

🔮
Birinin direnişi, bir başkasının vazgeçişi olur diye okumuştum bir kitapta. Direnmeyi marifet sanar, vazgeçene üstten bakardım. Hiçbir zaman vazgeçmeyeceğimi fısıldardım kendime, bir kitabı bırakıp sehpanın üzerine koyarken ama hemen sonrasında gerçeklik tokat gibi çarpardı suratıma.
Ben, doğarken vazgeçmiştim.
Bedenimin içine bir hazine gibi saklanmış olan ruhumun derinliklerini kendim dahi göremezdim. Üzerine koyu renkli bir çarşaf örtülmüş, sonra da tozlu bir rafa kaldırılmıştı sanki. Bir antikaydım sanki. Evi süsleyen ufak bir nesneden farkım yoktu. Varlığım görünmez, yokluğum ödüldü.
Savrulan bir toz tanesiydim. Hep aynı sokakta esiyor, hep aynı insanların üstüne konuyordum ve sonum da hep aynı oluyordu. Biri beni, ufak bir el hareketiyle silkeliyordu yakasından.
Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. Karamsar ruhumun kasvetine katılıp gitmek için kötü bir zamandı. Gözlerimi, kolumdaki camı kırık saate diktim. On dakika sonra özgürdüm. Bir kölenin özgür olabileceği kadar.
Başımı içeriye, fazla büyük olmayan mağazaya doğru şöyle bir uzatıp etrafı kolaçan ettim. Gelen giden yoktu. Günün yavaş saatleri gelmişti çoktan. Benim birilerinin yakasından silkelenip yeri boyladığım saatler.
Bir kül kedisi misali, saat 8'i vurunca görünmezliğimi kaybediyordum sanki. Bana soru sormak için yanıma yaklaşan müşteriler kapıya ilerleyip benden uzaklaştıkça bedenim şeffaflaşıyordu. Müşterilerin ellerine alıp, satın almaktan vazgeçtikleri ve ilk buldukları yere bıraktıkları birkaç parça eşyayı yerlerine koymak için kasanın arkasından çıkıp içeri geçtim.
Yerlerine götürmek için elime aldığım onlarca üründen, sevdiğim bir çikolatayı seçip açtım. Ruhumun içinde titreşen ve varlığımı hatırlatan hormonları tetiklediğinden olsa gerek, çikolatayı severdim... Tadını çıkararak yemeyi severdim üstelik. Geçiştirmeyi değil.
Günün yorgunluğunu alıp götürmesi, beni uzun süreli iç muhakememden uzaklaştırması için yavaş yavaş yedikten ve ürünleri yerlerine bıraktıktan sonra çikolatanın ücretini kasaya bıraktım. Yeşil gözlerim usulca bedenime, ortama uyum sağlamam için bana verilmiş olan önlüğe kaydı. Beni görünür yapan, insanların gün içerisinde benimle konuşmasına sebep olan çirkin önlüğe. Yavaş hareketlerle önlüğü çıkarıp tezganın altına yerleştirdikten sonra mağazada gezdirdim gözlerimi. Takvimden bir yaprak daha eksilirken, direnişime yeni bir gün eklenmişti. İşe gelmek için yataktan kalktığım her gün, benim direnişi kazandığım ve birilerinin vazgeçtiği gündü.
Işığı kapatırken yüzüme yayılan gülümsemenin üzerinde durmadan mağazayı kilitledim ve caddeye attım kendimi.
Soğuk, savrulmaya mahkum tek toz tanesi benmişim gibi üzerime akın etti. Ciğerlerimi temiz havayla buluştururken bir başka direnişi hatırlatıyordum kendime. Temiz havanın tadını çıkarmanın kıymetini herkes bilmezdi... Derin bir nefes almanın, ciğerlerine dolan soğuk havanın bıraktığı hissi takdir etmezdi herkes. Bakışlarımı caddenin yukarı kısmına değdirmeden sabitledim yere.
Bir süredir takip ediliyordum ve bunun farkındaydım.
