11. Bölüm
Buse Yaren Kıyak / Ay Kuşaği Seri̇si̇ I: Tempersitar (KİTAP OLUYOR!) / 10.BÖLÜM - DEDİKODUNUN GÜCÜ

10.BÖLÜM - DEDİKODUNUN GÜCÜ

Buse Yaren Kıyak
buseyaren95

🔮

Adalet.

En karanlık gecede, güneşin yüzünü bir milim göstermesiyle bile zifiriden alacaya dönen o hava gibiydi tıpkı.

Umut dolu, heyecanlı, pozitif... Ama aynı geceydi aslında başta zifiri olan.

Adalet kısır bir döngüden ibaretti. Haklıyken, haklı olduğunu anlatamıyordu insan. Haksızken de, haksız olduğunu kabul etmiyordu...

Adalet umuttu ama aynı zamanda umudunu çekip almak için bekleyen acımasız bir eldi.

Eh, sanırım adalet diye bir şey yoktu.

Panik vücudumda tıpkı ev sahibiymiş gibi kol gezerken, gergince dudaklarımı ısırdım. Adaletin hangi yüzüyle karşı karşıya olduğumu bilmiyordum.

Akademideki ilk ders günümün sonu, beni daha önce içine hiç düşmediğim ve hiçbir zaman düşmek istemeyeceğim bir durumla baş başa bırakıyordu.

Suçsuzdum, ancak suçsuz olduğuma birilerini inandırsam dahi bu Pegasus'un başının yanması demekti.

Suçlu olduğuma inandırmak ise, Profesör'ün suçsuz olduğunu kabul etmek demekti ve böyle sorumsuzca bir hareketin öylece kapanıp gitmesine göz yummak istemiyordum.

Adalet elbet sağlanacaktı ancak bu hepimiz için sağlanacak demek değildi...

Hiçbirimizin adaleti, diğerinin gönlünü ferahlatmaya yetmezdi.

Üstelik, matematik de her zamanki gibi yine aleyhime işliyordu...

Üç ihtimalin ikisi bize zarardı, görünen o ki her türlü bu savaştan mağlup çıkacaktık.

Adalet, Alderwild'de neydi peki?

Captivum?

Hayır hayır, derse Tulpar'ı çağırmanın cezası bu olamazdı. Değil mi?

Çağırmadığım Tulparı çağırıp diğer öğrencilerin ve o aptal Profesörün hayatını tehlikeye atmanın cezası bu akademide neydi?

Profesörlerin katına çıkamadığımdan ve onlara ulaşamadığımda ne yapacağımı bilmediğimden gergince ortak alanda dolaşıp Bayan Talose ile denk gelmeyi umuyordum. Aklım karmakarışık, içim çok huzursuzdu. Pegasus sürekli kıpırdanıyor, iliklerime kadar mutsuzluğunu geçiriyordu bana. Suçu üstlenmemi istemiyordu ancak bunun sonuçlarının ne olabileceğinin belli ki farkında da değildi. Akademide geçirdiğim şu kısacık sürede, en ufak bir güvenlik açığının sonunun ne olabileceğine dair sağlam fikirler edinmiştim. Bu ihtimalleri Pegasus üzerinde uygulatmaya hiç niyetim yoktu. Akademiden atılma pahasına, onu koruyacaktım.

Yanaklarıma hücum eden sıcağı almak için elimin tersiyle yüzüme dokundum. Üzerimde, sabahki olaydan sonra Dorota'nın tamir ettiği Tempersitar cübbem ve polo yaka tişörtüm vardı. Bu gerginlikle birlikte, üzerime daha da yapışan cübbeyi çıkarıp koluma aldım. Hararetim bir nebze hafiflerken, gerginlikten oynadığım ellerimi de cübbenin altına gizledim.

Bayan Talose başka bir gri elbise ile ortak alanın köşesinde belirince gerginliğim midemdeki asitle birleşip ağzıma tırmandı. Onu zorlukla yutup geldiği yere geri göndermek için üstün bir çaba sarf ettim. Yüzüme sahte olduğunu sadece benim (bir de Pegasusun) bildiği bir gülümseme takınıp sakince yürümeye başladım.

"Beni görmek istemişsiniz." Bayan Talose sıkıntıyla başını sallayıp bir nefes verdi. Belli ki o da oldukça gergindi.

"Olanlar için gerçekten üzgünüm Helena… İyi misin? Tedavin tamamlandı mı?” Endişe ile beni süzen gözlerine, bir başka gülümseme ile karşılık verdim. Bana verdikleri o bitkilerden sonra bir şeyim kalmamıştı.

“Profesörün Pegasusu alanda görmek istemesi…” diyerek durakladı. Kelimelerini seçmeye çalıştığını görebiliyordum. “Bir saçmalıktı.” Diye tamamladı cümlesini. Erkenden sevinmemek için ifademi düz tutmaya çalıştım ve yeşil gözlerimle onu izlemekten fazlasını yapmadım. Tek kaşını kaldırıp başını eğdi hemen sonrasında.

“Ancak senin de onu çağırmaman gerektiğini düşünmen gerekirdi Helena. Bu, başına iş açabilir." Bayan Talose'nin sözleri üzerine içime dolan panik benden değil Pegasustan kaynaklanıyordu. Septi Ferarum'da kıpırdanmaya başlaması beni korkuttu. Aynı şeyi tekrar yaşama ihtimali tüylerimi diken diken etti.

Zaten gergindim.

Sorun yok. Hallediyorum Pegasus.

O düşüncesiz adam, yüz bilmem kaç yaşındaydı ve üstelik bir profesördü. O düşünemezken, ben bunu nasıl düşünecektim ki?

Sinirle iç geçirdim.

Adalet bugün kesinlikle umut değildi.

"Öğrenciler ve Profesör onu alanda görmek isteyince, ne yapacağımı bilemedim. Haklısınız, onu çağırmamam gerekirdi. Ne tür bir cezadan bahsediyoruz Bayan Talose?" Soğukkanlılığımı koruyarak tamamladım cümlemi. Bayan Talose'a, Bayan Dagora'dan çok daha fazla ısınmıştım ve yanında kendimi rahat hissediyordum. Yine de, kime güvenip kime güvenemeyeceğimi anlayacak kadar tanımıyordum onu.

Kimseyi.

"Büyük bir şey olacağını sanmıyorum. Belki birkaç hafta için serbest vaktin kısıtlanabilir." İçime dolan huzuru ve yüzüme yayılmaya başlayan gülümsemeyi gizlemek için üstün bir çaba sarf etmek zorunda kaldım. Kimse, kendisine verilen bir cezaya sevinmezdi öyle değil mi? Ancak kendimi öyle şeylere hazırlamıştım ki, birkaç hafta serbest vaktimin kısıtlanması ciddi anlamda benim için bir ödüldü. Gerçi, bu sadece bir ihtimaldi. Ama yine de, ne kadar rahatladığımı tarif etmem mümkün değildi.

Çaktırmamak adına, suratımı astım. Üstelik çok da zor olmadı çünkü belli ki Pegasus bu ceza ihtimalinden mutlu olmamıştı.

Görüşemeyiz diye mi böyle yapıyorsun? Seninle görüşmenin bir yolunu bulurum...

Aklıma dolan görüntülerden, görüşemeyeceğiz diye değil, yapmadığımız bir suçu üstleniyoruz diye sinirli olduğunu anlamam uzun sürmedi.

Sadece Profesörün ceza almasını istiyordu.

Onu bir gösteri hayvanı olarak kullanmak istemesine aşırı öfkelenmişti ve onun yüzünden bir şeylerden mahrum kalan biz olalım istemiyordu.

Sonuna kadar haklıydı.

Ancak, biz bunu talep edebilecek konumda değildik...

İpin ucunda Pegasus vardı. Bu, susmam için yeterliydi.

Pegasus, düşüncelerimden memnun olmadığını açıkça belli etti ve Septi Ferarumda yine kıpırdanmaya başladı. Buraya gelmeyi sadece bir saniyeliğine aklından geçirmesi panik olmama yetti.

Bunu yapman sadece her şeyi daha da kötü yapar.

Üstelik, Pegasus asla yer altına giremezdi. Bir kere, asla o geçitten sığmazdı. Sığsa bile bu odalara sığmazdı.

Kısaca, mümkün değildi işte.

"Ceza almaman için bir şey yapabilir miyim bakacağım. Şimdi gidebilirsin." Teşekkür ederek Bayan Talose'un yanından ayrıldım.

Bir yanım, Pegasus'u oraya çağırmamı isteyen o salak çocuğa ne olacak peki? O ceza alacak mı? diye haykırsa da, bunu Bayan Talose'a soramazdım.

Dedikodunun gücüne güvenmek zorundaydım.

Bir de adaletin tabii.

***

Revirde biten günün ardından homurdana homurdana hızlı bir duş aldım. Artık bu gürültülü kapılara ve parolalara alışmıştım, sorun çıkarmadan yatakhanede gezinebiliyordum en azından!

Duşun ardından üzerime krem rengi, örgü ve kısa bir kazak geçirdim. Altımda da siyah ve rahat bir tayt vardı.

Kolumdaki kırık camlı saate bakıp geciktiğimi görünce panikle adımlarımı hızlandırdım. Gerçi Chris geleceğim ya da gelmeyeceğim bile dememişti ama yine de bir yerlere geç kalmaktan nefret ederdim. Muhtemelen ortak alandaki şöminenin önünde saatlerce bekleyecek sonra da gidip yatacaktım ama yine de sorumsuz taraf ben olayım istemiyordum. Hızlı adımlarla merdivenlerden inip ortak alana yöneldim ve şaşkınlıkla ağzım aralandı. Gerçekten de gelmişti, üstelik belli ki tam vaktinde.

Şöminenin önünde, onu ilk kez içerisinde gördüğüm günlük kıyafetleriyle oturuyordu.

Üzerinde yuvarlak yaka, yumuşak görünen siyah bir kazak ve altında da yine siyah bir pantolon vardı. Kolunda gümüş bir saat parlarken, gözleri şömineye sabitlenmişti. Saçlarının önü hafif kalkık, biraz da dağınıktı. Sanki, uykudan yeni uyanıp şöyle hızlıca düzeltmiş gibi...

Oldukça, farklı görünüyordu.

Daha genç gibi, ya da çocuk gibi.

Mendebur Chris, sevimli görünüyordu.

"Geç kaldığım için üzgünüm. Saati fark edemedim ve..." Keskin gözlerini benimkilere sabitledi.

"Ceza aldın mı?" kesilen sözümün üzerine birkaç saniye duraksayıp ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Bayan Talose ile olan konuşmamdan bahsediyor olmalıydı.

"Henüz belli değil. Alsam bile hafif bir şey olacak. Yani umarım..." Başını salladı. Tekrar şömineye, hafif hafif çıtırdayan ateşe odaklandı.

Ben, şömineye bayılırdım. Evimizde vardı ancak hiçbir zaman yakıp başında oturduğumuzu hatırlamıyordum. Salon genelde babamın sızıp kalma mekanıydı. Ben de onunla aynı ortamda bulunmaktan huzursuz olduğumdan, salondan hep kaçınırdım. Bir şekilde, ne şöminenin tadını çıkarabilmiştim ne de sevdiğim herhangi bir şeyin.

Şimdi akademide, Tempersitarların ortak alanında, ait olduğum yerde şömine başında oturmak içimi kıpır kıpır ediyordu. Gülümseyerek ateşe bakmamın üzerinden çok geçmeden, alevler biri onların üzerine benzin dökmüş gibi yükseldi. Gözlerimi birkaç kez kırpıp, başımı Chris’e doğru çevirdim.

“Bunu sen mi yaptın, yoksa ben mi?” dedim şaşkınlığımı gizleyemeden. Dudağının kenarı çok hafifçe kıvrıldıktan sonra kaldırdığı kaşlarıyla baktı bana.

“Elementi kullandığını bile hissedemiyor musun?” dedi aslında aşağılayıcı olabilecek bir tonlamayla. Ama nedense, aşağılamaktan ziyade durumla eğlendiğini hissettim. Omuz silktim karşılık olarak.

“Sendin.” Dediğinde ise mümkünmüş gibi daha da şaşırdım. Bir hava elementeri, ateşleri o şekilde yükseltebilir miydi?

“Hava ile neler yapabileceğimizi hala idrak edemiyorum sanırım.” Chris dilini dudaklarında gezdirip, başını eğerek bana döndü. Bu, sana yine bilmediğin bir şeyi anlatacağım lanet olası, demekti sanki. Artık beden dilini çözüyor muydum yoksa?

“Hava değildi, ateşti kullandığın.” Gözlerim söyledikleriyle kocaman açılırken, bu kez gerçek bir gülümseme ile karşılık buldu. Gözlerini devirip arkasına yaslandı.

“Bir elementersin. Hava baskın elementin ve bunun üzerine eğitim alacaksın. Ancak bütün elementleri barındırıyorsun içinde. Onları bir silah ya da bir savunma aracı olarak kullanamazsın… Ancak onlar hep seninledir ve nadiren de olsa yeterince yoğunlaştığında seni dinler.” Aklımda bir kutunun kilidi açılmış gibi, düşünceler etrafa saçılıp birbirine girdi. Bu… Kesinlikle farkında olmadığım bir durumdu. Yalnızca bir hava elementeri olduğumu, yalnızca havayı kontrol edebildiğimi düşünmüştüm ancak belli ki bütün elementerler 5 elementi de içinde barındırıyordu. Sadece… Yalnızca birini kullanabiliyorduk.

Şömine ateşine büyük bir gülümsemeyle bakmış, yoğun duygular geçirmiştim aklımdan. Belki de sebebi buydu. Yüzüme oturduğundan haberdar olmadığım gülümsemeyi, Chris dikkatle izlediğinde fark ettim.

Muhtemelen deli olduğumu düşünüyordu. Kendi kendine gülümseyen Helena Lincoln.

Hafifçe boğazını temizledi.

"Orada ne oldu?" Eğitim alanından bahsediyordu ancak bunun Cam, Will ve benim aramda kalması konusunda anlaşmıştık. Chris'e güvenip güvenemeyeceğimi bilmiyordum.

Chris'in, William ve Cam'den hiçbir farkı yoktu benim için. Ama karakteri gereği, bana biraz mesafeliydi. Bu da ister istemez aramıza anlamsız bir gerginlik sokuyordu. Ona anlatmamam için hiçbir sebep yoktu, ama sanki anlatmam için de yoktu...

Tereddütte kaldığımı görmüş olacak, konuyu değiştirmeye çalıştı.

"Kulüpler hakkında ne bilmek istiyorsun da beni buraya çağırdın, Jokey?" gözlerimi devirip düşünmeye başladım.

Aptal kafam.

Hiçbir şey yoktu kafamda! Onu öylesine söylemiştim ben.

En azından bu an gelene kadar, bir şeyler düşünebilirdim. Ama kafam alacağım cezayla ve bugün yaşananlarla öyle meşguldü ki, en son derdim bile değildi burada Chris'le ne konuşacağım.

Bu anı kendi yararıma kullanabilirdim belki. Kulüpler hakkında olmasa da, Akademi ve bu alem hakkında birçok şey öğrenebilirdim.

Chris bu alemde doğup büyümüş bir elementerdi. Belki annesi bir insan olan William'dan bile daha çok şey biliyordu.

Üstelik, belki aramızdaki buzları da bir nebze eritirdik bu sayede.

"Aslında... Buraya ne kadar yabancı olduğumu biliyorsun. Yararlı her türlü bilgiye açığım. Ne öğretebilirsen." Sıcak bir şekilde gülümsemeyi denedim ama aynı sıcaklık Chris'te kesinlikle yoktu. Gözlerime değen gözlerini kıstı ve çenesi hafifçe gerildi. Sinirlenmiş gibi…

Gerçekten de, benden hiç hoşlanmıyordu.

"Gerçek soruların olduğunda cevap veririm. Öbür türlüsü ikimiz için de vakit kaybı olacak." Dediklerine hak vermekle beraber, bu kez ben sinirlenen ben oldum. İstemsizce ağzımdan dökülenler için sonradan pişman olacağıma da emindim.

Ancak, ben buydum işte. Ne yapayım?

"Bana neden böyle davranıyorsun? O sevimsiz Emile'e karşı bile böyle değilsin. Sana hiçbir şey yapmadım." Sesimdeki kıskançlık bir an için beni bile şaşırttı.

Emile'i kıskandığımdan falan değildi… O sevimsizin kıskanılacak hiçbir yanı yoktu. Sadece, ona karşı bile nötr olan bu çocuğun bana bir miktar negatif oluşu sinirlerimi bozuyordu.

Küçük Helena büyük bir sakinlikle tek kaşını kaldırarak her zamanki bakışlarından birini attı bana.

Chris oturduğu yerde biraz daha dikleşti. Yüzünde hep aynı sıkılmışlık vardı. Bu çocuğun hayattan zevk almaya ihtiyacı vardı gerçekten. Yine, bakışlarını hafifçe yanan ateşe çevirdi. Bana bakmayı pek sevmiyordu belli ki. Ben de bakışlarımı ondan alıp önüme odakladım.

"Seninle kişisel bir sorunum yok, Jokey. Ama seninle iyi anlaşmam için de bir sebep yok. Ortak arkadaşlarımız var. Sen de beni sevmek zorunda değilsin." Son cümlesi kafamda yankılandı.

Sen de

Yani, o beni sevmiyordu. Harika.

"Sana kendimi ispatlayacak ya da zorla sevdirecek değilim. Sadece, bir arkadaş grubunun parçası olmanın benim için ne kadar anlamlı olduğunu tahmin edemezsin. Bunu kaybetmek istemiyorum. O yüzden, iyi geçinelim." Derin bir nefes alıp ona özelimi dökmeyi bıraktım. Dudağımı hafifçe ısırıp devam ettim. "Ve bazı sorular geldi aklıma." Tek kaşını kaldırıp bakışlarını bana çevirdi.

Yine ne saçmalayacak acaba der gibiydi.

Umarım öyle demiyordur.

"Neden Kalistolar ya da Nyxler Elementerlere hizmet ediyor? Bunu bir türlü anlayamıyorum. Benim geldiğim dünyada insanlar çalışmak zorundadır çünkü başka türlü barınamazlar ve beslenemezler. Bu dünyada para yok, herkes istediği her şeye sahip olabiliyor. Herkes eşit, herkes zengin ve aynı zamanda herkes fakir. Neden özgürce yaşamak yerine burada, Elementerlere hizmet ediyorlar?" Chris'in yüzünden bir anlık bir gülümseme geçtiğine emindim ancak sonrasında öyle bir ciddileşti ki belki de bunu hayal etmiştim.

Bir süre düşündü ve sonra koyu kahverengi gözlerini gözlerime dikti.

Karşımdaki koltuktan kalkıp, yürümeye başladı.

Tam bana daha fazla katlanamadığını ve gideceğini düşünmüştüm ki, yanıma oturdu.

Kokusu ilk kez, ciğerlerimdeki bütün hava keseciklerine ulaşmayı başardı.

Tarçın?.. hayır, tarçın olamayacak kadar sert.

Sedir ağacı olabilir mi peki?

Ama yumuşak bir şey daha var.

Vanilya?

Kısık sesle konuşmaya başladı.

"Bu tehlikeli bir soru Jokey. Bunu başka kimseye sorma. Burada düzeni sorgulama. Hiçbirimiz sorgulamıyoruz. Düzenin sorgulanması sonucu baban bir isyana öncülük etti. Senin bu soruları sorduğunu duyarlarsa, başka fikirlere kapılırlar." Şaşkınlıkla açılan ağzımı zar zor kapattım. Babam da tıpkı benim gibi bunları sorgulamıştı demek ki...

