6. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 5

İnci
blackpearln

 

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 5

 

Tim göreve gittikten sonraki üçüncü günü devirdim. İki gündür hastanede bitmek bilmeyen nöbet yüzünden belimle boynum sızlıyordu. Son hastayı da devredip nöbetimin bittiğinde odama çıktım. Üzerimdeki önlüğümü çıkarıp sandalyeye bıraktım. Kabanımı giyip askıdaki çantamı ve önlüğümü aldım. Hastaneden çıkarken bankoda duran Nazike’ye baktım, yorgun bir tebessümle el salladım. “Ben çıkıyorum. Gerisi Senem’de.”

 

Saçlarım topuzumdan kurtulmuş, enseme ve yüzüme dökülmüştü. El alışkanlığımla saçlarımı geriye iterek arabaya doğru yürüdüm. Üstüm başım darmadağındı. Eve geçip dinlenmek istiyorum. Arabaya geçtiğimde eşofmanımı düzelttim, aynaları kontrol ettim. Derin bir nefes alıp kontağı çevirdim.

 

Yola çıktığım anda telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktım. Annem. "Annem." Aramayı yanıtladığımda annemin sesi yorgun geliyordu. Büyük ihtimalle o da nöbetten çıkmıştı. "Ne yapıyorsun annem?" Sola sinyal verip yolu kontrol ettim. Dönerken anneme cevap verdim. "Eve geçiyorum anne, sen ne yapıyorsun?"

 

"Ben de sofra hazırlıyorum annem.” İstemsizce gülümsedim. Aramızda kilometreler olmasına rağmen hala beni düşünüyordu. “Güzelce yemeğini ye tamam mı?" dedi. Büyük ihtimalle hep beraber kahvaltı yapacaklardı. Bir anlığına o masada olmayı istedim. Ne yalan söyleyeyim ailemi özledim. En azından Bulut’la atışırdım. "Merak etme anne.” Eve bir geçsem bir şeyler yaparım da önceliğim eve geçmek. “Eve geçeyim kahvaltımı yaparım."

 

Tam o sırada önüme kıran araç yüzünden sertçe fren yapmak zorunda kaldım. Kalbim göğsümde tekledi. İçime açıklayamadığım bir huzursuzluk çöktü. Bu işte bir terslik var ama hadi hayırlısı. Araçtan iki kişinin indiğini gördüğümde dudağımı gerginlikle yaladım. “Anne, rahat konuşamıyorum ben.” dedim hızlıca “Kapatıyorum şimdi.” Yanıt vermesine fırsat bırakmadan telefonu kapattım. Elim refleksle koltuğun altındaki sopaya uzandı; ama daha sopayı çıkaramadan kapım sertçe sarsıldı. Araçtan inen iki kişi kapısını açmaya çalışıyordu. Kilit açılmayınca içlerinden biri belindeki silahı çekti ve hiç tereddüt etmeden kapıma iki el ateş etti. Cam parçaları etrafa saçıldı.

 

Torpidoda duran ruhsatlı silahıma uzandım; ama adamlardan biri kapımı açıp kolumu sıkıca kavradı. "Ne yapıyorsunuz, bırak beni!" diye bağırdım. Hiç düşünmeden direnmeye çalıştım. "Kes sesini doktor!” diye kükredi. “Kes ki yaşa. Bin!" diyerek beni tehdit etti. Kolumu tutan adama bütün kuvvetimle tekme savurduğumda adam acıyla inledi. Arkada oturup bana sesimi kesmemi söyleyen adam indi, yüzüme sert bir tokat attı. Beni zorla arabaya bindirdiler.

 

Nereye gittiğimi öğrenmek için etrafı izlemeye başladım. Yol daraldı, asfalt yerini toprak yollara bıraktı. Bir köyün içine girdiğimizde araba durdu. Yıkık dökük bir evin önünde indirdiler beni. Kollarımdan beni sürükleyerek içeri soktular. “Geç şu küçük odaya!” Ev harabeyi andırıyordu. Ana odanın dışında dar, karanlık bir oda vardı. Küçük odada bir kadın, yaralı halde yatıyordu. Kapının önünden sedyede yatan kadına baktım. Yaralıydı. Kanı kıyafetlerine işlemişti. Onu hemen tanımıştım. Lojmanın iki sokak ötesinde gördüğüm, kısa küt saçlı, zayıf kadın.

 

Beni kaçırtan adam kolumdan tutup sedyede yatan kadının yanına itti. "Bu kadını iyileştireceksin."

 

"Bu kadın kim?" diye sordum, sesimi bilerek sakin tuttum. Sadece fazla dikkat çekmemeye çalışıyorum. Biraz da vakit kazanmaya.. Adam bir anda sesini yükselterek bana bağırdı. "Soru sormayacaksın doktor!” Kulağımın dibinde yankılanan sesiyle irkildim. “Bu kadın uyanacak! Eğer uyanmazsa seni burada öldürürüm!" Adamdan korktuğumdan değil belki ama hipokrat yeminim yüzünden kadına yaklaştım. Kadının yarasına baktığımda içim sıkıştı.Benim müdahalem onu iyileştirmeye yeter mi bilmiyorum. Kalbine yakın gelen tek kurşun kadını zaten öldürecekti. Yine de biraz denemek zorundaydım. Bu ana kadar yaşaması bile bir mucize. Kadının bulunduğu odaya göz atıp adama döndüm. "Bak,” dedim. “Bu kadın burada ölür. Burası mikrop yuvası onun için. Hastaneye gitmesi gerek."

 

Adamın kadını buradan çıkaramayacağını adım gibi biliyorum. Kadının arandığını da tahmin etmek çok zor değildi. Hatta eğer Poyraz timi hala dağdaysa, büyük ihtimalle bu kadını arıyorlardır. Adam elini kaldırarak tekrardan üstüme yürüdü. "Kes sesini!” Gözlerimi kapatıp yüzümü saçlarımla gizledim. Bana vurmasını beklerken, parmağını salladığını fark ettim. “Ne gerekirse sana getirilecek,” dedi tehditkar bir tonla. “Sen bu kadını yaşatacaksın, duydun mu?!" Kuyruğu dik tutmaya çalışarak adama döndüm. Kadının kalbi attığı sürece bana dokunamazdı. "Bana sesini yükseltme. Kadının hayatı benim ellerimde, hatırlatırım." Adam benim cesaretime karşı alaycı gülümsemeyle bana doğru bir adım attı. "Senin hayatında benim iki dudağımın arasında doktor. Sende bunu unutma."

