

《––––––🩺––––––》
Bölüm 7
"Sordum.”
Duyduğum kelime ile ona dönüp baktım. Komutan, ona baktığımı gördüğü anda yutkunup bakışlarını benden çekti. “Yani daha önce birine sordum ama kaçamak cevap verdi." İçimi ister istemez bir merak duygusu kapladı. Şimdi kim olduğunu sormak da saçma olur ki. Bakışlarımı çekip ellerimi önlüğümün ceplerine yerleştirdim. Komutan tekrardan bana bakmaya başladı. Alaycı bir tavır takınıp ona baktım.
"Kıza acıdım.” Komutanın kaşları şaşkınlıkla havalandı. “Seni direkt reddetmek yerine kaçamak davranmış." Başımı hafif yan çevirip ukala ukala sırıttım. Bana gıcık olduğuna eminim. O da bu tezimi çürütmeyecek şekilde yanıtladı beni. "Senin aksine çoğu kadının rüyalarına giriyorum doktor." Yattığı yerden oturur hale geldi. Saçlarını geriye itip göz devirdi. "Senin adına sevindim.” Bakışlarını bedenimde dolaştırırken gülümseyip omuz silktim. “Benim kabuslarım yerine diğer kadınların rüyasına gir komutan."
"Aman altta kalma ölürsün." Gülüp göz devirdim. Odadan çıkmadan önce saçlarımı savurdum. "Alttan alacağım tek bir konu var ve bunun o konu olmadığına eminim komutan. İlacı al ve biraz daha dinlenmene bak." diyerek odadan çıktım.
Arkamda bıraktığım komutanın yaptığım imadan dolayı tek kaşının kalktığını hissedebiliyorum ama hiç umurumda değil. Komutan, karşısındaki kişiden hiç beklemediği yanıtlar aldığı zaman, eğer cevap hoşuna gidiyorsa tek kaşını kaldırıyordu. Farkında olarak mı yapıyordu yoksa bir alışkanlık mı bunu bilmiyorum henüz. Sadece birkaç kez deneyimlemiş bulunuyorum.
Kantine indiğimde ölüm sessizliği karşıladı beni. Tıpkı babam eve geldiğinde olduğu gibi... Şehit haberi, bütün evde sessizlikle karşılanırdı. Babam genelde üstü başı temiz gelirdi. Tek bir kez, ömrü hayatımda onu tek bir kez bütün üstünü kan içinde, arkadaşının kanıyla eve geldiğini görmüştüm. Ahmet amca... Babamın ilk arkadaşlarından Ahmet amca öldüğünde babam eve kan dolu üniformasıyla gelmişti.
“Defne hadi artık okula geç kalacaksınız!” Diş fırçamı çıkarıp yıkadım ve kenara koydum. Defin benden hemen önce banyodan çıkmıştı. Denef ise çoktan çantasını odadan alıp çıkıyordu. Ağzımı çalkalayıp banyodan çıktım. Parmak ucuma basıp ışığı kapatmaya çalıştım.
Benden önce annem ışığı kapatmıştı. “Defne koş çantanı al.” Başımı sallayıp odama koştum. Denef yatağını düzeltip çıkmıştı. Orta masanın yanında duran okul çantasını alıp kapıya doğru koştum. “Anne beslenme çantam..” Annem elindeki beslenme çantalarıyla öylece kapıya bakıyordu. Denef de oldukça şaşkın görünüyordu.
Birkaç adım atıp annemin arkasından çıktım. Koridorun başında, evin kapısı açıktı. Babam, kapının önünde asker üniformasıyla duruyordu. Bize bakıp anneme döndü. “Daha çıkmamışlar mıydı?” Sesi kısıktı. Babamın sesi hiç böyle çıkmazdı. Gür, kalın bir sesi vardı. Annem, elindeki çantaları yere bırakıp hızlı adımlarla babamın yanına gitti.
“Yaralı mısın sen? Niye buraya kadar geldin Kuzey, direkt hastaneye gitseydin ya..” Annem hızlı hızlı konuşuyordu. Elleri babamın üzerinde dolaşıyordu. Babam bize bakıp annemi tuttu. “Sakin ol.. Ben iyiyim.”
“Sen iyisen bu kan ne?” Dudaklarını büzerek babama baktı. “Kuzey bana yalan söyleme..” Babam bize baktı. Kardeşimin yanına geçip elini sıkı sıkı tuttum. Defin de kapıyı bırakıp yanımıza gelmişti. Babam bize bakarken gülümsedi. Hep gülümserdi ama böyle gülmezdi ki. Başıyla içeri geçmemizi işaret etti. Defin, ellerimizi tutup yürümeye başladı. Odamıza girdiğimizde kapının kenarına oturup dinlemeye başladık.
“Ahmet..” dedi babam. Sesi yorgundu. Başımı eğip baktığımda babam, annemin boynuna sokulmuştu. Üstü batıktı. “Kan onun mu?” diye sordu annem. Gözlerini sıkı sıkıya kapatmış, babamın saçlarını okşuyordu. Denef’in burnunu çektiğini duyduğumda dönüp ona baktım. “Sen niye ağlıyorsun?”
Denef kızarmış burnunu sildi. Ağlamaya başladığı anda ilk önce burnu kızarırdı. “Baksana babam ağlıyor. Arkadaşına bir şey olmuş.” Önüne gelen kaküllerinin altından bana baktı. “Ya onunda bizim gibi çocukları varsa?” Hızlıca Defin’e baktım. Bakışlarımdaki soru oldukça basitti. ‘Yoktur, değil mi?’ Defin yutkundu. Bilmiyorum der gibi omuzlarını kaldırdı. “Ya o da bizim gibi babasına üzülüyorsa?”
Denef, babam duymasın diye sessiz sessiz konuşuyordu. Bakışlarımı ondan çekip tekrar anneme baktım. En başından beri orada olduğumuzu biliyordu. Babamın iyi olduğunu bize tek bir gülümsemesi ile anlatmıştı. Babam ise annemin göğsünde sessizce ağlayarak yasını tutuyordu.
Sessizce Hakan'ın yanındaki boş sandalyeye baktım. İster istemez aklıma dolan anıları seslendirmeye başladım. "2007 yılı Hakkâri, Dağlıca saldırısı...” Poyraz timi benim sesimi duyduğunda başlarını kaldırıp bana baktılar. Derin bir nefes aldım. Sessizce yutkunup Hakan’ın yanındaki sandalyeye ilerlemeye başladım. Ne diyeceğimi toparlamaya çalışıyordum.
“Babam 10 günlük görevinden dönmüştü. Aslında onu o gün de beklemiyorduk. Okula gitmek için evden çıkacağımız sırada babam karşımızdaydı.” Dizlerimi kendime çektim. “Hiç görmediğim kadar kötü, üstü başı kan içinde. İlk başta anlamadık olanı biteni..” Onlara bakmaya cesaret edemiyordum. Sanki onlara boş bir şey anlatıyor gibi hissediyorum. “Ama teröristler saldırmış. Babamın badisi Ahmet amca şehit düşmüş saldırıda. O gün aynı bu sessizlik hakimdi evimde. Çoğu zaman şehit haberi aldığımız, sessiz ama bizim cıvıltılarımızla sessiz bir ev.” Onlara baktım. Hepsinin gözleri dolu doluydu. Ağlamıyorlardı ama ağlamaya hazırlardı. “Acınızı anlayamam ama atlatmanız için tutunmanız gereken dalları size sunabilirim. Hasan için çok üzgünüm."
"Sarı Hoca." Hakan’a döndüm. Gözlerimdeki boş bakışları fark etmiş olacak ki açıkladı. "Timde herkes ona böyle derdi.” Buruk bir şekilde gülümsedi. “Sende timin bir parçası sayılırsın Defne doktor." Gülümsedim. Sessizce oturduğum yerden kalkıp çay ocağının başına ilerlemeye başladım. Kantinden görevli olan asker beni göndermeye çalıştı. “Doktor Hanım siz geçin oturun. Ben getireyim.” Başımı sallayıp askerin omzuna hafifçe vurdum. “Geç otur sende.” Onun da oturmasını sağlayıp acılarını yaşamalarına müsaade ettim. Hepsine belki acılarını biraz olsun hafifletir umuduyla çay dağıttım.
Tepsiyi geri koymak için geri döndüğümde onu gördüm. Kantinin girişinde bedenini kapıya yaslamış, timini izliyordu. Yorgun görünüyordu, zaten yorgundu da.. Yine de buradaydı. Timinin başında, uzaktan gölgesiyle timini sarıp sarmalıyordu. Gözleri bana döndüğünde yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. Dudaklarını aralayıp oynattı. “Teşekkür ederim.” Yüzümdeki gülümseme genişledi. Başımla ona hafif bir selam verip dudaklarımı oynattım. “Rica ederim.”
《––––––🩺––––––》
Ertesi gün karargâha geldiğimde revire ilerlemeye başladım. “Doktor Hanım..” Can’ın sesini duyduğumda revirin kapısının önünde durup ona baktım. Yavaş yavaş yanıma gelip durdu. “Mevlüt albay seni odasına bekliyor.” Ona bakıp onayladım. Odaya gitmeden önce eşyalarımı bırakıp geçsem iyi olacak. Revire girdim. Çantamı masaya bırakıp kabanımı astım. Önlüğümü giyip odadan çıktım. Hızlıca Mevlüt albayın odaya ilerlemeye başladım.
Komutan benim önümde odasından çıkıp ensesini kaşıyarak yürümeye başladı. “Günaydın komutan.” Sesimi duyduğunda adımları yavaşladı, durup bana baktı. Yorgun bedenini atlatmış gibi görünüyordu. Göz altları mordu ama uykusunu aldığı belli oluyordu. “Günaydın doktor..” Beraber Mevlüt albayın odasına doğru ilerlemeye başladık. “Verdiğim ilaç işine yaradı sanırım.” Bana bakıp onayladı. Sanki bir şey hatırlamış gibi bedeni hafifçe bana döndü, gülümsedi. “Henüz düş kapanımız olmadığı için ilaçlarla iyileşmeye çalışıyoruz işte.” İkimiz odanın önüne geldiğimizde ona dönüp baktım. O da meydan okur gibi kaşlarını kaldırıp indirdi. Gülümsememi bastırmaya çalışıp ona cevap vermeden kapıyı çaldım. Mevlüt albayın gir emrinin ardından komutan önden geçmem için kenara çekildi.
“Geçin çocuklar..” Komutan hemen masanın karşısında dimdik beklemeye başladı. Ben ise hemen koltuğa geçip oturdum. “Sana harika bir haberim var komutan.” Mevlüt albay gülümseyip komutana baktı. “Küpeli kod adlı terörist öldü. Büyük ihtimalle senin kurşunun sayesinde..” Başımı çevirip komutana baktım. Komutan hafifçe dikleşti. Kendiyle gurur duyduğu bütün haliyle hissediliyordu.
“Bugün ise cenaze töreni yapılacak.” Bundan bize ne ya da bana ne? “Ortalığın karışmaması için orada bir ekip bulunacak. İşin bizi ilgilendiren tarafı ise doktor hanım..” Komutanda olan gözlerini bana çevirdi. Bakışlarımı komutandan çekip Mevlüt amcaya baktım. “Orada aile için bir doktor bulunması gerekiyor.” Gülümsedim. Bu benim görevlerimden biriydi. Onların tedirgin olmalarını ise biraz biraz anlayabiliyorum. “Sana saldırmaya çalışabilirler doktorum." Sessizce Mevlüt albaya bakıp gülümsedim. "Merak etmeyin albayım amacımız sağlıkları, ayrıca jandarma bana eşlik edecektir. Sıkıntı etmenize gerek yok."
"Komutanım." Komutan, albayla benim konuşmamın arasına girdi. Gözlerini bir an için bana çevirdi. "Doktorla beraber bizde gidiyor muyuz?" Mevlüt albay sandalyesine yaslanıp komutana baktı. "Sizlik bir şey yok. Jandarma eşlik edecek doktora." Komutan gergin görünüyordu. Bir şeylerin hoşuna gitmediğini hissedebiliyorum. Albayın kararına karşı çıkmaya kararlıydı.
"Komutanım izin verin gidelim." Sessizce Mevlüt albayla, komutanın arasında dönen konuşmayı dinlemeye başladım. Mevlüt albay, askerinin karşısında derin bir nefes aldı. Komutanı durduramayacağını biliyor gibiydi. "Yüzbaşı!” Komutan sustu. Sessizce komutanının konuşmasını bitirmesini bekledi. “Senin vurduğunu bilenler olacaktır. Orada hengâme çıkar." Komutan anında önünde bir adım attı. Oturduğum yerde dikleşip ona göz ucuyla baktım. Bana bakmıyordu, gözleri bana bir an olsun değmiyordu. "Bilmiyorlar komutanım. O kadını öldürme şerefine nail olduğumu bilen tek bir Allah'ın kulu yok."
Albay bıkkın bir bakışla ona baktı. Göz devirdi ve eliyle alnını kaşıdı. "Seninle nasıl başa çıkacağım ben?” Komutan dudaklarını yaladı. Zafer kazandığını biliyordu. Albaydan izni kopardığına emindi. Nitekim Mevlüt albay askerine bakıp işaret parmağını kaldırdı. “Sivilleri çek. Doktoru sivil olarak koru."
Komutan hızlıca onu onayladı. "Emredersiniz komutanım." Ardından hızlıca üzerini değiştirmek için selam verip çıktı. “Deli bu oğlan.. Kendi başını illa belaya sokacak..” Sessiz kaldım. Jandarma zaten benimle gelecekken onun orada ne işi var ki? Gören de beni umursuyor, bana bir şey olmasından korkuyor sanacak. Bir dakika.. Komutanın gelme sebebi.. Bu olamaz değil mi? “Defne kızım,” Bakışlarımı zeminden ayırıp Mevlüt amcaya baktım. “Sen de geç hazırlan kızım.”
“Merak etmeyin albayım.” Bende onun arkasından odadan çıktım. Onunla odasının önünde yine denk geldiğimizde beni tekrar süzüp odasına girdi. Neye bakıyorsa? Şeytan diyor git oturt suratına bir tane! Nereden geldiğini şaşırsın. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. “Sakin Defne.” Umursamadan revire ilerleyip kabanımı giydim. Masamın üstündeki çantamı alıp revirden çıktım. Merdivenlerden inip saçlarımı gözümün önünden ittim. Ben araca ilerlerken komutan sivilleri çekmiş, geliyordu. Siyah boğazlı kazağı, kotu ve askeri postallarına benzer postalları ile yanıma kurulduğunda bakışlarımı önüme çevirdim. Araç hareket ettiğinde istemsiz benim düşünme aşamam da başladı. Kaçırılıp, benim memleketimin askerine kurşun yağdıran kadını kurtarmaya çalıştığım gözümün önüne geldi. Dönerken araçta gördüğüm kabusum... Daraldığımı hissettiğim gibi giydiğim krem boğazlı kazağın boğaz kısmını çekiştirdim.
"Orada ortalık karışacaktır. Mümkün olduğunca korkma." Bakışlarımı ona çevirdim. Bana bakmıyordu ama gerildiğimi düşünmüştü. Aksine, oldukça sakindim. Sadece.. O kadını kurtarmaya çalıştığım için vatanıma, mesleğime ihanet etmiş gibi hissediyorum. Bu düşünceyi aklımdan uzun bir süre atabileceğimi sanmıyorum. Hala bazı günler, o kadına benzeyen hastalar gelebiliyordu. Bana o günü hatırlatan kötü günler olabiliyordu.
Bu düşünceleri aklımdan atmaya çalışıp omuz silktim. "Niye korkayım?” Ona bakmaya devam ettim. “Yanımda askerim var." Dumura uğramıştı. O şaşkın surat ifadesini fark etmemek imkansızdı. Göz bebekleri büyümüş, nefes alışı hızlanmıştı. Bu değişimi fark etmemek büyük aptallıktı. Ben en son bu ifadeyi en son Bulut, Elis'in dibine girdiğinde Elis'te gördüm. Neyse ki profesyonelliğinin bir getirisi olarak hemen toparladı kendini. Şu an bu yaşadığımız durumu düşünemem, eve geçtiğimde, yalnız kaldığımda üzerine birkaç saat düşünebilirim. Başımı dışarıya çevirip etrafı izlemeye başladım.
Bir köyün içine girdiğimizde, mezarlığa yakın bir yere park edip indik. Cenaze bir avuç insan topluluğundan oluşuyordu. Hepsinin bu terörist kadın için toplandığını düşünecek olursak ortam oldukça tehlikeliydi. Jandarma Asteğmen Cemil’in yanına ilerledim. “Hoş geldiniz doktor hanım.” Gülümsedim. “Hoş buldum.” El sıkıştık, benim ardımdaki komutanla da selamlaşıp el sıkıştılar.
Cemil bey en önde durarak hem beni arkasına almış hem de Kerem'i mümkün olduğunca kapatmaya çalışmıştı ama sadece çalıştı. Çünkü neredeyse 1.97 boyunda bir herifi nasıl kapatabilir? Asteğmen benden olsa olsa on santim anca uzundur. Ki ben 1.70 boyunda bir kızım. Kerem ise rahat bir şekilde başı dik duruyordu. Ellerini rahat bir şekilde deri ceketinin ceplerine yerleştirdi. "Ne oldu?” Onun üstünü gösterdim. “Sen öyle üşümüyor musun?”
Başını salladı. Dağlarda soğuğa alışık bir adamın üşüyüp üşümediğini sormak da benim aptallığım. Çanakkale’nin sıcak havasından buraya gelen ben için oldukça büyük bir hava şoku olmuştu. Şu an bile üstümdeki monta rağmen üşüyordum. Göz devirip kalabalığa döndüm.
Bana doğru eğilip kısık sesle konuştu. “Sen üşüyorsun ama.” Cevap vermedim. Olduğum yerde hafif hafif sallanıyordum. Tekrar dikleşirken güldüğünü duyabiliyordum. Etrafa bakıp arabaya ilerledi. Bir jandarma onu korumak için onunla beraber gitmişti. Onu umursamadan kalabalığı izlemeye devam ettim.
Boynuma yeşil bir atkı sarıldığında irkildim. Kerem irkilmemi umursamadan tek adımda önüme geçip atkıyı düzeltmeye başladı. Ağzımın kapalı olduğuna emin olurken işini son derece ciddi bir şekilde yapıyordu. Kolunun hemen altına eldivenler vardı. Bakışlarımı onun gözlerinden ayırmasam bile o eldivenleri görmüştüm. Atkımın iyi olduğuna kanaat getirdiğinde eldivenleri eline alıp bana giydirmeye başladı. Eldivenleri giydiğimde ise şaşkınlığım bir üst seviyeye çıktı. İki çiftin içinde de mini ısıtıcılar vardı.
“Şimdi daha az üşürsün.” Son kez atkımı kontrol edip önümden çekildi. Birkaç jandarmanın şaşkın bakışlarını, komutan çekildiğinde görebilmiştim. Yutkunup bakışlarımı onlardan kaçırdım. Kerem, hiçbir şey yapmamış gibi kalabalığı izlemeye devam etti.
Üç adam önce bize doğru baktı. Ardından bize doğru ilerlemeye başladı. Asteğmen beni bu sefer tamamıyla arkasına aldı. Adamlarla benim arama bir barikat gibi dikildi. "Biz burada jandarma istemiyoruz." Adamın dediğine karşı Cemil Asteğmen oldukça sakin ama bir o kadar da tehlikeli bir ses tonuyla "Siz?” Gözlerini adamın üzerine dikmişti. “Kimsiniz?" dedi. Adamlar Cemil Asteğmenin sakin sesi karşısında biraz daha gerilmişlerdi.
"Kitle zaten tepki içindedir. Burda durup kitleyi tahrik etmeyin.” Cenazeyi gösterdi. “Biz cenazemizi defnedecez, demokratik tepkimizi de özgürce gösterecez." Cemil Asteğmen duruşundan taviz vermeden karşısındaki adama bakıyordu. "İyi,” O da kendi yerini gösterdi. Adımlarını adamların göreceği şekilde, toprağa sağlam bastı. “Bende burada durup güvenliği sağlayacağım."
Cemil Asteğmenin bu hareketi adamların hoşuna gitmedi. Başlarındaki saçı sakalı birbirine girmiş adam işaret parmağını kaldırdı. "Biz sizi uyarıyoruz." Asteğmen adamın devam etmesine izin vermeden konuşmasını kestirip attı. "Hayır, ben sizi uyarıyorum.” Adama doğru bir adım attı. Adam ondan kısaydı. Baskı kurma üstünlüğü Cemil asteğmendeydi. “Burada yasadışı bir şeye izin vermiyorum, anladın mı?"
Yüzleri düştü. Aldıkları cevabı beğenmemiş olmalılar. "Hee hee." Asteğmene bakarken adamın dediklerini geçiştirmeye kalkmışlardı. "He ya. Yürü lan." diyerek adamları geri postalayan Cemil Asteğmeni sessizce izledim. Bu sırada Kerem, bana doğru yaklaşıp beni arkasına almaya çalıştı. Onu da fark ettim ama etmemiş gibi davranacağım.
Cenazenin yakınlarından birisi fenalaşırsa ona Türkiye Cumhuriyeti'nin neferi olarak sağlık hizmeti getirmekle görevliydim. Gözümü cenaze yakınlarının üstünden ayırmıyorum. Teyzenin bir an ağaçtan destek aldığını gördüğümde elimdeki eldivenleri çıkarıp yanımdaki jandarmaya verdim ve oraya doğru yöneldim. İkinci adımımı atmadan biri teyzeye destek olduğu gibi Kerem gitmemem için elimi tuttu. Olduğum yerde durup elimi tutan ona baktım. “Kadın kötü görünüyor komutan.. Bakmam gerekir.”
Dikkatli bir şekilde kalabalığa baktı. Beni oraya tek göndermemek konusunda kararlıydı. Elimi bırakmadan sessizce yanıma geldi ve benimle beraber kalabalığa doğru yürümeye başladı. Beraber kadının yanına yaklaştık. Etrafı kontrol ederken benim elimi bıraktı. “Teyze iyi misin?” Kadına destek olmak için elimi uzattığımda adamlardan biri diğer bileğimi sıkıca kavradı. “Sizin yardımınızı istemeyiz!”
Kerem anında bileğimi sıkıca tutan adamın kolunu tutup bileğimi bırakmasını sağladı. Bileğime bakıp geri çekilmem için başıyla asteğmenin yanını gösterdi. İtiraz etmeme izin vermiyordu. Bakışları netti. Ben geri yerime dönerken o da benim peşimden geliyordu. Onun emirleri bu kadar netken konuşmamıza gerek kalmıyordu.
Cenaze defnedildikten sonra dağılacak olan kalabalığa bakıp rahat bir nefes verdim. Nefesimi ne ara tutmaya başladım onun farkında bile değilim. Ön tarafta duran, saçı sakalı birbirine girmiş olan o adama biri yaklaştı. Bize doğru bakarken adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Önce adamın bakışları bizim olduğumuz tarafa döndü. “Bir terslik var.” diyerek mırıldandım. Kerem benim kısık sesimi duydu. Etrafına bakmaya başladı.
Bütün kalabalık bir anda üzerimize doğru yürüyüp önümüzde dikildi. Çirkin tipli, kalabalığın başındaki adam eliyle Kerem’i gösterdi. “Onu bize verin asker!” Anlaşılan biri onlara, teröristi vuranın Kerem olduğunu söylemişti. Kerem bileğimi nazikçe kavrayıp hızlıca beni arkasına alırken, jandarma ekibi de Kerem'in önünde etten duvar oldu. İki jandarma adamlara bakarken konuşmaya başladı. "Yüzbaşını istiyorlar Ekrem ne yapsak?"
"Valla anca yavaştan boklarını toplarlar." İki tarafta birbirinden nefret ediyordu. Kerem’in bedeninin arkasında pek bir şey göremiyorum. Boyu ve kilosu bakımından bütün görüş açımı kapatıyordu. Başımı hafifçe eğip yanından kalabalığa baktım. Kerem saniyesinde hissedip başını benim olduğum yere eğdi. Bana bakıp tekrardan önüne döndü. “Bak komutan, kitleyi zor tutuyorum.” diyerek arkasındaki kalabalığı gösterdi. Gerçekten de hepsi saniyesinde silahını çıkaracak gibi duruyorlardı. “Birazdan denetimden çıkacak her şey, seni son kez uyarıyorum!"
Kerem öne doğru bir adım attığı anda onun hemen önümdeki elini kavradım. Elini tutmamı beklemiyordu. Başını hafifçe ellerimize çevirdi ardından bana baktı. Gitmemesi için başımı sağa sola salladım. Sadece benim göreceğim şekilde dudakları kıvrıldı. Elimi aynı benim gibi sıkıca tutarken hafifçe okşadı. "Sorun yok doktor, askerin burada." Sesi fısıltı şeklindeydi belki ama beni rahatlatmaya yetti.
"Bize verin! Derhal!" Kalabalık, jandarmalara direnmekte çekinmiyordu. Belli ki sadece kalabalık olmalarına güveniyorlardı. Cemil asteğmen askerlerinin aksine oldukça sakindi. Başlarındaki adama bakıyordu. "Gel de al ulan!" Adının Ekrem olduğunu öğrendiğim jandarma bütün siniriyle Kerem’in önüne geçip aralarını kapattı. "Babayı alırsın babayı!" Bütün jandarmalar bunu bekliyormuş gibi anında silahlarının emniyetlerini açtı.
Kerem ortalığın karışacağını anlamıştı. Beni tekrardan kontrol etmek için başını hafifçe yana doğru çevirdi. "Arabaya geç." Bir saniye beklemeden ona karşı çıktım. "Asla." Cevabımı beklediğini yüzüne yerleşen hafif gülümseme ile anladım. Bulunduğumuz ortama rağmen rahatça gülümseyebiliyordu. "Cidden başa belasın doktor." Bütün ciddiyetiyle tekrardan önüne döndü. Elimi tutarken beni kendine yaklaştırdı. Askerlerin özgüvenleri insanı hayran bıraktıracak şekildeydi.
Yine de onun gitmemesi için etrafımı kontrol edip elini bıraktım. Bana dönmesine fırsat vermeden arkasından beline sarıldım. Vücudu anında benim ona sarılmama tepki verdi. Ellerimin altında kaslarının kasıldığını hissedebiliyorum. Sessizce tekrardan başını çevirip arkasındaki bedenime baktı. “Ters bir şey mi var?” Sessizce başımı sırtına yasladım. “Hayır, hiçbir şey yok. Ben iyiyim.”
Benim iyi olduğumu duyduğunda biraz daha rahatladı. "Bunun hesabını vereceksin yüzbaşı.” Kerem’e karşı işaret parmağını sallıyordu. “Bundan sonra adımını dikkatli at.” Alelade onu tehdit ediyorlardı. “Yavuklun da sen de." diyerek beni gösterdi hayvan herif. Anında Kerem’in arkasından çekilip adama baktım. İyi de ben komutanla birlikte değilim ki. Ne yavuklusu? Üstelik uyuz, huysuz, katır inatlı, herbokolog Yüzbaşı Kerem Kurt'la mı? Allah yazdıysa bozsun. Bir kere o kadar yakışıklı değildi. Tamam boyu posu heybeti, sonra koyu kahve saçlarına zıt mavi gözleri belki biraz karizmatik kılıyor olabilirdi ama o tam bir herbokolog. Kerem adamların önüne geçti, beni tekrar arkasına aldı. Adamlarla göz temasımı kestiğinde tekrardan konuya odaklandım. "Buradayım işte. Eğer gücünüz yetiyorsa gelin alın."
Adam bir şey demişti ne dediğini duyamadım ama bir anda ortalık Kerem'in adama attığı yumrukla şenlendi. Ne de güzel vurdu. Gerinip gerinip bir de ben mi koysam şu şeref yoksununun suratına?
Jandarma kalabalığı ayırmaya çalışırken bende ortalığı birbirine katmaktan çekinmedim. Yüzbaşına vuracak birine koşup yumruğu suratına yapıştırdım. Ben daha dengemi kaybetmeden bir el belimi sarıp beni tuttu. Beni sıkı sıkı tutan kişinin komutan olduğuna eminim. Bu ortamda tek bir kişi beni böyle rahat bir şekilde tutabilirdi çünkü.
Hiç düşünmeden üzerime doğru gelen kitleden bir erkeğe de fırsat bu fırsat "Ya Hak." diyerek tekmeyi savurdum. İsabetli vuruşum adamın kasıklarına denk geldi. Güldüm, tam on ikiden. Bulut bu vuruşumu görse hala benden korkmaya devam ederdi. Zor da olsa kalabalık jandarma tarafından ayrılırken ben hala Kerem'in kolunda hatta kucağında sayılırım. "Bırak beni be adam."
"Doktor. Bir rahat dur." diyerek beni uyardı. Beni sıkı sıkı tutuyordu. Çünkü bedenim çırpındıkça onun kollarının arasında kayıyor. Bedenim kayarken beni olduğum yerde hafifçe zıplatıp kolları arasındaki yerimi sağlamlaştırdı. Artık beni taşımasına gerek yoktu. Yine de beni indirmeden arabaya doğru yürüyordu. "İndir yoksa ısırırım." Komutan yaratıcı tehdidim karşısında güldü. Sırtımda onun güldüğünü net bir şekilde hissediyordum. Onu güldürecek bir şey söylemedim aslında. Ona doğru dönmeye çalıştım. Gülüşünü görmek istiyorum, daha çok sinirimi bozuyor mu bakmam gerekiyordu. "İnanılmaz korktum doktor. Çok korktum." Ayaz olsa şu an beni çoktan yere indirmiş, seksen beşinci azar sekansına geçmişti. Kerem beni indirdiğinde sanki hiçbir şey olmamış gibi saçlarımı düzeltip araca geçtim. Arkamdan güldüğünü duyabiliyordum. Jandarma ekibi arkadaki araca geçerken Kerem yanıma oturdu. Sanki az önce kavga etmemiş gibi oldukça sakindi.
Yolda bir anda aklıma gelen anılarla kendi kendime güldüm.
"Ya Hak!" Defne ilk yumruğu karşısındaki çocuğa geçirirken Defin kardeşine dokunan çocuğun üzerine yürüyordu. "Lan sen benim kardeşime nasıl dokunursun?!" Denef ise kardeşlerini ayırmaya çalışıyordu. "Defne, Defin durun bir ya ben hallettim!"
Okul çıkışı kardeşlerini taciz eden çocuğu sıkıştırıp tenhaya çekmişti iki kardeş. Şimdi ise disiplinlik olacaklarını umursamadan bir güzel dövüyorlardı. Denef araya girmeye çalışmış ama kavga, çocuğun arkadaşlarıyla bir anda büyümüştü. Denef mecburen telefonunu çıkarıp Ayaz ve Doruk'u çağırdı. Bulut ise Elis'le beraber gelmiş, kavgayı ayırmaya çalışırken duyduklarıyla kavgaya dahil olmuştu. Elis ise Denef’i mümkün olduğunca kavgadan uzak tutmaya çalışıyordu. “Denef dur sen bak Ayazlar geliyor.” Ayaz geldiği gibi tekme atmaya çalışan Defne'yi belinden yakaladı. "Bırak Ayaz!” Defne karşısındaki adama uzanmaya çalışıyordu. “Bırak da geberteyim şu ırz düşmanı ve yaverlerini!"
"Kızım siz biraz kız olsanıza!" Ayaz’ın söyledikleri, zaten sinirli olan Defne’yi iyice çılgına çevirdi. Çırpınarak Ayaz’ın kolları arasından kurtuldu. Ayaz ise kucağındaki kızı indirip ellerini beline yerleştirdi. Defne önüne gelen saçları umursamadan Ayaz’a sinirli sinirli baktı. "Bana bak düzgün konuş bir yumruk da sen yersin! Ne varmış lan bizde köpek?!" Ayaz eliyle kızı gösterdi. Tiksinir gibi bakıyordu. Sevgilisine bakar gibi değildi bakışları. Defne bazen onun bakışları altında eziliyor gibi hissediyordu. "Şu haline bak! Gelmiş burada 3 kişiyi birden dövüyor."
Defne büyük bir sinirle karşısındaki adamın üzerine yürüdü. "Ayaz seni gebertirim!” Ayaz’ın arkasında kalan yerdeki çocuğu gösterdi. “Kardeşime sarktı bu sapık!" Ayaz sabır çekerek gözlerini kapattı. "Len korusun Denef'i sevgilisi değil mi?" Len.. Len’den bahsedilmesiyle Defne sesini yükseltmeye başladı. "Korusun, hani nerede?” Etrafa bakındı. Len, Denef’in sevgilisiydi ama ortalıkta yoktu. “Yok! Len yine ve yeniden yalnız bırakmış Denef'i. Ne şaşırtıcı?” Ayaz’ın üzerine yürüdü. “Nerede sessiz prens?! Denef çağırmasa siz de yoktunuz şimdi gelip bana burada efelik taslama!"
"Ne gülüyorsun sen?" Aklımdaki anılardan çıkmamı sağlayan Kerem ile ona döndüm. Gülümsemem genişleyince o da suratıma meraklı meraklı bakmaya devam etti. "Lise yıllarım gözümün önüne geldi. Kardeşimle karıştığımız kavgalar falan..." Ayaz'ın beni sürekli azarlaması.. Azarlamadığında da sessiz kalarak beni cezalandırışı.. Aracın radyosundan yükselen şarkı ile Kerem'in bana olan bakışlarını hissetmem neredeyse aynı anda oldu. "Gözlerin boşluğa dalıp gider."
"Şarkıyı ancak bu kadar içinde yaşayabilirdin doktor." Komutana bakıp tekrardan önüme döndüm. "Bu şarkıyı seviyorum ama şu an sadece o kaybolduğum anıların kötü kısımlarını hatırlatıyor." Başımı çevirip dışarıyı izlemeye başladım. Ama zihnimde dönen anılar çok daha farklı.
"Sırf Defne üzülmesin diye çıkmadığı belli. Defne'yi sevmediği de. Bence bir daha yapmayın. Benden söylemesi." Koltukta oturan Defin ve Mine beni gördüğü gibi yüzüme odaklandılar. Doruk ise karşısındaki kızların arkasına odaklandığını fark etmiş olmalıydı. Ne diyecekse yarıda kesti ve hızlıca odasına geçti.
En kötüsü de bunu söyleyen kişinin sonradan haklı çıkması sinirimi bozuyordu. Çocukken gelen o saf duyguları aşk sanıyorduk. Ayaz benim kuzenimdi. İyi günümde kötü günümde yanımdaydı ama beni ve ailemi suçlamaktan bir an bile geri kalmadı. Sözde yanımdaydı asla kendini benim yanımda hissettirmedi. Peki Kerem? Kerem benim yanımda mıydı? Bedenen evet, ruhen? Bilmiyorum.
Ayaz en ufak kavgamda yaralansam bile beni azarlardı. Niye kavga etmişim, kavgasız problemimi çözemiyor muşum, haklı olsam bile kavga ile kendimi haksız çıkarıyormuşum. Bakışlarımı Kerem'e çevirip aklımı kurcalayan o soruyu sordum. "Kızdın mı?" Sorumu beklemediği belliydi. Neden sorduğumu anlamayan bakışları önce benim gözlerime değdi. Ben, gözlerinde en ufak bir öfke dahi görmüyorum. Sorumu daha rahat anlaması için biraz daha açtım. "Arbedede sana vurmaya çalışanlara vurduğum için kızdın mı?" Bakışları anında yumuşadı. Yanlış anlamak istemiyorum ama bakışları sanki araya girdiğim için kızacak gibi değil de zarar görmemden korkmuş gibiydi. "Kızmam mı gerekiyordu doktor?"
Aptal Defne. Neden böyle saçma bir soru soruyorsun ki? Neden sana kızsın? kızacak bir şey mi yaptın sanki... Ya da sana kızacak kadar yakının mıydı? Ayaz gibi sevgilim değildi. Babam da değildi.
Çünkü onun da Ayaz gibi bana kızmasından korkuyorum. Yutkundum. Yüzleşmek istemediğim ne varsa sanki önüme çıkıyor gibi hissediyorum. Onun bana kızmasını değil, babam gibi yaralarımı sarmasını istiyorum. Babam gibi beni şefkatle sarsın.
Tıpkı babam gibi...
Bakışlarımı ondan kaçırıp "Önemsiz bir soruydu. Boş ver." diye mırıldandım. Elini boynumda hissettiğimde hızla ona döndüm. "Çizilmiş, kanıyor." Sağlık çantasından çıkardığı bezi boynuma bastırmaya başladı. "Kızmadım bu arada.” Bana bakmadan boynumla ilgileniyordu. “Neden bu soruyu sordun bilmiyorum ama kendini gayet iyi koruyabiliyorsun doktor. Sadece beni korumana gerek yok." Çocuklara kullandığım Mickey'li yara bantlarından birini açıp boynuma yapıştırdı. "Teşekkür ederim ama gerek yoktu komutan." Bakışlarını bir iki saniye boynumda gezdirdi. Bantı işaret ederek güldü. "Mickey seni açtı doktor." Onun gülüşü beni de güldürdü. En durgun hissedeceğim anda bile beni çekip çıkarıyordu. Onunla eğleniyorum, onunla uğraşmak da eğlenceli ama daha fazlası olmamalı.
Jandarma timi, beni evime bıraktı. Lojmanın içine kadar girip beni evimin önünde indirdiler. İnerken bile Kerem'in bakışlarını üzerimde hissediyorum. Bu bakışlarda bir anlam aramıyorum. Derin bir nefes verip yere baktım. Kimi kandırıyorum ki bal gibi de komutana bağlanmaya başladım. Onların gitmesini beklerken Kerem de aynı şekilde eve girmemi bekliyordu. "Doktor gir içeri." demesiyle hızlıca yukarı koştum. Kerem'e bağlanmamalıyım. Evime girdiğim gibi üstümü değiştirmeden kendimi koltuğa attım. Başımı koltuğa gömdüm.
Çoktan bağlandık be kızım. Sinirle başımı iyice koltuğa gömdüm. Olmaz Defne olmaz. Elimi attığımı kuruturken kesin ona da zarar gelir. Uzak durmak zorundayım.
Biz uzak durmayı hiç beceremeyiz ki... Biz uzak dursak onlar bizden uzak durmaz.
Gayet de dururlar. Ayaz ardına bakmadan kaçtı. Doruk, Defin'den kaçtı. Len? Len hamile Denef'ten kaçtı. Gediz, Ayaz, babam... ya Kerem'e de zarar verirsem? Aklıma dolan anılarla gözlerim yanmaya başladı.
"Yalandan ağlama orada! Kızım sizin yüzünüzden öldü!” Başımı kaldırmadan yanımda ağlayan Denef’in elini kavradım. Sesini bastırmaya çalışıyordu. İyice onun dibine doğru kayıp elini daha sıkı tuttum. Defin ile göz göze geldiğimizde bir şey yapacağını bakışlarından anladım. Başını kaldırdı. “Biz bir şey yapmadık.” Öykü teyzem oturduğu koltuktan kalktı. “Birde bana cevap veriyor! Sizden nefret ediyorum!” Üçümüzün suratına bakıp bağırmaya devam etti. Ellerimle Denef’in kulaklarını kapatıp onu göğsüme doğru çektim. “Üçünüzde uğursuz şeytanlarsınız!” Tişörtümün omzuyla akan gözyaşlarımı sildim. Ayaz tam karşımda öylece ayakta duruyordu. Hiçbirinin ağzından tek bir kelime dökülmedi bize karşı.. Hiç kimse bizi savunmadı.
Bu lafı direkt duyan koltukta sessizce oturan kardeşlerim ve ben, lafın hemen sonunda üstlerine yürüyen babam ve kavga sesleri... Bütün bu kavganın sebebi dolaşmaya çıktığımız uçurumdan Gediz’in ayağı kaymıştı. Gözümüzün önünde yaşanmıştı bu olay.. Hepimiz resmen yıkılmıştık. Uzunca bir süre olayın etkisinden çıkamadık. Yemediğimiz kadar hakaret yediğimizi hatırlıyorum. Öykü teyze üstümüze yürürken oturduğu tahta zeminde korkudan sinen Denef'i hatırlıyorum. Öykü teyzemin ağır lafları devam ederken en son kulaklarına avuçlarını bastıran Denef. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Babam o gün bizi yukarıya çıkarmaya çalışmıştı ama Öykü teyzem sinirle hepimizi oturttu. Cenazenin dördüncü günü olmalıydı sanırım.
"Onların elini attığı her şey kuruyor! Lanetliler işte bizim başımıza gelmiş en büyük lanet onlar!" Öykü teyzenin bize olan öfkesi dinmek yerine gün ve gün artıyordu. Yemek yememiz, ortalıkta durmamız onu rahatsız ediyordu. Resmen yaşamamıza düşman olmuştu. Masadan gelen yüksek sesle oturduğum yerde irkildim. Babam yumruğunu masaya vurmuştu. "Siktir git o zaman! Al kızını siktir git! Başka var mı benim çocuklarımı suçlayan? Ayağı kaydı diyorlar, geçmiş karşıma çocukları azarlıyorsunuz!"
"Baba..." Babam ikinci haftada artık halimize kıyamayıp bütün öfkesini kusmuştu Öykü teyzeme..
"Hallerine bak lan!” Bizi gösterdi. “Can hallerine bak!” Can amcanın bakışları bize dönmüştü. Sessizce gözlerimi sildim. “Sadece senin kızın mı Gediz? Bizimde canımız yanıyor ama karşınızdakiler daha çocuk." Babam iyice sinirlenmişti. Kavga sesleri iyice yükselmeye başladı. Ne yapacağımızı bilmeden oturuyorduk. Öykü teyze de ayağa kalktı. "Gitmesinler! Bir yeri de merak etmesinler!" Orayı merak eden biz değildik. Gediz merak etmişti ve gidelim diye resmen bize yalvardı.
"Ya gitmeyecektik diyor zaten çocuk. Defne, biz itiraz ettik, Gediz yalvardı ayağı kaydı diyor!" Gediz’in sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ne olur gidelim, dikkatli oluruz demişti. Öykü teyze köşede oturan Len’i işaret etti. "Len niye öyle söylemiyor? Len konuş teyzeciğim kim götürdü sizi oraya?” Oraya kimin götürdüğünü sorarlarsa Defin ve beni diyeceklerdi. Öykü teyze sırf bizi suçlamak için elinden geleni yapıyor. Herkes sakince Len'e döndü. Len önce yanımdaki Denef’e ardından da bize baktı. Denef akan gözlerini siliyordu. Len sadece bizi gösterip yukarı kaçtı. Defin anında öfkeyle anneme döndü. Durum bizim için içinden çıkılmaz bir hal alıyordu ve bizi resmen yalnız bırakmışlardı. Doruk, Ayaz ve Len resmen bizi yalnız bıraktılar. "Biz yapmadık anne! Yalan söylüyor gerçekten biz yapmadık!"
"Sus! Sus yeter sizin sesinize dahi tahammülüm kalmadı! Kes o lanet olası sesini!" Korkuyla olduğum yere sinmiş kardeşlerimin elini tuttum. Kimse bize inanmıyordu. Neden inanmıyorlar bunca zaman onlara hiç yalan söylemedik ki? Defin, Doruk'u bebekken pusetten düşürdü direkt Yaprak teyzeye söyledi. Ben Bulut'un resim defterini bahçedeki şömineye attım, direkt gidip söyledim. Öykü teyze tekrardan sinir krizi geçirecek gibi olmuştu. Saçlarını çekiştiriyor, her an üzerimize saldıracak gibi duruyordu. “Defin,” Defin başını kaldırıp babama baktı. “Kardeşlerini al, yukarı çıkın.”
Her zaman kaybetmekten korktuğum ne varsa kaybettim. Ayaz? Aldattı gitti. Babam? Hain bir pusuda şehit oldu. Şimdi eğer Kerem'e de bağlanırsam? Korkuyorum ve tekrardan bu korku ile baş başayım. Yalnız ve karanlık evimde tek başına öylece koltukta saatlerce oturdum. Işığı açmaya cesaretim yoktu. Kimi kandırıyorum asla cesur bir kız olmadım ki..
《––––––🩺––––––》
Banyodan çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Belimdeki havluyu umursamadan oturma odasındaki cama doğru adımlamaya başladım. Perdeyi hafif aralayıp karşı binaya baktım. Doktorun evinin ışıkları kapalı. Evine bıraktığıma eminim oysa. Telefonumun melodisini duyduğumda odama döndüm. “Alo?”
“On dakikaya sendeyim. Harika bir et aldım ve geliyorum.” Gülümsedim. Barut benim bir şey dememe fırsat vermeden telefonu suratıma kapattı. Dolabımı açıp üstümü değiştirdim. Mutfağa geçip salata için malzeme çıkarmaya başladım. Barut’un ev baskınları çok sık olmazdı. Genelde daraldığında ya da aklında düşünceler varsa çıkar gelirdi. Belli ki askeriyede sıkılmış ya da kafaya taktığı bir konu vardı.
Malzemeleri yıkarken kapım çaldı. “Geldim!” Havluyla ellerimi sildim ve kapıyı açtım. Kolunu kapıya yaslamış bana bakıyordu. “Hoş geldin Barut.” Elindeki malzeme poşetini kaldırıp bana gösterdi. Elindeki poşetlerden birkaçını aldım. Botlarını çıkarıp içeri girdi. “Hoş bulduk kardeşim.”
Kapıyı kapatıp onunla beraber mutfağa ilerledim. “Ne yapıyorsun lan?” Elindeki poşetleri tezgâha koydu. Poşetteki malzemeleri çıkarmaya başladı. “Yemeğin yanına salata iyi gider diye düşündüm.” Salatalıkları doğramaya başladım. Barut da hemen yanımda etleri hazırlamaya başladı. “Ee anlat Barut, ne oldu?” Salatalıkları kaba doldurup domatesleri doğramaya geçtim. “Asıl sen anlat. Ne oldu bugün?” Göz devirdim. Demek ki ağzımdan laf almaya gelmişti.
“Bir problem yoktu. Teröristi öldürdüğümü öğrendikleri anda tartışma çıktı.” Barut sessizce yemeği pişiriyordu. Etini kontrol ederken arada bana bakıyordu. “Sen niye gittin ki? Albay gitmeni istememiş.” Sessizce doğradıklarımı kâseye doldurdum. Zeytinyağı ve tuz döktüm. “Doktorun tek gitmesi doğru olmaz diye düşündüm.” Barut kalçasını tezgâha yasladı ve bana bakmaya başladı. Bakışlarını umursamadan dolaptan bir tabak çıkarıp salatayı doldurdum. Tabağı masaya yerleştirdim.
“Sadece bu mu?” Diğer tabakları da masaya yerleştirdim. “Evet.” Tezgahtaki salata tabağını alıp ona baktım. “Başka ne olacaktı?” Barut bana inanmadığını bakışlarıyla belli ediyordu. Yemeği hazırlamayı bitirdiğinde onu da masaya getirdi. “Doktora dikkat et.” Ona baktım. “Kadının hayatını riske atma.” Barut bana oldukça ciddi bakıyordu. Onun bu bakışlarına anlam veremedim. Bir lokma alıp ona bakmadan aklımdan geçen soruyu sordum. “Sen bu kıza karşı bir şey mi hissediyorsun Barut?”
Güldü. Ama bu gülüş daha çok alaycılık barındırıyor gibiydi. Gerçekten ona karşı bir şey hissediyor mu? “Olabilir sende haklısın.” Umursamaz görünmeye çalışarak omuz silktim. “Güzel kız, mavi mavi gözleri var. Dikkat de çekiyor.” Barut derin bir nefes alıp çatalını tabağa yasladı. Bana bakarken elini dizine koydu. “Ne dediler sana?” dedi. Net bir soru değildi. Kim ne diyebilir ki bana? “Kim ne dedi?” Sabır dilenir gibi derin bir nefes alıp tavana baktı. Bana bakarken arkasına yaslandı. “Sana ne dediler de adama yumruk attın?” Gözlerimi önümdeki tabağa çevirdim. Orada ne dendiğini Defne bile sormadı. Bu ne ara bu kadar detaylara hâkim oldu? Bakışlarımı tekrardan ona çevirdiğimde gülüyordu. “Söyle hadi Kurt. Ne dediler de damarına bastılar bu kadar sinirlendin?” Elimdeki çatalı bırakıp ona baktım.
“Doktorun cesedini bulacağımı söylediler. Yakın zamanda onların yaşadığını benim de yaşayacağımı ima ettiler.” İnanmadı. İnanmadığını da gülerek belli etti. Hiçbir şey demeden yemeğine devam etti. Yemekten sonra mutfağı toparlayıp bulaşıkları makineye yerleştirdim. “Çay hazır.” Barut başıyla beni onayladı. O içeri geçerken telefonunu da yanıtladı. “Alo? Emredersiniz komutanım.” Telefonunu kapattı. “Kurt ben çıkıyorum. Albay çağırdı.”
“Gelmem gerekiyor mu?” Barut başını sağa sola sallayıp beni beklemeden evden çıktı. Tekrardan oturma odasındaki cama adımladım. Doktorun ışıkları hala yanmıyor. Cebimden telefonumu çıkarıp aşağıdaki askerleri aradım. “Alo.”
“Buyurun yüzbaşım.” Ses Mete’nin sesiydi. Bu gece lojmanın güvenliğinde o nöbetçiydi demek ki. Camdan doktorun evine bakarken konuşmaya başladım. “Doktor bugün evinden çıktı mı bir kontrol edin bakayım.” Birkaç dakika sabırla bekledim. Mete’nin defter sayfalarını çevirdiğini duyabiliyorum. “Hayır komutanım. Siz bıraktıktan sonra hiç çıkmamış.” Kafamı çok karıştırıyor bu kız. Evde başına bir şey gelmiş olabilir mi?
Portmantoya ilerleyip siyah ceketimi aldım. “Tamam kapat Mete.” Anahtarlarımı alıp evden çıktım. Doktorun apartmanına girdiğim gibi asansörü beklemek istemediğim için merdivenleri kullanarak dördüncü kata kadar çıktım. Kapının önüne geldiğimde doktorun beyaz ayakkabıları duruyordu. Zile basıp doktorun açmasını bekledim.
Evin içinden adım seslerini duydum. Elimi kapının koluna yasladım. “Ne oldu komutan?” Niye kapıyı açmıyor? Kapıyı açmak yerine arkasından konuşmayı tercih etmesi şüpheli. Alnıma düşen bir iki tel saçımı geriye itip kapıya baktım. “Doktor açsana kapıyı?” Açmadı. Tekrardan kapıyı çaldım. Açmamak konusunda resmen direniyordu. “Doktor, açar mısın kapıyı?”
“Üstüm müsait değil, paşa gibi bekleyeceksin.” Gülümsedim. Derin bir nefes alıp sesini duymanın verdiği rahatlıkla gözlerimi kapatıp açtım. “Bekleyelim bakalım.” Sırtımı duvara yaslayıp beklemeye başladım. O kapıyı açmıyorsa bende burada açana kadar beklerim. Çok geçmeden kapının arkasından bıkkın nefesini duydum. Kapıyı açıp bana baktı. “Ne istiyorsun?” İyi olup olmadığını anlamak için onu gözlerimle taradım. Defne, üzerindeki beyaz askılı badisi ve ona uyumlu mavi şortuyla bana bakıyordu. Saçları kabarmıştı. Ağlamamıştı belki ama gözleri dolu doluydu. İyi görünmüyordu.
“Yumurta..” O an aklıma ne geliyorsa onu söyledim. Defne de benim yumurta dememe en az benim kadar şaşırdı. Kaşları çatıldı, dudağının tek bir tarafı hafifçe kalktı. “Yumurta mı?” Umursamaz görünmeye çalışıp apartmanın koridoruna baktım. “Sen benden isteyebiliyorsun. Ben niye senden istemeyeyim dedim.” Başını sallayıp içeri girdi. O mutfağa giderken ben arkasından evin içine göz gezdirdim. Sadece ışıklarını açmamıştı. Geri kalan herşey oldukça normal duruyordu.
Defne’nin mutfaktan çıktığında saçlarını geriye itip bana baktı. Tekrardan apartman boşluğuna döndüm. “Kapıyı açmam için ısrar edecek kadar ne önemli işin var bu yumurtayla?” Harika soru.. Ne diyeceğim? Biraz düşünüp ona döndüm. Aklıma ilk gelen şey ağzımdan çıktı. “Menemen.” Defne bana bakıyordu. “Menemen?” Kaşlarını havalandırarak dediğimi tekrarladı. “Menemen yapacağım ve yumurtam eksik.” Yanaklarını şişirip dudaklarını büzdü. “Anladım..” Getirdiği iki yumurtayı alıp el salladım. “Hadi eyvallah doktor.” Onun bir cevap vermesini beklemeden asansöre bindim. Evinin kapısını kapattığını anladığımda ise tuşa basıp beklemeye başladım.
Eve geri döndüğümde anahtarları bırakıp aldığım yumurtaları da dolaba koydum. Ceketimi çıkarıp kum torbasının asılı olduğu küçük odaya girdim. Işığı açmadan koridorun ışığı ile yetindim. Bandajları sarıp kum torbasına vurmaya başladım. Aklımda dolaşan cümle beni daha da sinirlendiriyor. “Doktor güzelmiş asker.” Olduğum yerde duyduğum cümle ile kaşlarımı çattım. “Ne dersin biraz da bizimle paylaşır mısın? Sonra da öldürür atarız bir yere.” Tekrar tekrar vurdum.
Kum torbası büyük bir gürültüyle yerinden çıktı. Derin nefes alıp yerdeki kum torbasını kaldırıp tekrar astım. Defne’ye dokunmaya cesaret edeceklerdi. Sırf yanımda gördüler diye ona dokunmaya çalışacaklardı. Tekme attım. “Ne dersin biraz da bizimle paylaşır mısın?” Paylaşır mısın ne demek lan? Gözlerimi sıkıca kapattım. Defne.. Onu düşündüğüm anda gözlerimin önüne ilk olarak onun gözleri gelmişti. Mavi gözleri bugün oldukça masum bakıyordu bana..
Cenazede çıkan kavgada büyük bir cesaretle tereddüt dahi etmeden kavgaya girmişti. Kavga başlamadan önce elimi sıkıca tutmuştu. Soğuk eli benim elimde ısınmıştı. Arkamdan sarıldığında ise bütün vücudum kaskatı kesilmişti. Ondan uzaklaşmama izin vermemişti. Defne’yi düşünmek bile sakinleşmeme yardımcı oluyordu. Gülümsememe engel olmadan önümdeki kum torbasını durdurdum. Bugün bana bakarken gözleriyle anlatmıştı bütün derdini..
Bugün beni biriyle kıyaslamıştı. Bakışlarında, durup dururken gelen ‘Kızdın mı?’ sorusu da bunu doğruluyordu. Gözleriyle bakmıyordu; anlatıyordu. Ve ben, bugün beni kiminle kıyasladığını deli gibi merak ediyorum.
《––––––🩺––––––》
Hakan kantinden aldığı kahveyle beraber koğuşa doğru ilerlemeye başladı. Saatler çoktan gece yarısına doğru geliyordu. Boynunu kütletip ilerlemeye devam etti.
Koğuşun olduğu kata çıktığında koridor aşırı sessizdi. Birkaç asker banyodaydı. Hakan üzerindeki yeşil tişörtü düzeltip pantolonunun belini düzeltti. Ayda’nın odasının önünden geçerken olduğu yerde durdu. Açık kapıdan içeri baktı. Ayda, sıkı topuz olan saçlarını açmıştı. Hakan onun saçlarını çok nadir açık görürdü. Tim olarak yemeğe çıktıklarında bile Ayda’nın saçları ya bağlı ya da topuz olurdu. Ciddiyeti kolay kolay elden bırakmıyordu.
Şimdi ise Ayda’nın saçları açıktı. Beline kadar gelen uzun kahverengi saçlarını özenle tarıyordu. Saçları ipek gibi parlıyordu. Hakan bedenini kapının pervazına yaslayıp izlemeye başladı.
“Hakan komutanım?” Elif odaya girmek için beklerken önünde, odanın içini izleyen Hakan’a bakıyordu. Ayda başını kaldırıp kapıya doğru baktı. Hakan, Elif’in sesi Ayda’nın bakışıyla irkilip Ayda’ya baktı. “Yarın sana vereceğim belgeleri bitirmeni istiyorum Ayda.”
Ayda ayağa kalkıp başıyla onayladı. “Emredersiniz komutanım.” Hakan, Elif’e kaçamak bir bakış atıp ilerlemeye devam etti. Elif komutanın arkasından bakarken Ayda’ya dönüp gülümsedi. “Seni izliyordu.” dedi bütün imasıyla. Ayda kapıya bakıp tekrardan Elif’e döndü. “Yok artık. İyice saçmalamaya başladın Elif.”
Elif, Barut timinin askeriydi. İki kadının kendi evleri de vardı, burada da aynı odayı paylaşıyorlardı. Elif, beresini komidinin üstüne koyarken güldü. Yanılmadığına adı kadar emindi. Hakan komutan, Ayda ile ilgileniyordu. “Hakan komutana neden süreyya diyorlar?”
Ayda saçlarını taramayı yavaşlatmıştı. Eli yavaş yavaş durmuştu. Bakışlarını Elif’e çevirmeden konuşmaya başladı. “Hakan komutan şiir okumayı seviyormuş. Time ilk katılmadan önce Kerem yüzbaşının alt sınıflarındaymış. Kerem yüzbaşı onu o zamanlardan tanıyormuş. Ona ilk kez yüzbaşım öyle seslenmiş.” Ayda hafifçe gülümsedi. “Yani o zamandan beri süreyya diyorlar.”
“Ayda.. Ben sana diyeyim.” Saçlarını açarken acıyan saç diplerini ovuşturdu. “Hakan komutan seni orada,” Kapıyı gösterdi. “Yaslanmış izliyordu.” Elif saçlarını ovuştururken Ayda’nın bakışları da kapıya dönmüştü. Hakan onu sessiz sedasız izliyor olamazdı. Sonuçta komutanıydı, neden Ayda’ya karşı ilgi duysun ki? Ayda tarağını kenara koyup yatağının örtüsünü kaldırdı. Odanın kapısını kapatıp yatağına uzandı. “Sen Emirhan’la flörtleşmeye devam ediyor musun?”
Elif bakışlarını anında Ayda’ya çevirdi. “Kim ben mi?” diyerek kendini gösterdi. Ayda başını salladı. “Hah.” Güldü. “Emirhan komutan aşırı derece de dağınık bir adam. Onunla flörtleşilmez bile.” Ayda kaşlarını kaldırdı. Yüzündeki hafif gülümsemeyle Elif’e bakıyordu. “Denedin yani?” diyerek Elif’i sıkıştırdı. Elif ne diyeceğini bilememiş gibi bir iki kere Ayda’ya bakıp en sonunda cevap veremeden örtüsünü açıp yattı.
Ayda onun cevap veremediğini fark ettiğinde güldü. Bakışlarını tavana çevirip düşünmeye başladı. Hakan’la ilk tanıştığı günü hatırladığında gülümsedi.
“Ayda Tuna!” Ayda nefes nefese durup spor salonunun girişinde duran komutana baktı. Hızlıca girişe koşup esas duruşa geçti. “Ayda Tuna! Ankara! Emredin komutanım!”
Nefes nefeseydi. Karşısındaki mavi gözlü adam gülümsedi. “Artık poyraz timindesin.” Ayda şaşkınlıkla karşısındaki adama baktı. Emri algılamakta zorlanıyor gibiydi. “Komutanım?” Komutan başıyla onayladı. “Doğru duydun. Artık poyraz timindesin.” Yanındaki adamı gösterdi. “Teğmen Hakan Küçükarslanla tanış.”
Ayda başıyla selam verdi. Hakan teğmen oldukça genç ve uzun boyluydu. Kemikli bir yüzü vardı. Kahverengi gözleriyle ona bakıyordu. Ayda o gözleri yıllardır sadece silah arkadaşı olarak görecekti.
Ayda yattığı yerde hafifçe kıpırdandı. Sessizce gözlerini kapatıp gülümsedi. Poyraz timine katılmak onun hayaliydi. Bu hayalini gerçekleştirirken yanında yürüyen silah arkadaşının Hakan olması onu mutlu eden küçük bir detaydı.
《––––––🩺––––––》
Benim evde kendi kendimi yediğim günün üstünden 5 gün geçti ve ben hala Kerem'den uzak durmaya çalışıyorum. Doğal olarak timle de uzak duruyordum. Bunda gayet başarılıyım aslında. Evde de onu düşünmesem daha iyi olabilir. Aracıma bindiğimde komutanın aracı otoparkta değildi. Sabah sabah nereye gitti bu adam? “Kapandım evimin odamın içine, güya seni hiç düşünmeyecektim.”
Hızlıca radyoyu kapattım. “Kes sesini, ne var merak ettiysem.” Zihnim hemen benimle oyun oynuyor. Göz devirip güneş gözlüğümü düzelttim. Koltuğu biraz öne çektim. "Ne yapıyorum ben? İyice delirdin sen kızım Defne. Kafayı yiyorsun." Aracı çalıştırdığım gibi radyo açılmış çalan şarkı ortama yayıldı. "Unutacak seninle olan tüm anıları, olduğun yere gitmeyecektim."
"Hay sıçayım ya!" diyerek sinirle radyoyu kapattım. "Allah'ım sabah sabah neden bu kulunun sabrıyla oynanıyor ya." Günlerdir gördüğüm yoğun kabusların etkisiyle agresifim. Bu sinirimin asla komutanı düşünmeyeceğim diyerek geçirdiğim günlere rağmen hala aklıma gelen komutanla alakası yoktu. Sadece gördüğüm kabuslar değil tuhaf biçimde komutanı yatağımda gördüm. Bugün ise karargâhta nöbetim vardı. Ondan daha fazla kaçamayacağım. Karargaha girip park ettiğimde derin bir nefes alıp yutkundum. Telefonum çaldığında araçtan inmeden telefonu yanıtladım. Emniyet kemerimi çıkarırken telefonu omzuma yasladım. "Efendim Denef?"
"Nasılsın?" Kardeşimin sesi huzurlu geliyordu. Niye gelmesin ki? Harika bir ilişkisi, işi ve yaşantısı var. Ali onu bebeği gibi sevip sayıyor. "İyiyim Denef siz nasılsınız?" Yan koltuktaki çantamı da alıp arabadan indim. Askerlerden bazıları koşuyordu. "İyiyim işte biraz midem bulanıyor." Kaşlarımı çattım. Denef’in bünyesi hassastı. Yedikleri hızlı dokunurdu. Mümkün olduğunca yediklerine dikkat ederdi. Ya üşüttü ya da yedikleri dokundu. Küçüklüğünden beri bu hep böyle olmuştu. "Yediklerin mi dokundu?"
Denef huzursuz sesi ile mırıldandı. "Evet ya Bulut geçen mangal yapacağım dediydi sanırım o dokundu." Güldüm. Merdivenleri çıkarken topuklularımın sesi yavaştan yükselmeye başladı. "Bulut'un yapacağı yemekten ancak o olur zaten." Benim bunu dememle arkadan Bulut'un sesi geldi. "Sanki kendi yapabiliyor. Tee oralardan laf yetiştiriyor bana. Gel yap da seninkini görelim."
Denef bizim tartışacağımızı bilir gibi anında konuyu değiştirdi. "Neyse tartışmayın, sen ne yapıyorsun?" İçeri girmeden önce durup derin bir nefes aldım. Girip girmeme konusunda tereddüt ediyorum desem Denef bana güler mi? "Karargâha geldim. İçeri gireceğim işte iki gün nöbetim var."
"Daha geçen hastanede nöbetteydin nasıl direniyorsun?" diyerek bana kızıyordu. Bunu diyen de sanki işleri yetiştireceğim diye gecelemiyor. Mimar olduğundan beri hep daha sıkı çalışmıştı. Zaten üniversitedeyken Asya’ya da hamile kalmıştı. Sorumluluklarının bilincinde, harika bir kadın olmuştu Denef. "Arada uyuyorum Denef. Merak etmeyin beni Neyse hadi ben kapatayım Asya kuşumu öp benim için."
"Tamam canım." Telefonu kapatıp arka cebime yerleştirdim. İçerideki merdivenlere ilerlerken kantinde görevli askerlerden biriyle karşılaştım. "Günaydın.” Yanından geçip gidecekken durup tekrar baktım. “Erhan bana bir türk kahvesi getirir misin?" Gülümsedi. Buradakilerle anlaşmak hiç de zor olmamıştı aslında. Sivas’ta bu kadar rahat değildim. "Tabii doktor hanım, revire mi getirelim?" Onu onayladım.
"Evet, revire." Revire girip kabanımı astım. Camı açıp, odayı güzelce havalandırdım. Kulaklığımı takıp bir şarkı açtıktan sonra askerlerin genel durumlarını dosyalarını kontrol etmeye başladım. "Aşkına yürüyen sesimi duyuyorsun. Gittikçe büyüyen dert oluyorsun." Kan değerleri güzel son yarasının pansumanı yapılmış. "Sana söylüyorum, farkında mısın ama seni seviyorum ah biliyorsun." Ben bir yandan şarkıyı mırıldanırken Erhan'nın getirdiği kahveye başımla teşekkür edip kahvemden yudumladım. Bir yandan dosyaları kurcalarken bir yandan kalemi elimde çeviriyordum. "Benimle oynama söyledim sana. Şansını zorlama uğurlar olsun." İlaç kutularını tek tek sayarken eksik ilaçları not ettim. Arkamı döndüğümde elimdeki dosyadan başımı kaldırdığım gibi komutanla göz göze geldim. Elimdeki dosyayı düşürmemek için sıkı sıkı tuttum. Kulaklığımın tekini çıkarıp komutana arkamı döndüm. "Ne oldu komutan?"
"Eksik ilaç listesini almaya geldim." Üniformasını tam takım giymişti. Vücuduna yakıştığını söylemem gerekiyor. Göğüs çalışan her erkeğin beli böyle mi gözüküyor acaba? Tekrardan bütün odağımı elimdeki dosyalara verdim. "Neden sen geldin ki? Erhan'ı yollasaydın keşke?" Omuz silkti. Yüzünde hep bir ciddiyet olurdu ama bu sefer bir gülümseme vardı. "Canım gelmek istedi doktor." Yaklaşıp sedyeye oturdu. Onun orada oturmasını umursamamaya çalıştım. "Biraz bekleyeceksin komutan. Listeyi daha bitirmedim."
Ona baktığımda mavi gözlerini her zaman yaptığı gibi üzerime dikmiş bana bakıyordu. "Pekala bekleyebilirim. En azından 15 dakika." Tekrardan masaya dönüp listeye odaklandım. En azından denedim. Bütün bakışlarını üstümde hissetmek sinir bozucu. Elimdeki dosyayı sert bir şekilde kapatıp ona baktım. "Şu bakışlarını üstümden çeker misin komutan?" Kaşları havalandı. Bakışları mimiklerinin aksine yumuşaktı. "Neden? Odaklanamıyor musun doktor?"
"Dikkat dağıtıcı birisin, gitsene sen." Dediğimde revirde yankılanan minik kahkahayla tekrardan komutana baktım. Gerçekten çok dikkat dağıtıcı biriydi. Onun kahkahası bile bulaşıcıydı. İster istemez bende gülümsedim. Yüzümü saklamak için tekrardan bilgisayara döndüm. Revire giren asker ile ifadesini biraz da olsa toparladı. "Astsubay Astçavuş Erhan Eroğlu, Muş! Komutanım emir geldi. Yarım saat içinde yola çıkmanız söylendi." Ona baktım. Kaşları anında çatılmış, bütün ciddiyet bir anda yüzüne yüklendi. Karşısındaki askere bakıyordu. Bütün odağı bir anda görevi oldu. "Tamam asker çıkabilirsin." Komutan askerin ardından ayaklanıp bana baktı. Sessizce hazırladığım listeyi ona uzattım. "İlaç listesi burada. Sizin yanınıza verilecek ilaçlar da 5 dakika içinde hazır olur."
Uzattığım listeyi alıp eline birkaç kez vurdu. Bir şey soracak gibiydi ama sormuyordu. En son kapıdan çıkmadan önce geri dönüp masama yaklaştı. "Doktor senin bir şeyin mi var?" Omuz silktim. Neyi kast ettiğini anlamıyorum. Hasta değilim. Sabah makyaj da yaptım ama sanırım dip boyam geldi. Komutan bunu kast ediyor olamaz değil mi? "Ne olabilir ki?" Bu sefer o omuz silkti. "Ne bileyim 5 gündür kaçıyor gibisin."
Elimdeki kalem masaya düştü. Ona paniklediğimi belli etmeden yutkundum. "Ne diye kaçacağım senden?" Ben kıvırmaya çalışırken o emin olmuş gibi bakıyordu. Masaya doğru bir iki adım daha attı. "Kaçıyorsun doktor. Döndüğümde konuşacağız. Tabii dönebilirsem." Son mırıldanmasını duymadığımı sanıyordu ama ben her şeyi duydum. Sessiz kalıp işlerime odaklanıyor gibi davrandım. O giderken bende o çıkmadan konuştum. "Komutan, bu söyleyeceklerimi aklından çıkarmamaya çalış; Ay akşamdan ışıktır." Ona bakmasam da gülümsediğini hissedebiliyorum. Başını bana çevirmişti. Gülümsemesini silmeden tek bir cümle duydum ondan.
"Bizim oğlan aşıktır."
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |