

🔮
Çocukluk hayatın en kolay, en çabasız vakitleriydi hemen hemen herkes için.
Ergenlik zordu, kimse seni anlamıyordu sen de kimseyi... Yetişkinlik zordu, omuzlarındaki yükün en fazla olduğu dönemdi belki de. Bir aile geçindirirdin ya da iş arardın. Yaşlılık ise... belki de en zoruydu. Her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaşıp, sevdiklerinden bir adım daha uzaklaşarak yaşardın.
Çocukken mutlu olmak gerekirdi çünkü büyümeye başladığında bir daha fırsatın olmazdı.
Birçok insan gibi benim için de çocukluk kolay ya da güzel olmalıydı... Ancak olmamıştı.
Hep tek başıma oyun oynamak zorunda kalmıştım mesela. Kendi kendime okula gitmiş, yemeğimi kendim hazırlamıştım. Düşünce kanayan dizimi kendim silmiş, ellerime batan taşları kendim ufalamış, saçlarımı kendim örmüştüm...
Çocukluk hiç de kolay değildi. Hem de hiç.
Sessiz olmak, görünmez olmaya çalışmak küçük bir kız çocuğu için gerçekten de çok zordu.
Ve ben, hala küçük bir kız çocuğuydum.
Derin derin nefesler alırken, adımlarımı sessiz tutmaya çalışıyordum. Evden sorunsuzca çıkmak, bir an önce kendimi güvende hissedeceğim bir yere ayak basmak istiyordum. Yaşadığım tedirginlik hala çok yoğundu. Elimdeki notu, karşımdaki çift kişilik koltuğa yamuk bir biçimde uzanmış babamın karnına koydum. Ellerinden birini, notun üzerine çıkardım. Uzunca bir zaman sonra ilk kez temas etmiştik. Parmaklarım istemsizce, buruşmaya başlayan derisini hafif hafif okşadı. Fernando ve Klaer'i daha fazla bekletmemek adına, evden hızla ayrıldım. İkisinin de gözleri, sırtımdaki avuç içi kadar sırt çantasına ilişti.
"Orada giyecek bir şeyler veriyorlardır herhalde." Umursamazlığım Fernando'yu gülümsetti. Bay Krakorn bir daha işe gitmediğimi gördüğünde ne tepki verecekti? Bilmiyordum. Belki de kaçırıldığımı ya da öldürüldüğümü düşüneceklerdi. Hayatımdaki hiç kimseye veda edemeden, bir saatin içerisinde herkesin hayatından çıkmıştım. Bir daha buraya dönebilecek miydim, yoksa döner miydim onu da bilmiyordum. Arkadaşlarıma nasıl bir açıklama yapacaktım, onlarla hangi yollarla görüşmeye devam edecektim bu da meçhuldü. Ancak bir yolunu bulacağıma emindim.
Onlar benim için aileye en yakın şeydi, bir kardeşim olmadığını bana asla hissettirmeyen iki güzel insan.
Küçük Helena’nın nefretle ya da acıyarak bakmadığı tek iki insan.
Sabahın ilk ışıkları kendini belli etmeye başlamıştı. Anahtarı kapının solundaki, kurumuş saksının içerisine bıraktım. Orada asla bulamayacağını biliyordum ama en azından bir gün dönersem, ben bulabilirdim.
"Akademiye Taşıyıcı ile gideceğimi söylemiştiniz. Şimdi nasıl gideceğim?" Vaktinden bir ay önce gittiğim için, ortalarda Taşıyıcı falan yoktu. Akademiye korkunç birkaç yolla gideceğimize de neredeyse emindim. Gözlerimdeki tedirginliği kilometrelerce öteden okuyabileceklerine de emindim. Acaba erken çağırılabiliyor muydu Taşıyıcılar?
Lütfen çağırılabilsin.
"Hüma mı tercih edersin yoksa Unicornis mi?" Hüma? Unicornis? Söyledikleri şeylere dair hiçbir fikrim olmadığını çok iyi biliyorlardı ve bundan zevk alıyorlardı. Bana gönderilen o sözlük tarzı küçük kağıtlarda bunların hiçbiri yoktu. Unicornisin Unicorn olduğunu tahmin ediyordum ancak Unicornlar gerçek değildi.
Sonra bu saçma düşünceye gülümsedim.
Her şeyin gerçek olduğuna inanıp, Unicornlardan şüphe etmem içler acısıydı.
Hüma eğer bildiğimiz Hüma ise, bir cennet kuşu olmalıydı.
"Ben Hüma ile gideceğim, Fernando Unicornisle. İkimizden birine misafir olacaksın. Gerçi, Kumay misafirlerden pek hoşlanmaz." Kafamın patlamak üzere olduğunu fark eden Fernando, Klaer'e ters ters baktı.
"Ona biraz açıklama yapmaya ne dersin? Söylediğin hiçbir şeyi anlamıyor." Kendimi boş boş bakmamak için zorluyordum ancak hakkında hiçbir şey bilmediğim iki şey arasında seçim yapamazdım ki!
"Kumay, benim Hüma Kuşum. Fernando'nun Unicornisi ise Audax. Yani bir nevi at işte. İkimizden birini tercih edeceksin ve biz de seni misafir edeceğiz." Bana yeni neredeyse hiçbir bilgi vermemiş oluşuna tek kaşımı kaldırarak karşılık verdim. Bu ikilinin ağzından ancak kerpetenle laf alabiliyordum.
Dört nala koşan kalbimi dizginleyip, sakince düşünmeye çalıştım. Uçmak? Daha önce hiç uçmamıştım. Ne bir uçakla ne de bir kuşla işte. Ama daha önce bir ata da binmemiştim. Kıyaslayabileceğim hiçbir tecrübem yoktu. Neyi seçmem gerektiğini bilmiyordum. Beni her zaman yanıltan, lanet hislerime bir kere daha güvenip, adını daha güvenli bulduğum Hüma Kuşunu tercih ettim. Sonuçta, cennet kuşu tarzı bir şey olmalıydı.
"Kumay olsun." Fernando'nun gözlerini kısarak baktığını gördüm ve ona omuz silkerek karşılık verdim. Kabul etmeliydi ki, uçmak çok daha havalıydı.
"Neden aynı şey ile gidip gelmiyorsunuz? Zaten her yere birlikte gidiyorsunuz." Fernando gülümserken bir yandan da Klare'e bakıyordu. Bir şeyler söylemek için ağzını açan Fernando'yu Klaer durdurdu.
"Yakında öğreneceksin." Usulca başımı sallayıp itiraz etmedim. Bu dünyanın içerisine tamamen girmeme yaklaşık bir ay kalmıştı. Biraz daha sabredebilirdim.
Bana bir şeyleri anlatmak istemiyorlardı çünkü ettikleri her kelime bir başka kelimeye gebeydi adeta. Tek bir şeyi açıklamak için onlarca başka şey açıklamak zorunda kalıyorlardı ve zaman… Fernando ve Klaer’da bolca bulunan bir şey değildi.
Bana tek kaşını kaldırarak bakan küçük Helena’yı duvarların arkasına ittim bir kere daha. Beni sevmedikleri ya da uğraşmak istemedikleri için değildi, zamanları olmadığı içindi.
