
《––––––🩺––––––》
Bölüm 40
İstanbul’un puslu sabahında, boğazın serin rüzgarı köşkün bahçesine doluyordu. Lüks evin devasa bahçe kapısı, hiçbir insan müdahalesi olmadan, metalik bir iniltiyle iki yana açıldı. O an, bahçedeki atmosfer bir anda gerildi. Siyah, camları film kaplı ağır zırhlı araç bahçeye süzüldüğünde, avluda bekleyen takım elbiseli adamlar adeta birer heykel gibi arabanın etrafında simetrik bir düzene girdi.
Mutfaktaki işimi bitirmiş, ellerimi beyaz havluya kurulayarak geniş salona geçtim. Kalbim, nedenini bilmediğim bir ritim bozukluğuyla çarpıyordu. Kapıyı açtığımda, o tanıdık ama her seferinde yabancı gelen figür arabadan indi. Giydiği simsiyah dar pantolonu, omuzlarına alelade ama mağrur bir tavırla attığı kabanıyla, gidişinden çok daha farklı, çok daha karanlık bir havayla dönmüştü. Güneş gözlüklerini yavaşça çıkarıp parmaklarının arasında çevirdi. Arkasındaki korumalar, o geçer geçmez arabanın kapısını askeri bir disiplinle kapattılar.
Yüzüme yerleştirdiğim profesyonel gülümsemeyle onu eşikte karşıladım. "Hoş geldiniz," dedim sesimi sabit tutmaya çalışarak.
Karşımdaki kadın, zafer kazanmış bir komutan edasıyla sırıttı. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim, insanın içini ürperten bir keyif vardı. Deri eldivenlerini tek tek çıkarıp, sanki değersiz birer kağıt parçasıymış gibi elime tutuşturdu. "Hoş bulduk," dedi, sesi buz gibi ama tatminkardı. İçeri girerken duraksadı ve gözlerini üzerimde gezdirdi. "Bana sert bir espresso hazırla Helen. Terasa getir."
Sadece başımla onaylayabildim. O yukarı çıkarken, kapıyı kapatmadan önce bahçeye, o siyah arabaya doğru kısa bir bakış attım. Dışarıdaki sessizlik sahteydi.
Mutfağa geçip makineyi çalıştırdım. Makinenin çıkardığı o mekanik sesler, evin içindeki sessizliği bölüyordu. Kahve bardağa süzülürken ellerimin titrediğini fark ettim. Tepsiyi hazırlayıp üst kata yöneldim. Merdivenlerin her basamağında topuklarımın çıkardığı yankı, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi. Terasa çıktığımda onu gördüm; İstanbul’un eşsiz manzarasına karşı, gözlüklerini tekrar takmış, şehri bir satranç tahtası gibi izliyordu. Ayak seslerimi duymasına rağmen istifini bozmadı, bacak bacak üstüne atıp ufka bakmaya devam etti.
Kahveyi yanındaki mermer sehpaya sessizce bıraktım. "Helen," dedi, sesi manzaraya karışarak. "Bugün ne kadar harika bir gün, değil mi?"
Tepsiyi göğsümde bir kalkan gibi tutarak bekledim. "Siz öyle diyorsanız öyledir efendim," diye mırıldandım. Eğilip güneş gözlüklerinin üzerinden bana bakan o keskin kahverengi gözlerle çarpıştım. Bakışları, sanki ruhumdaki korkuyu ölçüyordu. "Başka bir isteğiniz var mı?"
"Çekilebilirsin Helen," dedi, kahvesinden küçük bir yudum alarak.
Aşağı inerken dizlerim bağının çözüldüğünü hissettim. Mutfağa girdiğimde Kate’i tezgahın başında buldum. "Kate," dedim soluk soluğa, elimi tezgaha yaslayarak destek aldım. "Gerard Bey... O neden dönmedi? Önce onun girmesi gerekmiyor muydu?"
Kate, elindeki porselen tabağı yavaşça masaya bıraktı ve etrafı kolaçan ettikten sonra bana doğru eğildi. Sesi bir fısıltıdan farksızdı: "Az önce dışarıdakilerden duydum Helen..." Gözleri dehşetle büyümüştü. "Fişini çekmişler. Öyle dediler. Artık yok."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Elimle ağzımı kapatıp olduğum yere çökecek gibi oldum. Bu evde "fiş çekmek" basit bir deyim değildi. "Kötü oldu..." diyebildim sadece, sesim titreyerek. Kendimi toparlamam, bu oyuna devam etmem gerekiyordu. Hemen yan taraftaki bulaşık makinesine yöneldim. Titreyen ellerimle temiz tabakları yerlerine yerleştirirken, yukarıda kahvesini yudumlayan kadının o korkunç gülümsemesi zihnime kazınmıştı.
《––––––🩺––––––》
Parmaklarımı gözlerime yaslayıp gözlerimi biraz dinlendirdim. Gözlerimi açtığımda masadaki saate baktım. Saat çoktan gece onu bulmuştu. Evimde olmam gerekirken alayda dosya okumaya kalmıştım. Bir saat önce Deniz’i arayıp konuşmuştum. Önümdeki dosya Gerard’a dair bir sürü şey vardı. Öldüğünü doğrulatabilmek için istihbarat unsurlarımıza bilgiler geçilmişti. Öylece oturmuş gelecek olan istihbarat bekliyordum.
Kapım çaldığında başımı kaldırıp sandalyede geriye doğru yaslandım. Bu kadar hızlı bir istihbarat gelmesi imkansız, o yüzden gelen kişi istihbaratla ilgili biri değildi. “Gir.” Kapı aralandığında kapıdan biri girmemişti. Sadece Deniz’in başı görünüyordu. “Bölmeyeyim yarbayım?” dedi keyifli sesiyle. Güldüm. Başımla içeri girmesini işaret ettiğimde Deniz gülümseyerek içeri girip kapıyı arkasından kapatmıştı.
Oturduğum yerden kalkıp onu karşılamak için karşısına geçtim. Bugünkü kıyafetleri hala üstündeydi. Krem kabanın içinde mavi kazağı ve krem kotu vardı. Kahverengi saçları yaşına rağmen hala hacimliydi. Fıldır fıldır dönen yeşil gözlerinin içi gülüyordu. Işıl ışıl bakıyordu bana. Az önceki yorgunluğumu bir anda alıp beni dinçleştirmişti. İşte biz buna Deniz Mutlu etkisi diyoruz. Aşık bir adamın etkilenmemesi imkansızdı.
Sıkıca sarıp başını göğsüme yasladım. Bu hissi oldukça özlemişim. Alayda, odamda otururken bir anda gelen Deniz’i, onu tekrardan odamın içinde görmek beni mutlu ediyordu. “Sana hep vaktim var doktor hanım.” dedim keyifle. “Ne kadar istersen..” Saçlarının arasından öpüp sırtını okşadım. Kollarımın arasından çekildiğinde ellerimi belime yaslayıp onu izledim. “Evde durumlar nasıl?” Deniz konuşmadan önce derin bir nefes alıp kollarımın arasından çıktı. Daha önce kırk kez gelmiş gibi rahatça çantasını koltuğa koyup kabanını çıkardı. “Denef’le Ali çocukları uyuttular. Defin’e de telefon geldi, çıktı. Bende Defne’yle buraya geldim.” Kabanını asıp çantasını koyduğu koltuğa rahatça oturdu.
“Ha birde evden çıkmadan sana bunu hazırladım.” diyerek, çantasından siyah bir termos çıkarıp bana uzattı. Termosa bakıp gülümsedim. Ne hazırladığını sormama dahi gerek yoktu. Yıllardır süregelen alışkanlığıydı. Ben alayda, askeriyede ne zaman geceleyecek olsam, yanıma gelebiliyorsa bir termos kahve getirirdi. Deniz benim gülümsediğimi görüp kaşlarını kaldırdı. “En sevdiğin.” Gülüp elindeki termosu alıp masa başına tekrardan oturdum. “Eski günlerdeki gibi değil mi sevgilim?” dedi. Onu başımla onaylarken termosu koydum. Masadaki dosyaları açıp incelemeye başladım. Deniz bu sırada rahatça ayaklarını önündeki sehpaya uzattı.
“Komutanım.” Başımı kaldırıp odaya giren Hamit’e baktım. “Deniz yenge geldi.” Kaşlarımı çatıp ayaklandım. Hamit hâlâ kapıda bana bakıyordu. “Oğlum alsana içeri ağzıma sıçtırtacaksın.” Hamit dediğimi emir bilip kapıyı açmıştı. Deniz içeri girerken kollarını açıp boynuma dolamıştı. Belini sarıp başımı boynuna gömdüm. Adı gibi Deniz kokuyordu. Birkaç gündür sadece gece uyurken aldığım kokusu şimdi buram buram geliyordu. Hamit’in Deniz’in ardından odadan çıktığını biliyordum. Boynuna bir öpücük bıraktım. “Anlaşılan yine hızır gibi yetişmişim.” Tam olarak öyle olmuştu. Deniz tam istediğim anda yanıma gelmişti. Tam işten bunaldığım anda hızır gibi yetişiyordu. Yanıma geliyor, kokusuyla huzur veriyor ve eve geri dönüyordu. Sessizce boynuna burnumu gömüp kokusunu tekrardan içime çektim.
