10. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 9

İnci
blackpearln

Korku kötü değildir. Sana zayıflığını gösterir ve zayıflığının ne olduğunu bildiğinde, daha güçlü olursun.

Gildarts

Fairy Tail

 

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 9

 

Helikopterden indiğimizde silahımı hemen yanımdaki Fatih’e verdim. Üniformamın cebinden telefonumu açıp gelen bir mesaj veya arama var mı diye bakmaya başladım. Üç yeni mesaj..

 

Annem; Oğlum nasılsın?

 

Annem aramayıp böyle mesaj attıysa muhakkak altından bir şey çıkacaktır. Diğer mesaj da kız kardeşimden gelmişti.

 

Janset; Ağabey annem sana bir kız beğendi. Konya’ya geldiğin gibi başını ağrıtacak haberin olsun.

 

Başımı geriye atıp gökyüzüne baktım. Az önce ne dedim ben. Ah anne

 

Doktor; *Adres*

Leyla’nın oyuncak bebeğini almaya gidiyorum. Ve evet döndüm.

 

Mesaj on dakika önce atılmıştı. Diğer mesajları panelden sildim. Gözüm sadece onun attığı mesaja takılmıştı. Doktoru eve girmemesi için uyarmak amacıyla aradım. Beklesin de bari beraber girelim.

 

Çalıyor.
Bir daha.
Bir daha.

Açmıyor.

 

“Hadi doktor.” Tekrar aradım. Yanıt yok. Kalbim hızlandı. Göğsüm daraldı. İçimde yükselen huzursuzluk boğazıma tırmanıyordu. “Aç şu telefonu.”

Yok.
Açmıyor.

Sikeyim… Çoktan girmiştir o eve.

Panik artık düşünce değildi, vücudumdu. Nefesim kısaldı.

“Arif! Aracımın anahtarını getir! Acil!”

 

“Komutanım bir şey mi oldu?” Arif bana baktı. Sorusunu yanıtlayacak vaktim dahi yoktu. “Emin değilim.” Sesim kontrolümden çıkmıştı. “Arif hızlı!” Anahtarı kapar kapmaz koşmaya başladım. Bir yandan doktoru tekrar tekrar arıyor, bir yandan otoparka doğru koşuyordum. “Doktor.. ne olur aç.” Son aracın üzerinden atlayıp arabaya bindim. Kontağı çevirirken ellerim titriyordu.

Otoparktan çıkarken gönderdiği adrese baktım. Gaza bastım.
Umarım telefonu arabada unutmuşsundur.
Umarım tek başına gidecek kadar saf değilsindir.
Umarım…

Kırmızı ışıklar yoktu artık. Sadece yol vardı. Ve içimi kemiren o korku.Evin önüne geldiğimde doktorun arabasını gördüm. Kapının önündeydi.

“İçeri girmiş…”

 

Arabadan inip üniformamın belindeki tabancamı çıkardım. Ev oldukça eski bir evdi. Kiremit evin kapısı aralıktı. Bu detay içimde bir şeyleri kopardı.

 

Temkinli bir şekilde kapıyı iyice açıp eve girdim. Odaları tek tek dolanırken yerdeki kan lekeleri dikkatimi çekti. Kan lekelerinin taze olduğunu soluk olmayışından anladım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. “Defne?”

 

Etrafı kolaçan ederek kan lekelerini takip ettim. Küçük bir odanın önünde kan izleri yoğunlaşıyordu. Odanın girişindeki Defne’yi yerde uzanırken gördüğümde bir an hareket edemedim. Sanki biri göğsümün ortasına yumruk atmıştı. Dizlerimin bağı çözüldü. Defne yerde kanlar içindeydi. Yanına yaklaşıp çöktüm. Başını tuttum, saçlarını yüzünden çektim. Sarı saçlarının ucu kana bulanmıştı.

 

“Defne.. Kendine gel.” Sesim titredi.

 

“Uyan. Sikeyim, Defne uyan.” Silahı belime geri koyup onu kucağıma aldım. Elindeki bebeğin yere düşüşüyle içimde bir şey daha kırıldı.

Onu kaybetme ihtimali…

Düşüncesi bile nefessiz bırakıyordu. Dikkatli bir şekilde tutarak onu kaldırdım. Evden koşarak çıktım ve arabama bindim. Onu kucağımdan indirmedim. Defne kucağımda kan içinde yatıyordu. Işıklarda durmadan kornaya basarak sürmeye devam ettim. Bir yandan da Defne ile konuşuyordum.

 

“Defne’m.. lütfen.” Yalvarıyordum. “Uyan hadi lütfen.” Gözlerim yanıyordu. “Bırakma beni.” Çaresiz hissediyorum. Kucağımda başı geriye doğru düşmüştü. Elleri, saçları kan içindeydi. “Defne gidemezsin. Aç gözlerini hadi. Az kaldı hastaneye geldik.” Gözlerim dolmaya başlamıştı Gidersen…
Gidersen ben ne yaparım?

Başını boyun girintime yasladım. Kokusunu içime çektim.
Sanki bırakırsam gidecekmiş gibi göğsüme bastırdım.

“O adamı bulacağım,” dedim dişlerimin arasından.

“Sana yemin ederim, Defne. Onu bulup geberteceğim.”

 

Kan ter içinde kalmıştı. Alnından ter damlaları dökülüyordu. Bu hastane neden bu kadar uzaktı?

Önümde yavaşlayan arabaya tampon yaptım. “Çekil lan!”

“Doktor gitme bak daha çok atışacağımız günler olacak. Seninle atışmayı çok seviyorum doktor. Bunu benden alamazsın.”

 

Yine kırmızı ışıkları pas geçerken direksiyonu saniyelik bırakıp telefonumu çıkardım. Aklıma gelen tek kişiyi, Altan’ı aradım. Altan aramamı yanıtladığında onun konuşmasına fırsat vermeden ben konuşmaya başladım. “Barut,” dedim nefes nefese.