Bir an için babamın haklı bir gerekçesinin olabileceği fikri aklımdan geçti ama bunu hızlıca def ettim. Böylesine bir yıkım için kimsenin haklı bir sebebi olamazdı. Birçok insan ölmüştü, annem de dahil... hiçbir şey bunu haklı çıkarmazdı. Bu alemde bir şeyler gerçekten yanlışsa ve değişmesi gerekiyorsa bile, bunun yolu kesinlikle bir isyan değildi.

Bunun kimseye bir faydasının olmadığını görmek için tarih kitaplarını açıp bakmak yeterliydi üstelik.

Orası, başarısız isyanların getirdiği yıkımlarla doluydu. Babamınki de bunlardan biriydi.

"Peki ya düzen? O neden bozuluyor? Neden bazı ağaçlar parlıyor ve yaprak döküyor?" bir başka sıkıntılı soru olup olmadığını merak ettim. Belki buna da cevap vermeyecekti ancak bazı şeyleri anlayabilmek adına yine de sormak istiyordum.

"Benimle gel." Chris ayağa kalkıp geçide doğru yürümeye başladı. Gözüm istemsizce kolumdaki saate gitti. Bir saat içerisinde Tempersitar topraklarına geri dönmüş olmalıydık.

"Yasaktan önce geri döneriz, değil mi?" gülümsedi.

"Sorun yok. Hadi, Jokey." Derin bir nefes alıp ayaklandım. Chris'le bana göstereceği her ne ise onu görmek bizi daha yakın iki arkadaş yapardı belki. Daha doğrusu, arkadaş yapardı.

Geçide doğru birkaç adım attıktan hemen sonra cebinden taşını çıkardı. Ortak alanın ışıklı bitkilerine inat, göz alıcı bir biçimde parlayan bir taştı bu… Gri yansımalara sahipti ve Ay’ı içinde taşıyormuş gibi duruyordu.

"Dokun." Chris'in bir yerden bir yere gitmek için kullandığı ay taşı olmalıydı bu. Kıskançlığın beni ele geçirmesine izin vermeden bakışlarımı çektim taştan.

Elimi Chris'in parmaklarına değmeden taşa uzattım.

"Movere inium acio." Bir eli ay taşının üzerinde, sessizce bir sochru çağırdı ve birkaç saniye içerisinde kendimi uçsuz bucaksız bir ormanın içerisinde buldum. Gökyüzünü göremeyeceğimiz kadar yüksekti ağaçlar. Ancak toprakta rahatsız edici bir koku ve ağaçlarda değişik bir parlama vardı. Bunlar benim öğrendiğim ya da gördüğüm herhangi bir bitkiye benzemiyordu. Benim dünyamda da var olan normal ağaçlar olduklarını tahmin ediyordum ama benim dünyamda ağaçlar böyle kırmızı kırmızı parlamazdı. Başımızın üstünden bir bir uçan koyu renk yapraklardan biri saçıma düştü. Alıp avcuma koydum. Avucuma değmesiyle düşerken sürekli azalan kırmızı ışığı tamamen kayboldu.

"Yaprak döküyorlar ve kırmızı parlıyorlar..." Chris usul usul başını salladı.

"Elementerler aleminde bir sorun var. Herkes bunun farkında ancak bunu kuruldakiler dışında kimse konuşmaz ve sorgulamaz. Neler olduğunu kimse bilmiyor. Uzun bir süredir ağaçlarda, yaratıklarda ve toprakta sorunlar var. Dengenin tekrar kurulabilmesi için kurul üyeleri çözüm üretmeye çalışıyor ama henüz başarılı olunamadı.” Aklımdan geçenleri okumuş gibi, başını yana eğerek baktı gözlerime.

“Elementerlerin müdahaleleri, günü kurtarsa da sorunu kökten çözmüyor.” Dedi durumu netleştirmek için. “Bunun doğuracağı sıkıntıları bilmiyoruz. Beklemek zorundayız, sanırım." İçimi bir sıkıntı kaplamıştı ama buna zıt bir şekilde, Pegasus oldukça heyecanlı gibiydi.

"Elementerlerin tek bir görevi vardır, o da dünyanın düzenini korumak ve onu yaşanabilir bir yer kılmak. Ancak kendi içimizde düzenimizin bozulması bizi aksatıyor. Herkes bu sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğinde hemfikir. Kısa bir sürede bu sorunun ortadan kalkmasını umuyoruz. Tarihte elementerlerin başarısız olduğu dönemlerde neler olduğunu biliyor musun?" Başımı usul usul salladım. Hepsini olmasa da, bir kısmını biliyordum.

Dinozorların yok olması gibi, oldukça dramatik olayların temelinde elementerlerin yetersiz kalmaları ya da düzeni sağlamayı başaramamaları yatıyordu. Bu her olduğunda, dünya başka bir felaketle karşı karşıya kalmıştı. Ve bir süredir tıpkı elementerler aleminde olduğu gibi, dünyada da işlerin pek yolunda gittiği söylenemezdi. Küresel ısınma bile kesinlikle bunun bir eseri olmalıydı.

Yavaşça toprağa oturup başımın üzerinden uçan yapraklara bakmaya devam ettim.

Bu düzen acı çekerken bile nefes kesiciydi. Işıl ışıl parlayan ağaçlar ve başımın üstünden hafif hafif uçan yapraklar bana huzur veriyordu. Ellerimde dolaşan havayı hissettikçe heyecanlandım. Chris bile oldukça heyecanlı gibiydi.

"Tempersitarlar ve Territerler için burada, doğada olmak ayrı bir huzur... Burası bizim gerçek anlamda yuvamız. Orman, ait olduğumuz yer. Bir Aquasarın suya ait olması gibi..." O da karşıma oturup ellerini etrafımızda dalgalanan havanın içerisinde gezdirdi. Başta öylesine yaptığını düşündüğüm bu hareket bir süre sonra anlamlandı. Elleriyle küçük bir hortum oluşturmuştu ve dökülen yaprakları bu hortumun içerisinde çeviriyordu. Dönen yapraklar bir yandan sanki düzen bozulmamış gibi yeşil yeşil ışıldarken bir yandan sochruya ayak uyduruyorlardı. Heyecanla gülümsedim.

"Düşen yaprakların ışıkları soluyordu, bunlar tekrar ışıldıyor. Üstelik kırmızı değil, yeşil." Dudağının kenarı hafifçe kıvrılırken, tek kaşını kaldırarak baktı bana. Onun kahvelerinde de bir parıltı vardı. Bu ayrıntıyı fark etmem hoşuna gitmiş gibiydi.

"Doğa bize enerji verir, biz de doğaya..." dedi sona doğru kısılan sesiyle.

"Bunu bana da öğret!" aşırıya kaçan heyecanımla birlikte Chris ellerini indirip yaprakların rüzgarda kendi kendilerine süzülmesine izin verdi.

"Bunu öğrenmene gerek yok. Sen bir Tempersitarsın, bazen sochrulara ihtiyacın yoktur. Bu, senin içinde var. Hep vardı." Bunu birkaç kez tekrarlamıştı. Henüz alışamadığım bir gerçekti bu ama ne demek istediğini anlıyordum. Şöminenin ateşinde olduğu gibi…

Ben bu şekilde doğmuştum.

Ellerimi kaldırıp onun yaptığı gibi havaya söz geçirmeye çalıştım ancak göründüğü kadar kolay değildi. Hava, parmaklarımın yönünde hareket etse de ne yaprak döndürebiliyordum, ne ışıldatabiliyordum ne de bir hortum oluşturabiliyordum. Chris bana biraz yaklaşıp parmaklarıma çekinerek dokundu.

"Biraz estetik olmayı dene, Jokey. Böyle, daha derin ve anlamlı hareket et. Bir amaç için. Parmaklarını öylesine sağa sola sallıyorsun." Ona ters bir bakış atıp gözlerimi kaçırdım ve boğazımı temizleyip derin bir nefes aldım. Parmaklarımın üstünde, belirli belirsiz bana yön veren Chris'in soğuk parmakları ile birlikte yavaş yavaş hareket ederken birkaç yaprak yerden usulca havalandı. Öylesine heyecanlanmıştım ki gören şehirleri alıp götürüyorum, kasırgalar yaratıyorum sanırdı. Heyecanlandıkça yarattığım küçük hortum büyüdü ve daha çok yaprağı havalandırdı. Pegasus, içimde bir yerlerde heyecanımı kontrol altında tutarak bana destek oluyor gibiydi. İkinci bir zaferle gülümsedim. Pegasusla bağ kurmanın bir yolu da hava elementiydi belli ki.

"Pegasus bana yardım ediyor." Chris başını sallayarak karşılık verdi bana ve parmaklarımı serbest bıraktı. Ben de parmaklarımı indirerek yarattığım küçük hortumu durdurdum.

"Bekçinin var oluş sebeplerinden biri de bu. Duygularını kontrol altına almana yardımcı olmak ve seni daha iyi bir elementer yapmak." Pegasusun Septi Ferarumda bir oraya bir buraya hareket etmesi dikkatimin dağılmasına sebep oldu. Ya sıkılmıştı ya da burada bana katılma fikri onu heyecanlandırmıştı. Belki de sadece benimle vakit geçirmek ve aramızdaki bağı güçlendirmek istiyordu.

"Onu buraya çağırabilir miyim? Pegasus'u?" Chris'in yüzündeki bütün damarlar gerilirken ne kadar saçma bir soru sorduğumu fark etmiştim ancak çok geçti. Zaten yaratıklardan korkuyordu, bir kanatlı atı çağırmak için doğru bir zaman olmadığı aşikardı.

Beni birkaç saat önce istemsizce yaralamış, devasa bir kanatlı at.

"Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum." Usulca başımı salladım ancak içimi dayanılmaz bir sıkıntı doldurdu. Pegasus kırılmıştı ve bu karardan da hiç hoşlanmamıştı. Oradan çıkmak ve buraya gelmek için can atıyordu. Neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlayamadım ancak yine beni dinlemeyecek ve kendi kararını kendi verecek gibiydi.

"Hayır! Lütfen!" diye fısıldayarak tepki koymaya çalıştım ona. Chris şaşkınlıkla etrafına baktığında gergince dudağımı ısırdım. Onunla iletişim kurmak için sesli konuşmama gerek yoktu ama panik olmuştum. Chris'in yanında çıkıp gelmesini ve kendi iradesi varmışçasına hareket etmesini açık edemezdim. Pegasus hayal kırıklığı ile Septi Ferarum'da kıpırdanmayı bıraktı ve uzandı.

Üzgünüm, çok üzgünüm. Seninle buraya geleceğim. En kısa zamanda...

Başımı hala şaşkınlıkla beni izleyen Chris'e çevirdim.

"Sesli düşündüm. Üzgünüm, sorun yok." Gözleri şüpheyle kısılsa da hiçbir şey söylemedi.

"Sochrular 1 dersini kaçırdığımı biliyorsun. Belki not falan almışsındır. Ve belki benimle paylaşmak istersin?" Chris göz devirerek ormana doğru döndü.

"Yine başladın sorunun cevabını daha sormadan kendi kendine vermeye. Hayır not almadım ve hayır seninle paylaşmak istemem." Sinirle bir nefes bıraktım.

Bir anlığına insan olduğunu düşünende kabahat! Mendebur Chris!

"Bari dinlediğini aktar!" Bu kez de o sıkıntıyla ofladı ve o memnuniyetsiz suratını bana çevirdi.

"Sochru nedir, nasıl yapılır, kime gider, neye göre cevap alır ya da almaz bla bla bla..." Gözlerim kocaman olmuş bir şekilde yüzüne baktım ve ellerimi istemsizce yumruk yaptım. Heyecanlanmıştım.

Tam da öğrenmek istediğim şeyler!

"Eee! Peki cevapları neymiş söylesene! Primuslar nerede yaşıyor mesela? Dünyada mı?” yüzümü buruşturduktan hemen sonra devam ettim. “Ayrıca bazı sochrular cevapsız kalıyormuş diye duydum Fernando'dan. Neden ama?" Heyecanla hızlı hızlı konuşurken gözlerinin kısıldığını fark ettim.

"Fernando kim?" Birkaç kez gözlerimi kırpıp düşündüm.

Evet, Fernando kim Helena?

"Şey... Bir arkadaşım. Buradan mezun." Şok olduğunu çok net anlayabildiğim yüzünü eliyle sıvazladı.

Gözleri daha da kısılmıştı. Biraz yalan mı söylesen Helena? Ne dersin buna?

Üstelik, neden bu kadar şaşırmıştı ki?

Ben de bir insandım sonuçta, arkadaşlarım olabilirdi... sanki saksıydım.

"Bizden başka arkadaşın yok sanıyordum." Bu dediğine üzülsem mi sevinsem mi bilememiştim. Evet, onlardan başka arkadaşım yok sayılırdı ve bu üzücüydü, ancak arkadaşlarım grubuna kendini de dahil etmişti. Buna da bir miktar sevinmiştim.

İki buçuk olan arkadaş sayım üç mü oluyordu yoksa?

"Sen de mi benim arkadaşımsın?" kısık gözlerini daha da kısarak gülümsedi. Ben de istemsizce suratımı buruşturup başımı çevirdim.

Hani sus tuşum varsa arada bir basacaktın?

Pegasus sinirle homurdanınca ben de ağzımın içinde söylenmeye devam ettim.

Chris tam o kısık gözleri ve hafif gülümseyen suratıyla canımı sıkacak bir cevap verecek gibi oldu ki, ortamdan hızlıca sıyrılmayı başardım.

"Geç kaldık!" Kısılan gözleri yerini bariz bir gülümsemeye bıraktı ve hiçbir şey demeden taşı tekrar çıkardı. Belli ki arkadaşlık konusunu başarıyla geçiştirebilmiştim.

Erkekler işte, çok kolay kandırılıyorlar.

İçime bir sinir hücum etti ve sonunda başardığımı hissettim! Demek Pegasus bir erkekti…

Senden bahsetmiyordum ama evet, erkek değil misiniz hepiniz aynısınız! Ayrıca sen uyumuyor musun?! İşine gelince bana kızmayı biliyorsun.

Pegasus'un ayaklanmasıyla yeni bir irade sorunu yaşayacağımızı hissettim.

Özür dilerim özür dilerim! Hayvanlar hariç! Ya da canavarlar, ya da ne bileyim bekçiler işte! Her neyse! Hatta sadece sen hariç!

***

Sorunsuz bir biçimde yatağıma ulaşmayı başarmış, İrina ve Dianne'in nerede olduğundan bihaber, yarınki ders gününe dinç bir biçimde başlamanın hayallerini kuruyordum ve hala o Sochrular 1 dersinde neler olduğunu tam anlamıyla öğrenememiştim. Ama hayat zaten hiçbir zaman planlandığı gibi gitmezdi, değil mi?

Birden bir ışık dalgası yayılmaya başladığında korkuyla etrafıma bakınmaya başladım. Işık cebimden geliyordu. Ve ışıkla birlikte birkaç sevimli mırıldanma da, ya da ciyaklama.

Sevimli mırıldanmalar, yerini şiddetli çığlıklara bırakınca hızlıca cebime yöneldim.

Nova?

"Süpernova." Elimdeki krizantemin yaprakları birer birer açıldı ve içerisinden benim minik Nyx'im çıktı. Kıpır kıpırdı, krizantemin içerisinde bir oraya bir buraya zıplıyordu. Belki de onun içerisinde olmaktan sıkılıyordu.

Ancak, bu bu şekilde çığlık atabileceği anlamına gelmezdi tabii! Aşırı ince ve yüksek bir sesi vardı. İrina ve Dianne'in odada olmamasına şükrettim.

Keşke ben de odada olmasaydım ve onu duymasaydım.

"Orada sıkılıyor musun Nova? Seni daha sık dışarı çıkarmamı ister misin?" Gülümsemeye başlayan bu küçük canlının başındaki birkaç parça saç teli bir oraya bir buraya savruldu. Beni anlamadığını bilsem de onunla konuşmak hoşuma gidiyordu. Canlı olduğunu bildiğimi bilsin istiyordum. Onu bir araçmış gibi görmediğimi bilsin istiyordum.

Üstelik beni anlamasa da, tepkilerimi yorumladığına emindim çünkü yüzümdeki gülümseme onun hareketlerine de yansıyordu.

Bir süre bakıştık ve ciyaklamalarının son bulmaması bana diğer ihtimali düşündürdü.

Aptal kafam.

Acilen bu aleme alışmam lazım.

Acilen.

"Bir mesajım var ve bu yüzden parlıyorsun ve asla susmuyorsun, değil mi? Evet, seni dinliyorum, mesajım neymiş?" Nyx o görülemeyecek kadar küçük ve tatlı boğazını temizlercesine minik parmaklarını yumruk yaparak ağzına götürdü ve homurdandı. Sonrasında ise kahkahalarla gülmeme sebep olan o sözler döküldü ağzından.

"Ay taşı operasyonu, başarılı! Yarın bana karşılığını vermek için çok güzel bir gün sevgili Helena!" birebir William'ın tonlaması ve tavırlarıyla, ancak incecik bir ses tonuyla karşımda konuşan minik canlı beni öyle güldürmüştü ki, gözlerimden yaşlar geliyordu.

Nyxler ile haberleşme fikri hangi aptaldan çıkmıştı? Bu, çok komikti! Günün birinde önemli bir mesaj aldığımda, nasıl ciddiyetimi koruyacaktım ki?

"Bu nasıl bir saçmalık böyle? Şu ses tonuna bir bak! William'ı böyle nasıl ciddiye alabilirim ki? Yarın seninle çok fena dalga geçeceğim William Gippons." kahkahalarımın arasından zar zor konuşurken, Nyx bir süre daha bekledikten sonra başını sallayıp krizanteme döndü ve yaprakları bir bir kapandı.

Başını mı salladı?

Sallamadı, hayal gördüm.

Hayır, salladı!

Ah!

"Az önce bir mesaj mı gönderdim? Göndermiş olamam, değil mi? Gönder falan demedim! Sana diyorum küçük şeytan!" Krizantemden hiçbir tepki alamadığımda devam ettim. "Bu alemden nefret ediyorum! Nefret! Duydun mu beni sana diyorum!" ben odada hışımla tepinirken, içeri İrina ve Dianne girdi. Ellerinde birkaç meyve ve bir dilim de kek vardı.

"Ne yapıyorsun orada?" İrina, elindeki meyveleri masaya bırakırken, bir kaşı kalkık bir biçimde beni süzüyordu.

"Bu aptal Nyxler nasıl çalışıyor? Az önce bir mesaj dinledim ve sonrasında da kendi kendime bir şeyler söyledim. Nyx başını sallayıp krizanteme döndü! Ne demek oluyor bu?" Bu kez kahkahalarla gülen İrina ve Dianne'di.

"İsim soy isim verdin mi?" Dudaklarımı birbirine bastırıp, sertçe alnıma vurdum. Demek mesaj böyle gönderiliyordu.

"Geçmiş olsun Jokey. Umarım, başına bela açacak şeyler söylememişsindir." Hadi ama, siz de mi bana Jokey diyorsunuz gerçekten?

O Chris'i öldüreceğim!

"Yani, istemeden söylediklerimi bir mesaj olarak gönderdim, öyle mi?" Dianne usulca başını salladı.

"Söylediklerin bir mesaj olarak gitmesin istiyorsan, onu krizanteme geri göndermen gerek. Tabii bir de, isim soy isim belirtmemen... Eğer Nyx'i geri göndermezsen, duyduğu her şeyi birebir taklit eder ve isim belirttiysen o kişinin Nyx'ine iletir. Ve şey... İsim belirtmediysen de sana en son mesaj gönderen kişinin Nyxine iletir. O yüzden... Onu krizantemine geri gönderdiğinden emin ol." Sinirle derin bir nefes alıp, az önce neler söylediğimi hatırlamaya çalıştım. Benimle yarın bütün gün dalga geçeceklerine adım gibi emindim. Sözde ben Will ile dalga geçecektim değil mi?

Şans ne zaman benden yanaydı ki?

"Şey, bir sorum daha var. Bu mesajlar yalnızca bir kez mi dinlenebiliyor? Tekrar tuşu gibi bir şey var mı?" İrina ve Dianne birbirlerine bakıp dudak büktüler.

"Tuş da ne?" Avuç içimi bir kez daha alnıma vurup kendimi yatağa attım. "Sochru gibi bir şey tuş." diyen İrina'ya gözlerim kocaman olmuş bir biçimde baktım. Hayır, sochru gibi bir şey falan değildi tuş!

"İnsan dünyasına hiç gitmez misiniz siz? Alışveriş yapmaz mısınız? Yemek yemez misiniz? Tatil yapmaz mısınız?" Yersiz çıkışım karşısında kısa kısa bakışan İrina ve Dianne, çok üstüme gelmemek adına sakinliklerini korumaya çalışıyorlardı. Eh, minnettardım ben de. Sinirimin muhattabı onlar değildi.

"Şey, bunların hepsini kendi dünyamızda yapabiliyoruz. İnsanların yanına neden gidelim ki?" Derin nefesler alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Evlenmek istediğinizde görürüm ben sizi.

Hadi ama Pegasus! Şimdi uyumanın sırası mı?

"Tuş ne bilmiyorum ama, evet. Mesajlar tekrar dinlenebilir. Üzgünüm." Dianne benim cevap vermemi beklemeden konuya noktayı koydu. Kafamı usul usul sallayıp yorganın içine gömüldüm ve cılız bir sesle iyi geceler dileyip uykuya dalmaya çalıştım.

İnsan dünyasına gitmezsen böyle bilmezsin işte tuş neymiş. Hadi sen bilmiyorsun, öbürü? O direkt uyduruyor. Sochruymuş.

Homurdanmayı bir an önce bırakıp sakinleşmem gerekiyordu. Bu kadar büyütülecek bir olay değildi. Alt tarafı üç oğlana rezil olacaktım.

Üç. Lanet olası. Oğlana!

Sorunsuz bir biçimde yatağıma ulaşmayı başardım demiştim, değil mi?

***

Endişeyle uykuya dalmanın yan etkisi olsa gerek, oldukça erken uyanmıştım. Bu süreyi duşla ve omzumdaki yaraya pansuman yapmakla değerlendirdim. Ağrım neredeyse tamamen geçmiş, yaram kapanmıştı. Bayan Mirita ve onun merhemleri, mucizenin diğer adıydı adeta.

Kahvaltıya inmeye çekiniyordum. Benimle günlerce dalga geçeceklerdi, ama işte korkunun ecele faydası yoktu. Cübbeyi de üzerime geçirip merdivenleri adımlamaya başladım.

Yemek salonuna bu kez benden önce ulaşmışlardı. Beni gördüğü anda William kahkahalarla gülmeye başladı. Tanrım, onu parça pinçik etmek istiyordum! Pegasusun bir şeyler yapması için mükemmel bir zamandı! Cam gülüşünü saklamak için yüzünü sağa sola çevirirken, Chris bile gülüyordu!

"Hay lanet..." Homurdanarak etrafıma bakınmaya başladım. O üç aptalla birlikte oturmayacaktım! Adımlarım İrina ve Dianne'in olduğu masaya doğru yöneldiğinde William masadan kalkıp koşar adımlarla yanıma geldi.

"Hadi ama! Huysuzluk yapma. Sen de biliyorsun ki bu aşırı komik!" Kolumu tutup beni masaya doğru çekiştirmeye başladığında ben de gülmemi bastırmaya çalışıyordum. Rezil olmuştum evet ama arkadaş bu demek değil miydi zaten? Rezil olduğun insana arkadaşım derdin.

Yani, herhalde böyle bir şeyler.

Ve hayır, bana kaşlarını kaldırarak bakma küçük Helena.

"Daha komik bir şey varsa o da küçük, ince sesli Nyxin senin sözlerini ve hareketlerini taklit etmesiydi William, inan bana." Masadan bir kahkaha daha yükseldi ve bu kez ben de onlara katıldım. William Nyxini açıp dün geceki mesajımı tekrarlamasını istedi. Bu küçük Nyx, dün gece benim yaptığım gibi tepinerek gülüyor ve bu sistemin ne kadar aptalca olduğunu söylüyordu. Chris'in de kahkahalarımıza katılmasıyla başım istemsizce ona döndü. William, Cam ve Chris kahkahalarla gülerken ben kilitlenmiş kalmıştım. Chris, kahkaha atıyordu! İlk kez.

Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp kendime gelmeye çalıştım. Buna neden bu kadar şaşırdığımı bilmiyordum ancak şok olmuştum işte.

"İşte ay taşın. En büyük olanı sana veriyorum. Bunları çok zor bulduk Helena… Sakın kaybetme! Dönem boyu bir taşa sahip olmayı başarmış ayrıcalıklı kesimden olacaksın!" Will cebinden çıkardığı büyük ve güzel taşı avcuma bıraktı. Chris'in taşından daha şekilsizdi ama benimdi, önemli olan da buydu. Ve artık oraya buraya yürümek zorunda değildim! Ay taşını Tempersitar cübbemin cebine koydum.

"Çok teşekkür ederim. Yaptığınız şey benim için çok önemliydi. Gerçekten." Cam önemli değil dercesine gülümsedi. William ise bundan faydalanacaktı belli ki.

"Bir karşılığı olacak elbette!" göz devirip koluna hafifçe vurdum. Karşılığı falan olmayacaktı, değil mi?

"Ben de sana birkaç şey öğrettim. Bunun da bir karşılığı olacak mı?" Chris'in konuşmasıyla bütün kafalar o tarafa döndü. Buna nasıl cevap verilirdi şimdi? Bazen Cam ve William da onu hiç tanımıyorlarmış gibi hissediyorlardı buna emindim!

"Şey, yani... Tabii ki çok önemliydi öğrettiklerin. Hem de çok. Yani taş kadar önemli elbette. Ama…" Ne karşılığından bahsediyordu bunlar?

Chris usul usul başını sallayıp çırpınışlarımı yarıda kesti.

"Karşılığı?" Bu kez şaşkınlığım daha da artmıştı. Gerçekten ısrarcı mı olacaktı bu konuda?

Aileen ve Marva, bir azize gibi geçip gittiler gözlerimin önünden o an. Bana yaptıkları onca şey için bir kere bile karşılık beklememişlerdi.

Şaka yapıyorlardır… değil mi?

"William şaka yapıyordu, değil mi William? Aslında bir karşılığı falan yok, değil mi?" William itiraz edecek gibi oldu ancak masanın altından ona ulaşan tekmemle birlikte aklı başına geldi.

"Elbette. Sadece takılıyorum sana." Chris gülümsedi ve kafasını önüne eğdi. Neye gülümsüyordu bu şimdi? Kafasından ne geçtiğini tam anlamıyla anlayabilen var mıydı gerçekten?

William’ın ışıldayan bakışları bana döndü.

“Taşı enerjinle bağlaman gerek. Sonrasında sana ait olacak ve birkaç kez sochru çağırarak kullandıktan sonra artık sochru bile çağırmana gerek kalmadan seni dinleyecek. Tıpkı bekçini çağırmak gibi… birbirinize alışmanız gerekiyor.” Başımı sallayarak onayladım onu. Bağlanmak için nasıl bir sochru çağırmam gerektiğini de sorabilirdim, ancak yapmadım. Tonlarca kitaptan birinde yazıyordur, değil mi?

Kafamı iki yana sallayıp odağımı tekrar masaya verdim ve kalistoların da salona girmesiyle birlikte artık tüm dikkatim yemeklerdeydi. Meğer yemek yemeyi ne kadar da çok seviyormuşum! Haberim yokmuş.

Bu hızla yemek yemeye devam edersem… Oluşabilecek ihtimaller canımı sıkmaya başladı. Zayıftım ancak sıkı bir vücudum yoktu. Şimdi ise yıllarca aç kalmışım gibi yemek yiyordum. Kesin kilo alacaktım. Üstelik hala ay taşı peşinde koşuyordum. Her yere yürümek o kadar da kötü değildi belki de.

"Spor yapabilmemizin tek yolu spor kulübüne katılmak mı? Spor salonu falan yok mu?" sorduğum alakasız soruyla birlikte birkaç anlamsız bakışma yaşandı. Gün içerisinde kafamdan geçen soruların hepsini onlarla paylaşsaydım, hiç arkadaşım kalmayacaktı belli ki.

"Şey, yani evet. Nereden çıktı ki bu şimdi?" Cam bir yandan zeytinlerle oynarken bir yandan sorumu yanıtlamıştı.

"Fiziğimi korumaya çalışabilirim belki." Kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez söylediklerime pişman oldum. Üç oğlan fikrine ne zaman alışacaktım ben? Onlar Aileen ve Marva değil seni aptal!

"Yani, biraz spor yapmak iyi olabilir demek istedim." Benim bu hallerim, onları eğlendirdikçe sinirlerim tepeme tırmanıyordu. Chris pür dikkat peynir yerken, Cam ve William beni incelemeye başlamışlardı bile. Tam da bu sebeple, söylediklerime dikkat etmem gerekiyordu.

Ayrıca… Bir insan neden bu kadar ciddi ve dikkatli bir biçimde peynir yer?

"O kadar da kötü değil, ne dersin Cam?" Gözlerimi devirip bu iki salağın benim hakkımda söylediklerini duymamaya çalıştım.

Gerçekten kız arkadaşa ihtiyacım vardı!