Geri çekildiğimde Deniz gülümseyip kabanını çıkarmış ardından da çantasından hazırladığı termosla kabı çıkarmıştı. “Evden bana yemek mi getirdin?” Deniz bakışlarını bir iki saniyeliğine gözlerini havaya dikmişti. “Aslında teknik olarak Nehir hazırlamış. Ben nöbetten dönmüştüm, uyuyakalmışım.” Ben hiç sormadan kendini açıklamaya girmesi beni güldürmeye yetti. Masanın önündeki sehpaya getirdiklerini koyup kabı açtı. Akşam yemeği yesem dahi evden bana bir şeyler getirilmesi beni oldukça mutlu ediyordu. Sessizce kaptaki pırasa yemeğine bakıp gülümsedim. “Nehir ve sağlıklı yemek takıntısı..” diyerek mırıldandım. “Kızlar ne yapıyor?” Deniz kahvenin içinde olduğu termosu açıp kapağını kenara koydu. “Evden çıkmadan önce üçünü de uyuttum. Üçü de babamızı özledik deyip duruyorlar.” Kızları üç gündür anca uyurken görüyordum. Sessizce Nehir’in hazırladığı, Deniz’in getirdiği yemeği yemeye başladım.
“Yarın kızları buraya getirsene Deniz.” dedim, yemeğimi yerken. “Bir göreyim onları, özledim.” Deniz beni onaylarken kahvemi yudumladım. “İşlerini hafifletebildin mi?” Başımı sağa sola salladım. Daha son operasyonun raporunu hazırlayacağım, bitiremedim. Yemeğimi yemeyi bitirdiğimde peçeteyle dudaklarımı silip Deniz’e baktım. “Son görevin raporunu hazırlayacağım. Sonra onu komutana arz edeceğim. Falan filan..” Deniz kabı kaldırıp ayaklarını masanın üzerine uzatıp rahatça oturmaya başlamıştı. Termosu elime alıp ayaklandım. Masaya ilerlerken Deniz’in başından öptüm. Bilgisayarın başına geçtiğim gibi çalışmaya başladım. Deniz’in gitmeyeceğini biliyordum, sesini çıkarmadan koltukta oturuyordu.
Başımı bilgisayar ekranından çekerken son kısmı dikkatle okudum. Sağa dönüp baktığımda Deniz, oturduğu koltukta uyuyakalmıştı. Kolumdaki saate bakıp saati kontrol ettim. Ayaklanıp sessizce askıdaki parkamı aldım ve Deniz’in üstüne örttüm. Nazikçe gözlerinin önüne gelen saçları geriye doğru ittim. Kahverengi saçları parıl parıl parlıyordu. Onca işinin gücünün arasında bu kadar güzel kalması resmen bana haksızlıktı. Kalbime zarar bu kadın. Yeni yeni göz çevrelerinde otuzlu yaşlara yaklaşmanın verdiği kırışıklıkları belli oluyordu. Sol yanağında güzel naif bir gamzesi vardı. Bazen o gamzesi uyurken bile belli oluyordu. Tıpkı şu an olduğu gibi.. Yanağını okşadığımda kımıldanıp dudaklarını şapırdattı. Büzülen dudaklarını gördüğümde bilinçsizce benim dudaklarım da büzüldü.
Burnunun üstündeki çilleri belirgin olmaya başlamıştı. Yine güneş kremini sürmüyordu belli ki. Duştan çıktığında makyaj masasına yaklaşıp bana dert yanacaktı. ‘Kuzey yine artmış ama yaa.’ diyecekti. Aynı çiller daha şimdiden kızlarımda da oluşmaya başlamıştı. Üçünün de burun çevrelerinde tatlı tatlı belirmeye başlamıştı. Ama inatla da güneş kremi sürmüyorlardı. Sessizce saçlarının uçlarını parmaklarımın ucunda çevirip gülümsedim.
Odamın kapısı çaldığında başımı tekrardan dosyadan kaldırıp “Gir.” dedim. Deniz ayaklarını sehpadan indirip giren kişiye baktı. Cemil içeri girdiğinde elindeki dosyayı bana uzattı. Dosyayı alıp içini incelemeye başladım. Cemil eşime bakıp selam vermişti. Ardından bana bakıp çıktı. “Askeriyenin havasını özlemişim. Böyle senin yanında olmayı özlemişim.” Deniz gülümsedi. Onun gözlerini tekrardan böyle ışıldarken görmek bana iyi gelmişti. Göz kırpıp dosyaya odaklandım. Dosyada yazan not ile gülümsedim. “Demek sonunda senden de kurtulduk Gerard..” diye mırıldandım.
“Ne dedin sevgilim?” Deniz’e bakıp gülümsedim. Masaya hafifçe vurup ayağa kalktım. Gerard belasını savuşturduğumuza göre yerine geçecek kişiyi düşünmeden biraz kaçamak yapmaya vaktim var demek ki.. “Hadi kalk.” dedim enerjik bir şekilde. Deniz anlamamış gibi bana bakıyordu. “Nasıl yani?” diye sordu. Yüzünde olayı anlamaya çalışan salak bir gülümseme vardı. Ona göz kırptım. Başımla dışarıyı işaret edip “Hadi Deniz kalk.” diyerek elimi uzattım. Deniz elimi tutup ayağa kalktı. Bakışlarını bana çevirdiğinde, ellerini iki yana açıp “İyi de nereye?” diye sordu.
Uzun süre yapmadığımız bir şeyi yapacaktık. Dolabımın içinden sivil kıyafetlerimi alıp üniformamı çıkardım. Çıkardığım üniformamı kenara koyarken sivillerimi giymeye başladım. Ben giyinirken Deniz tekrardan koltuğa oturup beni izlemeye başlamıştı. “Siyah kotun sana çok yakıştığını söylemiş miydim yarbay?” dedi beni süzerken. Güldüm. Bulduğu her fırsatta bunu bana söylüyordu. Birde bana her seferinde rütbemle hitap etmeyi seviyordu. Her bir törenimde en önden beni izlemiş, en önde beni alkışlayanlardan olmuştu. Çantasından çıkardığı krakeri yerken benim giyinmemi dikkatle izliyordu. Arkamı dönüp üstümdeki asker yeşili tişörtümü çıkardım ve kenara attım. Deniz’den sıkıntılı bir nefes sesi gelince kaşlarımı çattım.
Deniz’in ayaklandığını ve bana doğru geldiğini topuklularının sesinden anlamıştım. Belime sarılan kollarına bakıp tek elimde tuttuğum beyaz tişörtü kenara bıraktım. Ellerini sarıp avcumda sıkıca tuttum. “Sırtındakiler..” diye mırıldandı. “Yoktu..” Birkaç yıl önce olan yaralarımı bahsettiğine emindim. Biri Murat’ı arama kurtarma sırasında olurken diğeri çıktığım bir operasyonda olmuştu. Her vurulduğumda onun adını sayıklamış, hastane odasında her yalnız uyandığım gün onu ister istemez yanımda aramıştım. Her hastaneye yattığımda yanımda o vardı. O zamanlarda da yine yanımda istemiştim. İlk tanıştığımız gün gibi, öldüğümüz ana kadar o yanımda olmalıydı.
Gözlerimi kırpıştırıp aralamaya çalıştım. Beyaz ışık gözümü alıyordu. Avcumdaki örtüyü sıkıştırıp gözlerimi araladım. Gözlerim boş hastane odasıyla karşılaşmıştı. Belki yine bir toplu odadayızdır diyerek başımı hemen sağıma çevirdim. Gözümün önünde hastane yatağında yatan ayağı kırılmış bir Deniz vardı. Burnumda tüten deniz kokusu ile buruk bir şekilde gülümsedim.
Doktorlar odaya girdiğinde hızlıca yaralarımı kontrol etmeye başladılar. “Nasılsınız Kuzey bey?” Derin bir nefes alıp doktora baktım. “Ağrım var. Sırtım epey ağrıyor.” Doktor gülümseyerek “Normal. Hemşirelere ağrı kesici yapmalarını söyleyeceğim.” demişti. Doktor odadan çıkarken gözlerimi tekrardan boşluğa çevirdim. Deniz’i ilk hastanede yanımda yatarken tanımıştım ve yine burada görmek isterim..
Sessizce derin nefes alıp Deniz’den ayrılmadan ona döndüm. Saçlarını okşadım, Deniz hafifçe geri çekilip göğsümde yara var mı diye bakıyordu. Gülüp onu kendime çektim. “Yok başka, korkma. Hepsi bildiğin izler.” Ellerini göğsümdeki en büyük yaraya yaslayıp o yarayı okşadı. En büyük esaret dönemimden olan yarayı. “Bu yarayı hiç sevmiyorum.. Bana sadece kötü şeyleri hatırlatıyor.” Birde bana hatırlattıklarını sor Deniz’im..
“Konuş lan artık! Konuş orospu çocuğu!” Bileklerim uyuşalı çok oluyordu. Saçım sakalım birbirine girmişti. Karım, kızlarım burnumda tütüyordu. Gözlerimi bile açamıyordum artık. Derin bir nefes aldım. “Bugün ayın kaçı?” Karşımdaki herif bu soruyu beklemiyordu. Bundan emindim ama tepkisini göremiyorum. “Ne yapacaksın lan ayın kaçı?! Burada geberip gideceksin zaten!” diye bağırdı.