"Bizim dünyamızın canlıları insanlar tarafından görülemez. Sana anlattıklarımı hatırlıyor musun? Primusların enerji aktardığı ancak hiçbir tepki alamadıkları bitkiler ve hayvanları?" Bir anda kafamda bir ampul yanmıştı resmen. Primuslar enerji aktardıklarında hiçbir şey olmadığını düşündükleri hayvan ve bitkiler bizim dünyamızın hayvan ve bitkilerine dönüşmüştü demek ki…
Hızla kafamı sallayarak hatırladığımı net bir biçimde göstermiş oldum.
"Altımızda hiçbir şey olmadan uçmamız, ya da dört nala koşmamız onları deliye döndürür. O yüzden, onlara burada binemeyiz." Çevrede kimseyi görmüyordum ancak insanlardan gizli kalmak onlar için epey mühim bir meseleydi belli ki. Sonuçta, sırf bunun için koca bir alt kurul kurmuşlardı. Herhangi bir şey söylemeden onlarla birlikte yürümeye başladım. Kendimi susmak için zorluyordum ki, ayak parmaklarımdan saç tellerime kadar vücudumda dolanan cevapsız sorular gözeneklerimden taşacak hale geldi. Çok konuşkan ya da çok meraklı biri değildim ama etrafımda olan hiçbir şeye anlam veremediğim zor zamanlardan geçiyordum. Bir şeyleri merak etmek en doğal hakkım olmalıydı.
"Fernando'yla konuştuğumuzda, bana insanlardan gizli kalmamızla alakalı birkaç şey anlatmıştı ancak bunun üzerine çok kısa bir süre konuşabildik. Bunu bana biraz daha açıklamaya ne dersiniz?" Aralarında sessiz ancak can sıkıcı bir bakışma daha geçti. Bu olay artık sınırlarımı zorlamaya başlamıştı. Sorduğum her şeyin cevabı "bunu söyleyemeyiz" ya da "yakında öğrenirsin" olamazdı herhalde, değil mi? Üstelik Fernando bana daha önce az çok bahsetmişti. Hem ben de artık bu dünyanın bir parçasıydım! Yabancı değildim!
Fernando yine ağzını açacağı sırada Klaer lafa girdi.
"Sana yine yakında öğrenirsin dersem, benden nefret etmezsin değil mi?" Sıkıntıyla nefesimi verdim.
"Ederim. Hatta ediyorum. Ancak birazdan senin kuşuna bineceğim için senden nefret ettiğimi hemen öğrenmesen daha iyi olacak gibi." Fernando kahkaha atarken Klaer gülümsedi. Derin bir nefes alıp bir süre onu tuttu, istemsizce ben de onunla birlikte nefesimi tutmuştum.
"Aslında, bu hep böyle değildi. Yani değilmiş... Önceleri, insanlar varlığımızdan haberdarmış. Ama yaşanan bazı tatsız olaylar, kendimizi korumak adına bizi gizli kalmaya itmiş. Tarih derslerine sıkıcı derler bir de, değil mi? Oysa bunların hepsini orada öğreneceksin. Sonra seninle bu konular üzerine uzun uzun tartışabiliriz. Ne dersin?" Gönlümü almak için çabaladığını hissetmiştim ve buna minnettardım.
Kimse benim gönlümü almak için çabalamazdı.
Aileen ve Marva’ya bir kere bile kırılmamıştım ömrümde. Kırılsaydım… Uğraşırlardı, biliyordum. Ancak kırılmamıştım işte. Onlar haricinde kırıldığım kimsenin de umrunda olmamıştım.
Sırf gönlümü almaya çalıştığı için Klaer’a bir melekmiş gibi bakmayı kesmem gerekiyordu.
Gülümseyerek başımla onayladım ve bilinmeze yürümeye devam ettim. Canımı herhangi bir şeye sıkamayacak kadar heyecan doluydum. Bir kuşa binecektim!
Gözlerimin önüne daha onlarca yaratık geldi. Garip garip mitolojik canlılar hayal ediyordum. Kim bilir Primuslar ne tür bitki ve hayvanlara enerji aktarıp, hangi yaratıkların oluşmasına sebep olmuşlardı… Uçsuz bucaksız hayal gücüm bir türlü dur durak bilmezken, heyecanımı dizginlemeye çalıştım. Böylesine devasa bir bilinmezliğe bu kadar coşkuyla gidilmezdi belki ama... Hiçbir zaman normal biri olduğumu iddiaa etmemiştim.
Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüş sonunda, kendimizi Midvale evlerinden biraz daha uzakta, boş bir arazide bulduk. Onların nasıl çağırıldıklarını bilmiyordum. Belki de çoktan gelmişlerdi ancak ben onları göremiyordum. Ya bir insansam? Kendimi sertçe silkeleme isteğimi bastırarak huzursuzca etrafıma bakınmaya başladım.
"Factum Avem!" Klaer ellerini gökyüzüne çevirip gözlerini yine o ürkütücü gri renge çevirdi. Bakışları bana döner dönmez gülümseyerek göz kırptı.
“Bekçilerimizi çağırmak için sözcüklere ihtiyacımız yok… Ama sana şov yapmak istedim.” Dedi eğlenen bir tavırla. Dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadım. Çok geçmeden gökyüzünde; rengarenk, gerçek anlamda rengarenk, kanatları kemiksiz, kıkırdaksızmışçasına süzülen, kuyruğunun olması gereken yerde üç uzun şerit uçuşan, kocaman bir kuş belirdi. Gözlerim sonuna kadar açılmış, güzelliği karşısında büyülenmiştim. Kafasının üzerinde rengarenk bir çıkıntı vardı. Gökkuşağının en parlak renkleri bu kuşta toplanmıştı sanki. Kendimi ona bakmaktan bir türlü alamıyordum. Uçsuz bucaksız olduğunu sandığım hayal gücüm ne kadar debelenirse debelensin, asla böylesine güzel bir şeyi hayal etmeyi başaramamıştı.
Bir anda içimi müthiş bir kıskançlık doldurdu. Böyle bir kuşa sahip olmak için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Akademinin en iyi öğrencisi olmam ya da birincilikle mezun olmam falan gerekiyordu belki de ancak ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Öyle güzeldi ki nefesimi zor toparlıyordum. Gözlerim daha fazla o canlı renklere dayanamadığında başımı bir miktar çevirerek gözlerimi kapattım. Başım dönmüştü. Tekrar gözlerimi açtığımda ise bu muhteşem kuş, oldukça mütevazi bir biçimde sahibinin önünde süzülüyordu.
Kumay başını hafifçe eğip, Klaer'in yüzüne sürttü. Klaer eliyle onun kafasının altını ve kanatlarını okşadı. Aralarındaki bağ, gözle görülür vaziyetteydi sanki. Ne çocuğum vardı ne de bir evcil hayvanım ancak karşımdaki manzara bu iki seçenekten de üstün gelmişti gözüme. Kumay, Klaer’in bir uzvu gibiydi.
Böylesine koşulsuz bir sevginin benim başıma da gelmesi için ne gerekiyorsa yapacaktım.
Ben büyülenmiş gibi Kumay'ı izlerken Fernando'nun sesi duyuldu.
"Factum Terra!" Tıpkı Klaer gibi ellerini kaldırıp uçsuz bucaksız araziye çevirdi ve yemyeşil gözleri açık bir kahverengine büründü. Belli ki o da bana şov yapmak istiyordu.
Yükselen sesinin etkisi ile girdiğim transtan çıkıp, ellerini çevirdiği açık araziyi izlemeye koyuldum. Neredeyse ufuk çizgisinden, güneşin yeni yeni yükseldiği yeşil çayırdan üzerimize doğru koşan devasa at, zemini titreterek geliyordu. Altımızdaki her bir kum tanesi korkuyla yer değiştirirken, yaratık gittikçe netleşti. Fernando'nun hemen hemen bir buçuk katı boyunda, oldukça sağlıklı ve besili görünen, bembeyaz bir attı bu. Onu Unicornis yapan ise, gözlerinin hemen üstünden uzayan, yarım metrelik boynuzuydu. Kumay'ın renkleri beni nasıl esir aldıysa, bu hayvanın da masumiyeti karşısında eriyip gitmiştim. Öyle saf ve temiz görünüyordu ki, onun birine zarar verebileceğine asla inanmazdınız. Ancak istese bir orduyu dağıtabilecek kadar büyüktü. İçimi bu sefer de bir Unicornis sahibi olma isteği doldurdu. Tanrım, nasıl seçecektim ki?
Audax Fernando'nun tam karşısında durdu. Bir süre birbirlerinin gözlerine, bakışlarını hiç çekmeden baktıktan sonra, aynı anda eğildiler. Birbirlerine resmi bir selam veren Audax ve Fernando, yavaş ve temkinli adımlarla aralarındaki üç dört metreyi kapattılar. Bir an için, Fernando'nun Audax'tan çekindiğini düşündüm. Gerçi öylesine heybetliydi ki, çekinmemek aptallık olurdu. Elini yavaş yavaş uzatan Fernando sabırla bekledi. Bu sırada Kumay, Klaer'e sürtünmekle meşguldü.
Yavaş yavaş yaklaşıp boynuzunu Fernando'nun eline değdirdi Audax. O an, Fernando ve Audax hareket etmeye hazır gibiydiler. Saniyeler içinde Audax'ın yanına geçen Fernando, zarif bacaklarını olabildiğince büken Audax'ın üstüne bindi. Şimdi ikisi birlikte, en az üç metre görünüyorlardı gözüme. Gözüme gelen güneşin etkisi ile, ellerimi gözlerime siper edip hayranlıkla bu ikiliye baktım.
"Geliyor musun?" Klaer çoktan Kumay'a binmiş, beni bekliyordu. Ona nasıl bineceğimi bilmiyordum. Belki de beni üzerinden atardı. Klaer, misafirlerden çok hoşlanmadığını söylemişti sonuçta.
"Kumay ve ben, düşünmeden anlaşırız. Fernando ve Audax da öyle. Birbirimizin hislerini, düşüncelerini, her şeyi görürüz. Binmene izin verecek." Başımı yavaşça sallayıp Kumay'ın yanına geçtim. Audax gibi o da biraz eğildi ve binmemi kolaylaştırdı. Üzerine çıkıp kollarımı sıkı sıkı Klaer'e sardım.
"Sakın tüylerine zarar verme. O zaman seni ben bile kurtaramam Helena." Korkudan büyüyen gözlerimle hızlı hızlı kafamı sallayıp Klaer'i daha çok sıktım. Umarım nefes alabiliyordur.
"Ödül?" dedi Fernando, Klaer'e dönerek.
"Ben kazanırsam, teleskopun bir ay benim olur." Fernando kahkaha attı. Bir yarış yapacaklardı anlaşılan.
"Anlaştık. Ben kazanırsam, bir isteğimi yerine getireceksin." Tedirgin olan Klaer, duruşunu dikleştirdi. Kendine de Fernando'ya da kazanacağından emin olduğunu göstermek istiyordu.
"Anlaştık." Üçten geriye saydılar ve bir anda kendimi metrelerce yüksekte buldum.
"Hüma kuşları, bulutların üzerinde uçar. Herkes hiçbir yeri görmeden, gidecekleri yeri nasıl bulduklarını merak ediyor. Açıkçası bunu bende merak ediyorum. Bir şekilde, dakikalar içerisinde kilometrelerce yolu aşıveriyorlar işte." Sadece saniyeler içerisinde, bulutların üzerindeydik. Uçağa binmek de böyle mi diye düşünmüştüm ancak hayır, hiçbir şey bununla boy ölçüşemezdi. Bulutların üzerinde, yüzüme ılık ılık üfleyen rüzgârın etkisinde, bir kuşun üzerindeydim. O kadar hızlı ilerlememize rağmen, rüzgar beni paramparça etmek yerine yüzümü okşuyordu. Hayatımda hiç hissetmediğim bir özgürlük sardı bedenimi. Bütün zincirlerim kırılmış, bütün dertlerim de benim gibi uçup gitmişti. Geride bıraktığım kasabaya dair hiçbir şey göremiyordum şimdi. Kim bilir neredeydik? Ya da okul Kuzey Amerika'nın neresindeydi? Ya da okul Amerika'da mıydı? Hiçbir şey bilmeden, takipçime sıkı sıkı sarılmış, yeni hayatıma uçuyordum.
Dakikalar sonra Kumay'ın inişe geçtiğini fark ettim. Başını öyle dik bir biçimde eğdi ki, midemde ne var ne yoksa çıkarmamak için kendimi zor tutuyordum. Kumay döne döne yere yaklaşırken ben etrafımda dönen hava akımıyla birlikte sersemlemiştim. Daha fazla dayanamayacağımı düşündüğümde, Kumay yere birkaç santimetre kala havada asılı kaldı. Ani duruşla birlikte kendimi yerde buldum. Klaer, bir profesyonel olarak, kuşla birlikte süzülerek yere ayaklarını basabilmişti. Kafamı öbür tarafa çevirip, midemdeki tüm safrayı yemyeşil çimlerin üzerine çıkardım. Klaer bir yandan bana gülerken, bir yandan araziyi tarıyordu. Fernando'ya bakıyor olmalıydı. Sanırım yarışı Klaer kazanmıştı.
Elimin tersiyle ağzımı silip tiksinerek ağaya kalktım. Kendime inanamıyordum! Bu dünyaya ait olmadığım daha ilk dakikadan kendini göstermişti.
"Endişelenme. İlk uçuşundan sonra kusmasaydın, senden şüphe ederdim. Bu normal bir gezinti değildi, bu bir seyahatti. Saatte kaç kilometre hızla gidiyorduk tanrı bilir!" Klaer içimi bir nebze olsun rahatlattığında, yemek borumu esir alan o iğrenç tattan kurtulmak için sertçe yutkundum. Alışacaktım. Mızmızlanmayıp bu dünyayı benimseyecektim. Onun bir parçası olacaktım. Kimse benden şüphe etmeyecekti ve ben de benden şüphe etmeyecektim. Yıllarca, mecbur kaldığım bir hayatı itekleyerek kaplumbağa hızında yol aldırmıştım. Şimdi koşma, hatta şahlanma vaktiydi.
Görülme vaktiydi.
Perdenin arkasında çok sıkılmıştım.
"Burası neresi? Akademinin neresindeyiz?" Çevremi dikkatle inceleme fırsatını yeni yeni bulmuştum. Bir çemberin merkezindeydim. Her bir katta yüzlerce, hatta binlerce kapının olduğu, beş katlı devasa bir yapının merkezinde duruyorduk. Kapıların hemen hemen hepsi kapalıydı. Açık olanlar da boştu. Kapılar şeffaftı ancak bölmeler çok derin olmalıydı, hiçbir şey göremiyordum. Burası aslında, güneş saatler önce doğmuş olmasına rağmen epey karanlıktı.
"Burası Septi Ferarum. Bekçilerimizin bakıldığı ve konakladığı yer. Bu hayvanların hepsi karanlığı sever. O yüzden burası gece gündüz karanlık olur. İstedikleri zaman girip uyurlar, yer içerler ve çıkarlar. Onlarla ilgilenen birçok inferiora var." İnferioranın ne olduğunu biliyordum. Bu, bana gelen kutudaki o küçük sözlüklerde vardı. Bir nevi, elementer dünyasının işçileriydiler. Akademideki dört yıllık eğitimin sonunda, seviyemiz belirleniyordu ve eğer bir İnferiora olursak, Septi Ferarum çalışabileceğimiz yerlerden biriydi belli ki.
"İddiayı ben kazandım. Bir Hüma Kuşu ile kapışmak aptallıktır, Unicornis bile olsan." Gururla gülümseyen Klaer, Kumay'ın başını okşadı birkaç kez. Aralarında bir şeyler konuştuklarına emindim ancak hiçbir şey duyamıyordum. Kumay arkasını dönüp açık kapılardan birine girdi ve cam kapı arkasından usulca kapandı. Kumay, bölmenin içerisinde karanlığa gömüldü.
"Bu kısa mesafe uçuşlar onun için hiçbir şey. Çok dayanıklı bir kuştur." Ona gülümsedim. Bahsedilen kısa mesafeye dair bir fikre sahip değildim. Yine de söyleyiş şekli, hala Kuzey Amerika kıtasında olduğumuzu düşünmeme sebep olmuştu.
Birkaç dakikanın ardından, tanıdık bir titreme sardı zemini. Audax geliyor olmalıydı. Ya da başka bir Unicornis. Ya da başka devasa bir canlı.
"Kaç saniyeyle kaçırdım? Lanet olsun." Klaer gülümseyerek Fernando'ya döndü.
"En az iki dakika Fernando. En az. Çok yavaşsınız. Üzgünüm Audax." İki ayağını hızla kaldıran Audax, Fernando'yu üzerinden indirdi -attı- ve hışımla arkasını dönüp kendi bölmesine ilerledi. Klaer, onu sinirlendirmiş olmalıydı.
"Senin yüzünden beni üzerinden attı!" Klaer kahkaha attı.
"Sizin bağınızda eksik olan bir şeyler var. Diyorum sana Fernando. O at seni pek sevmiyor gibi." Fernando sinirle devirdi gözlerini.
“Ona at demeyi bırak.” Klaer ona omuz silkerken arkasını dönüp, çemberin içerisindeki tek koridora ilerledi ve gözden kayboldu. Sırtımdaki küçük çantadan fotoğrafı çıkardım. Buranın neresi olduğunu çok iyi anlamıştım. Fotoğraf, birebir hatırladığım gibi dururken onu tekrar çantama koyup kafamı kaldırdım. Burası kalenin en güneyiydi. Haritanın hemen hemen merkezinde kalıyordu. Fernando'nun çıktığı koridor, kaleye giden köprüye bağlanıyor olmalıydı.
"Seni kalenin ortak alanına götüreceğim. Orada biraz oyalan. Belki birkaç kişiyle tanışırsın. Benim yapmam gereken şeyler var. Bayan Dagora'ya neden burada olduğunu açıklamam gerekiyor." Ona ayak bağı olmak istemiyordum o yüzden hızla peşine düştüm. Uzun bir yürüyüşün ardından, tahmin ettiğim gibi köprüyü aşıp kalenin girişine geldik. Bu kale yirmi katlı falan olmalıydı. Kafamı olabildiğince kaldırıp tepesini görmeye çalıştım. Fotoğrafta göründüğünden onlarca kat daha da heybetliydi. Ve tabii ki kalenin tepesindeki amblemi seçemiyordum. Çok yüksekti.
Neden yerin altında eğitim gördüğümüzü tam olarak bilemesem de bütün toplulukların yerin altında oluşu bir yandan beni heyecanlandırıyordu. Bir an önce topluluğuma seçilip, yaşayacağım yeri görmek istiyordum. Bir odam olacaktı muhtemelen… Bir yatağım. Kendime ait bir alan.
Kim bilir, bir oda arkadaşım olurdu belki de.
Gözlerimi sıkıca kapatıp, heyecanımı dizginlemeye çalıştım. Umarım vaktinden önce gelmiş olmam, Klaer ve Fernando'nun başına iş açmazdı. Bana çok yardımcı olmuşlardı, onlara sorun çıkarmak istemiyordum.
Kalenin girişi öylesine yüksekti ki, kapının sınırlarını bir süre anlayamadım. Üstlere doğru ovalleşen, en az beş altı metre yüksekliğindeki devasa kapıdan girip içeri geçtim. Burası hiç aklımda kurduğum gibi değildi. Eski, tablolarla bezenmiş, heykellere ev sahipliği yapan bir kale beklemiştim. Oysaki burası ışıl ışıl ve çok yeniydi. İçeride eski veya antika hiçbir şey yok gibiydi. Tavan kapıdan biraz daha yüksekti, tepeden üzerimize bitki olduğunu varsaydığım yeşil canlılar sarkıyordu ve girişi onlar aydınlatıyordu. Giriş, metrelerce uzadıktan sonra onu sağlı sollu iki oda ve tam karşıda bir merdiven takip ediyordu. Merdivenin solunda yine oldukça büyük bir kapı vardı. Dış mekan kapısı gibi duruyordu. Nereye açıldığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Üzerinde oyma işlemeler olan koyu renk bir kapıydı ve ürkütücü bir görünüşü vardı. Sanki, arkasında her ne varsa pek de hayra alamet değil gibiydi.
"Sağdan ilerle. Kalenin içerisindeki ortak alanın girişi o tarafta. İçeride biri var mı yok mu bilmiyorum. Ben dönene kadar orada kalsan iyi olur. Orada bulunmak öğrencilere serbest. Geri geldiğimde sana bir yer bulacağız." Başımı sallayıp sağa doğru döndüm. Klaer de merdivenlerde gözden kayboldu. Bahsi geçen Bayan Dagora'nın kalenin yukarılarında bir yerlerde yaşadığını varsaydım. Kendisi Alderwild müdiresiydi. Bana gelen küçük kağıtlarda onun da bahsi geçiyordu. Bir de okulda görev alan, öğrencilerin ortak olarak varlığından haberdar olduğu birkaç inferioradan bahsedilmişti. Topluluklara ait özel bilgiler yoktu. Topluluğuma seçildikten sonra öğrenecektim belli ki.
Büyük kapı, kale girişinden biraz daha alçaktı. Devasa büyüklükte bir alana açılıyordu. Etrafı kabaca incelemek için alanda dolaştırdım yeşillerimi. Burası da yine tavandan sarkan, koyu yeşil, ışıklı bitkilerle aydınlanıyordu. Bunların da Primusların enerjisi sonucu milyarlarca yıl önce oluşmaya başlayan bitkilerden olduğunu varsaymıştım. İçerisi modern, renk renk örtülerle örtülmüş koltuklarla doluydu. Duvarlar kırmızının pembeye çalan bir tonunda, tuhaf bir renkti. Yerler ise tamamen mermer gibiydi. Ya da taş.
Birçok ilginç nesne aynı anda dikkatimi cezbetti. İnsanların oynadığı, birkaç masa oyunu burada da vardı. Bir Monopoly bile vardı. Satranç ve Jenga da görmüştüm. Burada normal şeyler de oluyordu demek ki.
Kısa süre sonra gözüme vitrinler ilişti. Koltukların arkasında, her iki pencere arasına bir adet vitrin konmuştu. Vitrinlerin içerisinde pahalı duran gümüşlükler vardı. Sanki burası, yaşlı bir kraliyet üyesinin salonu gibiydi. Böyle modern bir kalede, bu tarz eski birkaç unsur bana anlamsız gelmişti. Ya bu gümüşlükler, ya da bu masa oyunları ortamda biraz sırıtıyordu.
Salonun devamında oldukça büyük, en az yüz kişilik olduğunu düşündüğüm bir masa vardı. Etrafına onlarca sandalye sıralanmıştı. An itibariyle hepsi boştu. Odada bir de küçük bir şömine vardı. Başka eşya bulunmuyordu. Yerde hiç halı yoktu ve pencerelerde de perde yoktu. Birileri gelene kadar burada nasıl vakit geçireceğimi delicesine merak ettim.
"Hiçbir şeye dokunma olur mu kızım?" Şefkatli bir ses, ne kadar uyarıcı olabilirse o kadar uyarıcı bir tonla seslendi arkamdan.
Kızım.
İfadesi tuzla buz olan küçük Helena’ya bakmadım bile. Dağılmanın sırası değildi. Tek bir kelime, bedenimdeki her bir tüyü harekete geçirmemeliydi… Kendime acımaktan nefret ederdim.
Dilimi dudaklarımda gezdirip, yeşillerimi sesin sahibine çevirdim. Üzerinde benim market önlüğüme benzeyen, ortak alanın duvarları ile aynı renk bir önlük vardı. Saçları sıkı sıkı topuz yapılmıştı. Kısa boylu ve kiloluydu. Yaşı en az ellilerde olmalıydı.
"Ta-Tabi ki. Özür dilerim." Gülümseyerek yanıma geldi.
"Bugün burada önemli bir toplantı olacak. Bayan Dagora her şeyin mükemmel olmasını istedi. Sen kimsin bu arada? Seni hiç görmediğime eminim." Kim olduğunu bilmediğim bu kadın, bana epey zararsız geldi. Ona kim olduğumu söylemekten çekinmedim.
"Helena Lincoln. Biraz erken gelmek zorunda kaldım... 1 Eylül'e kadar buralarda oyalanmak zorunda kalacağım." Gözleri kocaman açıldı. Ayak altında olacak olmamdan mı rahatsız olmuştu, yoksa başka bir şeyden mi bilmiyordum. Beni dikkatle süzen kahverengi gözleri sıkıntılı bir ifadeye ev sahipliği yapıyordu.
"Helena Lincoln demek. Tom Lincoln'ın kızı mısın?" bu sefer gözlerini açma sırası bendeydi.
Babamı tanıyan biri daha.
Bir elementer olduğum için, babamın da bir elementer olma ihtimali mantığıma yatan tek seçenekti ve bu sebeple Fernando'nun onu tanımış olabileceğini düşünmüştüm. Ancak her elementeri tanıyamazdı. Belli ki bu İnferiora da babamı tanıyordu. Bu da babamın popüler olmasının bir sebebi olacağını düşündürüp, beni endişelendiriyordu.
"Evet. Siz nereden biliyorsunuz?" elini çenesinin altına koyup orada biraz oyalandı. Gözleri etrafı hızlıca tarayıp tekrar bana döndü.
"Bana sorma kızım. Ben böyle şeylere karışmam. Eminim... sana birileri açıklar." Bana kızım deme, demek isteyen tarafımı yutkunarak yok etmeye çalıştım. Konuya odaklanmam gerekiyordu. Ortada bir sorun vardı ve bu sorun, bana kızım denmesinden çok daha önemliydi.
Bana birileri neyi açıklayacaktı bir fikrim yoktu ama bu Akademide babamla ilgili bir sorun olduğu kesindi. Zaten beni göndermemek için bu kadar direnmesi, beni çok sevdiğinden falan değildi, buna emindim.
"Kimden öğrenebilirim?" Arkasını dönmüş, sorumu cevapsız bırakarak ilerleyen kadının koluna yapıştım.
"Lütfen. Benim için önemli. Kimden öğrenebilirim?" Gözlerindeki şefkat umudumu canlı tuttu.
"Bayan Dagora'ya sorman en doğrusu olacaktır. Başka biri sana bunu açıklar mı, emin değilim."
"Nereden bulabilirim Bayan Dagora'yı?" Tekrar gülümsedi.
"Buraya baya yabancısın değil mi kızım? Bayan Dagora'nın yanına birinci sınıflar çıkamaz. Onu bir yerde görürsen, bir şansını denersin." Elini nazikçe kolumdan kurtaran kadın, hızlı ancak aksak adımlarla ortak alandan çıktı. Buradaki bir ayımı geçirmek için bana güzel bir uğraş vermişti. Bu insanların babamı nereden tanıdığına kafa yorabilirdim belki. Belki bir zamanlar o da bir öğrenciydi burada. Onun normal bir hali canlandı gözlerimin önünde; ayık, başarılı bir öğrenci olduğunu hayal ettim. Belki de başarılı bir öğretmen...
Bir şekilde burayla bir bağlantısı vardı.
Belki annem bile bir zamanlar bu alanda oturmuş arkadaşlarıyla bir şeyler oynamış, sohbet etmişti. Sonuçta bir elementer olmam için, en az bir ebeveynimin elementer olması gerektiğini anlamıştım Fernando ile varoluşsal sohbetimizden. Ya annem ya da babam bir elementer olmalıydı. Belki de her ikisi de...
Buraya dair hiçbir şey bilmemekten yakınıyordum ama ebeveynlerimi bile tanımıyordum aslında. Annemin nasıl göründüğünü bile bilmiyordum. Kim, annesinin nasıl göründüğünü bilmezdi ki?
Gözden çıkarılmış, küçük bir kız çocuğu, cevabını veren yanım sinirlerimin sınırlarında geziyordu artık.
Yarım saat kadar sonra, ben sıkıntıdan ruhumu teslim etmek üzereyken, içeri Fernando girdi.
"Klaer nerede?" diye sordu hafifçe çattığı kaşlarıyla.
"Bayan Dagora'nın yanına çıktı, beklenmedik gelişimi açıklamak için. Sen de orada olursun diye düşünmüştüm." Başını hafifçe yana eğdi ama o konuşamadan, Klaer ortak alanın kapısının orada belirdi.
"Bir süre misafirimizsin. Topluluğuna seçilene kadar, misafirhanede kalmanı uygun gördü Bayan Dagora. İlginç olan ise, bir ara onunla görüşmeni istiyor." dedi ve hızlı adımlarla yanımıza geldi.
Bunu neden ilginç bulduğunu sormayacaktım, sormayacaktım…
"Neden beni beklemedin?" Klaer omuz silkti.
"Bir yerlerde ağlıyorsundur diye düşünmüştüm. Teleskopum nerede?" Fernando gözlerini yine kısmış, kaşlarını çatmıştı.
"Bırak şimdi şakayı Klaer. Ne dedi sana? Öylece kabul edip kucak açmış olamaz." Bahsettikleri şeyin ben olduğumu, kabul edecek kişinin de Bayan Dagora olduğunu varsaydım. Sorunun temelini anlayamamak beni deli ediyordu. Akademinin yaz kış açık olduğunu söylemişlerdi. Elbet topluluklarda, az da olsa öğrenci olmalıydı şu an. Bir tek ben mi sorun olacaktım?
"Tabi ki onun komplocu bir düzenbaz olduğunu düşünüyor. Muhtemelen aylarca izleyecek... Onun hiçbir şey bilmediğinden emin olana kadar, birçok taktik bile deneyebilir üzerinde. Ancak şahitliğimizin hala bir hükmü var. Bize güveniyor. O yüzden burada kalmasını kabul etti." Komplocu düzenbaz da kimdi?
Bendim, değil mi?
"Kim o komplocu düzenbaz?" Fernando bir kere daha, dişlerini göstererek güldü.
"Sensin Helena. Sensin. Bayan Dagora, senin komplocu bir düzenbaz olduğunu düşünüyor. Haksız da sayılmaz." Haksız da sayılmaz mı? Delirmiş miydi bu çocuk yoksa beni deli etmeye mi çalışıyordu?
"Siz neyden bahsediyorsunuz? Ben komplo nedir doğru düzgün bilmem bile!" ikisi de gülerek, sorumu cevapsız bırakıp Ortak alanın çıkışına yürümeye başladılar. Koşmaktan nefret eden bacaklarımı zorlayıp onların önüne geçtim.
"Hey hey. Bu sefer beni cevapsız bırakamazsınız. Benden neden şüpheleniyor?" Yine birbirlerine baktıktan sonra, bu kez Klaer konuştu. Yüzlerindeki gülümseme yavaş yavaş silinmişti.
"Bunu seninle er ya da geç konuşacaktır. Biraz daha sabırlı ol. Hiç kimseyle görüşmeyen Bayan Dagora, seni görmek istedi. Durumun ciddiyetinin farkında mısın?" fark etmemek için aptal olmak gerekirdi. Bir şeyler döndüğünün elbette farkındaydım!
"Farkındayım ama sebebini anlayamıyorum. Sinirlenmeye başlıyorum..." Dilimi dudaklarımda gezdirip, çabalamayı bıraktım. Bir faydası olmuyordu ne de olsa. "Misafirhane nerede? Bütün gece doğru düzgün uyuyamadım. Biraz dinlenmem gerekiyor." Beni kale merdivenlerine yönlendirip, beş kat yukarı çıkardılar. Hemen hemen Septi Ferarum seviyesinde bir yerlerde olduğumu varsayıyordum. Kalenin camları oldukça küçük ve azdı. Beni içeri soktukları odada da banyo camı benzeri küçük bir cam bulunuyordu. Cama yaklaşıp dışarı baktım. Uçsuz bucaksız yeşillikler ve uzun ağaçlar dışında bir yer göremedim. Kalenin neresinde olduğumu kestirememiştim.
"Ben burada bir ay ne yapacağım Klaer? Nasıl vakit geçireceğim?" odadaki tek eşya olan, tek kişilik yatağa oturdum. Ne dolap ne de başka bir şey yoktu. Sadece bir yatak. Ne kadar da misafirperverdiler!
"Görünmez olacaksın. Hiç kimseye görünme ve ayak altında dolaşma. Bayan Dagora'ya senden şüphelenmesi için bir sebep verme. Sana kütüphaneyi göstereceğim. Birde banyoyu... Kütüphanede istediğin kadar vakit geçirebilirsin. Ortak alana inmemeye çalış olur mu?" Kafamı aşağı yukarı salladım. Oranın herkese açık olduğunu söylemelerine rağmen inmemi istemiyorlardı. Ben de zorluk çıkarmak istemiyordum o yüzden dediklerini yapacaktım. Yapmak zorundaydım. Onların da başına dert olmak istemiyordum.
Görünmez olacaksın.
Kahkahalarla gülmek isteyen yanımı bastırmak kolay olmadı. Helena Lincoln’e, görünmez olması söyleniyordu…
Üstelik, görüleceğini umarak geldiği bu yep yeni yerde bile.
O perde, ikinci bir deri gibi yapışmıştı belki de üzerime. Boşa çabalıyordum. Birinin onu kenara çekebileceğini, arkasına bakabileceğini ummuştum ama kendimi kandırıyordum sadece. Hayat, benim direnişime gülmekten fazlasını yapmıyordu.
Vazgeç, diyordu. Direnme, vazgeç.
Derin bir nefes alıp, gözlerimin kızarmasına sebep olan uğursuz duyguları yok etmeye çalıştım. Sabretmeliydim, topluluğuma gidene kadar… O perde elbet aralanacaktı. Hiçbir perde, sonsuza kadar kapalı kalmazdı.
Üstelik, bir kütüphanede bir ay değil, bir ömür bile yaşayabilirdim.
***
Bir ay boyunca vaktim, kütüphanedeki yüzlerce kitabı incelemek, hemen hemen her gün duş almak, saçma sapan gül dolu kabuslar görmek ve kırk yılda bir duşta ya da kütüphanede birine denk gelmekle geçti. Duş sonrası saçımı kurulamak için kullandığım şeyin bir bitki olmasına alışmam ise günlerimi almıştı. Saçımı içine koyduğum bitki saçımdaki suyu adeta vakumluyor sonra da sapından dışarı atıyordu. Adını bile bilmediğim bu bitkiyi kullanmayı akıl edene kadarsa neredeyse zatürre olacaktım. Duşa kocaman, huniye benzer bu çirkin bitkiyi elbette süs olsun diye koymamışları ama nerden bilecektim ki, nereden bilecektim?
Kütüphane yedinci katta, akıl almaz büyüklükteydi. Koskoca kütüphanenin tamamı kitapla doluydu. Okuyacak ve öğrenecek çok fazla şey vardı ancak sadece ortak kullanım kitaplarını okuyabiliyordum. Onlar bile, hayal edilemeyecek kadar fazlaydı. Çok fazla şey öğrenmiş ve kendimi bir hayli geliştirmiştim. Öğrendiğim en ilginç şeylerden biriyse, elementerler aleminde para veya benzeri bir şeyin olmayışıydı.
Herhangi bir şey satın almak için bir para ödenmiyordu. Birinci sınıf olan inferioralardan yapılan alışverişlerin hepsi elementerler kurulunun kontrolündeydi ve inferioların ödemeleri onlar tarafından ihtiyaç duydukları şeylerle yapılıyordu. Kısaca paradan ziyade, takas mantığı vardı. İkinci sınıf olan medioralar ise topluluğun güvenliğinden, gelişiminden, sağlığından, barınmasından ve bunun gibi her türlü temel ihtiyacından sorumluydu. Onlar için de durum aynıydı. Son olarak üçüncü sınıf olan süperioralar elementerlerin temsilinden, yönetiminden, kurallarından ve adaletinden sorumluydular. Bunlar da ihtiyaçlarını kuruldan alıyorlardı. Kurul ise her şeyin üzerindeydi.
Kısaca bu alemde, kimse fakir değildi. Herkes ihtiyacı olan her şeye ihtiyaçları doğrultusunda sahipti ve herkesin üzerinde bir kurul, düzeni sağlamaya çalışıyordu. Tabii bir de, onları insanlardan saklamaya çalışıyordu. Bu alt kurula da Tabula adını vermişlerdi.
Bir diğer değerli bilgi ise, bu sınıflara ayrılmanın temel belirleyicisinin ne kadar güçlü ya da zayıf bir elementer olduğun değil, temel yatkınlıkların ve kalbinin derinliklerinde yatan niyet olmasıydı. Çok güçlü bir elementer bir inferiora olabilir, çok zayıf bir elementer ise bir süperiora olabilirdi. Bu, akademideki eğitim tamamlandıktan sonra belirleniyordu.
Neden yeraltında eğitildiğimize dair çok derin bilgiler bulamamakla birlikte, bu konuda da birkaç şey öğrenebilmiştim. Görünen o ki Metallumlar, zamanında insanlarla işbirliği yaparak sochruların Primuslar tarafından duyulmasını engelleyen bir yalıtkan icat etmişlerdi. Primuslar ve elementerler arasındaki iletişimin Ay tarafından aktarılan enerjiyle bir bağı olduğu ve bu enerjinin yalıtılarak sochruların duyulmasının engellendiğinden bahsediliyordu.
Bu olay, insanlar ve elementerlerin arasını açmıştı. Bu da elementerleri insanlardan gizli kalmaya iten temel sebeplerden biriydi. Yer altı olayının da, gizlilikle geldiğini düşünmüştüm ancak bu sadece bir çıkarımdı.
Bu olayın aynı zamanda Metallumlarla diğer elementerlerin arasını açtığına dair bir şeyler okumayı da beklemiştim ancak buna dair bir şey yazılmamıştı. Belki daha ileri seviye kitaplara erişebildiğimde bu konuyu araştırabilirdim.
Kara Çağ diye bahsettikleri bir dönem vardı ve belli ki yeraltına yerleşmemizin temel sebebi de buydu. Ancak yine, ortak erişim kitapları arasında Kara Çağ hakkında bir bilgi yoktu. Ya da ben bulacak kadar ilerleyememiştim. Tek bildiğim, o dönem her ne yaşandıysa belli bir zaman dilimine kara çağ adını vermiş ve akademileri yer altına taşımışlardı.
Topluluğuma seçildiğimde, bakacağım ilk şeylerden biri Kara Çağ olacaktı.
Okuduklarım, yıllardır bu dünyadan bir haber büyümemin üstünü örtememişti ancak buraya geldiğimdeki kadar bilgisiz de değildim. Bu dünya hakkında bir fikir sahibi oldukça onu daha çok seviyordum. Para diye bir şey olmaması ise ayrı bir güzeldi İçimde yatan küçük bir Marva vardı belki de... Hiçbir zaman ortaya çıkarma lüksümün olmadığı bir tarafım vardı belki. Güzel şeyler giymek isteyen, güzel şeyler yemek isteyen bir yanım…
Aileen ve Marva'nın ev adreslerine de Fernando ve Klaer aracılığıyla birkaç kez mektup gönderip şansımı denemiştim ancak cevap alma ihtimalimin çok düşük olduğunu biliyordum. Muhtemelen bu süreçte onlar da yeni hayatları için hazırlık yapmakla meşgullerdi. Hatta belki çoktan taşınmışlardı. Telefonun çekmediği bir kalede, mektupla arkadaşlarıma ulaşmaya çalışıyordum. Üstelik, bana cevap yazsalar bile cevabı buraya kim getirecekti ki? Postacı mı?
İnsanlardan gizli olmamız, akademinin nerede olduğunu kimseyle paylaşamayacak olmam gibi ufak bazı engeller vardı önümde.
Klaer ve Fernando'dan mektubu iletmelerini istemek bir dertken, bir de cevap gelmiş mi diye onları gönderip ellerinde mektupla çıkagelmelerini bekleyemezdim.
Beklerdim aslında, ama beklememeliydim!
Kısacası, cevap alamayacağımı bile bile, onlara endişelenmemeleri için birkaç mektup göndermiştim. Ellerine geçtiğini ummaktan başka da yapabileceğim bir şey yoktu.
Burada geçirdiğim sürede kimse ile tanışmamıştım, kimse de benimle tanışmak için çaba göstermemişti. Henüz perdenin arkasında ne olduğunu görmek isteyen tek bir varlık bile yoktu. Ancak umudumu kaybetmemiştim, henüz.
Bana yardımcı olan kadının isminin Bayan Delatter olduğunu öğrenebilmiştim. Kendisi o küçük kağıtlarda kalenin düzeninden sorumlu olarak geçiyordu. Kaledeki diğer inferioraların başı gibi bir şeydi. Onunla sık sık sohbet etme şansı bulmuştum. Çok sevecen bir kadındı. Bana okulla ilgili birkaç şey daha öğretmişti. Bu kale sınırları içerisindeki ortak kullanım alanları; tüm öğrencilere, öğretmenlere ve misafirlere açıktı ama topluluklar birbirleri ile pek haşır neşir olmuyordu. Bunun sebeplerinden birinin de Metallumların zamanında yaptıkları ihanet olabileceğini düşünmüştüm ancak bu konuda da henüz kesin bir bilgim yoktu.
Kalede bulunan devasa bir yemek salonu olduğunu, toplu etkinliklerde burada hep birlikte yemek yenildiğini öğrenmiştim. Yemek salonu ikinci kattaydı ve onca öğrenci ve öğretmene ev sahipliği yapacak kadar büyük oluşu beni dehşete düşürüyordu ancak bir etkinlik olmadıkça gidip görme şansım yoktu. Onun dışında her topluluğun kendi yerleşkesinde kendi yemek alanı ve diğer ihtiyaçlarını giderebilecekleri her şey bulunmaktaydı.
Bayan Delatter bende bir Aquasar tipi olduğunu söylüyordu.
Mavi-yeşil gözlerimin ona okyanusu andırdığını söylemiş, bana Aquasarlardan bahsetmişti. Ben ne olacağımı ya da ne olmak istediğimi bilmiyordum. Sadece... tarihi göz önünde bulundurursak, Metalluma seçilmek istediğime pek emin değildim.
Ona testlerin nasıl şeyler olduğunu sordum ancak buna cevap veremeyeceğini söyledi. Sanırım bir çeşit kopya gibi düşünmüştü. İki aşamalı bir test olduğunu biliyordum ancak, ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Matematik gibi otuz soruluk bir test mi konacaktı önüme? Sözlü mü olacaktı? Yoksa bir parkur muydu? Hiçbir şey bilmeden test gününü bekliyordum heyecanla.
