların dışında bir yerde durdu. Etrafa baktığımda gördüğüm kebapçıya bakıp ona döndüm. Bana gülümserken kemerini açıp "Aç gelmişsindir,” dedi. “Hadi gel." diyerek arabadan indi. Benim inmem için kapımı açtı. Sessizce eliyle inmem gerektiğini gösterdi. Kemerimi çıkarıp indik. Benim önden gitmem için bekledi.

 

Beraber kebapçıya girdik. Saçım başım dağınıktı. Yorgunluğumun her açıdan belli olduğuna emindim. Yorgunluğumu evimdeyken gizlemiştim ama burada yalnızım. Yorgunluğumu gizlemek zorunda değilim. “Abim hoş geldin. Buyur geç.”


Bir masayı işaret etmişlerdi. Beraber adamın bize gösterdiği yere geçip oturduğumuzda garson bize yaklaşıp siparişleri almak için masanın başında beklemeye başladı. "Abi bize sen bir adana birde urfa getirsene." Adam siparişleri alıp gittiğinde komutan bana dönüp odaklandı. Sessizce önüme getirilen salatadan tırtıklamaya başladım. "Kim şehit oldu?” Komutanın bu soruyu soracağını tahmin etmiştim aslında. Yine de cevap vermekte ister istemez zorlanmıştım. Derin bir nefes alıp komutanı yanıtladım. "Kardeşimin nişanlısı olacaktı, eniştem." Komutan sessizce başını eğmişti. Elindeki çatal salatada kalmıştı. "Başınız sağ olsun."


"Vatan sağ olsun. İkinci kaybımız da bebekleri. Defin düşük yaptı." Komutan detay bilmese de cenazede oradaydı. Göz göze gelmiştik. "Pekâlâ kardeşin şu an nasıl?" İşte en kazık soru. Cevap vermeden önce derin bir nefes aldım. Masanın üstündeki su şişesini alıp açtım ve bir iki yudum aldım. En son bıraktığımda kabuslar görüyordu. Dönmek zorunda kalmasam kardeşimin yanında dururdum. Neyse ki ailem onun yanındaydı. Çatalımla önümdeki salatayı kurcalarken "Bok gibi,” dedim kısık sesle “Hiç böyle görmemiştim onu. Dağıldı, önce babam sonra eşi ve bebeği..." diye sessiz sessiz mırıldandım.


Komutan ilk başta bir yakınlık göstermezken elini uzatıp masanın üzerindeki sol elimi tuttu. Bakışları bana odaklıyken beni, elimi okşayarak sakince sakinleştirmeye çalışıyordu. Yemeğimiz geldiğinde yeme isteğim olmasa da ayıp olmasın diye yavaş yavaş yiyordum. Komutan benim zoraki yemek yediğimi fark etti. "Doktor hadi biraz daha ye." Başımı sağa sola sallayıp "Canım istemiyor." demiştim. Karşımdaki adam ise bu cevabımı kabul etmedi. "Hadi doktor." dedi ve tabağımdan bir parçayı alıp bana uzattı. Ardından da bir parça ekmeği alıp salatanın suyuna bandırıp benim ağzıma uzattı. Onu kıramadım uzattığı ekmeğe uzanıp, ekmeği dudaklarımın arasına aldım.

 

Yemekten sonra hesap konusunda biraz atıştığımızda komutan "Doktor arabaya geç. Seni buraya ben getirdim o yüzden sen hiçbir şey ödemiyorsun." diyerek benim dışarı çıkmamı işaret etti. Ceketimin yakasını düzeltip dışarı çıktım. Komutan arkamdan gelirken beraber arabaya geçtik. Komutan aracı park ettiğinde kemerini çıkarıp bana sarılmasıyla neye uğradığımı şaşırdım.


"Ağla.” dedi. “Kendini sıkmaktan helak oldun. Ağla da rahatla olur mu?” Bu kadar mı belli oluyordu kendimi kastığım.. Sırtımı sıvazladığını hissedebiliyordum. Yutkundum, komutan elinin altında kasılan bedenimi hissediyor olmalı. “Ağladığın sürece sana bir şey demeyeceğim. Sonrasında seninle uğraşırım ama." İçimde tuttuğum her şey çözülüp aktı. Ağlamaya başlarken son dediğiyle gülmeden edemedim. Komutan beni göğsüne yasladığında bende ağlamaya devam ettim. Bu durum gittikçe daha kötü hissettirmeye başlamıştı. Onun saçlarımı okşadığını hissetmiştim. Bu ister istemez bana babamı hatırlattığında ağlamam daha da şiddetlendi.

