

🔮
Heyecan...
Benim için oldukça yabancı bir duyguydu.
İçimde onlarca duygu barınmıştı bu zamana kadar, üst üste. Ancak heyecana yer yoktu. Duygu kotam öyle sıkışık, öyle dardı ki, biraz korku biraz keder birkaç mutlu anı dolduruyordu bütün kumbaramı.
Heyecanı bir yerlere sıkıştırmak için, ya kumbarayı biraz boşaltmak ya da daha büyük bir kumbara almak gerekiyordu. Kumbarayı boşaltmak için cesur olmak gerekirdi. Hüzünleri harcamak… benim hiçbir zaman yerinden oynatamadığım bir taş gibiydi. Helena Lincoln kaçardı, yüzleşemezdi. Korkardı, cesurca dikilemezdi kimsenin karşısına. Omuzları düşerdi, hakkını savunmayı başaramazdı…
Helena Lincoln eksikti, hüzünleri harcayacak cesareti olmamıştı hiçbir zaman. Eh, bu durumda daha büyük bir kumbara almak gerekiyordu.
Annemin acısı, babamın ihaneti, evimden uzak kalmanın verdiği özlem, kimsesizlik... bütün bunlar gece yatağıma yattığımda tavanda beni bekliyordu zaten. Olur da bir şekilde harcarsam bile, dönüp dolaşıp yine beni sarıp sarmalarken buluyordum onları.
Annemin babam tarafından öldürülmesi, babamın bir hain oluşu ya da benim doğduğumdan beri tek başıma mücadele etmeye çalışmış olmam, gün içinde canımı eskisi kadar yakmıyordu artık. Geceler bunun için vardı. Gündüzler, yeni acılara gebeydi.
Başımı iki yana sallayıp alt dudağımı ıslatarak sıyrıldım düşüncelerimden.
Şimdi, biraz heyecanlanma vaktiydi.
Septi Ferarumda bir karmaşa hakimdi. Koca alan öğrenci kaynıyordu. Üstelik bu, kargaşanın önlenmesi için gruplanmış halimizdi! Önce birinci sınıflar bekçilerini alacaktı, daha sonra sırayla ikiler, üçler ve dörtler.
Etrafta birkaç tanıdık yüz vardı, seçilme töreninden hatırladığım bazı yüzler. Emile de bunlardan biriydi ve tam dibimde, William ve Chris ile sohbet ediyordu. Üstelik, Cam ile de tanıştırmışlardı onu ve sohbete dahil olmayan tek kişi bendim. Septi Ferarumun ortalarında, üzerimde ince beyaz bir sıfır kollu crop ve bol paça kotumla dikiliyor, etrafı inceliyordum.
"Malzemelerimiz hakkında konuşmamız da yasak, kapa çeneni salak!" Emile elini Cam'in ağzına kapatıp, gülerek onu susturdu. Samimiyet dereceleri beni adeta şoka soktuğunda gözlerimi büyütüp bakmamak için kendimi sıkmam gerekti. Daha üç dakika önce tanışmışlardı! Cam de gülümsüyordu ancak göz ucuyla dönüp bana baktığını gördüm. Acaba bu, kurtar beni mi demekti?
"Bu dünyada telefon yok, değil mi? Ya da benzeri herhangi bir şey? Hollypad'e gittiğimizde nasıl haberleşeceğiz?" Emile'in gözlerini devirdiğine yemin edebilirdim ama kimse görmemişti. Çok saçma bir şey sormuşum gibi takındığı tavır, dudaklarımı büzmeme sebep oldu.
Neden bu şeytani karakterlerin yaptıklarını sadece başroller görürdü ve diğer herkesi inandırabilmek için kırk takla atardı?
Başrol bendim bu arada, tabii ki. Nihayetinde herkes kendi hikayesinin başrolüydü. Üstelik, sanki ona soruyordum.
William, her zamanki gibi şefkat dolu bir sesle yanıtladı sorumu.
"Telefon tarzı elektronik bir şey yok. Topluluklar kendi arasında Nyxler ile haberleşiyor. Topluluk dışında ise süzülme ile haberleşiriz. Ancak kötü haber şu ki, Hollypad dışında bir yerden Nyx edinemezsin ve Akademide süzülmeyi kullanamazsın. Yani, oraya gittiğimizde birbirimizi şans eseri bulacağız." Açıklaması için teşekkür etmek adına hafifçe gülümsedim ona.
Nyxler... nasıl bir şeylerdi acaba? Süzülme peki?
Yüzümdeki gülümseme solduğunda ve yerini düşünceli bir ifadeye bıraktığında Chris sıkıntılı bir nefes verdi.
"Zamanla öğrenirsin, Jokey." Sana daha fazla açıklama yapılmayacak demenin bir başka yoluydu herhalde bu. Üstelik, jokey demesine de artık ister istemez alışmıştım sanırım.
Emile bir köşede Chris'e bir şeyler anlatarak kıkırdıyordu. Chris ise oldukça gergin görünüyordu. Kaşları çatıktı ve kollarını göğsünde bağlamıştı. Emile'in Chris'in ilgisizliği karşısında beline kadar inen sarı saçlarını arada bir kulağının arasına atması bana kur yaptığını düşündürmüştü ama tabii bir alışkanlık da olabilirdi.
Ama ben kur yaptığını düşünecektim çünkü böylesi daha sinir bozucuydu.
Ve ben ondan nefret etmek istiyordum, o yüzden kendimi zorla ondan nefret ettirmeliydim.
Sinsi yılan.
Nihayet etrafı incelemeyi bırakıp sohbete dahil olduğumda, Cam hakkında daha fazla şey öğrenme fırsatı bulmuştum. Öğrendiklerim, neden bu kadar neşeli ve heyecanlı olduğunu da açıklıyordu. Cam'in ailesinin Hollypad'de bir yeri vardı ancak ne üzerine olduğunu tam olarak duyamamıştım. Gittiğimizde öğrenecektim belli ki.
Ben nasıl kendi kasabamı ve en yakın arkadaşlarımı içten içe özlüyorsam, o da annesini çok özlüyor gibi görünüyordu.
Açıkçası, ben de Hollypad'i görmek için can atıyordum. Hayatım market ve ev arası mekik dokumakla geçmişti, yeni yeni bir yerleri keşfediyordum. Akademi dışında gezip görebileceğim bir yer olması beni heyecanlandırmıştı.
Üstelik, elementerler aleminde para olmadığı için hiç para ödemeden bir dünya alışveriş yapacaktık. Böyle bir şeyi daha önce ne duymuş ne de görmüştüm.
Yanlarından geçip Pegasus'un yanına giderken saçlarını savuran Emile'in sırtını görme fırsatım oldu. Dövmesini açıkta bırakan derin dekolteli, kalın askılı, siyah bir bluz giymişti. Onun dövmesinde çizgi, üçgeni dikey bir biçimde kesiyordu ve üçgenin sağına doğruydu.
Bizim amblemimiz daha güzeldi.
Pegasusun yanına gelip kapısının önünde durdum. Şeffaf, yüksek bir kapıydı bu. Arkasından güzeller güzeli Tulpar'ımı görebiliyordum. Gözlerim hafifçe yukarı kaydığında derin bir hayal kırıklığıyla buruşturdum suratımı. Başıma bela olmuş olan ışıklı bitkiler, bu kapıyı da süslemişti. Buranın da mı bir parolası vardı?
Ah tanrım... Parolayı kim, ne koymuştu?
Nasıl çıkaracaktım şimdi ben Pegasusu?
Bıktım bıktım bıktım!
Derin bir iç çekip tepinmeyi bıraktım.
Parolayı bilmiyorum Pegasus...
İçimi dolduran hayal kırıklığı canımı acıttığında sinirle dişledim alt dudağımı. Bir kanatlı atı bile hayal kırıklığına uğratabiliyordum!
"Parolanı mı unuttun?" Cam'in bana doğru ilerlediğini görünce şükürler olsun dememek için kendimi tuttum.
"Bir parola koymadım henüz kapıya. Daha önce Pegasus'u hiç Septi Ferarum'dan çıkarmamıştım." Sıkıntıyla nefesini verdi. Cam’i bile bunaltmayı başardıysam… Doğru yolda değildim.
"Bir sochru çağırman gerekiyor. Bu bitkilerin adı 'Kurupira'. Parola koymak için de parola sochrusunu, ardından bitkinin adını, ardından da koymak istediğin parolayı söylemen gerek. Kimsenin duymadığından emin ol ve bir dene bakalım. Ha bir de, Pegasus'u görmeye daha sık gel! O kendi başına istediği zaman çıkabilir ama sen yine de dışarı çıkardığından emin ol." Başımı mahcup bir biçimde sallarken söylediği parola koyma sochrusunu can kulağıyla dinledim. O yanımdan ayrılırken, ben içimden birkaç kez tekrar etmiştim bile.
Primuslar aşkına, lütfen başarılı olayım!
"Victum album Kurupira, çiçek bahçesi." Gözlerim bölmeden bana doğru asil adımlarla ilerleyen bekçimdeyken, aklım Cam'in söylediklerindeydi. Sözleri sis taneleri gibi asılı kalmıştı sanki zihnimde.
Pegasus'u görmeye daha sık gel!
Hem onun yalnız olduğundan şikayet edip, hem de onunla sadece içsel iletişimimi sürdürüyordum. Bir türlü Septi Ferarum'a gelip, onunla görüşememiştim.
Bir yanım fırsat olmadı diye kendini savunmaya çalışsa da, diğer yanım sebebini bal gibi biliyordu.
Pegasus'tan korkuyordum.
Pegasusla bağlandığımızdan beri, herkesten öylesine uçuk tepkiler alıyordum ki, aklımı kaybedecek gibi hissediyordum bazen.
Bu aleme bu kadar yabancı olan bir isyancının kızına, yüz yıllardır görülmemiş eşsiz bir bekçi gelmişti.
Hem Pegasus için, hem kendim için, hem de elementer alemi için korkuyordum.
Çok ironikti değil mi?
Bu alemin en güçlü bekçilerinden biri benimdi. Benim istediklerimi daha ağzımdan dökülmeden bir emir bilip yapacaktı. Ve ben, elementer aleminin en büyük isyanlarından birini çıkaran Tom Lincoln'ün kızıydım.
Korkuyordum elbette. Ona benzemiş olmaktan, onun gibi kaostan beslenmekten korkuyordum.
