

🔮
Mağazanın ışıklı, küçük tabelasına dalıp gittiğimi fark etmem biraz zaman almıştı. Bay Krakorn'un huzursuz sesini duyduğumda girdiğim transtan çıktım. Dikkatimi çekmek ve beni bir an önce çalıştırmaya başlamak üzere yüksek sesle konuştuğunu bilecek kadar tanımıştım onu. Gözlerime ulaşmayan bir gülümsemeyle içeri girdim. Kendisiyle çok muhabbetim yoktu ancak babamla bile daha az konuşuyordum muhtemelen. O yüzden teknik olarak, kendisi ile muhabbetim var sayılırdı.
"Hemen önlüğünü giy Helena, içerisi biraz kalabalık." Müşterilere ve gereksiz heyecanlanan Bay Krakorn'a göz gezdirdim. Kendisi huysuz bir yaşlıydı. Tezgahın altına istiflediğim kırmızı beyaz önlüğü başımdan geçirip belime bağladım. Beynimi sessize alma, kafamı kurcalayan düşüncelere bir set çekme zamanıydı. İşimin en güzel yanı buydu belki de... Kendimi arkamda bırakabiliyordum.
Sıradan bir market olduğu halde dünyayı kurtarıyormuşçasına ciddi iş yapan patronuma gülümseyip temizlik odasına yöneldim. Ciddi bir adamdı Bay Krakorn. Yaptığı işe de, mağazasına da özen gösterirdi. Temiz bir adamdı ve işini temiz tutmak istiyordu. Her zamanki gibi ilk iş olarak marketi silecektim, daha sonra da yeni gelen ürünlerin yerleştirilmesi ve dağılan mağazanın toplanması gibi bir çok "önemli" işim vardı. Yerleri silmek kesinlikle favorimdi... Tuhaf bir biçimde, beynimi yine çarkları yakmak istiyormuş kadar zorladığım ama kendimden kaçmayı da başardığım bir zaman dilimiydi çünkü. Kafesimin kapağını açıp gidiyordu biri sanki ve beni sanal gerçeklikle oluşturulmuş bir cennete hapsediyordu.
Paketi aldığım günden beri takip edilmemiştim. O yüzden, takipçilerimin, paketi gönderen kişi ya da kişilerle bir bağlantısı olduğuna inanıyordum. Paketi alalı bir aydan fazla olmuştu. Arada bir sakladığım yerden çıkarıp ters bakışlar atıyor, gizli bir bulmaca falan var mı diye tekrar tekrar kontrol ediyor ve sonra yerine bırakıyordum. Çözememiştim. Çözemedikçe sinirleniyordum.
İnterneti ve birçok kitabı didik didik aramama rağmen ne Alderwild, ne Milena Dagora ne de Captivum denilen, karakol tarzı bir yer olduğunu düşündüğüm yer hakkında bilgi bulamamıştım. Birçok kez bu araştırmayı yapmış olmam bile gülünç geliyordu aslında. Elementer diye bir kelime bile yoktu. Ama birinin benimle böylesine dalga geçmesi için de bir sebep yoktu. Üstelik üzerinden bir ay geçmesine rağmen bunun bir şaka olduğunu düşündürecek kimse de çıkmamıştı karşıma. Birinin çıkıp 'Şaka!' demesi gerekmez miydi? Kimse gülmüyordu da... Ben dahil.
İlerleyen günlerde bu konunun çözüleceğini düşünerek rafa kaldırmış, hiçbir gelişme yaşanmaması sebebiyle de git gide sinir olmaya başlamıştım.
Herhangi birine zararı olmayan, kendi halinde biriydim. Beni tanıyan üç beş kişi dışında varlığımdan dünyanın geri kalanı haberdar bile değildi. Kimsenin hayatına iyi ya da kötü bir şekilde dokunmamış, görünmezliğimi tescilleyen perdenin arkasından beni görmeleri için onlara seslenmemiştim. Dikkat çekmezdim... Fazla konuşmazdım bile. Hangi sebeple böyle bir paket aldığımı anlayamıyordum.
Üstelik kutu... Çok detaylıydı. Bu nasıl bir oyundu bilmiyordum ama o paketin hazırlanması için çok uğraşılmış olmalıydı. Sinirle dudağımı ısırıp, yüzüme gelen kızıl saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Bir süredir aynı yeri sildiğimi, Bay Krakorn'un uyarıcı öksürüğü ile fark ettim. Elimi çabuk tutup mağaza temizliğini bitirdikten sonra hızla yeni ürünleri yerleştirmeye başladım. Bugün biraz erken çıkacaktım, o yüzden işimi çabuk yapmak ve herhangi bir azar işitmeden gitmek istiyordum. Bay Krakorn sesini yükselten ya da azarlayan biri değildi ancak ben de aptal değildim. Bakışlarından, ne demek istediğini anlıyordum ve işimi iyi yapmadığımı düşünmesinden de rahatsız olurdum. Elimdeki tek şey buydu... Parçası olduğum tek şey, ait olduğum tek yer burasıydı. Bir paspas vardı belki elimde ama paspasın üzerinden geçtiği zemin 'burayı Helena temizledi' desin istiyordum. Bana acıyarak bakan küçük Helena'ya göz devirdim.
"Tanrı aşkına şu saçlarını toplar mısın?" Bay Krakorn'un nadir azarlarından birini işittiğimde, sildiğim yerlere düşmüş olan birkaç tel kızıl saçı gördüm ve gülümsedim. Onun huysuzluğu beni rahatsız etmiyordu. Beni seviyor olduğunu, en azından önemsiyor olduğunu düşünmek hoşuma gidiyordu çünkü... Belki de sebebi buydu. Aramızda hiçbir samimiyet yoktu. Ancak işimi iyi yaptığımı bilirdi ve bana güvenirdi. Derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm ve önlüğün cebinden çıkardığım yeşil toka ile dalgalı, kızıl ve olabildiğince dağınık saçlarımı tutturdum.
Çıkmama kısa bir süre kalmıştı. Hemen hemen her şeyi bitirmiştim. Kolumdaki saate tekrar baktım ve beş dakika kala önlüğümü çıkardım. Bay Krakorn'a seslenip yere düşen saç tellerimi de bir kez daha aldım ve kapıya yöneldim. Market kapısından çıkacağım sırada birkaç müşteri de içeri girmek üzereydi.
İki rahatsız edici silueti gördüğümde, müşterilerin girebilmesi için kenara çekilmiş bekliyordum. Üzerlerindeki montu Mars'tan dahi tanıyabileceğim, bir aydır görmediğim iki takipçim yaz kış demeden üzerlerine geçirdikleri o devasa mont ile karşı kaldırımda duruyorlardı. Sinirli bir insan değildim... Gerçekten.
Ancak bilmediğim şeylerden hoşlanmazdım. Yeterince bilinmezlik vardı dünyada. Evren nasıl işliyor, beynimiz nasıl çalışıyor, neden yaşıyoruz ya da ölünce nereye gidiyoruz bilen yoktu. Daha fazla bilinmezlik istemiyordum.
Marketten yüzüme vuran sinir dalgası ile çıkıp aşağı doğru yürümeye başladım ancak beynim, adımlarımla çelişmeye başlamıştı çoktan. Kaldırım taşlarıyla savaşırmış gibi ayağımı yere vurarak yürümeyi bırakıp keskin bir hamleyle durakladım. Daha fazla kendi kendimi yemeye niyetim yoktu. Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaret bedenimi doldurdu ve ben kendimi, takipçilerime doğru yürürken buldum. Durumun garipliği ya da sonuçlarının ne olabileceği umurumda değildi. Ne olabilirdi ki?
"Hey!" Gözleri şaşkınlıkla büyüyen, birbirlerine tedirgin bir bakış atan ve anında bakışlarını kaçıran ikiliye göz devirdim. "Evet size sesleniyorum!" Üzerlerine alınmamaya çalışan takipçilerim, birbirlerine dönüp sohbet ediyormuş gibi yapmaya başladılar. Başladığım işi bitirmeye niyetli bir şekilde, hızlı adımlarla onlara doğru yürümeye devam ettim. Aramızda sadece, işlek olmayan bir yol vardı. Beni duymuyormuş gibi yukarı doğru yürümeye başladıklarında, adımlarımı daha da hızlandırdım ve peşlerinden koşmaya başladım. Birkaç cevap almanın zamanı gelmişti.
"Size söylüyorum! Dursanıza!" koştuğumu fark edince onlar da hızlandılar ancak benden kaçmaya çalışmaktansa, beni daha az işlek bir yere yönlendirdiklerini fark ettim. Yaz sıcağının yüzümde bıraktığı ter damlalarını elimin tersiyle itip yavaşladım ve köşeye geçmiş olan ikiliye keskin bakışlar atarak yanlarına ilerledim. Karşımda aylardır uzaktan gördüğüm, orta boylarda ve 20'li yaşlarında, sarışın bir kadın ve hemen hemen aynı yaşlarda, uzun boylu, kumral bir erkek duruyordu. İkisinin de gözleri yeşildi. Birbirlerine oldukça benziyorlardı aslında.
"Özlettiniz kendinizi." Yüzümde bilmiş bir gülümseme vardı. Onlardan korkmadığımı ya da çekinmediğimi bilmelerini istiyordum. Benden sadece üç dört yaş büyük gibilerdi ve benim çöplüğümdeydik. Burada birçok insan birbirini tanırdı. Beni gerçek anlamda tanımasalar bile onlar için tanıdık bir simaydım. Üstelik bana zarar verme niyetlerinin olmadığını da anlamıştım. Aylardır tek yaptıkları sessiz sakin takip etmekti.
"Ne söyleyeceğiz?" erkek olanın, kadına sorusu karşısında kaşlarım istemsizce kalktı. Benimle yüz yüze geleceklerini hiç düşünmemişlerdi belli ki. Hazırlıklı değillerdi.
"Neden onun önünde konuşuyoruz?" diyerek onu azarlayan kadın dişlerini sıkmış, kaşlarını çatmıştı.
"Nerede konuşalım, o da burada bizimle dikiliyor." Aralarındaki anlaşmazlık eğlenceli bir hal aldığında kollarımı birbirine bağlayıp onları izlemeye başladım.
"Bunun bende farkındayım, Fernando." Erkek olanın adının Fernando olduğunu öğrenmiştim ama o bu durumdan pek memnun değildi. Sinirle birkaç adım attı.
"Neden onun önünde ismimi söylüyorsun?!" yüzümdeki gülümsemeyi gizlemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ya gerçekten kardeşlerdi, ya da birazdan birbirlerinin dudaklarına yapışacaklardı. Emin olamıyordum. Aralarında tuhaf bir elektrik vardı.
"Sen de benimkini söyle ödeşelim. Ne olacağını sanıyorsun? Senin ismini ne yapacak?" kısa bir süre birbirlerine tehlikeli bakışlar attılar. Kadın kafasını bana çevirip yeşillerini benimkilere sabitledi.
"Benim adım Klaer. Mutlu oldun mu şimdi Fernando?" Fernando pes eder gibi iki elini başının iki yanında kaldırdı.
"Seninle gerçekten başa çıkamıyorum Klaer. Aziz görevimizi ona sen açıklarsın. Ben açlıktan ölmek üzereyim!" bizi orada bıraktıktan sonra, çalıştığım marketin iki bina üzerinde bulunan restorana yöneldi. Ciddi ciddi, yemek yiyecekti. Arkasında ağzı bir karış açık iki kadın bırakmıştı. Sinirden olduğu yerde duramayan Klaer'e baktım.
"Erkekler." Dediğinde dudağımı büzerek karşılık verdim onlara dair bir fikrim varmış gibi. İletişim kurduğum iki erkek vardı. Biri babam, diğeri patronumdu. Birde mağazaya gelen müşteriler!
"Siz kimsiniz? Beni aylardır takip ettiğinizin farkındayım. Şu gülünç paketi aldığımdan beri sizden kurtulmuştum. Yine neden beni takip ediyorsunuz?" yüzünde şaşkınlık belirmediğinden, farkında olduğumu bildiklerini tasdiklemiş oldum. Aylardır takip edildiğimi fark ettiğimi tabii ki anlamışlardı. Hatta muhtemelen hiçbir zaman gizlemek için uğraşmamışlardı da. Gizlemek için uğraşan biri, üzerine devasa bir şişme mont geçirmezdi.
Derin bir nefes alıp gözlerini gökyüzüne dikti. Gökyüzü yaz günlerine inat, biraz bulanıktı şimdi. Az önce beni yakıp terleten güneş, yerini yavaş yavaş terk ederken ben de onunla birlikte gökyüzüne baktım. O neyi bekliyordu bilmiyordum ama... Ben silkelenmeyi bekliyordum. Her zamanki gibi.
Beni bir köşede, alayla izleyen küçük Helena'yı görmezden geldim. Bana çığlık çığlığa, çok uzun zamandır iletişim kurduğum ilk yabancıların takipçilerim olduğunu bağırmasına ihtiyacım yoktu. Bunun ben de farkındaydım. Kendi kendime omuz silkme isteğimi bastırdım güçlükle.
"Ne yapacaksın? Çağrıya." Kurduğum teorilerin yersiz olmadığını görmüştüm. Paketi getirenler ile bu iki takipçi bir şekilde bağlantılıydı ve bana gelen pakette bir "çağrı" olduğundan haberdarlardı.
"O saçma şeyi bana siz mi gönderdiniz?" gökyüzüne bakan gözleri usul usul bana döndü. Bir yandan da restorana doğru baktığını görebiliyordum.
"O saçma şey, senin hayatının dönüm noktası. Ve hayır, onu sana biz göndermedik. Bizim bağlı olduğumuz akademiden geliyor." Kafamda biriken onlarca soruyu beceriksizce sıraya koymaya çalıştım. Sormak istediğim soruların hepsine cevap alıp alamayacağımı bilemiyordum. Ne kadar süre benimle konuşmaya devam edecekler, ne zaman silkeleneceğim bir fikrim yoktu. Stratejik davranmam gerekiyordu.
"Beni neden aylardır takip ediyorsunuz?" tekrar başını restorana çevirdi. Huzursuzlanmaya başladığını görebiliyordum. Benimle tek kalmaktan mı huzursuzdu, yoksa başka bir sebebi mi vardı çözemedim.
"Seni bir başkasının takip etmediğinden emin olmak için." Düz sesi, duygudan arınmıştı. Bakışları soğuk görünse de, belki de yalnızca gergindi. Montlarının sebebini çözen küçük Helena, tek kaşını kaldırarak baktı bana. Aslında amaçları kendilerini bana bariz bir biçimde belli etmek değildi belli ki. Amaçları, beni takip edebilecek başkalarına kendilerini belli etmekti.
Beni kim ne için takip ederdi ki? Çevremde olan olayların dışında kalmaya başlıyordum sanki. Gözlerimi birkaç kez kırpıp yeni bir soru sormak üzere ağzımı açtığımda, cebimde titreyen telefon bana engel oldu. Arayan Aileen'di. Telefona şuan cevap vermek için uygun bir zaman olmadığından, ısrarla çalan telefonu tekrar cebime koydum.
"Bana her şeyi baştan anlatabilir misin? Senden rica ediyorum. Kafam fazla karışmış durumda." Cebimde hala titreyen telefon sinirlerini bozuyor gibiydi. Çatık kaşlarını cebimden çekip tekrar restorana baktı.
"Bu akşam odana gelmeyi deneyebiliriz. Pencereni açık tut. Yeterince oyalandık... Akademiye geri dönmemiz gerekiyor." Kaçaklardı belki de. Ya da onları arayan birinden kaçıyorlardı. Hepsinin saçma teoriler olduğunun farkındaydım ama nedense beynim bir şekilde olayların benimle alakalı olabileceğini reddetmeye çalışıyor gibiydi.
Benimle alakalı olamazdı çünkü.
Ömrüm boyunca yaşadığım en büyük aksiyon, liseden ayrılışımdı...
Restoranın kapısından çıkan Fernando, ikimizin dikkatini de kendi üzerine topladı. Montunun yakasını kaldırıp sağa sola baktı ve caddenin karşısından olanca gücüyle bağırdı.
"Şu lanet olasıca telefona cevap ver!" büyük bir şaşkınlıkla, bakışlarımı ondan çektim ve telefonu cebimden çıkarıp çağrıyı yanıtladım.
"Neden açmıyorsun şu telefonunu? Yarım saat geciktin. Endişelenmeye başlamıştık." Fernando'nun da, Klaer'in de git gide kaşlarının çatılması, sese hassasiyet gösterdiklerini ve bir şekilde normalden çok daha iyi duyduklarını düşündürdü bana. Yavaşça arkamı dönüp, telefonun sesini kıstım önce.
"Geliyorum, sakin olun. Marketten çıkamadım bir türlü. On dakikaya oradayım." Telefonu kapatıp arkamı döndüğümde boş caddede sakince esen rüzgara çarptım. Gitmişlerdi. Sıkıntıyla nefes verip etrafımı taradım. Nerede olabilecekleri hakkında bir fikrim yoktu. Yanımdan tamamen mi gitmişlerdi yoksa uzak bir köşeye, bu kez onları göremeyeceğim bir yere mi geçmişlerdi? Gözlerimle caddeyi taramayı bırakıp dudaklarımı yaladım ve caddede aşağı doğru yürümeye başladım. Yapabileceğim tek şey, Klaer'in söylediği gibi bu akşam odama gelmelerini ummaktı.
Hızlı adımlarla eve ilerlerken omzumda hissettiğim temas sıçrayarak duraklamama sebep oldu. Kalbim bir anda dört nala koşmaya başlamışken aceleyle arkamı döndüm. Kesik nefeslerimi önlemek ister gibi bir elimi göğsüme bastırmıştım. Neden bu kadar irkildiğimi de bilmiyordum. Belki de farkında olmadan, düşündüğümden daha fazla etkileniyordum bu olaylardan.
Çatık kaşlarla omzuma dokunan çocuğa bakmaya başladım. Benim yaşlarımda görünen, esmer biriydi. Biçimli kaşları hafifçe çatılmış, onu olduğundan birkaç yaş daha büyük gösterebilecek olan hafif sakallarına gitmişti bir eli.
"Bunu düşürdün." dedi düz bir sesle, giriş cümlesi olabilecek hiçbir şey söylemeden. Düz olmasına rağmen sert çıkan, tıpkı benim gibi çatılmış kaşları ile bana bakan çocuktan gözlerimi alır almaz eline çevirdim bakışlarımı. Elinde kırmızı renkli, aklımı başımdan alabilecek kadar güzel görünen bir taş tutuyordu.
Bütün bedenim taşı almam için çığlıklar atsa da başımı iki yana salladım. Bana ait olmayan bir şeyi sırf çok güzel diye alacak değildim.
"Benim değil." dedim kısık bir sesle. Boğazımı temizleyip duruşumu dikleştirmeye çalıştım. Takip olayları, paket... Her şey beni gitgide daha gergin biri yapıyordu sanki. Alt tarafı biri omzuma dokunup, düşürdüğümü sandığı taşı geri vermeye çalışmıştı, neden bu kadar tedirgin oluyordum ki?
Yalnızca bakışlarıyla bile içimi ürperten çocuk yutkunmama sebep oldu.
"Seni bir başkasının takip etmediğinden emin olmak için." demişti Klaer ancak bu karşıma çıkan her yabancıdan şüphe etmem gerektiği anlamına gelmiyordu.
Oldukça koyu bir kahverengi olan gözleri yüzümde bir süre oyalandıktan sonra dudağı hafifçe kıvrıldı ve sonra başını salladı. Bana uzatmış olduğu taşı geri çekip bol, şalvar gibi duran beyaz pantolonun cebine soktu ve hiçbir şey söylemeden arkasını döndü.
Bir şey söylemek ister gibi ona doğru bir adım attım ama sonra yaptığımın ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Teşekkür etmemi gerektiren bir şey yoktu çünkü taş bana ait değildi ve kaybettiğim bir şeyi bulmamı falan sağlamamıştı. Başımı iki yana sallayıp kendimi toparlamaya, aklımı boşaltmaya çalıştım. Biraz daha oyalanırsam, kızlar acıma son verip beni öldüreceklerdi...
***
Ön bahçedeki küçük katlanır masanın çevresindeki tahta sandalyelere kurulmuştuk. Aslında Marva'larda olacaktık ama takipçilerimin gelme ihtimaline karşın eve yakın olmak istiyordum. Bugünkü toplanma amacımız, Aileen ve Marva'nın hayatlarında olan heyecanlı hikayeleri dinlemekti. Her zamankinden farklı olarak, benim de anlatacak birkaç şeyim vardı bu kez. Onlara şu paketten bahsetmek ve fikirlerini almak istiyordum.
Büyükannesinin sürekli bahsedip durduğu aile geçmişlerini bir kez daha heyecanla anlatan Aileen'i dinledik bir süre. Aileen'in büyükannesi Suzan, çocukluğumuzdan beri bize birçok kez Salem cadılarını ve onların soyundan geldiklerini anlatıp durmuştu. Bununla yetinmemiş, 15 yaşına girdiğinde Aileen'a Salemdeki atalarından kalma olduğunu söylediği bir kolye bile hediye etmişti. Küçük bir hilalin altına yerleştirilmiş siyah, obsidyen olduğunu düşündüğüm bir taş vardı merkezde ve taşı saran, ağaca benzeyen spiraller yerin altındaymış gibi duran köklere uzanıyordu. Kolye o kadar güzeldi ki, inanmadığımız cadı olaylarını bir köşeye bırakıp Aileen'a kolyeyi mutlaka takmasını söylemiştik.
Tanıştığı birkaç çocuğu da anlatan Aileen'den sonra, Aileen ve Marva'nın kabul aldığı üniversite mektuplarını inceleme kısmına geçtik. Kasvetli havanın üzerimden çekildiği, dingin bir ruh haline büründüğüm anlardan birindeydim ve tadını çıkarmak istiyordum. Onların bana verdiği huzuru ve güven hissini sonuna kadar kullanmak, dudaklarıma yerleşmek için fırsat kollayan gülümsemeye alan açmak istiyordum. Mektupları inceledikten hemen sonra masanın üzerine saçtık hepsini. İçlerinde birkaç tane ortak üniversite de vardı. Utah'taki bir üniversiteye de başvurmuşlardı. Burada kalıp Utah'ta okurlar mıydı, yoksa yuvadan uçmanın vakti gelmiş miydi usul usul bunun tartışmasını yapıyorduk.
"Ben artık buradan gitmemiz gerektiğini düşünüyorum." Marva hiçbir zaman Utah'ı sevmemişti zaten. Daha doğrusu Midvale'i. Onun hayali hep Manhattan, Chicago ya da Los Angeles'ta yaşamaktı. New York'dan kabul alabildiği düşünülürse, burada kalmak istememesini anlıyordum.
Aileen ise benim gibi, Midvale gibi küçük bir kasabada yaşamaktan memnundu. Hayatın daha kolay olduğu, kendimizi daha güvende hissettiğimiz bir yerdi burası. Buna rağmen buradan bir an önce gitmek istememin tek sebebi, boğuluyor olmamdı. Babam tarafından, işim tarafından, tamamlayamadığım okulum tarafından, kendime itiraf edemesem dahi en yakın arkadaşlarım tarafından bile boğuluyordum bazen... Kasabada gördüğüm her bir yüzden, geçmişin hatırlattığı her sahneden bıkmıştım sanki. Yalnızlığımdan da, başarısızlığımdan da bıkmıştım. İçimde biriken kasvetle yaşamaktansa, yeni bir şey denemek istiyordum artık.
Belki de kendime, hayatın bundan daha fazlası olduğunu kanıtlamaya ihtiyacım vardı.
Hayat, bu olmamalıydı.
"Bilemiyorum Marva," dedi Aileen. "Midvale'de yaşamaya devam edeceğimizi ummuştum. Hem Helena'yı nasıl bırakacağız?" Konu bana geldiğinde, buruk bir gülümsemeyle baktım yüzlerine. Çocukluğumdan beri arkadaşımdı ikisi de. Yaşadığım her şeyi onlarla birlikte yaşamıştım. Duygusal bir karakteri olmayan Marva bile benim için çok kez endişelenmişti. Gözlerindeki New York ateşinin yerini bana duyduğu anlayış kapladı.
"Bırakmayacağız ki. Sürekli gidip geleceğiz, belki burada görüştüğümüzden bile sık görüşürüz. Değil mi Aileen?" Verdiği cevapla tatmin olmuşçasına, hayallerini yıkmamak adına ikisine de gülümsedim.
"Belki ben de bir yerlerde liseye tekrar başlarım." Tamamen asılsız olan cümlem ikisini de heyecanlandırdığında ters bir bakış gönderdim onlara. Bunu neden söylemiştim onu bile bilmiyordum. Bir köşede, beni yargılayan küçük Helena'yı gözümün önünden çekilmesi için azarladım.
Okuyamayacağımı biliyorlardı. Bunun için çok geç olduğunu da... Çalışıp para biriktirecek ve kendi işimi kuracaktım. Herkesin ulaşabileceklerinin bir sınırı vardı. Ben liseyi tamamlamamış, o yaşı çoktan geçmiştim. Bu saatten sonra okula dönemezdim. Bazı şeyler ne yazık ki sadece hayal olarak kalmaya mahkumdu. Hiçbir zaman kampüs çimenlerinde arkadaşlarımla kahve içemeyecektim ya da benden not istemek için bana yalakalık yapan insanları tersleyemeyecektim. Onlar üniversiteye gidip bir meslek sahibi olacaktı, ben de bir iş kuracaktım. Ya da Bay Krakorn'un mağazasında çürür giderdim. Hayatı bazen olduğu gibi kabullenmek gerekiyordu.
Daha birkaç dakika önce, hayatın bu olmaması gerektiğini savunan Helena... Neredeydi şimdi? Ah, zavallı Helena!
"Anlatacak bir şeyim var demiştin. Biraz da sen konuş bakalım." Boğazımı temizleyip nereden başlayacağımı düşündüm. Aylardır takip edildiğimden haberleri yoktu. Söylersem kızacaklarını da biliyordum, bunca zamandır onlara söylemediğim için. Aileen'in dümdüz saçları elektrik çarpmışçasına havalanırdı ve Marva'nın mavi gözleri alev alırdı.
"Bana bir paket geldi. Bir aydan biraz fazla oluyor-" cümlemi bitiremeden kafama fırlatılan çekirdeği saçımdan alıp geri Marva'ya attım.
"Hey!" sinirle yüzüme bakan iki çift gözden, takip olayını söylememekte ne kadar haklı olduğumu anlayabiliyordum.
"BİR AY ÖNCE GELEN PAKETİ BİZE NASIL BUGÜN ANLATIRSIN!" Öncelikle, bir bahane aradım ancak bulamadım. Kurtuluş olmadığını fark ettiğimde ise, bu detayı atlamaya karar verdim. Neden anlatmadığımı ben de bilmiyordum. Belki de bugün, takipçilerim o paket hakkında konuşana kadar bütün bunların birinin oyunu olduğunu düşünmemle alakası vardı. Birilerine anlatırsam, hayal kırıklığım daha büyük olacaktı sanki. Sanki... Kesinleşene kadar ya da daha gerçek bir hale gelene kadar beklemek istemiştim.
"Paketi tuhaf görünümlü, takım elbiseli iki adam getirdi. Yalnız açmamı söylediler ama tabii ki onların yanında açtım. İçerisinde bir sürü kağıt vardı. En üstte de bir çağrı... Daha doğrusu onlar adına böyle diyor." Kısık gözlerine aldırmadan, ifademi korumaya çalıştım. Elbette sorgulayacaklardı. Ben, bir aydan fazla süredir sorguluyordum.
"Kimler?" Takipçilerim. Konu dönüp dolaşıp buraya geliyordu! Ağzımdan kaçırmamak için kendimi zor tuttum.
"Paketi gönderenler işte. Her neyse, beni dinleyecek misiniz siz?" Konuşmamın başından beri sessizliğini koruyan Aileen beni daha da endişelendirmeye başlamıştı. Er ya da geç beni azarlayacağının bilincindeydim. Derin bir nefes alıp kızıl tutamlarımı geriye attım ve devam ettim.
"Alderwild diye bir yerden söz ediliyor. Bir Elementer akademisiymiş. Oraya çağırılıyorum. Çağrıya icabet etmediğim takdirde de Captivum denilen bir yere gönderilmemden bahsediliyor. Ancak tahmin edeceğiniz üzere, hepsini hem internette hem kitaplarda onlarca kez aradım. Bu isimlerde hiçbir şey yok. Captivum, Latince tutsak tarzı bir şey demek. Bu yüzden oranın bir hapishane ya da karakol falan olduğunu tahmin ediyorum. Tek bildiğim bu." Dehşete düşmüş gibi görünmelerine aldırmadan dilimi dudaklarımda gezdirdim. Bir çırpıda anlatmazsam, detaylara daha uzun süre dikkat ederlerdi ve bu da benim sonum olurdu elbette.
Hiçbir tepki vermeden, çatılmış kaşlarla beni izliyor oluşları endişemin tırmanmasına sebep oldu. Öyle ki... Konuşma ihtiyacı hissetmiştim.
"Uzunca bir süre, bana bir şaka yaptığınızdan bile şüphelendim. Bu paketi kim, neden gönderdi bilmiyorum." Ağzı açık bir biçimde beni dinleyen Aileen ve Marva'nın yüzünden ard arda onlarca duygu geçti sanki. Aramızda asılı kalan hava bir ısınıyor bir soğuyor gibiydi. Duygular geçişlerini tamamladığında, arkalarında bıraktıkları şey endişe olmuştu. Beni endişeyle süzen iki çift göz...
"Endişe edecek bir şey yok. Uzunca bir süre, komik bir şaka olduğunu düşündüm." diyerek yatıştırmaya çalıştım ortamı ama arkadaşlarımı tanıyordum. Asla sakinleşmeyeceklerdi. Bakışları daha da ürkütücü olduğunda boğazımı temizleyip ifademi toparladım. Ciddi anlamda telaşlanmışlardı.
"Neden bu kadar gerildiniz? Böyle bir yer yok diyorum size. Alderwild diye bir yer yok. Gitmedim diye hapse falan girmeyeceğim. Hem, elementer de ne demek? Öyle bir kelime bile yok." İfadeleri biraz bile yumuşamadığında tek kaşımı kaldırarak baktım yüzlerine. Aileen'in boynunda parlayan, sözde cadı kolyesi gözümü alsa da bakışlarımı gözlerinden çekmedim. Aileen, kolyesini hatırlamış gibi elini boynuna götürdü.
"Büyükannem..." Diye söze girdi ama ne diyeceğini bilemedi sanki. Dilini dudaklarında gezdirip devam etti. "Biliyorum, ona hiç birimiz inanmıyoruz ama bu paket seni endişelendirmedi mi Helena? Cadılar... Element kullanmaz mı? Ya cadılar gerçekse ve bu paketi gönderenler cadı kelimesi yerine elementer kelimesini kullanıyorsa?" Başımı alayla yana eğip gözlerimi devirdim ona.
"Cadıların element kullandığını sanmıyorum Aileen." Hiçbir efsanede, hiçbir fantastik filmde cadılar element kullanmazdı ki! Element... Fazla fantastikti.
Kafam allak bullak olduğunda başımı iki yana salladım. Bana hala aynı ciddiyetle bakmayı sürdürdüğünü görmek bir çıkış yolu bulmaya zorluyordu beni. "Öyle olsa paket sana gelirdi! Ailesinde cadı olan, boynunda kolye taşıyan sensin!" Marva eliyle kolumu dürttükten hemen sonra kaçamak bir bakış attı Aileen'a.
"Beni korkutuyorsunuz. Bu cadı saçmalığına hiçbirimiz inanmıyoruz sanıyordum." Elimi eline koyarak destek oldum ona. O hep, içimizdeki en cesur görünen ancak en çok korkan olmuştu.
Cadılar, büyüler... Kulağa karanlık geliyordu. Karanlık ve korkunç.
"İnanmıyoruz Marva. Hiçbir şey değişmedi. Aileen'in boynundaki, güzel bir kolyeden ibaret hepsi bu." Aileen'in düşünceli bakışları üzerimde oyalandı bir süre ve tek kaşını kaldırarak söze girdi.
"Gitmeyeceksin yani, öyle mi?" Kendimden emin görünmeye çalışarak yanıtladım.
"Gidilebilecek bir yer yok, çünkü öyle bir yer yok. Hakkında hiçbir şey bulamadım. Tek bir kelime bile. Bunu bu kadar ciddiye almanıza gerek yok kızlar... Biri benimle dalga falan geçiyor." Buruk bir gülümsemeyle omuz silktim. "Acınası hayatıma ufak bir heyecan katmak için yapılmış bir şaka işte." Söylediklerime ne ben, ne de onlar inanmıyordu. Öyle bir yer yoksa bile, bunun bir şaka olmadığının farkındaydım. Böyle şaka mı olurdu? Ne olduğunu çözemiyordum sadece. Kimse bir şaka uğruna, koca bir kutu hazırlayıp evime göndermezdi. Sırf o harita bile sanat eseri gibiydi. Detaylı incelemeyi reddettiğim, göz gezdirdikçe kalbimi yerinden çıkacakmış gibi attıran harita.
Sadece... ümitlenmek istemiyordum. Akademi kelimesi bile tüylerimi ürpertiyordu. Bir şeyler öğrenmek, bir yerlere ait olmak... Böyle bir şeyin gerçek olduğuna inanıp, sonradan hayal kırıklığı yaşamak istemiyordum.
"Bana şaka gibi gelmedi." dedi her şeye rağmen bir kere daha endişesini dile getirerek. Onu anlıyordum. Çocukluğundan beri büyükannesinden doğaüstü hikayeler dinleyerek büyümüştü. Onun için bu daha mümkün görünüyordu belki ama benim için imkansızın bile ötesindeydi. Bir şey söylemediğimde tekrar girdi söze.
"Bize söz ver Helena, bu konu hakkında ne öğrenirsen bize anlatacaksın. Sana destek olmanın bir yolunu buluruz. Bir daha bu kadar geciktirmek yok. Büyükanneme sorarım, bilmiyorum... Seninle araştırırız. Tamam mı?" Başımla onayladım onu ve konuyu değiştirebilmek adına tekrar üniversiteler hakkında konuşmaya başladım. Çok geçmeden, Alderwild'i arkamızda bırakmıştık bile. Gece yarısını biraz geçerken ise artık dağılma vakti gelmişti.
***
Bahçede bir başıma, gelen çağrıyı düşünüyordum. Kutudaki diğer kağıtları ve haritayı detaylı incelememiştim. Odamda takipçilerimi beklerken, onları incelemeye karar verdim. Babam ortalarda yoktu. Evde olmadığı zamanlarda bir barda sızdığını düşünmek işime geliyordu belki ama işin gerçeği... hiçbir fikrim yoktu.
Odamda, kitaplığın arkasındaki boşluğa bıraktığım kutuya uzandım. Babam gelip odamı karıştırmazdı ancak yine de kimsenin eline geçmesini istememiştim. Kutunun en üstünde duran çağrıyı kenara koydum. Gözlerim yine Milena Dagora ismine takılmıştı. Hakkında hiçbir şey yazılmamış, çizilmemiş olan Milena Dagora.
Çağrının altında küçük küçük kağıtlar vardı. Üzerlerinde bazı sözcükler ve karşılarında iki nokta ile açıklanmış anlamları bulunuyordu. Bunların bazı temel terimler olduğunu düşündüm. Daha sonra inceleyecektim. Yirmi otuz tane küçük kağıdı, kutudan alıp çağrının yanına bıraktım. Kutunun içindeki bütün kağıtları çıkardığımda, en dibe oturmuş olan bir fotoğraf karşıladı beni. Karşıdan ve biraz tepeden çekilmiş bir fotoğraftı bu. Hayranlıkla açılan ağzımı zar zor kapatıp pür dikkat fotoğrafı inceledim. Burası tarihi motifler taşıyan, modern bir binaydı. Belki de şatoydu. Ya da bir kale. Hepsine biraz benziyordu. En tepesinde, karmaşık bir şekil vardı. Fotoğraf uzaktan çekildiğinden tam seçemiyordum ancak bir üçgen içerisine şekiller yerleştirilmiş gibiydi. Belki de bir semboldü.
Alan onlarca futbol sahası büyüklüğünde gibi görünüyordu. Fotoğraftan bunu seçmek zordu ancak binanın pencerelerinden, kapılarından bir boyutlandırma yapmaya çalışıyordum. Yanılıyor olabilirdim.
Önünde geniş bir bahçe vardı bu kalenin ve bahçenin hemen arkası uçurum gibi duruyordu. Nedense aşağısının bir deniz veya nehre ev sahipliği yaptığını düşünmüştüm. Çevresinde binlerce yüksek ağaç vardı. Ancak kale onlardan da yüksek olduğundan net bir biçimde seçiliyordu. Bu arazinin sadece onda birini oluşturuyordu bu yüksek yapı. Geri kalanı bomboş gibiydi. Buranın Alderwild denilen şu akademi olduğunu varsaymıştım. Belki de hapishaneydi. Ya da belki de ikisi de aynı yerdeydi. Bilmiyordum.
Fotoğrafı uzunca bir süre inceleyip tahminlerde bulundum. İçimde bir yerlerde kalbim dizginleri eline almış, dört nala koşuyordu. Böyle bir yerin gerçek olma düşüncesi, buraya çağrılmış olmam ve başka insanlarla ders alacak olmam... Tanrım!
İçimdeki alev büyüdükçe büyüdü. Fotoğrafı bir kenara bırakıp haritayı elime aldım. En az beş kere katlanmış, modern bir kağıt parçasıydı. Öylesine büyük bir yer için bile fazlaydı bu harita. Odamın zemininin yarısını kaplayacak şekilde açıldı. Bu haritadaki onca şey, o kalede olamazdı. Çevresindeki başka yerler de haritaya eklenmiş olmalıydı. Midvale'in dışına hiç çıkmadığımdan, neresi olduğunu anlayamamıştım. Hatta hangi eyalet ya da ülke olduğunu da anlayamamıştım. Haritanın tepesinde sadece Alderwild yazıyordu. Ne ölçeği vardı ne de komşu şehirler veya başka bir şey...
Haritadaki yerlerin çok büyük bir kısmı silik ve belirli belirsiz çiziliydi. Küçük bir kısmı ise çok belirgin ve netti.
Aşağıdan gelen birtakım hışırtıları duyar duymaz kalbim yine ağzımda atmaya başlamıştı. Pencereden gelmeye çalıştıklarını tahmin ettim ve pencereye doğru ilerledim ama pencerede kimse yoktu ve sesler gelmeye devam ediyordu. Merdivenleri hızlıca adımlayıp aşağı indim ve kapıyı açtım, Fernando karşımda dikiliyordu.
"İçeri geç. Sizi bekliyordum." Fernando davetimle birlikte eve adımını attı. Bir yandan da etrafına bakınıyordu. Gözleri usul usul evi taradıktan hemen sonra bana sabitlendi.
"Kafan karışmış gibi." Fernando, merdivenleri çıkarken bir yandan benimle konuşuyordu. Yanında Klaer yoktu.
"Pencereden geleceğinizi düşünmüştüm." Fernando rahat adımlarla odamdan içeri girdi. Yerde serili haritaya yüzünde bir gülümsemeyle bakıyordu.
"O Klaer'in tarzı. Ben daha çok kapı insanıyım." Pencereye döndüm. Klaer görünürde yoktu.
"O nerede?" Hafifçe omuz silkip, gözlerini bir kere daha çıktığımız merdivenlere çevirdiğinde kaşlarımı çattım. Tedirgindi. Hala beni takip ediyor olabilecek diğer kişiler sebebiyle mi tedirgindi yoksa başka bir sebebi mi vardı hiçbir fikrim yoktu.
"Gelemeyecek. İlgilenmesi gereken şeyler çıktı." O şeylerin ne olduğunu merak etmiştim ancak bir şey sormadım. Sorsam da söylemeyeceğini haykıran bir taraf vardı içimde.
Kalbime usul usul yerleşen hayal kırıklığını arka plana ittim. Klaer'in burada olmaması, Fernando'nun benimle konuşmayacağı anlamına gelmezdi.
"Bana bazı cevaplar verecekti. Hatta her şeyi anlatacaktı." Diyerek kendi çapımda bir kumar oynadım onunla ve yüzüne geniş bir gülümseme yayılmasına sebep oldum.
"Biliyorum." dedi beni bozmayarak. "Bu yüzden buradayım." Yere, karşıma oturdu. Haritaya tersten bakıyordu. Elini haritadaki silik yerlerden birinde, bana göre sol alt köşede gezdirdi.
"Burası benim yuvam." Gösterdiği yeri görebilmek için haritanın üzerine çıkıp o noktaya doğru dizlerimin üzerinde süründüm. Parmağının olduğu yerde Territer yazıyordu.
"Territer?" ellerini birkaç yerde daha gezdirdi. Ben Territer yazan bölgeyi incelemekle meşguldüm. Ağaçları temsil eden orman simgesinin ortasında kalan alan elips şeklindeydi.
"Burası 5 katlı." Dedi evim dediği yeri işaret ederek. Heyecanla, kutunun en dibinde bulduğum fotoğrafı elime aldım. Kalenin çevresinde böyle çember bir yer olmadığına emindim. Fotografik hafızam çok kuvvetliydi ve gördüğüm şeyleri unutmazdım. Ancak kendimden şüphe edip tekrar bakmıştım.
Evet, böyle bir yer yoktu. O zaman nasıl ikisi de Alderwild olabilirdi?
"Fotoğrafta böyle bir yer yok." Fernando başını ileri geri salladı.
"Burası yerin altında kalıyor. Aslında... Haritada gördüğün bu silik çizilen yerlerin tamamı yerin altında. O fotoğrafta görmüş olduğun kısım da, şu belirgin yer işte. Alderwild Kalesi." Haritada eliyle, hemen hemen haritanın merkezinin biraz kuzeyinde kalan belirgin kısmı gösterdi. Fotoğraftaki kale benzeri yeri temsil ettiğini söylemişti.
"Kale..." Kısık bir sesle tekrar ettikten sonra tekrar gösterdiği yere çevirdim bakışlarımı. Territer neydi peki? Böcek ismine benziyordu.
"Diğer yerleri okuyabiliyor musun? Şurası Tempersitar." Gösterdiği yeri heyecanla incelerken konuşmaya devam etti.
"Şurası Metallum, yanında İgniser var. Şurası ise Aquasar." Sırayla haritanın sağ altını, onun bir solunu ve haritanın sol üstünü işaret etti. Soru sormamak için kendimi tuttuğumun farkındaydı ve bana işkence etmekten zevk alıyordu. Olağanüstü bir yavaşlıkla ellerini haritadan çekip bana baktı. Söylediklerini sindirdiğimi görmüş olacak, açıklamaya devam etti.
"Gördüğün gibi, beş elementer topluluğu var. Hepimiz Seçilme Sınavının ardından topluluklarımıza seçiliriz. Her bir topluluk bir elementi simgeliyor. Aquasarlar suda ustalaşır, İgniserler ateşte, Metallum karmaşıktır. Bunu oraya gittiğinde, metalluma seçilirsen öğrenirsin. İnan bana, ben de ne yaptıklarını çözemedim." Hafifçe gülümsedi ve nefeslendi. Sonrasında, gözlerinde hoş bir parıltıyla konuşmayı sürdürdü.
"Territerler, biz, toprakta ustalaşırız. Tempersitarlar ise, Klaer gibi, havada ustalaşır. Herkes kendi topluluğuna ayrılan bölgede eğitim görür ve burada yaşar. Akademideki eğitimin tamamlanana kadar topluluğun için çalışırsın. Sonrasındaysa, topluluğun ve insalık için. Düzen için..." Anlatılanların her biri beynimde yankılanırken, buranın gerçekliği nefesimi kesti. Alderwild gerçekten vardı ve bu karşımda oturan adam oradan geliyordu. Gözlerim büyümekten acımış, boğazım kurumuştu. Bir fotoğrafa, bir de haritaya bakıyordum.
Bütün bunlar gerçekti.
"Ca-Captivum." Diyebildim titrek bir sesle. Her şey gerçekse... O lanet olasıca hapishane de gerçek demekti bu.
"Ha, Captivum. Sen nereden biliyorsun ki orayı?" Fernando'nun şaşkınlığı kasvetimi biraz olsun dağıttığında gürültüyle temizledim boğazımı ve omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım.
"Çağrıdan." Hala umduğum kadar güçlü çıkmayan sesim, küçük Helena'nın bana küçümseyerek bakmasına sebep oldu. Biraz daha güçlü görünebilmek isterdim ama kolay değildi.
Fernando usul usul başını salladı. Çağrı'da Captivum'dan bahsedildiğini unutmuştu belli ki.
"Bir çeşit hapishane. Elementer dünyasındaki suçlular için. Fotoğrafı ya da bir haritası yok. Orası hakkında pek konuşulmaz. Oraya gidip, cezasını çekip çıkan suçlular bile nasıl bir yer olduğunu tam olarak anlatmaz. Bunun sebebini bilmiyorum. Muhtemelen bir çeşit sochru yüzündendir. Ya da anlatamayacak hale geliyorlardır..." Sochru kelimesi kafamı kurcalarken, kaybolduğumu fark etmiş olacak, açıklamaya başladı.
"Elementer dünyasında büyü kelimesi kullanılmaz. Çünkü yapılanlar aslında bir büyü değildir. Büyü, cadıların işi ama şimdi konumuzu dağıtmayalım. Bizlerin yaptığı, bir çeşit dilek dileme aslında. Bu yüzden sochru kullanılır. Sochru; elementler aracılığıyla her topluluğun kendi Primus'una seslenişidir. Ah tanrım! Ne zor işmiş. Şimdi de Primus nedir diye soracaksın." Usul usul kafa salladım. Kafamın patlamasını engellemek için derin nefesler alıp veriyordum. Heyecanım vücudumdan taşarken, boncuk boncuk terlemeyi ihmal etmiyordum. Avuç içlerim ıslanmış, sırtım su içinde kalmıştı.
Cadılar... Büyü. İçimi kemiren, heyecanıma koca bir baltayla vurup onu parçalara ayırmak isteyen kelimelere çatık kaşlarla baktım bir süre. Elementerler de gerçekti, cadılar da.
Aileen bir cadı mıydı gerçekten de? Bunu Fernando'ya, daha sonra soracaktım.
"Primus her elementin ilk elementeridir. Hiçbir topluluk, öbür toplulukların Primuslarıyla iletişim kuramaz. Adını bile bilmez! Söylemeye çalışsan da başka birine söyleyemezsin. Ve inan bana çoğu şeyin sebebini ben de bilmiyorum. Ancak Alderwild'de topluluklar arası büyük bir gizlilik vardır. Gerçi, tüm akademilerde bu böyle." Topluluklar arası gizlilik, Primuslar, tüm akademiler... Söylediği her bir sözcük, havada asılı kalan bir çiğ tanesi gibi sardı etrafımı. Beynimin içine işlemek için pusuda bekleyen heyecanı dizginlemeye çalıştım. Git gide daha da gerçeğe binen bu fikir tüylerimi ürpertiyordu.
"Primuslar ölümsüzdür. Daha doğrusu... zamandan bağımsızlar. Ya da belki de onların zaman algısı bizden farklıdır. Ya da belki de, zaman diye bir şey yoktur. Açıkçası, derslerim pek iyi değildi o yüzden bunları çok bilmiyorum. Belki sen daha iyi bir öğrenci olursun." Ciddiyetini gölgeleyen 'belki'leri kendimden beklemediğim bir kahkaha atmama sebep oldu. Bir kere daha, sesim bana yabancı gelirken başımı önüme eğdim. Kahkaha atışım onu da gülümsetmişti.
Gerçekten kötü bir öğrenciydi belli ki, emin olarak anlattığı hiçbir şey yoktu!
"Ayrıca nadiren cevapsız bıraktıkları sochrular da oluyormuş... Korkunç bir durum olmalı." Başını iki yana sallayıp devam etti. "Bazılarını öylece cevapsız bırakmışlar ve bu yüzden ölenler olmuş." Yüzümdeki korku ve gerginlik, Fernando'nun gülümsemesine sebep oldu. Öğrendiklerimle kafam öylesine ağırlaşmıştı ki, taşıyamayacak gibi hissediyordum. Primuslar, sochrular, territerler... Dünya kadar yeni şey kafamın içini fare gibi kemirip duruyordu. Kimse bunları bir anda uyduramazdı. Böylesine bir şakayı kimse kurgulayamazdı. Bu gerçekten... Gerçekten var olmalıydı. Heyecanımın daha fazla artamayacağına emin olduğum bir anda, kalbim göğüs kafesini zorlayarak bana bunun mümkün olduğunu hissettiriyordu adeta.
"Bunların hepsinin, bir şaka olduğunu düşünmüştüm..." Gittikçe kısılan sesim, Fernando'nun anlayışla kafasını sallamasına sebep oldu.
Gözlerim yerdeki haritanın üzerinde usul usul dolanıyor, çoktan hafızama kazıdığım binlerce detayın üzerinden tekrar tekrar geçiyordu. Unutmam mümkün olmasa da, unutacağım diye ödüm kopuyordu. Fernando'nun sıcaklığı ve güler yüzü, bana aklımdakileri sorma cesareti vermişti. Onu ilk gördüğümde sandığım kadar huysuz biri değildi belli ki. Sıcak bir gülümsemesi, sevecen bir tavrı vardı.
Bir... abi gibi hissettiriyordu.
Bana acıyarak bakan küçük Helena'yı tersleyerek onu ait olduğu yere geri gönderdim. Bunda acınacak bir şey yoktu. Yalnızlığım... Benim suçum değildi. Değildi, değil mi?
"Captivum... Bir hapishane olduğunu söylemiştin. Çağrıya icabet etmemek, neden oraya gitmemizi gerektirecek kadar büyük bir suç olsun ki? İnsanların sisteminde böyle yerlere gerçekten kötü insanlar gider. Üstelik bunca akademi varsa, bir sürü de elementer var demektir. Benim gidip gitmemem bu kadar önemli mi? Peki ya şu yer altında yaşama olayı? Neden yer üstünde yaşamak varken yer altında yaşıyorsunuz ki?" Fernando tekrar hafifçe kafasını salladıktan sonra derin bir nefes çekti. Nereden başlayacağını, ya da nasıl anlatacağını düşünüyor gibiydi. Kendimi bir yandan kötü hissediyor bir yandan da daha fazlasını öğrenmek için can atıyordum.
Sorularımın başlangıcında bile değildik. Yüzeyi tırnakla kazıyorduk sanki yalnızca.
"Madem derin mevzuları konuşmaya başladık, bir tık daha geriye gidiyorum o zaman, evrenin var oluşuna." Kahkaham sözünü yarıda kesti.
"Bir tık gerisi bu mu? Bunun daha gerisi var mı ki Fernando?" O da bana katıldı.
"Haklısın, bir tıktan daha geri oldu bu. Bir önemi var mı? Geriye gidiyorum işte." Kendimi ciddi olmaya zorlayıp elimle ona devam etmesini işaret ettim. Bütün bedenim bilgiye ve öğrenmeye açtı, yıllardır.
İyi bir öğrenci olurdum... değil mi küçük Helena? Eğer fırsatım olsaydı, eğer okula devam edebilseydim, iyi bir öğrenci olurdum. Derslerden hiçbir zaman şikayet eden biri olmamıştım.
"Elementerlerin soyu, evrenin başlangıcına dayanıyor. Daha doğrusu, Ay'a dayanıyor. Bizim temel var oluş sebebimiz, denge. Dünyanın dengesinin korunduğundan emin olmak. Her türlü canlının yaşama hakkına saygı duymak." Boğazımdaki kuruluk, Fernando'nun soluklanmasıyla birlikte kendini iyice belli etmişti. Bir yandan onun devam etmesini beklerken bir yandan yatağımın yanındaki suya uzandım. Vücudumdaki bütün su buhar olup gözeneklerimden uçmuş gitmişti. Saç diplerime kadar nemlenmiştim. Bir film izliyor ya da sürükleyici bir roman okuyor gibiydim. Her duyduğumu sindirmek için bütün alıcılarımı açmıştım.
"İnsanların tarihine göre, dünyadaki yaşam 3 milyar yıl öncesine, bakterilere dayanıyor. Ancak bu doğru değil. Primusların soyu, Ay'ın var oluşuna, 4,5 milyar yıl öncesine dayanıyor. Ay'dan çok ama çok nadir kopan parçaların Dünya'ya temas etmesi ile bazı ilkel canlılar oluşuyor. Bu ilkel canlılar yüzyıllar içerisinde geliştikçe Primuslara dönüşüyor. Primusların her biri ilk zamanlar kendilerini dünyada tek zannediyorlar. Ne için dünyada olduklarını, nasıl oluştuklarını anlayamıyorlar. Her birinin, oluştuğu ortamdaki elementin hakimi olduğunu anlaması ve birbirlerini bulmaları yüzyıllar alıyor." Belli ki dersini bu kısımlarda iyi dinlemişti. Anlattığı şey onu da heyecanlandırıyordu. Nefeslenip konuşmaya devam etti.
"Bu yüzyıllar içerisinde dünya bugün yaşadığımız dünyadan çok daha farklı bir yer olduğundan, ne üzerinde yaşanabilir bir kara parçası ne de sonsuz yaşama gebe sular bulunuyor. Düzensiz bir toz bulutu, sönmek bilmeyen lavlar, sonu gelmeyen meteor yağmurları... Primuslar elementler üzerindeki güçlerini keşfettikçe, dünyanın dengesi değişmeye başlıyor. Toz bulutu solunabilir bir havaya, ateş çukurlarında kaynayan sular uçsuz bucaksız okyanuslara, zirvesi görülemeyen dağlar düzenli kara parçalarına dönüşüyor. İşte o zaman anlıyor Primuslar neden var olduklarını. Dünyanın dengesini korumak, onu yaşanabilir bir yer haline getirmek için." Gözlerimdeki parıltıyı, Fernando'nun gözlerindeki yansımamdan dahi görebiliyordum. Bir sürahi su içmemin hiçbir faydası olmamıştı. İçimdeki ateş hiç sönmemiş, aksine duyduklarım ve duymak istediklerimle git gide şahlanmıştı. Bu sadece öğrenme açlığımdan değil, kendi ırkıma olan merakımdan da kaynaklanıyordu. Kim olduğumu, neden var olduğumu bilme ihtimali, beni tarifsiz duygulara sürüklemişti.
Hayat, bu olmamalıydı. Diye düşünmüştüm hep. Belli ki hayat bu değildi.
Hayat benim için, işe gidip eve gelmekten ibaret değildi, olmayacaktı.
"Milyonlarca yıl geçtikçe; meteor yağmurlarının oluşturduğu organizmalar bitkilere, hayvanlara dönüşüyor. Her meteor yağmurunda çeşitlilik artıyor, bitkilerin ve hayvanların sayısı binleri aşıyor. Beş Primus için görevleri gün geçtikçe daha zorlu bir hal alıyor. Yeni Primusların gelmesini dört gözle bekliyorlar ancak hiç kimse gelmiyor. Dünyayı karış karış arasalar da başka Primuslara rastlamıyorlar. Sürekli gelen tek bir şey var, o da meteor yağmurlarının getirdiği organizmalar. Meteor yağmurları suya, toprağa, yanar dağlara, havaya ya da madenlere isabet ettikçe organizmalar çeşitleniyor. Sayıları sabit kalan Primuslar dengeyi korumakta yetersiz kalmaya başlıyor. Dolayısıyla da Dünya bu organizmaların üremeleri ya da beslenmeleri için ihtiyaç duydukları şeylere cevap verememeye başlıyor. Milyonlarca yıldır gelişen, büyüyen ve çeşitlenen dünya, daha gelişiminin yüzde birini bile tamamlamamışken çeşitliliğini kaybetmeye başlıyor. Tükenen bitkiler ve hayvanlar, Primuslara bir şeylerin yanlış ya da eksik olduğunun sinyalini veriyor aslında. Dinozorlar neden yok oldu sanıyorsun? O çağlar, Primusların en büyük başarısızlıklarından biri olarak kabul ediliyor." Ağzımın daha fazla açılamayacağını bilsem de, yırtılacağından korkmaya başlamıştım. Odamda, yerde otururken öğrendiklerim için adam öldürebilecek yüzlerce bilim insanı vardı. Evrenin tarihine Fernando'nun ağzından çıkan iki paragrafla şahit olmuştum resmen. Neden soyunun tükendiğini asla anlayamadığımız o ilkel canlılar, demek bu yüzden yok olup gitmişlerdi...
"İşte o zaman Primuslar, bir yerlerden birilerinin ya da bir şeylerin çıkıp gelmesini beklemenin çözüm olmadığını fark ediyor. Çözüm, onlar çünkü. Görevlerinin dengeyi sağlamak olması, dünyayı yaşanabilir kılmak için ne gerekiyorsa onu yapmaları demek aslında. Dengeyi korumak için ihtiyaçları olan şeyde hemfikir oluyorlar. Bir ırk." Fernando gülümseyerek soluklandı. Bakışları onu soluksuz dinleyen yüzümde oyalandı bir süre ve gülümsemesi genişledi.
"Lütfen, devam et." Çok değil ama yaklaşık bir 18 yıl kadar gecikmiştim. Arayı kapatmam gerekiyordu.
"Primuslar enerjilerini bitkilere, canlılara geçirebilmek için bir yol bulmayı deniyorlar ancak her seferinde başarısız oluyorlar. Daha doğrusu, başarısız olduklarını sanıyorlar. Başarılı olduklarını anlamaları yüzyıllar alıyor. Nasıl başarılı olduklarını ise yakın zamanda öğreneceksin. Her neyse, enerjilerini aktardıkları hiçbir hayvan ya da bitki, Primuslara dengeyi korumalarında yardımcı olacak bir davranışta bulunmuyor. Kendilerinde var olan akıl denilen olgunun, hayvanlarda ya da bitkilerde olmadığını fark ettiklerinde, daha üstün bir organizmaya ihtiyaç duyuyorlar. Kendileri gibi, fikir ve irade sahibi... Ancak bunu nereden bulacaklarını bilmiyorlar. Bu onları, kendi varoluşlarını düşünmeye itiyor. Primuslar nasıl var oldu? Kendilerinden bir tane daha yapabilirler mi?" İnsanlığın doğuşuyla, belki de hiçbir insanın bilmediği şeylerle yüzleşiyordum. Dinlemeye devam etmek zorundaydım ancak düzensiz nefeslerim ve dönen başım, beni endişelendiriyordu. Fernando'nun garipsemeyeceğini bilsem, kendimi biraz tokatlardım.
"Devam etmemi istediğine emin misin? İyi görünmüyorsun." Midemdeki bulantıyı geldiği yere geri gönderip içtenlikle gülümsedim. Gerçekten ama gerçekten devam etmesini istiyordum. Ölsem bile devam etsindi. Başımı salladım.
"Primuslar karada, suda, havada, kısaca her yerde kendileri gibi akıl ve irade sahibi olabilecek organizmalar aramaya başlıyorlar. Gördükleri her canlıya enerjilerini aktarmaları onları tüketse de, dünyanın geleceği için buna mecbur olduklarını biliyorlar. Ancak ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, bir sonuç elde edemiyorlar. Çeşitlenen su altı dünyası, toprak canlıları ve havadaki organizmalar, birer birer yitip gitmeye başlıyor. Primuslar başarısız oldukları düşüncesini kabullenip, bütün güçlerini var olanı korumaya adıyorlar. İşte tam da böyle bir anda, kaderin gidişatının değişimine şahit oluyorlar. Daha önce enerjilerini aktardıkları bir canlının, zaman içerisinde değiştiğini, geliştiğini gözlemliyorlar. Diğer canlılarda hiçbir değişiklik olmazken, bu canlıda neyin farklı olduğunu bir türlü bulamıyorlar. Sorularının cevabını ise, yüzyıllar süren gözlemleri veriyor. Enerjilerini aktardıklarında hiçbir cevap alamadıkları bu canlının değişiminin arkasındaki sebebin, meteor yağmuru olduğunu fark ediyorlar." Kafamın karıştığını fark edince dilini dudaklarında gezdirdi. Öne doğru biraz eğilip, avcunu yukarı getirecek şekilde elini çevirdi hayali bir şey tutuyormuş gibi büktü parmaklarını.
"Dünyadaki yaşamın kaynağı olan meteor yağmurları, Primusların enerji aktardıkları canlılara denk gelirse, bu canlıların diğerlerinden ayrıldığını, bazı yetiler kazandığını fark ediyorlar." Dedi düz bir sesle. Diğer eliyle meteor yağmurunu simüle etmiş, hayali bir şeyi tutmak için büktüğü parmaklarında da bahsettiği o canlılar varmış gibi davranmıştı.
"Bu canlılar bir süre sonra iletişim kurmak için Primusların dilini öğrenmeye, onlar gibi hareket etmeye, onlar gibi konuşmaya başlıyor. Zaman geçtikçe, bu yeni canlıların Primuslardan bazı noktalarda ayrıldıklarını fark ediyorlar. Primuslar gibi ölümsüz olmadıkları, enerjilerini yalnızca üreyerek aktarmaları, elementlerini kullanmak için Primusların onayına ihtiyaç duymaları gibi..." Elementerlerin nasıl oluştuğunu dinlemek, büyülenmenin ötesinde bir deneyimdi. Bütün bir evrenin sırrı şimdi kucağımda, odamda benimle birlikte oturuyordu. Taşınamayacak bir yükün altında gibi hissediyordum kendimi. Her şey öylesine mantıklıydı ki... Ancak her yeni bilgi, yeni bir soru işaretini getiriyordu beraberinde. Peki o zaman insanlar nasıl oluşmuştu? Enerjisi, daha doğrusu elementi olmayanlar?
"İnsanlar..." Çatallaşmış sesime lanet ederek boğazımı temizledim. Oturuşumu dikleştirip hem kendime hem de Fernando'ya daha fazlasına hazır olduğumu kanıtlamak istiyordum adeta.
"İnsanlar peki?" Fernando da dakikalardır konuşuyor olmasının getirdiği kurumuş boğazdan kurtulmak için öksürdü. Ona su getirme nezaketinde bulunmayı çok istiyordum ancak asla yerimden kalkıp ortamın havasını dağıtamazdım. Evrenin sırrını öğrenirken, su biraz bekleyebilirdi.
"Primuslar, belirli bir sayıda yardımcıya ulaştıktan sonra enerji aktarmayı bırakıyor, çünkü yardımcıların da bazı dürtüler sonucu aile kurduklarına ve çoğaldıklarına şahit oluyorlar. Böylece, Primusların enerji aktarması bir zorunluluk olmaktan çıkmaya başlıyor çünkü bu yardımcılardan doğan yeni canlılar da yardımcıların özelliklerini taşıyor. Yardımcıların çoğalmasıyla Primuslar onlara "Elementer" ismini veriyor. Dünyadaki düzen yerine oturmaya başladıkça azalıp bitme noktasına gelen meteor yağmurları ile Primusların yeni elementer yaratma şansları da zaten yok olmuş oluyor." Hafifçe omuz silktikten sonra devam etti.
"Bu sırada, yeni gözlem ve araştırmaları yüzyıllardır cevabını bulamadıkları bir sorunun cevabına ulaştırıyor onları. Primusları, bitki ve hayvanlardan ayıran, en başta neydi? Neden Primuslar irade ve akıl sahibiyken, bitki ve hayvanlar değildi? Üstelik, enerji aktarmalarına rağmen de akıl ve irade sahibi olamamışlardı? Bunun temel sebebinin, Ay olduğunu fark ediyorlar." Gözlerini benimkilere sabitleyip hafifçe gülümsedi.
"Primusları oluşturan meteor yağmurları, aydan kopan nadir parçalarken, bitki ve hayvanları oluşturan meteor yağmurları, diğer gezegenlerden ve yıldızlardan kopan parçalardı. Yine bu gezegen ve yıldızlardan kopan parçaların oluşturduğu yeni bir canlı türünü keşfetmeleri de bundan kısa bir zaman sonra oluyor." Ellerini açıp bariz olduğunu düşündüğü cevabı verdi.
"İnsanlar." Dedi heyecanlı bir sesle. İnsanlar... Primuslardan bağımsız, meteor yağmurlarının Dünya'ya getirdiği elementler ve minerallerle evrilmişlerdi... Ah, kafam çatlamak üzereydi.
"Tıpkı elementerler gibi dillerini öğretip, onları geliştirmeye çalışıyorlar ve yeteneklerinin sınırlarını öğrenmek için onları gözlemliyorlar. Elementerler gibi çoğaldıklarını, konuşabildiklerini, akıl ve irade sahibi olduklarını fark ettikleri bu canlıların temel farkının ise elementler üzerinde bir hakimiyetlerinin olmaması olduğunu anlıyorlar. Böylece onların da düzenin korunması gereken kısmına ait oldukları kesinleşiyor. Primuslar ve elementerler, onlara 'Homo' adını veriyorlar." Tek kaşını kaldırıp, kendince latince bilgimi ölçmeye çalıştığında ona karşılık verdim.
Latinceye özel bir ilgim falan olmamıştı hiçbir zaman ama lisede kısa bir dönem, seçmeli ders olarak görmüştüm ve öğrendiklerimi unutmama engel olan bir lanetle kutsandığım için derste gördüğüm şeyleri hatırlıyordum.
"Topraktan gelen." Diye karşılık veredim ona. Homo'nun temeli, anlamı buydu.
Başını sallayarak onayladı beni.
"Böylece..." dedi son heceyi uzatarak ve devam etti. "Diğer tüm canlılar ile Primuslar ve elementerler arasındaki fark, açık bir biçimde anlaşılıyor. Ay enerjisi... Elementerler, Ay'ın kuşaklarıdır Helena." Kafamın biraz karışmaya başladığını fark eden Fernando, toparlamak için ağzını açtığında onu böldüm.
"Duyduklarıma gerçekten inanamıyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları bilmek için yüzyıllardır çalışan onlarca insan var! Bu bilgileri neden onlarla da paylaşmıyoruz ki? Neden tüm dünya, evrenin tarihini bilmiyor?" Fernando heyecanım karşısında gülümserken, sabırla sorularımı yanıtlamaya devam ediyordu ancak bunun çok sürmeyeceğini hissetmeye başlamıştım. Çünkü sorularımın asla sonu gelmeyecekti.
"İnsanların hepsi iyi değil Helena. Hatta çoğu iyi değil. Daha önce, Elementerlerin varlıklarından haberdarlarken, bizlere neler yapmaya çalıştıklarını öğrendiğinde sorunun cevabını da almış olacaksın. İnsanlardaki bu Ay'a gitme merakı, küçük bir gezinti yapmak istedikleri için değil, buna emin olabilirsin." Taşlar bir bir yerine otururken, bir anda bunca şey öğrenmiş olmanın ağırlığı altında ezilmeye başlamıştım. Kafam, gerçekten de patlamak üzereydi. Evrim teorisi, bir nevi doğruydu aslında. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler, hepsi meteor yağmurlarından, elementlerden ve minerallerden evrilmişti. Primuslarla aralarındaki temel fark ise Ay'ın enerjisiydi.
Ay'ı bu kadar güçlü ve özel kılan neydi, onu diğer gezegenlerden ve yıldızlardan ayıran neydi bunu da merak etmiştim doğrusu. Ancak ona daha fazla bu tarz sorular sorarsam, beni kendi evimde boğup atacaktı buna emindim. Neredeyse bir saattir sorularıma cevap veriyor, sabırla bana bir şeyleri açıklamaya çalışıyordu. Kafam öylesine bulanıktı ki, bir bu kadar daha konuşsak yine kendime gelemezdim. O yüzden evreni ve elementerleri akademiye bıraktım. Orada bunları çok daha detaylı bir biçimde öğreneceğime emindim.
Susup ona biraz zaman vermeyi canı gönülden istiyordum ancak içimdeki açlık buna engel oluyordu. Öylesine uzun bir süredir paslanmış demir misali bir köşede duruyordum ki, ufacık bir işleme şansı gözümü döndürmüştü. Yıllar önce noktalanan eğitim hayatıma dönecek olduğum için ayrı heyecanlıydım, şuan öğrendiklerim için ayrı...
Üstelik, kafamı asıl kurcalayan şey ise konuşmaya ilk başladığında bahsettiği cadı meselesiydi.
"Cadılar peki?" derken devamını nasıl getireceğimi bilememiştim. Fazla ilgilenmiyormuş gibi, sakin davranmaya çalışıyordum. Fernando omuz silkerek yanıtladı beni.
"Onları kafana takma. Sayıları fazla değil ve bizi ilgilendirmiyorlar. Elementerlerin, cadılarla işi olmaz." Başımı sallayarak, konuyu rafa kaldırmayı tercih ettim. Bir kolye, Aileen'i cadı yapmazdı. Onun cadı olabileceğine dair tek bir iz bile yoktu hayatımızda. Bir yaprağı kımıldatmışlığı yoktu.
Bir elementersin ama sen de bir yaprağı bile kımıldatmadın, diyen küçük Helena'ya ters bir bakış attım.
"Senin akademideki rolün nedir?" Sıkıntıyla ellerini kaldırdı Fernando.
"Lütfen bana açıklatma. Boğazım kurudu! Öyle uzun ki... Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. Hiçbir şey bilmeyen birine Elementer dünyasını anlatmak çok zor. Evrenin en başından itibaren sana var oluşu anlatmak zorunda kaldığıma inanamıyorum. İğrenç bir öğrenci olmama rağmen ben bile bunları biliyorum. Bu kadar karanlıkta bırakılmış olman..." dedi ancak anında susturdu kendini. Kaşlarım benden izinsiz sonuna kadar çatıldı.
"Kim?" dedim usulca. "Kim beni karanlıkta bıraktı?" bir şey söylemek için ağzını açan Fernando'yu, elinde av tüfeği ile kapıda beliren babam durdurdu. Sıkıntıyla nefesini verdi Fernando. Tedirgin, ya da ürkmüş değildi. Sadece... Bu anın yaşanmamış olmasını diliyor gibiydi.
"Evimden defol." Elindeki tüfeği, hayatında ilk kez sağa sola sallanmadan, sabit durarak tutan babam, gözlerindeki zehirli okları bir bana bir Fernando'ya fırlatıyordu.
"Sana diyorum. Çık git buradan!" Fernando yavaş yavaş ayağa kalktı. Ben de onunla birlikte kalktım. Bir şeyler söyleyip söylememekte kararsızdım. Kendi lanet olasıca babamı tanımadığımdan, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ki! Gerçekten vurur muydu, vurmaz mıydı?
"Tom Lincoln. Beni onunla durduramayacağınızı biliyorsunuz efendim." Fernando'nun babama seslenişi, gözlerimin merakla ona dönmesine sebep oldu. Onu da mı takip etmişlerdi? Adını nereden biliyordu?
"Yapabileceğiniz hiçbir şey yok Bay Lincoln. Çağrı geldi. Gitmek zorunda olduğunu biliyorsunuz." Bahsettikleri kişinin ben olduğumu anlamam biraz uzun sürdü. Şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım.
"Hiçbir şey yapmak zorunda değil. Bu işlere bir son verdim ben. Onu bu dünyadan çekip aldım! Şimdi ellerimle teslim edecek değilim! Helena hiçbir yere gitmiyor." Hangi işe son vermişti? Beni hangi dünyadan çekip almıştı? Alkolik babam, benden çok daha fazla şey biliyor gibiydi. Onun bir şeyleri hatırlaması bile mucizeydi. En son ne zaman iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kurduğunu dahi hatırlamıyordum... Aklım karman çorman olmuştu.
Elinde bir tüfekle, karşımda dikiliyor ve Fernando'ya öfke kusuyordu. Neden?
"İkiniz de sakin olun. Baba, lütfen sakinleş." Ellerimi kaldırıp aralarına geçtim. Birazdan ateş edecekmiş gibi duran babam, benim araya girmemle namluyu biraz sola çekti. Babam Fernando'yu tanıyor muydu bilmiyorum ama, Fernando babamı tanıyordu.
"Hemen git buradan. Hemen." Tom Lincoln'ün uyarı dolu sesi, Fernando'nun geri geri pencereye doğru yürümesine sebep oldu. Ona doğru tereddütlü birkaç adım atıp alçalttım sesimi.
" Daha soracak bir sürü şeyim var Fernando. Geri gelmek zorundasınız." Bir yandan namlunun önünde kalmaya, babamın Fernando'yu vurmasına engel olmaya çalışıyordum. Bir yandan da Fernando'nun geri geleceğinden emin olmaya çalışıyordum.
"İstersen sochru çağırabilirim." Bana çok sessiz bir biçimde fısıldadı. Bunun neye yol açacağı hakkında hiçbir fikrim olmadığından, bir süre duraksadım. Babamı bayıltacak mıydı? Onu öldürecek miydi? Zamanı mı durduracaktı? Ne yapacaktı sochru çağırıp?
Bir yandan bana dikkatle bakıp, bir yandan pencereye kadar gerilemeyi sürdürdü.
"Nasıl bir şey olacak? Onu öldürmeyeceksin değil mi?" fısıltıma karşılık olarak alaylı bir gülümseme oturdu dudaklarına ve bana çok hafifçe göz kırptı.
Üçten geriye saymaya başlayan babam, bir anda kendini koridorun duvarında buldu.
"Posiut Somnum!" Fernando avuçlarını babama uzatmış, gözlerinin rengini ise açık bir kahveye çevirmişti. Hızlı adımlarla babama ilerleyip yanına, dizlerimin üzerine çöktüm. Fernando'nun ona zarar vermeyeceğini biliyordum ancak yine de endişelenmiştim. Elim istemsizce nabzına gittiğinde Fernando gözlerini devirse de hiçbir şey söylemedi. Elbette, nabzı atıyordu.
Dudaklarımın arasından tuttuğum nefesi bırakırken bana adımlayan Fernando'ya çevirdim bakışlarımı. Gözleri benimkilerden daha açık bir yeşile bürünürken tekrar, aklımdan geçen binlerce düşünceyle baktım gözlerine.
Bu dünya gerçekti.
Evet, az önce dinlediklerimi uydurmuş olamazdı bunu biliyordum ama yine de... Gözlerimle görmek apayrı bir şeydi.
Alderwild, primuslar, sochrular...
Hepsi gerçekti.
Ve ben, buraya çağırılıyordum! Tıpkı Fernando gibi sochru yapmaya çağırılıyordum. Bir elementer olmaya...
Bir yere aittim ve bir görevim olacaktı. Eğitim alacaktım, derse girecektim ve... arkadaşlarım olacaktı.
Üzerimdeki görünmezlik perdesini yavaşça kenara çekecekti biri. Perdenin arkasında ne olduğunu merak edeceklerdi. Birileri, beni tanımak isteyecekti. Birileri ismimi soracaktı belki ya da benden hoşlanan bir çocuk olacaktı.
Kalemlerim, defterlerim... Ah lanet olsun. Bir hayatım olacaktı.
Bir daha kırmızı beyaz önlük giymeyecektim. Belki son kez silmiştim mağazanın zeminini. Son kez düşen saç tellerim için azar yemiş, yaşlı Krakorn'u son kez görmüştüm.
Gözlerimin yaşarmasına, duygularımın beni ele geçirmesine izin vermeden yutkundum.
"Ya cevap gelmeseydi sochruna?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Fernando gülümsedi.
"Beni zeminden spatula ile kazımak zorunda kalırdın." Dedi kıvrılan dudaklarıyla. Ona gözlerimi devirdim. Elbette babam onu vurmayacaktı.
Vurmazdı, değil mi?
"Ne kadar süre böyle kalacak?" dudaklarını büzdü.
"Sadece beş on dakika." O kadar az vaktimiz varsa eğer, sorularımı bir kere daha öncelik sırasına koymam gerekiyordu. Başı, Fernando'nun babamı nereden tanıdığı çekecekti... Ancak ben bir şey soramadan, söze girdi.
"Seni hemen şimdi Alderwild'e götürebilirim. Evsiz öğrenciler, her daim orada kalabiliyor. Orası asla kapanmaz. Yazı kışı yoktur." Gülümseyerek bir ona, bir babama baktım.
Evsiz öğrenciler...
Evsiz miydim ki? Bir evim vardı, değil mi? Bir yatağım, bir odam bile vardı. Her şeye rağmen bir babam, arkadaşlarım vardı. Evsiz değildim ben... Akademiye öylece, evsiz gibi gitmek istemiyordum. Onu bu halde bırakmak, terk etmek istemiyordum.
"Ona veda etmek istiyorum." Anlayışla başını salladı Fernando.
"Sorularına başka zaman cevap vereceğim. Gitmem gerek. Uyandığında burada olursam, bu kez gerçekten tetiği çeker." Gülümsedim. O tüfekten kurtulmanın da bir sochrusu olduğuna emindim ancak itiraz etmedim. Tekrar karşıma çıkacaklarını biliyordum. Daha önümde iki ay gibi bir süre vardı Eylül'e kadar. Beni sağsağlim akademiye götürmeden takibi bırakamazlardı... Değil mi?
"Tekrar gelecek misiniz? Beni takip etmeye." Büyük bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Hiç gitmedik." Dedi bilmiş bilmiş. "Sen sadece, biz istediğimiz zaman bizi görebilirsin Helena."
🔮
Hikayenin konusu ile ilgili tahminlerinizi buraya yorum yapar mısınız?
İnstagram : aykusagi.serisi
tiktok: buseninkurgulari
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.07k Okunma |
519 Oy |
0 Takip |
27 Bölümlü Kitap |