
Vatan için seve seve canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.
《––––––🩺––––––》
Bölüm 6
Hakkari’nin dağları sessizdi. Kar, yoğun bir şekilde yağıyordu. Tepeler çoktan karla kaplanmıştı. Hava oldukça soğuktu. Dağın tepesinde aşağıya inmeye çalışıyorduk.
"Birazdan gün batar. Bir kovuk bulup onun içine girmemiz lazım." Hasan ile yavaş yavaş yürüyorduk. Dağın başında bir yamaçta ilerlemeye devam ediyorduk. Hasan üç yıldır benim her lafımı emir olarak sayan gayet sorunsuz, harika bir askerdi. "Emredersin komutanım." Gülümsedim. Timden bir askerle ikili operasyona çıkmayalı uzun zaman oluyordu. Şanslı bir kulmuşum ki yanıma bu görevde Hasan geldi. Fatih gelse onun çenesi ile bu operasyon hiç bitmezdi.
"Ayakların nasıl hoca?" Benim ayaklarım yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı. Hasan’ın asla şikâyet etmeyen bir yapısı vardı. Asla emir sorgulamaz asla itaatsizlik yapmazdı. Büyükn ihtimalle benim bu sorumu da şikâyet etmeden geçiştirecekti. "İyi komutanım."
Ne demiştim size, geçiştirdi. Poyraz timi oluşturulduğu anda ilk işim askerlerimi tanımak olurdu. Zamanla birbirimizi dağda, görevlerde daha iyi tanıdık. Arkamdaki askerime o görmese de güldüm. "Atma lan." diyerek güldüm. Hasan’ın güldüğünü duydum. Etrafımız bembeyaz karlarla çevriliydi. Olduğum yerde durup etrafıma baktım. "Ee tamam biraz kötüleşme var." diyerek açıkladı.
"Böyle sinir stres bozulduğunda sanki ayak tabanlarına böyle cıva verilmiş gibi olur. Böyle beynin kaslara hükmü gecikir. Ayakların yere basar ama oradan kalkmak bilmez." Hasan büyük bir sabırla beni dinliyordu. Köşede gördüğüm mağaraya benzeyen yere doğru ilerlemeye başladım. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyordu. Kovuğa sığındığımızda Hasan çantasından kumanyalarımızı çıkardı. Kovuğun en ucuna geçip oturduk. Beraber yemeklerimizi yemeye başladık.
"Komutanım özel olmazsa bir soru sorabilir miyim?" Hasan genelde soru sormazdı. Mümkün olduğunca konuşmazdı. Kaşlarımı çattım. Ağzımdakini bitirip ona baktım. "Sor bakalım." Hasan’ın sormaya çekinir bir hali vardı. Elindeki kumanyasını tırtıklıyordu. O an, ondan gelecek olan sorunun görevle alakası olmadığını anladım. "Komutanım, doktor hanımla aranızda gerçekten bir şey var mı?" Daha adı dahi geçmeden namıyla yemeyi bıraktım. Kumanyamı kaşığımla didiklemeye başladım. Defne Mutlu, karargâhın en iyi doktoru. Herkesin dilindeki namıyla doktor hanım. Onun hakkında çok araştırma yapmamış olsam da okulunu birincilikle bitirdiğinden en sevdiği kitaba kadar öğrendim. Normal bir dosyada bulabileceğiniz bilgilerdi.
"Yok.” diyerek kestirip attım. Başımı kumanyamdan kaldırıp Hasan’a baktım. “Olamaz da inadın önde gideni, aksi, huysuz.” Önümdeki kumanyamı kurcalamaya devam ettim. Başımı yemeğimden kaldırıp ona baktım. “Küçükken okulda erkekleri dövüyormuş lan. Sadece kardeşini ağlattılar diye hem de." Tabii ki de araştırdım. Aslında her şeyi biliyordum ama daha fazla detayı da öğrenmek iyi olurdu. İki kız kardeşi olduğunu, babasının nerede ne zaman nasıl öldüğünü... Neden bilmiyorum ama çok zor buldum bilgileri. Girmediğim dosya kalmamıştı en son Albay Mevlüt’ün özel izniyle anca ulaşabilmiştim.
Üniformamı düzeltip kapıyı çaldım. “Gir!” Kapıyı açıp odaya girdiğimde Mevlüt albay masanın başında oturuyordu. Bana bakmadan önündeki dosyaları ile ilgileniyordu. Başını kaldırıp beni gördü. “Gel Kerem gel.” Masanın önünde durup beklemeye başladım. İşlerini bitirdiğinde bütün dikkatini bana verdi. “Komutanım izniniz olursa Doktor hanım hakkında araştırma yapmak istiyorum.” Kaşlarını kaldırıp bana baktı. Çanakkale’den döndüğümüz günden beri kafam çok karışmıştı. “Aslında denedim ama hakkında çok az bilgi var.”
Mevlüt albay neyi kast ettiğimi anlamış gibi rahatça arkasına yaslandı. “Kardeşlerine dair hiçbir bilgi yok dosyasında.” Mevlüt albay bunu biliyor olmalıydı ki gülümsedi. Belli ki dosya üzerinde gizlilik kararı gibi bir şey var. Mevlüt albay beni geçiştirecektir. En iyisi pes etmek. Sessizce bir yanıt alamadığım için başımı eğdiğimde Mevlüt albayın nefes alıp verdiğini duydum. “Gerekli izinleri alayım. Dosyayı ancak öyle görürsün.” Başımı kaldırıp onayladım. Selam verip, sessizce odadan çıktım. Mevlüt albay çoktan masasının üzerindeki telefona uzanıyordu.
Birkaç gün sonra eve gitmeden önce son kez odama uğrayıp masanın üzerini toplamayı seçtim. Odama girdiğimde masamın üzerinde bir dosya vardı. Başımı çevirip koridora baktım. Koridor boştu, içeri girip masanın üzerindeki dosyaya doğru ilerledim. Dosyanın üzerinde gizlidir yazısı vardı ve güvenlik bantları takılıydı. Mevlüt albay benim için izinleri ayarlamıştı belli ki. Hızlıca dosyayı alıp odamdan çıktım.
Alaydan çıktığımda otoparktaki arabama ilerledim. “Kurt?” Barut’un sesini duyduğumda olduğum yerde durup ona baktım. Barut sallana sallana bana doğru yaklaşmaya başladı. “Nereye lan?” Arabamın anahtarını gösterdim. Eve geçeceğimi biliyordu. Eliyle alayın köşesinde kalan çorbacıyı gösterdi. “Beni de köşedeki çorbacıya atsana.”
“Atla.” Elimdeki dosyayı arkaya bırakıp direksiyona geçtim. “Dosya ne iş?” Başımı önemsiz bir şekilde sallayıp onun sorusunu geçiştirdim. Barut’u köşedeki çorbacıda indirirken el salladım. “Hadi dikkatli ol.” Tekrardan gaza basıp hiçbir yerde durmadan direkt eve geçtim. Dosyada ne olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Botlarımı kenara bırakıp ellerimi yıkadım. Dosyayı masanın üzerine bırakıp masanın başına geçtim. Bantları söküp içinden asıl dosyayı çıkardım.
Daha ilk sayfada doktorun şu anki sarı saçları, mavi gözleri karşıladı beni. “Defne Mutlu.” On yedi aralık mıymış doğum günü.. Başarılı bir beyin cerrahı anne ve başarılı bir asker babanın üç kızından biri.. Deniz Masal Akay Mutlu, Kuzey Mutlu. Annesinin gözleri görebildiğim kadarıyla yeşildi. Gözlerini babasından almış olmalı. Babasının gözleri bu kadar mavi değildir herhalde.