Güçten korkuyordum.
Pegasus'un uçsuz bucaksız kudretinden, eşsizliğinden, güzelliğinden...
Olabileceklerden korkuyordum.
Derinde bir yerlerde ise biliyordum, her kız öyle ya da böyle biraz babasına çekerdi.
Derin bir nefes alıp kapıya çevirdim tekrar bakışlarımı.
"Çiçek bahçesi." Sessizce Kurupiralara fısıldadım ve kapı gerçekten de ardına kadar açıldı.
Pegasus’un adımları asilliğinden hiçbir şey kaybetmeden hızlandı. Böyle öylesine derindi ki, bana ulaşması zaman alıyordu ki buna minnettardım. Pegasus, Audax da dahil diğer tüm bekçilerden büyüktü. Küçük bir bölmede sıkışıp kalmasını istemiyordum. Kendi istediği zaman Septi Ferarum'da dolaşabiliyordu ama yine de kimse, özellikle de kanatlı bir at bütün gün burada kalmak istemezdi.
Aramızda hala bir miktar gerginlik, soğukluk vardı ancak bu anlaşılabilir bir şeydi. Bir hüma gibi cana yakın değildi belki de, ben de çok sıcakkanlı biri sayılmazdım. Ya da, ondan korktuğumu ve kaçtığımı çoktan hissetmiş, benden ümidini kesmişti. Bilmiyordum.
Ancak zaman içerisinde birbirimize çok daha fazla ısınacağımıza da emindim. Çünkü, birbirimize mecburduk.
Muhtaçtık.
Ben yalnızlığın tanımı gibiydim, O ise yalnız olmak için yaratılmış gibi.
Biz birlikte bir bütün olmak zorundaydık.
"Güzel Pegasus…” elim hafifçe yelesine gittiğinde içime yayılan sıcacık hissin beni uyuşturmasına izin verdim. Hafifçe gülümsedim ona ve başımı yana eğdim. “Hollypad'e gidip alışveriş yapma zamanı. Ah keşke kız mı erkek mi olduğunu bilebilseydim, belki sana da bir şeyler alırdık!" Pegasus'ta hissettiğim kıpırdanma, benim heyecanımı ve huzurumu paylaştığını düşündürmüştü.
Seçilme töreninde yaptığı gibi eğilip o güzel kırmızı-sarı kanatlarını önüme serdi. Canının acımadığını bilsem de kanadına usulca tırmandım ve üzerine oturdum. Yavaş yavaş kapıya ilerledik ve içerden çıktık.
Kapıdan çıkmamızla birlikte tüm gözlerin Pegasusa çevrilmesi bir oldu. Onları anlıyordum. Pegasus, muhteşem bir yaratıktı. Büyük, ürkütücü ama nefes kesici bir güzelliğe sahip... Emile de dahil birçok büyülenmiş bakışın arasından usulca Septi Ferarum'un ortasına, Chris ve William'ın yanına geldik. Onlar da kendi bekçilerinin -hümalarının- üzerindeydiler.
"Hala inanamıyorum bir Tulpar gördüğüme. Sence tahmini ne zaman alışırız?" William, Chris'in kolunu dürterek sormuştu bu soruyu. Chris umursamazca omuz silkti. Hiçbir şeyi umursamayan Chris benim kanatlı atımı da umursamıyordu tabii ki.
Mendebur.
"Ne yapman gerektiğini biliyor musun?" William beni şaşırtmadı ve o sıcak gülümsemesi ile kibarca yardım teklif etti. Ancak bu kez ne yapmam gerektiğini biliyordum.
"Bayan Dagora söylemişti, ilk kez ne yapmam gerektiğini biliyorum." Bayan Dagora dememle birlikte gözlerinin kocaman açılması bir oldu. Chris bile ilgilenmeye başlamıştı sohbetimiz ile. Bayan Dagora deyince akan sular duruyordu belli ki bu akademide. Bir de Tulpar deyince tabii.
"Bayan Dagora mı söyledi? Biz hepimiz çaylak değil miyiz bu okulda yoksa ben mi yanlış biliyorum? Geri döndüğümüzde ne konuştuğunuzu anlatacaksın!" Başımı gülümseyerek salladım ve ellerimi Pegasusun beyaz, kıvırcık yelelerinde gezdirdim.
Bizi Hollypad'e götür Pegasus...
Saniyeler içerisinde Pegasus havalandı ve ben yelelerine sımsıkı tutundum. Hayatımda hiç böyle, özgürce uçmak kadar güzel bir his tatmamıştım. Uçağa hiç binmememe rağmen, uçak içerisinde uçmaktan kat kat daha güzel olduğuna da emindim. Bulutların üzerinde, beyaza yakın bir maviliğin içerisinde, ışınlanırmışcasına hızlı hareket ediyorduk ve ben hiçbir zarar görmüyordum.
Bütün acılarımı, korkularımı, kuruntularımı düşündüm birer birer. Hepsini şimdi bu yükseklikten aşağı bırakmak, un ufak oluşlarını izlemek istiyordum. Tarifi olmayan bir hissi, tarif edilemez bir bekçiyle yaşıyordum.
Sanki Pegasus ve ben, her şeyi başarabilirdik.
Bunu hisseden ben miydim, yoksa o muydu bilmiyordum ama bir önemi de yoktu zaten.
İlişkimizin temeli, belli ki birlikte vakit geçirmeye dayanıyordu. Pegasus'la ne kadar çok vakit geçirirsem, onunla o kadar çok bütün olabilirdim... Bunu onunla uçtuğum ilk seferde de hissetmiştim.
Birkaç dakika sonra inişe geçmemizden, Hollypad'in oldukça yakınlarda bir yerlerde olduğunu tahmin etmiştim. Ya da Pegasus muazzam hızda hareket eden bir canlıydı.
Umarım Hollypad yakındır ve Pegasus ışık hızında hareket etmiyordur. Umarım ölüp eşekler cennetine gitmemişimdir ve hala yaşıyorumdur.
Geniş bir açıklığa iniş yaptı Pegasus. Ben de üzerinden yavaşça indim. Etrafa bakındım, Septi Ferarum gibi konaklayabilecekleri bir yer olmadığından, muhtemelen akademiye geri dönecekti ve ben de işim bittiğinde onu geri çağıracaktım. Klaer ve Fernando daha önce kendi bekçilerini çağırırken onları izlemiştim, az çok nasıl yapacağım hakkında bir fikrim vardı. Üstelik, bağımız güçlendikçe sözcüklere ihtiyacımız da yoktu. Pegasusu usulca okşayıp yükselmesini izledim ve alana çevirdim bakışlarımı. Etrafımda henüz hiç elementer yoktu.
Pegasus gerçekten hızlı olmalıydı.
Caddenin yukarısına mı aşağısına mı yürüyeceğimi anlamak adına etrafı inceledim hızla. Aşağıda hiçbir şey yok gibiydi, yukarısı ise çok daha canlı görünüyordu. Yukarı doğru yavaşça yürürken cebimden Dorota'nın verdiği kağıdı çıkardım. Alınması gereken ne çok şey vardı!
Cadde, sonu görünmeyecek şekilde yukarı doğru uzanıyordu. Yol irili ufaklı taşlarla döşenmişti, taşların turuncuya çalan cırtlak bir rengi vardı. Yolun iki tarafı tek katlı veya iki katlı dükkanlarla doluydu.
Kimi kitap, kimi cübbe, kimi Nyx, kimi ise ne olduğunu bilmediğim şeyler bulunduruyordu. İlgimi ilk çeken bir Nyx dükkanı oldu. Dükkan iki katlıydı ve dışı koyu bir kahverengiydi. İlginç bir şekilde vitrini yoktu. Kapısının üzerinde italik harflerle ve sarı renkte Nyx-Pyx yazan bir tabelası vardı sadece. Kapısı altın sarısı, kubbeli, yüksek bir kapıydı. Üzerinde çığlık atan o Kurupiralardan yoktu, şükürler olsun! Dükkan, başka türlü korunuyor olmalıydı.
Gerçi, paranın olmadığı bir alemde dükkanlarını korumalarına gerek var mıydı onu da bilmiyordum.
"İçeri gelebilir miyim?" usulca kapıyı itekleyip içeri girdim. İçeride üzerinde mavi önlük olan, uzun boylu kalıplı bir kadın vardı. Başına bir bandana takmıştı, bandananın altından griye çalan kısa saçları görünüyordu. 45-50'li yaşlarında olmalıydı, tabii insan yaşıyla.
Bakışlarımı etrafta kısa bir süre dolaştırıp geniş bir gülümseme kondurdum yüzüme. Başını sallayan kadının yanından geçip raflara baktım.
Buraya girmek kesinlikle doğru bir seçimdi! Dükkan rengarenk, ışıl ışıl küçük ve gürültülü canlılarla doluydu! Ne dedikleri hiç anlaşılmayan ve raflara dizilmiş bu canlılar, daha önce görmediğim bir çiçeğin üzerinde oturuyorlardı. Bu canlıların her iki yanında da biri uzun biri kısa iki kanadı vardı. İnsan gibiydiler ancak küçücüklerdi. Öyle sevimliydiler ki, kendimi kaybetmek üzereydim. Bana periyi andırmıştı bu Nyxler. Rengi mor bir tanesine yaklaşıp baktım. Beyaz bir çiçeğin üzerinde oturuyordu. Uzun, elfe benzer kulakları vardı ve kafasının üzerinde tüyü andıran birkaç tel saçı vardı, en azından ben saç olduğunu tahmin ediyordum.
"Bunlar... Nyx mi oluyor?" Bir inferiora olduğunu tahmin ettiğim görevli kadın gülümsedi. Bilgisizliğimle onu bunaltacak kadar uzun vakit geçirmediğimiz için birkaç soru sorma hakkım vardı diye umuyordum…
"Evet. Gördüğün o mor Nyx bir Territer Nyx'i." Territer Nyx'i demek... Her bir topluluğun başka renk bir Nyx'i vardı anladığım kadarıyla.
"Tempersitar için olanlar hangileri?" Beni eliyle açık mavi Nyxlerin olduğu bir rafa doğru yönlendirdi. Bunlar koyu mavi bir çiçek üzerinde oturuyorlardı. Kendi aralarında vıcır vıcır konuştuklarını tahmin ettiğim bu küçük canlıların ne dediğini hiç anlamıyordum! Nasıl haberleşecektik ki bunlarla?