 

Arka bahçeden sessizce içeri girdim. Kimseye görünmeden yukarı çıkmam gerekiyordu. Merdivenlerden yukarı çıkarken diğer merdivenin başında babamı görür gibi oldum. Aldırış etmedim. Yatak odamın kapısını açıp içeri adım attım. Defin ve Denef yatağımda oturmuş, beni bekliyorlardı. Onlara baktığımda gözlerim tekrardan doldu. Defin hızlıca benim elimi tutup beni aralarına çekti. Denef saçlarımı geriye doğru itip yatmamı bekledi. Yatağıma uzanırken Denef’in fısıltılı sesini duydum. “Daha iyi olacaksın..” İkisi de yanıma yattılar. Defin bir adım geride beklerken Denef beni sıkıca sardı. Defin ise saçlarımın uçlarını oynuyordu. “Biraz uyumaya çalış Defne.”

 

Babamın kapının pervazından beni izlediğini dolu gözlerimin arasından görebiliyordum. Bakışlarımı tavana çevirip ağlamaya başladım. “Neden?” Çaresizce aklımdaki soruyu onlara yönelttim. “Neden bunu yapmayı tercih etti ki? Hadi onu geçtim. İki kez ulaştılar teyzemlere..” Herhangi bir cevap bulmaya çalışıyordum. “Neden kimse söylemedi? En azından onu unutmaya çalışırdım!”

 

Odamın kapısı açıldı. Babam odaya girip kapıyı kapattı. “Kay bakalım Defin hanım..” Defin yatakta bana doğru yaklaşırken babam da yanımıza gelip kıvrıldı. Üçümüzün de en sevdiği anlardan biriydi bu anlar.. Babam saçlarımı okşuyordu. Parmaklarını saçlarımda net bir şekilde hissediyordum. “Uyu biraz.. Yarın daha iyi hissedeceksin. Söz veriyorum güzelim.” Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım.


"Ben babamı özledim... Ben babamı bu kadar özlemişken Defin hemen ardında eşini kaybetti. Nasıl dayanacak buna?" Komutan sakinleştirmeye çalışıyordu. Sıkıca tutarken sağ eliyle saçlarımı okşuyordu. Diğer eli benim sırtımı sıvazlıyordu. "Eminim eşi de böyle olsun istemezdi. Sakinleşmeye çalış doktor." Ağlamalarım önce dinginleşti sonra da sessiz iç çekişlere döndü. İster istemez ağlamanın verdiği etkiyle mayışmıştım. Kerem'in göğsünde gözlerimi kapatıp iç çektim.


Evimde uyandığım bir sabaha gözlerimi açtım. Hayat ne kadar acımasız değil mi? Babam evlilik yıldönümünde anneme hediye bakmak için çıktığımız alışveriş merkezinde pusuya düştük, 4 kurşunla babamın canı elinden alındı. Anneme aldığı hediye bir elinde diğer eliyle benim elimi tutan babam gözlerimin önünde son nefesini vermişti. Sadece 7 ay sonra damadı Murat, Defin'in eşi gittiği görevde şehit düşmüş naaşı babası olarak gördüğü babamın yanına defnedilmişti.


Mutfağımdan gelen seslerle yatağımdan kalkıp yavaşça odamdan çıktım. Saçlarımı geriye doğru atıp esnedim. Mutfağa doğru ilerledim. Mutfağımda kahvaltı hazırlayan Kerem'i gördüğümde gözlerim şaşkınlıkla büyüdü, bütün uykum kaçmıştı. Geceyi hatırladığımda beni evime getiren kişinin o olduğunu anladım ama onun sabaha kadar benimle durup sabah da bana kahvaltı hazırlaması beklemediğim bir şeydi. Kerem bana dönüp elindeki tavayla masaya ilerlerken "Günaydın doktor,” Gülümsedi. “Dün gece baya kötüydün,” dedi sakince. “Şimdi nasılsın?" diye sordu.


Kaşlarım çatıktı. "İ-iyiyim..." dedim ama sesim pek inandırıcı çıkmamıştı. O da inanmamıştı zaten. Ama bunun hakkında hiçbir şey dememeyi seçip masayı gösterdi. Sandalyeyi çekip oturdu. "Geç otur hadi." Bende onun demesiyle üstümdeki ceketin düşen kolunu düzeltip yerime geçerken onun bu halini hazmetmeye çalıştım. Kavgalar ettiğim adam dün gece benimle kalıp kahvaltı hazırlıyordu. "Gidecektim aslında,” Bana bakmadan ekmekten bir parça aldı. “Ama uykunda gitme diyerek beni tuttun." Yapmışımdır. Kesin yapmışımdır. Babamı da bırakmazdım. Bu konu hakkında herhangi bir şey demeyi reddettim. Sessizce onun hazırladığı kahvaltıdan biraz atıştırdım. “Şanslısın ki harika menemen yaparım.” Ortaya koyduğu menemene baktım. Açıkçası oldukça güzel görünüyordu. Ekmeğini menemene bandırıp bana uzattı.

 

“Bak tadına.” Gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerimi ondan ayırmadan bana uzattığı ekmek parçasını aldım. Gerçekten de güzel yapmıştı ama bende kahvaltı yapacak hal yoktu.

 

Kahvaltımızı yaptıktan sonra ben hazırlanmak için odama geçtim. Komutanın mutfağı topladığını duyuyordum. Üstümü giyinip yüzümü biraz da olsa toparlamaya çalıştım. Makyajla zar zor toparladığım yüzüm, aynadan baktığımda daha iyi görünüyordu. Odadan çıktığımda komutanla karşı karşıya kaldım. Başını kaldırıp gözleriyle beni süzdü. Giydiğim siyah kotumun üstüne geçirdiğim krem kazağım ve siyah blazer ceketim vardı. O kadar da özenerek giyinmedim. Bu kadar detaylı bakacağı bir şey yoktu.


 

Hiçbir şey demeden kapıyı açtı. Kapının önündeki postallarını giyerken ben arkasına onu bekliyordum. Göz ucuyla bana bakıp güldü. Neye güldüğünü anlamadığım için kaşlarımı çattım. Yüzündeki gülümsemesiyle ayağa kalktı, ayaklarını birkaç kez zemine sağlam bir şekilde bastı. Hemen yanındaki botlarımı benim önüme doğru yerleştirdi.


Alaya kendi araçlarımızla önlü arkalı girdik. Arabamı park edip aşağı indim. Komutan yanıma geldiğinde onun yanına da bir asker geldi. “Komutanım,” Komutan, askere döndü. “Mevlüt albay sizi odasında bekliyor.” Komutan bana bakıp askere ikimizi gösterdi. Asker sessiz soruyu anlayıp başını salladı. “Tamam,” ellerini beline yerleştirdi. “Geçiyoruz şimdi.” Başımı kaldırıp albayın odasının olduğu kata baktım. Mevlüt amca camın önünde bize doğru bakıyordu.

 

Belimde hissettiğim el ile irkilip belimdeki ele baktım. Komutan beni nazikçe belimden içeriye doğru yönlendiriyordu. Binadan içeri girerken komutan benim bir adım gerimden geliyordu. Kapının önüne geldiğimizde kapıyı çalıp bekledim. “Gir.”

 

Kapıyı aralayıp içeri girdik. Mevlüt amca bana koltukları gösterdi. Koltuğa geçip oturduğumda komutan hemen yanımda ayakta bekliyordu. Albay önce bana ardından da komutana baktı. "Sorun büyük, küpeli peşinde Kerem.” Komutanın duruşu değişmişti. Kasılan bedenini yanımda hissedebiliyordum. Yay gibi gerilmişti. Bu kadını duymak dahi onu germeye yetiyor olmalıydı. Albaya baktığımda gözlerindeki şaşkınlığı fark ettim. Komutana bakarken şaşırmıştı. Sanki daha önce görmediği bir şeyi görmüş gibi bakıyordu. Birkaç saniyeliğine bana baktı. Tekrardan komutana döndüğünde dudakları hafifçe kıvrılmıştı. “Doktorla görünme,” dedi. “Kızı da riske atmayalım." Komutan sessizce Mevlüt amcanın dediğini onayladı.


"Emredersiniz komutanım." Albay sanki kendi evladını adı gibi bilen bir baba edasıyla karşısındaki askerin sakinliğine inanmadı. Bunu da ona açık açık söylemekten çekinmiyordu. Oturduğu koltuğa sırtını yaslayıp ona bakmaya devam etti. "Küpelinin karşısına dikilmeye çalışma Kerem.” Komutan hemen yanımda huzursuzca kıpırdandı. “Seni tanıyorum. Tutup başına bela çekme." Askerini gayet iyi tanıyordu. Albay bana dönüp babacan bir tavırla "Sende dikkatli ol doktor kızım." dedi. Onu başımla onaylayıp hafifçe gülümsedim. "Merak etme Mevlüt amca. Ben kendimi koruyabilirim." Albay göreceğiz der gibi bakıyordu ikimize de. İzin isteyip kalktım ve odadan çıktım.


Ben çıktıktan sonra komutanda odadan çıktı. Revire ilerlerken bir an için gözlerim komutana kaydı. Mavi gözlerimiz buluştuğunda komutan hızlıca bakışlarını üstümden çekip odasına ilerledi. Onun bu hareketini anlamadım. Başımı umutsuzca sağa sola salladım. Revire girip elektrikli ısıtıcıyı çalıştırdım.

 

Ben ısınmaya çalışırken revirin kapısı aralandı. İçeriye Barut yüzbaşı girdi. Dikkatli bir şekilde ona baktım. Gergin görünüyordu. Bir şey söylemek istiyor gibi bir hali vardı. “Bir şey mi oldu yüzbaşım?”

 

Elini beline yerleştirip bana baktı. “Başınız sağolsun. Kardeşin nasıl oldu diye soracaktım..” Gayet normal bir soru için bu kadar kıvranması normal gelmedi. Yine de umursamadım. “Daha iyi olacak inşallah.” diyerek üstü kapalı bir şekilde sorusunu yanıtladım. Barut yüzbaşı sessizce başıyla beni onayladı. Başka bir sorusu olup olmadığına emin değilim. Gergindi, cevabımın onu rahatlatması gerekiyor muydu bundan da emin değildim. Benim sormama fırsat vermeden revirden çıkıp kapıyı kapattı. Neydi bu şimdi?


Akşam acil gelen bir intikalle birlikte, tim bir anda hızlıca aşağıya toplanmaya başladı. Onları görebilmek için dışarı çıktığımda komutanın silahını omzuna dayadı. Time tek tek göz gezdirip en son bakışlarımı tekrardan komutana çevirdim. Üniformasıyla her asker gibi görünüyordu. Tek fark gözlerindeydi. Çelik mavisi gözlerinde... Keskin bir bakış vardı gözlerinde, intikam ister gibi... Savaşa gidiyor gibi...


"Poyraz! Korku nedir bilmeyiz!" Komutanın gür sesiyle başlattığı komando andıyla bütün poyraz timi aynı gür ses ve enerji ile eşlik etmeye başladı. Hakan yanındaki Ayda’ya baktı.



"Korku nedir bilmeyiz!" Bakışlarım bankların olduğu yere döndüğünde gördüğüm dört beden beni gülümsetti. Yıllar önce benzer bir anı yaşamıştım. Karşımda babam yanımda ise tıpkı benim gibi büyük bir heyecanla, aynı heybetli adamı izleyen üç küçük beden..


"Anne babam niye bağırıyor?" Üçünün de bakışları hemen arkalarında aynı onlar gibi ayakta babalarını izleyen kadına dönmüştü. Yeşil gözlü kadın bakışlarını tam önünde sıkı sıkıya tutmaya çalıştığı kızlarına çevirdi ve onlara gülümsedi. "Bu komando andı, baban diğer arkadaşları ile mutlu olduğunda bunu yapıyorlar Defne'm."


"Yuva yaptık göklere!"


"Yuva yaptık göklere!" Küçük kız babasının sesini duyarken bile dikkatle etrafa bakıyordu. "Babam şimdi çok mu mutlu?" Küçük kız sol tarafındaki kardeşinden gelen soruyla tekrardan annesine döndü. "Evet Denef, baban görevine gidecek ya. Siz de buradasınız, ondan mutlusu yok şimdi."


"Baş döndüren yerlere!" Babam gerçekten mutlu görünüyordu. Arada bir bizim olduğumuz yere bakıp gülümsüyordu. Ardından tekrardan diğer abilere dönüyordu.


"Baş döndüren yerlere!"


"Engel tanımaz aşarız!" Gözlerimin yandığını hissediyorum. Gözümün önünden gitmeyen o anlar kulağımda babamın sesi... Köşede duran annelerinin önünde sabırla babalarına sarılmayı bekleyen üç küçük kız... Annem, babamın yanına ara sıra götürürdü bizi. 'Alay orası, sizi oraya hep götürürsem babana kızabilirler.' derdi. Bakışlarım tekrardan göreve gidecek olan poyraza döndüğünde kulağımda yankılanan babamın sesi, komutanın sesiyle karışıyordu.


"Yüce engin dağları!"


"El verip uzanırız!"

"Mor siyah bulutlara!"


"Ben Türk komandosuyum!" Bende içimden eşlik etmeye başladım. Gözüm tekrardan bankların olduğu tarafa doğru kaydığında tekrardan annesiyle beraber babasını izleyen üç küçük bedeni görmüştüm.


"Anne bunu bize öğretir misin? Bizde babamla mutlu olmak istiyoruz." Kızının söylediği şey ile gülmeden edemedi Deniz. Hemen önündeki Defin'in saçlarını okşayıp "Tabiki öğretirim bebeğim. Hem babanızı mutlu edersiniz." dedi. Defin, babasının sesiyle mutlu oluyordu.


Annemin söylediğine göre daha bebekken babam bizi böyle gaza getirir, ardından Bulut'ları dövmek için üstlerine salarmış. Aklıma gelen anılarla gülümsedim. Doruk'un saçını acımasızca çeken Defin, köşede Bulut'un üstüne oturup tepinen ben...

 

“Ben Türk komandosuyum!" Hızlıca babasının kucağından inip yerde yatan Bulut’un üstüne çıkıp oturdum. “Aaa!” Ağzımı açıp omzunu ısırmaya çalıştım. “Kuzey kızını al oğlumun üstünden.” Babam Bulut’un ve Doruk’un çırpınışlarıyla gülüyordu. “Kurtulsunlar onlar da.”

 

Doruk babamın dediğini duyduğu gibi Defin’i tutup yere fırlattı. Kuzey, kızının zemine düşmesine izin vermeden koltuktaki yastığı Defin’in altına doğru attı. Bulut benim saçlarımı eline dolayıp çekmeye başladı.

 

“Her yerde ben varım!"


"Havada!"


"Havada!"


"Havada.." Bahçede babamızın karşısında tıpkı onun gibi üniformalarla dikildik. Babam bizim bu halimizi gördüğünde gözleri dolmuştu, gizlemek için başka tarafa döndü eliyle burnunun ucunu sildi. Annem, babam gelene kadar bize komando andını öğretmişti. Şimdi ise gösteri zamanıydı. Tek sorun ayağımıza göre babamın postallarından yoktu. Annem ise çözüm olarak babamın postallarını ayaklarımıza geçirdi. Sadece olduğumuz yerde durabiliyorduk. Hareket edersek yere düşerdik.


"Karada!" Timle birlikte bende söylüyordum. Asker çocuğu olmanın verdiği en büyük zevklerden biriydi bu. Komando andını bağıra bağıra babanla beraber söylemek.


"Batakta!" Babam bizim tek söylememizi istemedi. O bize eşlik ederken Güney amcam kapının önünde videoya çekiyordu. Dilimize tam oturmuyordu. "Çatakta!"


"Çatakta!" Babamın gür sesi bahçede yankılanıyordu. Başta Doruk olmak üzere bütün kuzenlerimiz bize gülüyordu. Biz ise babamın ardından büyük bir mutlulukla tekrar ediyorduk.


"Çanakkale'de!" Bir anlık birbirimize bakacak gibi olsak da babamın ardından tekrarladık. "Allah Kuzey Mutlu'nun kızlarını korusun!" dedikten hemen sonra dizlerinin üstüne çöküp kollarını açtı. "Gelin bakayım siz buraya!" Denef hemen babamın kollarına atlarken Defin'le ben birbirimize bakıp sırıtarak kaçmaya başlamıştık. Babam Denef'in yanağından öptüğünde Denef sıranın bizde olduğunu biliyordu. O yüzden hemen çekilmişti.


Babam ayaklanıp peşimizden koşarken Defin çoktan babamın postallarını ayağından çıkarmış ve koşmaya devam etmişti. Ben ise büyük bir inatla postallarla koşmaya çalışıyordum. Babam önce beni yakalayıp kucağına aldığında postallar daha havalanmadan ayaklarımdan çıkmış orada öylece duruyorlardı. "Benden kaçamazsın Defne Mutlu. Hem kızım, komutandan kaçılır mı?" Babam sanki yoldan geçerken yerdeki çantayı alıyormuş gibi Defin'i de yakalayıp kucağına almıştı.


"Kural bir; komutan gel diyorsa geleceksin." Yanağımdan sulu sulu öptü. Kaçmaya çalışıp yanağımı sildim.


"Allah Türk komandosunu korusun!" Bir anda yanımda beliren Albayı gördüğümde irkildim. Ne ara yanıma gelmişti bilmiyorum ama duası ile tim hızlıca ona dönmüş benim de irkilmeme neden olmuşlardı. Yine hepsi bir ağızdan Albay Mevlüt'ün duasına "Amin!" diyerek bağırdılar. Komutan Mevlüt albaya bakarken, Albay başıyla onay verdi. Komutan time dönüp "Poyraz! Araç bin!" diye emir verdi.


Tim araca binerken bende onları izlemeyi bırakmadım. "Doktor kızım sende tim dönene kadar karargahta kal. Önlem amaçlı." diyen Mevlüt albaya bakıp "Sorun değil Mevlüt amca, ben evime geçebilirim." Güvenliğimden endişe ediyorlardı ama bende kendimi koruyabilirim. Sonuçta o kadar eğitimi babamdan boşuna almadım.


《––––––🩺––––––》



"Komutanım!" diyerek seslenen Ayda ile bakışlarım ona döndü. Birkaç gündür operasyon için etrafta dolanıyorduk. Ayda gördüğü şey ile hepimizin dikkatini çekti.


"Oradalar." diyerek dağa çıkan teröristleri gösterdi. Hızlanıp dağa doğru koşmaya başladım. Tim arkamdan gelmeye başladı. Ben, Fatih ve Hamza timle aramıza biraz fark koymuştuk. Mevzilenip küpelinin arkasındaki adama nişan aldım.


"Sen aradan çekil bakalım." diyerek adamı vurdum. Küpeli saklandığı yerden rastgele ateş etti. Biraz durduktan sonra bende çıkıp sıkmaya başladım. Kadın iyice paniklemişti. Kork küpeli kork, ecelin geliyor. Peşinden koşarken sıkmaya devam etti. Bekleyip koşmaya başladığında mevzilendiğim yerden hafifçe çıkıp nişan aldım. Bu anı sabırsızlıkla bekledim.


"Buraya kadar." Tam bana döndüğü sırada tetiğe bastım. Tek kurşun... Daha fazlasına gerek dahi kalmamıştı. Bu dağlarda bir küpeli devrinin sonuna gelmiştik.

Bu tek kurşun bir ay öncesinde bu vatan uğruna can vermiş Şehit Pilotumuz Murat Ateş başta olmak üzere bütün şehitlerimiz adına sıkıldı.


Konuyorsa dalına bölücü leş kargaları; Dal kesilsin. Bölücüler şehre kadar iniyorsa dağdan; Yol kesilsin. Eğer ki askerime kurşun sıkıyorsa; Kol kesilsin. Bu vatana ihanet eden baş ise; Baş kesilsin.

Bölüm sonu

Bölüm : 26.08.2024 23:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...