Lise notları pek iç açıcı değilmiş doktor hanımın. “Sonradan nasıl oldu da tıp kazanıp onu da birincilikle bitirdi acaba?” Dosya da fazla detay vardı. Kim hazırladıysa bütün detaylara hakimdi. “Ben en iyisi bir kahve yapayım.” Ayağa kalkıp kendime bir kahve hazırladım. Kahvem hazır olana kadar fotoğrafları inceledim. Doktor küçükken de sarışın mavi gözlü bir çocukmuş. Gözlerinde her zaman tuhaf bir ışık var. Gözlerinin içi gülüyormuş. Bazen o küçük pırıltıları bende görebiliyordum.
“Oo o nasıl bir sicil arkadaş.” Kardeşlerine sataşan herkesi dövmüş, birkaç kez disiplin cezası almıştı. Lise fotoğraflarında saçları kahverengiydi. Büyük ihtimalle gerçek saç rengi benimki gibi kahveye döndü. Fotoğraflara baktığımda tek gördüğüm doktorun gülüşünün seneler içinde hiç değişmemiş olması. Hiç değişmeden içten bir gülümseme vardı yüzünde. Gamzeleri ona oldukça yakışıyordu. Ve gamzelerini de annesinden almış olmalıydı.
Başka dikkat çekici olaylar da vardı. Birkaç kez ifade vermişti. Gediz Sert’in şüpheli ölümü için savcılığa ifade vermiş görünüyordu. Gediz Sert kim acaba? Sadece o değil, kardeşleri de aynı olay için ifade vermişti. Ardından doktor tıpı kazanıp mezun olmuş. Önce Sivas’a ardından da buraya gelmiş. En sevdiği kitap gurur ve önyargı, en sevdiği renk mavi, ve en sevdiği çiçekler ise mavi güllerdi. Kaşlarımı çattım. “Mavi gül diye bir şey var mı ya?” Cebimden telefonumu çıkarıp araştırmaya başladım. Ne anlama geliyor? Doktor bu çiçekte ne buldu acaba? Gördüğüm gülün güzelliği oldukça etkileyiciydi. Gülün anlamını istemsizce sesli bir şekilde okudum. “Mavi gül, Avrupa ülkelerinde genellikle ilk bakışta aşk ve aşkın ilk kez dışa vurumu anlamına geliyor. Değişikmiş..”
Birçok yerde zamansız bir bağ olarak geçiyordu. Defne’nin bu gülü öylesine sevdiğini düşünmemiştim ama böyle bir anlama geldiğini de bilmiyordum. “İmkansız olanın arzusu.. Gerçekleşmesi zor aşk..” Gözlerimi tekrardan çiçeğin fotoğraflarına çevirdim. Gülün rengi onun gözlerinden oldukça koyu bir renkti. İlk gün gördüğüm gözler bu güllerin aksine açık kalıyordu. “İlk bakışta aşk..”
"Komutanım doktor hanım bunu duysa size neler sıralar biliyorsunuz değil mi?" Güldüm. Sinirlendiğinde gözü hiçbir şey görmüyordu doktorun. Henüz buna tam anlamıyla şahit olmadığıma eminim. Sesli küfretmese de yaratıcı cümleler bulabiliyordu. "Yapar. Bundan eminim."
Peşimizdeki heriflerden sakin geçirebildiğimiz birkaç saatimiz sıkıştığımız yerde çatışmayla sonlandı. Bizi fark ettikleri anda ateş açmaya başlamışlardı. "Komutanım şimdi ne yapacağız?" Hasan’a bakmaya gerek duymadım. Onun da böyle bir isteği olmadığına eminim. "Sabaha kadar bekleyeceğiz.” Başımı önümdeki silahıma yasladım. “Ondan sonra bir karar vermemiz lazım. Şimdi bizi kuşattıkları için rahatlar.” Yutkundum. Etrafa göz atıp tekrardan düşünmeye başladım. “Kayıp vermeden bizi ele geçirmek istiyorlar."
Telsizden gelen cızırtılı sesle Hasan bana baktı. Telsizi atmasını işaret edip avcumu açtım. Hasan telsizi çıkarıp hızlıca bana fırlattı. "Konuş." Telsizi tutarken dağlara baktım. "Görüşmeyeli ne var ne yok esker?" Boş konuşmak için bağlantı kurmadığına eminim. Büyük ihtimalle tehdit falan edecekti. Zaten sesindeki keyifli tını da bunu kanıtlıyor. "Ne söyleyeceksen söyle." Ne diyeceği gayet belliydi. Yine de bir çözüm bulana kadar şu adamları oyalamam gerekiyor.
"Şu teslim olma işini diyem ha. Bi daha düşünsene. Bu arada senin rütben ne esker?" Göz devirdim. Rütbelerimize göre alayı arayıp rehin düştüğümüzü falan söyleyeceklerdi. "Sana ne lan?" Gerizekalı herif, işine gelen soruları sormayı biliyordu. "Benim için fark etmez canım. Sınıfın hiç önemi yok ha." Kaşlarımı çatıp etrafa baktım. Derin bir nefes aldım. Hava o kadar soğuktu ki aldığım her nefes ciğerlerimi yakıyordu. "İyi o zaman, problem yok." Telsizi tutan elimi indirip karşıya baktım. "Ama gene de merak ediyem haa." Hasan'ın arkamdan ya sabır dediğini duydum. Sessizce telsizi kaldırıp dudaklarıma yasladım. "Bizimkiler birazdan gelir o zaman bol bol rütbe görürsün." Hasan'la beraber telsizden de gülme sesi geldi. "Hiç sanmıyem esker, blöfün berbattı yav."
Bıkkın bir nefes verip başımı tekrardan silahıma yaslamadan önce konuştum. "Ne söyleyeceksen söyle." Telsizden ilk başta sadece cızırtı sesleri geldi. En azından o süre boyunca sessizlik bizim için iyi oldu. "Yok yok, sen heç havanda değilsen ha. Yarın açlık susuzluk tepene bindiğinde görüşelim." İkinci cümlesinden hemen önce sesi değişti, daha ciddi ve tehdit dolu bir tona büründü. Telsiz kapanıp ateş kesilince geriye sadece beklemek kalıyordu. Mecbur geriye yaslanıp beklemeye başladık. Silahın ucuna başımı yaslayıp Hasan’a konuşmaya başladım. "Bundan sonra saat başı ateş edecekler. Tam daldığımızda sabaha kadar kafamız kazan gibi olacak. Moralimiz bozuk olacak."
"Kâbus gibi.” Hasan benim aksime etrafa bakıyordu. Kendi kendine gülümsedi. “Timle olan görevleri sevdiğimi fark ettim. Şu an burada Fatih'in boş muhabbetleri olsa iyi olabilirdi komutanım.” Fatih’in boş muhabbetlerini de aradığımıza göre iş bitmiştir. “Şu an evde olabilirdik komutanım ama biz dağdayız.” Her cümlesine umutla başlayıp umutsuzlukla bitiriyordu. Böyle hissetmesi, düşünmesi ve yorulması artık çok normaldi. “Nerede olduğumuz belli değil. Yiyecek yok, su yok. Etrafımızı sardılar." Şu an evde olabilirdim. Evimde eşofmanlarımla oturuyor olabilirdim. Belki kapım çalardı. Geçen günkü gibi yine o karşımda olurdu.
Kapı çaldığında kumandaya uzanıp filmi durdurdum. Ayaklarımı uzattığım sehpadan indirip kâseyi sehpaya koydum. Kapıya ilerleyip açtım. Karşımda üzerindeki siyah ceketi, crop ve eşofmanıyla Defne vardı. Saçları dağınık bir şekilde toplanmıştı. Tek kolumu kapıya yaslayıp ona baktım. “Hayırdır doktor?”