İki gün sonra gerçekleşecek olan test gününü.
Matematik gelirse işte o zaman vay halime...
Ertesi günü yine kütüphanede geçirmeyi planlamıştım. Doğruladığım bir diğer bilgi, doğan çocukların elementer olabilmesi için ebeveynlerde mutlaka bir adet elementer olması gerektiğiydi. Ya annem ya da babam bir elementerdi. Ancak bundan emin olamıyordum. Fernando'nun geldiği gün babam, beni bu dünyadan çekip almakla ilgili konuşmuştu. Ya annem bir elementerdi ve bunun zararını gördükleri için gelmemi istemiyordu, ya da kendisi bir elementerdi ve bunun zararını gördüğü için gelmemi istemiyordu.
Bayan Dagora benimle görüşmek için herhangi bir girişimde bulunmamıştı. Beni ne zaman görmek isteyeceğini merak ediyordum. En azından, ailemdeki elementerin kim olduğunu ondan öğrenebilirdim. Tarih kitapları da bu konuda epey yardımcı oluyordu. Geçmişinde iyi kötü bir şeyler başarmış herkes bu kitaplarda mevcuttu. Eğer ailemden biri bu kitaplara girmeyi başarmışsa diye, hepsini didik didik ediyordum. Bugün yine gidip saatlerce tarih kitapları kurcalayacaktım.
Kütüphanenin girişinde, solda, camın önünde duran koca masanın cama en yakın sandalyesine oturdum her zamanki gibi. Önümde dört beş tane tarih kitabı vardı. Önce dün yarım bıraktığımla başladım işe. Bu kitapların tek sorunu, herhangi bir sıralamanın olmayışıydı. Lincoln soyadını bulmak adına bütün kitabı taramak zorunda kalıyordum. Bazı ilginç hikayeleri de okumadan geçmiyordum tabii ki. Üstelik annemin evlenmeden önceki soyadı hakkında da hiçbir fikrim yoktu. O yüzden anneme dair herhangi bir şey burada varsa bile, ben bunu bilmeyecektim...
Ana başlıklar vardı ve bu başlıkların altında isimler vardı.
Hizmet ödülü alanlar, şeref ödülü alanlar, cesaret ödülü alanlar, her yılın Bella ödülü kayıtları, Elementer kupası ödülleri, isyancılar, savaşlar...
Onca kategorinin içerisinde, tek bir soyadını bulmak öylesine zordu ki!
Bütün ödülleri bitirdikten sonra, ilginç hikayeler bulabilmek adına isyanlar kısmına göz attım. Belli ki ailemde ödül alabilmeyi başarabilen yoktu. Gerçi hepsine tek tek bakamayacağım kadar fazlaydı ama göz gezdirdiğim kadarıyla denk gelmemiştim.
Elementer tarihi boyunca, ki bu milattan öncesine uzanıyordu, yazının icadıyla birlikte gelmiş geçmiş bütün isyanlar da bu kitapta toplanmıştı. İşte şimdi bu kitabın neden 7567 sayfa olduğunu anlıyordum.
Derin bir nefes alıp, tarihteki isyanlardan rastgele okumaya başladım. İsyanlar kronolojik olarak sıralanmıştı. Göz gezdirdiklerimin hemen hemen hepsi aynı sebeplerle gerçekleşen isyanlardı.
Bir kesim, yönetimden mutlu değildi ve çeşitli konularda söz hakkı istiyordu. Hatta bir tanesinde; bir grup, elementer olarak hayatlarına devam etmenin bir zorunluluk olmasını istemedikleri için isyan etmişlerdi. Aslında onları anlayabiliyordum; insan doğduğumu sandığım zamanlarda, kendimi o dünyaya ait hissetmemiştim hiçbir zaman. Belki bazı elementerler de bu dünyaya ait hissetmiyorlardı.
Binlerce yıl öncekilere göz gezdirdikten sonra, yakın tarihe bakmaya karar verdim.
Kurulun aldığı kararlardan memnun olmadığı için isyan eden isimlerin üzerinde gezdirdim bakışlarımı. Bir başka isyan, insanlardan saklanmak istemeyen bir grup tarafından çıkarılmıştı.
Belki o zamanda yaşasaydım, bu isyana katılabilirdim…
Ufak bir gülümseme yerleşti yüzüme ve kıvrılmış dudaklarımla sayfaları taramaya devam ettim. Çok geçmeden, sorunun ne olduğunu anlayabilmiştim artık.
İsyanlar bölümünün son birkaç sayfası oldukça tanıdık bir isimle doluydu...
Tom Lincoln.
Babam.
Babam bir isyana öncülük etmişti.
Bundan tam 19 yıl önce, babam hatırı sayılır bir grupla birlikte Bayan Dagora'ya karşı ayaklanmıştı. Sebebinden hiçbir yerde bahsedilmiyordu. İsyana üç sayfa ayrılmıştı ancak üç sayfa boyunca, babamın ve diğer isyancıların ne kadar acınası olduklarından ve nasıl kolaylıkla kontrol altına alındıklarından bahsediliyordu yalnızca...
Taraflı bir anlatım olduğu barizdi ama bu olayın tarafsızını bana anlatabilecek tek bir kişi dahi olduğuna inanmıyordum. Bayan Dagora'nın neden benden böylesine zararlı bir insanmışım gibi bahsettiğini anlamıştım. Komplocu düzenbaz. Daha beni tanımadan bana yapıştırdığı etiket buydu…
Babamın başladığı işi bitireceğime inanıyordu belki de. Kalbimde tarifsiz bir korku vardı. Buradaki dört yılım boyunca, birçok kişinin beni buradan göndermek için çabalayacağını o an anlamıştım. Başta bu okulun müdürü olmak üzere.
O an anlamıştım üzerimdeki perdenin kesinlikle aralanacağını. Herkes, Helena Lincoln’ü görmek isteyecekti. Herkes farklı bir şey arayacaktı bende ama hepsi o perdenin arkasına bakacaktı.
Herkes benim bir şeylerin peşinde olduğumu düşünecekti. İnsanlar soy adımı öğrendiğinde bana şüpheyle bakacaktı. Benden böylesine tedirgin olan bir müdür, beni bu okula neden çağırmıştı ki?
Belki de bu onun karar verebileceği bir şey değildi. Çünkü ben müdür olsaydım ve bu karar bana ait olsaydı, asla bir isyancının kızını okula çağıracağımı hiç sanmıyordum.
Ya da belki de aksine, isyanları ne kadar kolay bastırdığımı, korkmadığımı herkese göstermek ve bir göz dağı vermek adına özellikle çağırırdım. Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, yarın ömrümün sonuna kadar değişecek hayatımın ilk adımıydı ve ben hiçbir şeye hazır değildim.
Teste de, hayatımın sonsuza kadar değişmesine de...
🔮
Hikayenin konusu ile ilgili tahminlerinizi buraya yorum yapar mısınız?
İnstagram : aykusagi.serisi
tiktok: buseninkurgulari
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.07k Okunma |
519 Oy |
0 Takip |
27 Bölümlü Kitap |