“Senem’i al, hastaneye getir. Başka biri olmayacak. Defne bıçaklandı. Kan kaybediyor, sadece Senem’e güvenirim Barut.” Sessizlik.

Sonra sesi. “Tamam, geliyoruz. Kaç dakikaya oradasınız?” Telefonumu çekip saate baktım.

 

“On beş.” Sesim çatladı. “Belki daha az.” Kapatıp sürmeye devam ettim. “Çekil şuradan lan!” Kornaya bastım. Defne’yi kucağıma daha fazla çektim. “Bak ne diyeceğim.” Sesim fısıltıya düştü. “Sana diyordum ya benim hayalimi kuran çok kız var diye. Annem birini bulmuş eve gittiğim gibi benim başımın etini yiyecekmiş.” Alnından öptüm. “Beni kaptırıyorsun doktor.” Göğsüme bastırdım. “N’olur.. Elini çabuk tut.”

 

Hastanenin önüne geldiğimde arabayı sertçe durdurdum. Fren sesi geceyi yırtar gibi yankılandı. Daha motor tam susmadan kapıyı açıp indim. “Sedye!” diye bağırdım. “Acil sedye getirin!” Bekleyemedim. Defne’yi kollarımda daha da sıkıp acilden içeri koştum. Üniformamın kolları, göğsüm, ellerim… hepsi kan içindeydi. Hemşireler sesimi duyar duymaz üzerime doğru koştu. “Ne oldu?” diye sordu biri. Cevap verirken Defne’yi gelen sedyeye yatırıyordum bile.

“Doktor Senem bakacak,” dedim. “Bıçak yarası.”

Arkamı döndüğümde hastaneye giren Senem’le Barut’u gördüm.

“Kurt!” diye seslendiler. Senem’e, Defne’yi aldıkları odayı gösterdim. Senem’e Defne’yi götürdükleri odayı işaret ettim. Çantasını bana tutuşturdu ve tek kelime etmeden içeri girdi. Hemşirelerden biri çantayı elimden alıp peşinden gitti. Kapının önünde kalakaldım.

Altan yanıma yaklaştı. “Ne oldu?” Cevap vermekte zorlandım. Kelimeler boğazıma takılıyordu. Sırtımı duvara yasladım, derin ama sıkıntılı bir nefes aldım.

“Telefonuma mesaj atmış.” dedim sonunda. “Hani şu sosyal hizmetlere teslim edeceğimiz kız vardı ya… Evine gitmiş. Girdiğimde elinde bebek, kanlar içinde yatıyordu. Aldım, getirdim.” Ne diyeceğimi bir türlü toparlayamıyorum. Bedenimi duvara yasladım. Sıkıntılı bir nefes aldım. Altan kaşlarını çattı. “Niye özellikle Senem, Kurt?”

 

Başımı kaldırıp ona baktım. “Kime güveneyim?” dedim. Aklıma o polislerin yanındaki doktor bozuntusu geldi. Defne’ye bakarken gözlerindeki o rahatsız edici ifade…

 

“O herif,” dedim dişlerimin arasından. “Defne’ye tehdit eder gibi bakıyordu. Sanki kaçıyordu ondan.” Barut hafifçe gülümsedi. Yanımdaki sandalyeye oturdu. “Havada aşk kokusu alıyorum.” Ters ters Altan’ın arkasındaki timime baktım. Fatih’in saçma konuşmaları yine yerindeydi. “Bok kokusudur o, Fatih.” Elimle Fatih’i gösterdim. “Niye getirdin lan bunları?” Poyraz da Barut’la beraber gelmişlerdi. Fatih bana bakarken iyice yaklaşıp karşımdaki duvara yaslandı.

 

“Komutanım biz doktorun adını duyduğumuz gibi geldik ki.” Göz devirdim. “Niye Fatih?” dedim. “Bok işin mi vardı?” Fatih bana bakıp ağzını açtı. “Komutanım şimdi şöyle...”

 

“Fatih sus oğlum.” Herkes sırayla Fatih’i susturmayı denedi ama sadece denedi diyorum. Ama Fatih susturulacak biri değildi. “Ama Asteğmenim..” Barut sabrını kaybedip büyük bir sinirle Fatih’e döndü. “Fatih sus lan!” Ben ise burada böyle beklemek zorundayım. “Emredersiniz Barut komutanım.” Fatih’e bakıp göz devirdim. Geri zekâlı herif gerçekten sabrımı zorluyor. Koridordaki sessizlik ağırlaştı. Defne içeride canıyla cebelleşirken biz burada bekliyorduk. Elim yumruk oldu. Koltuğa oturup alnımı kaşıdım.

 

Zaman.. akmıyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama dönüp Barut’a baktım. “Barut saat kaç?” Bana baktı. Bileğindeki saatini kontrol edip göz devirdi. “Son söylediğimin üstüne üç dakika ekle Kurt.” Kaşlarımı çattım. “Nasıl? Sadece on dakika mı oldu?” Başımı arkamdaki duvara hafifçe vurmaya başladım. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. “Komutanıma saatler de geçmez olmuş. Hepimize geçmiş olsun.” Gözlerimi açmadan sinirle onun olduğu tarafa yönelik konuştum. “Fatih,” dedim uyarı dolu bir ses tonuyla. “Seni bu hastanenin temeline gömerim.”

 

“Sustum komutanım.” Sessizlik tekrardan bütün koridoru sardı. Herkes benim gibi büyük bir sabırla Defne’den bir haber bekliyordu. Ayda’nın sesiyle gözlerimi araladım. “Komutanım, doktorun ailesine haber verdiniz mi?” Ailesine haber vermeye cesaretim yoktu. Mideme bir ağrı saplandı. Barut’a baktım. “Ben söyleyemem.” Oturduğum yerden kalkıp cebimdeki telefonumu çıkardım. Barut elini uzatıp ekranımı kapattı. “Önce iyi olduğunu öğrenelim de öyle ara.”

 

 

Odanın kapısı açıldı. Ayağa fırladım. Senem çıkarken aradan yatakta yatan doktorun yüzünü görebildim. Yüzü aşırı derecede solmuştu. Halsiz görünüyordu. Hemen dibinde, ona kan takviyesi yapılıyordu. “Endişelenmene gerek kalmadı Kerem.” dedi Senem. Elindeki kanlı eldivenleri çıkarıp çöpe attı.

 

Umursamaz bir tavır takındım. “Kim endişeleniyormuş?” dedim omuz silkerek. Sadece rahat görünmeye çalışıyorum o kadar. Yalan söylediğimi herkes biliyordu. “Sadece işinde iyi biri, karargâh için de önemli bir doktor.” Senem bana döndü. “Tabii tabii. Dikişlerini zorlamaması gerekiyor. Mümkün olduğunca dinlensin. Artık sen söylersin.” dedi. “Sabaha uyanır.” Kimse yorum yapmadı.

 

Senem odasına giderken Hakan tekrardan az önceki teklifini söyledi. “Ailesine haber verelim mi?”

 

“Ben kalırım onunla.” diyerek konuyu kapattım. “Ailesini endişelendirmeyelim şimdi.” Arkamdan neler konuşacaklarını umursamadan kapıyı araladım ve odaya girdim. Yatakta uyuyan Defne’nin yanına ilerleyip yanındaki sandalyeye oturdum. Saçlarının boya olduğunu biliyordum. Biraz biraz akmaya başlamıştı. Diplerinde kahverengiler görünüyordu. Huzurlu bir uykunun içindeydi. Duru yüzü, devamlı onu izlemem gerektiğini hissettiriyor. Gözümün önünden ayırırsam ona zarar gelir gibi hissediyordum. Elimdeki kanları onun saçlarının uçlarını elime aldığımda fark ettim. Ona böyle kanlı ellerle dokunmak istemiyorum. Lavaboya gidip ellerimi uzun uzun yıkadım.

 

Geri döndüğümde öylesine ses olsun diye televizyonu açtım. Oda biraz soğuyunca kalkıp Defne’nin üstünü düzelttim. Karnındaki elini serumuna dikkat ederek düzelttim. Alnına düşen birkaç tel saçını yavaşça geriye ittim. “Ah be kızım,” dedim kısık sesle. “Kendini düşünsen ölürsün değil mi?” Sanki beni duyacakmış gibiydi. Bu aralar zayıflamış görünüyordu. “Nasıl öyle polislerden ve güvenlikten habersiz gidersin?” Ondan hiçbir ses çıkmadı. “Bir de doktor olacaksın nasıl düşünmüyorsun böyle bir şey olabileceğini?” Defne sessizce uyuyordu. Yaklaşıp alnına dudaklarımı değdirdim.

 

Kapı çaldığında geri çekilip kapıya baktım. Altan kapıyı açıp odaya girdi. “Çay?” Gülümsedim. Başımla onu onayladım. “Olur.” Elindeki çayı alıp yudumlamaya başladım. Yatakta uyuyan Defne’ye baktı. “Nasıl oldu?” Bakışlarımı yatan doktora çevirdim. Gülümsedim. “Uyuyor.” dedim. “Bakalım nasıl olacak.” Altan hemen arkamda gülüyordu. Dönüp ona baktım. “Sen bu kızı seviyorsun.” Göz devirdim. “İtiraz etme Kurt. Beni aradığında ki sesini ben duydum. Endişeni, korkunu çok iyi anladım bir kere.”

 

 

Konuyu değiştirmek için aklımda dolanan soruyu sordum. “O adamı aldılar mı?” Barut önce sessiz kaldı ardından da sorumu yanıtlamadan önce çayından birkaç yudum aldı. “Sizin timden birkaç kişi gitti. Polisler de arıyorlar.” Başımı sallayıp yatağın kenarındaki korkuluğu sıktım. “O adamı nasıl salarlar anlamıyorum.” Barut benim aksime gayet sakindi. Elinin birini cebine yerleştirmişti. Sakin sakin çayını yudumluyordu. “Adam kızın resmi nikahlı kocası değilmiş. Ben kıza dokunmadım demiş. Polisler de kanıtlayamamışlar.”

 

Gözlerimi tekrardan Defne’ye çevirdim. Ne olursa olsun o adamı bulup gebertmeliyim gibi geliyordu. En azından döveyim ki içim rahat etsin. Barut’a dönmeden konuştum. “Ayda’yı çağırır mısın? Ne olur ne olmaz Defne’nin yanında dursun.” Barut iki saniye dudağını büzüp beni onayladı. “Mantıklı, kadınsal zımbırtılar değil mi?” Kaşlarımı çatıp ona baktım. Ayda’yı, Defne’nin güvenliği için istedim sadece. “Barut kadınlardan anlamıyorsun, değil mi?”

 

“Dinime küfreden de müslüman olsa. Senin de çok anladığın bir konu sayılmaz Kurt.” Göz devirdim. Ben hayata bir sıfır olarak kız kardeşimle başladım. Onları biraz daha fazla anlayabiliyorum. “En azından kız kardeşim var.” Omuz silkti. “Benim de yıllardan beri bırakmadığım sevdam var.” Şu cümleyi normal bir şeymiş gibi büyük bir rahatlıkla söylüyor. Başımı çevirip ona baktım.

 

“Sahi lan senin bir kız vardı değil mi?” Sessizce başıyla onayladı. Barut’u yaklaşık 10 yıldır tanıyorum ama tek bir gün bile yanında bir kadını görmedim. Kız ne yapıyor acaba? Anında elindeki bardağı kaldırdı. “Sakın sorma, ne yapıyor bilmiyorum. En son asker olmuş, evlendiğini söylediler.” Sesi daha umutsuz geliyordu. “Sevdana sahip çıkamadın yani?” Buruk bir şekilde güldü. Bakışlarını elindeki bardağa çevirdi. “Hiç beni sevmedi ki. Umarım senin kız seni sever Kurt.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Kim lan benim kız?” Barut gülerek yatakta yatan Defne’yi gösterdi. İtiraz edeceğimde ağzımı açmama fırsat vermeden üstüme geldi. “Yalan mı Kurt?”

 

Ona döndüm. “Bak doktorla uğraşılmaz. Yazık ilerideki eşine. Cadının önde gideni, inat ve sen geçmiş diyorsun ki doktorla sen.” Barut sanki bu lafları daha önce duymuş gibi yalan söylüyormuşum gibi bana baktı. Elini omzuma yasladı. “Ben bu konuşmayı biliyorum. Büyük konuşuyorsun Kurt.” Kaşlarını kaldırdı. “Ha eğer kızı sevmiyorsan kızdan uzak dur. Herkes onunla görüşmeni konuşuyor. Dikkat et bütün düşmanların kıza yönelir.” Tekrardan omzumu sıktı. “O kıza bir şey olursa da ben seni çizerim.” Barut el sallayıp odadan çıkarken tekrardan Defne’ye baktım.


 

Oda sessizdi. Fazla sessiz.

Televizyon açıktı ama sesini neredeyse duyamıyordum. Haber spikeri bir şeyler anlatıyordu; ülkede yine bir yerlerde bir şeyler oluyordu belli ki. Ama benim için zaman durmuştu. Dünya, bu odanın kapısında kalmıştı.

 

Defne nefes alıyordu.
Bunu kendime tekrar tekrar söyledim. Nefes alıyordu. Göğsü serumun ritmine eşlik eder gibi hafif hafif yükselip alçalıyordu. Ama o kadar solgundu ki… Sanki ışığı kısılmış gibiydi.

 

Saatime baktım.
Beş dakika geçmişti.
Sadece beş.

 

Sandalyede biraz daha geriye yaslandım. Üniformam sırtımı rahatsız ediyordu ama çıkarmadım. Sanki üstümden çıkarırsam, buraya ait olmayan benliğim de çıkacakmış gibi geliyordu. Burada asker olmamam gerekiyordu belki. Ama başka nasıl duracaktım?

Defne’ye baktım.

Uzak durman lazım, dedi içimdeki ses.
Bu kız senin alanın değil.

Rütbeli bir askerdim. Hayatı planlıydı benim. Kimlerle görüşeceğim, nerede görüneceğim, kimin yanımda olacağı bile hesap işiydi. Ailem bile potansiyel hedefti. Böyleyken…
Böyleyken karargâhın ortasında çalışan bir doktor?

Saçmalık.

Elimi dizime bastırdım.
Bu bıçaklanma senin yüzünden değil, dedim kendime.
Ama devamını getiremedim.

Ya bir gün olursa?

Bir gün bir operasyon sızarsa. Bir gün birileri “Kurt’un zayıf noktası” diye Defne’nin adını fısıldarsa. Bir gün yine bir kapının arkasında, yine kanlar içinde bulursam onu.

O gün ben geç kalırsam?

Mideme bir yumruk oturdu.

Ayağa kalktım. Oda küçük gelmişti. Pencereye yaklaştım ama perdeyi aralamadım. Hastanenin ışıkları cama yansıyordu. Beyaz, soğuk, merhametsiz.

Uzak durmalısın, dedim tekrar.
Bu kızı korumanın yolu, ondan uzak durmak.

Ama hemen ardından başka bir ses yükseldi.

Ya kim koruyacak?

Dişlerimi sıktım.
Defne polis koruması olan biri değildi. Askeri bir geçmişi yoktu. Elinde silah tutmamıştı. Hayatı steril salonlar, beyaz önlükler, insan kurtarmaya çalışan ellerden ibaretti.

Ve biri çıkıp onu bıçaklamıştı.

“Nasıl olur?” dedim boşluğa. Sesim odada yankılandı, sonra söndü.

Tekrar sandalyeye oturdum. Ellerimi birleştirdim. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Fark ettim ama durduramadım.

Benimle yakın olmasa, dedim kendime,
bu adam yine de yapar mıydı?

Cevap yoktu.
Ama içimdeki öfke cevap vermek istemiyordu zaten. O adamı düşündükçe çenem kasılıyordu. Hâlâ dışarıda olması ihtimali midemi bulandırıyordu.

 

Niye bu kadar düşünüyorum ki? Onu sevmiyorum. Doğal olarak ondan çok rahat bir şekilde uzak duracağım. Zorlanmayacağıma göre de bir sorun yok. Elimdeki çayı kenara koydum. Kapı hafifçe tıklatıldı.

Ayda içeri girdi. Sessizce. Sanki yüksek sesle yürürse Defne uyanacakmış gibi. Bana baktı, sonra yatağa. Gözleri doldu ama belli etmedi.

“Nasıl?” diye fısıldadı.

“Uyuyor,” dedim. “Şimdilik.”

Ayda başını sallayıp yatağın diğer tarafındaki sandalyeye oturdu. Bir süre konuşmadık. Sessizlik yine üzerimize çöktü.

“Komutanım,” dedi sonra, tereddütle.
“Onun burada yalnız kalmaması iyi olur.”

Başımı salladım. Ayda haklıydı. “Kalmaz.”

Cümleyi kurarken fark ettim.
Kalmaz demiştim.
Kalmasın değil.

Ayda bana baktı ama bir şey demedi. Zeki kadındı. Fazla soru sormazdı.

Saatime tekrar baktım.
Yirmi dakika.

Zaman yine garip bir şekilde esniyordu. Bazen saniyeler ilerlemiyor, bazen bir bakıyordum beş dakika geçmiş.

Defne kıpırdandı.

Anında ayağa kalktım. Kalbim ağzıma geldi. Ama sadece başını biraz yana çevirmişti. Dudakları aralandı sanki. Bir şey söyleyecek gibi.

Yanına eğildim.

“Defne?” dedim fısıltıyla.

Ses yok. Ama kaşları hafifçe çatıldı. Acı rüyalar görüyor gibiydi. Elini istemsizce karnına götürmeye çalıştı. Serum engel oldu.

Elini tuttum.

Soğuktu. Ama canlıydı.

“O adamı bir daha sana yaklaştırmayacağım,” dedim.
Bunu kime söylediğimi bilmiyordum. Ona mı, kendime mi.

İşte sorun da bu, dedi içimdeki ses.
Yaklaştırmamak için yanında olman gerekecek.

Elini bıraktım. Bir adım geri çekildim. Sanki ona dokunmak bile sınır ihlaliymiş gibi hissettirdi.

Bu bir görev değil Kurt, dedim kendime.
Bu kız bir görev değil.

Ama görevlerimden hiçbiri beni bu kadar sıkmamıştı.

Kapı tekrar açıldı. Barut kafasını uzattı.

“Bir gelişme yok,” dedi alçak sesle. “Adam hâlâ yok.”

Başımı salladım. “Bulacağız.” Barut bir an durdu. Bana baktı. Uzun uzun. İmalı bir bakıştı bu. “Bu iş seni bağlamamalı,” dedi sonunda.

Güldüm. Kısa, sert bir gülüştü.
“Bağlamıyor.” İkimiz de yalan söylediğimi biliyorduk.

Barut çıkınca odaya tekrar sessizlik doldu. Ayda kalkıp Defne’nin battaniyesini düzeltti. Sonra bana baktı.

“Bir şey sorabilir miyim?” dedi.

“Sor.”

“Aranızda... Bir şey var mı?”

Cevap veremedim.

Çünkü bilmiyordum.

Uzak durursam, dedim içimden,
belki yaşar.
Yanında olursam,
belki ölür.

Ama ya uzak durursam ve yine biri ona dokunursa?
Ya bu sefer ben orada olmazsam?

Sandalyeye tekrar oturdum. Başımı geriye yasladım. Tavana baktım.

“Ben askerim Ayda,” dedim yavaşça.
“Benim yanımda olan herkes risk altındadır. O yüzden olmaz, aramızda hiçbir şey olmamalı.”

Ayda sessiz kaldı. Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bazen en büyük risk… yalnız bırakılmaktır komutanım.”

Cevap vermedim.

Defne nefes almaya devam ediyordu.
Saat ilerliyordu.
Ve ben ilk kez bir kararı veremediğimi fark ediyordum.

Onu korumak mı…
Yoksa ondan vazgeçmek mi?

Hangisi daha büyük cesaretti, bilmiyorum.

 

《––––––🩺––––––》

 

“Burada mutluyum.” Gülümsedim. Çanakkale’de kendi evimizin göletinin yakınlarındaydık. Babamla tekrardan böyle uzanmak iyi hissettiriyor. “Değilsin.” Bana baktı. Keyfimin yerinde olduğunu fark ettiğinde tekrardan konuştu.“Tamam mutlusun ama uyandığında daha mutlu olacaksın. Seni bekleyen bir hayat var güzellik.” Yanağımı okşadı. Rüzgârdan gözümün önüne gelen saçlarımı geriye ittim. Saçlarım niye kahverengi benim? “Baba...” Babam gülümsedi, ona böyle seslenmemi özlemiş olabilirdi. Başımdan öptü. “Seni iyi gördüm kızım. Daha iyi ol.” Güldü. “Arsız kızım büyümüş ama başından belaları atamamış.”

 

Dudaklarımı büzdüm. Babam bu hareketimden ne diyeceğimi, neyin kendisine geleceğini biliyordu. “Baba biz seni özlemişiz ya.” Kahkaha attı. Babam hep hatırladığım gibiydi. Mavi mavi gözleriyle bana bakıyordu. Kalkmam için beni yavaşça kucağından kaldırdı. “Geri dönmen gerek Defne seni bekleyenler var. Her ne kadar kişi sinirimi bozsa da...” Kaşlarımı çattım. Kim babamın sinirini bozuyor ya? “Kim bekliyor baba?” Babam benim soruma cevap vermedi. Kalkıp beni ilerletmeye başladı. “Neyse ki karakteri düzgün sayılır. Enayi olmazsın umarım.”

 

“Baba.. Baba..” Sesim çıkmıyor.

Çıkmak istiyor ama boğazımda bir yerde takılı kalıyor; yutkunamıyorum, bağırmak da istemiyorum. Gözlerimi açamıyorum. Açmak istemediğimden değil… sanki açarsam her şey yeniden olacakmış gibi geliyor. Aynı yer. Aynı soğuk. Aynı an.

Soğuk var.
Sırtımda, omuzlarımda. Hastane soğuğu bu; evdeki gibi değil. Metal kokuyor. Temiz ama sert. İnsan tenini hatırlatmıyor.

Nefes alıyorum.
Aldığımı hissediyorum ama içim yanıyor. Göğsüm sızlıyor. Sanki ciğerlerimin içine küçük cam kırıkları batırılmış. Nefes almak yaşamak gibi değil; bir görev gibi.

Yaşıyorum, diyorum içimden.
Bu bir sevinç değil. Sadece tespit.

Kolumda bir ağırlık var. İçime doğru akan bir şey. Damarımın içinde yabancı bir ritim. Bana ait değil ama benden geçiyor.

Bir şey eksik.

Bu düşünce net. Panik gibi değil; daha eski, daha derin.
Bir şey… ya da biri.

Parmaklarımı oynatmak istiyorum. Zor. Çok zor. Ama yine de yapıyorum. Küçük bir hareket. Yoklama gibi.

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm pencere oluyor. Gri. Silik. Sanki dışarıda hayat var ama bana kapalı. Hastanede olduğumu anlamam uzun sürmüyor. Hastanenin o kokusu buram buram burnuma geliyordu. Ellerimi yatağa yaslayıp kalkmaya çalıştığımda yan taraftan gelen sesle durdum. “Dur kalkma.”

Ses.

Tanıdık. Sinir bozucu derecede tanıdık.

Başımı çeviriyorum. Kerem.
Görüyorum ama anlamıyorum. Beynim geriden geliyor. Kaşlarımı çatıyorum, suya uzanıyorum. Elim havada kalıyor. O bardağı alıyor, dolduruyor, ağzıma yaklaştırıyor. İçiyorum. Karnıma giren ağrıyla yüzümü buruşturdum.

 

O ise geriye yaslanabilmem için yastığımı düzeltti. Geriye yaslandığımda ona baktım. Bana yakındı, fazla yakın. “Doktoru çağırıyorum,” deyip odadan çıktı. Kaşlarımı çatıp ağrıyı hissettiğim yere, karnımdaki dikişlere baktım. Derin dikişleri görmek bile canımı sıkmaya yetti doğrusu. Senem’le beraber odaya giren komutana baktım. Senem yaramı kontrol ederken, o duvara yaslandı kolların birbirine kavuşturdu. Bakışlarımı ondan çekip Senem’e çevirdim. “Dikiş izi kalır mı?” Sorum bu mu gerçekten? Hayatta kalmışken bunu mu soruyorum? Evet. Çünkü bazı sorular insanı ayakta tutar.

 

Senem pansumanımı bitirdi ve bana baktı. “Merak etme sen bile bıçak izini göremeyeceksin. Dikişlerine dikkat et. Mümkün olduğunca az hareket et.” Gülümsedi. Yorgun bir şekilde başımı yastığa yasladım. “Tamam teşekkür ederim.” Senem gülümseyerek odadan çıktıktan sonra komutan yaslandığı duvardan çenesini kaşıyarak ayrıldı. Bakışlarımı ona çevirdim. Beni sorguya çekeceği belliydi. Komutan derin bir nefes alarak yanıma yaklaştı. “Şimdi söyle bakalım neden oraya tek başına gittin?”

 

Sesindeki öfkeyi değil, korkuyu duyuyorum.“Aslında...” Devam etmeme izin vermeden sesini yükseltti. Ama korku, bağırınca korku olmaktan çıkmıştı. “Canına mı susadın?! Ya daha kötü bir şey olsaydı? Ben gelemeseydim sana ne olacaktı doktor?!” Ses tonundan endişelendiğini anlayabiliyorum ama bana sesini yükseltmesi sinirimi bozuyor. Derin bir nefes aldım.

 

“Bana sesini yükseltme komutan.” Onu uyarmak zorunda kalmak hoşuma gitmiyor. Şu an bana sadece Ayaz’ı hatırlatıyor. “Gerizekalıca bir hamleydi bu! Polise haber verseydin. Ayrıca niye gittin o eve?” Alttan alıp sakince konuşmaya çalıştım. “Kız bebeğini isteyince...” Tekrar lafımı kesti. Sesini tekrar yükselterek bana bağırmaya devam etti. “Sende bir bok yiyerek yiğitliğe bok sürdürmemek için gittin. Sonra ne oldu?” Gözlerini belirterek konuşuyordu. Elini kaldırıp sinirli bir şekilde bağırmaya devam ediyordu. “Herif çıkmış olduğu için sana saldırdı!”

 

Bana sinirli değildi bunun farkındayım ama sesini bana yükseltmemeliydi. Bu sefer bende sinirle ona bağırdım. “Bağırma bana!” Kerem bana bakıyordu. Evet yanımdaydı ama sadece Ayaz gibi bağırmayı tercih ediyor. Asla geri durmuyordu. Gözümün önüne sadece Ayaz’ı getiriyor bu hali. Aynı ton. Aynı yükseklik. Korku dolu bakış.. “Sen gerçekten canına susadın!” Saçlarımı geriye itip ona kapıyı gösterdim. Açıklamama izin vermiyorsa burda durmasına da gerek yok. “Çık odamdan!”

 

Kalkmaya çalıştığımda Kerem beni durdurmaya çalıştı. “Yatmak zorundasın.” Onun elini üstümden ittim. “Çek elini!” O geri çekildiğinde işaret parmağımı ona salladım. “Bana o sesini yükseltmeyeceksin komutan!” Tekrardan kapıyı işaret ettim. “Şimdi çık git odamdan. Yalnız bırak beni.”

 

Kerem çıkmak istemese de ona bakmadan arkamı döndüm. Pes edip sinirle derin bir nefes aldı ve odadan çıktı. Bende sakinleşmeye çalıştım. Dikişimi tutarak yatağa oturuyorum. Acı var. Ama daha kötüsü öfke. Gerizekâlı herif bağırmayı seviyor belli ki. İlk tanıştığımız günkü gibi karşıma geçip bana bağırıyordu. En nefret ettiğim şey. Birinin bana bağırmasından nefret ediyorum. Her kim olursa olsun. Üniforma fark etmiyor. Rütbe fark etmiyor. Yatağıma yavaşça uzanıp camdan dışarıyı izlemeye başladım.

 

“Bırakma beni.” Kulağımda bir sesler vardı. Net değildi ama sanki hep duymaya alıştığım birinin sesiydi. “Gidersen kiminle atışacağım doktor.”

 

“O adamı bulup geberteceğim Defne.”

 

“Beni kaptırıyorsun doktor. Hızlı olmalısın elini çabuk tut.”

 

Zihnimde dolanan anılarla iç çektim. Arabada komutanın kucağındaydım sanırım. Soğuğu iliklerimde hissediyorum. Kerem’in sesi zihnimde fazla yer ediniyor. Beni kaptırıyorsun ne demek? Derdin ne komutan? Başımı yastığa iyice yaslayıp bastırdım. Bu adam beni sinir ediyor.

 

Ayda kapıyı açıp odaya girdi. Gülümseyip selam verdi ve yanımdaki sandalyeye oturdu. Ona baktım. “Seni o mu başıma dikti?” Ayda sessizce etrafa baktı. Tekrar bana döndü. “O dediğiniz kişi komutanım Yüzbaşı Kurt mu doktor hanım?” dedi hafifçe gülümseyerek. Göz devirdim. “Elbette, başka kim başıma dikebilirdi ki.” Ayda benim soruma cevap vermek yerine bana doğru hafifçe eğildi. “Ağrınız var mı?”

 Var.

Ama söylemiyorum.

Benimle resmi konuşmasını sevmedim. Kendimi büyük biri gibi hissediyorum. Ayda’ya bakıp gülümsedim. “Benimle sizli bizli konuşmayı bırak Ayda. Biz seninle yaşıtız değil mi?” Ayda gülümseyip başıyla onayladı. Benimle yaşıt olduğunu biliyordum ama benden bile küçük görünüyordu. “Evet. Komutan Kurt 5 yaş büyük bizden.” Göz devirdim. Ayda yine o komutanı araya sıkıştırmayı ihmal etmiyordu. “Bana ne ondan ya. Bahsetme bile.” Güldü. Derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini toparlamaya çalıştığı belliydi. Yutkundu toparlamış olacak ki bana döndü.

 

“Defne, komutanım sana kızdıysa bil ki sana değer veriyor.” Ona baktım. Başıyla dışarıyı gösterdi. “Yüzbaşı Kurt asla değer vermediğine karışmaz. Yani umurunda değildir.” Dudaklarını büzüp bende olan bakışlarını çekti. “Biliyorum ama ben yine de söyleyeyim.”

Değer mi veriyor?

Yoksa sadece alıştığı gibi mi koruyor?

Sessiz kaldım. Başımı televizyona doğru çevirip televizyondaki diziye baktım. “Bak bu bölümde çok büyük kaos var.” Televizyona odaklandım. Ne yalan söyleyeyim kaçma konusunda gayet başarılıydım. Telefonumdan bildirim sesi geldiğinde komodindeki telefonumu alıp Denef’ten gelen mesajlara baktım. Asya, ona aldığım oyun eviyle oynuyordu. Devamlı bana teşekkür ettiği bir video atmıştı. Ali arka tarafta bahçeye laleler ekiyordu. Bulut, çocuklar için oyun havuzunu dolduruyordu. Arka tarafta bir koşuşturma hakimdi. Defin ortalıkta görünmüyordu. Telefonumu kenara bırakıp uyumak için uzandım.

 

Aklımda hala komutanın bana bağırması dolanıyordu. Ha bir de Ayda’nın dedikleri... Bana gerçekten değer veriyor muydu? En azından o söyleyene kadar... Çanakkale de Bulut’un söyledikleri de aklımı kurcalıyordu. “Ayaz’ın evlenecek olmasını umursamadın. Demek ki biri var.” Var mı? Biri aklımda var mı gerçekten? Niye bu soruyu düşündüğümde aklıma gerçekten bir anda Kerem geliyor? Siktir et, komutan defol aklımdan. Bakışlarımı tekrardan örtüye çevirip yutkundum. Gözlerimi kapatıp uyudum.

 

《––––––🩺––––––》

 

Hastaneden çıkacağım gün Ayda’nın yardımıyla yataktan kalktım. Ayakkabılarımı giymek bile beklediğimden uzun sürdü. Eğilirken dikişlerim kendini hatırlattı; sanki orada bir yabancı vardı da her hareketimde bana itiraz ediyordu. Elimi refleksle karnıma bastırdım. Bu ağrı geçici, dedim kendime. Ama bazı şeylerin geçmediğini artık biliyorum.

 

Kerem en son kavgamızdan beri yanıma gelmemişti. “Yanlış biliyorsun.” dedi Ayda, sakin ama net bir sesle. “Yanına geldi.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Ne?” Ayda gülümsedi. O gülümseme… sanki benden önce bir şeyleri çözmüş gibiydi. Dimdik duruyordu, ben ise yavaşça doğruluyordum. “Aklını kurcaladığına eminim ama komutan geldi yanına.”

 

Koluma girdi, destek oldu. “Ne zaman?” diye sordum, sesimin bu kadar hızlı çıkmasına sinirlendim. Saçlarımı omzumdan geriye itti. Özenliydi; gereğinden fazla. “Geceleri,” dedi. “Başında o bekledi. Ben arada karargâha gittim.” Bir an için nefesim takıldı. Dikişimi tutarak yürümeye başladım. Geceleri… ben uyurken mi? Yoksa uyanıkken görmediğim anlarda mı?

 

Hastane çıkışında Kerem beni bekliyordu.

Onu gördüğüm anda içimdeki ilk refleks göz devirmek oldu. Yürümeye devam ettim. Sanki onu görmemek mümkündü. Ayda’nın elindeki çantamı aldı, sonra bana yardım etmek için yaklaştı. Belime sarılan kolunu hissettim. Çekilmeye çalışacak hâlim yoktu. Yorgundum. Sinirliydim. Biraz da… güvensiz.

Arabasına yürürken kapıyı açtı, beni dikkatlice bindirdi. Çantamı arkaya bıraktı, sonra direksiyona geçti. Ben kemerimi takarken o çoktan aynaları kontrol etmeye başlamıştı.

Yol boyunca ağrım olup olmadığını sordu.
Bir kere.
İki kere.
Üç kere.

Göz devirdim, dışarıya odaklandım. “Sanki bana bağırmamış gibi ikide bir ağrım var mı diye sormayı kes.”

 

Bedeninde kısa bir duraksama oldu. Işıklarda durdu. Bana baktı. “Asla unutmuyorsun, değil mi?”

Derin bir nefes alıp ona döndüm. Gülümsedim ama o gülümseme yumuşak değildi. “Ben bana yapılanı asla unutmam.”

Başını hafifçe eğdi. Kindar bir yapım yoktu ama bana yapılan hiçbir olayı unutmuyorum. “Belli oluyor.” Işık yandığında tekrardan hareket etmeye başladı. Bana bakmadan tekrar konuştu. “Bende unutmam.” Göz devirdim ama içimde bir şey yer değiştirdi.

 

Aynadan arkayı sürekli kontrol ediyordu. Asker refleksi. Tetikte olma hâli. Bu kadar dikkat… sadece alışkanlık mıydı?

“Aynaya niye bu kadar bakıyorsun?” dedim.

“Önlem,” dedi kısaca. Sonra yumuşadı. “Biraz uyu istersen.”

Başımı koltuğa yasladım. Dudaklarımı büktüm. Canım deli gibi dondurma istiyordu. Göz ucuyla ona baktım. Sakince sürüyordu.

“Komutan,” dedim. “Canım dondurma istiyor.” Gülümsedi. Köşedeki marketi gösterdi. “Markete uğrayalım. Evine de bir şeyler alırız.”

 

Marketin önünde durduğumuzda Kerem beni yalnız bırakmamak için inmeme yardım etti. Arkamızdaki araçtan Hakan ve Uğur indi. Onlara bakıp Kerem’e döndüm. “Bana saldırmaya çalışan olursa sana da zarar gelmesin diye buradalar.” diyerek durumu açıkladı. Onlara baktım. “Korumam oldular yani?” Başını salladı. “Seni evine götürene kadar.”

 

Markete girince bir arabayı çekti, beni arabayla arasına aldı. Tam arkamdaydı. Hareketlerimiz yavaştı. Evdeki eksikleri almaya başladık. “Abur cuburu fazla almadın mı?”

 

Omzumun üzerinden baktım. “Seviyorum?”

Bakışları dudaklarıma kaydı. Yutkundu. “Doktorlar sağlıklı beslenmeye takıntılı sanırdım.”

“Doktorlar sigara da içiyor,” dedim. Göğsüne yaslanmıştım farkında olmadan. O da geri çekilmedi. Bana destek olma konusunda hiç tereddütü yoktu.

 

“Yani aslında çokta örnek kişilikler değilsiniz?” Güldüm. Umursamadan cips almaya devam ettim. “Şarap?” Ben abur cubur alırken Kerem benim saçlarımın uçlarıyla oynuyordu. Sanki ben hissetmiyormuş gibi oynuyordu. Saçlarımı bırakmadı. “Burada satılmaz doktor hanım.” Göz devirdim. Burada satılmayacağını elbette biliyorum. “Çanakkale’den gelirken getirdim.” dedim. “Eşlik etmek ister misin diye soruyorum komutan.”

 

“Yarın senin gibi yatmayacağım doktor.” Saçlarımın ucunu oynamayı bırakmadı. Onun saçlarımı oynamasını umursamadım. “Sen bilirsin.” Omuz silktim. Şarabın yanına birkaç meze alıp arabaya attım. Kerem karnımı arabaya çarpmayayım diye elini belime sarmıştı. Belime sarılı eline bakıp gülümsedim. Tam o sırada biri seslendi. “Kerem!” Kadın kızıl saçlı, güzel bir kadındı. “Ebru?” Kerem belimdeki elini çekmedi. Kadına sarılıp geri çekildi. Kız geriye çekilip bana baktı. “Ee nasılsın komutan?”

 

Benden başka birinin ona komutan demesi niye bilmiyorum ama beni aşırı rahatsız etti. Niye sinirleniyorum ki benden başka biri ona böyle seslenebilir. Sonuçta adam komutan. Rahatsız hissettiğimi belli etmek için Kerem’in belimdeki elini tutup biraz geri çekmeye çalıştım ama Kerem buna izin vermeyip beni kendine yaklaştırdı ve daha sıkı kavradı. “İyi işte alışverişe çıktık.” Kadın o sırada beni fark etti. Gözleriyle süzüp beni umursamadan komutana döndü. “Kim bu kız?” Bakışlarını bana çevirdi. “Askeriyeden arkadaşın mı?” Bana bakarken bana sormayıp komutana soruyordu. “Sayılır,” dedi Kerem. Marketin içine bakıp kadına döndü. “Şimdi gitmem gerekiyor Ebru. Sonra görüşürüz.” Ebru denilen kadın tekrardan sarılıp yanağından öptü.

 

Kerem’in karnına doğru ufak bir dirsek attım. Çekilip onları rahat bırakmak için arabayı itekleyerek ilerlemeye başladım. Onu arkamda bırakıp reyonlar arasında ilerledim. Makarnaların olduğu reyona geldim. Karnımı tutarken eğilip birkaç makarna çeşidinden aldım. Dikişim sızladı. Pesto sosa uzanırken uzun olmama rağmen tam yetişemedim. Derin nefes alıp tekrardan uzanmayı denedim. Arkamdan uzanan el hiç zorlanmadan pesto sosu aldı. Daha dönmeden Kerem olduğuna emindim. Kokusu yetiyordu zaten onun olduğunu anlamama. Umursamadan ilerlemeye başladım. Arkamdan gelip benim yerime arabayı itmeye başladı. Bedenimi yine arabayla arasına almıştı. “Dikişlerin acıyor mu?”

 

“Biraz.” İlerlemeye devam ettim. Bir sürü şey almıştık. Geneli abur cubur üzerineydi. Kasaya doğru ilerlemeye başladık. Kasada ödemeyi yapacakken Kerem benden önce davrandı. Poşetleri alması için Uğur’ları çağırdı. Uğurlar poşetleri taşırken Kerem bana yardım ediyordu. Beraber adımlamaya başladık. “O kız kimdi?” Uğur da Hakan’la beraber sakince poşetleri arabaya yerleştiriyordu. “Ebru mu?” O görmeden göz devirdim. “Öğretmen Ebru mu komutanım?” Başımı onun olduğu taraftaki Uğur’a çevirdim. Komutan, Uğur’a sus işaretleri yapıyordu.

 

“Özür dilerim komutanım.” Göz devirip Kerem’in açtığı kapıdan arabaya bindim. Kemerimi takmak için uzanıp bana yaklaştı. Gözleri gözlerimi bulduğunda sessizce yutkundum. Nefesimi tuttum.

Yaklaştı.

O an anladım:
Birbirimize dokunmasak da,
birbirimizi inkâr etsek de,
artık bu mesafe ikimize de ait değildi.

Ve gözlerimi kapattım.

 

Bölüm sonu.

 

Bölüm : 30.09.2024 09:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...