 

Kısa saçlı kadının kalbine denk gelen yaraya dikkatle bakmaya başladım. Bir diğer uçta duran eldivenleri takıp köşedeki neştere kolonya döktüm. Şu anlık başka çarem yok. Kadının yarasını açtım. Kanaması yüzünden yüzü solmuştu. Ben bu kadını yaşatmak için baya bir uğraşacağım anlaşılan.

 

Saatlerce kadının kurşununu çıkarmaya çalıştım. Zaman duygum silinmişti; kaç dakika, kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Kurşunu çıkarmak için didinirken sırtımdan ter akıyor, ellerim titrememek için direniyordu. Son dikişi de attığımda kollarım uyuşmuştu. Yarayı kapattım, pansumanı bastırdım. Eldivenlerimi çıkarıp çöpe attığım an, içimdeki son gücünde tükendiğini fark ettim.

 

Köşeye konmuş, eskimiş koltukta oturan adam bütün bu süre boyunca tek bir an bile gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Ne bir yardım, ne bir söz.. Sadece izledi. Büyük bir sabırla.. "Bu kadar,” dedim, sesim yorgun ama netti. “Elimden gelen bu. Daha fazlasını yapamam. Bırak beni gideyim artık." Adam ağır ağır ayağa kalktı. Ellerini cebine soktu, sanki sohbet eder gibi rahat bir tavır takındı. Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. "Oldu,” dedi. “Seni salalım da git askerleri çağır, değil mi doktor?" dedi. Göz devirdim. Yorgunluğum sinirimle karıştı. Acıkmaya da başlamıştım ne yalan söyleyeyim. "Uff ne salak insanlarsınız ya.” diyerek yakındım. “Bak bu kadın yaşamaz diyorum sana. Bırak ölsün."

 

Sözüm biter bitmez adam büyük bir hiddetle üzerime yürüdü. Gözlerindeki öfke bir anda patladı. Elini kaldırıp bana tokat attı. Tokatın şiddetiyle yere savruldum. Saçlarım yüzümü kapatırken ellerim, yüzüm yerin pisliği yüzünden kirlenmişti. Toz, kan ve küf kokusu burnuma doldu.

 

Derin bir nefes aldım. Ben buradan çıkmasını bilirim, diye geçirdim içimden. Ama şimdi değil. Dilimi dudaklarıma sürttüm. Demir tadı hafifçe ağzıma yayıldı. Belli ki yediğim tokat yüzünden dudağım kanamaya başlamıştı. Yavaşça başımı kaldırıp korkusuzca ona bakmaya başladım. "Söylesene,” dedim sakin ama keskin bir tonla, “Beni korkutabileceğini mi sanıyorsun?" Adam bana doğru hafifçe eğildi, gülerek. "Korkmuyorsun yani?"

 

Dudağımdaki kanı kolumla silerken ayağa kalkıp adamın karşısında dimdik durdum. Tıpkı babamdan öğrendiğim gibi. Geri adım atmadan. O benden kısaydı. Bunu bilerek, üstüne yürür gibi ona baktım. "Senin gibi bir köpekten mi korkacağım?" diyerek alayla sırıttım. Köpek kelimesini özenle vurgulamıştım. Gülümsemem biter bitmez başıyla işaret verdi. Bir anda adamları içeri girdi. Kollarımdan tutup beni zorla dizlerimin üzerine çöktürdüler. Dizlerim sert zemine çarptığında canım yandı ama sesimi çıkarmadım. Adam ise silahını çıkarıp başıma dayadı. Metalin soğuğunu saç diplerimde hissettim.

 

Onun bu haline gülmeye başladım. Kısa, sinir bozucu bir kahkaha çıktı ağzımdan. Beni korkutabileceğini sanmıştı. Dizlerimin üzerinde, silah başımdayken bile onun gözlerine bakmaktan çekinmedim. Adam onun önünde diz çökmüş bu halimi umursamadan sırf sedyede yatan kadın için durup odadan çıktı. Kapıyı üzerime kapandı. Kilidin sesi odanın içinde yankılandı. Gözlerimi devirdim. Dizlerimin üzerine çökmüş halde kalmak anlamsızdı. Yere oturdum, sırtımı duvara yasladım.

 

Annem.. Ulaşamayacak bana. Arayacak, açılmayacak. HEr saniye daha çok panikleyecek. Babama ulaşamadığı her an böyle paniklemişti. Bu düşünce göğsüme ağır bir taş gibi oturdu. Oturduğum yerde dizlerimi kendime çektim, başımı dizlerime yasladım. Gazetelerle kapatılmış camdan çok hafif bir ışık geliyordu. Odanın içi soluk griye boyanmış gibi görünüyordu. Dışarıda hayat akıyordu belki de..

 

İçimden fısıldadım. Baba.. bana yardım et. En azından annem bir süre daha ortalıkta olmadığımı anlamasın.

 

“Deniz iyi misin?” Başımı kaldırıp anneme baktım. Annem elindeki kaşığı Defin’in ağzına doğru uzattı. “Kuzey’e ulaşamıyorum.” Nehir teyzem elindeki kâse ile annemin yanına yaklaşıp Elis’in önüne bıraktı. “Normal değil mi? İşi vardır, görevdedir.” Önümdeki kaşığı alıp çorbamı içmeye başladım. “Anni..” Denef elini anneme doğru uzattı. “Al, al.” Elindeki bardağı anneme uzatıyordu. Nehir teyzem, annemin omzunu sıktı. “Arar akşama, merak etme.”

 

O gün babam aramadı. İki üç gün sonra haberi gelmişti. O günleri düşündüğümde içimde ağır bir düğüm oluşuyor. Annemi endişelendirmek istemiyorum. İçimi ferah tutmaya çalışıyorum.

 

Oturduğum yerden kalktım. Kemiklerim sızlıyordu. Sedyeye doğru kadını kontrol ettim. Yarası çoktan mikrop kapmıştı. En steril şartlarda bile zor kurtulacak bir yaraydı. Her türlü çok acı çekecekti. Acı çekmesi umurumda bile değil. Gerekirse burada geberip gitsin. Kim bilir kaç kişiyi öldürdü bu kadın? Kaç kişinin kanına girdi bu şerefsiz. Şimdi ise sırf bu kadını hipokrat yeminim gerçeği yüzünden hayatta tutmak zorundayım.