"Ben bu dili bilmiyorum ki." Kadın bir kahkaha attı. Utana sıkıla ben de gülümsedim.
"Onların kendi dili var küçük hanım. Diğer toplulukların Nyxleri ile anlaşamazlar. Bu sayede, her topluluk sadece kendi içinde haberleşebilir. Onlar, sizi anlamıyor, siz de onları. Sizin söylediklerinizi taklit ederek haberleşmeyi sağlıyorlar ancak kendi aralarında sadece kendi dillerinde konuşabiliyorlar. Bu yüzden onun dilini bilmene gerek yok. Onun da senin dilini bilmesine gerek yok." İçim gözle görülür bir biçimde rahatlarken tuttuğum nefesimi bıraktım. Fotografik hafızaya sahip biriydim ve gördüklerimi unutmadığımdan, bir dili teoride kolaylıkla öğrenebilirdim. Ancak asla özgüvenli, dışa dönük biri değildim bu yüzden de muhtemelen konuşamazdım ve sadece onları anlamakla yetinirdim.
Kadın gözlerini raflardaki çiçeklerin üzerinde oturan Nyxlerde gezdirdi.
"Onlara dokunmayı dene, Nyx de sana ısınabilirse, çok daha rahat anlaşırsınız. Nyx kazalarının önüne geçmen daha kolay olur." Nyx kazaları...
Sorularımı bu yardımsever elementere sormalı mıyım yoksa William'a saklayıp onun mu başını şişirmeliyim?
Nyxlerin nasıl var olduğunu, nasıl haberleşmek için kullanılır hale geldiklerini merak etmiştim. Kendileri mi istemişti yoksa bir sochru etkisindeler miydi? Onlara bu yardımları karşılığında bir şey veriliyor muydu yoksa var olma amaçları sadece elementerlerin haberleşmesi miydi? Bunları derslerde öğreneceğimi ummaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Daha fazla sorunun içerisinde boğulmamak adına ellerimi bu küçük canlılara doğru uzattım ve birer birer Nyxlere dokundum. Yaklaşık 40 tane Tempersitar Nyx'i vardı. Aralarından en ufak tefek olanı, bana göre en sevimli Nyx'di. O da benden hoşlanırsa, onu almaya karar vermiştim. Elimi usulca boynuna doğru götürdüm. Kafası, işaret parmağımın bir boğumu kadardı ve ona rağmen göremeyeceğim kadar küçük dişleriyle parmağımı ısırmıştı!
"Hey! Hiçbir şey yapmadım ki!" Kadın bir kahkaha daha attığında dudaklarımı büzdüm. O sırada dükkanın kapısı aralandı ve içeriye Akademiden birkaç tanıdık yüz girdi. Bakışlarımı onlardan alıp, önümdeki küçük canlıya çevirdim. Onun da güldüğünü görmek ifademi anında yumuşatmıştı. Tek hamlede gövdesinden kavradım onu ve avcuma alıp gözlerinin içine baktım.
"İstesen de istemesen de seni alıyorum!" Diğer öğrenciler ile ilgilenen İnferioraya döndüm tatlı olduğunu umduğum bir gülümsemeyle.
"Şey... Onu Akademiye nasıl götüreceğim? Ya kaçarsa? Veya düşürürsem?" Gülümseyerek tekrar yanıma geldi ve az önce Nyx'in oturduğu koyu mavi çiçeği alıp bana verdi.
"Nyx bunun içerisinde yaşar. Bu bir Krizantem. Onlar hakkında çok daha fazla şeyi Bitki derslerinde öğreneceksin, şimdilik bilmen gereken, ona bir parola koyman ve Nyx'ini onun içerisinde taşıman." Başımı sallayarak onu onayladıktan hemen sonra krizanteme uzandım. Krizanteme de Kurupiralar gibi parola konabiliyordu demek ki.
İnsanların her şeye şifre koymasıyla aynı şey gibi geldi bir an için. Elementerler, bir avuç ergen gibi her şeylerini birbirlerinden saklıyorlardı. Eh, gerçi topluluklar iletişim kurunca neler olduğunu görmüştük.
Tom Lincoln isyanı olmuştu.
"Peki parola koymayı biliyor musun?" Gururla cevap verdim bu kez. Nihayet bir şeyi biliyorum.
Yalnızca on dakika önce öğrenmiştim ama bunun önemi yoktu.
"Evet koyabilirim." Avcumda hala parmağımı ısırmakla meşgul olan Nyx'e çevirdim bakışlarımı.
"Ona bir isim verebilir miyim peki?" Kadın çok kısa bir süre için kıstı gözlerini ve dudağımı hafifçe büzdü.
"Daha önce Nyx'e isim veren birini duymadım. Ama istiyorsan, neden olmasın?" Bu bilgi beni şaşırtmıştı. Bir kediye, köpeğe isim vermek gibiydi işte. Avcumdaki aşırı sevimli canlının kanatlarına değdirdim parmaklarımı.
"Senin adın Nova olsun sevimli şey." Kanatlarını okşayan baş parmağım bir kez daha Nova tarafından ısırıldı.
"Şaşırmamak lazım sizi evcil hayvan gibi görüp de isim koymamalarına. Senin neren evcil?" sinirle Nova'ya baktım. Kıkırdıyordu. Küçük bir kız çocuğu gibiydi. Kanım ona öyle ısınmıştı ki, umarım Pegasus Novayı kıskanmazdı!
Bir anda içime dolan sinirle çok yanlış düşündüğümü fark ettim.
Pegasus, Novayı kıskanacaktı...
Ah, Nova'nın 38654878bin katı olan Pegasus, onu iliklerine kadar kıskanmıştı hem de.
Biri dünyanın en küçük ama en sevimli şeyiydi, diğeri ise dünyanın en görkemli, asil ve güzel şeyiydi.
Üstelik, Pegasus'la aramdaki bağ bambaşkaydı. O benim bekçimdi, ruh ikizimdi.
Senin yerin ayrı, Pegasus.
Sinir yerini yavaşça uyku isteğine bıraktığında, Septi Ferarumda konakladığını düşünerek tekrar elimdekilere odaklandım. Krizanteme bir parola koymalıydım.
"Victum album Krizantem, Süpernova." Krizantemi sonrasında, koyduğum parola ile açarak Novayı içerisine bıraktım. Krizantemin koyu mavi yapraklarının bir bir kapanmasını izledikten sonra Nyx'imi cebime koydum. Küçük yaramaz Nyx cebimde belirli belirsiz parlarken güvendeydi.
Bu bana, Tempersitar yerleşkesine ilk indiğimde Bayan Talose'un cebinde dikkatimi çeken parıltıyı anımsatmıştı. Demek onun cebinde parlayan şey kendi Nyx'iydi. Bir telefon yerine bir Nyx taşımaya alışabilirdim sanırım.
Üstelik canım sıkıldıkça onu çıkarır ve kendimi ısırtırdım.
Muhteşem, değil mi?
Para ödemeyeceğimi bildiğimden, dükkanda daha fazla kalabalık etmemek adına dışarı çıktım. Sokaktaki bağırış çağırıştan Emile'in nerede olduğunu görebilmiştim. Heyecanlı heyecanlı ve bağırarak birkaç kişiyle sohbet ediyordu ancak yanında Chris, Cam ya da William yoktu.
Anladık, oradasın Emile. Evet, herkes seni görüyor ve herkes sana bakıyor. Rahatladın mı?
Sinsi yılan.
"Beni mi arıyordun?" Cam göz kırparak bana seslendi. Caddenin aşağısından bana doğru yürüyordu. Ben de öldürücü bakışlarımı Emile'in üzerinden çekip ona döndüm.
"Çok yavaşsınız. Ben Nyx'imi aldım bile." Bir Tulparla yarışabilecek kadar hızlı hangi hayvanlar vardı merak ediyordum. Belli ki, Hümalar yarışamazdı. Bu da Kumay'ı kolaylıkla yenebilirim demekti!
Bekle beni Klaer!
Gelsin garanti iddialar ve sonsuz dilek hakkı.
"Ben de bir Nyx alayım ve kitapları almak için devam edelim." Kafamı sallayıp takıldım peşine ve Cam'in Nyx seçerken milyon kez ısırılmasını kahkahalarla izledim. Demek ki hepsi böyleydi bunların! En sonunda küfürler savurarak birini eline aldı.
"Hepsi aynı derecede huysuz bunların zaten! Seçmenin bir anlamı yok! Ne diye vakit kaybediyorum ki? Babamınki hep saçlarımı çekerdi." hışımla altındaki mavi krizantemi de aldı ve bir parola koyup Nyx'i içerisine kapattı.
Artık ders kitaplarımızı almak üzere yola çıkabilirdik.
Babası hakkındaki küçük bilgi kırıntısı hem benim, hem onun boğazına bir yumru olarak oturmuştu. Bir yudum su, yumruyu oradan söküp götürseydi keşke ama okyanusları da içsem bazı şeylerin çözümü yoktu.
Aramızda saniyelik oluşan gerginliği fark eden Cam, dükkandan çıkmadan önce hafifçe kolumu sıkıp gülümsedi. Hiçbir şey söylemedi ama birçok şey anlattı.
Hollypad, duygusallaşmanın hiç de yeri değildi.
Ceplerimizde Nyx, elimizde koca bir liste vardı.
Gülmek, eğlenmek zorundaydık.
Anın kıymetini bilmek zorundaydık.
Ben de ona gülümseyip, o gelmeden önce Nyx'in bana yaptıklarını anlattım ve aramızdaki gerginlik tamamen buharlaşıp kayboldu.
Caddede yürürken bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da sağa sola bakarak William ve Chris'i arıyorduk.
Bir kısmını ilk, bir kısmını ikinci dönemde olmak üzere tam on beş adet ders görecektik birinci sınıfta. Hepsinin ayrı bir ders kitabı vardı.
Ders kitaplarımızı alıp, aldığımız dükkanda bırakmıştık, onların Akademiye başka türlü taşındığını öğrenmiştim. O kitapları Pegasus'a yüklemeyeceğimi öğrenmek beni hayli rahatlatmıştı.
Pegasus'a Dünya'yı yüklesem, Satürn'ü de koy diyecek heybeti vardı ama işte...
Ben, kanatlı atıma kıyamıyordum.
