9. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 8

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 8

 

Sessiz bir şekilde aldığımız istihbarat doğrultusunda ilerliyorduk. Etrafa dikkatli bakarken adımlarımızı hızlandırdık. Bir kayanın arkasına mevzilendiğimizde Hakan "Komutanım yayılalım mı?" diye sordu. Bakışlarımı ona çevirdim. "Henüz değil. Çocuklar mermileri sürdünüz değil mi? Ona bile vaktimiz olmayacak.” Tim beni sessizce onayladı. “Hadi şu çocukları sağ salim evlerine geri gönderelim." Yeniden sessizce ilerlemeye başladım. Görünebileceğimiz bir noktaya geldiğimde durdum ve yere çöktüm. Tim, hemen arkamda benimle beraber yere çöküp sürünmek için hazır halde beklemeye başladı. Benim hareket etmemle birlikte onlar da arkamdan geliyorlardı.

 

"Biliyon mu lan Hamza, emekli olunca böyle kestenkelek gibi karnımız pul pul olacak lan sürünmekten." Fatih yine sadece sürünmekle yetinmiyordu. Kendi kendine konuşuyordu ve bunu sessiz yaptığını sanıyordu. "Kestenkelek ne ya?" Hamza da Fatih’in ortaya salladığı tuzağa düşmüştü. Ya sabır.. Yönümüzü kontrol edip ilerlemeye devam ettim. Hakan, konumu asıl kontrol eden kişiydi. Bütün tim sessiz bir şekilde yürürken Fatih susmuyordu. Çantanın ağırlığından bari yorul da sus. "Lan oğlum kertenkele işte. Bizim yurttaki kadının memleketinde öyle diyorlarmış ona.” Kimse Fatih’in ne üzerine saçmaladığını umursamadı. “Bir de kendi kendini gettiren kele.” Fatih konuşmaması gereken en saçma yerde bile konuşabilme gibi bir özelliğe sahipti. “Ya acayip espri yapıyom emmioğlu ha."

 

"Ya başçavuşum biz niye sürünüyoruz ya?" Bugün hepsini bana sabır diye vermiş olabilirler mi? Taner’in saçma sorusunu, mükemmel akıl küpü boşboğaz Fatih yanıtladı. "Lan oğlum hadise mahalline kabak gibi kamyonla mı inecektik lan?" Süründüğüm yerde durup kaşlarımı kaldırdım. Hadise mahalli.. Fatih kelime dağarcığını geliştirmiş mi ne? Taner sessizce mırıldandı. "Hee..."

 

"Hee lan, bide zeki bir şeysin ha." Silah sesleri tekrardan dağlarda yankılanmaya başladı. Silah sesleri durduğunda teröristler, jandarma terhis olan asker birliğini koruma ekibiyle beraber rehin almışlardı. En son duyduğumuz anons bu yöndeydi. Bütün rütbelilerin gözü dağda tek bir timi bekliyorlar. Poyraz timini.. Neyse ki en kısa zamanda onları oradan çıkarmak için orada olacağız.

 

Saatler sonra tepede sessizce konuşlandık. Poyraz timi güzelce yerleşip emirlerimi beklemeye başladılar. Askerler aşağıda gerginlerdi. Ellerinde silahlar olsa belki böyle olmazdı. Zaten karşılarındaki kansızlar da bunu bildikleri için bu anı seçmişlerdi. "Evet, böyle daha iyi oldu. Şimdi hepiniz atın silahlarınızı!" dedi ne idiği belli olmayan terörist. Allah bilir hangi terör örgütü mensubu sıfatıyla böyle bir işe kalkıştılar. Poyraz timini daha önce hiç görmemişlerdi. Kaç asker geleceğini kimse bilmiyordu. Bunu avantaja çevirme görevi de bana düşüyordu. Hakan’a bakıp devam etmelerini işaret ettim. Onlar ayağa kalkıp devam ederken ben onlardan ayrı bir yere geçtim. "Bırakın lan çocukları!" Önde Hakan vardı. Daha yüksekte sessizce ayarlarımı yapmaya devam ettim. "Heç şansın yok komutan."

 

"Oyala onları." Hattan gelen emir oldukça netti. Hakan da kendisine gelen emri uygulamaya başladı. Poyraz ellerindeki silahlarla bekleseler de Hakan timin komutasını bizzat benden devralmıştı. "Çocukları bırakın, gitmenize izin vereyim." Aşağıdaki adam güldü. Kısa gülüşünün ardından tekrardan ciddi ifadesine geri döndü. "Ben emir almayı bırakalı çok oldu komutan. Şimdi de emir alma niyetim yoktur."

 

Hakan iyice sinirlenmeye başladı. "Lan bırakın çocukları!" Karşısındaki adamın ise dinlemeye niyeti yoktu. Dönüp askerlerden birine ateş etti. Nereden vurduğu bile umrunda değildi. Yeter ki vurmuş olsun. Bu da karşısındaki timi sinirlendirmeye yeter. "Ciddiyetimin farkına vardın mı komutan?"

 

"Alnının ortasından yediğin kurşunla sende bizim ciddiyetimizin farkına varacaksın köpek.” Uğur büyük bir sinirle hakaret ediyordu. Bizimkileri kontrol etmek giderek zorlaşıyor. Bir an önce el atmak gerekecek. "Gördün mü?! Ama yok sen askersen istersen emirle anlatayım." Tekrardan bir askere döndü. Tetiğe basmasına izin vermeden telsizi açtım.

 

"Hey sen, aşağıdaki." Hepsi neye uğradığını şaşırmış bir şekilde etraflarına baktılar. Teröristlerin telsizinden gelen ses, elebaşlarına telsizi iletmesiyle yükseldi. Sakince tekrardan seslendim. "Bağırıp tepinen herif sana söylüyorum." Hakan gülümsedi. Adama bakarken yüzündeki alaycı ifade ile gülüyordu. "Heh al sana emir." Ayda Hakan’ın hemen sol yanındaydı. Onun da yüzüne bir gülümseme yerleşmişti.

 

Fatih de hemen ardından silahını indirmeden gülümsedi. "Şenlik başlıyor." Poyraza rahatlık çökmeye başladı. Esir düşen askerler ise benim kim olduğumu bilmedikleri için hala gerginlerdi. "Kimsen!" Adam korkuyla etrafa bakmaya devam etti. Telsizi alıp konuştum. "Sağındakinin, sol dizine bak." Telsizi kucağıma bırakıp nişan aldım. Bir an bile tereddüt etmeden ateş ettim. Sağındaki adamın sol dizi kurşunun etkisi ile parçalanmıştı. Adam dizini tutarak iki büklüm oldu. Tekrardan kucağıma bıraktığım telsizi alıp adama seslendim. "Herkesi bırak ve defolup git buradan."

 

 

"Kimsen? Çık ortaya!" Emrim oldukça netti aslında. Dinlemediğine pişman olacak. Beni göremeyip dağlarda gözleriyle arayan adamlara karşı keyifle sırıttım. Adamların korkusunu iliklerine kadar hissediyorum ve bu beni daha çok keyiflendiriyor. Telsizden tekrardan seslendim. "Önündekinin sağ omuzuna bak." Telsizi kucağıma bırakıp nişan aldım. Tek kurşun, olması gereken yere. Poyraz seyrettikleri cümbüşle keyifli keyifli duruyorlardı. Hakan silahını tutuyor olmasına rağmen gülerek konuştu. "Ben tanırım onu, delinin tekidir.” Hakan benim için delinin teki mi dedi? “Bu olayları da çok sever. Dediklerini yapman senin için iyi olur." Hakan keyifli keyifli gülerken kulaklığıma konuştum. “Sen benim için deli mi dedin süreyya?”

 

Hakan dediği şeylerin daha yeni farkına varırken Fatih komutanının haline güldü. Adam ne yapacağını bilmiyor gibi etrafa bakarak telsize doğru bağırmayı tercih etti. "Lan! Pislik herif! Çık dışarı!" Sabrım iyice tükendi. Bir an önce eve dönüp uyumak istiyorum. Belki doktorla yemek yerim. Telsizi tekrar aldım. "Şimdi yeni noktayı veriyorum.” Beni dikkatle dinliyordu. Derin bir nefes alıp sert bir şekilde konuştum. “Bu sefer herkese söyle senin alnının tam ortasına baksınlar." Adamın alnının ortasına nişan aldım. Adamın korkudan askerleri bırakıp gideceğine eminim. Benim yerimi bulamıyor oluşu da onların daha çok korkmasını sağlıyordu.

 

"Toparlanın gidiyik." Adamlar toparlanırken dürbünümle izlemeye devam ettim. Fatih, adamın lafını duyduğu gibi mızıkçı bir çocuk gibi silahını indirdi. "Ulan tam eğlencenin en güzel yerinde gidemezsiniz. Komutanım bu köpeği avlayacaktı." Gözlerimi adamların üstünden ayırmadan izlemeye devam ettim. Hakan arkasında kalan Fatih’in gazını almaya çalışıyordu. "Fatih eğlence yarım kaldı aslanım, sonra artık."

 

"Sshh ganimetleri bırakın!" Uğur’un uyarısıyla ellerindeki silahlarını bir köşeye atıp ilerlemeye başladılar. Adamlar giderken yere bırakılan pimi çekilmiş el bombasını bir asker gördü. “Bomba!” Hızlıca yerdeki bombayı alıp havaya fırlatmaya çalıştı. Bende dikkatlice havaya fırlatmasını bekledim. Eğer fırlatırsa kurtulma ihtimalleri olurdu. Daha fırlatamadan elinde patlayan bomba ile asker yere düştü. Her yeri toz bulutu kapladı. Bombanın etkisiyle gerçekleşen tahribat büyüktü. Hızlıca mevzilendiğim yerden kalkıp aşağıya inmeye başladım. “Acil ambulans helikopteri talep et. Askerin durumu ciddi.” Hakan benden önce yanındaki Ayda’ya emri verdi. Ayda, karargahla iletişime geçmeye başladı. Hızlıca aşağı inip kayarak askerin dibine oturdum.

 

Şimdi ise acil olarak çağırdığımız ambulans helikopteri bekliyorduk. Askerin başında dururken yaralarına tampon yapmaya başladım. "Ahmet beni dinle aslanım. İyi olacaksın tamam mı?" Başını kaldırıp bana baktı. Yüzüne gelen toprakları elimle süpürdüm. "Komutanım... Hakkınızı helal edin." Yutkundum. En nefret ettiğim anlardan biriydi bu. Çaresiz beklemek zorunda kalmak. "Ahmet hastaneye gideceğiz. Dayanmak zorundasın aslanım terhis olacaksın bak aile evine dönüyorsun."

 

Ambulans helikopterin sesi duyulmaya başladı. Önce biraz daha sessiz ardından da gürültülü bir şekilde. Artık göründüğünde geldiğinde güvenli bir yere inmesini bekledik. Yaralı askeri dikkatli bir şekilde kaldırdık. Hep beraber helikoptere ilerledik. Önceliğimiz askeri hastaneye götürmek. Kulaklığımı açıp karargâha bilgi geçtim. "Alsancak, Avcı konuşuyor."

 

"Alsancak dinlemede." Sesler net geliyordu. Telsizin başındaki her kimse anında albaya haber vermiş olmalıydı. Mevlüt albayın sesini net bir şekilde duydum. Derin nefes alıp etrafa baktım. "Poyraz timi, 14 er ve poyraz timinin diğer 8 üyesiyle beraber karargaha geri dönüyoruz. 1 ağır yaralı erimiz var."

 

"Doğru mu anladım, ağır yaralı erimiz var?" Silahımı düzelttim. Helikoptere doğru adım atmaya başladım. "Evet komutanım." Helikoptere binmeden önce bütün bilgi işini bitirsem iyi olacak. Sesten hiçbir şey duymayacağım yoksa. Mevlüt albayın sıkıntılı bir nefes aldığına eminim. Duymasam bile eminim. "Karargâha acil ambulans getirtiyoruz."

 

"Anlaşıldı komutanım. Varış süremiz 10 dakika." Kulaklığımın bağlantısını kapatıp hızlıca helikoptere bindim. Helikopter havalanırken askeri ortaya yatırmışlardı. Diğer arkadaşları askerin yaralarına bastırıyordu. Aralarındaki bağ güçlenmeye başlamış demek ki. Gülümsedim. Ahmet’in bilinci çoktan kapanmıştı. Başımı dışarıya çevirip camdan dışarıyı izlemeye başladım.

 

《––––––🩺––––––》

 

On gün? On beş gün müydü yoksa? Normalde dün gece dönmeleri gerekirken başka acil bir operasyona gitmişlerdi. Poyraz timinden hala bir haber yoktu. Aklıma hiç gelmiyor tabii ki asla düşünmüyorum. Kimi kandırıyorum deli gibi merak ediyordum nasıl olduklarını. Sessizce elimdeki kalemi sallamaya başladım. Yine de bir haber, bir işaret bekliyorum. "Defne? Defne!" İrkilip bilgisayara yaslı duran görüntülü aramadaki kardeşime baktım. "Hmm?"

 

Defin sabır dilenir gibi gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. "Kızım gecenin ikisinde aradın beni, sesleniyorum duymuyorsun.” Defin kaşlarını çattı. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. “Aklın nerde senin?" Elimdeki kalemi sertçe önümdeki dosyanın üzerine bıraktım. Aklım komutanda kaldı diyecek halim yoktu. Aklıma en kolay gelen yalanı salladım. "Hastanede bir hastam vardı. Aklım onda kaldı biraz."

 

Kaşlarını kaldırdı. "İnanayım mı?" İnanmayacağını biliyorum ama üzerime gelmeyeceğini de biliyorum. Saçlarımı geriye itip sandalyede geriye yaslandım. Rahat görünmeye çabaladım. "Tabii ki.” Gülümsedim. Sıra konuyu değiştirmeye geldi. “Beni boşver de siz ne yaptınız? Öykü teyzemler orada mı?" Defin de yatakta rahat bir pozisyona geçti. Uzun saçları yine kıvır kıvırdı. Yattığı yerde konuşmaya başladı. "Sabah geldiler. Len'ler de geldi. Anlayacağın evde bir tek sen yoksun." Gülümsedim. Ev yine eski günlerindeki gibi kalabalıktı yani.

 

Başımı hafifçe eğip ona baktım. "Sen nasıl oldun?" Sessizlik. Defin ördüğü duvarların ardına beni alacak mı bilmiyorum ama yine de denemeye değer. En azından biraz daha huzurlu görünüyordu. "İyiyim,” Yalan söylüyordu. “En azından sayılırım.” diyerek hızlıca düzeltti. Gülümsedi. Buruk bir gülümsemeydi belki ama en azından artık biraz daha gülümsüyordu. “Geçen rüyamda gördüm Murat'ı. İyi olduğunu söyledi ama özlemiş." Sesi titriyordu. Defin, Murat ile beraber toplanmıştı. Beraber çıktıkları görevlerde bile Murat onu bir an bile olsun bırakmadı. Doruk’un ihanetini kolay kolay hafızasından silemedi ve Murat’a da güvenememişti.

 

"Sesin titriyor.” Defin kameraya baktı. Gözleri dolmuştu. Ekranın parlaklığı ile çok net belli oluyordu. "Ne yalan söyleyeyim bende özledim. Zor ama alıştım, alışmak zorunda kaldım." Kardeşlerimin ikisi de şanslıydı. Onlara yaşadıkları ihaneti unutturacak, babamın ölümünü hafifletecek iki harika adamla tanışmışlardı. Defin belki erken kaybetmişti ama en azından bir süre mutluydu. Ben ne zaman öyle biriyle tanışacağım acaba? "Daha iyi hissedeceksin Defin. Seni temin ederim kardeşim, güneş yine üzerimize parlayacak." Sadece gülümsedi. Hiçbir şey demesine gerek yoktu.

 

"Neyse sen anlat. Bugün hastanede miydin?" diyerek okları bana çevirdi. Konuyu değiştirme çabasını anladım. Bu istediğini gerçekleştirmesine izin verdim. Oturduğum yerde gerindim. "Hayır dün hastanedeydim. Şimdi karargahtayım nöbetim var. Uykumu alamadım gerçi, birazdan bayılabilirim." Esnedim. Etrafta birileri olmadığına göre rahat rahat da esneyebilirim. İki günlük uykusuzluğum kendini göstermeye başladı. Defin benim bu halime acıyarak bakıyordu. "Çok çalışıyorsun. Hani sadece karargâhta duracaktın?" Omuz silktim. Sarı saçlarımı geriye itip kardeşime baktım. “Daralıyorum Defin. Hastanede de doktor eksiği oluyor ne yapayım?"

 

"Ee başka? Hala o bahsettiğin komutanla dalaşıyor musunuz?" Gülümsedi. Muzur bir gülüş vardı yüzünde. Göz devirdim. "Çok gıcık biri. Dengesiz, devamlı laf sokuyor ama iyi de biri." Benim bu cümleme inanmadı. Gözlerini devirdi. "Dengesiz sen olmayasın Defne?" Konuyu bir an önce değiştirsem iyi olacak. Şu komutana hak verilmesi bile sinirimi bozuyor. Aklıma gelen şey ile gülümseyip dirseklerimi masaya yasladım. "Neyse ne bak ne diyeceğim, hafta sonu için geliyorum." Defin tabii ki benim kaçtığımı anlayıp güldü. Bu gülüşün o anlama geldiğini anlayabiliyorum. "Kaç bakalım kaç.” Gözlerimi başka şeylere çevirdim. Defin’in kahkahasını duyuyorum. “Asya'nın doğum günü için değil mi?"

 

Güldüm. "Evet güzelce hediyesini de aldım. Cuma günü geleceğim umarım.” Bileğimdeki saate baktım. Saat ne ara üç oldu ya? Defin’ biraz daha uykusuz tutmasam iyi olacak. Tekrardan ekrana baktım. “Neyse kapatayım sende uyu bari kardeşim.” Defin başıyla beni yavaş yavaş onayladı. Yüzündeki gülümsemeyi görmek güzel hissettiyor. "Pekâlâ Defne Hanım. Uykumdan uyandırdınız ama olsun. Uyumaya çalışacağız artık. İyi geceler." Gülümsedim. "İyi geceler. Asya'yı öp benim için." Aramayı kapatıp geri ısıtıcıma yaklaştım.

 

“Defne..” Gözlerimi araladığımda bedenimi bir ağaca yaslanmış buldum. Yanı başımda komutan vardı. Önümde ise güzel bir gölet vardı. Bizim çiftlik evine oldukça benziyordu. Sağımda bir salıncak vardı. Bu salıncak, Güney amcamın yaptığı kalın halatlı tahta salıncağın aynısıydı. Komutan ağaca bedenini yaslamış, tepemde dikiliyordu. Ama bir tuhaflık vardı. Şu anki vücudunun aksine oldukça genç ve daha az kaslı görünüyordu.

 

“Bakma boşuna, evinin oradayız.” Etrafın tanıdık gelmesinin sebebi bu olabilirdi ama onun böyle görünmesinin sebebini bilmiyordum. “Adının nereden geldiğini biliyor musun?” Bakışlarımı ondan çekip gölete çevirdim. Elbette biliyorum. Kim kendi adının nereden geldiğini bilmez ki? “Murat eniştem koymuş. Bana baktığında, Defne’nin bana çok yakışacağını düşünmüş.”

 

Komutan güldü. Neye güldüğüne bakmak için ona döndüğümde gülüşü yerini tebessüme bıraktı. Başını kaldırıp yaslandığı ağacı işaret etti. Başımı kaldırıp baktığımda altında oturduğum ağacın defne ağacı olduğunu gördüm. Murat enişte adımı bu ağaçtan esinlenerek mi koymuştu yani? “Murat eniştene bir gece önce rüyasında biri bu ağacı, burayı gösteriyor. Ertesi gün siz doğuyorsunuz.” O kadar rahat anlatıyordu ki, sanki doğumum sırasında oradaymış gibi.. “Murat enişten bunun bir çeşit işaret olduğunu düşünüyor. O gün kucağına aldığı yeni doğmuş yeğenine Defne adını koyuyor.”

 

Bakışlarımı gölete çevirdim. Başıma, saçlarımın arasına bir şey yerleştiğinde elimi uzatıp saçlarımın arasındaki şeye baktım. Defne yaprağından yapılmış bir taç vardı. Taç parmaklarımın arasında hışırdadı. Yaprakların serinliği tenime geçtiğinde içimde tuhaf bir tanıdıklık hissettim; sanki bunu daha önce de takmıştım.

 

“Bu da ne?” dedim, sesim gölette yankılanacak kadar kısık çıktı.

 

Komutan cevap vermedi. Sadece bakıyordu. O bakış… Ne askeri sertlik vardı ne de alıştığım mesafe. Daha çok, bir şeyi çoktan bilen ama söylemek için doğru anı bekleyen birinin bakışıydı.

 

“Burada olan hiçbir şey tesadüf değil,” dedi sonunda. “Ne ağacın, ne adının, ne de benim.”

 

Kalbim hızlandı. “Sen… neden böylesin?” dedim. “Daha genç… daha farklı.”

 

Başını hafifçe yana eğdi. “Çünkü beni ilk gördüğün hâlim bu,” dedi.

 

Anlamadım. Ama anlamam gerekmiyordu da. Göletin yüzeyi bir anlığına dalgalandı. Suyun içinde kendi yansımama baktım. Saçlarım sarı değildi. Asıl kahverengi saçlarım omuzlarıma dökülüyordu, başımdaki defne tacı sanki hep oraya aitmiş gibiydi.

 

“Burası,” dedim yavaşça, “bir anı değil.”

 

“Hayır,” dedi komutan. “Bu bir eşik.”

 

Rüzgâr defne yapraklarını kıpırdattı. Salıncak gıcırdadı ama ortada onu itecek kimse yoktu. Göğsümde tuhaf bir sızı hissettim; özlemle uyanmak arasındaki o ince çizgide.

 

“Uyanınca unutacak mıyım?” diye sordum.

 

Komutan bir adım yaklaştı. İlk kez, elini uzattı.
“Hayır,” dedi. “Sadece hatırladığını henüz bilmeyeceksin.”

 

“Doktor..” Kaşlarımı çatıp gözlerimi araladım. Barut yüzbaşı tam tepemde dikiliyordu. Ne ara masada uyudum ben ya? Gördüğüm rüyanının ağırlığı ile başımı kaldırıp etrafa baktım. Elimi göğsüme götürüp hızlanan kalp atışlarımı dinledim. Ne gördüğümü hatırlamıyorum ama huzurlu bir rüya gördüğüme emindim. Başımı kaldırıp önüme düşen sarı saçlarımı geriye ittim. “Günaydın. Hadi kalk da kahvaltı yapalım.” diyerek elindeki poğaçaları gösterdi.

 

“İki dakikaya geliyorum.” Yüzbaşı gülümsedi. “Ben bahçedeyim. Çaylarımızı söylüyorum.” Onu onayladım. O revirden çıkarken bende arkasından baktım. Bu yüzbaşı herkese sert duran disiplinli biriydi. Soyadı da bana bir yerden tanıdık geliyor ama nereden? Kalkıp gerindim. Lavaboya geçip yüzümü yıkadım. Aynadan kendime baktım. Yüzbaşının benimle ayrı ilgilendiği fark edilir bir gerçeklikti. Daha çok abi gibi ilgileniyordu. Koruyup kolluyor, kendime dikkat etmem için çabalıyordu.

 

Aşağı inip etrafa baktım. Yüzbaşıyı gördüğümde onun yanına ilerledim. “Sağ olun yüzbaşım.” Uzattığı poğaçayı aldım. Gülümsedi. Sırtını banka yaslayıp kolunu da sırt kısmına yasladı. “Ne demek. Kurt yüzbaşıya almıştım ama o henüz gelmemiş.” Elimdeki poğaçaya baktım. “Hala çikolatalı seviyorsun değil mi?” Bakışlarımı ona çevirdim. Anında cümlesini başka bir şeye çevirdi. “Çikolatalı seversin değil mi diye sordum.” Önüme dönüp çayımdan bir yudum aldım. “Zevkleriniz de aynıymış.” Bakışlarımı elimdeki çikolatalı poğaçaya indirdim. Komutanın çikolatalı poğaça sevdiğini hiç sanmıyorum. Daha önce yediğini görmemiştim. Kahvaltımızı yaparken Galip yanımıza yaklaştı. “Komutanım, Mevlüt albay sizi bekliyor.” Barut hızlıca son lokmasını da ağzına atıp bana baktı. “Bizim kahvaltı da buraya kadarmış doktor hanım. Afiyet olsun.” Arkasına bakmadan içeri gitti.

 

Karton bardağı kenara koyup omzumdaki stetoskobumu kendi göğsüme yasladım. Kalp atışı dinlemek hep huzur verirdi ve küçüklüğümden beri insanların kalp atışını dinlemeyi seviyorum. Komutan denilince hızlı attığını düşündüğüm kalbimi dinlemeye bu zamana kadar cesaret edemedim. Gözlerimi açıp etrafa baktım. Normal atıyor işte. Ne bu tantana? Abartıyorum işte.

 

Uzaktan gelen helikopterin sesi giderek yaklaştı ve piste indi. Helikopteri gördüğümde kalbim ister istemez hızlı atmaya başladı. Kalbimin hızla atışını duyuyordum. Komutanı gördüğümde gülümsedim. Yüzümdeki salak gülümsemeyi silip hızlıca oturduğum banktan kalktım ve içeri ilerledim. "Doktor!" Biraz duraksasam da arkamı dönmeden içeri girdim. Hızlıca benim ardımdan revire girdi. Bileğimi sıkıca kavradığında durup komutana baktım. "Ne oldu?”

 

"Acil gelen bir askerimiz var. Ambulansla hastaneye gitmelisin." Üstümdeki alıklığı bir kenara bırakmaya çalışıp silkelendim. "Ha.. Tamam geliyorum hemen." Başka bir şey diyeceğini sanmam büyük aptallık. Çantamı alıp revirden çıktım. Ambulansla hızlıca hastaneye girdim. Askeri bulup ameliyatı için ameliyathaneye hazırlandım. Askerin kopmuş olan koluna neler yapabileceğimi bilmiyordum. "Kanaması çok fazla, kolu bulabilmişler mi?" Dikkatlice incelemeye devam ettim. Nazike gergin görünüyordu. "Maalesef, parçalanmış."

 

"Dokular kurtarılabilir durumda. Biraz şansımız var." Saatlerce ameliyatta cerrahlarla birlikte kolu için çabaladım. Neyse ki sinirleri iyi durumdaydı. Daha büyük bir problemle karşılaşmayacaktı. Ameliyathaneden çıkarken eldivenlerimi çöpe attım. Boneyi de çıkarırken bir haber bekleyen askerin ailesine baktım. Benim önüme cerrahlardan biri geçti. Gerekli açıklamayı onun yapacağını bildiğim için sessizce bekledim. "Geçmiş olsun efendim. Kolunu maalesef kurtaramadık ama dokuları kurtarabildik. Şimdi ise bir süre dinlendireceğiz." Annesi çaresizce bana bakıyordu. Yaklaşıp kolumu tuttu. "Durumu iyi mi yani? İyi olacak değil mi?" Kesin konuşmaktan korkarım. Ya hasta ölürse.. annesine nasıl açıklarım sonra. Kadının elini tutup gözlerine baktım. "Elimizden geleni yaptık. Gerisi askerimizin dirayetine bağlı."

 

Aileyi geride bırakıp hastanedeki odama ilerledim. Stetoskobumu tekrardan boynuma yerleştirip odama girdim. Masamın üstünde çikolata ve kahve vardı. Elimle kahveyi alıp baktım. Kahvenin dumanı hala tütüyordu. Kokusunu içime çekip gülümsedim. Sandalyeme oturup yorgunlukla başımı geriye yasladım. Yaklaşık üç saatlik ameliyat beni yormuştu. İki, üç günün yorgunluğunu bedenim yeni yeni belli ediyordu.

 

Gece saatlerinde tekrardan askerin odasına girip kontrollerini yaptım. Yanındaki koltukta uyuyan annesinin üstünü örttüm. Mümkün olduğunca sessiz hareket etmeye çalıştım. Tam odadan çıkacakken kısık bir ses duydum. "Doktor Hanım..." Bakışlarım sessiz odada sesin tek sahibi olan askeri bulduğunda gülümseyip yanına yaklaştım. Ellerimi önlüğümün ceplerine yerleştirip askere baktım. "Uyanmışsın."

 

Yorgun yorgun bana bakıyordu. "Kolum çok ağrıyor." Sessizce gülümsedim. Ağrıları oldukça normaldi ve bir müddet daha sürecekti. "Normal Ahmet. Ben şimdi sana bir ağrı kesici yaparım ağrıların diner." Gülümsedi. "Her şey için teşekkür ederim doktor.” Ağrı kesiciyi getirmek için odadan çıkacağımda askerin sesini duydum ve olduğum yerde durdum. “Doktor.” Ona döndüm. “Kolumu hissedemiyorum." Başını kaldırıp örtünün altına gizlediğimiz yaralı omzuna bakmaya çalıştı.

 

Bedenini tekrardan yatağa yatırdım. Kalkmasına engel olmaktan başka çarem yoktu. "Kendini yorma Ahmet. Yaran düzelecek elbette." Bana baktı. "Doktor ben müzik yaparak para kazanıyorum. Gitar çalabilecek miyim?" Yutkundum. Ne diyebilirim ki? Kötüleşmemeli, kriz geçirmemeliydi. Söylemek istediklerimi kafamda ölçüp toparladım. "Şöyle ki kolun konusunda sana yalan söyleyemem Ahmet.” Gözlerimin içine büyük bir beklentiyle bakıyordu. Yutkundum. “Kolunu maalesef kurtaramadık. Eğer istersen protez kol ile yaşamına istediğin şekilde devam edebilirsin."

 

Ahmet ağlamaya başladığında annesi de uyanmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Annesine döndüm. "Ben çok özür dilerim. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim." Ahmet'in ağlaması şiddetlendiğinde kendine zarar vermesine engel olmak için hemşireyi çağırıp Ahmet'i tutarken Nazike’in getirdiği sakinleştiriciyi yaptım. Ahmet yavaş yavaş sakinleştiricinin etkisiyle uyumaya başladı. “Geçmiş olsun.”

 

Hızlıca odadan çıktım. Koridora birkaç adım atıp durdum. Elimi göğsüme yaslayıp sakinleşmeye çalıştım. Hızlıca akan bir iki damla gözyaşımı silip odama doğru ilerledim. Sandalyeme geçerken "Gelebilir miyim doktor?" diyen komutanın sesini duyduğum gibi ona dönüp baktım. Şu an konuşacak kadar iyi miyim bilmiyorum ama o da gidecek gibi durmuyor. "Gelme desem de gelecek gibisin komutan." Gülümsedi. Odamın içine doğru birkaç adım attı. Kapıyı arkasından kapatıp yaklaşmaya devam etti. Siyah tişörtünün üstüne bir ceket giymişti. Onun üzerinde de montu vardı. "Ahmet'le iyi ilgileniyorsun. Şanslı çocuk." Önümdeki bir iki dosyaya çevirdim bakışlarımı. Ona bakmak bile beni geriyor açıkçası. Nabzımın hızlandığını hissediyorum. "Görevim."

 

"Ne güzel valla ya keşke herkesin senin gibi bir doktoru olsa." Bakışlarımı hemen masamın önündeki sandalyeye oturan komutana çevirdim. Gözlerimi onun mavilerinden ayırmadan konuştum. "Keşke kimsenin doktora ihtiyacı olmasa." Komutan gülümsedi. "Eh orası öyle tabi." Ortamın ciddiyetini dağıtmaya çalıştığının farkındaydım. Odadaki gerginlik beni de iyice germeye başladı. Onunla burada böyle oturup konuşuyor olmak beni heyecanlandırıyor. Hemen komutana uyum sağladım. "Tabi bende işsiz kalayım, aç kalayım sürüneyim değil mi?" Komutan bu dediğime kahkaha attı. O kahkaha atarken ben sadece gülümsedim. Bütün gerginliğimi almayı başarmıştı.

 

Gülerken bana döndü. Bütün ciddiyetiyle gözlerime baktı. "Benim özel doktorum olursun, olmaz mı doktor?" Bu cevabı bu kadar net duymayı beklemiyordum. Duraksamam komutanın hoşuna gitti sanırım gülümsemesi büyüdü. Oturduğu yerden kalkıp önüme doğru geldi. Dizlerinin üstüne çöküp ıslanan yanaklarımı sildi. Alnını alnıma yasladı. Gözlerini kapatıp fısıldadı. “Elinden geleni yaptığına eminim. Boşuna ağlama..” Yutkundum. Gözbebeklerimin büyüdüğünü hissedebiliyordum. Şaşkın bakışlarım yavaş yavaş yerini dolan gözlerime bıraktı. Onun gülümsediğini hissedebiliyordum. Ben ağlarken o gülümsüyordu. Başımın üstündeki eli yavaşça yanağıma indi. Parmakları gözyaşlarımı sildi. Geri çekilirken yanağımı okşuyordu. Yavaşça kalktı, önümdeki sandalyeye geri oturdu.

 

Önümdeki dosyaya dönüp öksürdüm. "Bu hafta sonu için izin almam gerekiyor. Albaya yazılı metin gönderdim. Sizin de haberiniz olsun." Aramıza koyduğum ciddiyeti beklemiyor olacaktı ki kaşları çatıldı. Kolunu masaya koyup bedenini bana doğru eğdi. "Neden?” Başımı kaldırıp ona baktım. Neyi sorguluyordu anlamadım. Soruyu hiç tereddüt etmeden tekrarladı. “Yani neden izinlisin?"

 

"Yeğenimin doğum günü. Onun için Çanakkale'ye gideceğim.” Önümdeki dosyayı kapatıp ona baktım. Onun gibi bende kollarımı masaya yasladım. "Anladım.” Rahatça geriye doğru yaslandı. “Cuma akşamından izinlisindir. Albay öyle izin veriyor." Gülümsedim. Şanslıyım ki albay bana kıyamadı. Cuma sabahına da biletimi çoktan aldım. "Aslında cuma sabahtan izinliyim. Albay kıyamadı."

 

"Yani yarın hastaneden sonra gidiyorsun?" Komutan bir şeyleri kafasının içinde ölçüp biçiyor gibiydi. Ona bakıp sorusunu cevapladım. "Evet öyle de diyebiliriz." Elini masaya vurup bana baktı. "Seni havaalanına bırakırım." Gülümsedim. Açık konuşmak gerekirse itiraz etmeyeceğim. O nöbetten sonra birde araba sürmek istemiyorum. "Olur komutan."

 

"Anlaştık.” Oturduğu yerden kalktı. “Ben kaçıyorum doktor. Yarın akşam görüşürüz. Hastaneye gelirim." O kapıdan çıkmadan önce seslenip durmasını sağladım. "Aslında direkt evden geçeriz. Valizimi hazırlama fırsatım olmayacak da." Bedenini kapıya yaslayarak beni dinledi. "Haberleşiriz doktor." Göz kırpıp çıktı.

 

Sabaha karşı acilde esneye esneye dosyayı doldururken ağlayan kız çocuğunu fark ettim. Etrafa göz gezdirdim. Elimdeki kalemi kapatıp önlüğümün cebine yerleştirdim ve kızın yanına ilerledim. "Merhaba? İyi misin?" Kız sesimi duyduğu gibi hızla yanımdan uzaklaştı. Ellerimi kaldırıp geri çekildim. "Korkma, sana yaklaşmıyorum. Ne olduğunu anlatmak ister misin?" Kız oldukça ürkek görünüyordu. Sessizce onun hizasına eğildim. Tekrar konuşmaya çalışacağım sırada kızın yanına gelen adamlara ve Doktor Mehmet'e baktım. "Mehmet bey kız ile ben ilgilenebilir miyim?"

 

Mehmet beni kesin bir dille reddetti. "Aile erkek doktor istiyor." Reddedilme sebebinin saçmalığına gülmeden edemedim. Aileye bakıp tekrardan Mehmet’e döndüm. "Doktorun erkeği, kadını mı olurmuş? Hem sizden çekiniyor olabilir." Mehmet, adamlarla arama girdi. "Karışma istersen doktor." Ona ve arkasındaki erkeklere baktım. Ailenin sert bakışlarından dolayı bakışlarımı tekrardan kıza çevirdim. Başka bir mevzunun olduğunu düşünsem de şu an bir şey yapamam sanırım. Geri çekilip koridorda Nazike’yi aradım.

 

"Nazike.” Nazike ona seslendiğimi duyduğu gibi bana döndü. O bana gelirken bende hızlı hızlı onun yanına yürüdüm. Koluna girip acili işaret ettim. “Bu acile gelen kızın bütün testlerini bende görmek istiyorum." Nazike benim gibi acile bakıp bana döndü. "Mehmet beyin hastası değil mi o? Bu uygun olmaz Defne." Omuz silktim. Kim takar uygun olup olmamasını? Önemli olan hastanın sağlığı değil mi? "Uygunluğu falan umurumda değil. Durumu biraz tuhaf. Mehmet bey de biraz tuhaf. Sen dediğimi yap." O da şüphelenmiş olmalı. Bana bakıp onayladı. "Tamam doktor hanım."

 

Acilde fırsatını bulduğum ilk anda tekrar kızın yanına gittim. Yatağın ucuna yaklaştığımda bana baktı. Geldiği ilk ana rağmen daha uysal duruyordu. Tedirginliği hala belli oluyor. "Ailen nerede?" Yatağın ucuna yavaşça oturdum. "D-dışarı çıktılar." Kız karnını sıkı sıkıya tutuyordu. Onu korkutmamak için sakince karnını işaret ettim. "Karnın mı ağrıyor?" Anında gözleri doldu. Ağrısı çok fazlaydı sanırım. "Muayene etmeme izin verir misin?" Gözlerimin içine bakıyordu. Bana güvenmeye başlamış olmalı. Elini yavaşça çektiğinde yaklaşıp karnını muayene etmeye başladım. Bir yandan da kıza her zaman bilmesi gereken birkaç şeyi anlatmaya başladım. "Eğer şiddet görüyorsan baş parmağını avcunun içine koyup kapatabilirsin. Bu evrensel bir işaret. Bu işareti bilen herkes, seni iyi anlayıp koruyacaktır."

 

Bir anda kolumdan tutulup çekildiğimde ayağa kalktım. Babası olduğunu düşündüğüm adam bana bağırmaya başladı ama onu anlayamıyorum. Mehmet’i koridorun başında gördüm. "Ne diyor?" Mehmet gelip adamın arkasına geçti. "Ne yapıyorsun sen?! Kız benim hastam! Ne diye karışıyorsun?!" Sakinliğimi koruyarak Mehmet’e ve adama baktım. "Kızı bir de ben kontrol etmek istedim ne var bunda?"

 

"Burada işler böyle yürümez doktor! Aile beni seçtiyse karışmayacaksın!" Mehmet de tuhaf bir şekilde sesini yükselterek konuşuyordu. Neye güveniyor bu adam? Adama doğru bir adım attım ama muhatabım Mehmet doktordu. "Bana sesini yükseltmeyin Mehmet bey. Söyleyin kolumu bıraksın." Kolumu zor da olsa bıraktı. Aile beni sırtımdan iterek uzaklaştırırken gözlerimi kıza çevirdim. Ona öğrettiğim hareketi yaptığında duraksadım.

 

Acilden çıkıp önlüğümün cebindeki telefonumu çıkardım. İstemsizce Kerem'in numarasını çevirdim. Niye onu arıyorum ki? Polisi arasam yeter. Boşu boşuna gıcık komutanı çağırmak saçma olur. Polisi arayıp durumu özetledim. Test sonuçları gelmeye başladıkça bu karın ağrısının öylesine bir nedenden olduğunu düşünmenin ne kadar saçma olduğuna emin oldum. Nazike'ye fazladan bir test daha yapmasını söyledim. “Sonuçlarını direkt bana getir.” Nazike beni onayladı ve çıktı.

 

Bir saat sonra Nazike test sonucunu alıp yanıma getirdi. Dosyayı açıp baktım. “Hassiktir..” Kız hamile. Daha dokuz yaşında bir kız hamile. "Nazike polise durumu bildirin. Güvenlik gerekecek." Nazike beni hızlıca onaylayıp polisi aramaya gitti. Elimdeki dosya ile yukarı çıktım. Mehmet doktorun odasına kapıyı çalmadan büyük bir gürültüyle girdim. Oturduğu sandalyede irkilip bana baktı. Sinirlendiği bakışlarından ve çatık kaşlarından belli oluyordu. Elimdeki dosyayı gözünün önüne doğru salladım. "Kızın hamile olduğunu biliyordunuz değil mi?!" Mehmet büyük bir sinirle oturduğu yerden kalktı. "Sen ne yaptığını sanıyorsun lan!"

 

"Senin yapman gerekeni!” Koridordaki hastalar büyük ihtimalle ya dağıldı ya da kapıdan bizi izliyorlar. Bu da Mehmet’in bana zarar vermesini kısmen engeller. “Dokuz yaşında bir kız çocuğu hamile, düşük yapmış ve ailenin ortakçı doktoru kızın canı pahasına bu bilgiyi saklıyor!" Sinirle elini masaya vurdu. Büyük ihtimalle işlerini batırdım. Bu siniri de ondan kaynaklı. "Karışmayacaksın doktor! Burası o geldiğin yerlere benzemez!” Üzerime doğru yürüdü. Korkup sineceğimi sanıyor ama yanılıyor. “Alırlar canını." Güldüm. Belki sinirden belki de karşımdaki haysiyetsiz adamı ciddiye almadım tam emin değilim.

 

"O aile mi zarar verecek yoksa sen mi?” Karşımdaki adama dik dik bakmaya devam ettim. “Beni bunlarla korkutamazsınız, sindiremezsiniz doktor bey.” Doktor kelimesini özellikle vurguladım. Buradaki önceliklerimizin hepsi bu doktor kelimesinde toplanıyordu. “Sizin buradaki önceliğinizi hatırlatmama gerek var mı? Önceliğiniz hasta yakınları değil hastalar. Sizin burada aileyi şikayet etmeniz gerekiyor. Mesleki etik budur."

 

"Bana mesleğimi öğretemezsin!" İyice üzerime doğru yürüdü. Aramıza gerekli mesafeyi çekip tekrardan sesimi yükselttim. "Hayır öğretirim! O çocuk sizin yüzünüzden ağrı çekiyor! Geçip karşıma babasını savunamazsınız!" Duraksadı. "Ne babası?" Elimle dışarıyı gösterdim. "O yaşlı adam işte babası.” Bu sefer ben durdum. Bir saniye... Yok artık. O ihtiyar çocuğun kocası mı? Kızı ne hale getirmişler.. “Meslekten atılmanız için elimden geleni yapacağım Mehmet Bey! Bundan emin olabilirsiniz.” Karşımdaki adama bakıp son restimi de çektim.

 

Bana saldırmasına izin vermeden odadan çıktım. Peşimden geleceğini biliyorum. “Doktor dur!” Beni yanıltmadı ve peşime takıldı. Hızlı adımlarla merdivenleri inmeye devam ettim. Kızın yanına ilerlerken son basamakta ayağım takıldı. Dengemi kaybederken biri beni belimden sıkıca tuttu. Özür dilemek için başımı kaldırdığımda mavi gözler ile karşılaştım. Kerem burada..

 

"Doktor... İyi misin?" Gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerim dolmuştu. Bulanık olan görüşümden bunu anlayabiliyorum. Ama onun gözlerini gördüğümde içime dolan rahatlık hissine de engel olamadım. Kaşları çatıldığında bakışları arkama odaklandı. Büyük ihtimalle arkamdan gelmekte olan Mehmet doktora bakıyordu. Dalgınlığı üzerimden atıp dilimle dudaklarımı ıslattım. "Acilde bir hastam var. Onunla ilgileniyordum." Kerem beni dinlerken bile arkamdaki adama bakıyordu. Ben dengemi sağlayana kadar beni sıkı sıkı tuttu. Dengemi sağladığımda ise geri çekildim.

 

"Doktor Defne Mutlu siz misiniz?" Yanımıza gelen polis memurundan ötürü komutanla arama biraz mesafe koydum. Gözlerimi silip polis memuruna baktım. "Evet benim. Kızın yanında birileri var mı?" Polis memuru büyük bir samimiyetle gülümsedi. "Merak etmeyin doktor hanım. İki polis memuru çocuğun başında bekliyor." Merdivenin diğer ucunda Kerem’i gördüğü gibi duran Mehmet’e baktım. Bakışları bunu yaparsam beni pişman edeceğini bas bas bağırıyordu. Umursamadan memura döndüm. "Memur Bey, bir doktor hakkında da şikayette bulunmak istiyorum. Görevini hastanın sağlığı için kullanmadı. Ben dilekçemi yazacağım ama şikayetçi olarak onun da alınmasını istiyorum. Doktor Mehmet Dağdeviren. Gerekli her şeyi yapacağım."

 

 

Polis memuru Mehmet beyle görüşeceğini söyleyip yanımızdan ayrıldı. Mehmet ise benim gözümün içine baka baka yukarıya, odasına çıktı. Ben ise önlüğümü düzeltip acile adımladım. Tam acile girdiğim anda aile, daha doğrusu sözde kocası beni gördüğü gibi üstüme atıldı. Kerem saniyesinde önüme geçip adamla arama girdi ve engel oldu. "Neye bu kadar sinirlendiler?" Saçlarımı toplarken ona bakmadan adamı gösterdim. "Çocuk daha dokuz yaşında ve hamile. Üzerime gelen adam ise kocası. Kıza resmen tecavüz etmiş ve buna evlilik demişler." Kerem bunu dememi bekliyormuş gibi adamı sert bir şekilde itti. Dengesini sağlayamayan adam zemine düştüğünde polis memuru yanımıza geldi. Adamı alıp kelepçelemeye başladılar. Sessizce izlemeye devam ettim. Bana bağırıyordu tehdit ettiğini anlamak için dediklerini bilmeme gerek yok. Onları hiç umursamadan kızın yanına geçip oturdum. Kızın saçlarını okşayıp ağlamaması için başından öptüm. "Kuzenimi arayacağım."

 

"Neden?" Komutan ona bakan kıza gülümsedi. Kızın gözünün önüne gelen saçlarını geriye ittim. "Avukat. Gereken ne varsa yapacaktır.” Kıza bakarken yanımıza gelen Nazike’yi gösterdim. “Nazike teyzen seninle ilgilenecektir. Merak etme tamam mı?" Biraz daha kızın yanında durdum. Mecburen kalkana kadar onun uyuması beklemek zorunda kaldım. "Adı çok güzelmiş. Leyla... Hasan’ın sevgilisinin adı değil miydi?"

 

Kerem kollarını kavuşturmuş, kızla beni izliyordu. "Evet. Kendisi de çok güzel." Üstünü örtüp hastaneden çıktım. Komutanla beraber eve geçtiğimde beni aşağıda bekleyeceğini söyledi. Hızlıca eve çıkıp iki, üç günlük kıyafet alıp hediyeyle birlikte aşağıya indim. "Arabam, evim sana emanet komutan." Göz devirdi. Arabayı sürmeye başlarken bana baktı. "İşim gücüm yok senin evinle mi uğraşayım doktor?" Gıcık herif azıcık uğraşmama izin vermiyor. "Off tamam bir şey demedim." Güldü. Suratına gülmeden edemeyip başımı dışarıya çevirdim. Telefonum çaldığında Denef'in aradığını görüp yanıtladım. "Alo?"

 

"Teyze gelicek misiin?" Gülümsedim. Asya’nın sesi her seferinde içimi eritiyor. Dünyalar tatlısı bir kız olup gidiyor. "Teyzem neden geleyim ki?" Komutan saniyelik de olsa dönüp bana baktı. Yola bakarken konuşmaya devam ettim. "Benim doğum günüm ya hani? Gelmeyecek misin?" Asya’ya sürpriz yapmak için gelmeyeceğimi söylemek bile zoruma gidiyor. Büyük bir hevesle bütün ailesini yanında beklediğine adım gibi eminim. "Gelemiyorum bebeğim. Burada asker ağabeylerin bana ihtiyacı varmış." Komutan bana bakıp gülümsedi. Yeğenimle aramdaki ilişkiyi bilmediği için bu halimiz ona komik gelmiş olabilir.

 

"Uff ben seni istiyoyum." Dişlerimi sıkıp dudaklarımı büzdüm. "Belki sonra gelebilirim olmaz mı? Kızacak mısın bana?" Sesi yavaştan titremeye başlamıştı. Telefonu kapattığı anda ağlamaya başlayacak. "Kızmam teyze." Telefondaki sesler Asya'nın telefonu bırakıp gittiğini anladım. "Senin gelmeyeceğini anladı ve ağlıyor Defne. Defin de aynı oyunu yapıyor. Ağlatıyorsunuz kızımı." Her ne kadar içim gitse de teyzelerini gördüğünde mutlu olacaktır. "Sürpriz yapacağım Denef. Sakın söyleme indiğimde Bulut beni havaalanından alacak."

 

Kerem'in benim üzerimde dolaşan bakışlarını hissedebiliyorum. Ona bakmadan konuşmaya devam ettim. "Tamam akşam yemekte görüşürüz. Teyzem şimdiden senin sevdiğin yemekleri yapmaya başladı." Gülümsedim. Nehir teyzem şimdiden döktürmeye başladı demek ki. "Görüşürüz." Telefonu kapattığımda kucağıma koyup arkaya koyduğum hediyeye baktım. "Senin yeğenin var mı?" Kerem benim bu sorumu beklemiyordu. Yola bakarken başını olumsuz anlamda salladı. "Hayır. Kardeşlerim küçük." Sessizce başımı salladım. "Anladım."

 

Beni havaalanına bıraktığında arabadan inmeden direksiyona yaslandı ve beni izliyordu. "Dönüşte binmeden haber ver de seni aldırayım." Ona bakıp güneş gözlüğümü alnımdan, saçlarımın arasından çıkardım. "Beni bıraktığın gibi almayacaksın yani?" Kerem iç çekti. Omuz silkip bana bakmaya devam etti. "Görev bu ne zaman geleceği belli olmaz." Ona karşı artık sadece içimden geldiği gibi davranıyorum. Kendimden kaçamam ki.. Çantamı omzuma alıp tekrar ona baktım. "Dikkatli ol komutan." Gülümsedi. İçten bir gülümseme olduğunu anlayabiliyorum. "Elimden geldiğince."

 

El sallayıp içeri yürümeye başladım. Ben içeri girene kadar Kerem de gitmedi. Benim girdiğimi gördüğünde gülümseyerek önüne dönüp sürmeye başladı.

 

《––––––🩺––––––》

 

Uçaktan indiğimde Bulut beni gülümseyerek karşıladı. Çantamı ve hediyemi arkaya bırakıp ön tarafa geçtim. Beraber eve kadar sessiz kaldık. "Ayaz'ı göreceksin hazır mısın?" Başımı yoldan çevirip ona baktım. Kaşlarımı çattım. "Kaç aydır görmüyorum. Gerilmem mi lazım bunun için?" Bulut arsaya girdiğimizde bana baktı. "Defne sen bu eve en son geldiğinde Murat ölmüştü ve Ayaz'ı görmedin." Ayaz’ı görüp görmemek beni hiç ilgilendirmiyor ki. Kemerimi açarken omuz silktim. "Umurumda değil Bulut." Araçtan inip eve ilerledim. Bulut arkadan hediyeyi ve çantamı getiriyordu. Bende bir şeyler olduğunu anlamıştı ama daha beni sıkıştıracak fırsatı ele geçirememişti. Zile bastığım gibi kapıyı açan Denef'i ve kucağındaki Efe'yi gördüğümde gülümsedim. Denef, Efe'yi kucağıma verdi.

 

"Teyzem. Kocaman olacak bu oğlan ya." Denef gülümseyip oğlunun üstünü düzeltti. "Hoş geldin. Çok özledik seni." Efe’yi tutarken kardeşime sarıldım. Bende onları çok özlemişim. Sarıldığımız anda da bunu daha net anladım. Denef’in kendine has çiçeksi kokusu burnuma doldu. Geriye çekildiğimizde Damla teyzem benim geldiğimi görüp bana sarıldı. “Kuzum..” Sırtımı sıvazladı. “Hoş geldin teyzesi.” Gülümsedim. İçeri girip botlarımı kenara çıkardım. Bulut da hemen arkamdan içeri girdi. Denef’e baktım. "Asya nerede?"

 

Denef, oğlu Efe’yi sakince tutuyordu. Oğlunun gömleğini düzeltip bana bakmadan sorumu yanıtladı. "Odasında. Seni gördüğünde ortalığı birbirine katacak." Gülümsedim. Fark ettim ki eve geldim geleli daha fazla gülüyorum. "Özledim kuzumu." Ceketimi koltuğa bırakıp Bulut'a hediyeyi odamda dolaba saklanmasını söyledim. Efe'yi tekrar öpüp yukarı çıktım. Kapıyı çalarak odaya girdiğimde oyuncaklarıyla sessizce oynayan yeğenimi gördüm. Asya oyuncaklarıyla durgun durgun oynuyordu. Yanına yanaşıp "Çay mı içiyorsunuz bebeklerinle?"

 

Asya önce oturduğu yerde dikleşti. Sesimi duyduğu gibi kim olduğumu anladı. Bakışları arkasında duran beni bulduğu gibi "Defne teyze!" diye bağırarak oturduğu yerden kalkıp kucağıma atladı. Onu kucağıma aldığım gibi kalkıp döndürdüm. "Güzelim çok özledim seni." Asya kıkır kıkır güldü. Kilo aldığı belli oluyordu. "Teyze bende özledim." Yanağımdan öptüğünde güldüm. Beni özlediği belliydi. Kucağımdan inmeyeceğine eminim. Akşama kadar da beraber oyunlar oynadık, uyuduk. Akşam kucağımdaki Asya ile beraber yemeğe indik. Ayaz'ı gördüğümde duraksadım. Ayaz direkt bana bakıyordu. Sessizce önüme gelen saçımı kulağımın arkasına itip yeğenimle beraber masaya doğru ilerledim.

 

“Selam millet.” Kıymetli aile üyelerine tek tek selam vermek yerine ortaya bir selam atıp masada yerimi aldım. "Dayı..” Dayım başını kaldırıp bana baktı. “Seni iyi gördüm." Gülümsedi. Dayım sessizce yemeğine odaklanmıştı. "Çok iyiyim tatlım. Sende iyi görünüyorsun, Hakkâri iyi geldi sanırım." Ne iyi gelmişti ama. Göz devirdim. Bu evdeki bazı kişilerin yüzsüzlük seviyesi aşırı sinir bozucuydu. Mesela tam çaprazımda oturan Öykü teyzenin suçlayan bakışları, hakaretlerine rağmen hala bizimle oturuyor olması... Öykü teyze elindeki çatalı biraz indirip bana baktı. Gözlerimi ona odaklayıp yumurtlamaya çalıştığı şeyi bekledim.

 

"Ayaz evleniyor ya telaşlılar." Kaşlarımı kaldırdım. Ayaz evleniyor mu? Bakışlarım Ayaz'a dönerken Gizem yengemin, Öykü teyzeye kızdığını duymuştum. Ayaz bir tepki vermemi bekliyor gibiydi. "Tebrikler.” Gülümsedim. Kimse benim bu tavrımı beklemiyordu. Şaşkın şaşkın bana baktılar. “Çok sevindim sizin adınıza." Ayaz'ın hayal kırıklığı dolu bakışlarını umursamadan gülümsemeye devam ettim. Karşıma geçip birde inkar etmemi, ağlayıp zırlamamı mı bekliyordu? Bu umursamazlığımın dikkat çektiğini fark etmiştim ama gerçekten umrumda değil.

 

Sofrada Öykü teyzemin ortamı germesine izin vermedik. Bu ortam bana babamın da burada olması gerektiğini hatırlatıyor. Denef'le bakışlarımız kesiştiğinde onun da bunu düşündüğüne emindim. Gözleri dolmuştu bakışları şu an Bulut'un oturduğu, daha önce babamın olan yerdeydi. Benden onay almak için başını hafif eğdiğinde gözlerimi kapatıp başımla onu onayladım. "Ne zaman geri döneceksin Defne?" Anneme bakmadan tabağımı kurcalamaya devam ettim.

 

"Pazar saat öğlen 12’de uçağım. Temizliğe yardım eder sonra giderim diye düşündüm." Annem iç çekti. Yine gitmemem için elinden geleni deneyecek. Sessizce yemeğimden birkaç lokma aldım. "Gitmesen artık olmaz mı?" Bu konuyu duymaktan sıkıldım. Elimdeki çatalı tabağıma bıraktım. Başımı kaldırdığımda herkesin bana baktığını gördüm. Sanırım çatalımı biraz sert bıraktım. Dilimle dudaklarımı ıslattım. “Özür dilerim.” Anneme baktım. Annem sessizce tabağına bakıyordu. "Anne bunu konuşmuştuk. Bu bir görev ve ben rahatım.”

 

"İyi ol da ne diyeyim artık.” Sessizce tabağını karıştırmaya başlamıştı. “Aklım sende kalıyor ama ne yapalım senin inadınla baş edemiyorum." Masada daha başka bir şey konuşulmamıştı. Ayaz arada bana bakarken yemeğini yemeye devam ediyordu. Yemeklerimizi bitirip ortalığı toparladık. Bulaşıkları makineye yerleştirip havluyla ellerimi sildim. Denef’e baktım. “Nasıl gidiyor Ali’yle?” Denef gülümsedi. Belli ki gayet iyiler. Denef belki de hayatının en iyi yıllarını yaşıyor olabilirdi. “Devriyede mi?” Başını sallayıp onayladı. Asya koşarak mutfağa girip annesine baktı. “Anne çikolata yiyebiliy miyim?” Denef’in iznini aldığı anda dolaba yönelip çikolatasını aldı. “Asya,” Asya durup annesine baktı. “Kardeşine ve kuzenlerine de götür lütfen.”

 

“İyi ki doğurmuşsun kız şunu. Bak ne güzel bize çekti.” Asya’ya bakmak bile dişlerimi kamaştırıyordu. Başımla salonu işaret ettim. “Suratsıza da çekebilirdi. Allah korusun.” Kulak mememi çekip iki kere elimi tezgâha vurdum. Denef ise benim bu hareketime kahkaha attı. “Bensiz ne kaynatıyorsunuz?” Denef omzuna elini koyan Defin’in elini tutup sıktı. Kalçamı tezgaha yaslayıp Defin’e baktım. Belli etmediğini sanıyordu ama kilo vermişti. Yemekte de doğru düzgün bir şeyler yemedi. “Travmalarımızı konuşuyorduk.” Kollarımı göğsümde kavuşturup içeri baktım. “Bakın Ayaz evleniyormuş sonunda o sarı kızla.” Güldüm.

 

Defin kaşlarını kaldırıp saçlarımı işaret etti. “Sen saçları ne zaman boyatıyorsun?” Defin’e baktım. Saçlarımdaki boya aktı kabul ediyorum ama o kadar kötü durmuyor. Elim istemsiz saçlarıma gitti. “Kötü durmuyor.”diyen Denef’e baktım. Saçlarımın kötü olup olmadığını sorguladığımı anlamıştı. “Sadece ne zaman kurtuluyorsun prangalarından diyor.” Pranga sayılmazdı. Saçlarımı geriye attım. “Saçlarımı sevdiğim için böyle tutuyorum.” Defin inanmıyor gibi dudaklarını büzdü. Başıyla beni onayladı. Niye bana inanmıyor bunlar ya? “Ayrıca sıkılmaya da başladım. Yakında değiştiririm zaten.” diyerek konudan kaçmaya çalıştım. Göz devirdim. “Neyse ben yatıyorum. Zaten nöbetten çıkıp geldim, yorgunum..” Mutfaktan çıkıp yukarıdaki odama çıktım.

 

Odaya girdiğimde odam mis gibi temiz çarşaf kokuyordu. Yatağımın üzerine oturup etrafa baktım. Aynam tam karşımda duruyordu. Kendi kendimle resmen başbaşa kalmıştım. Saçlarımdaki sarı boya diplerimden akmıştı. Artık buna yavaş yavaş hazır hissediyordum. Cebimden telefonumu çıkarıp yatağın üstüne fırlattım. Odamdaki banyoya girip duş aldım. Dolaptan Nehir teyzemin aldığı yeni pijamalarımı giyip saçlarımı taramaya başladım. Telefonumdan gelen bildirim sesiyle dönüp kendimi yatağıma bıraktım.

 

Komutan Bozuntusu: Evini kontrol ettim. Dolabının kapağını açık bırakmışsın kapattım. Göreve gideceğim zaman evinin anahtarını da lojman güvenliğine bırakırım.

 

Gülümsedim. Neden bilmiyorum ama yazmış olmak için yazmış gibi hissediyordum.

 

Komutan Bozuntusu: Görüldü mü gerçekten?

 

Güldüm. Hızlı hızlı parmaklarımı klavyede gezdirdim. Teşekkür ederim komutan. Yine oldukça naziksin. Mesajı gönderdikten sonra cama yaklaşıp bahçemizin fotoğrafını çektim. Ona atıp atmamak konusunda tereddütte kalırken bir cesaret fotoğrafı ona atıp İyi geceler yazdım ve telefonu kapatıp yastığımın altına koydum.

 

Ertesi gün sabah erkenden kalktığımda tepemde Denef vardı. “Saat kaç?” Denef bileğindeki saate baktı. “Sabah 7, hadi sen kalk da ortalığı süslemeye başlayalım.” Onayladım. Yatağımdan kalkarken esnedim. Banyoya geçip yüzümü yıkadım. Bütün işlerimi bitirip içeri döndüm. Yastığımın altından telefonumu alıp baktım. Komutandan bir mesaj vardı. O da benim gibi lojmanlardan fotoğraf atmış, ardından da İyi geceler çanakkale kızı. yazmıştı. Gülümseyip telefonumu kapattım. Odamı toplayıp aşağı indiğimde Ali bizzat balonları şişirmek ile meşguldü. “Oo günaydın Ali.”

 

Ali ağzındaki balonu çekip bağladı. “Günaydın Defne,” Bana dikkatli bir şekilde baktı. “Hayırdır ağzın kulaklarında?” Durdum. Ali bana bakarken gülüyordu. “Yok, iyi uyudum o kadar.” Ali buna inanmamıştı. Asya’nın doğum günü süsleri, en sevdiği renklerden oluşuyordu. Ali merdivenlere çıkıp yazılı süsleri asmıştı.

 

Dün gece Asya, Defin ile yatmıştı. Balonların hepsini güzelce yerleştirip yukarı çıktım. Defin yattığı yerde dikkatlice izliyordu. Asya'nın elbisesini düzeltip güzelce saçlarını yaptım. "Çok güzel oldun teyzem." Asya benim odamdaki boy aynasında kendine baktı. "Oldum mu?" Saçlarına taktığım beyaz kurdeleleri düzeltip aynadan ona baktım. "Evet teyzem. Hadi inelim bakalım." Kucağıma aldım. Telefonumu alıp Asya’yla fotoğraf çekinmeye başladık. Beraber aşağı indiğimizde Asya'yı annesinin Denef'in kucağına verdim.

 

Herkes çoktan yerlerini almış, doğum günü kızını bekliyordu. Telefonumu çıkarıp video çekmeye başladım. Hepimiz bir ağızdan doğum günü şarkısı söylemeye başladık. “İyi ki doğdun Asya!” Ali, Efe ile yanlarında duruyordu. Asya, annesinin kucağında mumları üfledi. Herkes alkışlarken bende gülüyordum. Asya annesine sıkı sıkı sarılıp öptü. Ardından ilk öptüğü kişi Ali olmuştu. Yıllardır bu böyle olmuştu. Ali daha bebekken gördüğü Asya’yı ilk gördüğü andan beri kendi kızı olarak görmüştü.

 

Gece yarısı bütün çocuklar uyuduğunda bende bahçedeki salıncağa geçtim. Bulut'un salıncakta oturduğunu gördüğümde geri gitmek için sessizce arkamı döndüm. "Kaçma, buraya gel Defne." Yakalandığım gibi dönüp yanına oturdum. Bulut’un yumurtlayacağı şeyi sabırla beklemeye başladım. Bana baktı ve gülümsedi. "Ayaz'ın evlenecek olmasını umursamadın. Demek ki biri var." Göz devirdim. Resmen saçmalıyordu. "Saçmalama."

 

Bulut benim dediğime güldü. Bir yandan da sorgulamaya devam ediyordu. "Doktor mu? Dur belki de normal esnaftır." Sessizce omzumdaki şalımı düzelttim. Bulut’a baktım. “Bulut biri yok. Ne doktoru ne esnafı. Olmaz biliyorsun." Başını biraz eğip yanaştı. "Neden? Hala Ayaz'ı mı seviyorsun?" Çocukluğumuzdaki gibi beni çıldırtmayı düşünüyor ama ben o kız değilim ki çıldırayım.

 

"Hayır." Sesim benimde beklemediğim kadar net çıktı. "Ben Ayaz'ı unutalı çok oldu." Net ve keskin bir reddediş. Bana neler oluyor böyle? Bulut benim üzerimdeki analizlerine devam etti. "İlk kez sesin bu kadar net çıkıyor Defne.” Normalde dalga geçen ses tonu bu sefer sanki benim adıma mutlu olmuş gibi çıkıyordu. “Özgüvenin yerine gelmiş, güzelleşmişsin." Ona baktım. Aynı onun gibi başımı hafifçe eğdim. "Sen bana güzel mi dedin?"

 

"Defne ben seni hiç bir zaman güzel bulmam bilirsin. Senden nefret ediyorum ama gördüğüm kadarıyla Hakkâri sana nedense yaramış." Derin bir nefes aldım. Ayaklarımı toplayıp bağdaş kurdum. "Bu gerginlikten uzaklaşmak herkese yarar Bulut." Kahkaha attı. Bu ara kimse benim dediklerime inanmıyor ya. "Yalan söyleme Defne. Belki şu an söylemek istemiyorsun ama kesinlikle biri var. Belki de saçlarını tekrardan asıl rengine döndürecek kişi o'dur." Kahveye dönmek mi asla.. Sarı rengi sevdim. Kimi kandırıyorum hiç sevmiyorum ama bana asla unutmamam gereken şeyi hatırlatıyor. "Bulut kahveye dönmeyi düşünmüyorum."

 

"Yalancı." O ne derse desin ona anlatacağım bir şey yok. Üşümeye başladığımı hissettiğimde oturduğum yerden kalktım. "Benim uykum geldi. Ben yatıyorum." Ben içeri giderken Bulut arkamdan konuşuyordu. "Kaç Defne.” Göz devirdim. “Yemedim, kendin gelip bana anlatacaksın zaten o herifi!” Gülümsedim. Başımı kaldırıp gökyüzüne bakacağım sırada birinci katta, camdan bizi izleyen Ayaz’la göz göze geldim. Onu umursamadan içeri girip odama çıktım.

 

《––––––🩺––––––》

 

Saat dokuz gibi uçağım indiğinde beni karşılayan kişi askerlerden biriydi. Komutan görevde olmalıydı. Yoksa sözünü tutardı. Sözünü tutmadığı bir gün olmamıştı bunca zaman.. Havaalanından çıkıp arabaya bindim. Telefonumu çıkarıp annemlere indiğimi belirten bir mesaj attım. İkinci işim Nazike’yi aramaktı. “Defne? Geldin mi?” Gülümsedim. Lojmanlara gidene kadar durumları öğrensem fena olmaz. “Geldim. Eve uğrayıp hastaneye geleceğim.”

 

“Tamam. Sen sormadan söyleyeyim. Leyla daha iyi. Kilo almaya bile başladı. Değerleri de yükseliyor.” Artık rahat bir nefes alabilirim. Dışarıyı izlerken gülümsedim. “Tamam teşekkür ederim Nazike. Yarım saate oraya gelirim.” Telefonumu kapatıp çantama attım. Lojmanların önüne geldiğimizde aşağı inip çantamı omzuma aldım. "Hoş geldiniz Doktor hanım."

 

"Hoş bulduk." Anahtarlarımı alıp içeri girdim ve eve ilerledim. Evime geçtiğim gibi hızlı bir duş alıp evden çıktım. Aracımla hızlıca hastaneye geçtiğimde aklımda tek bir hastam vardı. Leyla'ya bakmak. Leyla'nın yanına geldiğimi gördüğü gibi bana sarıldı. "Ağrın var mı?" Sırtını sıvazladım.

 

"Hayır abla." Geri çekilip ona baktım. Biraz üzgün duruyordu. Yanağını okşayıp gözlerine baktım. "Neyin var?" Ne istediğini söylemeye çekiniyor gibiydi. Derin bir nefes alıp dudaklarını büzdü. "Bebeğimi istiyorum." Normal. Leyla daha çocuk. Bebeğini istemeyecek de neyini isteyecek. Küçücük kız ne istediğini söylemeye çekinir olmuş. Saçlarının uçlarını oynarken omzundan geriye doğru attım. "Nerede bebeğin?" Leyla başını eğip ellerine baktı. "E-evimde."

 

"Şöyle yapalım sen adresini bana söyle. Ben alayım olur mu?" Leyla adresini yazdığında onun beklemesini söyleyip hastaneden çıktım. Kemerimi takıp hastanenin bahçesinden çıktım. Adrese doğru hızlı bir şekilde sürmeye başladım. Adrese geldiğimde park edip kemerimi çıkardım. Telefonumu alıp adresi ve durumu Kerem'e mesaj attım. Arabadan inip eve doğru ilerledim. Leyla anahtarını saksının içine koyduğunu söylemişti. Saksıdan bulduğum anahtarla eve girdim.

 

Büyük ihtimalle kocası olan adam hala karakolda olmalıydı ki ev bomboştu. Sessiz evde ilerlerken odaları tek tek dolanmaya başladım. Bir odada bebeği yerde bulduğumda gülümseyip aldım. "Bunu görünce sevinecek."

 

Elimde tuttuğum bebekle gülümseyerek kapıya ilerledim. Bu evde işim bitti. Leyla’nın işi de bitti. Artık bu evde birinin karısı değil. Özgür bir yaşam sürecek. Bütün hayatı boyunca arkasında olmaya çalışacağım. Tam kapıdan çıkarken arkamdan hissettiğim nefesle tepki dahi veremeden ağzım bir elle kapatıldı. Arkamdaki beden beni evin içine tekrar çekti. Arkama doğru bir hamle yapmak istesem de yapamadım. Karnımda hissettiğim acı yutkunmamı dahi engelledi. Ardından aynı acıyı tekrar, tekrar hissettim. Olduğum yere çökerken ağzımdaki elin sahibi, beni olduğum yerde bırakıp gitti.

 

Ölüme bu kadar yakın olamam. Şimdi değil.. Kerem, o gelip beni bulacaktır. O buraya taşındığımdan beri beni hiç yalnız hissettirmedi. Yine yalnız hissettirmeyecek. Gözlerim kapanırken dudaklarımın arasından düşündüğüm tek kelime çıktı. “Kerem..”

Bölüm sonu.

Bölüm : 23.09.2024 13:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...