Defne, elindeki tabağı kaldırıp bana yalandan gülümsedi. “Yumurtan var mı yumurtan?” Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Yumurta?” Sorumu başını sallayarak onayladı. “Var.” diyerek kapıdan çekildim. “Geç içeri.” Defne, tereddütsüz bir şekilde içeri girdiğinde onun elindeki kaseyi alıp mutfağa geçtim. Defne’nin içeride salonumu kurcaladığına emindim. “Bu gün izinli olduğunu bilmiyordum.” İçeriden gelen sesini duyduğumda gülümsedim. Dolabımda aldığım yumurtaları kaseye koyup mutfaktan çıktım. Salon kapısından baktığımda Defne köşedeki fotoğrafıma bakıyordu. “Ne yapacaksın yumurtayla?” Defne beni gördüğü gibi elindeki fotoğrafı bırakıp bana döndü. “Acıktım,” Ellerini arkasında birleştirip bana doğru birkaç adım atarken gözleri hala salonumda dolaşıyordu. “Ve sandviç yapacaktım. Ondan geldim.”
İnanmadığımı belli etmek için vücudumu yanımdaki duvara yaslanıp ona baktım. “Geçen kahve almaya geldiğin gibi mi?” Defne dudaklarını büzüp başını salladı. “Komşumsun diye geliyorum. İstemiyorsan bir daha gelmem.” diyerek elimdeki kâseyi alıp yüzüne düşen saçlarını geriye savurdu. Gülümsememi dudaklarımı birbirine bastırarak engellemeye çalıştım. “Sizin binada komşun yok mu doktor?” Bıkkın bir nefes alıp verdi. “Tanımıyorum hiçbirini. Tamam anladım rahatsız oldun.” Laflarımdan rahatsız olduğumu düşünüyordu. Gözlerini bana çevirip baktı. “Bir daha gelmem olur biter.” Saçlarını savura savura evimden çıktı.
Şimdi olsa yine bir şey istemek için kapımı çalardı. Bunu itiraf etmek benim için zor ama onu kapımda görmek bana iyi geliyor. Her seferinde eşofmanları, pijamalarıyla gelebiliyordu. Hiç kimseden çekinmesi yoktu. Çanakkale’de doğup büyüdüğü, ailesinin onu nasıl özgür yetiştirdiği belliydi. Tavırlarında bir özgüven vardı ve bu boş bir özgüven değildi. Güzeldi, güzelliğinin getirdiği şeyleri de iyi biliyordu. Askeriyede herkesin ona baktığını bildiğine adım gibi eminim.
Tekrardan duruma odaklanmaya çalıştım. Hasan’a bakıp "Hasan Turna. Nefesini boşa harcama. Biz o bordo bereyi yeşilin üzerinde güzel duruyor diye takmıyoruz." dedim. "Hee." Güldü. Bakışları bendeydi. Dikkatinin dağıldığının farkındayım. "Bak onu doğru dedin komutanım.” Etrafa baktı. Ardından tekrar bana döndü. Yüzündeki gülümseme ile silahına baktı. “Ama yakışıyor be komutanım." Benden onay bekleyen bakışları tebessümle onayladım. "Bence de." Gelen mermi ile başımı hızlıca eğdim. "Hay ben sizin..." Kaşlarımı çatıp Hasan’a baktım. "Hasan, sen küfür mü edecektin?"
"Yok komutanım estağfurullah." Bu durumda küfür de edebilirdi. Tam küfretme sırasıydı çünkü. Silahımı yerleştirip nişan aldım. "Mermini idareli kullan." diyerek sıkmaya başladım. İçimde kötü bir his vardı ama buna odaklanmamaya çalıştım. Her şeyden önce şuradan bir kurtulalım da demekten başka çarem yoktu.
Sabaha karşı hava şartları iyice zorlamaya başlamıştı. Kar iyiden iyiye arttı. Hasan'ın gözünden uyku akıyordu. Normalde bu kadar kolay uykusu gelmezdi insanın ama böyle çaresiz bir durumdayken Hasan'ın bünyesi de kaldıramadı. Başımı silahımın ucuna yaslayıp hafif hafif vurmaya başladım. Düşün Elbruz düşün..
"Şimdi bir sıcak su olaydı. Ben yüzüme çarpaydım." Hasan’ın kısık sesiyle dile getirdiği isteğe gülümsedim. Güzel bir duş fena olmaz aslında. Rahat pijamalar, sıcak bir yatak. Birde.. "Bir de işin iyi tarafından bak.” Başımı kaldırıp yavaş yavaş doğan güneşe baktım. Isıtmıyor ama en azından umut veriyordu. “Gün ağardı ve biz hala hayattayız.” Karşımızdaki heriflerin sayısını bilmiyor oluşumuz işimizi zorlaştırıyor. “Ağır silahları yok bunlarla dansımız biraz uzun süreceğe benziyor. Hasan olduğun yerde ayaklarını oynat." Hoca dediğimi yaparken bir iki yudum su içtim. Mataramı Hasan’a uzattığımda o da benim gibi idareli bir şekilde suyunu içti. Adamlar hareketlenmeye başladığında planımı son kez gözden geçirdim.
"İlk posta geliyor. Ne kadar mermin kaldı?" Hasan kontrolünü yaparken bende ne kadar mermimin kaldığını kontrol ettim. "Çok az komutanım." Hasan’a bakmadan silahımı tekrardan kontrol ettim. "Sen bekle." Nişan alıp hepsini tek tek avlayacağım noktaya kadar bekledim. Tek kurşun ve biri gitti. Tekrar... Aklıma gelen komando marşını sessizce mırıldanmaya başladım. "Şırıl şırıl suyun akışı." Bir kurşun daha. Telsizden gelen cızırtılı ses komando marşıyla arama girdi. "Ağız tadıyla adam öldürtmüyorsunuz köpekler."
"Kimsin sen esker?" Güldüm. Kim olduğumu anlamaları bizim için sorun olacak. Mümkün olduğunca kimliğime dair bir fire vermemeliyiz. Telsizi yaklaştırıp silahımı yanıma indirdim ve konuşmaya başladım. "Yine mi konuşacağız?" Sesimdeki alaycılığı hissetmesini bekledim. Eminim ki yerine ulaştı. "Sen o musan?" Kaşlarımı çattım. Hasan bana yaklaşıp fısıldadı. “Komutanım sizi tanıdılar sanki.” Hasan’a bakıp sessiz olmasını işaret ettim. Elimi sallayarak boş ver yaptığımda Hasan gülümsedi. Anlamamazlığa yatıp karşımdakini delirtmeyi seçtim. "O kim? Ne diyorsun lan sen?"
"Özel kuvvetlerin burdaki nişancı adami, sensen? Hıı?" Sinir bozucu itici bir gülüş. Ağzını el bombalarıyla süsleyip dağdaki diğer birliklerine hediye etmek istiyorum bu köpeği. Beni bilmesi normaldi. Başımı çokta çevirmeden Hasan’a bakıp geri döndüm. "O musan sen? Avcı?! Hee? Söyle bakayım bana." Derin bir nefes aldım. Sıkıcı, boşboğaz herif. "Bak sana bir şey söyleyeceğim. Sen, çok konuşuyorsun. Çok gevezesin, çok çenen düşük bir de çok sıkıcı bir adamsın." Adam benim dediğim hiçbir şeyi umursamadan bir hazine bulmuş edasıyla kendi kendine konuşmaya devam etti. "Sen osan o. Avcısan sen. Ben seni gökte ararken yerde buldum ha." Telsizi kapatıp Hasan'a geri fırlattım.
Hasan telsizi yerine koyarken etrafa baktı. "Komutanım her an her yerden geleceklermiş gibi." Haklıydı. Başımı kaldırıp etrafa baktım. Açıklıktaydık. En son böyle açıklıkta Barut’lar kalmıştı. "Kabak gibi kaldık burada bir şeyler yapmalıyız. LPG'li bir adam gelse işimiz bitti." Mermim bittiğinde Hasan'a döndüm. "Cephane ne durumda?" Hızlıca kontrollerini yapıp bana döndü. "Son." Son çıkanların birini bana birini kendine aldı. Hasan eline aldığını, elinden kaçırıp yere düşürdü. Hızlıca yere düşen şarjörü almak için uzandı. "Yakaladım."
Çatışma seslerinin arasındaki en belirgin atış sesi Hasan'a saplandı. Taşlardan sekmeyen tek bir kurşun sesi vardı. Karın boşluğundan giren tek kurşun... Hasan elini karnına tuttu. Yutkunup zar zor yere çöktü. Bedenini taşın arkasına sakladı. "Komutanım... Acıyor..." Tek kelime beni panikletmeye yetti. Gözümün önünde vurulan tim arkadaşım. Hızlıca onun yanına geçtim ve yarasına bakmaya başladım. "Geliyem avcı. Duydun mi?” Ne zırvaladığı zerre umurumda değildi. “Geliyem haa." Hasan'ı yanıma çekip tekrardan nişan aldım. Üzerimize gelen bütün adamları öldürecek şekilde ateş etmeye başladım.
Adamlar durduğunda telsizimi alıp bilgi geçmeye çalıştım. Silahımdan ayrılıp Hasan’ı kucağıma çektim. Kollarımda uyukluyordu. Kan kaybını mümkün olduğunca engellemeye çalıştım. Bulduğum bandanamı onun yarasına bastırmaya başladım. "Hasan bak kan azaldı oğlum. Bu iyiye işaret biliyorsun değil mi?" Canının acıdığını, soğuğu vücudunun her hücresinde hissettiğini biliyordum. "İyi komutanım." Zor konuşuyordu ama bir an olsun konuşmamazlık yapmıyordu. Zar zor nefes alıyordu. İyice yorgun düşmeye başlamıştı. Telefonumu kontrol etsem de bulunduğumuz konumda çekmiyordu.
"Üşüyor musun sen?" Hasan’ın şoka girmesini engellemeye çalışmak benim için giderek zorlaşıyordu. Bir yandan onunla konuşmaya devam etmek zorundaydım. "Biraz." Etrafa bakıp bir çıkış yolu bulmaya çalıştım. Sol tarafı temizlemem kolaydı. Hasan’ı kendime yaslayıp yavaşça kaldırdım. O benim omzuma kolunu atarken benden güç almaya çalışıyordu. "Bak şu sol taraftakiler zayıf, çok zayıf. Birazdan gece çökecek. Oradan yürüyeceğiz Hasan. Öyle bir yürüyeceğiz ki yüzyılın yürüyüşü olacak." Hasan’ın soluk yüzünde bir gülümseme belirdi.
"Yüzyılın ha?" Gülümsedim. Karanlık çökmeye başladığında sessizce bulunduğumuz yerden hareket etmeye başladık. Silahımı tutarak ilerlemeye devam ettim. "Biz daha onlar uyanmadan Aktütünün telsiz menziline girmiş olacağız. En azından Aktütünün menzili. Güzel bir çay içeceğiz aslanım." Hasan’ın kendinden geçmeye başladığını giderek ağırlaşan vücudundan hissedebiliyordum. "Çay..” Hasan, kuru dudaklarını ıslatıp kapalı gözleriyle konuştu. “Çay yapsınlar komutanım." Çaresiz hissediyorum. Hayatımda ilk kez bu kadar çaresiz hissediyorum. Bu dağlarda kapana kısılmış gibi..
Gece yarısı sessizce ilerlerken karşımıza çıkan herifin boğazını kasaturamla kestim. Hasan zar zor ayaktaydı. Pes etmek yok. Az kaldı. Aktütün’e bir varırsak hayatımız kurtulacaktır. Doktor bir an önce Hasan ile ilgilenirdi. Hasan'a kalsa onu burada bırakıp gitmeliydim. Hangi asker yol arkadaşını yarı yolda bırakır? Bir kayanın arkasına sığındık. Telsizi çıkarıp iletişime geçmek için yoklamaya başladım. “Burası Bayrak. Duyan var mı?” Telsizden cızırtılar gelse de yanıt gelmedi. Tekrarladım. “Bayrak, burası aktütün. Dinliyoruz.” Emir Teğmen’in sesini duyduğumda derin bir nefes aldım. Kurtulacağız. Koordinatları geçip acil yardım talebinde bulundum. Hasan’ın bedenini yaslayıp çantamın kenarında duran mataramı çıkardım. İçinde bir iki yudum su anca vardır.
Son suyu da dikkatli bir şekilde Hasan'a içirdim. İyice titremeye başlamıştı. Bu hali bilirdim. En son vurulduğumda dört kurşun yediğim o gün kan kaybından bayılmadan önce gelen o titreme hali. Öldüğüme emindim oysa. Başka çarem yokmuş gibi geliyordu. Şimdi ise Hasan'ın girmek üzere olduğu şoku engellemeye çalışıyorum. "Hasan oğlum bizi buradan alacaklar. İletişime geçtik bak alacaklar bizi. Az daha dayan koçum." Hasan gülümsüyordu. Gözleri kapalıydı giderek beni tedirgin ediyordu. "Kalmayacağız komutanım." Kesik kesik gelen sesi beni iyice çaresiz bir duruma soktu. Mümkün olduğunca onun moralini yüksek tutmaya çalıştım. Elimden başka bir şey gelmiyordu. "Hasan sakın uyuma. Uyumak yok.”
Aklıma gelen kızla yutkundum. Belki bu biraz işe yarar. “Bir kız vardı hani neydi adı? Ondan bahsetsene bana biraz." Gülümsedi. "L-leyla..." Hasan’ın yaşama gücü bu kızdan geliyordu. Belli ki Leyla adındaki kızı düşünmek ona iyi geliyordu. “Hah, Leyla. Leyla'yı anlat bana." Hasan gülümsedi. Derin bir nefes aldı. Sırf bana o kızı anlatabilmek için canı yansa da derin bir nefes almıştı. "Leyla'yla biz.. Komutanım ben onu görünce öyle bir şey oluyor." Ne dediğini tam anlayamıyorum, anlamama gerek de yok. Aşıktı, her asker gibi onunda bir sevdası vardı. "Ne güzel. Buradan çıkalım isteriz kızı. Söz ben isteyeceğim, Mevlüt albay varken bana düşmez ama."
"Nasip komutanım. Ben sanki..." Sıkıca tuttuğum bedenini dürtüp silkeledim. "Sen zımba gibisin lan. Çakı gibisin çakı." Onu göğsüme yasladım. Hasan zar zor tekrar bir nefes alıp konuşmaya çalıştı. "Komutanım ben geçerse, kendimden geçersem. Ruhumu verirsem komutanım..” Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı geriye yasladım. “Oku komutanım nas, ihlas. Ben sana okuduydum komutanım. Sen de bana oku." Gözümün önünde eriyip bitiyordu. Koskoca hoca gözlerimin önünde, kollarımda şehit oluyor. Sarı hoca...
"Komutanım... Ben gidiyorum... Gittiğim yerde kişisel değil de sevdiğimdendir komutanım." Başını sardığım hocaya tek bir laf diyemedim. Telsiz çalıştığında telsizi alıp "Bayrak dinlemede."
"Bayrak, kodun bu mu? Yanındayım esker. Ensendeyim haa." Çaresizim. Kollarımda askerim, yoldaşım can verirken terörist köpekler peşimizdeler. Ne olursa olsun Hasan'ı geri götüreceğim. Bundan başka çarem yok. "Hasan uyan oğlum." Hasan’ı sıkıca tutarken yükselen helikopter sesine baktım. Geliyorlar. "Komutanım... Hakkını helal et komutanım..." Hasan’ın sesini duyduğumda onu tutup tekrardan sarstım. "Hasan geldiler gidiyoruz aslanım biraz daha dayan. Helikopterin sesini duyuyor musun? Ha gayret hoca!" Helikopter açıklık alana indiğinde askerlerden birkaçı hızla yanıma geldi. Hasan'ı helikoptere bindirdikten sonra bende helikoptere koşmaya başladım. Arkamızdan silah sesleri gelmeye başladı.
Buradan eli boş dönmeyeceğim, dönemem. Son bir kurşun hakkımı teröristin üstünde kullanmadan gitmeyeceğim. Helikopteri arkama alıp sağ dizimin üstüne çöktüm. Nişan alıp yüzünü tam göremediğim adamı tam kulağından vurdum. Kayanın arkasına iyi saklanmış şerefsiz. Ayağa kalkıp helikoptere bindim.
Bu da sana avcıdan bir hatıra olsun köpek.
《––––––🩺––––––》
"Murat! Doktoru bul, ağır yaralımız var!"
Koridordan yükselen seslere bakmak için başımı çevirdiğimde, askerlerin telaşla koştuğunu gördüm. Bütün bu gürültü boşa değildi. Oturduğum yerden kalkıp koridora çıktım. Koridorun başında bana doğru koşan Murat’la göz göze geldik.
"Ağır yaralı mı?" diye sordum. Murat sessizce başını salladı. Yutkundu. Kötü görünüyordu. Belli ki timden birine bir şey olmuştu. Görevde olan iki kişi vardı: Komutan ve askeri.. Komutan yine vuruldu mu acaba? "Doktor, Hasan Turna ağır yaralı geliyor.”
Vurulan o değildi.. Derin bir nefes alıp geri hastaya odaklanmaya çalıştım. Zihnimi toparlamaya çalıştım.” “Kan grubu AB Rh+. Gerekli hazırlığını yap."
"Tamam, en az dört ünite kan isteyin. Gerekirse hastaneye ismimi verin. Sıcak kan ihtiyacımız olabilir, askerlerden de sıcak kan temini yapabiliriz. Hastaneden yanıma hemşire de isteyin." Can bütün söylediklerimi onaylayıp hızla yanımdan ayrıldı. Bir yandan plastik eldivenlerimi giyerken karargâhın önüne doğru ilerlemeye başladım. Koridor karmakarışıktı; herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Helikopter pistine doğru ilerlemeye devam ettim.
Tim hızla yanıma gelirken ortamın kalabalık olmaması adına timi gösterip askerlere seslendim. "Poyraz timini uzak tutun!"
"Doktor yapma bunu bize!" Hakan’a bakıp durdum. Yalvarır gözlerle bana bakıyordu ama Hasan’ın güvenliği ve sağlığı her şeyden önce geliyordu. "Hakan,” dedim kararlı bir sesle, “Elimden geleni yapacağım. Ama burayı ve revire giden koridoru boş tutmalısınız lütfen çekilin." İtiraz edecekti. Ta ki albayın bedenini görene kadar.. Bütün kelimeleri yuttu.
Havada süzülen helikopterin sesini duymaya başladığımızda gözler beş gün önce özel göreve giden timin iki üyesine döndü. Sedye ile hazır bekliyorduk. Helikopter yavaşça indiğinde sedye ile hızlıca kapıya doğru koştum.
Kapı açıldığında önce yüzü beyaz örtüyle örtülmüş yaralı askere bakmak zorunda kaldım.
Ölmüştü. Çoktan şehadet şerbetinin tadına bakmıştı.
Yine de yaklaşıp örtünün altından nabzını kontrol ettim. Bileğimdeki saate baktım, yutkundum. "Ölüm saati 08.30. Vatan sağ olsun." Eldivenlerimi çıkarıp önlüğümün cebine koydum. Poyraz timinin ilk şehidi, şehit Asteğmen Hasan Turna bugün şehadet mertebesine erişti.
Tim arkadaşları Hasan'ın naaşını almaya yaklaştığında biraz geri çekildim. Acılarını yaşamalarına saygı duyarak, onlara izin verdim. Murat'ın getirdiği al bayrağın ucundan Ayda, Hakan, Hamza ve Taner tuttu. Bir anda açılan bayrak, şehidimizin naaşının üstüne serildi.
Helikopterden inip yanımda dikilen komutana çevirdim bakışlarımı. Dolu gözlerini Hasan'ın üstüne dikmiş öylece saygı duruşunda duruyordu. Başımı hafifçe aşağı indirdiğimde ağlamamak için sıktığı ellerini gördüm. Yumruk yaptığı ellerinin parmak boğumları beyazlamıştı. Kendini tutuyordu. Gözümden süzülen yaşı kimseye göstermeden sildim.
Tim, arkadaşlarını yavaşça götürüyordu. Revire doğru ilerleyen naaşın ardından sessizce izledim. Yanıma albay geldiğinde bende sessizce kapının kenarında onları izlemeye başladım. Kerem yüzbaşıyı ilk kez bu kadar kırılmış görüyorum. Ağlamamak için kendini sıkıyordu ama sessizdi. İçinde kopan o fırtınaların aksine çok ama çok sessizdi.
En son Defin’i babamın cenazesinde böyle görmüştüm. Biz ortalığı yıkarken o sessizdi. Asla konuşmamıştı, ağlamamıştı. Gözlerimi onun üzerinde dolaştırmaya başladım. Üşümüşlerdi. Komutanın elleri morarmıştı.
Şimdi ise ailesinin evine bir albay gidecekti yada rütbeli bir asker. Tek acı haber daha sokağa girdiği anda yas ortamı bütün mahalleyi saracaktı. Sağlık personelleri albayın arkasında... Bütün mahalle ya da köy bir anda anlayacaktı gelen haberin şehadet haberi olduğunu. Cenaze için bütün hazırlıklar yapılana kadar öylece bekledim.
Akşam olduğunda içimden eve gitmek gelmedi. Burayı bu halde bırakmak istemedim. Koridorda yürürken komutanın odasının önünden geçtim. Kapının hemen yanında yere çökmüştü. Yalnız olmasına rağmen ağlamamak için kendini sıkıyordu. Yalnız kalmak istiyordur belki gitme Defne.. Adamı rahat bırak.
Kendimi tutup kapının önünden geçip gitmek istesem de duyduğum sesiyle ile iki adım atıp durdum. “Doktor..” Başımın üzerinden geriye bakıp derin bir nefes aldım. Arkamı dönüp es geçtiğim odaya girdim. Onun yanına oturup elimle kapıyı kapattım. Ne denir bilmiyorum. Aslında biliyorum ama söylemek istemiyorum. Sanki o söylendikçe devamı geliyormuş gibi geliyordu bana.. Dizlerini kendine çekmiş komutana baktım. Bordo beresi elindeydi. Sıkı sıkıya kavramış tutuyordu. “Vatan sağ olsun.” dedim.
Elimi eline doğru uzattım. Sıkıca kavradığı beresinin ucunu tutup diğer elimle elini kavradım. “Böyle içine atma. Bereni de buruşturma.” Bakışları üzerimde geziniyordu. Bana baktığını ne kadar hissetsem de umursamadım. Elini kavramaya devam ettim. Elleri yeni yeni ısınmaya başlamıştı ama kendini kastığı için kan akışı tam sağlanmamıştı. Ona bakıp buruk bir şekilde gülümsedim. “Ağlayabilirsin.” dedim yumuşakça. “Dalga geçmem.” Başımı çok hafif salladım. Rahat hissetmesi için tekrar bakışlarımı önüme çevirirken gülümsedim. “En azından şimdilik.”
Her şey bir anda oldu. Elini tutan bileğimi kavrayıp beni kucağına çekti. Beni kucağına aldığı gibi ağlamaya başladı. Beni dizine yerleştirdi. Başını boynuma yaslarken ellerimi direkt saçlarının arasına yerleştirdim. “Koruyamadım.” Sesi titriyordu. Beresini tuttuğum elimle onun sırtını sıvazlamaya başladım. Teselli verecek konumda değilim çünkü işe yaramazdı. Sessizce sakinleşmesini beklemekten başka çarem yoktu.
Burnumu saçlarına yaslayıp kokusunu içime çektim. Hani derler ya asker barut kokar diye. Sanırım o klişe doğru.. Bütün çatışma, operasyonun arasında durup şu an kollarımda ağlayan komutan barut kokuyordu. Ama bu konunun geçici olduğunu da biliyorum. Komutan normalde kesinlikle okyanus kokuyordu. Deniz kokuyordu. Yanından geçerken bile kokusuyla kendinizi sahilde, güneşin altında ıslak vücudunuzla güneşlenirken buluyorsunuz. Bir iki kez yanımdan geçerken bu kokuyu almıştım o kadar.
Orada kaç saat oturduk bilmiyorum ama kara rağmen güneşin ilk ışıkları komutanın odasına vurmaya başladı. Omzumda ağlamanın verdiği sakinlikle gözlerini dinlendiren komutanı rahatsız etmemek için kılımı kıpırdatmadım. Uyumadığına da emindim oysa. “Umarım ağlamayı zayıflık olarak görmüyorsundur komutan?” Gülümsedim. Başını hafifçe hareket ettirip daha da sokuldu. Nefeslerini boynumda hissedebiliyorum ve bu beni rahatsız etmiyor. Başını kaldırıp bana baktığında hala gözlerinden bir iki damla yaş dökülüyordu. Ellerimi saçlarından çekip gözünden akan bir damlayı sildim. “Gözyaşı zayıflık demekse öyle olsun.” dedim gülümseyerek, “Bu zayıflıktan ilerleyeceğiz çünkü bir gün güce dönüşecek.” Bana buruk buruk bakıyordu. Omuz silkip gülümsedim.
Bakışları koridora döndüğünde beni hızlıca kucağından kaldırıp yatağına indirdi. Neden bunu yaptığına anlam veremesem de iki saniye geçmeden kapısı çaldı. “Gel.” Gelen kişi her kimse beni görmesin diye yatağına oturttu. “Komutanım. Misafirlerimiz geldi.” Misafir.. Komutana baktığımda sıkıntılı bir nefes alıp başıyla onayladı. Asker giderken bana bakıp dışarıyı gösterdi. “Sen aşağı in. Bende toparlanıp ineceğim doktor.” Yorgundu. Gözleri şişmişti. Sessizce onu onaylayıp yatağından kalktım. Elim kapının kulpunda dururken arkamdan onun sesi geldi. “Teşekkür ederim.” Kısık sesle mırıldanıyordu. “O güce ihtiyacım varmış.” Başımı ona bakmadan eğip gülümsedim. “Her zaman bekleme. Sonuçta seni komutanına şikâyet ettim.” Kapıyı açıp çıktım. O ne demek istediğimi elbette anlayacaktı. Nasıl bu kadar eminim bilmiyorum ama anlayacaktı.
Aşağı inmeden önce revire girip önlüğümü çıkardım ve astım. Kabanımı alıp giydim. Aşağıya indiğimde kapının önündeki kalabalığa baktım. Hasan'ın ailesi gelmişti. “Oğlum!” Annesi gerçekten de güzel bir kadındı. Zayıf, güzel yüzlü bir kadındı. Sessizce yanlarına ilerlemeye başladım. Güzel bir kız da yanlarındaydı. Bakışlarım ister istemez kızda dolaştı. Aileyle beraber hüngür hüngür ağlıyordu.
Ben aileye yaklaşırken biri bileğimi kavradı. Kerem, bakışlarını bana bakmadan bileğimi kavrıyordu ama sıkı sıkıya tutmuyordu. Üniformasının cebinden çıkardığı yüzük kutusunu bana verdi. "Hasan..” Sesinde güç yoktu. Yutkundu, bakışlarını yüzük kutusuna çevirdi. “Bunu son nefesinde nişanlısına vermemi istedi.” Elindeki yüzük kutusu mavi kadife bir kutuydu. “Senin vermen daha uygun olur." Kutuya bakıp yutkundum. Elinden alıp onu onayladım. Kutuyu beyaz önlüğümün cebine atıp ona baktım. Bana bakmadan elindeki bordo beresini başına taktı. Hafif bir yamukluk vardı. Yamuk taktığının farkında değildi.
Hafif bir nefes alıp ona doğru döndüm ve ona yaklaştım. Parmak ucuma çıkıp boyuna yetiştim ve beresini düzelttim. Bakışlarının üzerimde gezindiğinin farkındaydım ama umursamadım. Derin bir nefes alıp onun yakalarını da düzelttim ve geri çekildim. Ben onun üstünü düzeltirken gözlerini benden ayırmadan izliyordu.
Tören başlarken komutan kendi yerine geçerken bende ailenin yanına geçtim. Hem doktor olarak hem de insan olarak yanlarında olmam gerekiyordu. Bütün timler sıraya dizildi. Hepsi nizami bir düzende bekliyorlardı. Poyraz timi, barut timi, kılıç timi ve niceleri... Hepsi şehidimize saygı göstermek adına bekliyordu. Ambulans geldiğinde kapılar açıldı. "Dikkat!" Herkes bir anda esas duruşa geçti. "İleri bak! Sağa, sola dön! Şehit al!" Askerler şehidin tabutunu alırken herkes dikkatle izliyordu. Başka yapacak bir şeyleri yoktu ki. Elden gelen tek şey buydu. Kaybettiklerimizin ardından acı acı bakmak. "Cenaze yürüyüşü, marş!" Herkesin gözü ilk başta fotoğrafa döndü. Şehit Asteğmen Hasan Turna...
Şehit yerine yerleştiğinde önce annesi yaklaştı şehidin yanına, kokladığı tabutu bir an olsun bırakmak istemedi. Bende onlarla beraber ilerledim. Yanlarında beklemeye başladım. Koluna girdiğim kadını bir an olsun bırakmadım. Annesinin oğlum diye bağıra bağıra ağlaması bütün karargâhta yankılandı. “Hasan’ım!” Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı başka tarafa çevirdim. Gözümden süzülen tek damla yaşı kimseye göstermeden sildim. Gözlerimi açtığımda komutan ile göz göze geldim. Sessizce tekrardan kadına doğru döndüm. Kadının sesi bir süre kulaklarımdan gitmeyecek bundan eminim. Babası annesinin aksine daha metanetli duruyordu. Annesini yavaş yavaş yürüterek banka oturttum. Cenaze tekrardan kaldırılıp araca alındı. Gözüm bir an için cebimdeki yüzük kutusuna ilişti. Banklarda tek başına oturan kızın yanına gidip oturdum. "Başın sağ olsun."
Kızın gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Elindeki peçeteyle burnunu sildi. "Dostlar sağ olsun." Elimle cebimdeki kutuyu oynamaya başladım. Nasıl vereceğim, ne diyerek vereceğim hiçbir fikrim yoktu. Kız başını bir an olsun yerden kaldırmıyordu. İlk başta ne diyeceğimi iyice düşündüm. "Sen artık şehit eşi sayılırsın. Vatan sağ olsun de.” Sessizce etrafa bakmaya devam ettim. “Senin sevgilin vatan için canını ortaya koydu. Adın neydi?" Kız başını kaldırmadan iç çekti. "Leyla."
“Hasan senin var mı ya bekleyenin?” Yemeğimi yemeye devam ederken bir yandan da timle sohbet ediyordum. Hasan başını yemeğinden kaldırıp gülümsedi. “Var doktor hanım. Antalya’da annemler var. Birde..” Sessiz kaldı. Yarım kalan cümlesini anında fark ettim. Tek kaşımı kaldırdım. Başımı önümdeki tabldottan kaldırıp ona baktım. “Birde?” Hasan’ın gülümsemesi genişledi. Bana baktı. “Leyla var doktor hanım.” Gülümsedim. “Leyla.. Gece gibi güzel kadın. Saçları siyah mı?” Hasan utangaç bir gülümsemeyle onayladı. Çok sevdiği belliydi. Adı geçmeden bile gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. “Evlenme teklifi edeceğim doktor hanım. Yüzüğümü de hazırlayacağım.” Gülümsedim. Hasan yemeğine devam ederken bende tekrardan yemeğime döndüm.
Hasan’ın bahsettiği Leyla.. Gerçekten de saçları gece gibi simsiyahtı. Adının anlamını resmen yaşıyordu. “Gece gibi güzel olan Leyla..” Leyla adının anlamından bahsettiğim anda başını kaldırıp bana baktı. “Hasan senden böyle bahsetmişti bana.” Ağlaması tekrardan şiddetlendi. “Bende Defne. Öğretmenmişsin ne kadar güzel.” Bu bilgiyi de o gün yemek yerken öğrenmiştim. Kutuyu avcumda sıkıca kavradım. “Başını öne eğme olur mu?" Avcumdaki kutuyu elini tutup onun avcuna bıraktım. Ağlaması şiddetlenirken onun bu hali önce annemi sonra da kardeşimi hatırlattı. "Şehadet haberi her askere nasip olmaz. Bazıları bu vatan uğruna ölmek isterken emekli olur. En yüce makamın sahibi olanlar, ebedi olarak yaşayacak ama biz onların ayrılık acısı ile ölene kadar yanacağız. Ben şehit kızıyım sende o mertebenin bir basamağındasın artık. Şehit karısı... Askeri künyesini de sana vermemizi istemiş." Künyeyi de cebimden çıkarıp onun başından geçirdim ve düzelttim. Leyla anında bana sıkıca sarıldı. Bende onu sıkıca sardım. Allah bir daha bu devlete şehit haberi göstermesin. Bu acı bir daha yaşanmasın.
Saçlarını okşadım. Biraz sakinleşmesi için ona gereken zamanı tanıdım. Telefon numaramın yazılı olduğu kâğıdı çıkarıp ona uzattım. "Ne zaman bir kız kardeşe ihtiyaç duyarsan buradayım Leyla.” Leyla elimdeki kağıdı alıp dolu gözleriyle bana baktı. “Ne zaman ona ihtiyaç duyarsan da o her yerde." diyerek ona bayrağı gösterdim. Benim toprağım da şehit olanlar her yerde. Gökte, dağda, denizde... Her yerde benim şehitlerim, benim toprağım olan her yerde...
《––––––🩺––––––》
Bahçe oldukça kalabalıktı. Hasan’ın cenazesi, oradan ayrılana kadar poyraz timi yerinden kımıldamamıştı. Ardından yerinden ilk ayrılan timin komutanı, Kerem olmuştu. Hakan göğsündeki fotoğrafı çıkarıp alayın bahçesinde ilerlemeye başladı. O kalabalıkta, Ayda’yı gözden kaybetmişti.
Etrafa bakarak ilerlerken alayın arka tarafına, tenha kısımlarına yürüyordu. Kısık bir hıçkırık sesi duyduğunda olduğu yerde durdu. Hıçkırık sesi çalıların arkasından geliyordu. Hakan, oraya doğru yöneldi. Çalıların arkasında yerde oturan üniformalı kadını yakından tanıyordu. Yavaş yavaş yanına doğru yaklaşıp oturdu.
Kadın irkilip gözlerini silmeye çalıştı. Hakan, gülümseyip kadının bileklerini kavrayıp indirdi. “Benden ağlamanı saklama Ayda.” diye fısıldadı sakince. Ayda, başını kaldırıp Hakan’a baktı. Kahverengi gözleri dolmuştu. Birkaç damla yanaklarına süzülüyordu. Hakan derin bir nefes aldı. Karşısındaki kadının acısını anlayabiliyordu. Timlerindeki ilk kaybı vermişlerdi. Ayda, dolu gözleriyle komutanına bakıyordu. “Komutanım..”
Hakan başını hafifçe yan yatırıp Ayda’yı izlemeye devam etti. “Bana söz verin.. Başka cenaze olmasın.” Hakan’ın karşısındaki kadına, içi gidiyordu. Yanaklarını kavrayıp gözyaşlarını silmek istiyordu. Şu an bunu yapamayacağını bildiği için üniformasının cebinden bir peçete çıkardı. Ayda, komutanının uzattığı peçeteyi alıp gözlerine kapattı.
Hakan, kadın gözlerini peçeteyle kapattığında derin bir nefes verirken gözlerini kapattı. Daha fazla dayanamayıp kolunu Ayda’nın omzuna yaslayıp onu kendi göğsüne çekti. Kadının dizlerinin arasındaki bere yere düşmeden Hakan tarafından tutuldu. Omzunu yavaş yavaş sıvazlıyordu. “Bir kişiyi daha kaybetmek istemem komutanım..”
“Kaybetmeyeceğiz Ayda..” Ayda’nın sakinleşmesini bekliyordu. Kadının hıçkırıkları yavaşlamaya, aralıkları uzamaya başlamıştı. Hakan, başını Ayda’nın başına yaslayıp sakin bir sesle mırıldanmaya başladı. “Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.” Gözlerini kapatıp burnunu Ayda’ya hissettirmeden saçlarına yasladı. Kadının kokusunu içine çekti.
“Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,” Ayda’nın sesli ağlayışları yavaş yavaş sessiz iç çekmelere dönmeye başlamıştı. Ayda kesik bir nefes alıp Hakan’ın yerine devam etti. “Selam olsun kucak kucak, Dostlar beni hatırlasın.”
Hakan gülümsedi. “Bunu ona ilk söyleyen sizdiniz, öyle değil mi komutanım.” Ayda, başını hafifçe kaldırıp ona bakıyordu. Kadının kahverengi gözlerine bakıp onayladı. “Sevdiğimiz bir şiir..” Ayda gözlerini sildi. Yutkundu, Hakan’ın gözlerinin içine bakarken bir şeyler diyeceği hareketlerinden belli oluyordu. Hakan gülümseyip onun diyeceği şeyi ondan önce söylemeyi seçti. “O da böyle düşünürdü Ayda.”
“Her gün onu hatırlayacağız. Düğünlerimiz olacak, Hasan oradaymış gibi hissedeceğiz.” Ayda dudaklarını büzüp iç çekti. “Hasan’ı bizden alanlardan öcümüzü alacağız. Bizden bir, onlardan bin.” Ayda’nın kızaran gözlerine baktı. Oturduğu yerden kalkarken elini Ayda’ya uzattı. Ayda, komutanının uzattığı eline bakıp tekrardan komutanına baktı. “Adını asla unutmayacağız Ayda. Sadece biraz zaman.. Alışmak için biraz zaman..” Ayda burnunu çekip komutanının elini tuttu. Hakan’ın desteğiyle ayağa kalktığında gözlerini ondan çekmiyordu.
“Belki düğünlerimiz yakında olur.. Kim bilir..” Dudaklarını büzüp gülümsedi. Ayda birkaç adım geri çekilirken Hakan’a bakıp gülümsedi.
《––––––🩺––––––》
Gece yarısı Kerem, dinlenmesi için albay tarafından odasına yollanmıştı. Ben ise revirde sessizce oturuyordum. Daralıp odada daha fazla duramadım ve odadan çıktım. Adımlarım istemsizce koğuşa yöneldi. Koğuşun girişinde durup kapıya yaslandım. Fatih ve Taner boş bir yatağa bakıyorlardı. Ben öyle sanıyordum. Ama başımı biraz kaldırdığımda boş sandığım yatakta yatan Kerem'i gördüm. Kaşları çatılı, gergin bir şekilde. Huzursuz bir uyku çekiyordu. Uyumamak için dirense de bünyesi beş günlük bir uykusuzluğu daha fazla kaldıramamıştı.
Koğuşun kapısına yaslanıp onu izleyen askerlerine baktım. "Çavuş,” diyerek fısıldadı Fatih. “Uyuyor değil mi?" Kollarımı göğsümde birleştirdim. Tim oldukça üzgündü ve komutanın aksine bunu belli etmekten çekinmiyorlardı. Taner sessizce onayladı. "Uyuyor Fatih.” diyerek doğruladı. “Hem de bak nasıl uyuyor."
Onlarda biliyordu komutanlarının huzursuz uyuduğunu. Yine de inanmak istemediler. Ses çıkarmamaya özen gösteriyorlardı. "Uyusun.” Fatih yutkundu. Dikkatli bir şekilde Kerem’i izliyordu. “O uyumayacak da kim uyuyacak."
Hamza başını kaldırıp etrafa baktığında beni gördüğü gibi kalktı ve bana yer vermek için "Doktor Hanım?" diye bana seslendi. Yaslandığım kapıdan ayrılıp içeri ilerledim. "Otur Hamza otur.” Hamza geri yerine otururken bana bakmaya devam etti. “Revirde duramadım." diyerek kendimi açıkladım. Yanlarına yaklaşıp komutanın ayak ucuna oturdum. Birbirlerine olan bağları takdire şayandı. Komutan uyurken sessizce başımı ondan çekip time baktım. "Fatih, komutanla senin tanışman olaylıydı değil mi? Anlatmak ister misin? Şahsen ben dinlemek isterim."
Onların kafasını biraz da olsun dağıtabilmek istiyordum ne yalan söyleyeyim. Bunu bana Bulut’lar yapmışlardı. Babam öldüğünde Elis’le ikisi beni güldürebilmek için, benimle sohbet edebilmek için gecelerini gündüzlerine katmışlardı. Fatih anında anlatmaya başladığında bacak bacak üstüne atıp onu dinlemeye odaklandım. "Ben daha burada normal askerken, daha yeni görev başındayız. Ben uyuşturucu bağımlısıydım. Buraya gelmeyi de istemedim. Bir süre sonra benim bünye istemeye başladı." Sessizce ona baktım. "Yoksunluk krizi..." Fatih bana bakıp onayladı. Hepsi sanki o anı hatırlamış gibi gülümsüyorlardı. "He işte ondan. Bir gün koğuşta yatıyorum. Hamit geldi. Nöbetin var diye beni darlamaya başladı. Aldım elime silahı, tuttum Hamit'e ama kendimde değilim. Beni bir dövdüler doktor hanım bir dövdüler." gülümsedim. Asker anıları dinlemek beni hep mutlu ederdi. Babamdan kalma bir alışkanlıktı. Babam sırf mesleğinden korkmayalım diye görevden geldikten sonra kahvaltılarda, yemeklerde veya bizi uyutmak için odamıza geldiğinde komik anılarını anlatırdı.
"Sonra beni işte aldılar kapattılar. Tabii sizin gibi doktorlar yok o dönem, gönüllü gelecek de benimle ilgilenecek. O gün ben orada yoksunluk krizini atlattım. Sonra işte Kerem komutan geldi. Beni yaka paça çıkardı. Kafama bir vurmuş doktor hanım o gün yediğim silleyi hiç unutamam. Beni tuvaletlere götürdü. Meğer zulamı bulmuş. Onları bir güzel gözümün önünde kenefe attı." Hatırladığı haline gülüyordu. Fatih bir dönem ölümün eşiğine kadar geleceği uyuşturucu bataklığından yine Kerem sayesinde çıkmış. Her anlamda hazırlanmış ve başarmıştı. "O gün dediğinin hiç unutmuyorum. Ya bir dosya olarak defolup gidersin ya da aslanlar takımının bir parçası olursun."
"Ya kardeş olursun ya hiç olursun..." Duyduğum derin ses hemen yanımdan geliyordu. Onun yattığı yerden.. "Aynen öyle komutanım." Ben bakışlarımı yüzbaşıya çevirirken Fatih hızlıca ayağa kalkıp selam vermişti. Kerem onun bu haline gülümsedi. "Rahat asker." Ona bakıp başımı hafifçe eğdim. "Uyandırdık mı sizi yüzbaşı?" Komutan bir kolunu başını altına alıp derin bir nefes aldı. "Tepeme karabasan gibi dikilmiş dedikodu yapıyorsun doktor. Nasıl uyanmayayım?" Göz devirdim. Utanmaz herif bir de bana karabasan diyor. "Sen daha karabasan görmemişsin.” Elimi dizime vurdum. “Poyraz bari kalkın da çay içelim. Bu huysuz da burada uyusun.” Oturduğum yerden kalktım. Ona bakıp “En azından uyandırmayız bir daha." dedim.
Timle beraber koğuştan çıkarken yüzbaşının kıkırdamasını duymuştum. Hemen ardından yüzü düşmüş bakışları elinin altındaki yastıkta dolanmıştı. Tim önüme geçip odadan çıktığında ben geri döndüm. Cebimdeki ilacı çıkardım. Yatakta yatan bedenin yastığının dibine koyup ona baktım. "Birkaç saat daha uyumana yardımcı olur. Gördüğün kâbusları azaltır." Kaşları çatıldı. Şaşkınlığı yüzünden belli oluyordu. "Kâbus gördüğümü nasıl anladın doktor?"
Gülümsedim "Yorgun bakışlarından...” Omuz silktim. “Babamda birini şehit verdiğinde bütün gece yanımıza dolanırdı. Sanki uyusa çatışmadaki bütün kurşunlar onun boğazından geçermiş gibi.” Aklıma babamın o hali geldiğinde gülümsedim. “Odada deli gibi dolanır en son yanımıza yatardı 'Bu gece benim düş kapanım sizsiniz. Benim bütün kabuslarımı siz alıp götüreceksiniz' derdi.” Bakışlarım tekrardan ona döndü. “Yani evine onlarca şehit haberi sığdırmış biri olarak diyorum ki komutan anlıyorum. Hiç istemesem de yaşadığın duyguyu anlıyorum." Gülümsedim tam odadan çıkıyordum ki komutan yine bir şey dedi ve ben durmak zorunda kaldım. "Benimde bir kızım olursa, o da benim mi düş kapanım olacak?" Duraksadım. Başımı hafifçe çevirdim. Dudaklarımı büzüp omuz silktim ve sorusunu yanıtladım. "Kim bilir yüzbaşı? Ona dönüp bakmıyordum ama onun bakışlarını hissedebiliyorum. “İlerdeki çocuğunun annesine sor bunu."
"Sordum."
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |