4. Bölüm
Buse Yaren Kıyak / Ay Kuşaği Seri̇si̇ I: Tempersitar (KİTAP OLUYOR!) / 3.BÖLÜM - KALMAK İÇİN ÇOK GEÇ

3.BÖLÜM - KALMAK İÇİN ÇOK GEÇ

Buse Yaren Kıyak
buseyaren95

🔮

Göz alabildiğince uzanan, neredeyse boyumu aşan sarı otların arasındaydım. Bu çayırda yürümek, tanımadığım insanlarla dolu gergin bir ortamdaymışım gibi hissetmemi sağlıyordu. Burada olmak istemiyordum ama sanki mecburdum. İçimi bir yandan bir endişe, bir yandan bir huzur kaplıyordu. Sanki buraya aittim, ya da sanki burası bana mezardı.

Adımlarımı hızlandırıp otların arasından kurtulmak istedim ancak gördüğüm tek şey rüzgarın etkisiyle iki yana savrulan bu cılız otlardı. Kurtuluşa dair hiçbir şey yok gibiydi ufukta. Derin bir nefesi içime çektim ve omuzlarımı düşürdüm. Belki de kurtuluş diye bir şey yoktu.

Etrafımdaki manzaranın, yaşayan ve nefes alan bir insan gibi geliştiğini görmek dudaklarımın aralanmasına sebep oldu. Biraz ileride, otlar yerini kırmızı güllere bırakmaya başlamıştı. Belki de kurtuluş diye bir şey vardı. Güllere özel bir ilgim yoktu ancak güller, bu sarı otlardan güzeldi... Çok güzeldi hem de. Can yakmak için var olmuşlardı.

Beklediğimden daha büyük ve daha güzel olduklarını bana göstermek ister gibi salındılar hafif rüzgarla. Kokuları genzimi yakacak kadar keskindi. Huzursuzluğum giderek azaldı, yerini tatlı bir aidiyete bıraktı. Evimin bahçesinde geziyor gibiydim... Güllere uzanmak, dokunmak istedim.

Dikenleri yoktu. Dikensiz gül mü olurdu? Böyle bir güzellik... öylece avcuma bırakmazdı kendini. Bunu bilmem gerekirdi.

Her biri birbirinden kusursuz, binlerce gülle doluydu etrafım. Arkamı döndüğümde artık o cılız otları göremiyordum bile. Usulca bir tanesinin yapraklarında gezdirdim parmaklarımı. Sanki onları rahatsız etmek istemiyor gibiydim. Sanki hisleri vardı ve ben onlardan çekiniyordum. Dokundukça içimi kaplayan tanıdıklık bana cesaret verdi ve her birine dokunarak aralarında koşmaya başladım. En az bu manzara kadar canlıydım ben de... O güzelleştikçe, ben özgürleşiyordum sanki.

Etrafımda binlerce gül, burnumda keskin ancak muhteşem bir koku, gözlerimin değdiği her bir santimde ise görsel bir şölen vardı. Coşkum katlanarak arttı, boğazımdan yukarı tırmanıp adeta boyumu aştı. Ancak bu coşku da çok uzun sürmedi, bu kez de doyumsuzluğun sınırlarını zorlamaya başlamıştım.

Bu güllerin hepsi benim olsun istiyordum.

Dünyada ne kadar güzel şey varsa benim olsun istiyordum ve dünyadaki tek güzel şey bu güllerdi. İçlerinden en beğendiğime, en büyük ve canlı olduğunu düşündüğüme yöneldim. Gelinlik giymiş güzel bir kadın gibi salınmasını, kırmızı yapraklarının her birinin cennetten düşmüş bir hediye gibi bana göz kırpmasını izledim hayranlıkla ve yasak olana uzandım, gülü kopardım.

Gülü koparmamla birlikte parmaklarımdan başlayarak vücudumdaki bütün kan çekildi, ya da sanki akmayı bıraktı. Ellerim, kollarım, hiçbir yerim hareket edemez oldu. Beyaz tenim grileşti, vücudum taşlaşmaya başladı.

İçimdeki son kibir tanesi de gülün güzelliğiyle birlikte yok oldu. Canlı manzarayı da kendimle birlikte tükettim sanki ve bu çayır gerçekten de bana mezar oldu.

Gözlerimdeki ağırlık, beni huzursuz eden kabusumun eseriydi. Başım çatlıyordu ve uykumu gram almamış gibiydim. Gözlerimi istemsizce bedenimde dolaştırıp taşlaşmadığımdan emin olmak istedim. Parmaklarımı usulca hareket ettirdikten hemen sonra bana gözlerini deviren küçük Helena'yı elimin tersiyle itip ayaklarımı yataktan sarkıttım.

Bu sabah marketi ben açıyordum ve dokuzda orda olmam gerekiyordu. Yakıcı güneş beni daha da mayıştırırken, Temmuz sıcağını hafifletmek adına duşa girdim. Babam hala uyuyor olmalıydı. O malum günden beri hiç konuşmamıştık. Zaten normalde de konuşmuyorduk. Ancak o günden sonra, ben konuşmaya çalıştığım halde konuşmamıştık. Birçok kez ona, beni çekip aldığı dünyanın neresi olduğunu, son verdiği işin ne olduğunu, Fernando'yu tanıyıp tanımadığını sormuştum. Hiçbir soruma cevap vermediği gibi, yüzüme de bakmadı. Beni mahkûmu olduğum görünmezlik perdesinden daha ağırıyla cezalandırmayı seçti. Ben de sormayı bıraktım.