Sadece... takip edenlerden herhangi bir adım gelmediğinden ve bu uzun zamandır böyle devam ettiğinden umursamamıştım. Amaçları bana zarar vermek olsaydı, en son ne zaman ziyaret ettiğimi bile hatırlamadığım Utah gölünün dibini boylamış olurdum çoktan. Kim bilir? Belki de o zaman bu ekosisteme bir faydam olurdu. Yalnızda uçuşmaktan fazlasını yapmış olurdum...
Kaybedecek bir şeyim yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. Elbette takip edilme sebebimi merak ediyordum, ancak durdurup onları soramazdım da. Takipçilerimin biri genç bir kadın, diğeri ise hemen hemen aynı yaşlarda uzun boylu bir erkekti. Aramızda hep belirli bir mesafe olurdu ve onlara dair fiziki detayları hiçbir zaman tam anlamıyla seçemezdim ama üstlerinde aylardır eskiyen siyah, absürt derecede büyük montları da onları her koşulda tanımam için çok yardımcı oluyordu. Anahtarı cebime koyup takipçilerimin aksi yönde, loş sokakta aşağı doğru yürümeye başladım. Aklım her zamanki uçsuz bucaksız yolculuklarından birindeydi yine. Bedenimin sınırlarını zorlamayı, fazla çalıştığı için hararet yapan bir motor misali duman çıkarmayı seviyordu. Cebimden şarjı azalmış telefonu çıkarıp mesajlara göz gezdirdim. En yakın iki arkadaşımla birlikte bir sohbet grubunun parçasıydım ve kendi aklımın hapishanesinden çıkmanın en hızlı yolu, onların hayatlarında yaşanan olayları okumak olurdu her zaman.
Benim hayatım gece ve gündüz gibi hep aynı döngüye hapsedilmişti. Gündüz geceyi kovalardı ve gece hiçbir zaman gündüzden kaçamazdı.
İşe git, eve gel, yemek ye, kitap oku, uyu ve tekrar işe git.
Utah'ta, Midvale kasabasında, sakin bir sokakta babamla birlikte yaşıyordum. Bir kardeşim yoktu. Elimde olmadığı halde, tattığım en büyük pişmanlıktı bu belki de... Beni depresif düşüncelere sürükleyen, amansız bir hastalıktı sanki. Hiç var olmamış bir duygunun, hiç görmediğim birinin özlemini çekmek gibiydi. Bu duyguyu da iyi bilirdim elbette çünkü... Annem beni doğururken ölmüştü.
Herhangi bir suçluluk hissetmiyordum, sadece; eğer ebeveynlerimden birini kaybedeceksem bunun babam olmasını tercih edeceğimi biliyordum. Annemi hiç tanımadığım halde...
Birkaç sokak ötemizde, bizim evimize benzer evlerde oturan bu iki arkadaşım Aileen ve Marva hayatımdaki tek hareketlilikti. Beni yakasından silkelememiş tek insanlardı. Beni koyu renkli çarşafa rağmen gören, bana baktıklarında savrulan bir ruh yerine onlara iyi gelen bir silüet gören tek insanlar.
Benim için bir çapa gibilerdi. Uçsuz bucaksız okyanusta dalgaların arasında yok olmadan hemen önce zemine atılmış bir demir yığını.
Gözlerimi onlardan gelen mesajlardan aldım ve hayatlarında olan biten onlarca şeyi düşünerek yürümeye başladım. İkisi de bu sene birçok üniversiteye başvurmuştu ve kabul bekliyorlardı. Kısa bir süre sonra, kabul mektupları gelmeye başlayacaktı ve ben bu kasabanın daimi kayıp ruhu, bahtsız Helena'sı olarak kalmaya devam edecektim. Belki aynı, belki farklı üniversitelere gideceklerdi ancak bildiğim bir şey varsa, o da benimkinden çok daha güzel bir hayatları olacağıydı. Olması gereken de buydu. Onlar, benim üstlerine konduğum birer çiçeklerdi. Benimle aynı şartlara, aynı hayatlara sahip olamazlardı. Kimse onları silkelemezdi mesela... Yalnızca okşarlardı.