"Bu kitapları geri taşıyan biz değiliz, para da ödemiyoruz. Neden okulda dağıtmıyorlar ki?" Cam bir süre durakladı. Belli ki kendisi bunu hiç düşünmemişti. Tekrar söze girdiğinde, yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
"Çocukluğumdan beri en sevdiğim anılarım, Hollypad'de geçirdiklerim sanırım... Ve eminim bu birçok elementer için böyledir. Muhtemelen, kaynaşalım diye falandır. Memnun değil misin burada alışveriş yapmaktan?" Ona ‘saçmalama’ bakışı attıktan hemen sonra girdim söze.
"Deli misin? Bu hayatımın en güzel günlerinden biri. Bu dünya, tahmin dahi edemeyeceğim şeylerle dolu. Bunlara öyle yabancıyım ki..." Cam gülümseyerek beni dinliyordu. Heyecanım onu da heyecanlandırıyordu, görebiliyordum.
"İnsanların da benzer bir sistemi yok mu? Akademi, alışveriş falan yani." Yüzümdeki gülümseme istemsizce solduğunda, bana yargılayıcı bakışlar atan küçük Helena’yı yok saydım.
"Şey, evet. Okul diyelim biz ona. Ama ben uzunca bir süredir bunların bir parçası değilim." Cümlelerime devam etmememden, konuşmaya pek hevesli olmadığımı anlamış olacak ki soru sormadı. Ben de buna minnettar oldum.
Bu dünyada bir yabancıydım evet, ama bilmiyorlardı ki ben öbür dünyada da bir yabancıydım. Okul alışverişleri, okul kıyafetleri, okul kitapları ya da arkadaşlıklar hakkında çok bir şey bildiğim söylenemezdi.
Tempersitarlara ait gri renkli, altın renginde yaka işlemeleri olan bir cübbe, Bellalar topluluğu için bir kitap ve bir savaşçı kıyafeti ve olur da Düello kulübüne katılmak istersem diye de kendime ve Pegasusa bir takım koruyucu kıyafetler almıştım.
Dükkandaki inferiorayı bir Tulpara sahip olduğuma bir türlü inandıramadığım için, bana bir Unicornis’e uyacak koruyucu kıyafetler vermişti. Bana ısrlarla ‘Fazla gelişmiş bir Unicornis’dir O. Sen yanlış anlamışsındır.’ Deyip durmuştu.
Üstelik Cam'in onca dil dökmesi bile hiçbir şey ifade etmemişti. Dedikodu bu dünyada çok da hızlı yayılmıyordu belli ki.
İnsan dünyasında şimdiye Somali bile benim bir Tulpar'ım olduğunu bilirdi. Ama zaten elinde Tulparlar için malzemeler bulundurmasını da beklemiyordum.
Beni gerçekten zor günlerin beklediğini bir kez daha anlamıştım. Bir Tulparım olduğuna inanmıyorlardı bile.
Bu bir yandan da beni sevindirmişti. Eğer dedikodu bu kadar hızlı yayılmıyorsa, belki bir Lincoln olduğum akademi sınırlarında kalırdı. Belki Hollypad'de Helena olabilirdim.
Lincoln olmayanından, sadece Helena.
Girdiğimiz dükkanlarda ikram edilen çeşitli şeker ve çikolatalardan yiyor, bir yandan da bu yeni dünya hakkında sohbet ediyorduk. Cam bir nevi benim neler bildiğimi test ederken, yeni şeyler öğrenmeme yardımcı oluyordu. Ona dün o lanet ışıklı bitkilere çığlık attırdığımı ve azar işittiğimi anlattığımda kıyafet dükkanını kahkahalara boğdu.
"Biraz sessiz güler misin?! Senin yüzünden kovulacağız şimdi!" Cam kahkahalarının arasından zar zor konuşabildi.
"Merak etme, buralarda meşhurumdur. Kimse bizi kovamaz." Bana göz kırptı ve içerideki inferioraya iyi günler dileyip mağazadan ayrıldık.
Cam'in girdiğimiz her dükkanda inferioralar ile sohbet etmesinden anlamıştım zaten, buralarda meşhur olduğunu. Her seferinde önce beni sadece "Helena" olarak tanıtıyor, sonra da bu aleme ne kadar yabancı olduğumdan bahsediyordu.
Kiminin şefkati, kiminin ters bakışları eşliğinde keyifli bir alışveriş geçirmiştik. Hatta öylesine keyifliydi ki, ciddi anlamda hiçbir şey canımı sıkamıyordu adeta. Bir inferioranın bana "pespaye" demesine kahkaha atmıştım.
Ona karşı savunmaya geçmek yerine, karnım ağrıyana kadar gülmüştüm.
Pespaye.
Bunu baya sevmiştim üstelik.
Belki Emile'e sinsi yılan yerine pespaye derdim.
Cam de ihtiyacı olanları aldığında okul alışverişini tamamlamıştık.
Sonra, aklıma bir sırt çantasına sığan iki parça eşyam olduğu geldi.
"Burada normal kıyafet alabileceğimiz bir yer var mı? Yoksa sadece okul ihtiyaçlarımızı mı karşılayabiliyoruz?" Cam biraz düşündü.
"Hollypad'in ilerisinde bir cadde daha var. Sanırım oradan alabilirsin. Biz alışverişlerimizi insan mağazalarından yaptığımız için buralarda nerelerden kıyafet alınır pek bilmiyorum." Bir miktar utanmıştım. Ben ücret ödemeyeceğim için alışveriş yapmaya çok hevesliydim. Onlarsa ücret ödeyip insan mağazalarından alışveriş yapıyorlardı. Çekincemi anlamış olacak ki ben hiçbir şey söylemediğim halde açıklamaya devam etti.
"Ama şimdi gidip insan dünyasından alışveriş yapacak değilsin tabii. Buraya kadar gelmişken buradan almak daha mantıklı. İstersen seni oraya götürebilirim. Sen alışveriş yaparken ben de annemin yanına bir uğrarım. Zaten yanına gidecektim... Biraz ilerde bir bitki dükkanımız var." Başımı sallayıp Cam ile birlikte caddeden yukarı doğru yürümeye başladım.
Benim kıyafet bakmamın, aslında Cam için ne kadar büyük bir fırsat olduğunu yeni fark etmiştim.
Benimle birlikte annesinin yanına gitmeyi elbette istemiyordu. Benim kıyafet alışverişim ise beni kırmadan yanımdan ayrılmak için mükemmel bir fırsattı.
Burukça gülümsedim.
Hayatım adeta dünyanın en güzel manzarasının içerisinden geçip giden yıkık dökük bir tren gibiydi. Camdan dışarı baktığımda büyüleniyordum ancak trenin sorunları asla bitmiyordu. Yolculuk asla, olması gerektiği kadar huzurlu değildi.
Kafamı tekrar dağıtmam gerekiyordu yoksa boğulup gidecektim bu trende.
"Parayı nereden buluyorsunuz? İnsan parasını yani." Cam bir kez daha gülümsedi. Mavi gözleri, neşeyle parlıyordu.
"Senin bu dünyaya alışman asırlar sürecek. Umarım ömrün uzun olur sevgili Helena Lincoln, yoksa yolun yarısında ölüp gideceksin!" Sinirle koluna bir tane geçirdim.
"Şu soy ismini ağzına alıp durma. Hem, bugün ne oldu sana böyle? Dün benimle bu kadar dalga geçmiyordun! Sana soru sormayı bırakmama şu kadar kaldı.” İşaret parmağımla baş parmağımı birbirine yaklaştırmış, arada çok az bir boşluk bırakmıştım. “Görürsün o zaman "sevgili Helena Lincoln"ü." Ellerini teslim olur gibi yukarı kaldırıp gülümsemesini bastırdı.
"Sadece takılıyorum. Bana istediğini sorabilirsin. Soruna gelecek olursak, Metallum’ların doğru düzgün işe yaradığı tek kısım burası sanırım…” dedi onlara olan hoşnutsuzluğunu bariz bir biçimde dile getirerek. Kaşlarım hafifçe çatılırken ne söylemek istediğini anlamaya çalıştım ama çok geçmeden bir ampül yandı beynimde.
“Altın?” diye sordum gülümseyerek. Beni başıyla onayladı. Eh, Metallumlar hakkında bir şey öğrenmeyi başarmıştım en azından.
“Kurul bunları çözmek için var. Bize istediğimiz miktarda insan parası veriyorlar. Sadece ne için istediğini falan söylüyorsun işte. Amaç; insanlarla elementerlerin, elementerler kendilerini açık etmeden kaynaşmalarını sağlamak. Çünkü biliyorsun ki, elementer ırkının devamlılığı çok önemli. Ve bir insanla bir elementer ilişkisinden de elementer çocuk doğma ihtimali var. Üstelik... Korumakla görevli olduğumuz insan ırkını tanımamız gerekiyor. Günlük hayatlarına, dertlerine aşina olmamız gerekiyor." Başımı sallayıp yolu adımlamaya devam ettim. Her şey bir düzene oturtulmuştu ve belli ki tıkır tıkır işliyordu.
Elementerlere bir miktar para verip, üresinler diye insanların arasına salıyorlardı kısaca.
Kendi düşüncem beni oldukça eğlendirmişti.
Bahsi geçen caddeye yaklaşmış gibiydik. Cam'in annesinin dükkanına beni götürmek istemeyeceğini bildiğimden, kıyafet alabileceğim dükkanları görebilmek adına etrafa bakmaya devam ettim.
Annesine kim olduğumu söylediğinde Cam'in ilk verdiği tepkiyi verecekti muhtemelen.
Söylemezse, yalan söylemiş gibi olacaktı.
En iyisi, benim acınası dolabıma üç beş kıyafet seçmem onun ise annesini tek başına ziyaret etmesiydi.
Sessizce yürürken sağımızda kalan dükkanlardan birinden çıkan William ile Chris'i gördüm.
"Hey! Çoktan bitirdiniz mi?" Ellerimizdeki çantaları işaret ederek konuşuyordu William. Kitapları değil ama, kıyafetleri yanımızda götürecektik. Başımı salladım.
"Siz hala bitiremediniz mi?" Will bir onların bir de bizim ellerimizdeki çantalara baktı. Bizim çantalarımızın onlardan çok oluşu dudaklarını büzmesine sebep oldu.
"Bitiremedik gibi görünüyor." Dedi yaptığı kıyaslama sonucu. Yanımıza geldiklerinde aklıma ilk gelen Chris'in Nyx seçerken ne yaptığı olmuştu.
"Nyxlerinizi aldınız mı?"