Cevaplar olmadan yaşamıştım bunca sene. Bundan sonrasını da yaşardım. Ne zaman cevap vermişti ki bana?

Baba... Neden annemin hiç fotoğrafı yok?

Baba... Annem nasıl biriydi?

Ona mı benziyorum baba?

Beni sevmeyi neden bıraktın baba?

Beni ne zaman göreceksin baba?

Hiçbirine bir cevap almadan, 18 sene sürdürmüştüm nefes almayı. Tek yapmam gereken nefes almaya devam etmekti.

Odamdaki o tatsız toplantının üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti. Bu süre içerisinde vaktim markette çalışmakla, Aileen ve Marva ile kabul mektuplarını ve Alderwild'i değerlendirmekle, Fernando ve Klaer'in başının etini yemekle ve bana gelen kutudaki her bir kelimeyi ezberlemekle geçmişti. O küçük sözlük tarzı kağıtlardaki her bir kelimeyi ve anlamlarını, fotoğrafın her detayını ve koca haritadaki her bir patikayı biliyordum artık. Fotografik hafızam sayesinde, hiçbirini unutmayacak olmama rağmen onlarca kez incelemiştim. O Akademi benim içimi heyecanla ve coşkuyla dolduruyordu. Kurtuluşum, kaçışım olacaktı. Her sabah işe gidip gelmekten öteye geçecekti hayatım. Bir iş kurma hayalimi bile unutturmuştu. Bunu her zaman yapabilirdim. Şuan önümdeki fırsat, benim için çok daha değerliydi. Ben de okula gidebilecektim.

Beni göreceklerdi.

Birileri, beni görecekti.

Lise eğitimi almamış olmam, Akademide ne tarz sorunlar doğuracaktı, bilmiyordum. Ya da Akademide Matematik, Fizik gibi şeyler var mıydı onu da bilmiyordum. Belki endişelenmeme hiç gerek kalmayacaktı, belki de oranın en korkunç öğrencisi olacaktım. Umurumda bile değildi. Azimli ve çalışkan bir insandım. Üstesinden gelirdim.

Fernando ve Klaer ile yaptığım sohbetler, köşe başlarındaki kaçamak sohbetlerden ibaretti. Onları artık eve ya da eve yakın hiçbir yere getirmeyi başaramıyordum. Bunu ısrarla reddetmiş, sebebini söylememişlerdi. Dışarda da ne yazık ki, beş dakikadan fazla yanımda kalmıyorlardı. Beni takip edebilecek başkaları daha olduğundan söz etmişlerdi. Kendileri gibi iyi niyetli olmayan başkalarından... Sorularımın büyük çoğunluğuna cevap vermeyi reddettiklerinden, sormuyordum artık.

Duştan sonra hızlıca hazırlanıp evden çıktım. Marketten bir iki bisküvi ile kahvaltı yapmayı planlıyordum. Çöp gibi bir midem vardı. Asla sağlıklı beslenmezdim. Evimizdeki dolap hep boş olurdu ve ben de genelde marketteki abur cuburlarla karın doyuruyordum. Bu yüzden zayıf, ancak yumuşak etliydim. Hiçbir sporda iyi değildim. Doğru düzgün koşamazdım ve toplarla da aram iyi değildi. Spor yapmayı da sevmezdim zaten.

Akademi hakkında bilmediğim şeylerden biri de buydu. Askeriye gibi her sabah beşte kalkıp koşturacaklardı belki de bizi. Filmlerde genelde böyle oluyordu... Akademi denince aklıma, nedense yüksek disiplinli ve muhteşem fizikli insanlar geliyordu.

"Şu rezil önlüğünü yine giymemişsin, Helena." Elimdeki paspası bırakıp tezgâha yöneldim. Kurumsal bir market görünümü yaratmak isteyen Bay Krakorn beni önlüğüm yüzünden uyarmaya bayılırdı. O çirkin önlüğü giymek istememem elbette ki çok normaldi. Kendi bile söylüyordu işte, rezildi. Kırmızı beyaz, hizmetçi önlüğüne benzer, garip dantelli bir şeydi.

Önlüğü üzerime büyük bir gülümsemeyle geçirdim. Daha kaç kez giyeceğim meçhuldü ne de olsa. Birçok şey gibi, bu önlüğü de bırakacaktım arkamda.

"Erkencisiniz, Bay Krakorn." Cümlemin altında yatan, madem erkenden markete gelecektin, ben neden marketi açtım? Tınısını yakalayıp yakalamadığını görmek için ona doğru baktım. Tabii ki yakalamıştı.

"Kendi marketime gelirken izin mi alacağım Helena?" kızgınlıktan uzak, düz çıkan sesi dudağımı büzmeme sebep oldu. Bana sinirlenmemiş, ancak sorumdan yine de rahatsız olmuştu. Sorusunu cevapsız bırakıp paspasla işimi bitirdim. Market temiz ve düzenli olduğuna göre, müşteriler için hazırdık. Birkaç gün önce markete gelen, duvara yapışan saçma oyuncakların olduğu bir standı kapının önüne doğru sürüklemeye başladım. Bay Krakorn bununla çocukların ilgisini cezbedeceğinden emindi. Öyle de oldu.

Bulduğum her fırsatta camdan dışarı, karşı kaldırıma göz atsam da Klaer ve Fernando'dan hiçbir iz göremedim. Onları görmemi istemedikleri zamanlardan geçiyor olmalıydık.

Bay Krakorn birkaç saat önce dinlenmek için üst katta bulunan evine çıkmıştı. O inecekti, ben de mesaimi sonlandıracaktım. Kasadan günlüğümü alıp takvimde 29 Temmuz'un üzerine çarpı attım. Yaşlı patronum, bu şekilde günlüğümü alıp almadığımı takip edebiliyordu. Hava karardığından ve gelen giden olmadığından, biraz serinlemek adına onu kapının önünde bekliyordum. Çıkış vaktim gelmişti.

Gözlerim belirli belirsiz karşı kaldırımı tararken, elinde bir adet gülle bekleyen adam ilgimi çekti. Elindeki gülün rengini tam seçemiyordum ancak koyu renkti. Kabusumla aynı gün görmeseydim bu manzarayı, aklımdan binlerce olumlu duygu geçebilirdi. Huzursuzluğu, bana sanki birine hislerini itiraf etmek üzereymiş gibi hissettiriyordu. Benim de çok huzurlu olduğum söylenemezdi. Gözlerimiz çok kısa bir süre için temas edecek gibi olduğunda profesyönel bir biçimde çevirdim başımı. Perdelerin arkasındaki görünmez kızdım ben. İnsanları nasıl izleyeceğimi iyi bilirdim.

Üst kattan gelen yavaş ve sesli adımlarla, Bay Krakorn'un geldiğini anladım ve kapının kolunu kavradım. Ona günlüğümü aldığımı ve takvimde işaretlediğimi söyledikten sonra beni burada tutan bir şey kalmamıştı.

Bugün Marva'larda toplanacaktık.

Kayıt yaptırmalarına çok az bir süre kalmıştı ve hemen hemen kararlarını vermişlerdi. Bundan sonra girecekleri koşuşturma düşünülürse, görüşmek için son zamanlarımızdı. Hatta öyle ki, ben bile bir koşuşturma içine girecektim. Bir ay sonra Akademiye gitmiş olmam gerekiyordu. Fernando ve Klaer, Eylül'ün birinde orada olmam gerektiğini söylemişlerdi.

Seçilme Sınavının iki aşaması da Eylül'ün ilk haftası tamamlanacaktı ve topluluğuma seçilecektim. Sonraki bir haftada ise, topluluğumun ve derslerimin gerektirdiği malzemeleri almam gerekiyordu. Böylece Eylül'ün üçüncü haftasının başında, Akademiye resmi olarak başlayacaktım. İçime dolan heyecanla hızlı hızlı Marva'lara doğru yürümeye devam ettim. Bizim evden bir sokak ileride Aileen, ondan iki sokak ileride de Marva oturuyordu. Evimizin önünden geçerken içeriye göz atmayı ihmal etmedim. Herhangi bir ışık yoktu. Gerçi, babam gelse bile ışığın yerini bulamazdı muhtemelen. Neden bakmıştım ki?

Marva'ların evinin birkaç ev uzağındayken, içime yerleşen tanıdık his gözlerimi kırpmama sebep oldu. Bir kez daha, takip ediliyordum ancak Fernando ve Klaer ile olan konuşmalarımdan sonra biliyordum ki, artık beni böyle gizlice takip etmezlerdi. Göğsümde kabaran telaş, aklıma beni korumaya çalıştıkları takipçiyi getirdi. Belki de onların yokluğunu fırsat bilmişti ve beni öldürmeye çalışacaktı. Belki de beni kaçıracaktı. Ya da belki de beni bir şey için kullanacaklardı. Neden takip edildiğime dair ufacık bir fikrim bile yoktu ki! İhtimaller sonsuzdu.

İçimde büyüyen paniği bastırmak adına, aksi yönde düşünmeye çalıştım. Belki de o kadar çok takip edilmiştim ki, artık bünyem her hareketi böyle algılıyordu. Omzuma hafifçe dokunan, bana bir taş düşürdüğümü söyleyen esmer çocuktan da ürkmüştüm mesela... Yoluna giden normal bir insandı belki de arkamdaki.

Bakmaya cesaret edemedim ancak oyalanmayı da göze alamadım. Kalan birkaç evi koşarak geçmeyi denedim. Koşmaktan gerçekten nefret ediyordum. Hareketsiz hayat tarzım bedenimin kondüsyonlu olmasına izin vermemişti hiçbir zaman. Basit bir koşma eylemi bile benim için büyük bir yüke dönüşüyordu. Sıklıkla adımlarım birbirine dolanır, beni mümkün olan her an koşmaktan uzağa iterdi.

Kapıdan içeri adımımı atmak üzereyken, basamak gözümden kaçtı ve kendimi yerde buldum. Ellerimi düşmeden hemen önce yere koyabilmiştim. Zar zor yerden kalkmaya çabalarken koluma dokunan el çığlık atmama sebep oldu.

"İyi misin? Neler oluyor Helena?" Koluma dokunan elin sahibinin Aileen olduğunu görmemle birlikte, damarlarımda dolaşan kan yavaşladı. Ağzımda atan kalbimi yutarcasına geri yerine gönderdim.

"Hiç. Hiçbir şey. Elim acıdı." Bir yandan merakla sağa sola bakıyordum. Herhangi birini göremedim. Görmemeliydim de zaten. Paranoyaklaşıyordum.

Paranoyaklaşıyordum ve bu benim gibi yalnız biri için iyi değildi. Yalnız insanlar, vaktinin büyük çoğunluğunu düşünerek geçirirdi...

"Sen nereden çıktın Aileen? Yürürken seni görmedim. Daha doğrusu, koşarken." Tek kaşını kaldırıp, iyi olup olmadığımı sorgular gibi baktı bana.

"İçerdeydim aptal. Ağacın yanında." Kapının hemen girişindeki, dalları kapının üzerine kadar inen elma ağacını gösterdi. Elinde birkaç tane elma vardı.

"Bize elma topluyordum. Haydi, geçelim." Beraber Marva'ların arka bahçesine geçtik. Bizim evin aksine, Aileen ve Marva'ların arka bahçesi de vardı. Ki bunu yadırgamıyordum. Biz iki kişilik bir "aileydik". Onlar ise dört. Hem Marva'nın hem de Aileen'in birer erkek kardeşi vardı. Marva'nın annesi ve Aileen'in babası iş arkadaşıydı. Marva'nın babası kendi hukuk şirketini yönetiyordu. Yani durumları çok iyiydi. Aileen'in annesi çalışmıyordu. Ancak onların da durumu iyiydi. Marva ve Aileen'in kardeşleri Midvale Lisesi'ne gidiyorlardı ve çok yakın arkadaşlardı. Şu an birlikte, Aileen'lerde, tıpkı bizim gibi küçük bir toplantı yaptıklarına emindim. Ailesi hafta sonunu bir tatil için dışarıda geçiriyorlardı. Bu gece hepimiz burada kalacaktık.

"Hey. Şunu duymanız lazım." Elinde gazete ile bahçeye çıkan Marva, ikimizin de dikkatini çekmeyi başarmıştı. Her zamanki gibi moda sayfasından bir şeyler okuyacağına emindim. Kendisi çok sıkı bir moda takipçisiydi ve bunu günlük hayatına uygulamaktan hiç çekinmezdi. Cesur şeyler giyer, yeni şeyler denerdi. Sarı saçları hep düzgün buklelere ev sahipliği yapardı ve dolgun dudakları hep parlardı.

Bugün bile, bizle evde buluşacağı halde dışarıda eğlenmeyece gidecekmiş gibi görünüyordu. Üzerinde kısa, çiçekli bir elbise vardı ve sarı saçları dalga dalga omuzlarına dökülmüştü.

"New York'ta yaşamaya can atan kasaba kızları, sizlere bir çift sözüm var. Köyünüze geri dönün." Aileen ile birlikte koy verdiğimiz kahkahayı, Marva'nın keskin mavi gözleri bir bıçak gibi kesti. Onun öfkesi sessiz ancak tehlikeli olurdu. İkimiz de susup onu dinlemeye başladık.

"Göstereceğim ben onlara köy kızını. Şu havalara bak. Sanki atalarınız New York'ta doğdu." Sinirden kırmızı olan beyaz tenine baktıkça gelen gülme hissini bastırmakta zorlanıyordum. Aileen de farklı durumda değildi.

"Bu demek oluyor ki, seçimini yaptın." Marva usulca başını salladı. En başından beri onun New York'u seçeceğini biliyordum. Bu onun hayaliydi, neden yapmasındı ki?

"Sen Aileen, bir şeye karar verebildin mi?" Gözlerini kısa bir süre için batmaya yüz tutmuş olan güneşe dikti ve biçimli dudaklarını büzdü. Onun düz, siyah saçları sıkı bir at kuyruğuyla toplanmıştı.

"Dün aile konseyinden Kaliforniya çıktı. Herkes hemfikir gibi... Benim dışımda herkes." Kaygıyla bizi süzen Aileen'e anlayışla baktık. Böylesine küçük bir yerden, California'ya gitmek onu korkutuyordu.

Onu çok iyi anlıyordum.

Çünkü ben çok daha kötü durumdaydım.

Ben Akademinin nerede olduğunu bile bilmiyordum! Bunu, "Taşıyıcı" gelene kadar öğrenemeyeceğimi söylemişlerdi. Bir çeşit güvenlik önlemi tarzı bir şeydi. Resmi olarak okulun öğrencisi ya da bir öğrencinin aile üyesi olmadığım sürece akademinin yerini öğrenmem yasaktı.

1 Eylül'de, Taşıyıcı ile birlikte, Akademiye gidecektim. Taşıyıcı, bana paketi getiren kuryeler gibi canlanıyordu gözümde ama ben ne bilirdim ki?

Ben ve benim gibi Akademiden habersiz büyüyenler, okula bu şekilde götürülüyordu. Akademiden haberdar olanlar ise aileleri ile birlikte, onların kendi yöntemleri ile (artık her ne ise) Akademiye ulaşıyorlardı.

"Aileen, her şey güzel olacak. Endişelenmeyi bırak. Ülkenin en iyi okullarından birinden kabul aldın. Ömrünün sonuna kadar burada kalamazsın. Helena bile gidiyor!" Haklıydı.

Ben bile, gidiyordum işte.

Kaliforniya Utah'a oldukça yakın bir eyaletti ancak New York... Ülkenin diğer ucunda kalıyordu. Uçak ile her yer bir adım mesafedeydi, farkındaydım ancak boğazıma bir yumrunun oturmasına engel olamadım. Onlar benim ailemdi. Yalnızlığımı paylaşan, beni ben yapan insanlardı.

Akademi'ye gitmek için sabırsızlanan yanımı, onların da gidiyor olması hayatta tutuyordu. Onlar gitseydi ve ben kalsaydım... o görünmezlik perdesinin arkasında yok olacaktım ve yok olduğumu bile fark etmeyeceklerdi.

Uzun uzun akademi hakkında öğrendiklerimi anlattım onlara. Fernando ve Klaer'i, şu kötü takipçilerimi... Hatta yerden bulduğu o göz alıcı taşı bana uzatan gizemli esmer çocuğu bile. Çünkü bir sebepten, akademi hakkında daha fazla şey öğrendikçe o çocuğun da bir elementer olduğuna dair kendi kendimi ikna etmiştim adeta. Söylemiştim değil mi, paranoyaklaşıyordum.

Hiçbir ayrıntıyı atlamamaya, ne biliyorsam onlara anlatmaya özen gösterdim. Onların bu dünyayı kabullenebilmesi benden çok daha zor oldu. Ben gözlerimle bir sochru görmüştüm, onlar hiçbir şey görmeden bu fantastik dünyayı anlamakta zorluk çekiyorlardı ama elbette bana inanıyorlardı. Hayatımda ilk kez, insanların bende kıskanabilecekleri bir şeye sahiptim.

Ömrüm boyunca yolun karşısından, önümde yaşanan hayatları izlemiştim. Benim yaşamaya değer bir hayatım yoktu, belki de bu yüzden başkalarının hayatlarını izlemek bana bu kadar zevk veriyordu.

Bu kez ben yaşayacaktım.

Gözlerimin parladığına emindim.

Uzun ve güzel bir sohbetin ardından, kahve fincanlarımızı mutfağa bırakıp Marva'nın yatağına doluştuk. Birlikte geçireceğimiz son gecelerden biri olduğunu bilmenin hüznü vardı içimizde. Bugünden sonra herkes, geleceğinin önüne serdiği yolun yolcusu olacaktı. Bavulumu hazırlamış, gözlerimi yola dikmiştim bile.

***

Yerdeki kayalara ilişti gözlerim. Her birinin değişik şekilleri vardı. Bilmediğim bir alfabenin harflerine benziyorlardı. Yol çamur olduğundan, bu kayalara basarak yürüyordum. Beni nereye götürdüğünü bilmediğim yolda, birbiri ardına sıralanmış koyu renk kayalara basarak uzunca bir yol kat ettim. Bir yerden sonra yol ikiye ayrıldı. Hava oldukça karanlıktı, iki yolun sonunun da nereye çıktığını göremiyordum. Sanki, hiçbir şey yok gibiydi. Hiçbir yere varmayan iki yol...

Soldaki kayanın üzerinde, gül motifine benzer bir motif çekti dikkatimi. Bir kez daha, çamurun ve pisliğin içerisinde, gül bana oldukça cazip gelmişti ancak sanki kabuslarım birbiriyle tanışıyor, birbiriyle konuşuyorlardı. Beni taşlaştıran gül, adımlarıma bir gölge gibi çöktü. Üzerinde gül motifi olmayan kayaya yöneldiğimde içime oturan kasvet göğsümü bir kumaş gibi avcuna toplamış, sıkmaya başlamıştı. İçimi kemiren endişe, ellerimin uyuşmasına sebep oluyordu. Yolda ilerleyemeden, seçimimin sonucunun ne olduğunu sahi göremeden sarsılmaya başladım olduğum yerde. Adım attığım kaya, tufana yenik düşmüş bir gemi gibi batmaya başladı. Ayağımı geri çekemeden, geldiğim yöne doğru dönemeden dengem bozuldu ve kendimi çamurun içinde buldum. Çok geçmeden, bunun çamur değil bataklık olduğunu anlamıştım. Bataklıklar hakkında bildiğim tek şey, çırpındıkça daha çok batacağımdı. Kendimi bataklığa bırakırken, üzerine bastığım kayanın da benimle birlikte battığını gördüm. Bir süre sonra kaya gözden kayboldu, ben de nefessiz kalmıştım.

Ter içerisinde gözümü açtığımda, yatakta üç kız yatıyorduk. Yatağın solunda, en uçta yatıyordum. Çok fazla kâbus görmezdim. Hatta görüyorsam da iyi kötü hiçbir rüyamı hatırlamazdım. Ancak bu ara kafayı güllere takmıştım anlaşılan.

İlginç kabusumdan sonra, kimseyi uyandırmadan dikkatlice yataktan kalktım. Yüzüm, sırtım... her yerim ter içerisindeydi. Marva'nın banyosunda yüzümü ve ensemi yıkadıktan sonra, camın önüne geçtim. Hava henüz aydınlanmamıştı ancak Ay da görünmüyordu. Camı açıp temiz hava almak istedim. Gece bile sıcak esiyordu yüzüme. Diğer evlerden gelen ışıklara bakarken gözüme yolun sonunda, hareketsiz duran siluet ilişti. Kafamı camdan birazcık daha çıkarıp görmeyi denedim. Silüet uzakta kalıyordu, canlı mı cansız mı onu bile seçememiştim. Güneşin üzerine çökmüş olan gecenin oynadığı bir oyundu belki de.

Kafamı içeri sokup yatağa dönmeye karar verdiğimde bütün duyularım tavan yaptı. Vücudum deli gibi adrenalin pompalamaya başlamıştı. Kalbim bir yarış atı gibi depar attı önce ve başımın dönmesine sebep oldu.

Yolun sonunda hareketsiz duran siluet, pencerenin önüne kadar gelmiş, aşağıda dikiliyordu.

Elinde, o tanıdık koyu renk gül vardı.

Kesilen nefesim ile birlikte camın önünden çekildim. Bu adam bu akşam, marketin karşısında gördüğüm adam olmalıydı. Panikle camı kapattım ancak fazla ses çıkarmış olacağım, arkamdan mırıldanmalar yükseldi. Kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlanmıştı. Bu akşamki takip edilme hissi, boş bir paranoya değildi. Bu adam beni Marva'lara kadar takip etmişti. İşin kötü yanı, evde bizden başka kimse yoktu. Bunun o bahsedilen kötü takipçilerden olduğuna bir şekilde emindim. İçimde dalga dalga büyüyen korku, görüşümü bulanıklaştırdı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Fernando ve Klaer'e her şeyden çok ihtiyaç duyduğum bir andaydım. Benimle birlikte bu evde, iki masum arkadaşım daha vardı.

Ya bize bir şey yaparsa?

Ya rüyalarımdaki gibi, o gül ölümüme ve hatta ölümümüze sebep olursa?

Umutsuzca yardım dileniyordum. Ama kimden? İçimden geçen onlarca yardım çağrısının bir muhatabı yoktu. Fernando ya da Klaer'e nasıl ulaşacağımı, salak gibi hiç sormamıştım! Eğer bize saldırırsa ben ne yapacaktım? Bir elementer değildim. Hiç kimseydim ben şu an. Hiçbir şeydim.

Elimi göğsüme koyup atan kalbimi dinlerken, cama tekrar yaklaştım. Silüet yerinde yoktu. Bu beni daha da mı korkutmalıydı, yoksa rahatlatmalı mıydı bilemiyordum. Ya gitmişti ya da şu an bu evde geziyordu. Korkuya daha fazla direnemedim ve Aileen ile Marva'yı uyandırdım.

"Sokakta biri var. Uyanın!" mırıldanmalar, homurdanmaya dönüştüğünde daha sert sarstım onları. "Kalkmanız gerekiyor. Bugün beni takip eden adam az önce sokakta dikiliyordu." Korkuyla açılan iki çift göz yataktan hızla çıktı. Uyku sersemi olamayacak kadar korkmuşlardı. Kocaman olmuş gözlerle, kesik kesik nefeslerle bana bakan arkadaşlarımda gezdirdim gözlerimi.

"Ne yapacağız?" diyen Aileen'a işaret parmağımı dudaklarıma götürerek karşılık verdim ve hemen sonrasında komodinde duran masa lambasını işaret ettim ona. Üçümüz de elimize birer nesne alıp merdivenlere yöneldik. Ben bir karaoke mikrofonu almıştım. Kulağa yararsız gelebilir, ancak baya ağırdı. En önde ben, arkamda Aileen, onun arkasında Marva, basamakları birer birer adımlamaya başladık. Bir yandan bir an önce evin boş olduğunu görüp rahatlamak istiyordum. Bir yandan da kalan birkaç merdiveni adımlamaya cesaretim yoktu. Her an dizlerimin bağı çözülecek gibiydi. Kalan merdivenleri de inip girişe ve salona göz gezdirdim. Sessizce Aileen ve Marva'ya mutfağa bakmalarını işaret etmiştim. O ikisi mutfağa yönelirken, ben salonu taramaya başladım. Birkaç dakika sonra, salonun temiz olduğuna emin olduğumda, mutfağa yanlarına yönelecektim ancak Aileen ve Marva'dan gelen çığlıklar sonucu olduğum yere çivilendim.

Bir anlık bir duraksamadan sonra elimdeki mikrofona sımsıkı yapışıp mutfağa koştum ve gördüğüm ilk silüete mikrofonu geçirdim.

"Helena! Helena!" korkuyla bağıran ses, oldukça tanıdık geliyordu.

"Klaer?" kaşlarım sonuna kadar çatılırken bedenime bir rahatlama yayıldı.

"Benim! Primuslar aşkına indir o elindekini benim!" mikrofonu yere atıp mutfağın ışığını açtım. Ayaklarımın dibinde bir adet baygın Fernando, iki yanımda ise çığlık çığlığa bağıran Aileen ve Marva vardı.

"Burada neler oluyor? Nereden çıktınız?" yüksek çıkan sesimi Marva'nın şaşkın sesi bastırdı.

"Klaer mi? Elementer olan mı?" Klaer'in kaşları adeta ortada birleşecek kadar çok çatılırken dudağımı ısırdım hafifçe. Onlara her şeyi anlatmıştım. Her şeyi.

"Klaer ve Fernando." Dedim resmi olarak tanıtmak ister gibi. "Elementerler. Ya da her neyseler işte. Bana kendileri hakkında doğru düzgün hiçbir şey anlatmıyorlar. Her neyse, konumuz bu değil." Bakışlarımı Aileen ve Marva'dan alıp, aklıma gelen gerçekle birlikte Klaer'a sabitledim. "Evde biri vardı! Daha doğrusu caddede. Eve girdi mi bilmiyorum. Biri beni takip ediyordu Klaer! Fernando'yu nasıl ayıltacağız? Hem siz, buraya nasıl geldiniz? Burada ne işiniz var?" birbiri ardına dizdiğim soruları cevapsız bırakan Klaer, Fernando'nun başına oturdu ve ellerini ona uzattı. Gözleri yavaş yavaş yeşilden griye dönerken gözle görülür bir biçimde tüylerim ürperdi.

Yanımdaki iki arkadaşımın mümkünmüş gibi daha da beyazlayan tenlerinden bahsetmiyordum bile.

"Meliorem." Fernando gözlerini yavaş yavaş açarken, büyülenmiş bir biçimde Klaer'i izleyen Aileen ve Marva'ya ilişti gözlerim. Ağızları sonuna kadar açıktı.

"Bizi buraya çağırdın Helena. İstemeden bir çağırma sochrusu çağırdın." Kendine gelen Fernando, bana öldürücü bakışlar atarken gözlerini Aileen ve Marva'ya çevirdi.

"Onlara unutturmak zorundayız." Dedi korktuğum bir gerçeği gözler önüne sererek. İnsanların Elementerlerden haberdar olmasının tehlikeli olduğundan bahsetmişti... Aileen ve Marva'ya güvenebileceklerini bilmeleri gerekiyordu.

"Onlara güvenebilirsiniz." Dedim kararlı çıkan sesimle ancak Klaer başını yavaşça iki yana salladı.

"Gördükleri her şeyi unutmak zorundalar, insanların varlığımızdan haberdar olmaması için koca bir alt Kurul var. Üzgünüm Helena..." Usul usul başımı salladım. Kimseye söylemeyecek olmaları yeterli değildi. Elementerler kurallar etrafında şekillenmişti ve belli ki herkes bu kurallara uyuyordu.

Onlara her şeyi anlattığımı bilseler, beni öldürürlerdi.

Aylar, yıllar sonra ilk kez bir şeyler beni derinden heyecanlandırmıştı ve bunu arkadaşlarımla paylaşmıştım. Şimdi ise akademiden ve bu büyülü dünyadan bir haber yaşadıkları döneme geri döneceklerdi. Benim sefil hayatımın sona erdiğini bilmeden, benim için üzülmeye devam edeceklerdi. Bunun olmasını gerçekten hiç istemiyordum. Belki, onlara her şeyi tekrar anlatırdım. Belki...

"Helena..." diyerek bana korku dolu bir bakış atan Aileen'in eline uzandım.

"Klaer ve Fernando, size asla zarar vermez Aileen." Dedim ona güven vermek için ve bakışlarımı Marva'ya çevirdim. Unutmak istemiyorlardı, biliyordum. Ben de anılarının ellerinden alınmasını istemiyordum ama ben kimdim ki kurallara karşı çıkacaktım?

Başka bir şey söylememe izin vermeden, Klaer'in düz sesi ulaştı kulaklarıma.

"Delebit." Sadece bir kelimeyle, ellerini Aileen ve Marva'ya uzatan Klaer'in gözleri griye döndü ve geriye boş bakan iki çift göz kaldı. Onları yatağa geri çıkarıp, aşağı Fernando ve Klaer'in yanına indim. Onlar sormadan anlatmaya başladım hızlıca.

"Bir adam vardı mağazanın çıkışında, elinde gül ile bekliyordu. Sevgilisine götürecek falan sanmıştım. Sonra yine takip edildiğimi hissettim ama paranoya yapıyorum sandım. Az önce camdan bakarken adamı pencerenin hemen altında tekrar gördüm. Buradaydı. Beni buraya kadar takip etti." Fernando pürüzsüz çenesine götürdü elini ve sıvazlamaya başladı. Klaer ona tedirgin bir bakış atmakla yetindi.

"Bir şeyler görebildin mi? Onu tarif edebileceğin herhangi bir özellik?" dedi Fernando endişeyle.

"Karanlıkta fazla bir şey ayırt edemedim ancak saçları kısaydı. Salaş bir kot pantolon ve svetşört giymişti. Boyu senden biraz daha kısaydı sanırım... Söylemesi çok zor. Elinde koyu renk bir gül tutuyordu, rengini tam seçemedim." Kaşları mümkün olabildiği kadar çatılan Fernando Klaer'e döndü.

"Onu tanıyor musunuz?" Birbirlerine bakan Fernando ve Klaer bana cevap vermeyi reddetti.

"Onu bu gece götürmek zorundayız." Klaer usul usul başını salladı. O da hemfikirdi belli ki.

"Bu gece mi? Nereye? Beni nereye götürmek zorundasınız?" Akademiye olmasın. Lütfen. Henüz çok erken, Aileen ve Marva'yla tekrar konuşmam gerekiyor!

"Akademiye. Güvende değilsin Helena. O da seni bu gece götürmek için gelmiş olmalı. Ya da yakın bir zamanda götürmeyi planlıyor olmalı." Merdivenlere doğru baktım. Hiç kimseye veda edemeyecektim. Üstelik yaşananları unutmaları sebebiyle kafaları çok karışacaktı.

O kimdi, beni niye ve nereye götürmek istiyordu bunu da bilmiyordum.

"Herkesin iyiliği için, hem senin hem onların." Kaşlarım sonuna kadar çatılırken, içime huzursuz bir his çöreklendi. Gideceğimi biliyordum ama... Böyle apar topar olmasını istememiştim.

"O kim? Beni nereye götürmek istiyor? Bana biraz daha yardımcı olmanız gerek. Karanlıkta kalmaktan çok sıkıldım." Göğsümü tırmalayan huzursuzluk katlandıkça katlanıyor, giderek büyüyordu. Sanki birkaç gün önce yaşadığım o tekdüze ve umutsuz hayat, şuan yaşadığım hayattan daha tercih edilir gibiydi... Bilinmezlik ve tedirginlik bana ağır gelmişti. Ben hiç alışkın değildim ki! Yıllardır hayatımda bir yaprak kımıldamamıştı, şimdilerde ise her gün bir yeni olay yaşıyordum.

"Bunları konuşmak için uzun uzun vaktimiz olacak, inan bana. Şuan en hızlı şekilde en doğru olanı yapmaya odaklanmamız lazım." İtiraz etmek istesem de, ağzımdan hiçbir şey dökülmedi. Ne diye itiraz edeceğimi bile bilmiyordum. Tek bildiğim, bir şeyler öğrenmek istediğim ve bu yakıcı huzursuzluktan kurtulmaya can attığımdı. Ancak, kimse ne istediğimi umursayacak halde değildi.

"Babama veda edemedim." Ona hiçbir şey söyleme fırsatım olmamıştı. Doğru düzgün hiç görmemiştim bile. Benimle konuşmamış, her zamankinden daha beter yok saymıştı sanki beni. Doğrulttuğu tüfeği hatırlıyor muydu acaba? Fernando'yu, Akademiden birilerinin evimize girdiğini...

İçimden bir ses, zihninde varlığıma dair tüm detayların çoktan silindiğini haykırıyordu bana. Beni bu dünyadan çekip aldığını söylemişti Fernando'ya ama beni saklamak için hiçbir şey yapmamıştı. Herkesin, isteyen herkesin ulaşabileceği ve beni bulabileceği bir yerdeydim. Çoktan birileri peşime düşmüştü bile.

Beni çekip aldığı falan yoktu... Beni gördüğü yoktu. Yine de, içimde bir yerler kor alevlerde yanıyordu sanki.

"Ona bir not yazarsın. Sık sık mektup falan gönderirsin. Hem senin Akademiye gitmene izin verir mi sanıyorsun? Sana engel olacaktı." Söylediklerinin doğru olduğunu bilsem de beni huzursuz eden tarafımı susturamıyordum. İşten bile çıkmamıştım ki...

"Başka yolu olmadığına emin misiniz?" bu kez Klaer girdi söze. Yeşil gözleri derin bir anlayışla bakıyordu bana. Kısa, sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.

"Üzgünüm Helena. Bu riski alamayız. Bayan Dagora, seni güvenle akademiye ulaştırdığımızdan emin olmak isteyecektir." Madem herkesin iyiliği için bunu yapmak zorundaydım, o zaman başka seçeneğim yoktu. Başımı usulca salladım ve üst kata, Aileen ve Marva'nın yanına çıktım. Mışıl mışıl uyuyorlardı. Acil eve gitmem gerektiğini ve onları arayacağımı söyleyen bir not bırakıp Klaer ve Fernando'nun yanına indim.

"Onların şuan güvende olmaları için yapabileceğiniz bir şey yok mu? Biliyorum, onlara zarar vermesi için hiçbir sebep yok ama kafam rahat olsun istiyorum." Klaer anlayışla başını salladı. Ellerini avuç içi göğe bakacak şekilde açtı ve yeşil gözlerini tekrar griye çevirdi.

"Praesidio." Eve yayılan enerjiyi hissettim ancak gözle bir şey göremedim. Koruyucu bir sochru olduğunu tahmin ederek bir şey sormadım ve eve doğru yola çıktık. Özellikle yürümek istemiştim, ilginç bir seyahat yöntemleri varsa da eve gidene kadar hava almak istiyordum. Bedenimde dolaşan negatifliği nefeslerle dışarı verip, yerini temiz havayla doldurmaya ihtiyacım vardı. Benimle alay eder gibi gülümseyen güneşe bakmalıydım.

Onlar beni bahçede beklerken, yanıma birkaç parça kıyafet alıp kendime küçük bir çanta hazırladım. İçerisine yıllardır çalışarak biriktirdiğim, bir gün yeni bir hayata yelken açarken kullanmak istediğim hatrı sayılır miktardaki paramı(ki bu paranın Akademi'de kullanılabileceğini hiç sanmıyordum) ve pakette gelen kağıtları, fotoğrafı ve haritayı da yerleştirdim. Benim için değerli hiçbir eşyam yoktu, kırık saatimden başka. Anneme ait olduğunu bildiğim tek şeydi. Asla kolumdan çıkarmamıştım. Onun benimle olması yeterliydi. Masadan bir kâğıt ve bir kalem alıp koltukta sızmış olan babama bir not bıraktım. Beni hiç var olmamışım gibi hayatından çıkarmasına izin vermek istemiyordum. Bu not, varlığımı ona hatırlatmalıydı.

Bir kızı olduğunu bilmeliydi. Komodinde para bulamadığında kaşlarını çatmalı, neyin eksik olduğunu sorgulamalıydı. Üst kata çıkmalı, düzenli odama göz gezdirmeli ve bir kızı olduğunu bilmeliydi.

Akademiye gidiyorum. Gitmek zorundayım. Bana engel olmak istediğini biliyorum, ama hayatımda ilk kez kendimi bir yere ait hissediyorum. Başının çaresine bakman gerekecek. Bir daha ne zaman görüşeceğiz, bilmiyorum.

Ve her şeye rağmen, Seni Seviyorum.

🔮

KURGULARIM İÇİN BİR WHATSAPP KANALI KURDUM.KİTAPLARIMA VE KURGULARIMA DAİR HER ŞEYİ İLK ORADA PAYLAŞACAĞIM. KATILMAK İSTERSENİZ PROFİLİMDEKİ LİNKTEN KATILABİLİRSİNİZ, BURAYA LİNK BIRAKTIĞIMDA ÇALIŞMIYOR

 

Instagram: byk.literaturTiktok: buseninkurgulari

İnstagram : aykusagi.serisi

Bölüm : 01.08.2025 10:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...