İşyerime yakın olan mütevazi evimizi caddenin sonunda gördüğümde, dönüp takipçilerime bakmak kabalığını yapmamak için kendimi zor tutuyordum. Eğer salak değillerse, onları fark ettiğimi biliyor olmalıydılar. Beni yaklaşık üç aydır, doğum günümden beri takip ediyorlardı. Vazgeçişimin 18'inci yılını kutlamaya, beni tebrik etmeye gönderilmiş gibilerdi.
Evin anahtarını bulmak adına ceplerimi hızlıca karıştırıp, bir yandan telefonuma tekrar göz gezdirdim. Kapıyı açtığımda burnuma dolan, benliğimin bir parçası haline gelmiş olan çürümüş meyve kokusunu cennetten bir kokuymuş gibi karşıladı ciğerlerim. Tanıdık iyiydi, sürprizlerden hoşlanmazdım. Yine bir yerlerde, bir şarap şişesinin dibi görülmüş ve bana 'hoşgeldin' diyebilmek için kokusu evi sarmıştı.
Babam uzun zamandır bütün vaktini içkiye ayırıyordu. Ne kadar uzun bir süreydi, bunu bende bilmiyordum. Bu durumdan şikayetçi değildim, içip içip beni dövdüğü falan yoktu. Kendi hayatından kendi sorumluydu. Dibini gördüğü şişelerle aile olmayı, içtiği her bir yuduma sarılmayı tercih etmişti.
Onun direnişi, benim vazgeçişimdi.
Onun yokluğu, benim yalnızlığımdı. Beni tıpkı arkadaşlarım gibi kabul etmesini, sarıp sarmalamasını istediğim yegane insandı ancak her zaman her istediğimiz olmuyordu.
Herkesin kendine ait bir yaşam mücadelesi vardı ve dünyada bu mücadeleyi tek başına veren birçok insan vardı. Ben de bu insanlardan biriydim işte. Kendi başıma bir koşuşturmacanın içerisindeydim. Herkes gibi kendimce hedeflerim vardı ancak onlara ulaşabileceğime dair inancım ya da çabalayacak gücüm yoktu. Çok zengin ya da çok mutlu bir insan nasıl ölüp gidecekse ben de öyle ölüp gidecektim. Hayallerini gerçekleştirmiş, başarılı biri olarak ya da başarısız biri olarak. Er ya da geç, gideceğim yer annemin yanıydı.
Yeni almış olduğum günlüğümden birkaç banknotu komodinin üzerine, ayıldığında bulabilmesi için bıraktım. Bu yaşa kadar bir şekilde gelmiş olduğumun verdiği minnetle, başımın üstünde bir çatı olmasına teşekkür etmek için günlüğümün küçük bir kısmını ona bırakırdım. Emeğimin onun avcunda açılan bir şarap şişesine dönüşmesini, hemen ardından da bu eve benim ciğerlerime dolmak üzere çürümüş meyve kokusu olarak yayılmasını izlerdim usul usul. Geri kalanı ise o meçhul hayallere ulaşacak gücü bir gün toparlarsam diye, odamın zemininde yatıyordu.
Yaşadığımız ev iki katlı, küçük bir evdi. Üst kat sadece iki odadan oluşuyordu. Biri benim, diğeri ise babamındı. Babamın nerde uyuyakaldığını bildiğinden değildi ancak odayı sahiplenebilecek başka bir aile üyem yoktu. Bu küçük eve fazla geliyorduk.
Benim odam onunkine kıyasla daha büyüktü. Mutfak ise evde yemek yemeyen ben ve genel olarak yemek yemeyen babam için gereksizdi. En azından ben öyle olduğunu varsayıyordum. Belki de babam bir süper insandı... Kim bilir? Bilimadamları tarafından incelenmeli, yalnızca şarap içerek hayatta kalabildiği için deneylere konu olmalıydı. Evin bir arka bahçesi yoktu, sadece girişteki ufak yeşillik kısım bahçe olarak adlandırılabilirdi. Üzerinde birkaç katlanır sandalye, bir katlanır masa ve çocukluğumdan beri bizimle olduğunu bildiğim bir pufun bulunduğu küçük bir bahçe...
Ev babama aitti bu yüzden en azından kira derdimiz yoktu. Annem ile ilk evlendiklerinde, bu şirin evi ilmek ilmek döşedikleri canlanırdı sık sık gözümde. Belki duvarları sarı olan oturma odasını birlikte boyamışlardı. Kaldığım odayı ebeveyn odası olarak hayal etmişlerdi belki çünkü diğer odadan daha büyüktü. Belki odanın bir kısmını bölüp, bir ebeveyn banyosu yapmak istemişlerdi. Mutfağın doğru düzgün kapanmayan dolap kapaklarını onlar takmışlardı belki... Babam biraz sakardı ve annem onu azarlıyordu. Sonrasında gülüşüyor, işi profesyonellere bırakmaya karar veriyorlardı...
Gözlerimin önüne gelen o görüntülerde, başrole kafamdaki Gwenn Lincoln'ü koyardım. Evin hiçbir yerinde fotoğrafı bulunmayan, yüzünü hiç görmediğim annem için bir tahminim vardı. Ben kızıl saçlı ve yeşil gözlü olduğumdan ve babam ile hiçbir alakam olmadığından, anneme benzediğimi hayal ederdim. Ona benzemek zorundaydım. Tom Lincoln'e benzeyemezdim. Fiziken bile.
Dolaba dün yerleştirdiğim şişe sütü açıp kendimi koltuğa bıraktım. Babam evde miydi değil miydi bilmiyordum. Tıpkı benim gibi, bir başka toz tanesiydi O da. Aramızda tek bir fark vardı o da onun ben de dahil herkes tarafından silkelenmiş oluşuydu...
Sütü içip yorgun argın odama geçtiğimde, sırtıma telleri batan eski yatağıma kaşlarımı çattım. Kesinlikle bundan daha iyisini hak ettiğimi biliyordum, ancak biriktirdiğim parayı böyle lükslere harcamak istemiyordum. Bir gün başka bir hayat kurmak için ona ihtiyacım olacaktı. Bir iş kuracaktım, hayallerimin peşinden gitme gücünü kendimde bulduğum dakika bu kasabayı terk edecektim. Oldukça uzun bir süredir para biriktiriyordum. Üstelik babama ayırdığım para hariç neredeyse içerisinden hiç para harcamadan. Eksiğim artık para değil, azim denebilirdi hatta. Sadece bir süre daha bu korkunç yatakta yatmam, bu eski kıyafetleri giymem, süt içmem ve gökten azim yağsın diye dua etmem gerekiyordu hepsi bu.
Kim bilir, belki babamı bile iyileştirebilirdim.
Belki ona direnmek için bir sebebi olduğunu gösterirdim. Onun vazgeçişi, benim direnişim olurdu.
***
Uzun, sonunu göremediğim dar bir nehir iki dağın arasından usulca akıp gidiyordu. Nehrin bir tarafındaki dağın tepesinde duruyor, tedirgin bir biçimde aşağı, nehre bakıyordum. Derin olmadığı belli olan nehrin kulağıma güçlükle ulaşan akışını dinledim bir süre. Rüzgarın ağaçlara ve yapraklara değişini, ıslık benzeri hafif bir uğultu ile nehirden gelen su sesine eşlik edişini... Gözlerim kendiliğinden kapanmış, kızıl-turuncu saçlarım tıpkı yapraklar gibi rüzgara teslim olmuştu.
Nereden geldiğini anlayamadığım uluma gözlerimi hızla açmama sebep oldu. Nerede olduğumu, burada ne yaptığımı bilmiyordum. Yalnızca bir uluma duymuştum ve tedirginliğim kat ve kat artmıştı. Güvende değildim ve sesin nereden geldiğini bile seçememiştim. Kocaman olmuş gözlerimle hızla taradım etrafımı. Birkaç saniye sonra, karşıdaki dağın uzak köşesinde uluyan, başını açık gökyüzüne çevirmiş kurda ilişti gözlerim. Geceye meydan okuyacak kadar siyah bir kürkü, huzurlu ortamı bıçak gibi kesen ürkütücü bir sesi vardı.
Çok büyüktü...
Kalbimin ağzımda atmasına sebep olacak kadar.
Beni ondan ayıran tek şey altımızdaki nehirdi. İki dağı birbirinden ayıran, usulca akan sığ nehir...Geri geri gitmek, bulunduğum yerden uzaklaşmak istiyordum ama bedenim kilitlenip kalmıştı sanki. Acımaya başlamış olan gözlerim kurda saplanıp kalmıştı ve gözlerimi ondan alamıyordum bir türlü. Tek tesellim, onun bana bakmıyor oluşuydu. Belki de varlığımı fark etmemişti. Kısık nefesler ile bedenimin kontrolünü geri kazanmaya çalıştım. Yumruk olmuş ellerimi birkaç kez açıp kapatarak kendimi hareket etmeye zorladım ve geriye doğru oldukça yavaş bir adım attım.
Adım attığım anda, rüzgarın uğursuz şarkısı kesildi. Yapraklar hareket etmeyi bıraktı ve nehir durdu sanki. Simsiyah kürke sahip olan kurdun en az kürkü kadar siyah olan bakışları hızla bana döndü. Büyük gözleri benimkilere bir ok gibi saplandı ve keskin bakışları bedenimi delip geçmeye başladı. Benim ufak ve tedirgin adımımın aksine oldukça büyük bir adım attı. Yanıma gelmesi, çok sürmeyecekti...
Gözlerimi, ne olduğunu seçemediğim kelimelere açtım. Başımı hızla iki yana sallayıp gördüğüm rüyanın etkisinden çıkmaya çalıştım. Rüyamı tam olarak hatırlamasam da, siyah devasa kurdu unutmam zaman alacaktı.
Birkaç derin nefes alıp tek hamlede çıktım yataktan. Babam kendince sessiz bir şekilde, anlamadığım şeyler homurdanıyordu. Bir ara yabancı bir ses seçebildim. Biri gelmiş olmalıydı. Üzerime baktım, dün işe gitmek için giydiğim kıyafetlerle uyuyakalmıştım. Belki kendime çeki düzen verebilirdim ama... dış kapının kapanma sesi kulaklarıma ulaştığında vazgeçtim.
"Kim gelmiş?" yerinde tutamadığı kafası öne arkaya sallanırken, kapıya bakan yüzünü bana çevirdi.
"Yanlış numara." Onun bu hallerini iyi bildiğimden, ağzında yuvarlanan anlaşılmaz kelimelerden bir anlam çıkarabiliyordum. Kolumdaki kırık camlı saate baktım. Saat henüz sabah yedi bile değildi.
"Yanlış numara mı? Bu saatte mi?" düşmeden oturmak istiyormuş gibi, kendini hızla koltuğa bıraktı. Gözleri normalde olduğundan daha koyuydu sanki... Her zamankinden daha sarhoş, daha kaybolmuş görünüyordu. Bir cevap vereceğini düşünmemiştim, öyle de oldu. Kimin geldiğini merak ederek kapıyı açıp arkalarından bakmak istedim. Belki de buranın çocukları, babamın bu hallerini bildiğinden onunla alay ediyorlardı. Koltukta sızmak üzere olan babam, kapıyı açtığımı duyunca hızla kalktı yerinden. Sağa sola savrularak yanıma gelmeye çalışıyordu. Sinirlenmişti, bunu anlayabiliyordum.
Tom Lincoln sinirlenmezdi.
O yalnızca... İçerdi işte. Herhangi bir şey hissetmez, hissedemeyecek kadar uyuştuğundan emin olurdu. Yalnızca ruhunun değil, bedeninin de savrulduğundan emin olurdu.
"Kapat o kapıyı." Ağzında yuvarlanan kelimeleri bir kere daha anlamlandırdım ancak cevap vermedim. Arkalarından baktığım iki kişinin ikisi de erkekti. Kapının açılma sesiyle, ön kapının oradan tekrar arkalarına döndüler. Usulca arkamı dönüp, az önce ne için huysuzlandığını hatırlamayan babama baktım. Kendini tekrar koltuğa bırakmak zorunda kalmıştı. Ona yakışmayan ufak duygu kırıntısı yine terk etmişti bedenini ve bir kere daha savurmuştu ruhunu oradan oraya. Yine de problem yaşamamak adına, kapıyı çekip bahçeye doğru çıktım.
"Bu saatte ne için burada olduğunuzu öğrenebilir miyim?" adamların ikisi de hemen hemen aynı boyda, aynı kilodaydı. Ten renkleri de benzer olan bu iki adamdan birinin saçları kahverengi, diğerininki ise siyahtı. Yaşları yirmi beş, otuz civarı görünüyordu. Üzerlerinde kahverengi takımlar vardı. İlginç bir renk olduğunu düşündüm. Onların da aynı şekilde beni incelediğini görebiliyordum. Üzerimdeki eski kıyafetlerde incelenecek pek bir şey yoktu belli ki, onlarınki daha kısa sürdü.
"Bir paketiniz var." Ellerine baktım ancak herhangi bir paket göremedim. Ayrıca hiç takım elbiseli, ya da iki kişi paket taşıyan kuryeler de görmemiştim. Kaşlarım kalkık, yüzlerine bakmaya devam ediyordum. Pek hayra alamet bir paket değildi anlaşılan. Takipçilerimle bir alakası olabilir miydi?
"Paketi göremiyorum." Sesim sakin, meraktan uzaktı. Hayatımda heyecanlanmamı gerektiren hiçbir şey olmuyordu ve olmayacağını da bildiğimden bir şeylere heyecanlanmıyordum. Saçma sapan bir reklam kampanyası ya da senato seçimi tarzı bir şey olabilirdi. Belki de gerçekten üç aylık takipçilerimden geliyordu. Bunların hiçbiri heyecanlanmamı sağlamadı. Siyah saçlı olan, evin sağında bulunan tek kapılı siyah spor arabanın yanına gidip elinde ayakkabı kutusu büyüklüğünde bir paketle döndü. Kuryeler, siyah spor arabalarla da gezmezlerdi... Paketi alıp üzerine baktım. Adresim ve adım uyuşuyordu. Paketi açmak için bir hamlede bulunduğumda boğazını temizleyen kahverengi saçlı kurye dikkatimi üzerinde topladı.
"Kimse yokken açmanız emredildi." Emredildi kısmı yüzüme bir gülümseme yerleştirdi. Emir almaya alışkın olduğum söylenemezdi. Kimden alacaktım ki? Ebeveynleri olmayan, disipline dair hiçbir şey bilmeyen bir çocuktum ben. Bay Krakorn hariç bana kimse, herhangi bir şey yapmamı ya da yapmamamı söylememişti bugüne kadar...
"İçinde bomba varsa eğer beraber patlayacağız." dedim aklımdan geçenleri ortaya dökerken. "Kimse yokken falan açmıyorum." Parmaklarım mührü kolayca bozdu ve paketin içindekileri gözler önüne serdi. Kalın, katlanamaz bir kağıda yazılmış kısa bir paragraf ve onlarca başka kağıt vardı. Harita olduğunu düşündüğüm, katlanmış bir kağıt da tüm bunların altından bana göz kırpıyordu. En üstte duran, kalın kağıdı alıp göz gezdirdim.
Alderwild Elementer Akademisi Çağrı Bildirisi,
Kuzey Amerika Kıtası, Elementer Akademisi Alderwild'den çağırılmış bulunmaktasınız.
Eylül ayı ile birlikte Seçilme Sınavınızın ilk ve ikinci aşamalarını tamamlamanız gerekmektedir.
Çağrıya icabet etmemeniz, duruşma ile sonuçlanır. Geçerli bir gerekçe görülmediği takdirde, duruşma sonucu Captivum'a gönderilmeniz kaçınılmazdır.
Milena Dagora
Beynimin içindeki varlığını sık sık hatırlatan küçük Helena kutuya kaşlarını kaldırarak bakmaya başlamıştı bile çoktan. Yazılanların hiçbiri, bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Öyle ki, herhangi birine bir şey ifade edeceğinden de şüpheliydim...
"Captivum? Alderwild?" Kaşlarım daha da çatılırken nadiren yüzüme yerleşen gülümsemelerden birine ev sahipliği yaptı dudaklarım. " Milena Dagora?" Bedenimi ufak çaplı bir elektrik akımı ele geçirdi sanki ve bana pek uğramayan bir neşe sardı dört yanımı.
Komikti.
Komikti çünkü uydurmaydı.
Yüzüme yerleşmiş olan gülümseme yerini bir kahkahaya bıraktığında sesim kendi kulaklarıma bile yabancı gelmişti. Ancak inkar edemezdim... Gülmek iyi hissettiriyordu. Bir süre gerçekten, komik bir şaka olduğunu düşünerek gülmeye devam ettim. Ancak karşımdaki fazla şık kuryeler bana bir tepki vermeyince durakladım. Neşe bedenimi usulca terk etti ve kafamdaki çarkların peş peşe dönmeye başlaması bir oldu. Kim bana şaka yapardı ki?
"Aileen ve Marva mı? Gerçi onlar bu kadar işsiz değiller." dedikten hemen sonra büktüm dudaklarımı. Elbette bir tahminim daha vardı. "Takipçilerim mi yoksa? Onlar... Baya işsiz görünüyor." Adamların ikisinin de kaşları sonuna kadar çatılınca alt dudağımı ısırdım. Sesli düşünmek iyi bir fikir değildi. "Tanışıyorsanız falan, yanlış bir şey söylemek istemem tabii." diyerek fazla mesai yapmaya karar vermiş olan çenemi kapatmaya çalıştım. Bana acıyarak bakan küçük Helena'ya göz devirdim. Fazla yalnız olduğumu, tanımadığım insanlarla bile konuşmak için can attığımı düşünüyordu ama yanılıyordu.
Yalnızca şaşırmıştım.
Şaşırmıştım çünkü... Bu bir şakaysa bile, birileri uğraşmıştı. Birileri benim için uğraşmıştı.
Bana kaşları çatık bir biçimde bakmayı sürdürdüler. Bu insanları parayla mı tutmuşlardı acaba bu paketi getirmeleri için? Çünkü kesinlikle kurye olmadıklarına emindim.
Bu kadar zahmete girer miydi gerçekten Aileen ve Marva? Kaşlarımı çattım. Neşe, bedenimi tamamen terk etmişti artık.
"Bu şakayı yapan her kimse, baya uğraşmış olmalı."
🔮

İlk bölümün size ne hissettirdiğini benimle paylaşmak isterseniz, sizi yorumlarda bekliyor olacağım!
Lütfen güzel yorumlarınızı, eleştirilerinizi ve oylarınızı kurgumdan esirgemeyin! Aklınıza takılan her şeyi sorun ve eğer okuduğunuzu beğendiyseniz bana göstermekten çekinmeyin :) Buraya yazmaya başladığım ilk günden beri hiçbir zaman oy ya da okunma sınırı koymadım kurgularıma, koymaya da niyetim yok. Ama bu, birilerinin kurgumu beğendiğini görmek istemiyorum demek değil...
Hikayenin konusu ile ilgili tahminlerinizi buraya yorum yapar mısınız?
İnstagram : aykusagi.serisi
tiktok: buseninkurgulari
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.07k Okunma |
519 Oy |
0 Takip |
27 Bölümlü Kitap |