 

İlk defa bu yükün altında bu kadar ezildiğimi hissediyorum. Biz doktorlar umut getiriyorduk. Hastanelerde hastalar bizden umut, sağlık bekler, ellerimize teslim ederlerdi kendilerini. Biz de onlara elimizde ne varsa denerdik. Bütün ilaçlar, yöntemler, saatler süren mücadeleler.. Hepsi bir insanın biraz daha nefes alabilmesi içindi. Bütün bu olaylara rağmen yeni doğanlara aşı yaptırmayan anneler, sırf kızının dış görünüşü yüzünden sağlıklı kızlarını estetiğe zorlayan ebeveynler gördüm. Sedyede yatan kadına bakıp ateşini kontrol ettim. Elim alnına değdiğinde içimde hiçbir merhamet kıpırtısı olmadı. Sadece görev, sadece zorunluluk.. Gözlerimin önüne gelen babamla gözlerim doldu.

 

“Babasının ballı bebeği.. Özleştik değil mi çiçeğim?” Gülümsedim. Üçümüz de babamın kucağına sokulmuş, oturuyorduk. Defin babamın bacağının dibindeydi. Denef boynuna sarılıyordu. Ben ise dizinde yatıyorum. “Senin kızlar seni baya özlemiş anlaşılan.” Murat eniştem kahvesini içerken gülümsedi. Denef babamın omzunda yatarken esnedi. Annem bize bakarken elindeki kahveyi masaya bıraktı. “Uyku vakitleri geçti.” diyerek yatmamız gerektiğini ima etti. “Sen geleceksin diye uyumadılar.”

 

Gözlerimi kapatıp esnedim. Babam bize bakıp gülüyordu. “Pekala,” diyerek hafifçe kımıldandı. “Hadi bakalım uykuya.” Gözlerimi aralayıp etrafa baktım. Annem Defin’i kucağına aldı. “Defne, gel bakalım babanın güçlü kollarına..” Gözlerimi ovuşturarak babamın kucağına çıktım ve boynuna sarıldım. Odamıza girdiğimizde hepimizi yataklarımıza yatırdılar. Babam üstümü örttü saçlarımı okşadı. Gözlerimi kapattım. “Bir gün zor durumda kalacaklar diye çok korkuyorum.” Annemin fısıltısını duyabiliyorum. Tam değil belki ama duyuyorum. “Ne zaman zor durumda kalsalar, hep yanlarında ben olacağım Deniz. Şu zamana kadar seni yalnız bırakmadığım gibi onları da bırakmam.”

 

Ben, babasının biricik kızı Defne Mutlu şu an daracık, rutubetli bir odada belki de babamın katili ile bir bağı olan teröristi iyileştirmek zorunda kaldım. Şimdi ben bu ellerle nasıl tekrardan masum insanları tedavi edeceğim? Kan kokmaz mı ellerim? Yaşattığım her masumda aynı anda bu teröristi de yaşattığım gerçeği beni yakmaz mı?

 

《––––––🩺––––––》

 

 

“Poyraz istirahat et!”

 

Tim çantalarını alıp içeri yönelirken bende silahımla beraber içeri ilerledim. Karargahın kapısından girer girmez Barut’la karşılaştım. “Barut, albay nerede?” Elindeki kahveyle yukarıyı gösterdi. “Yukarıda. Görev nasıldı?” Dudaklarım keyifle yukarı kıvrıldı. Barut benim keyiflendiğimi gördüğü gibi bir şeyler olduğunu anladı. Kaşları hafifçe kalktı. “Küpeliyi hallettiniz mi yoksa?” Göz kırptım. “Neredeyse. Vurdum, bundan eminim ama aldılar. Cesedini göremedim.” Başıyla içeriyi gösterdi. “Hadi git de müjdeyi ver o zaman.” Gülümsedim. Silahımı sıkıca kavrayıp içeri ilerledim.

 

Birkaç adım attığımda Mahmut yanıma geldi. Silahımı ve çantamı ona uzattım. “Yerine götür.” Mahmut gülerek başını salladı. O benim odama doğru giderken ben Mevlüt albayın odasına ilerlemeye başladım. Albayın odasına ilerlerken karargâh tuhaf bir şekilde sessiz, sakindi. Albayın kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Kapıyı çalıp içeri girdim. “Görev raporu vermeye geldim komutanım.” Albay oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Bakışları üzerimde gezindi. “Gel Kerem, gel. Nedir durum? Keyfin yerinde görünüyor.” Gülümsememi bastırdım. “Küpeliyi vurdum. Vurdum ama ölüp ölmediğini bilmiyorum komutanım.” Albayın kaşları çatıldı. “Ne demek ölüp ölmediğini bilmiyorum?”

 

“Komutanım, aldılar. Uzaktan vurdum ama yarasının ölümcül olduğuna eminim. Kalbinin çok yakınından vurdum.” Albay eliyle masaya vurup ayağa kalktı. Yüzünde memnun bir ifade vardı. Bu bilgi bile sanırım onun keyfini yerine getirmeye yetti. “Harika, bu bilgi bile bize yeter. Saha ekiplerimize bilgiyi geçeriz, onlar bize teyitli bilgi geçerler.” Albay gerekli her şeyi öğrenirdi nasıl olsa. “Çıkabilirsin. Geç evine, dinlen.” Başımla selam verip ciddi bir şekilde odadan çıktım. Odadan çıktığımda gözüm sağ tarafımda kalan merdivenlere takıldı. Doktor.. ne yapıyor acaba?

 

Merakıma yenik düşüp merdivenlerin olduğu tarafa yöneldim. Merak sayılmaz bu, sadece kontrol etmek gerekiyor. Kontrol iyidir. Basamakları üçer beşer tırmanıp yukarıya çıktım. Sola dönüp koridorun sonundaki revire doğru ilerledim. Revirin önünden geçerken açık kapıdan içeri baktım. İçerisi boştu. Derin nefes alıp içeri girdim. Kapının arkasındaki Senem bana döndü. Beni gördüğü gibi kaşları çatıldı. “Yüzbaşı? Bir sorun mu var?” Duraksadım. Doktorun nöbeti bugün değil miydi? Niye hala Senem burada? “Hayır yok.” dedim, etrafa göz gezdirdim. “Bu gece nöbet sende mi?” Sanırım saçma bir sordum. Senem elindeki ilaçları masaya bırakıp bana baktı. “Aslında Defne gelecekti ama sanırım hastanede çok yorulup uyuyakaldı.” Normal. İki gün hastane nöbeti olmalıydı. Kesin yorgunluktan uyuyakalmıştır. “Anladım.” Başka diyecek bir şey bulamadığım için Senem’e bakmadan arkama döndüm. Ama içimdeki huzursuzluk yerinden kıpırdamadı. “Kolay gelsin.” deyip çıktım. Merdivenlerden aşağı indim.