"Derste görüşürüz." Seviyesiz sohbetimize dahil olmayan Chris, peynirlerle olan münasebetini bitirip masadan kalktı. Birazdan ders başlayacaktı. Biz de kalkardık muhtemelen.

"Sochrular 1! Primuslar aşkına biri bana o derste ne öğrendiğinizi anlatabilir mi?" Cam ve William birbirlerine baktılar. O cin akıllarından beni nasıl süründürebilirler bunu geçiriyorlardı adım gibi emindim. Kısık gözlerim ve masanın üzerinde birleştirdiğim ellerimle bir süre onları süzdüm. Tam William ağzını açmıştı ki nahif bir ses onu durdurdu.

"Helena, bir saniye gelebilir misin tatlım?" Bayan Talose yemek salonunun pervazına yaslanmış bana sesleniyordu. Endişe yine beni ele geçirirken Pegasusun içine dolan huzursuzluğu çekip almaya çalıştım.

Bir şey yok. Ceza almayacağım görürsün.

"Buyurun Bayan Talose?" Üzerindeki koyu gri elbise, gün doğumundan hemen öncesini andırıyordu. Yine her zamanki gibi güzel ve zarifti.

"Bayan Dagora seninle görüşmek istiyor. Geçen günkü mevzu hakkında diye tahmin ediyorum." Usulca başımı salladım. Beklediğim bir şeydi bu. Ama bir suçum olmadığından da adım gibi emindim. O yüzden dün beni yiyip bitiren panik, yavaş yavaş silinip gitmişti. Bayan Talose'un bahsettiği ceza, benim aklımdan geçen ihtimallerin yanında komik kalıyordu. Belli ki kendimi yiyip bitirmeme gerek yoktu. Derste ufak(!) bir sorun yaşandı diye, yılanlara yem edilmeyecektim.

Tek korkum Pegasusa kızmaları olabilirdi ama şu irade olayını bilmedikleri sürece kızmaları için bir sebep de yoktu.

Bu da ayrı bir meseleydi ve çözülmesi gerekiyordu. Belli ki hiçbir bekçinin iradesi yoktu. Pegasus dışında.

Kütüphane yollarını aşındırmak için bir sebep daha.

"Tabii Bayan Talose. Ne zaman görüşeceğim?" Hafif bir gülümsemeyle elini koluma koydu.

"Kendisi seni arazide bekliyor." Gözlerim şaşkınlıkla bir miktar açılmış olacak ki, Bayan Talose gülümsedi.

"Ben de buraya geleceğini tahmin etmezdim. Bunu bir iyi niyet göstergesi gibi algılıyorum. Ama bekletmesen iyi olur." Arkamı dönüp arkadaşlarıma göz gezdirdim ve sonra hızlı adımlarla yemek salonundan ayrıldım. Kendimi geçide adeta atıp saniyeler içerisinde yukarı çıktım.

Ay taşımı da kullanabilirdim tabii ama artistliğin lüzumu yoktu. Üstelik daha bağlanmamıştım taşla.

Bayan Dagora kırmızı elbisesi ile karşımdaydı. Sarı saçları yapılıydı ve gözlerinde sakin bir ifade vardı. Bekçisi nasıl görünüyordu çok merak etmiştim bir anda. Acaba merak eden Pegasus muydu? Ayırt edemedim.

"Benimle görüşmek istemişsiniz." Bayan Dagora kafasını, dün bu saçma olayların yaşandığı araziye doğru çevirdi.

"Ara sıra o koca kaleden çıkmak bana iyi geliyor. Nefes aldığımı hissediyorum. Bir Tempersitar veya Territer kadar doğaya ait değilim belki ama ben de doğadan besleniyorum." O nereye aitti acaba? Ve tabii, Metallumlar?

Cehenneme?

İstemsizce gülümsedim ve başımı çevirerek gizlemeye çalıştım.

Ama içimden bir ses, cehenneme ait diyordu yine de işte. Alevlerin evi, orası olarak tasvir edilmez miydi hep? Pegasus bana katılırmış gibi memnun bir biçimde homurdandı. Kesinlikle Bayan Dagora'dan hoşlanmıyordu.

Belki benim Emile'e olan olumsuz önyargılı hislerim gibi bir şeydi çünkü Bayan Dagora'ya dair hiçbir fikri yoktu aslında. Benim de yoktu.

Sohbete nasıl dahil olacağımı bilemeden onun baktığı tarafa bakmaya başladım ve iç sesimi zar zor bastırdım.

Belli ki gerçekten de o kalede sıkılıyordu ve sohbet edecek birilerini arıyordu. Aslında ben arada sırada onunla sohbet ederdim ama işte, okul müdürünün kapısını tıklatıp sohbet etmeye geldim diyecek halim yoktu.

"Profesör Staford bu okulun en değerli eğitmenlerinden biridir. Kendisini uzun bir süredir oldukça iyi tanırım. Bu kadar şaşırmamın sebeplerinden biri de bu aslında. Kendisinden böylesine amatör bir davranış beklemezdim." Ne diyeceğimi bilemez bir biçimde ben de araziye doğru bakmaya devam ettim. Onaylasam bir dert, onaylamasam başka bir dertti. Ama yine de, Profesörün yaptığı şeyde bir saçmalık olduğunun fark edilmesi hoşuma gitmişti. Belki de bu alem o kadar da adaletsiz değildi.

Bir tepki vermediğimde, konuşmaya devam etti.

"Senin Tulparı çağırman da amatörce, Helena. Ancak anlaşılabilir. Çünkü senden, daha doğrusu çaylaklardan olgun davranışlar beklemek için henüz çok erken. Bu yüzden bir ceza almayacaksın, daha doğrusu, birazdan söyleyeceklerim bir ceza sayılmaz diyelim." Yüzüme yayılan gülümsemeyi, dudaklarımı birbirine bastırarak kontrol etmeye çalıştım.

"Dinliyorum..." Cılız çıkan sesime lanet edip duruşumu dikleştirdim ve gözlerimi Bayan Dagora'ya sabitledim.

"Bir süre Kale kütüphanesinde çalışman uygun olur diye düşündük. Birkaç hafta kadar. Kitaplar insana en iyi tecrübedir Helena." Derin bir oh çektim ve bu kez gülümsememi gizlemek için bir çaba göstermedim.

Bundan daha güzel bir ceza veremezlerdi herhalde.

Bunda Bayan Talose'un parmağı olduğu kesindi. Belki de, bana kanı gerçekten ısınmıştı. Üstelik, Bayan Dagora'dan da negatif hiçbir his geçmiyordu bana. Onun da hakkını yiyemezdim tabii.

"Bakıyorum da oldukça üzdü bu ceza seni?" Gülümsemem daha da büyüdü.

"Kitaplarla aram çok iyidir efendim." Bayan Dagora başını hafifçe salladı.

"Doğru tahmin etmişim. Seni daha fazla tutmayayım Helena. Derslere devamının ne kadar önemli olduğunu biliyorsun." Anında ciddileşen ifadesi ve havalanan tek kaşı içimin ürpermesine sebep oldu. İstediği saniye, çok ciddi olabilen bir kadındı Bayan Dagora.

"İyi günler Bayan Dagora." Kendimi tekrar geçide bırakıp Tempersitar yerleşkesine geri döndüm. Dersimiz başlamak üzereydi ve arkadaşlarıma olanları anlatmak için vaktim yoktu. Meraklı gözlerle ortak alanda beni bekleyen üçlüye sonra anlatırım anlamında bir işaret yapıp önlerinden derse yürümeye başladım. Favori derslerimden biri olacağına inandığım dersin ilk günüydü bugün, Yerel branştan, Element Hakimiyeti dersi!

Yerel branş içerisinde Bayan Talose tarafından verilen tek ders buydu. Diğerlerini Profesör Stan veriyordu. Bu dersin bizim baş elementerimiz tarafından verilecek oluşu beni daha da heyecanlandırıyordu. Belli ki bu dönemin en önemli derslerinden biriydi. Üstelik dün A'dan Z'ye Yaratıklardan sonraki ders olan Sochrular 1'e de girememiştim! Geri kalmamak adına bu derste iki kat çabalarsam belki diğer öğrencilerle aramda olan uçurum bir nebze kapanırdı. Sonuçta temelde bu Akademinin en önemli dersi (bana göre) buydu! Bunu A+ ya da pek iyi ya da her neyle geçmem gerekiyorsa onunla geçecektim.

Hep birlikte eksi üçüncü katta bulunan sahaya indik. Buraya ilk kez iniyordum ve iner inmez bu akademiye olan hayranlığım belki de yirmi kat artmıştı. Burası en az dışarıdaki arazi kadar büyüktü ve açık alan gibiydi. Hiç kolon yoktu. Üst katların buraya nasıl çökmediğini sormayacaktım.

Kim bilir ne bitkisinin ne sochrusu tutuyordu burayı.

Muazzam genişlikte ve yüksek tavanlı bir alanda, adeta açık havadaymışçasına eğitim alacaktık. Bu geniş alanda dışarıdaki ormanın minyatürü gibi bir alan vardı karşıda. Kısa boylu ağaçlarla kaplıydı. Oraya gelene kadar ise bizi zemindeki toprak karşılıyordu. Burası gerçekten bir yeraltı ormanı gibiydi. Sol tarafımızda kulübeleri andıran birçok bina vardı. Sağ tarafımızda ise sonu uçuruma çıkacakmış gibi duran kayalar vardı. Cam, Chris ve William'ın suratındaki şaşkınlıktan onların da burayı ilk kez gördüğü ve büyülendiği belli oluyordu ancak buraya hayran kalmamak mümkün değildi ki.

Önümüzde koyu gri elbisesiyle buraya ait olamayacak kadar kibar bir biçimde süzülen Bayan Talose vardı.

Uzun bir yürüyüşün ardından sahanın ilerisindeki minyatür ormanın önüne kadar gelmiştik. Tüylerim diken dikendi. Pegasus'un da en az benim kadar mutlu olması beni daha da yükseltiyordu. Bağımızın güçleneceğine adım gibi emindim ve elementime hakimiyetimin artmasının da bunda büyük bir payı olacaktı.