Başımı zar zor kaldırıp karşımdaki adama baktım. Sol gözümü açamıyordum. “Sana söyleyeceğim tek şey siktir git olur piç herif.” Karşımdaki adam gülmeye başladığında bende keyifli bir şekilde sırıttım. “Piç olan senle kardeşin değil mi lan? Neydi doktor muydu? Gelsin kurtarsın seni, kurtarabiliyorsa.” dedi Güney’i ima ederek. Hayatımız hakkında her şeyi araştırmışlardı. Onlar için tek problem ben göreve başladıktan sonrasını gizlemem olmuşu. Hayatım hakkında bildikleri belli bir yerden sonra oldukça kısıtlıydı.
Göğsümden yediğim bıçak ile nefesim kesildi. Öne düşen başımı kaldırmaya çalıştım. Saçlarımı geriye itemiyor oluşum sinirimi bozuyordu. Gözlerimi kapatıp yutkunmaya çalıştım. “Deniz..” Kalbim sızlıyor. “Kuzey..” Saçlarımda sanki onun ellerini hissediyorum sanki.. Burada olmadığını biliyordum ama burada gibiydi. Burnuma dolan deniz kokusu ile gülümsedim. Deniz kokulu sevgilim.. “Kuzey, kızlar seni bekliyor. Çok ağladılar durduramıyorum.. Neredesin sen?” Nefes alamıyorum. Göğsümdeki bıçak izi büyük ihtimalle ölümcüldü.. Sanırım şu an ölüyorum.. Bunun sonum olması “Baba!” Gülümsedim. Canlı kanlı sesleniyorlardı. Sesleniyorlar değil mi? Kızlarımın doğum gününü kaçırmak istemiyorum. Göğsüme yayılan sıcaklığı kucaklamaktan başka çarem yoktu sanırım.. Umarım bugün ayın on yedisi değildir. Zincirlerden dolayı karşımdaki kızlarıma uzanamıyorum. Elimi uzatacak halim yok ama kızlarıma uzanmak istiyorum.
Karşımda bembeyaz elbiseleriyle duruyorlardı. Masmavi gözlerinin içi parlıyordu. Özlediğim o mavi gözler gülümserken Defin elini yanağıma yaklaştırıp küçücük eliyle yanağımı okşamaya başlamıştı. İyi ki doğdun Defin.. Hemen yanında Defin’in elini tutan Denef duruyordu. Gözlerini üzerimde dolaştırıp yaralarıma baktı. “Çok acıyor mu baba?” Merhametli kızım benim. Tek bir yaramdan gözünü ayırmadan ağlamaya başlamıştı. İyi ki doğdun Denef.. Defne hemen yanımda iyice bana yaklaşmış yanağıma dudaklarını dokundurmuştu. İyi ki doğdun Defne.. Eğer buradan çıkarsam her yıl papatyalarla geleceğim size.. Ölsem bile yanınızda olmak için elimden geleni yapacağım.
Sessizce ondan biraz uzaklaşıp beyaz tişörtümü giydim. Tişörtümü düzeltip ona baktım. “Aklından bunları çıkar artık. Bak burdayım,” diyerek kendimi gösterdim. “Ve seni alıp yıllardır yapmadığımız bir şeyi yapacağım.” Dolabımdaki anahtarı alıp ona doğru sallamaya başladım. Deniz şaşkınlıkla ağzını araladığında ona bakıp gülümsedim. “Ciddi misin?” Başımla onu onayladım. Deniz hızlıca astığı kabanını giyerken bana döndü. “Ya çok özledim. Hadi çıkalım.” Benim elimi tutup çekiştirdi. Odadan çıktığımız anda Deniz az önce tepinmiyormuş gibi sakin sakin elimi tutarak yürümeye başlamıştı. Bahçeye çıktığımızda Deniz’e bakıp sağ tarafı gösterdim. Deniz benimle beraber sağ tarafa doğru yürümeye başladı. Gençliğimizi özlediğine emindim.
Bizim arabamız oradaydı. Deniz arabayı gördüğü anda bana dönüp gülümsedi. “Ne ara buraya getirttin arabayı?” Köşedeki arabayı açıp onun elini bıraktım. “Dönüşü arabayla yaparsınız diye düşündüm. Atla hadi.” O hızla arabaya binerken bende direksiyona geçip kapıyı kapattım. Ben arabayı çalıştırırken Deniz kemerini takıyordu. “Nereye gidiyoruz?” Alaydan dışarı çıkarken Deniz askerlere gülümseyip selam verdi.
“Deniz, ben çalışırken eğer işlerimi hafiflettiğimde ne yemeye gidiyorduk?” Deniz bana bakıp güldü. “Gidelim. Ne zamandır çorbacıya gitmiyoruz. Arabanın bir ucunda Deniz’le arabayı ilk aldığımız gün çekindiğimiz fotoğraf duruyordu. O fotoğrafta ikimiz de gençtik, Deniz beş aylık hamileydi. Işıklarda durduğumuzda Deniz telefonunu çıkarıp ikimizin bir fotoğrafımızı çekmişti. “Bunu da diğer köşeye koyacağım.” Deniz’e gülümseyip başından öptüm. “Sen işlerini bitirebilmiş miydin?” Derin nefes aldım, aslında bitirmemiştim. Yemeğimizi yedikten sonra alaya geri dönüp çalışmam gerekiyordu. Arabayı park edip kemerimi çözdüm. “Sadece güzeller güzelimi yemeğe çıkarmak istedim.” Deniz arabadan indiğinde bende inip kilitledim. Deniz’in elini tutup içeriye ilerledik.
“Hoş geldin komutan.” Başımla selam verip adamın omzuna bir iki kere vurdum. “Abi köşedeki masa boş buyurun geçin.” Deniz bir adım geriden geliyordu. Elini bırakmadan adamın gösterdiği masaya ilerleyip Deniz’in geçip oturmasını bekledim. O oturduktan sonra bende montumu çıkarıp astım ve oturdum. “Ne içersin güzelim?” Deniz bana doğru bakıp eğildi. “Bi kelle paça içer miyiz?” Arkama yaslanıp güldüm. Sakalımı okşayıp etrafa baktım. Üç.. beş sarhoş. Beş kişilik bir grup sağ köşede.. “Etrafı kontrol etmeyi bırak yarbay.” diyerek beni uyardı. “Sen varken bana hiçbir şey olmaz bana.” Deniz’e dönüp baktım. Senelerdir yanımdaydı, huyumu suyumu elbette en iyi o bilirdi. “Tamam, ne içmek istiyorsan içelim olmaz mı?” Deniz dudaklarını büzüp etrafa bakmaya başladığında düşünme moduna geçtiğini anlamıştım. Adama dönüp yanımıza gelmesini işaret ettim.
“Ne içersiniz komutan? Ne getireyim size?” Deniz’e dönüp göz kırptım. Deniz arkasına yaslanıp adama döndü. “Mercimek çorbası alabilir miyim?” Karar değiştireceğini biliyordum. Gülüp sol kolumu masaya yaslayıp onu izlemeye başladım. Garson bana döndüğünde aynısından imasıyla adama göz kırptım. “Hemen komutan.” diyerek uzaklaştı. Deniz masaya dirseğini yaslayıp çenesini avucuna yasladı. Gülümseyip onu izlemeye başladım. “Burdan sonra seni eve bırakıyorum Deniz.” Deniz göz devirip başını sağa sola salladı. Gitmeyeceğini biliyordum elbette. Benimle sabaha kadar odamda duracaktı. Ben çalışırken o da yanımda öylece benimle oturup bekleyecekti. “Ben senin inadınla nasıl başa çıkacağım ya.”
“Hiçbir zaman çıkamadın ki Kuzey.” dedi gülerek. Çorbalarımız geldiğinde Deniz sakince bekliyordu. “Afiyet olsun yenge hanım. Afiyet olsun komutan.” Başımla teşekkür ettim. Deniz içmeye başladığında bende kaşığımı alıp içmeye başladım. Kaç yılımızı beraber geçirdiğimizi hatırlamıyorum. Deniz’i gördüğüm ilk gün, onunla atıştığım ilk an hala zihnimdeydi. Kaç sene ondan uzak kaldığımda bu anları hasretle beklemiştim. Şimdi ise karşımdaydı. Hiç karşımdan ayrılmamış gibi keyifli bir şekilde çorbasını içiyordu.
Çorbamızı bitirdikten sonra tekrardan alaya döndük. Deniz odama girdiği gibi yine bütün rahatlığıyla çantasını koyup kabanını askılığa astı. Ceketimi çıkarıp kenara koydum ve masamın başına geçtim. Deniz koltukta yayılıp bacaklarını masaya uzatmıştı. Saçlarını geriye itip başını koltuğa yaslamıştı. “Deniz hanım uyku modunu açtığına göre uyuyacaksınız herhalde?” dedim. Deniz benim yorumuma gülümsedi. Gözlerini kapatırken umursamadan kollarını göğsünde kavuşturdu. Tekrardan işlerime odaklanırken dosyayı imzaladım. Operasyonun adını yazıp dosyayı kapattım.
Pencerelerden gün ışığı yeni yeni odaya girmeye başlamıştı. Bakışlarımı Deniz’e çevirdim. Tekli koltukta iki büklüm uyuyordu. Yavaşça kalkıp parkamı onun üzerine örttüm. Masanın üzerindeki dosyayı aldım. Odamdan çıktığımda Deniz hala uyuyordu. Koridoru yürümeye başlayıp koridorun sonundaki odaya girdim. “Asker kalk!” Altan yattığı demir yataktan hızla kalkıp karşıma dikilmişti. “Altan Barut, Trabzon. Emret komutanım.” Daha yeni uyanmış olmasına rağmen emirlerime hazır oluşuna gülümsedim. “Rahat. Ayıl kendine gel, sonra odama gel.” Altan beni onaylarken arkamı dönüp çıktım.
Odama geri döndüğümde Deniz uyanmıştı. Uyuyakaldığı yerde geriniyordu. “Günaydın sevgilim.” Saçlarını okşayıp öptüm. “Günaydın Kuzey..” Deniz’in önündeki sehpaya oturdum. Uykulu gözlerini açmaya çalışıyordu. “Kahvaltıyı beraber yapmak isterdim ama birkaç işim var.” Deniz başıyla beni onayladı. “Bu kibarca eve geç Deniz demekti. Anladım.” Gülümsedim. Beni anladığını biliyordum. Deniz yavaşça ayaklanırken bende ayaklanıp başından öptüm. O kabanını giyerken bende onu izledim. Beraber dışarı çıkarken arabanın anahtarını Deniz’e verdim. Alayın önüne geldiğimizde Deniz sessizce arabaya ilerlemeye başladı. Kerem anında Deniz’in önünden geçip kapıyı açtı. Bana selam verip Deniz’i eve bırakmak için çoktan arabaya geçmişti.
Alaya geri girdim. Kahvaltıyı yapıp kahvemi alarak odama döndüm. Bir süre sonra kapım çaldı. “Gel.” Kapı açıldığında Altan içeri girip kapının önünde dikildi. Ellerimi masaya yaslayıp gülümsedim. “Otur Altan.” Altan emrimle hemen önümdeki sandalyeye oturdu. “Aytaç nasıl?” Altan başını eğdi. “Çok şükür, İstanbul’da okuyor komutanım.” Başımla onayladım. Elbette Aytaç’ın nerede olduğunu, ne yaptığını biliyordu. “Sana bir şey soracağım. Bir görev için birini seçmem gerekiyor. Belirsiz bir görev. Karşımızdaki kişiyi bilmiyoruz.” Altan derin bir nefes alıp düşünmeye başladı. “Komutanım, Kerem özel görevlerde iyidir. Tek sorun şu, kızınız.”
Gülümsedim. “Kerem’i diyorsun yani. Pekala düşüneceğim.” Altan gülümsedi başka bir şey düşündüğüne emindim ama ne olduğunu bilmiyorum. Dosyayı Altan’a doğru iteklediğimde Altan dosyayı alıp inceledi. “Karşımızdaki insan belirsiz. Neden milli istihbarattan birini seçmiyorlar?” diye mantıklı bir soru sordu. Arkama yaslanıp parmaklarımı masaya vurup ritim tutmaya başladım. “Haklısın aslında, normalde milli istihbarattan birini seçmeleri gerekiyor ama daha çok askeri yetenekleri ön planda olan biri gerekiyor. Milli istihbarattan bir iki kişi zaten gereken yerlere yerleşti. Ama asıl konu askeri yetenekleri yüksek birini istiyorlar.” Altan beni onaylarken bende dikkatlice izliyordum. “Şimdilik çıkabilirsin Altan.” Altan onaylayıp çıkarken bende dosyayı tekrardan önüme çektim. Operasyonun komutasını kime vereceğimi elbette ki aylar öncesinden belirlemiştim. Kalemi alıp dosyanın üstüne operasyonun adını yazdım. İnşallah zamanı geldiğinde operasyonun adını altın harflerle de yazacağız.
《––––––🩺––––––》
“Teyzesinin ballısı.” Efe yattığı yerde gülüyordu. Başımı onun karnına yaslayıp onu güldürmeye devam ettim. Asya ise oturduğu koltukta çizgi film izliyordu. Denef elindeki kupayla oturma odasına girdiğinde başımı Efe’nin karnından kaldırıp kardeşime baktım. “Bu çocuk çok yakışıklı olacak Denef. Hayır benim anlamadığım şey nasıl iki çocuğunun da zengin sarısı olduğu.” Asya’nın saçlarının sarı olması normaldi. Len sarışındı ve Asya’da ne kadar istemesek de babasına benzemişti. Ama Efe’de sarışındı. Ali’nin çocukluğunu bilmesek de Efe’nin babasına benziyor olması tam olarak yeterli bir cevaptı. Denef göz devirip kucağına tırmanan Efe’yi kucağına aldı. “Senin de olduğunda göreceğim seni.”
Efe’nin poposuna vurdum. “Yok canım ben almayayım. Hem bak ağlarlarsa sen bakıyorsun ben değil. Bu dünyanın en rahat şeyi.” Denef güldüğünde ona bakıp güldüm. “Yalancı, önceden olsa bu dediğine inanırdım. Ama şimdi anne olmak istediğini hissedebiliyorum.” dedi nazikçe. Duraksadım. Haklıydı, bir iki sene öncesindeki Defne tam olarak da dediğimi derdi. O dönemki ben, çocuk istemezdi. Şimdi ise Elbruz’dan bir bebek sahibi olacağım anı sabırsızlıkla bekliyordum. Efe gibi tatlı bir erkek çocuğu sahibi olmak isterdim.
Acaba ölen bebeğim.. Erkek miydi? Elim ister istemez karnıma gitti. Hafifçe okşarken gözümün önünde daha önce gördüğüm rüya aklıma geldi. Gediz’in kucağındaki bembeyaz tenli, maviş bebek geldi. “Denef..” diye mırıldandım. Denef, Efe’nin saçlarını oynuyordu. Kahvesinden bir yudum alıp bana baktı. “Hmm?” Karnımı okşarken bakışlarımı ona çevirdim. “Rüyamda Gediz’i görmüştüm. Kucağında, kundağında duran bir bebek vardı.” Bakışlarımı havaya dikip konuşmaya devam ettim. “Böyle süt gibi bembeyaz bir teni vardı. Maviş maviş gözleri, birde çok düzgün şekilli bir burnu vardı.” Denef gülümseyerek “Senin burnuna rağmen mi?” dedi. Hafifçe gülüp anlatmaya devam ettim. “Gediz bebeği bana gösterip çok güzel dedi. Böyle bebeği özellikle gösterir gibiydi.” Denef’in iç çektiğini duydum. Sessizce yutkunup devam ettim. “Bebeğe iyi bakacağını söyledi. Annesine çekse bu kadar güzel olmazdı dedi.”
Gözlerimin ne ara akmaya başladığını anlamadım. Parmaklarımla gözlerimi silip Denef’e baktım. “O benim bebeğim olabilir mi?” diye sordum. Sesimin titremesine engel olamadım. Denef bana merhametli gözleriyle bakıyordu. “Çok merak ediyorum. Yaşasaydı..? Hala burada olsaydı..” Cümlemi tamamlayamadım. Mutlu görünmekten, düşündüklerimi saklamaktan yoruldum artık. Bir yanım hep eksikti. Her duştan çıktığımda ayna karşısında kasıklarıma yakın olan o izi görüp okşuyordum. Yaram iyileşmişti belki ama izi hep oradaydı. Denef beni kollarının arasına aldı. Saçlarımı okşadığını hissettim ama ağlamama engel olamıyorum. “Hiç kimse fark etmiyor sanıyorsun, değil mi Defne? Hepimiz farkındayız.” Saçlarımı okşuyordu. Sırf beni sakinleştirmek için sesini kısarak konuşuyordu. “Haklı olabilirsin. Belki de o bebek senin bebeğindir. Gediz seni rahatlatmak için bebeğini sana göstermek istemiş olabilir. Eğer gerçekten böyleyse için rahat olsun Defne.” Onun sözlerini dikkatle dinliyorum. “Çünkü elinden daha fazlası gelmez. Kendi kendini yiyip bitirerek devam edemezsin.”
Başımı kaldırıp Denef’e baktım. Beni rahatlatmak için gülümsüyordu. Sırtımı sıvazlayıp gözlerimi sildi. “Hadi bilgisayarını getir de Elis’i görüntülü arayalım. Kınan, hamamın için gerekli süsleri alsın oradan.” dedi. Onun konuyu değiştirmesine izin vermiştim. Onaylayıp kalktım. Banyoya girdim ve elimi yüzümü yıkadım. Biraz bile olsa kendimi toparlasam bana yeter. Aynadan kendime bakıp saçlarımı topladım. Odamdan bilgisayarımı alıp mutfağa geçtim. Denef arkamdan kalkıp badisini düzeltti ve benimle beraber mutfağa geçti.
“Gelin hamamı fikri kimden çıktı?” Denef bana gerçekten mi diye bir bakış atmıştı. “Aydaların başının altından çıktı. Damla teyzem de gerine gerine tabii ki yapacağız, kim demiş yapmayacağımızı dedi.” Aydaların Damla teyzemi gaza getirdiğini tahmin etmek benim için zor değildi. Damla teyzem gaza gelme potansiyeli çok yüksek bir kadındı. “Bak ama biz en son Ayda’nın hamamını yaptık ve sonuç karakolda bitti.” Denef gülerek telefonunu masanın üzerine koydu. Sessizce bilgisayarımı açıp ikimize de kahve koydum. “Nehir teyzemler varken kavga çıkmaz merak etme.”