Lütfen hayır deyin.
Lütfen hayır deyin.
Lütfen hayır deyin.
"Henüz değil." Heyecanla havaya zıplamama anlam veremeyen bu üç oğlana baktım. Chris'in bir Nyx tarafından ısırılmasını zevkle izleyecektim!
"Hadi gidip size Nyx alalım! Hadi hızlı!" koşar adım gördüğüm ilk Nyx dükkanına girdim ve üçünü de peşimden sürükledim.
Diğer Nyx dükkanının aksine, burası oldukça sadeydi. Her şey siyah beyaz renklerdeydi ve kapısı normal bir kafe kapısını andırıyordu. Bir insan dükkanından farksızdı, hiç yabancılık çekmemiştim.
Benim gibi tecrübesiz olmayan Will ve Chris, içeri girdikten sonra direkt açık mavi Nyxlerin olduğu rafa yönelip bakmaya başladılar. Ben de onlarla birlikte Nyxlere bakıp en yaramazlarını bulmaya çalışıyordum. Olduğu yerde duramayan, kıpır kıpır bir Nyxe ilişti gözüm. Üstelik hiç susmuyordu da.
"Hey, Chris. Bu nasıl sence? Bence tam sana göre bir Nyx bu. Sana benziyor." Kaşları şüpheyle çatıldı. Bu hiç susmayan gürültücü Nyx'i nasıl kendisine benzettiğimi anlayamamıştı muhtemelen.
Anlayamazdı tabii.
Chris suysa, bu Nyx ateşti. Öylesine zıtlardı. Ama, biraz ironiden de kimseye zarar gelmezdi.
Aşırıya kaçan heyecanıma lanet ettim. Muhtemelen kendimi çok açık etmiştim ve Chris anlayacak, onu asla almayacaktı.
Bari sana zıt duruyor, birbirinizi tamamlarsınız falan deseydim... Ah, yalan dolan kursu için çok mu geç kalmıştım?
Ben kendime kızmakla meşgulken, Chris beni şaşırtarak gösterdiğim Nyxe doğru ilerledi ve parmağını uzattı. Uzatır uzatmaz bu yaramaz Nyxin Chris'i sayısızca kez ısırması bir oldu. O sakin ve havalı çocuğun, küçücük bir Nyxin ısırıklarıyla küfürler savurmasını kahkahalarla izledim. Öylesine eğlenmiştim ki, karnımı tutarak gülmeme çok az kalmıştı. Beni şaşkın bakışlarla izleyen Will ve Cam bile kendini tutamamışlar gibi görünüyordu. Chris önce onlara, sonra da bana öldürücü bir bakış attı. Karnımı tutan elimi serbest bırakıp gözlerimden akan yaşları sildim. Ne gülmüştüm ama!
"Bu olsun." Üç kafa da ışık hızında Chris'e döndü. Benim ona tuzak kurduğum o yaramaz Nyxten bahsediyordu! Altından çiçeğini de alıp ona sessizce bir parola koydu ve sonra cebine attı. Herkes anlamsızca etrafına bakmaya başladığında ortamdaki gerginliği dağıtmak adına Will öne atıldı ve birkaç Nyx ile oynadı. Sonra da sakin birini seçip cebine koydu.
Nyx kazaları denilen şey her neyse, Chris'in başından eksik olmayacağına emindim.
Belki de bana, benim küçük tuzaklarımı gördüğünü ancak umursamadığını göstermek istemişti, bilmiyordum.
"Sanırım artık ailelerimizin yanına dönebiliriz. Alacak başka bir şey kalmadı." Herkes başını sallarken gözüm Cam'e ilişti.
Hani alışveriş yapacaktım?!
"Şey, Helena'nın ufak bir işi daha vardı. Ve ben de annemin yanına uğrayacaktım." Will tek kaşını kaldırıp bir bana bir de Cam'e baktı.
"Tamam, hadi gidelim o zaman." Onların da benimle geleceğini ima etmeleri gerilmeme sebep oldu. Sonuçta, ideal alışveriş ekibiyle alakaları yoktu.
Kıyafet denerken beni izlemelerini istemiyordum! Çok güzel bir tarzım olduğu söylenemezdi. Dümdüz giyinirdim işte.
Siyah beyaz, gri...
Benimle gelme ihtimallerine karşın, savunmaya geçmem gerekiyordu.
"Siz hiç zahmet etmeyin. Benim işim çok gereksiz bir şey zaten. Siz Cam'le gidin, hem bitkiler falan insana huzur verir. Çakralarınızı açar, Chris'in süzgece dönen parmağını iyileştirirsiniz. Sonra buluşalım biz." Onları başımdan atmaya çalışırken, ortamdaki gizemi daha da artırmamla birlikte, Will anında itiraz etti.
Yine bir panik anında, ortalığı daha da karıştırmıştım.
Chris çok mutlu olmasa da, homurdana homurdana Will'in peşine takıldı.
Ah, iki erkekle alışverişe gidiyordum.
İKİ ERKEKLE!
Erkeklerle iyi anlaşmanın laneti de buydu işte. Erkek arkadaşlar kız arkadaşlar gibi değildi, onlarla her şeyi konuşup her aktiviteyi yapamazdınız. Bir kız arkadaşa ihtiyacım vardı...
Biraz ilerde Cam yanımızdan ayrılıp, sol taraftaki dükkana girdi. Dükkan adeta insanın içini açıyordu. Giriş kapısı ve duvarları sayısız mor çiçekle süslenmişti. Dükkanın adı Kırık Krokustu. Keşke sorunsuz bir genç olsaydım da Cam ile o dükkana girebilseydim!
Soyuma bir kez daha lanet edip yürümeye devam ettim. Önümdeki görev daha da zorluydu. Belki onları dışarıda beklemeye ikna edebilirdim.
Biraz daha yürüdükten sonra kitap, çiçek, Nyx dükkanları yerini kıyafet dükkanlarına bıraktı. Vitrinlerden gördüğüm kadarıyla biraz uçuk kaçık kıyafetlerdi bunlar. Normal bir şeyler bulabileceğimi ummaktan başka çarem yoktu.
Soldaki ilk dükkana doğru ilerledik, daha önce görmediğim bir bitki bütün kapıyı sarmıştı ve dükkan çok sevimli görünüyordu. Will'in kapıyı ittirmesi ile kapıdaki bitkinin onu sokması bir oldu. Will bir küfür savurarak elini hızla geri çekti.
"Bu lanet olasıca canlılardan nefret ediyorum. Gerçekten." Güldüklerine göre, bu zehirli bir bitki değildi. Yavaşça içeri geçip etrafa bakmaya başladım. İçeride dükkanı düzenleyen bir inferiora ve yanında da iki Kalisto vardı. İlk kez bir dükkanda çalışan Kalistolar görmüştüm. Belki de burası normalde oldukça yoğundu ve tek bir inferiora yeterli olmuyordu.
"Merhaba, ben birkaç kıyafet bakacaktım." Dükkandaki erkek inferiora beni şöyle baştan aşağı bir süzdü ve daha sonra Kalistolara bir şeyler söyledi. Kalistolar bir anda etrafta koşuşturup askılardan kıyafetleri ellerine toplamaya başladı. Uzanamadıklarını zıplayarak alıyorlardı. Onları ilk kez zıplarken görüyordum.
Bir ayı yavrusunun iki üç metreye zıpladığını düşünün.
Komik, değil mi?
Birkaç dakika sonra ikisi de elleri kıyafetlerle dolu bir biçimde önümüzde dikildi. Kıyafetleri bana verip kolumdan çekiştirerek beni kabine yönlendirdiler. Kabine kıyafetleri asıp şöyle bir baktım, hepsi öylesine uçuk kaçıktı ki, deli bir cadı olduğumu sanacaktı herkes. Sırayla kıyafetleri deniyordum ki dışarıdan William'ın sesi yükseldi.
"Biz buraya boşuna mı geldik?! Giy de çık o kıyafetleri! Biz de görelim!" Kalistoların getirdiği kıyafetlerin tamamına hızla göz gezdirip, en aklı başında olduğunu düşündüğüm elbiseyi geçirdim üzerime ama… O bile, kesinlikle normal değildi. Zaten, belli ki erkekler de böyle düşünüyordu. William kahkaha atarken, Chris başını cama doğru çevirmiş gülümsüyordu. Sinirle kabine geri girip birkaç saçma kıyafeti kabinin üstünden fırlattım.
Onları denemeyecektim!
Kendi kıyaferlerimi üzerime geçirip, ters bakışlar eşliğinde çıktım kabinden ve Inferioranın da, kalistoların da müdahale etmesine izin vermeden birkaç parça kıyafet topladım koluma. Çok daha normal, çok daha sade şeylerdi bunlar. Onları denemeye gerek görmemiş, direkt almaya karar vermiştim.
"O renkli elbiseyi de al, güldüğümüze bakma. Ben beğenmiştim." Gözlerimi devirip önüne geçtim.
"Daha çok dalga geçebilmen için mi? Alıyorum!" Elbet cadılar bayramı gibi bir parti olurdu ve bu elbiseyi giyerdim ne de olsa.
Will yolda rastladığı biri ile hararetli bir biçimde sohbet ederken Chris adımlarını yavaşlatıp ona yetişmemi bekledi.
"O elbiseyi neden aldın? Rengarenk olanı. Beğenmedin sanmıştım." Gözlerimi birkaç kez kırpıp, gergin yüzüne baktım.
"Will yakıştığını söyledi. O beğenmiş." Kaşları çatıldı.
"O beğendi diye aldın yani, öyle mi?" Bu kez hafifçe kaşları çatılan bendim. En uzun diyalogumuzu kuruyorduk şu an ve… Konu rengarenk bir elbise miydi?
"Eğlenmişe benziyordu. Giyeceğimi sanmıyorum. Ya da bilmiyorum, belki çılgın bir partiye falan giyerim. Olur ya böyle, üniversitelerde falan? Neden?" Kaşlarındaki çatıklık yerli yerinde dururken dilini dudaklarında gezdirdi.
"Ben de siyah bir elbiseyi beğenmiştim, onu almadın." Şaşkınlıkla suratına baktım. Üzerimde bir elbiseyi beğenmişti demek?
Bakıyor muydu ki?
Oysa ben, bakmadığına neredeyse emindim.
Neredeyse.
"E söyleseydin. Ben nereden bileyim?" bir şey söylemeden adımlarını hızlandırdı ve beni orada şaşkınlığımla yalnız bıraktı.
William yanımıza döndükten sonra, caddenin aşağısından bize doğru yürüyen Cam'i gördük.
O sırada William ve Chris, Bellalar arasındaki rekabetten bahsediyordu. Cam yanımıza katılır katılmaz sohbete dahil oldu ve ben de bir şeyler öğrenme umuduyla onları dinlemeye başladım.
Kendimi daha önce hiç böyle mutlu, böyle canlı hissetmemiştim.
Yeni kıyafetler, okul kitapları, bir Nyx ve üç yeni arkadaş... Ya da iki buçuk işte.
Kalbim kıpır kıpırdı. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum.
Aileen ve Marva'nın da benimle burada, bu akademide olmasını öyle çok isterdim ki. O zaman her şey tamam olurdu.
Yine de, benim nerede ne yaptığımı bilmeseler de, mutlu olduğumu hissettiklerine emindim.
Hep birlikte bekçilerin bizi bıraktığı geniş alana geri döndük. Artık herkes ailelerinin yanına dönecek ve son kez hasret giderecekti. Sonrasında uzun bir dönem bizi bekliyordu.
Midvale'e dönüyordum, en yakın arkadaşlarımı görmeye...
Klaer ve Fernando'yla yola çıktığımız yerde Pegasusla duruyorduk şimdi. Alderwild'de olduğum süre boyunca, normal dünyayla telefonla iletişim kurma şansım olmamıştı. Bizi koruyan sochrulardan mıydı, yoksa dağın başında sinyal olmayacağından mıydı bilmiyordum ancak eğer Fernando ile gönderdiğim mektupları almadılarsa Aileen ve Marva'nın deliye döndüğünü tahmin edebiliyordum.
Belki de çoktan yeni eyaletlerine yerleşmişlerdi ve yeni hayatlarına başlamışlardı.
Bu onları göremeyeceğim anlamına gelirdi.
Gittikleri eyalette Pegasus'la nereye inecektim ki? Şehrin ortasına, insanların göremediği bir Tulpar ile inemezdim.
Eh, en azından ailelerine bir mesaj bırakırdım...
Lütfen mektupları almış olsunlar, lütfen!
En son istediğim şey, onları unuttuğumu düşünmeleri olurdu. Pegasus Akademiye geri döndü ve ben de usul usul eski sokaklarımda yürümeye başladım. Babamı görmeye cesaretim yoktu, yüzünü görmeyi istemediğim gibi, sakin kalabilecek otokontrolüm de yoktu. Ancak kimle yüzleşecektim ki? Karşımda, konuşabileceğim biri mi olacaktı sanki?
Ben onunla yüzleşmek isteyecektim, o ise iki kelimeyi bir araya getirip de derdini anlatamayacaktı bana. Gerçi, anlatsa da bir önemi olmazdı ama, bu halleri beni daha da delirtecekti. Birçok kez bu anı düşünmüştüm aslında geceleri, onunla ilk karşılaşmamı yani... Tahmin edilebileceği gibi, hepsi iğrenç bir biçimde sonlanıyordu. Yine de, merak ediyordum işte. Bunu neden yaptığını, nasıl yapabildiğini öğrenmek istiyordum. Ama ona soramazdım. Ne isyanı, ne de annemi...
Bana hiçbir şey açıklayamayacak kadar sarhoş bir halde, koltuklardan birine yığılıp kalacaktı. Bense sinirden köpürdüğümle kalacaktım. Bu yüzden ne ona bir şey sormak istiyordum ne de yüzünü görmek. Öğrendiklerim benim için yeterliydi. Sevdiği kadını öldüren bir katildi sonuçta. Hatta muhtemelen hiç sevmemişti de. İnsan sevdiği birini öldürmezdi.
Evimizde hiçbir zaman görmediğim resimler, bir kere daha kırdı kalbimi o an sanki. Annemden hiç bahsetmeyişi, onu hiç görmemiş olmam… Bir duvar gibi yıkıldı üzerime.
Kafamı bu depresif düşüncelerden sıyırıp arkadaşlarımla doldurdum. Boğazıma yerleşen yumrudan kurtulmalı, tekrar nefes almanın bir yolunu bulmalıydım. Kasvet, nefes borumu yakıyordu.
Adımlarımı hızlandırırken kızıl tutamlarımı yüzümden çektim. Yere basan ayaklarım, korkunun izlerini taşıyordu.
Beni parça pinçik edeceklerdi!
Evlerinin önüne geldiğimde kendi evim diğer sokaktan görülüyordu. İç geçireceğimi hiç düşünmezdim ama, bu eski püskü evi bir miktar özlemiştim. İçerisindekini değil ama, evi işte.
"Seni lanet olasıca!" büyük bir hışımla kucağıma atlayan Aileen bana öyle sert çarptı ki dengemi kaybettim. Sırtım duvara çarparken şaşkınlıkla açtım gözlerimi.
"Senin için ne kadar endişelendiğimizden haberin var mı?! Seni pislik! Nasıl hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolursun?" sesimi hiç çıkarmadan başımı öne eğdim. Haklıydı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ondan ilk kez duyuyordum bu sözcükleri ve… Hak ediyordum.
Belli ki mektupları almamışlardı.
Ah Fernando ah...
Bir şey söylemek, kendimi savunmak için ağzımı açtım ama işaret parmağını tehditkar bir biçimde salladı bana doğru.
"İçeri geç. Marva'yı arıyorum. Sakın gözümün önünden kaybolma ve konuşma!" Sertçe yutkunup, peşinden eve doğru adımlardım. Salondaki koltuğa yerleşirken buraya gelmeden önce ‘öfkeli arkadaşları yatıştırma sochrusu’ öğrenmediğim için sövüyordum kendime. Pegasus gerginliğimi yavaşça çekmeye çalıştığında omuzlarımı düşürdüm ve Aileen'ı beklemeye başladım. Onlara verecek bir hesabım vardı ve hiçbir şey söylemeye de hakkım yoktu.
"Marva gelene kadar seni haşlamayacağım. Bunu birlikte yapacağız." Mutfaktan bana bağırarak seslendiğinde göremese de usul usul başımı salladım. Ağzımı açıp tek kelime etmeme bile izin vermemişti. Tanrım… Beni öldüreceklerdi.
Yapacakları her şeyi hak ettiğimden, kahve hazırladığını düşündüğüm Aileen’a bakmadan dudaklarımı dişlemeyi sürdürdüm. Marva'nın gelmesi çok sürmemişti zaten. Aileen üç kupayı yerleştirdiği bir tepsi ile salona yürürken kapı çalmıştı. Kapıyı açmak için hareketlendiğimde öldürücü bir bakış attı bana ve olduğum yere kilitlenmeme sebep oldu. Tepsiyi sehpaya bırakıp, kapıya yöneldi.
"Nerede o?!" Primuslar yardımcım olsun...
Pegasus?
Bir hırsla eve giren Marva’nın gözleri kısa sürede benimkileri buldu ve oturduğum koltuğa adeta uçtu. Kendimi gelebilecek her türlü darbeye hazırlasam da kemiklerime ulaşan bir sarılmayla saldırdı bana. Kollarını bir an olsun gevşetmeden beni saran bedenine Aileen’in bedeni de eşlik etti. İçimdeki korku biraz olsun hafiflerken, gözlerime tırmanan yaşları geri gönderebilmek için başımı tavana çevirdim. Onları öyle özlemiştim ki... Keşke Akademiye onlar da gelebilseydi!
"Nereye kayboldun? Baban hiçbir şey söylemiyor! Onu doğru düzgün hiç görmedik bile! Hakkında bir şey bilen yok, telefonun kapalı. Bir aydan fazla bir süredir yoksun Helena. Sana, bir şey oldu sandık... Günlerdir harap haldeyiz. Polisleri ayağa kaldırdık. Bir yandan umutla her yerde seni ararken, bir yandan yasını tuttuk!" Sesi usul usul kısıldı ve elinin tersiyle gözünden akan yaşları sildi Marva.
Onu böyle göreceğimi hiç tahmin etmezdim. O Aileen'a göre daha sert, daha duygusuz görünürdü hep. Ne diyeceğimi bilemez bir halde öylece kalakalmıştım. Bu sorumsuzluğumun böylesine olaylara yol açabileceğini hiç düşünmemiştim. Onlara mektuplar gönderip, ulaştığını varsayarak kendimi avutmuştum. Nasıl bu kadar aptalca davranabilmiştim ki? Meraktan deliye dönmüşlerdi.
Yine, bir sorunla nasıl başa çıkamadığımı, sorundan nasıl kaçtığımı göstermiştim kendime. Ne zaman büyüyecektim?
Bir ailem olmadığı için, sorunlarımla başa çıkmayı öğrenemediğimi varsaymıştım hep ancak ne kadar acı olursa olsun, bunu bir noktada sindirmiş ve kendi kendimi yetiştirmiş olmalıydım. 18 yaşımdaydım artık, bunun arkasına sığınamazdım.
Öğrenmek zorundaydım.
Polisi bile işin içine karıştırmışlardı. Özür dilemek istiyordum ama hiçbir anlamı olmadığını da biliyordum.
"Ben, ne diyeceğimi bilemiyorum. Size haber vermem gerekirdi. Aslında mektuplar gönderdim ama... Belli ki size ulaşmamış. Bir okula kaydoldum. Ne yazık ki ne telefon ne başka bir şey kullanamıyorum. Çok ani oldu, sizi üzmek, isteyeceğim son şey bile değil! Ziyaret günü gelene kadar da gelip göremedim sizi..." gözleri koca koca açılan iki arkadaşım, bir süre yorum yapamadı. Hak veriyordum, okula kaydolmak ve ben!
Üstelik, gerçekten bana bir şey olduğunu düşünmüş ve kendilerini mahvetmişlerdi belli ki.
İkisi de çökmüş görünüyordu. Yüzlerinde sabit bir gülümseme ve şaşkınlık vardı. Hala iyi olduğuma şükrediyor olmalılardı.
Canım deli gibi, Fernando'yu haşlamak istiyordu ama tüm suçu onun üzerine yıkamazdım. Eminim ki mektupların ulaşmamasının bir sebebi vardı ve ben onlara ulaşmanın başka yollarını bulabilirdim...
"Üniversiteye mi?!" gözlerimi devirdim.
"Komik olma Marva! Liseyi bitirmedim ki ben! Lise gibi bir şey işte." Bu kadar ayrıntıyla ellerinden kurtulmam mümkün olmadığından, kafamda bir şeyler kurmaya çalıştım. Belki başvurduğumu ve onlara sürpriz olsun diye söylemediğimi falan söyleyebilirdim.
Ah! Acilen bir şeyler uydurmalıydım!
Neden buraya gelmeden önce yapmamıştım ki bu uydurma işini?
Aileen ayağa kalkıp tepsiye yöneldi.
"Bahçeye geçin, kahveleri alıp, bir şeyler hazırlayacağım. Ve tabii bir de, polislere seni bulduğumuzu bildirmem gerek. Bize her şeyi anlatacaksın yoksa geri gidemezsin Helena!" gerçekçi olduğunu bildiğim tehdidine usul usul başımı salladıktan hemen sonra Marva ile bahçeye çıkıp rahat koltuklara kurulduk. Bir şeyler uydurup meraklarını gidermeye çalıştım.
Benim gibi sorunlu çocuklara yardım eden, ücretsiz bir yer olduğunu ve onlara sürpriz yapmak istediğimi söyledim. Akademiyi, anlatabileceğim ölçüde onlara anlattım ve heyecanıma ortak olmalarını dolu dolu gözlerle izledim.
Bekçilerden, bize göz kulak olacak insanlar gibi bahsetmem, sochru ve elementleri manifestleme, olumlama gibi Marva’nın hoşuna giden saçma terimlerle geçiştirmem ve babamın bir hain olduğunu gizlemem sayılmazsa, yalansız atlattım denebilirdi.
Benim için çok sevinmişlerdi. Öfkelerinin yatıştığını, yüzlerindeki ifadenin yumuşadığını görmek boğazımı sıkan ellerin gevşemesine sebep oluyordu.
"Ee, sizler ne zaman gidiyorsunuz okullarınıza?" Aileen başını yana eğip, hala tereddütlü olduğunu anlamamı sağlayan bir ifadeyle konuştu. Kaliforniya, hala korkutuyordu onu. Üstelik… Marva ile de uzak olacaktı. Üçümüz de, kıtanın farklı noktalarına bilyeler gibi dağılıyorduk.
"Ben iki hafta sonra başlıyorum, Marva da bir ay sonra." Başımı usulca sallarken, bir yandan onlara nasıl ulaşacağımı bulmak için çarklarımı çeviriyordum.
"Bana nerelere yerleşeceğinizi söylemeniz gerek. Sizi telefonsuz bulabilmeliyim. Birkaç ayda bir ziyarete gelmeye çalışacağım söz!" uzun uzun sohbet edip hasret giderdikten sonra kahkahalarımız geceye karışmaya başlamıştı. Onlara Emile'den, Cam'den William'dan ve Chris'ten de bahsetmiştim üstelik! Tam tahmin edebileceğim gibi, Marva benim Cam ile birlikte olmam için tepinirken, Aileen da William ile olmam için tepiniyordu!
"Ben oraya bunun için mi gittim! Kesin şunu!" Etrafımızda adeta bir heyecan çemberi vardı. Onlarla sohbet etmeyi öyle özlemiştim ki. Onlara birkaç saat daha William, Cam ve Chris hakkındaki düşüncelerimi anlattım. İyiden iyiye Marva da Team Will olduğunda saat iyice geç olmuştu. Akılları başka bir şeye çalışmıyormuş gibi odaklandıkları tek şey bana bir sevgili bulmaktı!
Yanlarından geç bir saatte ayrıldığımda, Eylül’ün soğuğuyla karşılaştım. Adımlarımı kendi evime çevirmiş, aklımı susturmaya çalışıyordum.
Babama görünmeden eve uğramak ve sonra Akademiye geri dönmekti planım. Herkes önümüzdeki beş günü ailesi ile geçirecekti, ben ise Akademinin kütüphanesinde geçirecektim. Eksiğim çok fazlaydı ve temel birkaç şey daha öğrenmem gerekiyordu. Yanında kalmak istediğim bir ailem yoktu, en azından geleceğime yatırım yapabilirdim.
Sokağın ilerisinde, tam seçemediğim bir silüet belirdiğinde istemsizce tuttum nefesimi. Hareket etmiyordu. Bir süre ilerleyip onun olduğu yere gelmeden sağa, kendi sokağıma doğru döndüm. Siluet hareket etmeye başladı, arkamda kaldığı halde dönüp dönüp bakmaktan alamadım kendimi. Elinde bir şey taşıyor gibiydi… İçime, tarifsiz bir huzursuzluk çöktü anında. Bir süre daha ilerledikten sonra siluetin Aileen'ın evinin önünde durduğunu gördüm ve ben de anında durdum. Olduğum açıdan elindekini daha net seçebildim o an ve tek bir kurşunla beynimden vuruldum sanki. Bir gül!
Bu, beni takip eden adam olmalıydı! Ya da onunla aynı amaca sahip başka biri! Var gücümle Aileen'ın evine doğru koşmaya başladığımda o da Aileen'ın evine doğru koşmaya başladı. Korkudan dizlerimin bağı çözülmek üzereydi, kalbim alev alevdi. Onlara bir şey yaparsa kafayı yerdim.
Klaer! Fernando! Bana yardım etmek zorundasınız! Bana yardım edin! Buraya gelin lanet olasıcalar!
Var gücümle bir yandan Klaer ve Fernando'ya ulaşmaya çalışırken, bir yandan da eve koşuyordum. Geçen sefer, onları bu şekilde istemsizce çağırmayı başarmıştım. Bu kez de işe yaramak zorundaydı!
Pegasus, yanımda olmanın tam zamanı... Biliyorum buraya gelemezsin ama bana destek olman gerek.
Kapının girişinde adam gözden kaybolduğunda adımlarım saniyenin onda biri için bıçak gibi kesildi sanki. Onlara bir şey yapabileceği düşüncesi deliye döndürmüştü beni. Kapıyı tekmeleyerek açıp içeri girdim.
Bunu nasıl başardığım hakkında hiçbir fikrim yoktu ama adeta adrenalin patlaması yaşıyordum.
Kan, beynime sıçramıştı ve bütün bedenimden yavaş yavaş çekiliyor gibiydi. Nefesim kesilmiş, görüşüm bulanıklaşmıştı.
Korku, illet bir şeydi.
Artık akademinin öğrencisi olduğumdan, takip edilmeyeceğimi düşünmüştüm… Ne büyük bir aptallıktı! Mantıklı davranmam, buraya gelmeden önce kendimi ve arkadaşlarımı savunmak için bir şeyler öğrenmem gerekirdi. Çıldırmak üzereydim.
Kapıdan çıkan gürültünün etkisiyle Aileen bir koltuktan, Marva diğerinden zıpladı. Onlara hiçbir açıklama yapmadan oda oda gezmeye başladım. Onu bu evden çıkarmanın bir yolunu bulmalıydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama bir şey yapmak zorundaydım. Lanet olsun!
Dehşete düşmüş vaziyette beni izleyen arkadaşlarımın önünden geçip üst kata çıktım. Hiçbir yerde yoktu. Nereye gitmişti bu?
Uyku sersemliğini üzerinden atar atmaz söze girdi Aileen.
“Helena… Sorun ne?” dedi hafifçe titrediğini fark ettiğim sesiyle. Büyük bir sorun olduğunu anlamıştı.
"Eve giren birini gördünüz mü? Birinin eve girmeye çalıştığını gördüm!" Marva da Aileen da mümkünmüş gibi daha da telaşa kapıldı. Belli ki hiçbir şey görmemişlerdi… Chris gibi bir anda başka bir yerde belirmişti belki de. Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun!
"Kimseyi görmedik Helena." dedi Aileen ama büyümüş gözleri evi taramaya başlamıştı. Bakışları mutfağa yöneldiğinde, aklından geçeni okumuştum sanki. Bir bıçak alacaktı.
Bir elementerdim, ancak onun gibi elime bir bıçak almaktan fazlasını yapamazdım. Hiçbir şey bilmiyordum ki! Yapabileceğim, başarabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir bıçak alacak, bize zarar vermesini engellemeye çalışacaktım… Ona doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladığım sırada bir ses oldu kapıda. Şoka girmiş bir vaziyette, olduğu yerde duran Marva ufak bir çığlık kopardı. Bunun adam olabileceğini düşünerek hızla yöneldim oraya doğru ama gelen Fernando’ydu.
“Helena…” dedi rahatlamış bir sesle. Gözleri hızla bütün evi taradı, bir şeyler duymaya çalışıyormuş gibi kulak kabarttı. Bakışları bize bir an olsun değmeden öylece dikildikten hemen sonra omuzlarını düşürdü.
"Sorun yok Helena.” Dedi güven verici bir sesle. “Bir tehlike yok. Evde kimse yok.” Sorunun ne olduğunu, söylememe gerek kalmadan anlamış olması içimi mümkünmüş gibi daha da rahatlattı. Bu iki olmuştu, o yüzden endişeme hakimdi artık.
“Hadi gidelim." Başıyla kapıyı işaret ettiğinde, arkadaşlarımın gözle görülür bir biçimde rahatladıklarını gördüm. Aileen çoktan Marva’nın yanına geçmiş, saçlarını okşamaya başlamıştı bile. En hassasımız oydu.
İkisinin de aklı başlarına gelmiş olacak ki, beni dehşete düşüren bir soru döküldü Marva’nın dudaklarından.
"Bu kim? Will? Cam? Chris?" avuç içimi bıkkınlıkla alnıma vurdum. Ben burada onlara zarar gelecek diye delirirken onların derdi hala erkeklerdi. Sırf ismimi bildiği için tanıdığımı, hatta arkadaşım olduğunu varsaymışlardı.
Doğru bir varsayımdı ama bir önemi yoktu. Ya düşman olsaydı? Gram hayatta kalma içgüdüleri yok muydu bunların!
"Bu Fernando. Bir arkadaşım." dedim dişlerimi sıkarak. Fernando sorun yok dediyse, sorun yok demekti. Bu yüzden dört nala koşan kalbimi biraz olsun sakinleştirmeye çalıştım.
"Bizi tanıtmayacak mısın? Arkadaşına." Marva'nın flörtöz havası keçileri kaçırmama sebep olacaktı birazdan. Ne çabuk atlatmışlardı eve biri girmiş olma ihtimalini!
Gerçi, adamı gören bendim. Onlar hiçbir şey görmediklerinden, benim kadar gerilmemişlerdi belli ki…
"Bunlar da benim yarım akıllı arkadaşlarım, Fernando." Dedim onlara olan sinirimi net bir tavırla gösterere. Aileen sert bir biçimde koluma vurunca onlara ters bir bakış attım.
Marva ve Aileen'ı yanlış gördüğüme ikna ederek, Fernando'nun bana geri dönüş yolunda eşlik edeceğini söyleyerek ve bir kere daha vedalaşarak ayrıldım yanlarından. Onları ikna etmek çok da zor olmamıştı. Midvale oldukça güvenli bir yerdi, bu tarz olaylar yaşanmazdı.
Onlara doğru düzgün bir açıklama yapamayacak kadar çok yalan söylemek zorundaydım, o yüzden uzatmamak en doğrusuydu.
Ancak ben, hala düzgün nefes alamıyordum. Kalbim göğüs kafesimi kırmak ve dışarı çıkmak için tepiniyordu. Korku adeta genzimi yakmıştı.
"O adam buradaydı. Evin önünde gördüm! Arkadaşlarıma bir zarar verirse..." Fernando sıkıntıyla nefesini verdi.
"Seni korkutmak istemiş olmalı. Bir elementer, bir insana zarar vermez Helena. Emin ol, sonuçları çok ağır olur. Kimse bu riski almaz." Bu güzeldi elbette ancak yeterli değildi.
"Onları korumak için bir şey yapamaz mıyız?" ona bir kedi yavrusu gibi bakmış olacağım ki, pes ederek düşürdü omuzlarını.
"Kurul yetkilisi ile konuşacağım. Onlara bir muhafız görevlendirilmesini sağlarım. Endişelenme. Emin ol, tek istediği seni huzursuz etmek." İçim, ne yazık ki yeterince rahatlamamıştı. Tuttuğum nefesimi bıraktım ve gökyüzüne bakarak evime yürümeye başladım.
Belki yıldızları saymak bana iyi gelirdi.
Ya da Ay...
Teşekkür ederim Pegasus... Bana on kaplan gücü verip o kapıyı tekmeleyerek kırmamı sağladığın için.
"Babama da bir muhafız gerekir mi? Bir Elementer olduğunu biliyorum ancak kendini koruyacak kadar ayık gezeceğine asla inanmıyorum. Gerçi ona bir şey olsa da, üzülür müyüm bilmem." Bir an için düşünmeden konuştuğuma pişman olmuştum. İçgüdüsel olarak babamı düşünmüş olmalıydım. Aslında gerçekten de iyi olup olmadığını umursamıyordum. Fernando, umursadığımı düşünsün de istemiyordum. Ama kendimi umursamadığıma ikna da edemiyordum. Derdim neydi? Annemi öldüren adamın başına ne geleceğini umursayacak değildim.
Karışık yüz ifadem, bu sorunu kendi içimde çözemediğimi net bir biçimde yansıttığından olsa gerek Fernando beni cevapsız bıraktı. Düşünceli görünüyordu.
Evin önüne geldiğimizde anahtarı sakladığım yerden çıkardım. Tahmin ettiğim gibi, el değmemişti.
İçeride hiçbir değişiklik yoktu, babamdan bir iz de yoktu. Onunla karşılaşsam, ne yapardım biliyordum...
Muhtemelen hiçbir şey sormaz, hiçbir şey söylemez ve yanından geçer giderdim. Zaten, umurunda da olmazdı.
"Evde değil gibi. Birkaç parça şey alacağım, sen keyfine bak." Onu aşağıda bırakıp odama çıktım. İçeriye hiç el değmemişti. Hiçbir değişiklik yoktu. Muhtemelen odama hiç girmemişti.
Beni akademiye göndermemek için direnen babam, ben gider gitmez hayatına geri dönmüş olmalıydı. Ne bekliyordum ki? Belki bir kızı olduğunu çoktan unutmuştu bile.
Unutsundu zaten. Yoktu artık bir kızı. Hiç olmamıştı, olmayacaktı.
Aileen ve Marva ile olan bir fotoğrafımı, kazandığım ilk param ile aldığım pelüş kedi yavrumu ve birkaç parça kıyafetimi alıp Fernando'nun yanına döndüm. Artık akademiye dönmeye ve bu eve veda etmeye hazırdım. Benim evim burası değildi, bu adamın yanı değildi.
"Gidebiliriz. İhtiyacım olan bir şey kalmadı." Birden aklımda bir ampul yandı. Şu anki duygusallığım, Fernando'nun bana acıyıp birkaç sorumu cevaplaması için mükemmel bir zaman olabilirdi.
Bir de Emile'e şeytan diyordum, değil mi?
"Bilmem gereken bir şey var Fernando. Söz, daha fazlasını sormayacağım." Fernando adımlarını yavaşlatıp durdu ve bana döndü. Gözlerime endişeyle bakıyordu. Sorabileceğim şeylerin onu endişelendirdiğini çok net görebilmiştim şimdi.
"Babam... Captivum'a gitmekten nasıl kurtuldu?" Fernando sıkıntılı bir nefes verip bir süre düşündü. Gözleri ılık esen rüzgarın dalgalandırdığı ağaçlara çevrilmişti.
Düşündü, düşündü, düşündü... İtiraz edip beni geçiştireceğini düşündüğüm an, araya girip onu engelledim.
"Beni karanlıkta bırakamazsın. Lütfen... Ben 18 yıldır karanlıktayım zaten. Hiçbir şey bilmeden, konuşacak kimsem olmadan 18 koca yıl geçirdim. Artık kendi "ailem" hakkında bir şeyleri bilmeyi hak ediyorum." Söylediklerim, Fernando'ya nihayet ulaşmış gibiydi. Bakışlarını ağaçlardan çekip Ay'a çevirdi önce. Sonra tekrar gözlerime baktı.
"İsyancıların önde gelenlerinin kendilerine verdikleri bir isim vardı. Rebelrosa. Bir çeşit Kurul gibi işte. Kaç üyeden oluştuğunu net olarak bilmiyorum ancak kalabalıklardı. İsyan zamanı her türlü plan ve kaynak bu gruptan çıkmıştı. Baban Rebelrosa'dakilerin isimlerini Kurul'a vererek Captivum'a gitmekten kurtuldu. Verdiği isimlerin tamamı, Muhafızlar tarafından ölü ya da diri bir şekilde ele geçirilmek üzere arandı. Bazıları öldü, bazıları Captivum'a kapatıldı ve oradan asla çıkamayacaklar. Çoğu insan, ölü ele geçirilenlerin, Captivum'dakilerden daha şanslı olduğunu söylüyor. İnan bana, orayı hayal etmek dahi istemezsin Helena... O yüzden babanın destekleyeni ve seveni olduğu kadar, düşmanı da var.” Onu dinlediğimden emin olmak ister gibi kısa bir süre için baktı yüzüme ve devam etti. “Akademi'de tek düşünmen gereken derslerin ya da kurallara uymak değil, geçmiş defterlerin sana zarar vermemesi için de tetikte olman gerekiyor. Dikkatli ol Helena. Klaer ve ben, senin için elimizden geleni yapacağız. Tamam mı?" başımı usul usul sallayıp öğrendiklerimi sindirmeye çalıştım.
Rebelrosa.
Rosa.
Gül...
Kabuslarım, bununla bağlantılı olmalıydı. Bir anda kafayı güllerle bozmamın, elinde gül olan biri tarafından takip edilmemin ya da Fernando'nun bana "onu götürmek için gelmiş olmalılar" demesinin başka bir açıklaması olamazdı.
Beni takip edenler, isyancılar olmalıydı.
Bunca zaman, beni elementer alemi için bir tehdit olarak gördüklerini düşünmüştüm.
Oysa, elementer alemi de benim için büyük bir tehditti aslında.
İsyandan yana olmayanlar, isyanda yakınlarını kaybedenler, yakınları Captivum'a kapatılanlar, isyancılar...
Kısacası, Tom Lincoln'dan nefret eden ya da ona tapan herkes.
Hepsi için açık hedeftim. Hepsi, ona zarar vermenin ya da ona ulaşmanın tek yolunun ben olduğuma inanıyor olabilirdi.
Ben gerçekten de, Akademide tehlikedeydim aslında.
Akademide değilken de tehlikedeydim...
Babam, bir katil ve aynı zamanda bir gammazcıydı. Annem böyle birini nasıl sevmişti, nasıl evlenmişti aklım almıyordu. Hiç tanımadığım annemin, asla böyle bir insana aşık olamayacağını düşünüyordum ama kim bilir, belki annem de böyle biriydi... Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Akademiye döndüğümde yapacağım şeylerden biri de bu olacaktı. Annemi araştıracaktım.
Düşüncelerde bir kez daha boğulduğumu, bu dipsiz kuyudan çıkamadığımı gören Fernando kolunu omzuma hafifçe vurdu. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı ve belli ki bana güven vermek istiyordu.
Beni korumak için ellerinden geleni yapacaklarına gerçekten de hiç şüphem yoktu, ancak sadece onların çabaları asla yeterli olmazdı.
Ben, kendim için çabalamaya başlamalıydım bir an önce.
"Yarışa ne dersin?" şaka mı yapıyorsun der gibi baktım ona. Klaer'in Kumay'ını bile yenememişti! Pegasus'u yenme ihtimali sıfırdı.
Bakışlarımdaki alayı net bir biçimde yakalayan Fernando sinsice gülümsedi.
"Kendine bu kadar güveniyorsan benimle yarışırsın." Bir kez daha aynı alayla baktım ona.
Özgüven iyiydi tabii, ama fazlası sizi palyaçoya çevirirdi ve ben Fernando'nun burnuna kırmızı süngeri takmak üzereydim.
"Seni Septi Ferarum'a gömeceğim Fernando." Kahkaha attı.
"Ben alışkınım. Hadi, üç deyince!"
🔮

Instagram: byk.literatur
Tiktok: buseninkurgulari
Instagram Ay kuşağı: aykusagi.serisi
KURGULARIM İÇİN BİR WHATSAPP KANALI KURDUM. KİTAPLARIMA VE KURGULARIMA DAİR HER ŞEYİ İLK ORADA PAYLAŞACAĞIM. KATILMAK İSTERSENİZ QR KOD BIRAKIYORUM
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.07k Okunma |
519 Oy |
0 Takip |
27 Bölümlü Kitap |