
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım.
Aslında “uyandım” demek doğru değildi; gözlerimi açtım sadece. Çünkü bütün gece uyumamıştım. Tavanın çatlağına bakarken aklımdan geçen tek şey şuydu:
Beni kim koruyor… ve kimlerden?
Emir çoktan çıkmıştı. Masanın üzerinde kısa bir not bıraktığını fark ettim.
Bir süreliğine dışarıdayım. Kapıyı açma.
— E.
Telefonumu elime aldığımda fark ettim.
Üç cevapsız arama.
Hepsi bilinmeyen numara.
Ve bir mesaj.
D: Sabah hastaneye gitme.
D: Güzergahta bir değişiklik var.
Kalbim hızlandı.
H: Nereden biliyorsun?
D: Çünkü bu sabah seni ben izledim.
İrkilerek ayağa kalktım. Perdeyi araladım. Sokak sıradan görünüyordu. İnsanlar işe gidiyor, Ankara her zamanki gibi akıyordu.
Ama artık biliyordum:
Bu sıradanlığın içinde görünmeyen bir kalkan vardı.
Demir.
Öğlene doğru annem aradı.
“Hazel,” dedi sesi alışılmadık derecede gergindi.
“Ankara’da mısın?”
Yutkundum.
“Evet anne.”
“Dün Emel Hanım aradı,” dedi.
“Garip sorular sordu.”
Kalbim sıkıştı.
“Ne gibi?”
“Korhan soyadını sordu,” dedi.
“Senin biriyle görüşüp görüşmediğini…”
Sessizlik.
Aileler…
Hissetmeye başlamıştı.
“Anne,” dedim dikkatlice,
“sana söylemem gereken şeyler var.”
“Ben de onu söyleyecektim,” dedi.
“Bu akşam bana gel.”
Telefon kapandığında nefes alamadığımı fark ettim.
Kaçış çizgisi artık ailemin kapısına dayanmıştı.
Akşamüstü evden çıktığımda Demir’in varlığını hissettim ama görmedim.
Bir arabada, bir köşede, belki bir binanın gölgesinde…
Hastaneye uğramamıştım ama önünden geçerken fark ettim:
Normalde duran sivil araç yoktu.
Yerine askeri plakaya yakın, sade bir araç park etmişti.
Tesadüf değildi.
Telefonuma tek satır düştü.
D: Evinin önüne kadar varsın.
D: Sonrası bana ait.
Bir an için gözlerim doldu.
Korunmak…
Bu kelimeye alışık değildim.
Annemin evine girdiğimde beni mutfakta bekliyordu. Ellerini önlüğe silerken yüzüme dikkatle baktı.
“Zayıflamışsın,” dedi.
“Ve gözlerin… saklıyorsun.”
Sandalyeye oturdum.
Artık kaçacak yer yoktu.
“Anne,” dedim,
“bana hiç anlatmadığın bir şey var mı?”
Elindeki bardak hafifçe titredi.
“Niye böyle soruyorsun?”
“Emel Gün,” dedim.
“Ve Korhanlar.”
Yüzü bembeyaz oldu.
O an anladım.
Cevap zaten verilmişti.
“Demek… başladı,” dedi fısıltıyla.
“Ne başladı?” dedim sesim titreyerek.
“Benim bilmediğim hayatım mı?”
Oturdu karşıma. Ellerimi tuttu.
“Hazel,” dedi,
“biz seni korumak için sustuk.”
“Beni korumadınız,” dedim gözyaşlarım süzülürken.
“Beni hazırlıksız bıraktınız.”
Derin bir nefes aldı.
“Yıllar önce,” dedi,
“iki aile arasında bir söz verildi. Sen daha küçüktün. Biz bunun gerçekleşmeyeceğini sandık.”
“Sandınız,” dedim acıyla gülümseyerek.
“Ama biri sandık diye kader silinmiyor anne.”
Gözlerime baktı.
“Demir Korhan…” dedi yavaşça.
“Onun adı geçti mi?”
Başımı salladım.
“Ve sen…” dedi.
“Onu seviyor musun?”
Bu soru…
Bütün korkulardan daha keskindi.
Cevap vermeden önce düşündüm.
Kaçışları, bakışları, sessiz korumayı…
“Evet,” dedim.
“Seviyorum.”
Annem gözlerini kapadı.
“İşte bundan korkuyordum.”
Eve dönerken hava kararmıştı.
Sokak lambalarının altında yürürken bir gölge benimle aynı hızda ilerliyordu.
Bir anda yanımda belirdi.
Demir.
“Söz verdiğim gibi,” dedi.
“Buradayım.”
O an ne askerdi, ne yüzbaşı…
Sadece beni düşmekten tutan adamdı.
“Artık herkes hissediyor,” dedim.
“Aileler, geçmiş…”
“Bırak hissetsinler,” dedi.
“Bu sefer gizlenmeyeceğiz.”
Başımı kaldırdım.
“Beni gerçekten koruyabilecek misin?”
Gözlerimin içine baktı.
“Senden bile gizli,” dedi,
“çoktan başladım.”
Ve ilk kez anladım:
Bu bir kaçış değil,
bu bir cepheydi.
Ve ben…
savaşın tam ortasındaydım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.5k Okunma |
293 Oy |
0 Takip |
45 Bölümlü Kitap |