Öğrenme açlığı bir yana, kendi elementimi öğrenecek olmak ayrı bir mutluluktu benim için. Yerimde duramıyordum adeta. Birkaç sevimsiz yüzü kalabalığın arasından bana bakarken seçebilmiştim.

Bunların arasında bana o gün Tulparımı çağırmamı söyleyen çocuk da vardı. Kin tutmak adetim değildi ancak onunla özel olarak hesaplaşmak da farz olmuştu sanki.

William beklenmedik bir hareketle kolunu omzuma attı. Bakışları benimkiyle aynı noktada, o çocuğun üzerindeydi. Kendince beni koruduğunu düşünmüştü anladığım kadarıyla. Gülümseyerek kolunu nazikçe indirdim.

Onu huzursuz etmek için yaptığını anlayabiliyordum elbette ama… Ben de huzursuz olmuştum. Ufacık bir adımla istemsizce yana doğru uzaklaştığımda, bu kez de Chris’in dudağının kenarı kıvrıldı.

En olmadık yerlerde suratına ufak bir gülümseme yerleşen Chris'e bakıp kafamı "Ne Var?" anlamında sağa sola salladım. Omuz silkip önüne döndü.

Bayan Talose gülümseyerek konuşmaya başladı. Ben de elimde defterim ve kalemlerimle, ağzından çıkacak her türlü bilgiyi not etmeye hazır bir biçimde bekliyordum.

"Çaylakların yüzündeki bu hayranlık beni her zaman tatmin etmiştir. Beğendiniz, değil mi?" Kendi de etrafa kısa bir göz gezdirdi ve derin bir nefes aldı. Burada huzurluydu, bu çok belliydi.

"Burayı Territer ve Tempersitar profesörleri uzun yıllar önce yapmışlar. Tüm yerleşkeyi, tarih derslerinde detaylı bir biçimde göreceksiniz ancak size küçük bir ön bilgi vereyim. Burası inşa edilen ilk alan. Yer yüzünde eğitim yapmak mümkün olmayınca, böyle bir alan ihtiyacı doğmuş. O zamanlar sayımız şimdi olduğu kadar fazla değilmiş tabii. Şimdi arazide de eğitim yapabiliyoruz elbette ama buranın yeri biz Tempersitarlar için ayrıdır. Yerin altında bir yerüstü inşa etmek çok da kolay değil takdir edersiniz ki." Hayranlıkla onu dinleyen öğrencilerle bir bir göz teması kurarak cümlelerini tamamladı.

En son gözleri benimkilerle buluştuğunda, sıcak bir gülümseme gönderdi. Bu kadına ayrı bir sevgi besliyordum. Annem bir profesör olsaydı böyle olurdu diye hissetmekten alamıyordum kendimi. Anneme dair hiçbir şey bilmeden böyle bir tahminde bulunmam acınasıydı ama elimde hislerimden başka bir şey yoktu.

Tamamen yeşil parlayan ağaçlara kaydı bakışlarım. Belki de burada korunuyorlardı. Kırmızı parlamıyor, yaprak dökmüyorlardı. Demek düzen bozulmadığında böyle nefes kesiciydiler... Gerçi, o kırmızı parıltı da benim nefesimi kesiyordu orası ayrı.

"6'şar kişilik gruplar olmanızı rica edebilir miyim? Artık derse başlama zamanı." Bayan Talose'un nazik ricasıyla birlikte herkes etrafına bakınmaya başladı.

Ben ağaçlara bakarken bizimkilerden biraz uzaklaşmıştım. Cam kolumdan hafifçe çekerek, beni kendi grubumuza doğru ilerletti ve dar bir çember oluşturmamızı sağladı. Ben oda arkadaşlarım hariç kimseyle tanışmadığımdan, bu işi onlara bırakacaktım.

"Erik'le Tom'a ne dersiniz?" yüzümü hafifçe buruşturdum. Biri bari kız olsaydı. İlgilenmemek buraya kadardı. Gözlerimi etrafa çevirip, bir kız arkadaş bulmaya çalıştım bize. Bakışlarım, olduğu yerde tedirgin bir yüz ifadesiyle etrafına bakan kıza değdiğinde durakladı.

"Ya o? Tanıyor musunuz?" Gözlerimle baktığım yerdeki kızı işaret ettim. Üçü de kafalarını sağa sola salladı.

"Biri o oluyor o zaman. Diğerini de siz seçin." Ben kızın yanına doğru yürürken Chris'in homurdandığını duydum.

Suratsız mendebur.

"Hey! Bize katılmak ister misin?" Bir yandan gülümseyerek ona yaklaşıp diğer yandan da elimle arkamda kalan erkek grubumu işaret ediyordum. Uzaktan tam seçemediğim fiziksel özellikleri yavaş yavaş yerine oturmuştu.

Aşırı tatlı bir yüzü vardı. Bir an onun katılmasını istediğime pişman olduğum bile söylenebilirdi.

Küçük Helena’nın bana acınası olduğumu hissettirecek bir bakış atmasına izin dahi vermemiştim ki, onun yerini Pegasus’un neşesi aldı.

Hain!

Eğer yapabilseydi, şu an bana omuz silkerdi buna emindim.

Kıskandığım falan yoktu.

Kumral dalgalı saçları, esmer bir teni ve kahverengi büyük gözleri ile… Fazla sevimliydi hepsi buydu. Boyu biraz kısaydı ve bu onu daha da sevimli yapıyordu. Fiziksel olarak benim tam zıttım gibi bir şeydi.

"Helena ben. Şey, Lincoln olan.” Soy adımı sesli dile getirir getirmez gerçek yine, tokat gibi çarptı yüzüme. Gruba ekip arkadaşı bulmak için benim gitmem… Doğru bir karar değildi. Unutmuştum. Bir Lincoln olduğumu unutmuştum. “Ah, doğru ya…” diye devam ettim yüzüm düşmüş bir biçimde. “Ben bir an Lincoln olduğumu unuttum. Gelmek istemezsen anlarım hiç sorun yok." Gözlerini birkaç kez kırpan kızın yüzündeki durgun ifade dağıldı ve yerine bir gülümseme yerleşti. "Ben en iyisi gideyim." diyerek daha fazla saçmalamadan arkamı işaret etmiştim ki konuşmaya başladı.

"Tara ben. Kusura bakma, sana kendini kötü hissettirdim. Size katılmayı çok isterim." Bu kez ben de gülümsedim. Kızı daha ilk dakikadan korkutmak istemiyordum ama bir kız arkadaş fikri hoşuma gitmişti. Yanımda Tara ile bizimkilere doğru ilerledim.

"Bu Tara.” Diye girdim söze sanki daha fazlası varmış gibi… “Ve, işte bu kadar! Bildiklerim bu kadardı." Chris, gözlerini devirirken, Cam ve William gülümseyerek kendilerini tanıttılar. Chris suratsızını da William tanıttı. O sırada Chris ağaçlara doğru bakıyordu. Eğilip elimi ağzıma siper ettim.

"Sen ona aldırma. O biraz...” diye girdim söze ama hangi kelimeyi kullanacağımı seçemedim. Mendebur? Fazla iddialıydı. Bunu içimden söylemeye devam etmem gerekiyordu. “Soğuktur.” Diyebildim en sonunda. “Kimseyi de sevmez. Yani gerçi seviyor birilerini ama beni sevmiyor da olabilir. Belki seni sever." Cümlenin sonuna doğru içime bir sıkıntı çöktü.

Benimle bir türlü adam akıllı arkadaş olamayan Chris, Tara'yı sever miydi acaba?

Bir Chris'e bir Tara'ya bakmaya başladım. Söylediklerimden sonra gülümseyerek Chris'e bakıyordu Tara.

Tara'nın bakışlarını hissetmiş olacak ki Chris de bize dönmüştü. Şimdi de ikisi birbirlerine bakıyorlardı!

Chris yine düz bir ifadeyle bakıyor olsa da, sonuçta bakıyordu ve onun birine birkaç saniyeden uzun bakmışlığı yoktu.

Bu garip bakışmayı bölmek, ortamdaki gerginliği azaltmak adına Tara’ya doğru döndüm.

"Sochrular 1 dersini kaçırdım." Dedim dünden beri beni yiyip bitiren gerçeği bir kere daha dile getirerek. “Ne anlattı profesör?” Tam bir şeyler öğrenecek ve sonunda lanet olasıca açığımı kapatacaktım ki, bu kez de Cam birini bize doğru getirip tanıştırdı. Az önce bahsettiği Erik ya da Tom olmalıydı. Mavi gözleri donuktu ancak belli ki kendini gergin olmamak için zorlamaya çalışıyordu. Dağınık sarı saçları alnına düşmüştü. Boyu Cam'den uzundu.

"Erik'le tanışın. Benim çocukluktan tanıdığım bir arkadaşım. Onun da Tempersitar olduğunu daha yeni fark ediyorum. Kusura bakma adamım." Birbirlerine yumruk tokuşturduktan hemen sonraa Erik her birimizle göz teması kurdu ve kendimizi tanıtırken sessiz kaldı. Tanışma faslını bölen, Bayan Talose olmuştu.

"Gruplar oluşmuş gibi duruyor. Başlayalım mı artık?" Eliyle yanında kalan alanı işaret etti.

"Kendi grubunuz içerisinde de ikiye bölünmenizi istiyorum. Bir taraf saldırı, bir taraf ise savunma olacak. Saldırı olan tarafı ormana, savunma olan tarafı ise yerleşkeye alacağız." Demek bu kulübe benzeri yapıların olduğu sol tarafa yerleşke deniyordu. Gözlerimi de kulaklarımı da dört açmış Bayan Talose'un ağzından çıkan her şeyi can kulağıyla dinliyordum. Defterime buranın küçük bir şemasını çizip sol tarafa yerleşke yazdım. Omzumun üzerinden defterime bakmaya çalışan William'ı görünce defteri göğsüme doğru saklayıp koluna vurdum.

"Uzak dur!" Gülerek ellerini havaya kaldırdı.

"Aynı takımdayız komando." Bu kez söylediği şeye gülme sırası bendeydi.

"Sen komandoyu nereden biliyorsun?"

"Benim annem bir insan. Anlamışsındır sanıyordum." Sesindeki aşağılamaya aldırmadan koluna tekrar vurdum ve göğsümdeki defteri çıkarıp William'ın yüzüne bakarak bir şeyler daha not ettim. Kudursundu.

William insanların dünyasından anlıyor, dikkatli ol!

Deftere William'la uzaktan yakından alakası olmayan, korkunç bir gülümseyen surat çizmeyi de ihmal etmemiştim. Öyle ki, gamzeleri yerine geçecek iki küçük çizgi bile vardı çizimimde ama… Çizdiğim figürün onunla alakası bile yoktu elbette.

Bu kez aramızdaki bakışmada gözleri gidip gelen Chris olmuştu. Bir bana bir William'a baktıktan sonra gözlerini kısarak Cam'in yanına ilerledi. Tara sağa sola bakıyordu. Bayan Talose konuşmaya devam etti.

"Ders bittiğinde hangi takımda hayatta kalan sayısı daha fazla ise, o takım kazanacak. Kendi kurduğunuz takımla savaşacaksınız. Ödüle gelirsek, her gruptan kazanan takımı küçük bir sürpriz bekliyor." Hayatta kalan derken? Tara ve ben korku dolu gözlerle birbirimize bakarken dört erkek oldukça rahat görünüyordu. Yine anlamadığımız bir şeyler dönüyordu belli ki. William sağa sola baktıktan sonra gözleri beni buldu ve aramızdaki birkaç adım mesafeyi kapattı.

"Gerçekten ölmeyeceksin, korkma Jokey." Sinirle gözlerimi kıstım.

"Sanırım takımlara karar verilmiş, ayrı takımlarda olduğumuz kesinleşmiş ve ben hangi takımdaysam benim kaybettiğim de kesinleşmiş?" William konuşmaya fırsat bulamadan Chris kolumdan tutup çekiştirmeye başladı. Burnuma anında o tanıdık koku doldu.

Tanıdık.

Chris'in kokusu nerden tanıdık oluyordu acaba?

"Düşmanla konuşma." Ben şimdi bununla mı takımdım? Tanrım al canımı.

"Üçüncü kim?"

Lütfen sevimli biri olsun.

Lütfen.

Sevimli.

Lütfen.

Cam? Tara?

"Erik." Chris'in esir almadığı kolumu alnıma vurarak bayılıyormuş gibi yaptım. Chris'in tutuşu bir anda sertleşti ve diğer kolunu başımın altına koydu. Üzerime doğru eğildi ve kokusu soluduğum her bir hava molekülünü esir aldı. Ben de anında, panikle geri doğruldum. Ancak belli ki bu çok da doğru bir hamle değildi.

Saniyeler içerisinde aramızda sadece santimler kaldı ve bir anda ikimizi de elektrik çarpmış gibi zıt köşelere savrulduk. Bütün alıcılarımı esir alan koku etkisini bir miktar azaltmıştı şimdi. Vanilyanın yerini alan toprak kokusu tekrar doğadaymışım gibi hissetmeme olanak verdi. Başım dönmüştü.

Ani hareket ettiğimden olsa gerek.

Şimdi gerçekten bayılsam yalancı çoban olduğumdan kimse bana inanmayacaktı. Silkindim.

"Ciddi değildim! Bayılmıyorum." Dedim bir de kendimi açıklamak zorunda kalarak. Yaptığım şey, hiçbir ilgi çekmeden yok olup gitmesi gereken bir şeydi aslında ama o bayılacağımı sanmış, beni tutmayı seçmişti.

"Neden bayılıyormuş gibi yaptın o zaman? Delirdin mi? Bir şey oldu sandım." Sert ses tonu, gözlerimi birkaç kez kırpmama sebep oldu. Sinirliydi. Ancak sinirinin kaynağını bilmiyordum.

"Heyecanlandım herhalde." Bana bir gram inanmadığını belli edercesine gözlerini devirdi ve daha fazla konuşmadan beni sürüklemeye devam etti. Olaylardan Chris kadar uzak olmayan Erik belli ki durumu daha net anlamıştı ama ses çıkarmadı. Dostça gülümsemeye çalıştım ve karşılığında çatık kaşlar buldum.

Takım arkadaşlarını öğrenince bayılıyor gibi yaparsan böyle olur.

Kişisel değil mi deseydim acaba?

Ben yıkılmamaya, güçlü kalmaya çalışırken Chris takım kaptanlığını ilan etmiş, bir şeyler anlatmaya başlamıştı.

"Ormandan saldırı ekibi gelecek, kayalıklardan ise canavar illüzyonları. Tetikte olmamız gereken iki taraf var ve üç kişiyiz. İllüzyonları alt etmek daha kolay olduğundan, buraya tek kişi yeterli olacaktır. Erik sen o tarafı savun. Jokey ve ben de Saldırı ekibine odaklanacağız. Ormandan saldırı planlamaları bir hayli zor. Nereden geleceklerini tahmin edebiliyoruz ve saklanma avantajı bizden yana." Chris konuşurken ben bir elimde defter bir elimde kalem hızlı hızlı not almaya çalışıyordum.

Deftere birkaç cin ali, bir iki canavar ve tepelerine de konuşma bulutları çizmiştim. Savunma tarafındaki cin alilerin bulutunda "savunun!"" yazıyordu. İllüzyonların oraya çizdiğim köpeğimsi canavarların bulutunda ise "hrrr" yazıyordu.

Ben kendi kendime bir yandan not alıp bir yandan eğlenirken Chris elimden defteri sertçe çekip kısık gözlerle bana baktı.

"Duysan yetmiyor mu? Neden her şeyi yazıyorsun?" Dediklerini şöyle bir düşündüm...

Baya haklıydı aslında.

Ama ben de bir konuda oldukça haklıydım.

Ona neydi ki?

"Sana ne?" Chris ters ters bakıp defteri ve kalemi bir köşeye bıraktı. Bense hemen geri almak için Chris'in arkasını dönmesini bekledim. Chris diğer tarafa döner dönmez defterimi ve kalemimi tekrar aldım. Bu sırada saldırı ekipleri uzaklaşmıştı. Herkes sırayla bu oyunu oynayacaktı ve belli ki ilk grup bizdik. Diğer grupların çıt çıkarmadan izlemesi gerekiyordu.

“Daha akademinin ikinci gününden, hiç kimse doğru düzgün bir sochru bilmezken nasıl yapacağız bu yarışmayı?” dediğimde tek kaşını kaldırarak baktı bana. Nasıl savunacaktım ki? Savunmaya da saldırmaya dair de hiçbir fikrim yoktu. Onların da olmamalıydı ama… Onlar benim gibi fanusta büyümemişti.

“Sochrular 1 dersinde öğrenilen temel sochrularla.” Dediğinde sinirle kıstım gözlerimi. Ona bin kez, dersi bana aktarması için adeta yalvarmıştım! Lanet olasıca çocuk. Şimdi nasıl savunacaktım ben?

"Gel." Dedi bıkkın bir sesle ve beni yönlendirerek yerleşkedeki iki katlı kulübelerden birinin üst katına çıkardı. Burası çok genişti. Bir salon gibi döşenmişti. Birkaç sehpa, bir masa iki tane koltuk ve raflar vardı. Rafların olduğu duvarın karşısındaki duvarda bir manzara tablosu, sehpanın üzerinde ise saksıda ışıklı bir bitki vardı. Bana eliyle odanın sağında, en geride kalan balkonu işaret etti.

"Burada gözcülük yapacaksın. Saat yönleri kullanacağız anlaşıldı mı? Ormana tam karşıdan bakan biri için orman saat 12 yönü olacak. Nerede bir kıpırtı görürsen bağırarak sesini bana da Erik'e de duyuracaksın. Ama sen sadece ormana doğru bak ve gözünü bile kırpma." Başımı hızlı hızlı sallayıp yerime yerleştim. Yapabileceğim sadece buydu zaten. Gözümü kullanıp, onları uyarmaya çalışabilirdim hepsi buydu.

Balkonun demirlerinde perde gibi, koyu renkli desensiz bir kumaş asılıydı. Kendimi onunla kamufle edebileceğimi düşünmüştüm. Perdenin arkasında kalmaya, görünmemeye alışıktım. Sağıma soluma bakarak alanı iyice tanımaya çalıştım. Orman tam karşımdaydı ve önüm ise açık bir düzlüktü.

Chris de bu arada merdivenleri birer birer iniyordu. Arkamda kalan Erik'e ve merdivenleri inen Chris'e tekrar baktım. Ellerimizde ne bir silah ne bir ekipman vardı.

Bu düşündüğüm ise anında bana saçma gelmişti.

Silah zaten bizdik.

Ekipman da.

Bir elementer olmaya ne zaman alışacaktım?

Hadi Pegasus! Bileğimize kuvvet!

🔮

Instagram: byk.literatur

Tiktok: buseninkurgulari

Instagram Ay kuşağı: aykusagi.serisi

KURGULARIM İÇİN BİR WHATSAPP KANALI KURDUM. KİTAPLARIMA VE KURGULARIMA DAİR HER ŞEYİ İLK ORADA PAYLAŞACAĞIM. KATILMAK İSTERSENİZ QR KOD BIRAKIYORUM

Merhaba!

Yine uzun bir bölüm, yine akademide bir çok şey oluyor...

Bu bölümün sorusu, elementer alemindeki düzenin bozulması üzerine. Bu konuda bi fikriniz var mı? Sizce düzenin bozulması, nereye bağlanacak?

 

 

Bölüm : 29.08.2025 11:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...