Göz devirerek Denef’e baktım. Denef de bende elbette Nehir teyzemi bilsek de kendi ailemizi de biliyorduk. Her zaman kavgaya yatkınlığı yüksek olan bir aileydik. Kahvemden bir yudum alıp Elis’in aramayı yanıtlamasını beklemeye başladık. “Defne! Ne yapıyorsunuz?” Elis’in yüksek sesi yüzümüzü buruşturmamıza neden oldu. Yine neşesi üstündeydi belli ki. Ana kucağındaki Yağmur’u ekrana gösterdi. “Biz alışverişe çıktık teyzeleri.” Yağmur elini ağzından çekip telefona uzanmaya çalıştı. Elis kızının telefona uzanmasına izin vermeyip güldü. “Toprak nerede?” Elis etrafa bakarken “Toprak okulda. Bizde fırsat bu fırsat diyerek kız kıza alışverişe çıktık.” Elis eline aldığı tefi ekrana gösterdi. Başımı iki yana sallasam da Elis beni umursamadı. “Evet bunu alıyorum.” Tefleri kurcalarken bize bakmadan “Kaç kişi oluruz tahmini?” diye sordu. Hiç saymaya dahi uğraşmadım. Arkama rahatça yaslanıp kahvemden yudum aldım. “Valla hiç bilmiyorum rahat yirmi beş kişi oluruz herhalde.”
Elis bizi onaylayıp aldığı tefleri adama uzattı. Dükkânın içine girip adamla konuşmaya başladı. “Birde böyle heybetli bir taç istiyorum. Gelin tacı..” Elis’e bakıp göz devirdim. “Elis saçmalama..” Elis ekrana bakıp beni azarladı. “Sus sen be.” Bir tacı gösterip evet bunu sevdim demişti. Elis seçimlerini yaparken bizi hiç dinlemiyordu. Denef’e dönüp baktım. “Benim fikrimin bir önemi yoksa niye beni burada tutuyorsunuz?” diyerek sitem ettim. Gelin bendim ama ailemde kimse gelini dinlemiyordu. Yağmur kamerada bize uzanmaya çalışıyordu. Bizi özlediği belliydi. “Kocaman kız olmuş yanaklarına bak.” Elis, Yağmur’un ağzına emziğini verip diğer dükkâna girmişti. Kamerayı bize çevirip yelpazeleri gösterdi. “Bunlar nasıl? Hamam da iyi olmaz mı?” Denef başıyla Elis’i onayladı. Elis içerdeki adama yelpazeleri gösterip “Bunlardan da yirmi beş tane alabilir miyim?” diyerek içeri girdi. Dükkânın içi oldukça kalabalıktı. Toptancı gibi bir yere geldiği belli. İçeride etrafa bakıp bir şeyi gösterdi. “Şu cam tepsiyi yakından görmek istiyorum.”
Denef, Elis’e seslenerek “Elis kınayı formaliteden alıyoruz biliyorsun değil mi? Normalde Defne hanım bekarlığa veda istiyordu.” Elis omuz silkip beni ve tercihlerimi umursamadan kına paketini gösterdi. Her şeyi kendi bildikleri gibi yapacaklardı. Bir saat boyunca Elis alışverişleri yaparken konuştuk, dedikodular yaptık. Ali yanımıza geldiğinde bilgisayarı kapattım. “Hazırlıklara başlandı sanırım.” Kahvemden bir yudum alırken başımla onayladım. “Kimse benim fikrimi sormuyor ama olsun.” Ali benim bu cümleme güldü. O da benim haklı olduğumu biliyordu. Denef, Ali’ye kahve doldurup tekrardan yanıma oturdu. Kahkülünü biraz yana itip sessizce baktı. “Benim kınamda da benim fikrimi önemsemediniz. Üstelik bir de kınada yangın çıktı.” Denef’e bakıp göz devirdim. “Ula bağa bak yangının sebebinin ben olmadığı gayet iyi biliysin he.” Denef’in kınasında yangın çıktığı doğru tabii ki ama yangının sebebi asla biz değildik. Ali benim bu isyanıma güldü.
Akşam Elbruz da bize geldi. Hep birlikte salonda oturuyorduk. Asya, Efe’yle beraber koridorda halının üstünde oyun oynuyorlardı. Tepsiyle çocuklara dikkat ederek salona girdim. “Evet çaylar geldi.” Babamın önüne gelip hafifçe eğildim. Babam bardağını alırken annemde hemen aldı. “Yarın sabah erkenden yola çıkıyorsunuz Ali.” Ali bardağını alırken babamı onayladı. Elbruz, Ali’ye baktı. “Sizin arkanızdan geliyor olacağım. Yol keserler falan diyerek.” Ali onaylarken çayından bir yudum aldı. “Anne!” Denef ve Ali aynı anda oturdukları yerden kalkıp koridora koştular. Tepsiyi koltuğa koyup onların peşinden gittim. Asya annesinin önünde durup “Anne bak.” diyerek yere çöktü ve ellerini açtı. “Gel gel gel. Gel Efe..” Koridorun diğer ucuna baktığımda Efe kollarını açmış büyük bir heyecanla ablasına yürüyordu. “Ababa!”
“Aaa!” Annem benimle Ali’nin sırtına vururken Efe’nin korkmaması için sessiz olmamızı sağladı. Efe büyük bir heyecanla ablasının kucağına oturdu. Ali babama dönüp “Baba baksana oğlum yürüdü!” diye bağırdı. Gülüp Ali’yi umursamadan dizlerimin üstüne çöktüm. “Gel bakalım teyzene..” Efe gülerek yavaşça kalktı. “Tete!” Kollarımın arasına gelen Efe’yi kucağıma aldım. Sarı saçlarını okşayıp öptüm. Elbruz’a doğru döndüğümde Elbruz’u elleri cebinde bizi izlerken gördüm. Efe’yle bana dikkatli bir şekilde bakıyordu. Onun düşündüğü şeyi anladım, çocuğumuzun olduğunu düşünmüştü. Kucağımda sanki kendi bebeğimiz varmış gibi düşünüyordu.
Denef odanın öbür ucuna geçti. “Defne indir de bana da gelsin oğlum. Defin’e video atalım.” Ali telefonunu çıkarıp videoya almaya başladığında Efe’yi kucağımdan indirip dengede durmasını bekledim. Ben Efe’nin elini bıraktığımda Denef ellerini açıp oğlunu çağırdı. Efe paytak paytak yürümeye başladı.
“Ne ara bu kadar büyüdü bu çocuk.” Sessizce Elbruz’un beline sarılmak istedim ama Elbruz izin vermedi. Kulağıma yaklaşıp fısıldadı. “Babanlar buradayken sana sarılamam, ayıp güzelim.” Sessizce geri çekildim. Bütün gece yan yana otursak da hiç bana dokunmamıştı. Adetleri konusunda aşırı dikkatliydi. Saat iyice geç olduğunda Elbruz bardağıyla beraber kalkıp mutfağa ilerledi. Annem başıyla peşinden gitmemi işaret etti. Kalkıp Elbruz’un peşinden mutfağa girdim. Elbruz benim peşinden geleceğimi biliyordu. Mutfağa girdiğim gibi beni belimden tutup bedenimi buzdolabına yaslamıştı. Gülümsedim. “Kocam..” diye fısıldadım. Elbruz başını boynuma gömerken o hayran olduğum kahkahasını duydum. “Kocam lafını senin diyeceğini hiç düşünmezdim.” dedi, gülerken. Gülüp kulağına yaklaştım. “Kocam bey.” diye cilveli cilveli fısıldadım. Elbruz boynumda kıkır kıkır gülüyordu. Dudaklarını boynumda hissettiğimde başımı geriye atıp güldüm.
“Annenler izin verse de seni bana kaçırsam..” Elbruz’un fısıltısı kulağıma doluyordu. “Aslında izin alabilirim. Sonuçta.. Allah katından kocam bey sayılırsın.” Ellerimi onun göğsüne yasladım. Elbruz kaşlarını kaldırıp benim cilveme keyifli keyifli gülüyordu. Cilvemi bırakmadan yaklaşıp dudaklarından öptüm ve çekildim. “Kaçayım mı sana kocam bey?” Elbruz belimi okşarken “Kaç güzelim derdim ama annenler sabah erkenden gidecekler. Onlarla kalman daha iyi olmaz mı?” dedi. Dudaklarımı büzdüm. Elbruz dudaklarıma bakıp öptü. “Şu dudaklarını şöyle büzme güzelim ya.” Ona bakarak inatla dudaklarımı büzdüm.
“Defne!” Elbruz anında geri çekildi. Annem mutfağa girdiğinde ikimize baktı. “Biz sabah yola çıkacaktık ama geceden çıkalım da çocuklar yolda uyusun dediler.” Anneme bakıp kaşlarımı çattım. “Hemen mi çıkacaksınız yani?” Annem onayladı. Onlar toparlanırken Elbruz bana baktı. “Ben babanla annenleri güvenli yere kadar götüreceğim.” Elindeki anahtarı bana uzattı. “Sen benim eve geç. Kapıyı da benden başka kimseye açma.” Onu onaylayıp onlarla beraber çıktım.