 

Karargâhın bahçesine çıktığımda ağacın altında çayını yudumlayan Cemil’e baktım. “Cemil, anahtarım!” Ben anahtarın gelmesini beklemeden arabama doğru ilerlemeye başladım. Cemil’in arkamdan anahtarlarımla geldiğini biliyorum. Cemil’den arabamın anahtarını alıp hızlıca arabaya bindim. İlk işim hastaneye gitmekti. Hastanenin önüne gelişigüzel ama ambulans yolunu kapatmayacak şekilde park edip indim. Otoparka baktım. Yok..

 

Arabası yoktu. Doktorun arabası hastanenin otoparkında yoktu. Yine de içeri girip etrafa baktım. Bir hemşireyi kolundan tutup durdurdum. “Doktor Defne burada mı?”

 

“Ben hatırlayamıyorum ama polikliniğe imza attıysa çıkmıştır.” Nazike.. Hızlıca polikliniğe doğru ilerlemeye başladım. Poliklinikte Nazike vardı. “Nazike.” Nazike başını kaldırıp bana baktı. “Komutan hoş geldin.” Gülümsedi. Bankoya yaslanıp ona baktım. “Doktor çıktı mı?” Nazike önündeki dosyayı kontrol edip onayladı. “Ne zaman çıktı?” Tekrardan dosyaya baktı. Kontrol etmesini beklerken etrafa göz gezdirdim. “İki saat önce çıktı.” İki saat.. O zaman çoktan eve gitmiş olmalı. Umarım evde uyuyordur. Hastaneden çıkıp tekrardan direksiyona geçtim. Direksiyona geçtiğimden kalbim gereksiz yere hızlı atıyordu. Gereksiz, evet.

 

Lojmanın girişindeki askerlere korna çalıp içeri girdim. Bahçede çocuklar oynuyordu. Dikkatli bir şekilde park edip indim. Doktorun arabasının bulunması gereken yerde yeller esiyordu. Cebimde çalan telefonu açıp arayana bakmadan yanıtladım. “Abi selamın aleyküm, ne yapıyorsun?” Nerede bu kadın? Eve mi gelmedi? Belki de arabasıyla gelmedi. “Aleyküm selam Jankat. İyiyim eve yeni geldim şimdi. Siz ne yapıyorsunuz?” Burnumun ucunu silip kendi apartmanımla onun apartmanına baktım. Evi kontrol etmekte bir fayda var. Derin bir nefes alıp doktorun apartmanına doğru adımlamaya başladım. “İyiyiz şükür. Annem ramazanda bir gün bile olsa gelecek mi diye soruyordu, ondan aradım seni.” Binaya girdiğimde asansöre ilerledim. “Bilmiyorum zor gibi.” Asansörün gelmesini beklerken derin bir nefes verdim. “Ben şu an çok müsait değilim. Seni sonra arayayım mı?” Jankat’ın yanıt vermesini beklemeden telefonu kapatıp cebime attım. Doktorun kapısının önünde durup ziline bir iki kez bastım. Kapıyı açan olmadı. Acaba markete ya da karargâha falan mı gitti?

 

Geri aşağı indiğim gibi apartmandan çıktığımda yakalamaca oynayan çocuklardan birini durdurdum. “Aslanım ne zamandır oynuyorsunuz?” Çocuk soluk soluğa kalmıştı. Bana bakıp eliyle işaret parmağını kaldırdı. “Doktor ablanızın çıktığını gördünüz mü hiç?” Başını salladı. Eğer doktor bir saatten önce çıkmış olsaydı çoktan karargâhta olurdu. Lojmanın girişindeki askerlere doğru hızlı adımlarla ilerledim. Kulübeye girdiğimde askerler anında ayağa kalktı. “Oturun. Hamdi bana acil bugünün giriş çıkış defterini aç.” Hamdi defteri önüme doğru iterken cebimden telefonumu çıkarıp Barut’u aradım. “Hayırdır lan? Ayrılalı çok olmadı, beni mi özledin?”

 

“Doktor geldi mi karargâha?” Kahkaha attı. “Bu kadar mı özledin lan doktoru? Bir de nefret ayağına yatıyorsunuz, salağım ya bende.” Endişemi bastırmaya çalıştım. “Barut durum acil. Doktor bugün hiç lojmanlara gelmemiş görünüyor. Hastaneden de çıkmış.” Barut’un keyifli sesi bir anda kesildi. Şakası yarım kaldı. Durumun ciddiyetini sonunda kavramıştı. “Yok gelmedi. Belki hastanede bir şeyi unutmuştur.” Defteri itip dışarıya baktım. Barut benim aklıma gelmeyen en mantıklı şeyi söylemişti. Güvenlik kulübesinden çıkarken arabama doğru ilerlemeye başladım. “Ben hastaneyi kontrol etmeye gidiyorum. Sende karakolu ara. Karakolda Zeynep komiser var.” Aracın kilidini açtım. Arabaya binip telefonu kulağıma yasladım. “Ona söyleyeceğim plakayı ver. Plakadan sorgulama yapsınlar bi.” Barut anında beni bekletmeden “Dinliyorum.” diyerek beni yanıtladı. Lojmandan çıkarken plakayı söyledim. “17 DFN 02.”

 

Hastaneye sürmeye başladım. Doktor, öyle haber vermeden oyalanacak biri değildi. Bu kısacık süreçte bu kadar anlayabildim onu. Sağa dönüp kestirme yolu kullanmaya başladım. Hastaneye yaklaştığımda karşımda gördüğüm şey ile ani fren yapıp durdum. Çalan telefonumu, arayana bakmadan yanıtladım. “Kurt.” Barut’un telefondan gelen sesi ciddiydi. Az önceki konuşmamızdaki alaycı sesinden farklıydı. “Defne’nin aracı hastaneden iki sokak ötede sağa çekilmiş bir şekilde duruyormuş. Zeynep bu plaka üzerine bir ihbar bulduğunu söyledi.” Derin bir nefes aldım. Ne ihbarı olduğunu tahmin etmesi zor değildi ama sorması zordu. “Ne ihbarı?”

 

“Aracın yolu kesilmiş. Sabah dokuz gibi. İki beyaz araç kesmiş.” Aracımı kenara park edip telefonumu aldım. “Başka bir şey gören olmuş mu?” Barut’tan ses gelmiyordu. Soruyu tekrar soracağımda beklediğim cevabı verdi. “Defne’yi almışlar.” Yutkundum. Gözlerimi sıkıca kapatıp defalarca yutkundum. Sanki başka bir şey yapabiliyormuşum gibi.. Doktorun lüks arabası tam karşımda duruyordu. Etrafı girilmez şeritleriyle çevrilmişti. Derin bir nefes aldım. “Araba karşımda. Polisler de yanında.” Barut yine bir süre süren sessizliğin ardından “Geliyorum.” Dedi. Telefonu kapatıp arabaya doğru ilerlemeye başladım.

 

Savcı inceleme yapıyordu. Polisler beni durdurmak için yanıma yaklaşsa da asker kimliğimi gösterip savcının yanına ilerlemeye başladım. “Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt. Durum ne savcım?” Kadın bana bakıp arabaya döndü. “Telefonu ve çantası arabanın içinde. Arabanın içinde bir sopa bulduk. Büyük ihtimalle saldırganlara vurmaya yeltenmiş ama yerinden çok az kımıldadığına göre vakti olmadı.” Arabanın içine göz gezdirdiğimde parmak izlerini bozmamak için hiçbir yere dokunmadım. Savcı ön ve arka tarafı gösterdi. “Tanıkların söylediğine göre iki taraflı kesmişler. Öndeki araca bindirmişler. Kadın baya direnmiş, hatta birine tekme falan atmış ama silah çekmişler.”

 

Nereye götürmüş olabilirler.. “Dağa götürdüler.” Savcının “Efendim?” dediğini duyduğumda silkelenip savcıya baktım. “Kendi kendime nereye götürülmüş olacağını düşünüyordum.” Bana bakarken “Dağa götürülmüş olabileceğini mi düşünüyorsunuz yani?” diye sordu. Onayladım. Başka nereye götürebilirlerdi? Ama neden götürsünler? Denklemde bir sürü belirsizlik var. Ve benim matematiğim bok gibi. Savcı elindeki fotoğrafı bana uzattı. “Ha bir de bu fotoğrafın arkasındaki yazı var. Torpidoda ruhsatlı silahının yanında duruyordu.” Fotoğraf büyük ihtimalle doktorun babasına aitti. Kucağına oturttuğu üç kızı ile gülümsüyorlardı. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde arkasında yazan yazı fotoğraftan alakasızdı ve dikkat çekiciydi. Sen insanların kutup yıldızı gibi yön gösterirsin, ben kuzey ışıkları kadar belirsizim.

 

Savcının yazıya takılması normal geldi. Ama alakasız olan şey cümlenin düz yazıyla yazılmış olmasına rağmen el yazısıyla yazılan kelimelerdi. Kutup yıldızı ve Kuzey ışıkları. Düşün Kerem düşün. Kutup yıldızı, kuzey ışıkları.. Fotoğrafta babasının kucağında oturan üç küçük kız çocuğu vardı. Saçları farklı farklı yapılmış üç küçük kız. Güzel sade elbiseleri boyunlarındaki kolyelerle oturuyorlardı. Kolye.. Gözlerimi kısıp kolyelerine dikkatle baktım. Yıldız mı o? Yıldız, kutup yıldızı.. Savcıya bakıp elimdeki fotoğrafı gösterdim. “Bu bende kalabilir mi?” Savcı onayladı.

 

Barut’un taksiden indiğini gördüğümde ona doğru ilerleyip şeridin üstünden atladım. “Barut bin. Karargâha geçiyoruz.” Arabama koşmaya başladığımda Barut da arkamdan arabaya bindi. Arabayı sürmeye başlayıp elimdeki fotoğrafı Barut’a uzattım. “Bu fotoğrafın arkasında bir yazı var. Bir tür şifre olduğunu düşünüyorum.” Barut elimdeki fotoğrafı alıp incelemeye başladı. “Kolyeleri yıldız mı? Yıldız dimi ben yanlış görmüyorum.” Onayladı. “Kuzey de babasının adı.” Dönüp ona baktım. Barut bana bakıp fotoğrafı salladı. “Dosyasında okumuştum düzelt şu kaşlarını.” O diyene kadar kaşlarımı çattığımın farkında değildim. Barut telefonunu çıkarıp bir şeyler yapmaya başladığında bende karargâha girdim. “Alo Burcu, Defne Mutlu adına herhangi bir iz, takip edilecek herhangi bir şey.”

 

Arabayı park ettiğimde Barut’la beraber indik. Barut telefonda bekliyordu. Beraber içeri yürüdüğümüzde Barut bana baktı “Bulduk. Tahmin ettiğimiz gibi.” Telefonu kapatıp bana döndü. “Kolyede takip cihazı varmış. Bir köyde tutuyorlar.” Karargâhın içine girdiğim gibi yüksek bir sesle bağırdım. “Poyraz! Hazırlan, çıkıyoruz!” Üst kattan koşturma sesleri gelmeye başladığında bende hazırlanmak için odama geçtim. “Barut konumu Fatih’e geç.” Postallarımın bağcıklarını kontrol edip silahımı aldım. “Poyraz, doktor hanımı kurtarmaya gidiyoruz. Hazırlanın, on dakikaya çıkıyoruz.” Biraz daha dayan doktor hanım. Ve ilk kez, bunu sadece bir görev için istemediğimi kabul etmek üzereydim. Seni almaya geliyorum.

 

《––––––🩺––––––》

 

Saatler geçmişti. Yani tahminimce saatler geçmişti. Hava iyice kararmıştı. Büyük ihtimalle lojmandakiler benim eve gelmediğimi artık biliyor olmalıydılar. Yani umarım biliyorlardır. Göğsüme giren ağrıya odaklanmamaya çalıştım. Kadına her baktığımda babamın şehadet anı gözümün önüne geliyor.

 

“Baba!” Babamı göğsüme çekip yaralarına ellerimi bastırmaya çalışıyordum. Kan kokusu çok fazla geliyordu. Çenemi onun başına yaslayıp sallanmaya başladım. “Defne..” Fısıltısını duyduğumda gözlerimi aralayıp ona baktım. “Güzel kızım..” Nefesi yavaşladı. Artık daha zor nefes alıyordu. “Ambulans! Ambulans nerede kaldı!”

 

“Defne.. Kendine, kardeşlerine çok iyi bak. Kolyen.. Onu boynundan hiç çıkarma.” Zor nefes alıyordu. Yutkundu. “Neden..?” Çok geçmeden kalp atışları elimin altında yavaşladı ve durdu. “Neden..? Baba!”

 

Sabaha karşı uyukladığım rüyamdan irkilerek uyandım. Odaya yaklaşan adım seslerine odaklandım. Oturduğum yerden kalkıp kapının arkasına geçtim. Burada daha fazla kalamam. Kapıdan giren adamın boğazına sarıldım. Cebime sakladığım neşteri ölmeyeceği ama kalkamayacağı bir yerine direkt sapladım. Neşteri çıkarırsam ölür diyerek neşteri yerinde bıraktım. Adam yere düşerken belindeki silahı aldım. Kapıdan çıkar çıkmaz sırtımı duvara yaslayıp beni soktukları küçük odanın ters yönüne doğru ilerlemeye başladım. Koridora çıktığımda koridorun sonunda eve girdiğim tahta bir kapı vardı.

 

Karşıma çıkan adamın bacağına tereddüt etmeden ateş ettim. Acıyla inleyerek yere düştüğünde silahı tekrardan silahı tutan eline nişan alıp sıktım. Terörist kadını tedavi etmem söyleyen adam arkamdan saçımı tutacağını son anda fark edip, tutturmadan arkamı döndüm. Onun da bacağına sıktım. "Orospu!" Ona doğru eğilip silahı tutan elimi adama doğru salladım. "Kes sesini köpek! Ne sandın sen beni? Öyle rastgele bir doktor mu?” Adam bana öfkeli bakışlarını yöneltiyordu. “Ben,” Kendimi özellikle vurgulayarak konuşuyordum. “Öyle rastgele bir doktor değilim köpek. Ben Şehit Emekli Yarbay Kuzey Mutlu'nun kızı Defne Mutlu'yum. Bu ismi aklına kazı." Silahı tekrardan doğrulttuğum anda bu sefer omzuna sıktım. Adam dengesini kaybedip sırtını duvara yasladı.

 

Evden koşar adımlarla çıktığımda karşıma çıkan ve bana silah doğrultan adamlara hiç düşünmeden sıktım. Hatırladığım kadarıyla köyün çıkışına doğru koşmaya başladım. Nereden çıkacağımı, nereye varacağımı bilmiyorum. Dönmem gereken köşeden döndüğüm anda biri beni belimden tutup çekti. Arkamda hissettiğim beden beni kendi göğsüne yasladı. Belimdeki ellerin sahibine doğru dirseğimle karnına vurdum. Kolunu tutup ona doğru döndüğüm anda elimdeki silahı arkamdaki bedenin çenesinin altına yasladım. Ani hareketlerden dolayı savrulan saçlarımı başımı savurarak gözümün önünden geri ittim.

 

O an karşılaştığım mavi gözlerle neye uğradığımı şaşırdım. Mavi gözler sanki benden bunu bekliyormuş gibi bakıyordu. Hiç şaşırmamış gibiydi. Hatta yüzünde ufak bir tebessüm gördüğüme eminim. Alaycı değildi, daha çok gurur duyuyor gibiydi. "Komutanım, doktor hanım size silah mı dayadı ben mi yanlış görüyorum?" diye yakınımdan gelen kıkırtıyla kendime gelip silahı onun çenesinden indirdim. Komutan, Fatih'e ters bir bakış atıp tekrardan belimden tuttu. Beni kendine çekip yaslarken sessiz kalıp bekledim.

 

"Doktoru buradan çıkarmalıyız. Hakan indir şu herifi." Hakan komutanının emriyle adamı tek atışta yere serdi. "Poyraz! Koruma ateşi!" Komutanın tekrar emretmesiyle poyraz timi koruma ateşine başladı. Komutan elimi sıkıca kavrarken bana bakıyordu. Beni tutarak arabaya ilerlemeye başladığında bende onunla koşmaya başladım. Komutan elimi bırakmadan bir anda bizi bir harabenin altına çektiğinde ne olduğunu anlamadan tepemizden bir kurşun geçti. O anki panikle ayağım kaymıştı. Dengemi kaybedip bileğimi burktum.

 

"Sikeyim! Keskin nişancı var!" Komutanın küfrü beklemediğim bir şeydi. Bakışlarımı ona çevirdim. Bana bakmadan derin nefes alıp veriyordu. "Komutanı koruyun!" Poyraz timi, Hakan’ın emrini yerine getirirken komutan hemen yanımdaki Murat’a baktı. "Murat, doktoru koruyacağız.” Bana baktı. Göz göze geldiğimizde, o çatışma ortasında bakışlarındaki sertlik netti. “Doktor yaslan şuraya ve sakın kalkma." Bileğimin acısını yeni yeni hissedebiliyorum. Sessizce yüzümü buruşturdum. Kımıldayacak halim de cesaretim de yoktu. "Kıpırdayamıyorum ki bileğim çok ağrıyor." Komutan hızlıca beni kendine doğru çekip sarmaladı. Diğer taşı çekiştirerek silahını konumlandırdı. "Kendini savunabilir misin?" Yüzümü buruşturdum. Ciddi misin? Az önce sana silah çektim ben be. Ben sana silah çektim hatırlatırım aptal. Göz devirip etrafa baktım. "Gerektiğinde evet." Kamuflajından çıkardığı silahı bana uzattı. "O zaman al bunu gerektiği gibi kullan." Elime aldığım silahın emniyetini kaldırdım. Sıkıca kavrayıp beklemeye başladım. "Hakan, Murat'ı da al ilerle. Bunlar tutup destek ekip çağırırlar. Hızlıca gitmeliyiz."

 

Komutan nişan aldığında tekrardan sıkmaya başladı. "Komutanım Avcı modunu açtı yine." Kaşlarımı çatıp Murat’a baktım. "Avcı mı?" Murat bana bakmadan gülümsedi. “Kerem komutanın kod adı.” Anladığımı belirterek başımla onayladım. "Tekte indiriyor yine." Kerem'in arkasından gelen teröristleri gördüğümde silahımı kaldırıp nişan aldım. Gelen iki kişiyi, iki kurşunla indirdim. Kerem yakınından gelen silah sesiyle başını arkasına çevirip önce adamlara sonra bana baktı. "Asker kızı olduğun belli oldu." Yalandan gülümseyip silahın ucunu ona doğru doğrulttum. "Beni küçümsememen gerektiğini anlamışsındır umarım."

 

Kaşları alayla havalandı. "Ne o? Beni de mi vuracaksın?" Başımı hafifçe çevirip gülümsedim. Yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan tekrardan ona döndüm. "Neler yapabileceğimi bilmiyorsun komutan." Komutan dediğime gülüp adamlara döndü. Poyraz timi koruma atışlı adımlarıyla eve ilerlemeye başladı. Komutan beni sıkıca tutup kaldırdı. "Poyraz, doktoru aldım. Araca geçiyoruz."

 

"Komutanım, doktor burada katliam çıkarmış hee. Üç kişiyi yaralamış biri ölü." Komutana baktığımda yüzünde bir gülümseme vardı. Görmediğimi sansa da gözümden kaçmadı. Araca bindiğimde o kadının burada olduğunu hatırladım. O an komutana dönüp o kadının burada olduğunu söylemem lazım. O kadını almaları hepimizin yararına. O kadını kurtarmış olmak yeterince can sıkıcıyken şimdi bir de elimizden kaçırmamalıyız. Komutana dönüp kolunu tuttum. Komutanın bakışları bana döndüğünde heyecanla konuştum. "O kadın burada komutan. İçeride yaralı yatıyor. Beni zorla aldılar kadını kurtarayım diye." Dediklerimi anlamaya çalışıyordu. Kaşları çatıldı, bakışları yere indi. "Hangi kadın?"

 

"Hangi kadın olacak. Kısa saçlı, kısa boylu kadın." Komutan dediklerimi anladığı gibi hızlıca araçtan inip telsizle time bağırdı. "Siktir. Poyraz, küpeli içeride mi?!"

 

"Hayır komutanım." Komutanın bakışları bana döndüğünde hararetle bütün olayı anlatmaya başladım. Paniğime engel olamadan ona bakıyordum. "Kaçmışlar. Vurdum ben adamı, adam da yaralı." Komutan ellerimi tutup beni sakinleştirmeye çalışıyordu. “Tamam doktor. Sakin ol, önceliğimiz seni kurtarmaktı. Seni sağ salim kurtardık en azından.” Ona bakıp başımı salladım. “Olmaz. O kadını da alabilirsiniz.” Komutan benim bu çırpınışlarımı umursamadı. Tekrardan yanıma oturup bana baktı. Tim ise evi, hepsini toparlayıp araca döndü. Araca binen tim ve direksiyona geçen Hamza ile araç hareket etti. Hakan'la komutanın arasında oturuyordum. İkisi de silahlarını bacaklarının arasında yere yaslı tutuyordu.

 

"Allah’ıma kitabıma efsane timiz he, değil mi yenge hanım." Boş bulunarak, ağzından kaçırdığı lafla bütün bakışlar Fatih'e döndü. "Komutanım,” Çekingen ses tonu gülme isteğimi arttırdı. Dudaklarımı birbirine bastırıp önüme döndüm. “Sizin aranızda bir şeyler yok muydu?" Komutana dönüp baktığımda sinirli bakışlarla Fatih’e bakıyordu. Silahını sıkıca kavramıştı. "Yok Fatih.” Her an önünde duran silahla Fatih’i vurabilirdi. “Bu lafının cezasını eğitimde ödeyeceksin." Komutanın dediğiyle göz devirip elimi ona uzattım. Tuhaf tuhaf bana baktığında "Telefon." dedim. Anlamsız bakışlarını üzerimde tutmaya devam ediyordu. İlla açıklama yapmam mı gerekiyor yani. "Annemleri aramam gerekiyor komutan, telefonunu verir misin?" Açıklama yapmama rağmen telefonunu çıkarmadı. "Az kaldı gidince ararsın." Ona tekrardan göz devirip başımı geriye yasladım. Gözlerimi kapattım. Hem birilerini vurdum hem de ellerinden kaçtım. Bugün oldukça yoğun geçti. Uykusuzluk iyiden iyiye baş ağrısı yapmaya başlamıştı. Biraz uyusam bütün dertlerim çözülür değil mi? Gözlerimi kapatıp elimle alnımı kaşıdım. Başım öne doğru düştüğünde çok geçmeden biri bedenimi sert ama rahat bir yere başımı yaslandı. Dudaklarımı minik minik kıpırdatıp yattığım yere sokuldum ve uyumaya devam ettim.

 

"Hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak; Yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma, hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime, hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime, insan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime, görevimle hastam arasına yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime, hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağıma, mesleğimi vicdanımla, onurumla ve iyi hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma, hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime..."

 

Gözlerimi biricik öğretmenim anneme çevirdim. Tıp fakültesinde en sevdiğim öğretmenim olan annem sayesinde gelmiştim buralara. Annem, gözleri dolu dolu benim hipokrat yeminimi etmemi izliyordu. Bütün ailem buradaydı. Büyük bir gururla beni izliyorlardı. Damla teyzem fotoğraflarımı çekiyordu. Murat eniştem ise gülerek Damla teyzemi izliyordu.

 

"Mesleğimi bana öğretenlere, meslektaşlarıma ve öğrencilerime hak ettikleri saygıyı ve minnettarlığı göstereceğime, Tıbbi bilgimi hastaların yararı ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için paylaşacağıma, hizmeti en yüksek düzeyde sunabilmek için kendi sağlığımı, esenliğimi ve mesleki yetkinliğimi korumaya dikkat edeceğime..." Bu sefer gözlerimi babama çevirdim. En önde bütün heybetiyle oturuyordu Yarbay Kuzey Mutlu. Yeni başladığı yarbay görevinin verdiği ağırlığı üstünde büyük bir heybetle taşıyordu.

 

"Tehdit ediliyor olsam bile, tıbbi bilgimi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri çiğnemek için kullanmayacağıma.." Her yer bir anda kanla kaplanmaya başladı. Yutkunup etrafıma baktım. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Babam hala tam karşımda, bana gülerek bakıyordu. Babamın bakışları bir an olsun benden ayrılmıyordu. Bakışlarımı onlardan çekip başımı eğdim. Ellerimde beliren kan lekeleri ile duraksadım. Gözlerim korkuyla dolmaya başlamıştı. İstemsizce ağlamaya başladım. Babamı öldüren adamları iyileştirmeye çalışıyordum. Önümde yatan teröriste müdahale etmeye çalışıyordum. Tir tir titreyen ellerimi teröristten çektim.

 

"Doktor... Doktor uyan." Beni sarsan elleri umursamadan babama çevirdim bakışlarımı yerde cansız yatan babamı gördüğümde ağlamam iyice şiddetlendi. "Kararlılıkla, özgürce ve onurum üzerine..."

 

"Doktor uyan."

 

"Ant içerim!" Derin nefesler alarak gözlerimi açtım. Sanki nefesim kesilmiş gibiydi. Kaşlarımı çattım. Rüya mıydı? Hayır, kabus... Komutan, beni kolunun altına alıp diğer eliyle bana su şişesini uzattı. Uzattığı sudan birkaç yudum aldım. Hipokrat yemininin altında bu kadar ezilebileceğimi hiç düşünmedim. Ellerim titriyordu. Aracın içindeki timin bakışları üzerimdeydi. Herkesin bana baktığını görebiliyordum. Bakışlarımı kaçırıp istemsizce komutana doğru döndüm. "Geçti doktor.” Komutanın sesi bütün gerginliğimi almak ister gibiydi. “Ne gördün bilmiyorum ama bak Poyraz timinin yanındasın." Etrafa tekrardan bakarken gözlerimi kapatmaya çekindim. Komutan gözlerini üzerimde gezdiriyordu. "Biliyorum teşekkür ederim." Ellerimi yumruk yapıp yola odaklandım. Komutanın bakışlarını üzerimde hissediyorum. Bütün yol boyunca da bakışlarını benden hiç ayırmadı.

 

Karargâha geldiğimizde annemleri aramak için albayın odasına gittim. Komutan hemen arkamdan geliyordu. Kapısını çalıp içeri girdim. Albay çoktan annemle konuşmaya başlamış. “Merak etmeyin. Kızınızın iyi olduğunu elbette size temin ederim.” Odaya girdiğimde bakışları bana döndü. “Hatta buyrun. Kızınızla konuşun.” Diyerek telefonu bana uzattı. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. "Annem..” Annem sesimi duyduğu gibi rahatlamış gibi derin bir nefes verdi. Sabırla konuşmamı bekledi. “İyiyim.”

 

“Telefonlarım niye açılmıyor Defne hanım? Kaç yaşındasın hala telefonunu evde mi unutuyorsun?” Gözlerimi kapatıp dudaklarımı ıslattım. “Ha yok telefonumu evde unuttum.” Mevlüt albay telefonumu evde unuttuğumu söylemiş olmalı. Annemin sabırlı kalmaya çalıştığını hissedebiliyorum. “Defne beni eve giderken aradın annem. Alel acele kapattın o telefonu. Sence ben yer miyim bu yalanı?” İnanmamıştı. “Ha doğru..” Annem yalanımızı anında ekarte etmişti. “Doğru eve giderken aramıştım seni..”

 

Komutanın bakışları benim üzerimde dolaşıyordu. Hemen yanımdaydı, ellerini arkasında birleştirmişti. “Annem anlatacağım tamam sakin ol.” Gözlerimi tavana doğru çevirdim. “Bir takım adamlar özel olarak birini kurtarmamı istediler benden. Telefonum falan onlarda olduğu için arayamadım. Hayır anne, tehlikeli insanlar değillerdi." Anne yüreği işte anlamaması imkânsız değil mi?

 

Annemi rahatlatmam yaklaşık yarım saat sürmüştü. Komutan, odadan çıkalı yirmi dakika olmuştu. Telefonu kapattığımda albaya uzatıp başımla selam verip odasından çıktım. Yorgun adımlarım beni direkt revire yönlendiriyordu. Revirdeki sedyeye yatıp üstümü örttüm. Bugünün ne kadar boktan geçtiğini anlatmama gerek yok. Başıma gelmeyen kalmadığı gibi vurmuş olmama rağmen azılı bir terörist kaçtı. Daha fazla burada duramayacağımı düşünüp kalktım. Uyuyamıyorum. Odalarda durmak da istemiyorum. Koridorda karargâh çıkışına ilerlemeye devam ettim. Bir an önce evime gidip bugün olanları unutmak istiyorum.

 

"Doktor?" Hay sıçayım. Bir bırakın da dinlensin bu aciz insan. Göz devirerek arkamı döndüm. Yine ne istiyorsun komutan? Komutan bütün heybetiyle karşıma dikildi. "Albay yemeği bizimle yiyeceğini söyledi. Sonra lojmanda kalan biriyle eve geçermişsin." Tekrardan göz devirdim. "Yani seninle komutan?" Bu sefer o göz devirmişti. "Bende bayılmıyorum sana. Dikkat çekmeseydin." Bıkkın bir nefes alıp kendimi gösterdim. "Ben dikkat çekmedim komutan." Ellerini beline yerleştirip bana alaycı bir bakış attı. "O yüzden mi köyden sana görünmek için hastalar toplanıp geliyor doktor?"

 

Sessiz kaldım. Dudaklarımı büzüp bakışlarımı kaçırdım. Tamam haklıydı. Dikkat çekmediğimi sanıyordum ama hastanede olduğum günlerde köyden teyzeler, özellikle teyzeler, hastaneye gelip kendilerini muayene etmemi istiyorlardı. O yüzden hastanede olmayı sevsem de burada hastanede olmayı sevmiyorum. Yine de ona göz devirip kollarımı açtım. "Adamlar bana güvenip sağlıklarını kontrol etmemi istiyorlarsa ben ne yapabilirim? Ayrıca bu durum bir doktor için çok gurur verici bir şey." diyerek başımı gururlu bir şekilde kaldırdım. Buna biraz da kuyruğu dik tutmak diyebiliriz.

 

"Doktor,” Bana bakıyordu. Hemen önümde dikiliyordu. “Evet gurur vericidir ama aynı zamanda tehlikeli. O kadar dikkat çektin ki teröristler bile seni tedavi etmen amacıyla kaçırabiliyor." Kollarımı göğsümde birleştirdim. Kuyruğu dik tutmaya devam etmem gerekiyor. Geri adım atmayı pek sevmiyordum. "Ben kendimi koruyabiliyorum komutan." Bana bakıyordu. Gözlerini üzerimde dolaştırırken ufak bir alaycılık da vardı bakışlarında. "Öyle mi? Yakın dövüşte ne kadar iyisin doktor?" Gözlerimi kıstım. Beni salak yerine koymaya çalışıyordu. Hakkımda araştırma yaptığına adım gibi eminim. "Araştırmamış gibi konuşma komutan. İç çamaşırımın rengine kadar bildiğine eminim."

 

"Bunu araştırma yapmadan da söyleyebilirim doktor. Ki siyah olduğuna eminim." derken bakışlarını tekrardan bütün vücudumda dolaştırdı. Koluna sert bir şekilde vurdum. "Çek o pis bakışlarını üstümden komutan bozuntusu." Bana sırıtarak yaklaşıp mavi gözlerini benim mavilerime kilitledi. "Komandonun bir bakışı, yetmedi sana Çanakkale kızı." Bitirdiği cümlesiyle göz kırpıp beni bütün şaşkınlığımla ortada bıraktı.

 

Yüzbaşı... Neden kalbim böyle hızlı attı? Hem nasıl anladın siyah iç çamaşırı giydiğimi?

Bölüm sonu.

 

Bölüm : 02.09.2024 11:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...