Lojman apartmanının önüne indiğimizde Ali bagaja valizleri yerleştirmeye başladı. Ben anneme sarılırken Asya’da bacağıma sarılmıştı. “Dikkatli olun, olur mu? Gittiğinizde haber verin ama.” dedim endişeli bir sesle. Annem beni onaylarken Denef kucağında Efe’yi uyutmaya çalışıyordu. Elbruz da Ali’ye yardım etmişti. Bebek koltuğunu alıp sabitlemeye çalışıyordu. Onu izlerken çaresiz çırpınışlarına gülmeye başladım. Ali, yanındaki Elbruz’a bakıp en sonunda “Ben alabilir miyim?” diyerek yaklaştı. Elbruz, Ali’ye bakıp koltuğu ona uzattı. Ali eline aldığı koltuğu sabitlerken Elbruz’un dikkatli bakışlarını fark etti. “Bak bunu buraya sabitliyormuşsun.” Elbruz’a bakıp gülümsedi. “Bende baba olunca öğrendim.” dedi gülerek. Elbruz, onun cümlesine güldü. Gözlerimi ondan çekip Denef’e döndüm. Denef Efe’ye dikkat ederek bana sarıldı. Ali, kardeşimin kucağındaki Efe’yi alıp araba koltuğuna yatırıp kemerlerini taktı. Örtüyü alıp oğlunun üstünü örttü.
“Kına için geri döneceğiz biliyorsun değil mi?” Denef’e baktım. “Allah rızası için bizim oraya gelmemiz daha mantıklı Denef. Siz oradan otuz beş kişi gelmekle uğraşmayın.” Annemde beni onayladı. Elbruz’a sarılırken “Oğlum annenlere söyle getirecekleri kişiyi düşünmesinler. Rahat rahat ağırlarız.” demişti. Elbruz annemi onayladı. Onlar giderken bende arkalarından su döktüm. Asansöre binip dördüncü kat düğmesine bastım. Elbruz’un evine girdiğim gibi hızlıca onun dolabından onun kazaklarından birini aldım.
Elbruz eve geldiğinde uzandığım yerde kımıldanıp ona baktım. “Komutan..?” mırıldandım. Işıklar açık değildi. Sadece onun gölgesini görebiliyorum. O önümde diz çöküp saçlarımı iyice geriye itti. “Uyandırdım sanırım..” Başımı salladım. Elbruz gülümseyip bir kolunu belimden diğer kolunu ise dizlerimin altından geçirip beni kucağına aldı. Anında kollarımı onun boynuna doladım. “Kazağım sana çok yakışmış güzelim.” Huzurla mayışıp kollarımı çözdüm ve göğsüne yaslandım. Sırtım yumuşak bir zemine değdiğinde yatağa yatırdığını anladım. Onun üstünü değiştireceğini biliyordum. Dediğim gibi olmuş o üzerini değiştirip yanıma yattı. O bedenimi kaldırıp kolunun üstüne almıştı. Olduğum yerde dönüp onun göğsüne yattım. Bedenimi anında sarıp sarmaladı. Gözlerim kapalı da olsa gözümün önüne Efe’nin bebek koltuğunu takmaya çalışan Elbruz vardı. “Sana bir şey diyeceğim..” Elbruz başının altına kendi kolunu sabitledi. Bakışları tavana çevriliydi. “Söyle bakalım.” Derin bir nefes aldım. Uzun süredir düşündüğüm şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyordum.
“Ben sanırım düşük yaptığım bebeğimizi gördüm.” dedim sessizce. Onun aldığı nefesler bir anlığına yavaşlamıştı. Nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. “Yani çok uzun zaman oldu. Söylemek istememiştim ama daha fazla içime atamadım.” Elbruz’un parmaklarının belimi okşadığını hissedebiliyorum. Minik minik dokunuyordu. Onun sessizliği korkutucuydu. Uzun süre bekledim. Belki konuşur, belki bir şey der diye bekledim ama hiçbir şey dememişti. Sessiz sessiz nefes alıyordu. Başımı onun göğsünden kaldıracağım sırada onun sessiz sesini duydum. “Anlatsana? Nasıldı?” Derin bir nefes aldım. Aklıma gelen bembeyaz bebek yüzümde bir gülümseme oluşturdu. Yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan konuşmaya başladım. “Toparlak bi bebekti, böyle bembeyazdı Elbruz.” Başımı onun göğsünden çekmeden ona doğru kaldırdım. “Çok güzel gözleri vardı. Masmavi ama senin gözlerin gibi..”
Ona daha dikkatli baktım, yüzünde oluşan minik gülümsemeyi fark ettim. “Gediz’in kucağındaydı, huzurluydu.” Bebeğin ağlamaya başladığı an gözümün önüne geldiğinde yutkundum. Bakışlarımı Elbruz’dan kaçırıp tekrardan boşluğa baktım. “Sonra birden huzursuzlandı, ağlamaya başladı. Gediz ben ona bakarım dedi kucağıma vermedi. Yaklaşamadım ona..” Dolan gözlerimi silip duruyordum. Elbruz’un ağladığımı hissetmesini istemiyordum ama o saklamama izin vermedi. “Ağla Defne’m.. Ağla ki rahatla.” dedi sesi titreyerek. Bütün gece göğsünde ağlamamı, rahatlamamı sağladı. İç çekmeye başladığımda gözlerim ister istemez kapandı.
《––––––🩺––––––》
“Beni çağırmışsınız albayım.” Mevlüt albay gözlüklerinin üstünden bana baktı. Elinde iki farklı dosya vardı. Birinin üstünde yazanı okuyamadım. “Gel Kerem gel. Kuzey komutanını bekleyeceğiz.” Masanın önündeki sandalyeyi gösterip oturmamı işaret etti. Sessizce sandalyeye oturdum. Mevlüt albay dosyayı kapatıp gözlüklerini çıkarıp masaya koydu. “Nasıl gidiyor evlilik hazırlıkları?” Dik bir şekilde oturuyordum. Mevlüt albaya bakıp başımla onayladım. “Temmuz’un başına nikah tarihi alacak gibiyiz albayım. İzinlerimizi ayarlayıp Çanakkale’ye kına falan için gidecek gibiyiz.”
Albay başını hafif hafif sallarken gülümsüyordu. “Çanakkale’ye gitmeden önce size bir görev vereceğim. Orada kafanız rahat etsin.” Kapı çaldığı gibi ayaklanıp hazır ola geçtim. “Gel.” Kuzey komutanım odaya girdiğinde albaya selam verdi. Bende selam verdiğimde Mevlüt albay ikimize de oturmamız için koltukları gösterdi. Biz oturduğumuzda dosyayı bize doğru uzattı. “Vahir’i almanın zamanı geldi. Gerard’ın öldüğü kesinleştiğine göre örgütün ayağını da kesebiliriz. Operasyon hazırlıklarınızı yapın.” Kuzey komutan derin bir nefes alırken elindeki dosyayı inceliyordu. “Karşımızdaki yeni kişiyi çözmek için Vahir’i almak işimize yarayabilir.” Sessizce üstlerimin konuşmasını dinliyorum. Her ne derlerse, dedikleri yapılacak sonuçta. “Vahir’i alın.” dedin net bir şekilde. “Çanakkale’de rahat rahat kızının düğün hazırlıkları için uğraşın.”
Emir netti. Vahir’i ne olursa olsun alacağız. Kuzey komutanın uzattığı dosyayı alıp incelemeye başladım. Vahir’in olası konumları milli istihbarat tarafından aylarca takip sonucu ulaşılmıştı. Adresleri düşünürken gözüme bir yer çarpmıştı. “Burada gördüğüm kadarıyla Vahir her çarşamba bir berbere gidiyor. Konumu sürekli değiştirdiğine de bakacak olursak yeni berberin konumunu tahmin edebiliriz. Mahalleye yerleşirsek etrafı da riske atmayız.” Kuzey komutan beni onayladığında onlara bakıp dosyayı uzattım. “Daha ilk gördüğüm anda aynı şeyi düşündüm. Bütün detayları iyice planlayalım.” Albay gülümseyip sessizce geriye yaslandı. “Siz planlarınızı hazırlayın. Operasyon emriniz hazır.” Kuzey komutan dosyayı alıp kalktığında bende ayağa kalktım. Odadan çıktığımızda Kuzey komutan dosyayı eline vurarak bana bakmadan konuşmaya başladı. “Harekât merkezine geç. Operasyonu planlayalım.”
“Emredersiniz komutanım.” Hızlıca Kuzey babamın peşinden harekât merkezine ilerlemeye başladım. Harekât merkezinin kapısı kapandığında sandalyemi çekip oturdum. “Bu hafta hangi berberde olacağından emin olmalıyız. Poyraz timi mi yoksa Barut timi mi gitmeli bilmiyorum ama siz gitmiyorsunuz.” Kaşlarımı çatıp baktım. “Nasıl yani komutanım?” Kuzey komutan elindeki dosyayı masaya yerleştirip kalemi aldı. Birkaç not almaya başlarken bir şey demesini beklemeye başladım. “Altan ve sen ortalıkta görünmeyeceksiniz. Nedenini şimdilik sorma. Zaten bütün operasyonlarınızda yüzünüz görünmüyor. Bunların hepsi bizim işimize gelen şeyler.” Emir netti. Neden sormayacağım.
“Komutanım tahminimce bu bölgedeki berbere gidecektir. Oraya yerleşmek kolay olur ama bölge onların kontrol altında olabilir.” Kuzey komutan sessizce beni dinliyordu. “Bakkal, kasap ve berber var. İkişerli olarak yerleşsek yeterli olur. Hatta bakkala tek kişi bile yeter. O gün bende berberde olacağım. Adamın kaçta geleceği belli değil. Tüm gün orada durmakta fayda var komutanım.” Beni onayladı. Kalemi alıp sokağın krokisini açtım. “Komutanım ben Fatih ve Murat berberde duracağız. Hamza ve Uğur kasapta duracak. Hakan da bakkalda duracak. Burak ve Ayda sokakta dolanabilir ama o karnı burnunda haliyle görevde olmasını doğru bulmuyorum.” Kuzey komutan da Ayda konusunda bana hak verdi. Ayda bu durumdan memnun olmayacaktı ama onun ve bebeğinin iyiliğini düşünüyorduk.
Kuzey komutan köşede oturan İbrahim’e döndü. “Poyraz timini buraya çağırın.” İbrahim, Kuzey komutanın emrini yerine getirerek harekât merkezinden çıktı. Poyraz timinin buraya toplanması beş dakikayı anca bulmuştu. Harekât merkezinin kapısı açıldığında poyraz timi hızlıca içeri girip sandalyelerinin arkasında durdular. “Oturun evlat.” Hepsi sırayla yerlerini aldıklarında Kuzey komutan yaslandığı sandalyeden sırtını ayırıp ellerini masaya yasladı. “Gerard’ın fişinin çekildiği kesinleşti.” Burak bu bilgiyi önceden almış olmalıydı ki sakindi. Sessizce Kuzey komutanın operasyon emirlerini beklemeye başladım. “Şimdi sırada Vahir var. Operasyona çıkıyoruz. Operasyonun adı Tuzak. Hepiniz sahada Kerem komutanınızın emrinde hareket edeceksiniz. Kerem ise bana bağlı.” Onayladım. “Hazırlıklarınızı yapın.” Herkes ayaklandığında bende ayağa kalktım. Kuzey komutan Ayda’ya baktı. “Ayda doktorun ne dedi söyle bakalım?”
Ayda gülümseyip Kuzey komutana baktı. “Çok iyi komutanım. Poyraz gibi sağlam büyüyor.” Kuzey komutan gülümsüyordu. Kuzey komutan kalemi masaya vururken Ayda’ya baktı. “Bu operasyonda arka plandasın Ayda.” Ayda’nın yüzü anında düştü. Hakan saniyelik de olsa gülümsedi. İstediği tam bu olsa da Ayda’nın tribini çekmemek için anında yüzünü düşürdü. “Komutanım yapmayın ben çıkmazsam deliririm.” diyerek itiraz etti. Kuzey komutan derin bir nefes alıp beni gösterdi. “Bu çocuk bebeğini kaybetti biliyorsun değil mi? Defne..” Gözlerini kapatıp diyeceklerini yuttu. Ardından tekrardan gözlerini açıp ona döndü. “Ayda karnındaki bebek bir hazine.. Üstelik çoğu kişinin bu uğurda tedavi olduğu, iğne altına yattığı bir hazine.” Ayda’nın bana baktığını hissedebiliyorum. Bakışları benim üzerimdeydi. “Komutanım ben öyle demek istemedim. Sadece sekiz dokuz ay görevlerden uzak kalmak istemiyorum.” Kuzey komutan düşünüyor gibiydi. “Dikkatli olacaksın. Burak.” Burak hızlıca komutana döndü. “Ayda seninle beraber sokakta dolanacak. Ayda’yı koruyacaksın tamam mı?” Başıyla onayladı. “Emredersiniz komutanım.”
Kuzey komutan ayaklanıp harekât merkezinden çıktığında onun yerine geçtim. “Poyraz oturun.” İbrahim’e baktım. İbrahim işaretimi anlayıp anında sokağın haritasını açtı. “Operasyonun adı tuzak, hedefimiz Vahir. İki sokağın kontrolünü ele alıyoruz. Burak ve Ayda süpürücüler olarak sahada olacak.” Burak ve Ayda beni onayladı. “Fatih ve Murat siz benimlesiniz. Beraber berberdeyiz.” Hepsi dikkatli bir şekilde dinliyordu. Fatih “Emredersiniz komutanım.” dedi. “Hakan sen bakkaldasın.” Uğur bana dönüp baktığında gülümsedim. “Biz kasaptayız sanırım komutanım.” Onayladım. “Yarın sabah herkes yerinde olacak.”
Harekât merkezinden çıkıp alayın çıkışına ilerlemeye başladım. “Nereye Kurt?” Durup arkama baktım. Barut köşedeki bankta tek başına oturuyordu. Arabayı gösterip “Hastaneye gidiyorum, Defne’yi görmeye.” Barut gülümseyip başıyla onayladı. Elinde mavi bir şey vardı. “Selam söyle Defne’ye.” Asker selamı verip arabaya bindim. Alaydan çıktığım gibi hastaneye sürmeye başladım. Defne’ye en yakın köftecide durup indim. “Kolay gelsin. Abi iki tam paket alabilir miyim?” O hazırlarken köşedeki ağaca yaslanıp beklemeye başladım. “Komutanım paketler hazır.” Başımı telefondan kaldırıp adama baktım. Bedenimi ağaçtan çekip paketi alıp ücreti ödedim. Arabaya bindiğimde koltuğa poşeti koyup hastaneye sürdüm. Hastanenin bahçesine girdiğimde ilk boş yere park ettim.
Hastanede tuhaf bir sakinlik vardı. Bankoya ilerleyip kızlara baktım. “Kolay gelsin Eda.” Eda anında başını kaldırıp gülümsedi. “Hoş geldiniz Kerem bey. Defne hanım acilde bir hastayla ilgileniyor.” Başımla onaylayıp asansöre baktım. “Ben odasındayım, sen söylersin.” Eda’ya bakmadan asansöre ilerledim. Üçüncü kata geldiğimizde asansörden inip odaya ilerledim. Kapısının yanında Defne Mutlu yazıyordu. Yakın zamanda burada Defne Kurt yazacaktı. Odasına girip masasının önündeki sandalyeye oturdum. Masanın hemen üstünde ikimizin fotoğrafı vardı. Defne’yi sıkıca tutup döndürdüğüm günden bir fotoğraftı. Hemen yanındaki kısımda onun için getirdiğim çiçekler vardı. Bileğimdeki saate baktım. Sıkıldım. Başımı geriye yaslayıp tavana bakmaya başladım.
“Doktor!” Başımı düzeltip karşımdaki duvara baktım. “Doktor!” Koridordan yükselen sesle oturduğum yerde derin bir nefes aldım. “Karımı görecem ve sen buna engel olmayacaksın!” Başımı hızlıca kapının olduğu tarafa baktım. “Karını dövmeyeceksin o zaman!” Bu ses tek bir kişiye aitti. Hızlıca oturduğum yerden kalkıp kapıya ilerledim. “Polisi çağırdım. Onlar gelene kadar o kadından uzak duracaksın!” diye bağırdı. Kapıyı açıp koridora baktım. Defne bir hasta yakını ile tartışıyordu. Köşedeki hemşireye bakıp başımı salladım. “Hasta yakını karısını dövmüş. Defne hanım anında polisi aramamızı söyledi.” diyerek açıklama yaptı.
Kapının pervazına yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Gözlerimi Defne’ye çevirip izlemeye başladım. Kendisinin halledebileceğini biliyordum. “Sen kimsin lan!” Adam Defne’nin üzerine yürümeye başladığında kaşlarımı çattım. Adam Defne’ye tokat atacağı sırada Defne onun elini tutup itti. Adamın bir şey yapmasına fırsat vermeden direkt dizine tekme attı. Adam acıyla yere çöktüğünde gülümsedim. Koridorun sonunda polisler göründüğünde Defne polisleri fark edip anında el etmişti. “Burdayız.” Polislere baktığımda Ufuk’u gördüm. “Yav yenge gene ne yaptın?” diyerek sitem etti. Defne ona bakıp göz devirdi. “Ben ne yaptım ya? Karısını dövüyordu. Alın şunu.” diyerek adamı polislerin önüne doğru itti. Sessizce gülümseyerek izliyordum.
Ufuk Defne’nin arkasındaki beni görüp el salladı. Ufuklar adamı alırken başımla selam verdim. Defne tutanakları tek tek imzalayıp Ufuklar giderken arkasını dönmüştü. Başını kaldırdığı gibi gözlerimiz kesişti. Gülümseyip göz kırptım. Odayı gösterdiğimde Defne önlüğünü düzelterek yanıma doğru ilerledi. Önümden geçip içeri girdi. Sessizce arkasından girip kapıyı kapattım.
“Ne zamandır kapımda dikiliyorsun?” diye sordu. Rahatça sandalyeye oturup bacaklarını sehpaya uzattı. “Adam sana sesini yükselttiği andan beri.” Saçlarını savurup bileğindeki tokayla saçlarını toplamaya başladı. “Peki niye araya girmedin?” Ellerimi cebime yerleştirip gülümsedim. Onun karşısındaki sandalyeye ilerlemeye başladım. “Araya girmeme gerek var mıydı? Sen benim nişanlımsın ve kendini savunmayı gayet iyi başarıyorsun.” Sandalyeye oturup ona baktım. Bu gece nöbeti vardı ve yemek yemek için çok vakti olmayacaktı. “Sana köfte ekmek getirdim.” Poşeti açıp sehpaya yerleştirdim. “Off çok güzel koktu. Teşekkür ederim.” Dirseklerini dizine yaslayıp ekmeği aldı. Ayranını açıp önüne doğru koydum. Defne ekmeğinden bir ısırık alırken onu dikkatle izlemeye başladım. “Yarın bir görevim var. Eve tek geçmek zorunda kalırsan dikkatli ol olur mu?” Defne ağzındaki lokmayı çiğnerken beni onayladı. “Silahın yanında mı?” Defne lokmasını yutup bana baktı. “Arabamda, torpidoda tutuyorum.”
Bakışları beni bulduğunda önümdeki ekmeğimi gösterdi. Onaylayıp yemeye başladım. “Sen şimdi eve geçip uyuyacak mısın?” Onu onayladım. Eve gider gitmez duş alıp yatacağım. Dudaklarını büzerek bakışlarını ekmeğe çevirdi. Canı eve gitmek istiyordu. Bu dudak büzmenin anlamı tam olarak buydu. “Çok mu yoruldun?” Dudaklarını düzeltmeden başını salladı. “Uyumak ister misin?” Yine onayladı. Onun yemeği bittikten sonra kalkıp onu kucağıma aldım. Başını göğsüme yaslayıp gözlerini kapattı. Saçlarını tutan tokayı tutup canını acıtmadan çıkardım. Bağlı kalırsa başı ağrıyacaktı. Parmaklarımı saçlarının arasından geçirip minik minik okşamaya devam ettim. “Kalkmam gerekiyor..” Uykulu sesiyle mırıldanıyordu. Gülümsedim saçlarının arasına dudaklarımı bastırdım. “İki saat uyu Defne’m sonra ben seni uyandırırım.” Defne kucağımda kımıldanıp mayışıp uykuya dalmıştı.
İki saat sonra gözlerimi aralayıp kucağımda uyuyan Defne’ye baktım. Belini sıkıca tutuyordum. Gözlerinin önüne gelen saçını kulağının arkasına ittim. “Defne..” Defne ağzını şapırdatarak kucağıma iyice sokuldu. Başımı biraz eğip onun yüzüne daha detaylı bakmaya başladım. Bugün yüzünde makyaj yoktu. Normalde kapatmaya çalıştığı çilleri duruyordu. Dudaklarımı çillerinin üzerine bastırdım. Sessizce dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım. “Defne’m.. Uyanman gerekiyor..” Uykusunda huzursuzca mırıldandığında gülmemi bastırmaya çalıştım. “Güzelim..” İyice huzursuzlanıp gözlerini araladı. Tekrardan gözlerini kapatacağında onu kucağımda zıplatıp uyumasına engel oldum. Elini yumruk yapıp gözlerine götürdü. Gözlerini ovuştururken dudaklarını büzüyordu. Saat kaç?” Uykulu sesini umursamadan kucağımda zıplatıp bileğimdeki saatime baktım. “Üç olmuş güzelim. Kalkman gerekiyor.” Defne onaylayıp kucağımdan kalktı. Onun arkasından kalkıp o lavaboya geçtiğinde bende sehpadaki çöpleri topladım. Defne odasına tekrardan girdiğinde ona bakıp saçlarını toplayışını izledim.
“Benim acile inmem gerekiyor Elbruz.” Yaklaşıp alnından öptüm. “Sen in bende alaya geçeyim.” İkimiz beraber odasından çıkıp asansöre bindik. Onun belini sarıp dudağından öptüm. Anında kollarını boynuma dolayıp karşılık vermeye başladı. Asansörün durmasıyla ondan ayrılıp gözlerimi açtım. “Dikkatli oluyorsun.” Defne beni onaylayıp acile girdi. O acile girdiğinde bende arabaya geçtim.
Sabah erkenden mahalleye inip berberi açtık. Fatih ve Murat eşyaları yalandan düzenlemeye başladığında arka tarafa baktım. “Ben arkada oturuyorum şimdilik.” Murat bana baktı. “Emredersiniz komutanım.” Beyaz önlüğünü giyip jöleleri düzeltmeye başladı. Arkada otururken dinlemeye başladım. Fatih etrafa bakıp yudumladığı çayıyla Murat’a döndü. “Komutanım bizde harbiden eşek şansı var ya” Murat göz devirip sandalyede asılı duran önlüğü gösterdi. “Çenen değil önlüğün çalışsın. Giy şunu.” Fatih’e bakıp güldüm. Susmaya pek niyeti yok gibiydi. “Hakan komutanımın düştüğü yere bak. Uğur komutanıma bak. Birde bize bak.” Gözlüklerimi düzeltip oturduğum yerden Fatih’e baktım. “Şikâyetin mi var Fatih?” Bütün görevlendirmeleri benim yaptığımı biliyordu. Sesi çıkmadan beyaz önlüğü aldı ve giydi.
Elimi kulaklığıma iki kere dokundum. “Tuzak birden bütün birimlere. Durum raporu?” Kulaklıklardan beni herkes net bir şekilde duyacaktı. İlk bilgi Uğur’lardan gelmişti. “Tuzak iki yerinde hazır.” Ayda ve Burak sokakta ayrı ayrı dolanmaya başlamışlardı. Fatih bana çay getirdiğinde bardağı alıp gözlüğümün altından etrafı izlemeye devam ettim. Ortalık şimdilik sakindi. Fatih sandalyede otururken Murat etrafı izliyordu. “Aha müşteri geliyor.” Anında oturduğu sandalyeden kalkan Fatih’e baktım. Camın önündeki koltuğa oturmuş gazete okuyordum. “Ne heyecan yaptın lan bu kadar? Oyun oynuyor sanki salak herif.” Adam kapıyı açıp içeri girdi. “Selamın aleyküm.”
“Aleyküm selam abim benim.” Gerizekalı Fatih simülasyon oyunu oynar gibi büyük bir keyifle rolünü yaşıyordu resmen. “Ebubekir nerede?” Murat adama bakıp “Onun bir işi var da bugünlük ben bakıyorum.” Adam sakalını sıvazlayıp “Hafiften bir tıraş etsene beni.” dedi. Fatih çıraklık rolünü iyi benimsemiş olacak ki ustası bir şey demeden ağzını açmıyordu. Adam inatla çıkmadığında Fatih büyük bir hızla adamı oturttu. “Ya hak..” diyerek adamın tıraşına başladı.
Bileğimdeki saate baktığımda daha beş dakika anca geçmişti. Beş dakika geçmişti geçmesine ama bu süre Fatih’in adamı kevgire çevirmesine yetmişti. Adamın üç dört yerinde kan akıyordu. “Abi dedim ben sana dimi? Dedim sana. Eski berberler ne yapıyormuş? Önce böyle balonu köpürtüyormuş sonra yapıyormuş. Alıştırma yapmalıydık dedim sana. Herif kevgire döndü.” Adam aynada kendine bakarak yaraya dokundu. “Yüzüme ne yaptın yav?” Murat yaslandığı duvardan hiç ayrılmadan adamın kevgire dönmüş suratına bakıyordu. “Ben sana dedim ama sonra gel diye. Kendin kaşındın.”
“Tuzak üçten tuzak bire. Hedef sokağa girdi. Tekrar ediyorum hedef görüş alanımda.” Bu ses Ayda’nın sesiydi. Murat’a bakıp devam etmelerini işaret ettim. Telsizden Uğur’un sesi de yükseldi. “Tuzak ikiden tuzak bire. Hedef geçti.” Uğur’ların önünden geçtiyse buraya gelmesi yakındır. Fatih kevgire çevirdiği adamı dükkândan çıkardı. Adam çıkarken yerine başka bir adam girdi. “Selamın aleyküm.” Fatih anında adama “Aleyküm selam.” Dedi. Adam otururken hedefin Vahir olduğuna emin olmam gerekiyor. Bu adamın sorgusunu sabırsızlıkla bekliyorum. “Ne istiyorsun?” Sessizce gazeteyi kapatıp öndeki sehpaya attım. “Nasılsın Vahir?” Adam aynadan bana baktı. Gözlüğümü hafifçe indirip Vahir’e baktım. Murat ve Fatih anında silahlarını çekip adama çevirdiler.
“Sen o musan? Avcı dedikleri?” dedi tereddüt eder bir şekilde. Gülümsedim. Fatih de silahını adamın kafasına dayayıp bana baktı. “Komutanım maşallah namınız her şeyden önce gidiyor.” Güldüm. Oturduğum yerden kalkıp adamın arkasına geçtim. “Beyaz Kurt ben, Vahir. Poyraz timinin komutanıyım. Avcı kod adım değişeli çok oldu. Tanıdığınız biri tarafından değiştirildi hatta.” Göz kırptım. Vahir’in göz bebekleri korkuyla büyümüştü. “Tanıdık biri?” Vahir’in titrediğini görebiliyorum. Gülümseyip o korktuğu ismi söyledim. “Kuzey Yarbayı bilirsin degil mi?”
“Kuzey Mutlu. Yarbay Kuzey Mutlu tarafından verildi. Korktuğunuz yegâne adam tarafından. Türkiye Cumhuriyet’inin yargısıyla baş başa olacaksın Vahir. Beyaz Kurt’la tanıştın, sıra Kuzey yarbay da.” Fatih silahıyla adamın kafasını dürttü. “Ulan ne şanslı adamsın puşt herif. Fişek gibi bir tim tarafından alındın. Roket atar gibi adamlarla tanışacaksın.”
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |