

🔮
Usta bir sanatçının elinden çıkmış eşsiz bir tablo.
Yetenekli bir müzisyenin, yüzyıllarca dinlenen kusursuz bestesi.
Bir mimarın ya da mühendisin, dillere destan projesi.
Dünyaca ünlü bir şefin imza tabağı.
Bir çöpçünün tertemiz sokakları, teknisyenin işlediği hatasız parça, yazarın ölümsüz eseri, soğukkanlı bir katilin ellerinden çıkan kusursuz cinayet, doktorun yaşattığı o imkansız denilen hasta ve bir yalancının asla ortaya çıkmayan oyunu...
Hepsinin ortak bir noktası vardı o da emekti.
Doğduğumuz günden öldüğümüz güne kadar, nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirleyen birçok şey vardı elbette. Kader, şans, yetenek, para, zeka...
Hepsi birlikte birinde toplandıysa, sonuç Elon Musk gibi bir şey oluyordu. Hiçbirine sahip değilseniz, işte o zaman otomatik olarak Helena Lincoln oluyordunuz.
Hiçbirine sahip değildim, ancak bunların yerini neyle dolduracağımı öğrenecek kadar hayat tecrübesi edinmeyi başarmıştım.
Emek.
Yetenekli biri olarak doğmamıştım ama çok çalışacaktım, zengin değildim ama zenginliğin paradan ibaret olmadığını biliyordum, kaderin yüzüme güldüğünü söylemek aptallık olurdu ancak ben komik bir kızdım ve herkesi güldürebilirdim.
Kaderimi bile.
Emek verecektim, daha önce hiçbir zaman vazgeçmediğim gibi şimdi de hiçbir şeyin beni yıldırmasına izin vermeyecektim.
Emek verecektim ve sınırlarımı sonuna kadar zorlayıp elimden gelenin fazlasını yapacaktım. Diğer insanlar uyurken ben çalışacaktım, diğer insanlar gezerken ben okuyacaktım.
Ben Tom Lincoln'ün kızı olarak değil, başarılı bir elementer olarak bilinecektim.
İyi bir elementer olacaktım ve beni herkes ben olduğum için sevecekti...
Yatağın içinde huzursuzca kıpırdanıyordum. Yarın, ilk ders günümdü. O kadar uzun bir süredir okula gitmemiştim ki, ilk gün heyecanından bir türlü uyuyamıyordum. Profesörlerle tanışacak, yeni arkadaşlar edinecektim! Bir yandan bu alem hakkında daha da fazlasını öğrenirken, bir yandan da bir elementer olacaktım.
Bu kez de diğer tarafıma doğru döndüğümde; İrina'nın iç çekişinden, odanın taa diğer köşesinden benim sürekli dönüp durmamdan rahatsız olduğunu anlayabilmiştim. Ne yapabilirdim ki? Yerimde duramıyordum, uyuyamıyordum.
Diğer herkesin ailesiyle geçirdiği süreyi, ben akademinin kütüphanesinde ve Septi Ferarumda geçirmiştim. Tabii bir de, birkaç kez Klaer'la görüşmüştüm. Yakında Fernando ile kim bilir hangi göreve ve kaç günlüğüne gideceklerdi. Bu yüzden olabildiğince sık vakit geçirmiş, birlikte birçok kez yemek yemiş ve Tempersitarların dedikodusunu yapmıştık!
Öğrencilerin bir çoğu yarın sabah aileleri ile birlikte okula varacaklardı. Bir kısmı ise bu akşamdan gelmişti.
İrina erken gelenlerdendi. Sebebini bilmiyordum, sormamıştım.
Önce Kalede tüm öğrenciler kahvaltı edecekti, sonrasında da herkes kendi topluluğunda derslerine başlayacaktı.
Kütüphanede geçirdiğim süre boyunca öğrendiğim birkaç ilginç şey vardı. Bunlardan ilki, Kalistoların ilk kez bundan yaklaşık elli yıl önce inferioraların yanında hizmet vermeye başladığıydı. Ondan öncesinde, özgürce yaşayan canlılardı.
Bu, üzerine daha fazla kafa yormam gereken şeylerden biriydi. Bir sorum olduğunda ve bunun cevabını bulduğumda, asla orada durmayı beceremiyordum. Bu kez de "iyi ama o zaman neden böyle?" sorusu çıkıyordu ortaya ve bu kez de bunun cevabını aramaya başlıyordum.
Elli yıl önce hizmet vermeye başladılar, peki ama neden?
Neden özgürlüklerine bir son verip burada bize hizmet ediyorlar?
Bir diğeri ise, Bayan Dagora'nın Alderwild'i tam 45 yıldır yönettiğiydi. Kendisi zaten 45 yaşında gösteren bu zarif ve asil kadın, tam 45 yıldır bu okulun müdiresiydi ve belli ki birçok büyük iş başarmıştı. Alderwild, onun yönetimine geçtiğinden beri akademiler arası yapılan hemen hemen her Elementer Kupasını kazanmıştı. Oldukça disiplinli ve adil bir müdür olduğundan bahsediliyordu. Bir ailesi yoktu. Birkaç kez, bir kızı olduğuna dair satırlara denk gelmiştim ancak bundan başka bir yerde bahsedilmiyordu.
Tam beş tane elementer akademisi vardı. Her biri bir kıtada bulunuyordu, Antartika ve Avusturalya hariç. Orada bulunan elementerler, kendilerine en yakın elementer akademisine gidiyorlardı, daha doğrusu çağırılıyorlardı. Elementer akademilerine katılmak bir zorunluluktu ve bu, Kurula Bayan Dagora tarafından sunulup kabul edilen bir fikirdi. Bu karardan öncesinde, akademiden gelen çağrıyı reddetme şansı vardı elementerlerin. Ancak zamanla sayısı azalan elementerlerin kontrol altına alınması gerektiği düşüncesiyle Kurula başvuran Bayan Dagora, haklı bulunmuştu. Elementerlerin sayısının azalması da yine Kara Çağ zamanına dayanıyordu.
Detaylı bir bilgiye erişmek için üst düzey kitaplar okumam gerektiğini fark ettiğim bir konuydu bu. Kurcaladığım onca kitaptan öğrendiğim şey ise, tüm elementerlerin iyi olmadığı yönünde olmuştu. Primus olmak isteyen bir grup elementer, insanları da kullanarak zamanında oldukça büyük bir elementer kesimini sırf kendilerine karşı çıktıkları için yok etmişti. Bunu yaparken hayvanlar ve bitkiler üzerinde bazı kalıcı zararlar da bırakmışlardı ve hem bu yapısı değişmiş canlılardan saklanmak hem de bu gruptan korunmak adına akademiler yer altlarına taşınmıştı. Çünkü asıl hedef, elementer dünyasının gelecek nesillerinin eğitim gördüğü akademilerdi.
Üstelik, Kara Çağ dönemine kadar elementerlerin muhafızlara hiç ihtiyacı olmadığından, kendilerini savunamamışlardı bile. Ne bir hazırlıkları, ne de askerleri vardı... Sonuçta elementerler, tek görevleri dünyanın düzenini sağlamak olan element hükmedicileriydiler. Güçlerini zarar vermek üzerine değil, doğayı kontrol altında tutmak üzerine eğitiyorlardı.
O dönem öyle büyük bir yıkım olmuştu ki, kaçıp kurtulanlar hariç geride kalan tablo tam anlamıyla bir katliama aitti.
Bunu yapan elementerlere "Sapkın" adı verilmişti.
Bu konu hakkında daha fazlasını öğrenmek için adeta yanıp tutuşuyordum. Sapkınlar insanlarla nasıl bir takım olmuştu? Onlara ne vadetmişlerdi? Şu an nerede ne yapıyorlardı? Gerçekten Primus olmayı başarabilmişler miydi? Başarsalardı, bundan haberimiz olurdu... Değil mi?
Bayan Dagora, aynı zamanda kurul üyesi olan tek okul müdürüydü. Kurul üyeleri her grubu (inferiora, mediora ve süperioralar) temsil eden ikişer kişi ve her elementi temsil eden birer kişi olmak üzere toplamda onbir kişiden oluşuyordu. Bayan Dagora İgniserlerin temsilcisiydi. Kurul, yüzyıllardır bu alemin düzenini sağlamak için varlığını sürdürmüştü. Kurulun bir başkanı yoktu. Her bir üye, eşit sayılıyordu. Kararlar ise oy çokluğuyla alınıyordu.
Ve en güzeli ise, kurul toplantılarının bir çeşit sochru altında yapılmasıydı. Bu sochru sayesinde, hiçbir kurul üyesinin bir başka elementerin etkisi altında olmadığından ve kendi hür iradesiyle karar aldığından emin olunuyordu. Kurul oldukça temiz bir biçimde korunan, bütün elementer aleminin tüm kalbiyle güvendiği bir oluşumdu.
Bu beş günde Pegasusla bağımızı bir miktar ilerletmiştik. Artık birbirimizin hislerine daha hızlı müdahale edebiliyorduk ve sanırım bunun en temel anahtarı iletişimdi. Yalnızlıktan olsa gerek, gün içerisinde sık sık yanına gidip onunla sohbet etmiştim ve göklerde beraber süzülmenin keyfine varmıştım. Üstelik artık onu çağırmak için sochru fısıldamama gerek yoktu.
Birkaç kez ormanda birlikte yürüyüş yapmıştık ve görev yapan elementerleri izlemiştik. Her biri kendi elementini ustaca kullanarak doğanın sorunlarını birer birer çözmeye çalışıyordu. Onları izlerken olduğum şeye duyduğum hayranlık dalga dalga büyümüştü içimde. Ben de elementerdim ve ben de doğanın koruyucusu olacaktım...
Onunla ormanda vakit geçirdiğim anlardan bir diğerinde ise Pegasus'un avlanmasına da şahit olmuştum…
Tanrım, hayatımda yaşadığım en dehşet verici anlardan biriydi.
Ben bir ağacın altında, gözlerim gökyüzüne dönük otururken ve bütün hayatımı bir kez daha gözden geçirirken, Pegasus benden on-on beş metre ileride uzanıyordu. İkimiz de oldukça sessiz ve huzurluyduk, ta ki Pegasus bir ağaçtan diğerine atlamaya çalışan bir hayvanı (ne olduğunu bile görememiştim) saniyeler içerisinde ağzıyla yakalayıp yutana dek.
Sonrasında aramıza, endişe verici bir sessizlik çökmüştü. Onun ne kadar hızlı ve ne kadar güçlü olduğunu neredeyse herkes biliyordu. Ancak saniyenin onda birinde ağzıyla bir hayvanı yakalayıp mideye indirdiğine muhtemelen sadece ben şahit olmuştum.
Tabii bunların yanı sıra, oldukça huzur verici birçok an da yaşamıştık beraber. Birlikte uyumuştuk, birlikte hayal bile kurmuştuk! En azından ben kurmuştum. Dönem tatilinde onunla birlikte ülke ülke uçacaktım! Ve şey, o da itiraz eder bir tavır takınmadığına göre, beraber hayal kurmuş sayılırdık işte.
Kafamdan tekrar ettiğim bilgilerin ağırlığıyla gözlerim yavaş yavaş kapanırken sonunda uyuyabilecek olmama şükrettim. Yarın sabah, yeni hayatımın ilk günüydü!
***
Anlamadığım bir dilde atılan tiz çığlıklar duyduğumda sıçrayarak kalktım yataktan.
"Neler oluyor?! Neredeler? Kaç kişiler?" Korku içerisinde etrafıma bakınmaya, Sapkınlardan olduğuna emin olduğum düşmanları aramaya başladım telaşla.
Pegasus durumu hissetmiş olacak, saniyeler içerisinde uyandı ve kısa bir an için durakladı bölmesinde. Ne yapacağını bilemiyordu, Septi Ferarumun içerisinde yürümeye başladığını hissettim. Ayaklanmıştı, buraya gelmek istiyordu.
Korkuyla etrafıma bakınmaya başladım. Eğer Sapkınlar tarafından istila falan edildiysek, Pegasus'a acilen ihtiyacım vardı.
Acilen.
"Sus artık sus! Uyandım! Sus!" başımı çevirip İrina'nın yatağının olduğu yere baktım. Çığlıklar atarak beni dehşete düşüren şey… İrina'nın Nyx'iydi!
Okuduklarım beni fazla etkilemişti.
Küçük Helena, gözlerini devirip bana sırtını dönerken elimi deliler gibi atan kalbimin üzerine götürdüm.
"Neden bağırıyor?" İrina'nın mahcubiyeti, masum yüzünden apaçık okunuyordu. Ne kadar korktuğumu o da fark etmişti. Tehlikeli bir durum olmadığından emin olan Pegasusun rahatladığını ve kalktığı yere tekrar uzandığını hissettim.
"Nyxten beni uyandırmasını istemiştim... Uyuyakalırsam diye. İlk kez böyle bir Nyx alarmı görüyorum. Bizim evdekiler şarkı söyler, bunun derdi ne anlamadım doğrusu. Üzgünüm Helena." Lanet olasıca Nyx kahkahalar atarak krizantemine geri döndü. Birbirine dehşet içerisinde bakan bir çift göz bırakmıştı geriye. Başımı usulca aşağı yukarı sallayıp sorun değil demek istedim. Konuşursam sesim çatallanacaktı ve korkum ortaya çıkacaktı. Bu da sorun değil diyen biriyle oldukça ters düşerdi tabii.
Nyx kazaları, böyle şeylerdi belli ki.
Chris, bunlardan bol bol yaşayacaktı o zaman.
Kontrol edemediğim bir kahkaha dudaklarımdan süzüldüğünde İrina'nın bakışları bana döndü. İki dakika önce istila edildik diye yaygara koparan kızın şimdi kahkaha atması ona garip gelmişti belli ki.
Bir kez daha kahkaha attım, Chris Nyx'inden çok çekecek!
Vücudum Chris ve Nyx'ini düşünürek attığım kahkahalar sayesinde baya gevşese de sakinleşmek ve temizlenmek için bir duşa ihtiyacım vardı.
Bir yandan da uyandığımız iyi olmuştu. Kalede yapılacak kahvaltı için çok vaktimiz kalmamıştı.
Saçlarımı güzelce taradıktan, evden getirdiğim ferah kokulu parfümümü sıktıktan ve üzerime Tempersitar cübbemi giydikten sonra merdivenlerden inmeye başladım. Akademiye erken dönmüş ve geceyi burada geçirmiş diğer çaylak Tempersitar kızlarının da kimi odalarından çıkıyor kimi merdivenlerden iniyordu. Herkesin üzerinde gri üzerine altın rengi işlemeli göz alıcı bir cübbe vardı. Oldukça güzel, oldukça bir görünüyorduk.
Bir topluluğun üyesiydik, bir yere aittik.
Bu kez küçük Helena’ya üstten bir bakış atma sırası bendeydi.
Merdivenleri inip geçide yürüdüğüm sırada beni orada bekleyen William, Chris ve Cam'e ilişti gözlerim. Akademiye dönmüşlerdi demek. Onları gördüğüme sevinmiştim. Üzerlerinde aynı cübbenin biraz daha uzunu ve slim fit kesim versiyonu vardı. Kızların cübbeleri daha dardı.
Bir diğer farklılık ise, erkeklerdeki beyaz gömlek ve bizdeki polo yaka tişörtlerdi. Cübbe içerisine giydikleri gömlekler, şık görünmelerine sebep olmuştu.
Bizim altımızda yine oldukça dar, bacaklarımızı saran gri bir pantolon vardı ve erkeklerde de kumaş pantolon benzeri daha bol bir pantolon seçilmişti.
Ben okul kıyafetimin altına, yanımda getirdiğim tek ayakkabı olan ve iki yıl önce kendime yılbaşında hediye ettiğim beyaz spor ayakkabılarımı giymiştim.
Kendime daha çok şey almalıydım.
Kendime her zaman bakar, kıyafetlerime ve görünüşüme hep dikkat ederdim. Ancak çeşit çeşit giyinecek lüksüm hiçbir zaman olmamıştı.
Şimdi, paranın hiçbir öneminin olmadığı bu alemin biraz tadını çıkarmaktan, kendime hiç alamadığım hediyelerin birkaçını almaktan zarar gelmezdi...
"Hey! Acele et seni bekliyoruz." Beni beklediklerini duyduğunda kıpır kıpır olan tarafım bedenimin kontrolünü ele geçirdi. Gülümsememi bastırmaya çalışıyordum yürürken. William ise hala hızlanmam için eliyle bir şeyler yapıp duruyordu. Adımlarımı hızlandırıp yanlarına ulaştım. Chris'in koyu kahverengi gözleri, altın işlemelere meydan okumak istemiş olacak ki birkaç ton açılmıştı. Onun gözleri de benim üzerimdeki cübbedeydi. İstemsizce üzerime baktım, üzerimde bir şey mi vardı acaba?
"Eh, güzel haberi ben vereyim bari. Cam ve Chris oda arkadaşı. Şans böyle bir şey olsa gerek. Ben de Ralph'leyim." Ralph kim, hiçbir fikrim olmasa da gülümseyerek karşılık verdim ona. Bu sene Tempersitara seçilen öğrenci sayısının 53 olduğunu toplulukta geçirdiğim şu son birkaç günde öğrenmiştim. Bunlardan kaçı kız, kaçı erkek bilmiyordum ama yine de Cam ve Chris'in aynı odaya düşmeleri güzel bir tesadüftü.
"Çok sevindim. Bir dakika? Erkekler iki kişi mi kalıyor odada?" Cümlemi tamamlamadan gelen farkındalıkla alnım kırıştı.
"Hayır hayır, bizim odanın üçüncüsü akademiye bir hafta geç başlıyormuş ve Chris'lerin üçüncüsü kim hiçbir fikrim yok." Usulca başımı salladım.
"Sabahki Nyx olayını saymazsak, ben de oldukça iyi iki kızla birlikte kalıyorum." Bir yandan diğer öğrencilerin geçitten geçmesini bekliyor bir yandan da sohbet ediyorduk. Onlara İrina ve Dianne'den bahsettim ve sabahki alarm olayını anlattım. Chris bile eğleniyor gibi görünüyordu. Ben onu kendi başına geldiğinde görecektim.
Geçitten çıkar çıkmaz etrafıma göz gezdirdim istemsizce ve bingo! Chris yine ortadan kaybolmuştu. Geçide girdiğini de görmemiştim zaten.
"Lanet olsun bunu nasıl yapıyor? Sizler de yapabiliyor musunuz?" William ve Cam gülümsedi. Will, her zamanki gibi gözlerini benimkilere dikip açıklamaya başladı.
"Ay taşı ile yapıyor. Topluluklara özel bazı sochrulu taşlar var. Ay taşı Tempersitarların özel taşı. Cam ve ben de birer tane bulmak için bu gece topluluktan sıvışacağız. Sen de bizimle gel." Gözlerim korkuyla sonuna kadar açıldı? Gece sıvışmak mı? Bu kural ihlaliydi!
"Kuralları ihlal edemezsiniz!" Cam hızla eliyle ağzımı kapattı.
"İstersen bizi direkt ihbar et! Öylesi hepimiz için daha kolay olur Helena." Usul usul etrafıma baktım ve geçitten geçen diğer Tempersitarlara hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim. Şimdi daha kısık sesle konuşuyordum.
"Özür dilerim. Ama kuralları ihlal edemezsiniz! Ya atılırsanız? Üstelik neden gündüz aramıyorsunuz ki? Hiçbir yasak yokken?" William gülerek gamzelerini açığa çıkardı.
"Kimse gece ay taşı bulmaya gittiğin için seni akademiden atmaz. Çok daha büyük suçlar işlemiş olman gerekir. Gece dışarı çıkmama kuralı, bizlerin güvenliği için var olan bir kural. Bizi korumak için. Biz bu riski aldığımız sürece sorun olmayacaktır." biraz nefeslenip konuşmaya devam etti.
"Ay taşı gece belirgin bir biçimde parlıyor. Gündüz bir ay taşı bulma ihtimalin imkansıza yakın. Gece bile kolay değilken, bunu gündüz yapamayız." Bizleri korumak için mi? Bizleri neyden korumak için? Sapkınlardan mı? Onlar yüzünden yapıları değişen canlılardan mı? Yoksa, apayrı bir şeyden mi?
"Bizleri neyden korumak için?" William ve Cam birbirlerine baktılar. Sanki, hangisi cevap vermeli bunu tartışıyor gibiydiler. En sonunda Cam konuştu.
"Sapkınlar, hainler, isyancılar, düşkünler..! Yakında öğreneceksin. Daha doğrusu, öğreneceğiz. Dersler başladığında. Korkacak çok şey var, Helena!" Elementerlerin arasında bile hainler oluyordu, öyle mi? Ah… İnsanın olduğu her yerde sorun vardı.
İsyancılar? Direkt aralarında dolanıyordum işte!
"Her neyse, geliyor musun gelmiyor musun? Dört yıl boyunca her yere yürüyerek gidecek değiliz!" Bir yandan onlara sonuna kadar katılıyor, bir yandan da üzerime şüphe çekmek istemiyordum. Benim son derece dikkatli olmam gerekirdi, bir isyancının kızıydım ve onlar böyle bir suçtan atılmayacak olsalar bile, beni en ufak bir şeyden buradan göndermek isteyecek birçok insan olabilirdi. Ama onlara benim için de bir taş arayın ve hayatınızı tehlikeye atın diyemezdim. Üstelik bu dünyaya tamamen yabancı olduğumdan, karşıma korunmam gereken bir şey çıktığında kendimi nasıl koruyacağımı da bilmiyordum. Buna birkaç kez şahit olmuştuk.
"Benim için çok riskli. Benden şüphelensinler istemiyorum. Gelmemem hepimiz için daha iyi olur." William usulca başını salladı.
"Senin için de bir ay taşı bulurum. Endişelenme." Gülümsemem tüm yüzüme yayılırken, gözlerimin parladığına emindim. O da gülümsemeye başladı. Güneş gelen gözlerini kısmış, saçlarını elleriyle düzeltmeye çalışmıştı. Boğazını temizleyen Cam'in homurtusuyla kaleye doğru yürümeye başladık.
"Onun nasıl bir ay taşı var? Bir süredir var üstelik, yeni değil. Nereden aldı acaba?" Cam gülümsedi. Bu konuyu neden bu kadar merak ettiğime bir anlam veremedim. Nasıl varsa var işte. Yine de, merak ediyordum.
Aldı mı buldu mu ne yaptı ne önemi var?
"Aile yadigarı." William, Chris hakkında oldukça kişisel olabilecek bir cevap verdiğinde başımı sallayarak kapattım konuyu. Aralarındaki samimiyet sebebiyle, tanışıklıklarının geçmişe dayandığını tahmin edebiliyordum. Chris seçilme töreninde öylece gidip birileriyle arkadaş olacak biri değildi.
Sen peki, sen farklı mısın sanki?
Yıllarca sadece Aileen ve Marva'yla konuşmuş biriydim ben. Başka biriyle neredeyse tanışmamıştım bile... Patronum bay Krakorn'u saymazsak.
Sohbet ederek tamamladığımız uzun yürüyüşün ardından Kalenin ikinci katındaki yemek salonundan içeri adım attık.
Adım atmamla birlikte ise küçük dilimi yutmam bir oldu.
Burası, her biri yüzlerce kişilik olduğunu tahmin ettiğim beş upuzun masadan ve sandalyelerden oluşuyordu. Bu devasa salonda bütün okul ve profesörler beraber yemek yiyebiliyordu demek ki. Hatta muhtemelen misafir ağırlayacak yer bile kalıyordu!
Salonun duvarları fildişi-gri arası bir renkti. Karanlık değildi ve iç açıyordu. Tavanın neredeyse tamamı Kurupiralar ile kaplıydı ve ışıl ışıldı. Salonun duvarlarında adlarını bilmediğim başka bitkiler de vardı. Yerler ve masalar ceviz rengi, sandalyeler ise altın rengine çalan gösterişli bir sarıydı. Metalik dokuları ve özenle yapılmış gibi duran işlemeleri bakışlarımı uzun bir süre esir aldı. Bakışlarımı sandalyeden alıp tekrar salona verdiğimde, odak noktasını görebildim.
Bayan Dagora tüm asaleti ile salonun en sonunda, elinde bir bitkiyle dikiliyordu. Salon öyle uzundu ki, Bayan Dagora'yı zar zor seçebiliyordum. Arkasındaki küçük ancak sayıca fazla pencerelerin hepsi açıktı ve içeriye güzel bir sonbahar havası dolduruyordu.
"Lütfen karışık oturun dostlarım." Bayan Dagora'nın sesi bir anda tüm salonda yankılandı. Duvarda asılı duran amacını bilmediğim bitkiler belli ki hoparlör görevi görüyorlardı. Bitkilerin ağzı geniş, aşağı doğru indikçe daralan bir yapısı vardı. Orkideye benziyorlardı.
William beni kolumdan çekerek ortalarda bir yere oturttu. Karşımızda da Chris ve Cam vardı. Etrafımıza tanımadığımız, diğer topluluklardan öğrenciler oturuyordu. Derken, Emile Chris'in boş tarafına oturarak masadaki güzel havayı bir anda dağıttı.
"Bu saçma toplanmalar olmasa, birbirimizi göremeyeceğiz. Bu akşam sıvışmaya ne dersiniz?" William belli ki Cam ile çoktan planlamış olduğu kural ihlalini anlatacaktı, etrafa hızlıca bir göz gezdirip masada ona doğru eğildi.
“Ay taşı bulmak için sıvışacağız biz, belki başka bir zaman." Dedikten hemen sonra göz kırptı. Emile ona ufak bir gülümseme ile karşılık verdikten sonra bakışlarını Chris’e çevirdi.
Gözlerimi onun parlayan bakışlarından ayırmaya, başka şeylere odaklanmaya çalıştım.
Cübbesi… Buna odaklanabilirdim.
Bizim gri cübbemize renk katmak ister gibi onun koyu kırmızı cübbesi odak noktası haline gelmişti.
Koyu kırmızı cübbe üzerindeki altın sarısı işlemeler… Göz alıcı duruyordu. Emile’e yakışmadığını düşünerek kendimi avutabilir miydim? Avutamazdım.
Sarı saçları ve biçimli fiziğiyle, üzerine tam oturan dikkat çekici cübbe ona çok yakışmıştı.
"Ya sen Chris? Sen gelmek ister misin? İgniserlerden birkaç kişiyi de çağırırım. Belki bir şeyler içeriz." Chris’in kuralları umursamayacağını, dışarıda ne tür tehlikelerin kol gezdiğiyle gram ilgilenmediğini bağıran tarafım, dudaklarımı yalamama sebep oldu.
"Dışarısı tehlikeli, değil mi? Kelimenin tam anlamıyla yer altında yaşıyoruz. Bir şeyler içmek için risk almaya değer mi?" Bana imalı bir bakış attıktan hemen sonra kahkaha atması William ve Cam’in de gülümseyerek eşlik etmesiyle masaya dağıldı. Chris bile gülmüştü. Çok güzel, artık bir de korkak bir tavuk olarak görülüyordum.
Ondan neden bu kadar rahatsız oluyordum? Hiçbir fikrim yoktu. Sonuçta bana yaptığı elle tutulur hiçbir şey yoktu. Kötü bir enerji alıyordum, hepsi buydu. Sırf enerjimiz tutmadığı için onların arkadaşlıklarına müdahale edemezdim. Chris kocaman adamdı. İstediğini yapabilirdi. Yalnızca dikkatli olmalı, kendi işime bakmalıydım.
"Bakarız." Chris'in ne onaylayan ne de reddeden sözü üzerine Emile daha fazla ısrar etmedi ancak benim içim hala huzursuzdu. İçimi kemiren bu hissin bir anlamı olmalıydı. Hisleri kuvvetli olan biri olmamıştım hiçbir zaman ama daha önce böyle yoğun hisler de beslememiştim hiç. Huzursuzca iç çektim. Belki Pegasus’un hisleri kuvvetlidir ve o bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordur?
Belki bu gece Sapkınlar Akademinin etrafında gezecektir ve bunu hissetmişimdir? Lanet olsun, hiçbir mantıklı açıklamam olmadan, huzursuz hissediyordum sadece.
Chris'le aram çok iyi olmasa da, iki buçuğuncu arkadaşımı kaybetme fikrinden hoşlanmamıştım… Belki sahte bir gündem yaratıp, bu konunun üzerini örtebilirdim bir şekilde?
Kıskanıyor musun sen? Elinde olan bir avuç arkadaşın, Emile ile daha yakın arkadaş olacak diye mi bütün bu huzursuzluk?
Beni çileden çıkarmak isteyen küçük Helena’ya odaklanmanın hiç sırası değildi. Hafifçe boğazımı temizleyerek, aklıma gelen ilk mazereti dile getirdim.
"Chris… Bu akşam kulüplerle ya da derslerle alakalı bazı şeylere bakarız belki. İyi olur… değil mi?" Chris koyu kahverengi gözlerini kısarak bir süre bekledi. Şaşırmış gibiydi. William ve Cam de Chris ile konuşmama, ona bir şey teklif etmeme şaşırmış gibilerdi.
Zaten etmezdim.
Önce birbirlerine sonra da sırayla bize baktılar.
Ben de önce onlara sonra Chris'e baktım.
Emile de bir bana bir Chris'e baktı.
Derken bu anlamsız bakışmayı kısa ama keskin bir cevapla sonlandı.
"Yoo." Chris beni tek kelimeyle reddederek önündeki boş tabağa yöneldi tekrar. Dişlerimi sıkarak gülümsedim.
Ne olurdu hı-hı deyip geçiştirseydi beni?
Emile'in yüzündeki alaylı gülümseme, olayın benim için inada binmesine sebep oldu. Dilimi dudaklarımda gezdirip bakışlarımı Chris'e sabitledim tekrar.
"William ve Cam olmadığına göre, sana mecbur kalıyorum. Belki sen de benden bir şeyler öğrenirsin?" bu ihtimalin sıfır olduğunu bildiğini belli eden gözlerine, gözlerimi kaçırmadan bakmayı sürdürdüm. Bakışlarımdaki kararlılık mıydı onu nihayet ikna eden bilmiyorum ama omuz silkerek kapattı konuyu. Reddedilmemiştim, değil mi? Bu bir onay sayılırdı.
Cam ve William da bize yönelttikleri dikkatlerini birbirlerine çevirip oda arkadaşları hakkında bir şeyler konuşmaya başladılar. Herkesin dikkati başka şeylerle dağıldığında, hala konudan uzaklaşamamış olan tek kişi Emile gibiydi. Sesli bir biçimde içini çektiğinde ona bakmadım. Sonuçta istediğimi almıştım ve artık onunla bir işim kalmamıştı.
Kısa bir süre sonra, onlarca Kalisto kahvaltı için servis yapmaya başladı. Asla düzenli yemek yemeyen ben, ellerindeki tepsilerdekileri gördükçe heyecanlanıyordum. Çeşit çeşit peynir, onlarca sebze, süt, portakal suyu ve daha birçok şey...
Benimle birlikte yemeklere heyecanlanan biri daha varsa o da Cam'di. Ellerini sabırsızlıkla ovuşturup duruyordu. Masaların dolmaya başlamasıyla birlikte tekrar Bayan Dagora'nın sesi duyuldu.
"Yeni öğrencilerimizle, yeni bir seneye başlıyoruz. Hepiniz bu Akademinin değerli birer parçasısınız. Sizlerden çok şey bekliyorum. En başta da itaat. Okul kurallarına itaat mutlak bir zorunluluktur." Bunu söylerken o koca salonda bir an için benimle göz göze geldiğine yemin edebilirdim.
"Hiçbirinize hiçbir sebeple müsamaha gösterilmeyecektir. Derslerinize, kendi ırkınızın ve dünyanın geleceğine odaklanmanız en birinci önceliğinizdir. Ne için var olduğumuzu asla unutmayın. Bizler, bu dünyanın koruyucularıyız. Bunu aklımızdan çıkarmayalım ve var oluşumuzu onurlandıralım. Hepinize başarı dolu bir yıl dilerim. Buyurun, başlayabiliriz." Duvarlardaki bitkilerden yankılanan ses diner dinmez herkes yemeğe üşüştü. Güle oynaya müthiş bir kahvaltı yapıldı. Herkesin yüzünden memnuniyeti belli oluyordu.
Pegasus da tıpkı benim gibi tıka basa yemeğini yediğinden, ikimizin de keyfine diyecek yoktu. Onu en son dün öğle vakti görmüştüm ve ne yalan söyleyeyim, baya da özlemiştim. Artık dersler başlayacağından, onu eskisi kadar sık göremeyebilirdim ancak o hep benimleydi. Perdenin arkasında değildi üstelik. Tam karşımdaydı. Varlığını bütün hücrelerimde hissedebileceğim kadar yakınımdaydı.
Yıllar sonra, böylesine bir kalabalığın içinde, ilk kez o kadar da yalnız olmadan keyifle kahvaltımı yaptım.
Tıka basa yedim.
Dinlendim, tekrar yedim.
Yeni bir özelliğimi keşfettim belki de… Heyecan, beni acıktırıyormuş meğer.
***
Uzun süren kahvaltı faslının ardından salondaki elementerler birer birer ayaklanmaya başladı.
Ailesi ile dönmüş olanlar vedalaşıp topluluklarına öyle döneceklerdi. Ben ve benim gibi vedalaşma faslını es geçenler içinse kalede daha fazla kalmak için bir sebep yoktu.
Kütüphaneye uğrayıp bir iki kitap almak çok güzel olabilirdi ancak şu an yanlış bir şey yapmayı en son isteyeceğim zamanlardan biriydi. Yavaşça yemek salonunun devasa kapısına yöneldim.
"Nereye? Ailelerimizle tanışsaydın!" William'ın bu talebi üzerine gözlerim Cam'e çevrildi. Onun bunu asla istemeyeceğinden emindim.
Cam başka tarafa bakıyor, herhangi bir cevap vermiyordu.
Muhtemelen, annesi de benimle tanışmak istemezdi zaten.
Üstelik, ben de kimseyle tanışmak istemiyordum.
Yalan söyleme, Cam onaylasa da seni tanıştırmaya götürse diye bekliyorsun...
Ters bir bakış attım içimdeki düşmana.
Beklemiyorum!
"Teşekkür ederim. Biraz fazla yedim sanırım. Topluluğa yürüyüp biraz eriteyim, nefes alamıyorum." Şaka ile karışık onu başımdan savıp yürümeye başladım. Onlar da benimle birlikte merdivenleri inip ortak alana doğru geçtiler. Ben de kale kapısından topluluğa yürümeyi planlıyordum ki oldukça neşeli, yüksek bir ses bizi durdurdu.
"William! Buradayız William! O yanındaki Helena mı?" adımı duymamla birlikte şoka girmem bir oldu. William'ın ailesinden olduğunu tahmin ettiğim altmışlı yaşlarında görünen bir kadın bize sesleniyordu. Ama beni tanıma ihtimalleri yoktu ki.
Kıpkırmızı olmuş yanaklarıma soğuk ellerimi bastırıp duymamazlıktan geldim ve kapıya çabuk adımlarla yürümeye başladım. Ancak belli ki bu kadar kolay olmayacaktı. William kolumdan tutup beni çekiştirmeye başladı.
"Hadi gel, seni bizimkilerle tanıştırayım." Ayaklarım geri geri giderken sürüklene sürüklene William tarafından ortak alana doğru götürüldüm. Bir kadın ve bir erkek ortak alanın girişinde sabırsızca bekliyordu. Muhtemelen anneannesi veya babaannesi ve babasıydı.
William'ın anlattığı kadarıyla babasının bir isyancı olduğu ve Captivum'dan yakın zamanda çıktığı düşünülürse...
Bizi muhtemelen bir Tom Lincoln muhabbeti bekliyor demekti.
"William senden çok bahsetti Helena. Seni hemen tanıdık! Ben İlda. William'ın annesiyim ve bu da babası Matt." Annesi mi? Kadın oldukça yaşlı görünüyordu. Annesi olmasına şaşırmıştım. Birkaç adım öteye dönerek birini daha gösterdi. Gösterdiği kişi hararetli bir biçimde çevresindekilerle konuşuyordu.
"Bu da William'ın abisi Paul. Kurul seçmelerine hazırlanıyor." Başımı çevirerek abisine doğru baktım ve gülümseyerek başımla selam verdim. O da elini kaldırıp kısa bir selam verdi ve çevresindekilerle olan sohbetine devam etti. Abisi 30-35 yaşlarında gibi duruyordu. William'a da çok benziyordu. William annesinin yanağına bir öpücük kondurup onları selamladı. Babasına daha soğuk olduğu gözümden kaçmamıştı. Acaba isyan yüzünden miydi?
Acaba mı? Zeki Helena.
“Memnun oldum efendim.” Samimi bir gülümsemeyle, oldukça sıcakkanlı olan kadına karşılık verdikten hemen sonra önüme çevirdim bakışlarımı.
"Neler yapıyorsun Helena?” babasının bana seslendiğini fark ettiğimde, başımı kaldırıp çekingen bir bakış attım ona. “Baban nasıl? Ondan epeydir haber alamadım." Babamın konuya dahil olmasıyla birlikte vücudumdaki tüm tüyler ayaklandı ve ben ne diyeceğimi bilemedim. Yanlış bir şey söylemek, yanlış bir sinyal vermek asla istemiyordum. William durumu anlamış olacak, konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Chris'in ailesi de burada. Hadi, onlara bir selam verelim." Ortak alanın içerisinde, duvar dibinde ailesi ile görüşen Chris'i gösterdi. William’ın annesi İlda’ya gülümsedim ve peşine takıldım. Chris'in annesi olduğunu tahmin ettiğim kadına yöneldi bakışlarım. Yan profili, oğlununkine oldukça benziyordu. Koyu renk saçları şık bir biçimde yukarıdan toplanmıştı. Üzerinde buradaki birçok kadının aksine daha resmi kıyafetler vardı. Onu incelediğimi hissetmiş gibi kısık bakışları bana değer değmez tüylerim ürperdi. Bana bakışında bir şey vardı… Ya da ben paranoyak bir insana dönüşüyordum.
William'ın Chris ile ilgili söylediklerini hatırladım. O bu isyan işlerine oldukça uzaktı, hatta muhtemelen aramızdaki görünmez duvarların sebebi de buydu. Ailesinin de Chris'le aynı şekilde düşünüyor olma ihtimaline karşılık ben bu selamlaşmaya dahil olmak istememiştim. Annesinin bakışları düşüncelerimi doğruluyor gibiydi.
"Ben artık topluluğa geçeyim William. Orada görüşürüz." Ne Cam ve ailesine, ne de Chris ve ailesine görünmek istemiyordum. En iyisi, mayın tarlasından uzak durmaktı.
Yaklaşık bir saat içerisinde herkes giriş katın bir üstünde bulunan dersliklerin olduğu katta toplanmıştı. Tempersitar yerleşkesi yerin altında sekiz katlı bir yapıydı. En üst katta Tempersitar profesörlerinin yerleşkesi bulunuyordu. Odaları, zaman geçirdikleri ortak alanları, onlara ait spor salonları, kendilerine özel mutfakları... Buranın adı Zirve olarak geçiyordu ve öğrenciler buraya çıkamazlardı.
En üst katın bir altında yatakhanelerimiz ve duşlarımız bulunuyordu. Burası üçüncü kat olarak adlandırılıyordu. Bir altında yemek yememiz için bir alan, onun altında ise derslikler vardı. Giriş katta toplanmalar için bir hol ve saat ona kadar vakit geçirebileceğimiz ve ders çalışabileceğimiz ortak alan bulunuyordu. Ortak alan benim favori mekanlarımdan biriydi. İçerisinde bir şömine ve oldukça rahat eskitme koltuklar vardı. Burada oturup arkadaşlarımla ders çalışacağımı hayal ettikçe içim kıpır kıpır oluyordu.
Sırasıyla onun bir altında -eksi birinci kat olarak adlandırılıyordu- revir, revirin bir altında çamaşır ve bulaşıkhane, son olarak onun bir altında ise uygulamalı derslerin yapıldığı saha vardı. Çamaşır ve bulaşıkhanenin olduğu katta inferioraların ve kalistoların kaldığı yer vardı. Tek inferorayı Dorota sanmıştım ancak durum öyle değildi. Tempersitar topluluğun birçok inferiorası vardı. Revirde çalışanlar, yatakhanelerde çalışanlar, çamaşırhanede çalışanlar, yemek salonunda çalışanlar...
Dersliklerin olduğu katta sağlı sollu her bir branş için üçer sınıf ayrılmıştı. Branşların tamamı bize ilk geldiğimizde Dorota tarafından dağıtılmış olan kağıtta yazıyordu.
Toplamda beş branş vardı ve bu beş branştan on beş dersin birinci sınıfta tamamlanması gerekiyordu. İlk dönem sekiz, ikinci dönem yedi olmak üzere dersler ayrılmıştı. Dönemin ilk dersi Botanik branşından Bitki Türleri dersiydi. Onu Zoolojiden A'dan Z'ye Yaratıklar dersi takip ediyordu.
Botanik branşına ayrılmış üç sınıfa da teker teker bakıp Bitki Türleri dersinin hangisinde verileceğini anlamaya çalıştım. Sınıflardan birinde, elinde birkaç bitki ile profesörlere ait olduğunu düşündüğüm masada bir adam oturuyordu.
"Bitki Türleri dersi mi?" oldukça yaşlı, kısa ve zayıf bir adamdı bu. Beni başıyla onaylayarak bitkilerle uğraşmaya devam etti. Elindeki bitkileri krizanteme benzetmekle beraber emin olamadım. İçeriye geçip tekli sandalyelerden birine oturdum ve yavaş yavaş sınıfın doluşunu izledim.
Bitki Türleri kitabım ve hevesle not tutmak için yanımda getirdiğim sade bir defter ve renkli kalemlerimle derse hazırdım. Hollypad'deki Sıska isimli dükkan, insanların kullandığı kalemlere ve defterlere oldukça benzeyen rengarenk birçok kırtasiye ürünü bulunduruyordu. Nyx dükkanından sonra kesinlikle favori dükkanımdı. Her Hollypad'e gidişimde, Sıska'dan bir şey almam şart denebilirdi.
Beni böyle görsel şeyler oldukça cezbederdi. Belki de, fotografik hafızam yüzündendi. Ortaokuldayken, renkli kalemler ve defterler kullanıp organize olduğumda çok daha verimli olduğumu keşfetmiştim. Bu da devamında bana okul birinciliğini getirmişti.
Şimdi ise, iyi bir öğrenci olmak, iyi notlar almak ve başarılı bir şekilde bu Akademiden mezun olmak benim için en önemli şey haline gelmişti. Neden var olduğumu, görevimi ve onu nasıl icra edeceğimi en ince ayrıntısına kadar öğrenmem gerekiyordu.
Derin bir nefes alıp, gülümseyerek baktım sınıfa. Ders dinlemeyi de, öğrenmeyi de çok özlemiştim… Tabii bu renkli kalemleri de!
Sınıfa giren Cam, William ve Chris üçlüsüne el salladım ve kısa bir süre sonra herkes yerine yerleştiğinde konuşmaya başlayan profesöre odaklandım.
"Kendimi tanıtayım. Ben Profesör Kimley. Yaklaşık 140 senedir Botanik dersleri veriyorum." Sınıftan yükselen şaşkınlık homurtuları dinince, konuşmaya devam etti. Tek şaşıran ben değildim belli ki.
140 senedir ders vermek mi?
Bu kaç yıl yaşamak demekti o zaman?
"Albatrosum Kong, on sekiz yıl önce öldü. Yeni bir bekçi ile bağlanmadım. Evet, sanırım onca yıllık yaşanmışlığa rağmen, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar." Bekçisinin öldüğünü duyduğumda yüzüme yerleşen kasveti gizleyemedim. Öyle ki, profesörün yüzündeki ifade içimde bir yerlere dokunmuştu. Belli ki onca yıl geçse de, acısı çok da geçmemişti.
Henüz bir bekçi ne demek bunu tam anlamıyla bilmiyordum ama, şu an bile Pegasusla aramdaki bağı bir uzvum gibi hissedebiliyordum. Birbirimize yabancı ancak bir o kadar da yakındık. Benim ondan olduğu gibi, onun da benden bir çekincesi olduğu aşikardı. Tıpkı benim gibi, o da ne yapacağını, bu ortama nasıl uyum sağlayacağını bilemiyordu. Benden daha çok zorlanıyor bile olabilirdi. Belki de iki uyumsuz, her şeyden çok birbirimize uyacaktık.
Yalnızdı. Ve bir miktar da yorgundu sanki.
Huysuzdu da.
Korkutucuydu üstelik. Heybetliydi.
Güzeldi. Çok güzel.
Bazen keşke, birbirimizi anlamaktan öte, bir de benimle konuşabilse diyordum. Ona soru sorduğumda cevap alabilmeyi çok istediğim anlar oluyordu.
Mesela, diğer bekçilerle konuşabiliyor muydu? Konuşamadığını söylüyorlardı ama o bir Tulpardı. Belki de bunun da bir yolunu bulmuştu. Ya da konuşmadan başka türlü anlaşabildikleri bir yol var mıydı? Arkadaş edinmek diye bir şey var mıydı yoksa tüm bekçiler sadece kendi türleriyle mi takılıyordu? Eğer böyle ise, Pegasus çok yalnızlık çekiyor olmalıydı...
Bu konuyu ne zaman düşünsem, kalbim mideme yapışıyor gibi hissediyordum.
Ancak bu kez, başka şeyler daha vardı o hislerin arasında.
Derin bir sızı ve özlem.
Sanırım Pegasus gerçekten yalnızdı ve bu duruma üzülüyordu.
Ama, özlem neyin nesiydi? Benim özlemimi belki de onunkiyle karıştırıyordum. Sonuçta, bekçiler birilerini özlüyor muydu ki?
Geride bıraktığı birilerinin olma ihtimali var mıydı? Başka tulparlar var mıydı?
Hey, biliyorum henüz en yakın arkadaş olmayı becerebilmiş değiliz ama, ben her zaman buradayım Pegasus... Yalnız değilsin. Ayrıca, neyi özlüyorsun sen??
Özlem ve hüzün yerini yavaş yavaş uykuya bırakırken silkelendim ve bulunduğum ortamı hatırladım. Onun uykusunun, bana bulaşmasını engellemem gerekiyordu. Odağımı tekrar profesöre çevirdim.
Sınıfın dikkatini tekrar üzerinde toplayan Profesör Kimley derse kurupiralar ile başlayıp krizantemlerle devam etti ve not almak için getirdiğim defterin beş sayfasını ilk dersten doldurdu.
Pür dikkat dinlenilen bir dersin sonunda sınıftakiler yavaşça dağılırken solumda oturan Cam'e seslendim.
"Öğrenciler bu kadar mükemmel mi gerçekten? Şuna bak, herkes dersi dinledi." Cam gülümsedi.
"Bütün öğrenciler çalışkan veya zeki değil, ancak herkes en azından elinden geleni yapar. Burası Alderwild, Helena. Burada herkes başarılı olmak ister. Üstelik bir Süperiora olmak için falan da değil. Bu, elementerlerin kanında var. Irk özelliği gibi bir şey. Hepimiz neden var olduğumuzu ve görevimizin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Dünyadaki her felaketin temelinde, elementerlerin başarısızlıkları ve hataları yatar... Geçmişimizden ders almak zorundayız." Usulca başımı salladım. Öğrenmeye aç olan bir tek benim sanıyordum! Ancak belli ki elementerler ile insanlar arasında temel bir fark vardı. Elementerler, görevlerini ve kim olduklarını çok ciddiye alıyorlardı. Hatalarından ders alıp aynı şeyleri tekrarlamamaya çalışıyorlardı.
Fernando neyin nesiydi o zaman? Onun elementer olduğundan bile şüphe etmek gerekirdi bu durumda. Hiçbir dersten doğru düzgün bir şey dinlememiş, bir şey öğrenmemişti.
Bakışlarımı karşımdaki hareketli ve genç görünen profesöre diktiğimde gülümsedim. A'dan Z'ye Yaratıklar dersi Profesör Staford tarafından büyük bir şevkle verilecekti belli ki. Heyecanına bakılırsa oldukça istekli, öğretmeye aç bir profesördü. İlk ders için bizi Tempersitar arazisine çıkardığında herkes şaşırmıştı. Dersi sınıfta değil, arazide işleyecektik.
Önümüzde abartılı bir reveransla eğildi. Kumral, uzun saçları yüzünün önüne kapandı. Üzerinde 1800'lerden kalma gibi duran asil bir takım vardı. Biraz eski ruhlu görünen kıyafetleri, genç yüzüyle tezat oluşturmuştu.
"Bu profesör kaç yaşında peki? O da 150'lerinde dersen düşüp bayılacağım." Will kıkırdadı.
"O oldukça genç." Göz kırpıp önüne döndü. Chris de bizi dinliyor gibiydi. Belli ki profesörün yaşını o da merak etmişti.
"Alderwild'e hepiniz hoş geldiniz. Yaratıklarla dolu bir dönem bizleri bekliyor. Ben Zooloji profesörü Profesör Staford. Bugünkü dersimiz, Bekçi Bakımı dersinize bir ön hazırlık olacak. Sizlerle, yaratıklarla iletişim kurma konusuna giriş yapacağız. Tabii, bekçileriniz de buna dahil olacak." Göğsümden kabaran heyecanı yutkunarak bastırdım. Bu, Pegasus'un heyecanıydı. Onu böyle heyecanlı görmek beni öyle mutlu ediyordu ki! Benimle iletişim kurabilmek için heyecanlanıyordu. O da benimle bağ kurmak, kendini belirli belirsiz hissettiren demir parmaklıkları aşmak istiyordu.
Profesör yeşil gözleriyle, her birimizle tek tek göz teması kurduktan sonra konuşmaya devam etti.
"Bütün yaratıkların birbirinden farklı olduğu aşikar. Ancak hepsinin bir ortak noktası var. Niyet.” Dedi üzerine basa basa. Gözlerini bir süre üstümüzde dolaştırıp devam etti. “Düzenin temeli olan Niyet, yaratıklarla olan iletişiminizin de temelidir. Yaratıklar, sizin niyetinizi sezebilir. Onlara kötü bir niyetle yaklaşmaya çalıştığınızda bunu hissedebilirler. Herhangi bir yaratığa yaklaşmadan önce, niyetinizin iyi olduğundan emin olmalısınız. Yoksa sonunuzun ölüm olması muhtemel." Ölüm kelimesi bir tek benim tüylerimi ürpertirken, gülümseyen öbür öğrencilere baktım.
Yaratıkların bizi öldürebilecek olduğuna dair geçilen uyarı bir tek beni ürkütmüştü. Harika.
Tekrar profesöre odaklanıp önemli yerleri not almaya devam ettim.
Yani her yeri.
"Sizler için yanımda birkaç Fenrir ve bir de Gumiho getirdim." Yanımda getirdim kısmına yine muhtemelen bir tek ben takılmıştım. Onları nereden bulmuştu? Belki de onlar onun evcil hayvanı gibiydi! Ya da belki de her yaratığı çağırmak için bir sochru vardı. Kafam yine patlayacak gibi olmuştu. Bir ıslık duydum ve ardından bulunduğumuz alana koşan 4 yaratık gördüm. Bunlar gerçekten de profesörün evcil hayvanı olmalıydılar.
Üçü Fenrir biri ise Gumiho olmalıydı. Fenrirlerin yüzü oldukça uzundu. Kurt köpeklerini andırıyorlardı. Yele olması gereken yerde kalın kalın tüyler vardı. Beyaz renkli, oldukça masum görünen hayvanlardı ama eminim ki beni parça pinçik edebilirlerdi.
Gumiho ise, anlatılamayacak kadar güzeldi. Açık lila rengi bakımlı tüyleri ve gece gibi simsiyah dokuz adet kuyruğu vardı. Boyut olarak Fenrirlerden küçüklerdi. Alıp sımsıkı sarılmak isteyeceğiniz türden bir canlıydı ama aynı şekilde, ondan çekinmemek de aptallık olurdu.
"Hepiniz bu yaratıklarla iletişim kurmaya çalışacaksınız. Başarısız olanların bir sonraki aşamaya geçmesi mümkün değil. O yüzden herkes başarılı olana kadar bugün bu dersi bitirmiyoruz." Yanımda kıpırdanan Chris'e döndüm.
"Korktun mu?" Sorum üzerine William kahkaha atınca ona döndüm.
"Ne var? Korkmuş gibi kıpırdanıp duruyor." Chris delici bakışlarını gözlerime dikti ancak hiçbir şey söylemedi.
"Chris yaratıklardan pek hoşlanmaz." Chris bu kez delici bakışlarını ona çevirmişti.
"Birbirinizi nereden tanıyorsunuz?" Chris yine sessizliğini korurken soruma Will cevap verdi.
"Yıllar önce gölde tanışmıştık. Beni bir Blank'tan kurtardı. Yaratıklarla arası iyi olmamasına rağmen." Bu kez sıra Blank'ın ne olduğunu sormaktaydı ancak Chris'in huzursuzca kıpırdanmasından bunları konuşmak istemediğini anladım. Blank'ın ne olduğunu kendim de öğrenebilirdim.
Aralarındaki dostluğun oldukça derin temelleri vardı belli ki. Tıpkı ben, Marva ve Aileen gibi.
Özlemle iç geçirdim. Keşke onlarla bu akademide olabilseydim. O zaman gerçekten kimseye ihtiyacım kalmazdı. İçimi yine anlamsız bir sinir kapladığında elimi hafifçe alnıma vurdum.
Sen buna dahil değilsin!
Bu bekçiler ne kadar da kıskançtı böyle!
Biz sohbet ederken birkaç öğrenci yaratıklar ile iletişim kurmuş ve başarılı da olmuşlardı. Sıra yavaş yavaş bize gelirken Cam'in kendinden oldukça emin bir biçimde yaratıklara yaklaşmasını izledim. Başaracağına inancı belli ki tamdı. Ancak çaylakların kahkahalara boğulması çok sürmedi. Cam bir Fenrir tarafından paçasından ısırılıp sürüklenmeye başlamıştı. Gülmekle yardım etmek arasında gidip gelirken Profsör Staford Cam'e yardım etti.
"Sanırım yaratıkların kibirden de hoşlanmadığını söylemeyi unuttum Bay Cassany." Öğrencilerden birkez daha kahkahalar yükselirken profesör sakince bu tüye benzer yeleleri olan uzun yüzlü kurdumsu hayvanı ensesinden tutup çekti. Hayvan mırıldar gibi sesler çıkarırken profesöre izin veriyordu. Cam profesörün yönlendirmeleri eşliğinde birkaç kez daha denedi ve nihayet zaferle geri döndü.
Sıra Chris'e geldiğinde huzursuz kıpırtısı kat kat arttı. Elle tutulur biçimde gergindi ve ona yardım etmek adına bir şeyler yapma isteğiyle dolup taşmıştım. Sakinleştirici bir sochru falan bilseydim belki işime yarardı. Zeus'un ona yardım etmesi gerekmez miydi bu durumda?
Pegasusun onaylar bir biçimde karşılık verdiğini hissettim.
Bekçilerimiz hep burada, bizimleydi. Düşündüğümüz, konuştuğumuz her şeyden haberleri vardı ve bize yardımcı olmak için de ellerinden geleni yapıyorlardı.
Chris Cam'in Fenrir ile yaşadığı imtihandan sonra tercihini Gumiho'dan yana kullanmıştı belli ki. Yavaş yavaş Gumiho'ya yürürken sırtındaki tişörtün terden üstüne yapışmasına ve biçimli vücudunu belli etmesine şahit oluyorduk hepimiz. Onun herhangi bir şeyden böylesine korkacağını asla tahmin etmezdim. Belki de başına bir şey gelmişti daha önce.
"Biraz daha yaklaşın Bay Dupore. Güzel gidiyorsunuz." Chrisi rahatlatmaya çalışan profesör, kendi de Gumihoya biraz daha yaklaştı ve Chris'in yanlarına gelmesini sabırla bekledi. Asırlar sonra Chris ile Gumiho arasında birkaç metre kalmıştı.
Gumihonun açık lila rengi derisi ışıl ışıl parlıyordu. Uzaktan oldukça sevimli görünüyordu ancak az önce gözlerimin önünde birkaç birinci sınıf öğrencisini kolaylıkla ağaçlara savurabilmişti.
"Ona dokunmaya ne dersiniz Bay Dupore?" Chris başını bir sağa bir sola sallıyordu ancak dersin bitmesi için bunu yapmak zorunda olduğunu da biliyordu. Ders çoktan bitmiş olmalıydı ama birkaç öğrencinin ufak tefek yaralanması ve revire götürülmesi sonucu aksamıştı. Chris birkaç adım daha atıp zoraki gülümsedi.
"Ne yapmam gerekiyor? Öylece dokunacak mıyım?" Gumiho, o ortamda değilmişçesine konuşulmasından belli ki rahatsız oldu ve ön iki ayağını tıpkı bir atmış gibi havaya kaldırdı. Chris hareket etmeden olduğu yerde kalıp Gumihonun sakinleşmesini bekledi ve belki de bu hayatında aldığı en doğru kararlardan biriydi. Bir süre sonra Gumiho sakinleşip tekrar kuyruklarını sallamaya başlamıştı.
"Önce konuşmayı deneyin Bay Dupore. Ne kadar güzel olduklarını duymaktan oldukça haz duyarlar." Yaratık, gerçekten de çok güzeldi. Chris’ten önce ona yaklaşan birkaç öğrencinin aksine, ona iltifat etmek için iyi bile sabretmişti. Chris boğazını temizledikten sonra sesine bir miktar özgüven gelince konuşmaya başladı.
"Sen, gerçekten çok güzelsin. Sadece bir kez dokunacağım ve gideceğim tamam mı? Asla sana zarar vermeyeceğim." Chris'in sakince Gumiho ile konuşmaya çalışması beni gülümsetti. Onu daha önce kimseyle iletişim kurmak için çabalarken görmemiştim. William ve Cam de gülümsüyordu. Chris'in çabaları işe yaramış olacak, Gumiho uzun burunlu yüzünü bir miktar eğdi. Bu, sanırım beni sevebilirsin demek oluyordu. Chris temkinli bir biçimde birkaç adım daha atıp Gumiho'nun ışıl ışıl parlayan tüylerine dokundu. Sınıftakilerin alkışlamaya başlamasıyla ürken Gumiho geriye doğru birkaç adım atıp daha sonra arazide koşarak uzaklaşmaya başladı. Herkes alkışlamayı bırakmıştı şimdi. Chris profesörün bir şey söylemesini beklemeden yanımıza dönüp o eski gerginliğine geri döndü. Halbuki Gumiho'yu severken neredeyse gülümsemişti!
"Çok başarılıydın." Bana cevap vermeden omuz silkti ve ben de gözlerimi devirdim.
Çok başarılı falan da değildi zaten. Yalnızca biraz iyi hissetsin istemiştim ama… Ne anlardı ki?
"Haydi Helena. Sıra sende." Önümdeki üç Fenrire bakıp iç geçirdim. Ben de bir Gumiho'yu tercih ederdim ancak belli ki onu geri dönmemek üzere kaçırmıştık.
"Gumiho'yu biraz kendi haline bıraksak iyi olacak. Bir Fenrir ile iletişim kurmaya ne dersin?" Sıkıntıyla başımı salladığım sırada daha önce fark etmediğim biri konuşmaya başladı.
"Aslında profesör, Helena Tulparını çağırsa ve onunla iletişim kurmaya çalışsa nasıl olur? Hem belki biraz ilerleme kaydederlerdi. Üstelik sizden daha iyi bir eğitmen bulması mümkün değil." Bu lafı üzerine sinirle konuşan çocuğa döndüm. Kahverengi gözleri alayla parlıyordu. Belli ki benim başarısız olduğumu görmek istiyordu. Bu gözlerde iyi niyet olmadığına adım gibi emindim. Üstelik, bizim ilerleme kaydetmeye ihtiyacımız olduğunu ona düşündüren neydi? Evet, ilerlemeye ihtiyacımız vardı ama bu benimle Pegasus'un arasındaydı!
Profesörün usul usul sakalını sıvazlamasından bunu ciddi bir biçimde gözden geçirdiği belli oluyordu. Şaşkın bakışlarıma engel olamadan girdim söze.
"Profesör, saygısızlık etmek istemem ancak Pegasus bir denek değil. Üstelik onunla tam olarak bağlanamamış olduğumdan, bu riskli olacaktır." Profesör bir yandan bana hak veriyor, bir yandan da öğrencilerin önündeki imajını korumaya çalışıyordu. Pegasus ve bana yardım etmeyi başarabilirse, muhtemelen şanı yürür giderdi. Ancak ben bunun bir parçası olmak ve Pegasusla bir olumsuzluk yaşamak istemiyordum. İçimdeki huzursuzluğa bakılacak olursa Pegasus da bir denek olmak fikrinden hoşlanmamıştı.
"Helena, Pegasusla iletişim kurmana yardım edebileceğimden eminim. Onu çağır ve neler yapabileceğimize bir bakalım. Zaten bir sonraki derste tam olarak bunu yapıyor olacaksın." Bu, gerçekten ama gerçekten kötü bir fikirdi. Elli yabancının önünde, profesör ona ve bana bir şeyler yaptırmaya çalışacaktı ve bu Pegasusu rahatsız edecekti. Onun rahatsız olmasını istemiyordum ama profesöre karşı gelip gelemeyeceğimi de bilmiyordum. Bu kez fısıldayarak konuşmaya karar verdim.
"Sizin kusursuz bir eğitmen olduğunuza şüphem yok, ancak daha önce bir Tulpar görmediğinize de eminim. Kimse görmedi. Onu bunca öğrencinin önüne çıkarıp tahrik etmek ne kadar doğru?" Endişelerimi anladığına emindim ancak itibarı her şeyden önemliydi belli ki. Bu kez profesör de fısıldıyordu.
"Sadece onu buraya çağıracağız, üstüne binip bir iki tur atacak ve geleceksin. Bu kadar. Onu asla zorlamayacağız. Belli ki bu öğrenciler bir Tulpar görmek istiyorlar." Harika, şimdi de bir denekten ziyade bir sirk hayvanı muamelesi görüyordu! Korkunç bir sinir bütün damarlarımda gezinmeye başlamıştı. Ben sinirle sesimi yükseltmek üzereyken Septi Ferarum'da hareketlenen Pegasus'u hissettim.
Buraya geliyordu.
Üstelik ben onu çağırmadan.
"Geliyor!" yükselen sesimle birlikte herkes başını gökyüzüne çevirip heyecanla Pegasus'u beklemeye başladı. Ancak başımıza geleceklerden habersizlerdi. Ben onu çağırmadığım halde nasıl Septi Ferarum'dan çıkıp buraya gelebilirdi?
Bu, henüz tam olarak bağlanamadığımız için mi olmuştu?
Ben korkuyla etrafıma bakınırken müthiş bir hızla arkama iniş yaptı Pegasus. Bir anda tüm gözler bu muhteşem varlığa çevrildi. Kanatları olabildiğine açık, ışıl ışıl kırmızı ve sarının en güzel tonlarında parlıyordu. Kıvırcık yeleleri sinirle uçuşurken herkes onun güzelliğinden bahsediyordu.
Ne kadar sinirli olduğunu bilen ise sadece bendim.
Profesör ellerini kaldırıp Pegasus'u takdim etti.
"Şu an burada bir Tulpar durduğuna inanamıyorum. Bu, muhteşem. Helena, onu biraz daha yaklaştırır mısın?" Ben sinirlendikçe Pegasus da sinirleniyordu, bu yüzden sakin kalmaya çalışıyordum. Pegasusu sakince bize doğru yönlendirdim. Birkaç adım yaklaşıp durdu. Sadece üzerine binecektim ve buradan gidecektik. Bu kadar Tulpar görmek onlara yeterdi. Pegasus kafamdan geçenleri bildiğinden, hafifçe eğildi ancak profesör bunu yanlış anladı.
"Onu sevmeme izin verecek! Aman tanrım Tulpar onu sevmeme izin verecek!" abartılı bir heyecanla Pegasusa doğru bir iki adım atarken Pegasustan yayılan panik tüm benliğimi sardı. Profesörün ona dokunmasını istemiyordu. Belki ben onu sakinleştirebilirdim ancak her şey birkaç saniye içerisinde olup bitti.
Pegasusu sevmek üzere öne atılan profesör, Pegasusun pençelerinin altında ezilip gidecekti ve ben buna izin veremezdim.
Profesörü itip onun yerine geçtim ve Pegasus son anda kendini frenleyerek pençesini istemsizce omzuma indirdi. Acı içinde öne doğru düştüm ve herkes bir anda araziden kaçışmaya başladı. Profesör ise ellerini kaldırmış bir sochru çağırıyordu. Bunun Pegasusu durdurmak için olduğunu anlamam zor olmadı.
"Dur! Sakın! İsteyerek yapmadı, sadece uzak dur!" elimi usulca kanlar içinde kalmış olan omzuma koydum ve başımı arkadaşlarıma çevirdim. Yanıma gelmek için can atıyorlardı ancak Pegasustan çekiniyorlardı.
"Ben iyiyim. Sadece bizden bir süre uzak durun. Profesörü buradan götürür müsünüz?" Chris diğerlerinden hızlı davranıp profesöre atıldı ve onu kolundan tutup çekiştirmeye başladı.
Septi Feraruma geri dön Pegasus. Ben iyiyim...
Pegasus öyle üzgündü ki, hüngür hüngür ağlama isteğiyle dolup taşmıştım.
Bana zarar vermek istememişti.
Kimseye zarar vermek istememişti.
Bir sirk maymunu gibi zorlamıştı onu aptal profesör! Pegasus hüzünle başını eğdi ve sonra kanatlanıp gözden kayboldu. Pegasus gider gitmez Cam ve William yanıma koştu. William elini omzumdaki pençe izlerinin üzerinde gezdirdi. Ne kadar derin bir yara olduğunu bilmiyordum ancak canım oldukça yanıyordu.
"O aptal profesör kendini kanıtlayacak diye sen neredeyse ölüyordun!" Elimi William'ın elinin üzerine koyup yavaşça omzumdan çektim.
"Bir şeyim yok. Ben Pegasus için endişeleniyorum. Bir ceza falan almayacak, değil mi?" William dudaklarını büzüp tek omzunu kaldırarak bir fikri olmadığını anlatmaya çalıştı. Onun yerine söze giren Cam’di.
"Pegasus'un ceza alması çok saçma olurdu. Bu onun suçu değildi. Bunu söylemek istemezdim ama, belki sen onu buraya çağırdığın için ceza alabilirsin." Kaşlarımı çatarak yeşillerimi onun mavi gözlerine sabitledim.
"Onu ben çağırmadım. Profesöre sinirlenip kendi geldi." William ve Cam, anlaşmış gibi endişeyle birbirine çevirdi bakışlarını ve ikisinin gözleri de kısıldı. Cam alt dudağını ısırırken, William’ın eli belirli belirsiz çıkan sakallarına gitmişti.
"Böyle bir şeye imkan yok. Bekçilerin kendi kararları yoktur. Onlar sadece senin sözlerine ve hislerine itaat ederler. Onun buraya gelmesi için bunu söylemiş ya da istemiş olman gerekir. Belki istemsizce onu buraya çağırmışsındır." Endişeyle başımı iki yana salladım ve tekrar sabitledim gözlerimi Cam’e.
"Aksine.” Dedim kendimden emin bir tonla. “Buraya gelmesini asla istemedim. Ama onun profesöre çok sinirlendiğini ve buraya geldiğini hissettim. Bu, onun başına iş açar mı?" Cam düşünceli bir şekilde yüzünü sıvazladı. Pegasus da huzursuzca kıpırdanıyordu. Cam'in cevabını merak ediyordu. Ya da belki de ona söylediğim için rahatsız olmuştu… Bilmiyordum. Onu sakinleştirebilmek adına nefeslenmeye çalıştım.
"Belki de bundan bahsetmemen daha doğru olur Helena. Bekçilerin iradeleri yoktur. Bu bir yanlış anlaşılmaya sebep olabilir." Cam’in sözleri birer mıh gibi kazındı aklıma.
Bekçilerin iradeleri yoktur.
Bu… Kulağa başıma iş açabilecek bir şeymiş gibi geliyordu.
Haklıydı. Pegasus bir iradesi varmış gibi kendi başına karar aldığı için bir tehdit olarak görülüp akademiden uzaklaştırılabilirdi. Ne de olsa Helena Lincoln’ün bekçisiydi. Her türlü durum, kötü sona çıkacak şekilde değerlendirilmeye müsaitti…
Sana bir şey olmasına asla izin vermem Pegasus.
"Haklısın. Bu aramızda kalmalı." William ve Cam beni başlarıyla onayladılar ve ayağa kalkabilmem için destek oldular.
"Bölmelerinden çıkabildiklerini biliyorum ama… Yine de öylece buraya gelebilmesi şaşırmama sebep oldu.” Tereddütlü sesimle birlikte, Cam başını anlayışla yana eğdi.
"Bekçiler bütün gün neler yapıyor, nerelere gidiyor bir bilsen! Yemek yiyorlar, Septi Ferarum'da dolaşıyorlar hatta, çiftleşiyorlar bile." Acı bir biçimde gülümseme oturdu dudaklarıma.
Ah benim yalnız Tulparım.
Acaba sen gün içinde kiminle vakit geçiriyorsun?
Pegasus yürüdüğünde, hareket ettiğinde, yemek yediğinde, aklından bir şey geçtiğinde ya da bir şey hissettiğinde bunu biliyor ve neredeyse kendim yapmış gibi oluyordum. Ancak dünyayı onun gözlerinden göremiyordum elbette. Bu sebeple onun yürüdüğünü hissettiğimde, tam olarak nerede ne yaptığını bilmiyordum.
Canımı sıkan taraf ise, bağlandığımızdan bu yana, Pegasus'un kimseyle herhangi bir iletişim kurduğuna dair bir sinyal yakalamamış olmamdı.
Ben bunu, Septi Ferarum'dan pek dışarı çıkmamasına bağlamıştım.
Ancak belli ki, kapalı olmadığı halde kimseyle iletişim kurmuyordu.
Kuramıyordu...
Ah, ihtimallere sığınıp köşe bucak kaçtığım bu korkunç durum, artık bir ihtimal değildi.
Gerçeğin ta kendisiydi.
Pegasus bu koca akademide yalnızdı.
Belki de, koca dünyada...
***
İlk ders günümün sonu revir olmuştu. Bu yüzden "Sochrular 1" dersine de katılamamıştım! Gülerek başımı iki yana salladım. Sessiz sakin bir ilk gün geçireceğimi düşünecek kadar salaktım.
Tabii ki başıma bir iş gelecekti!
Hem yaralı, hem üzgün, hem de aptaldım.
Üstelik, önümüzdeki dört sene bu birçok kez tekrar edecek gibi duruyordu.
Revirden çıkıp yemek salonuna doğru merdivenleri çıkarken birkaç Tempersitar öğrencisi ile karşılaştım.
"Bayan Talose yemekten sonra seni görmek istiyor." diyen kıza gülümseyerek ayrıldım yanından.
Elbette beni görmek istiyor.
Bakalım bizi neler bekliyor Pegasus?
Yemek saatinin gelmesine birkaç dakika kala salonda dört kişilik bir yere oturdum ve arkadaşlarımı beklemeye başladım. Bu, Tempersitar yemek salonunda ilk yemeğimizdi. Burası Kalenin yemek salonu gibi değildi. Oldukça sadeydi ve insana huzur veriyordu. Tavan tabii ki ışıklı bitkilerle kaplıydı. Buraya alışmaya başlıyordum sanırım. Küçüklü büyüklü birçok masa vardı. Bazıları iki, bazıları dört, bazıları ise sekiz kişilikti.
Çok geçmeden Chris, Cam ve William da gelmişti.
"Omzun nasıl?" Cam'in beni görür görmez ilk omzumu sorması gülümsememe sebep oldu.
"Eskisinden daha iyi." Söylediğimin yalan olduğunu biliyorlardı ancak gerçekten de kötü durumda değildim. Revirde birkaç şifalı bitki ve Bayan Mirita'nın tatlı şefkati sayesinde büyük ölçüde yaralarım kapatılmıştı.
Masaların etrafında pervane gibi dönen, adeta ışık hızında servis yapan kalistoların ellerindeki tabaklarda neler olduğunu görmeye çalıştım.
Birkaç çeşit yemek taşıdıkları tepsiden güzel bir tavuk yemeği seçip önüme koydum.
"Gece on ikide benimle buluşuyorsun ve şu havalı ay taşlarından birer tane de biz buluyoruz." Masadaki sessizlik, William ve Cam’in planlarını detaylandırmak için konuşmaya başlamalarıyla bozulmuştu. Onlar hararetli bir biçimde sohbet ederlerken biz Chrisle sessiz kalmıştık. Onlar konuşmayı bitirdiğinde Chris çatalını gürültülü bir biçimde tabağına koydu.
"Ee, biz kaçta buluşuyoruz Jokey?" Sağa sola bakınmak gibi aptalca bir hareket yaptım ve daha sonra Chris'e döndüm.
"Bana mı diyorsun?" Chris sıkıntıyla nefesini verdi.
"Burada başka Jokey mi var?" Doğru, bir tek bana Jokey diyorlardı.
"Şey, evet yok. Ama biz neden buluşuyoruz ki?" Chris daha büyük bir gürültüyle nefesini verirken kahkaha atmamak için kendini zor tutan William ve Cam'e öldürücü bir bakış gönderdim. Ben neden Chrisle buluşuyormuşum ki?
"Sabah bir şeyler zırvalayıp duruyordun ya kulüpleri konuşuruz, dersleri konuşuruz hatta sana bir şeyler öğretirim diye?" Utançla kızaran yüzümü yemek tabağına gömüp ağzıma bir lokma daha tavuk attım. Kahvaltıda sırf Emile ile plan yapamasın diye bir şeyler uydurmuş, başıma gelen onca saçmalıktan sonra da unutmuştum. Ama o unutmamıştı!
"Ah, evet. Derslerle ilgiliydi, bir şeyler konuşacaktık değil mi?" Yalan söyleme çünkü ne dediğini hatırlamak zorunda kalırsın diye boşuna dememişlerdi elbette. Lanet olsun.
"Kulüpler." Dişlerini sıkarak cevap verdiğinde artık Cam ve William kendilerini daha fazla tutmuyorlardı. Kahkahaları tüm salonu doldururken birkaç göz bize döndü. Chris onlara öldürücü bir bakış attığında gülmeyi aniden kesip önlerine döndüler.
"Doğru! Kulüpler de vardı.” Hafifçe yutkunup, bakışlarımı tabaktan çektim ve alev saçan gözlerine diktim. Sevimli olduğuna inandığım ufak bir gülümseme kondurdum yüzüme. “O zaman, sekiz gibi ortak alanda buluşmaya ne dersin?" Chris hiçbir şey demeden masadan kalkıp tabağını kirlilerin arasına bıraktı ve yemek salonundan ayrıldı.
"Bu tamam geliyorum demek miydi yoksa tam tersi mi? Ah tanrım, onunla nasıl iyi geçinebiliyorsunuz hiç anlamıyorum." William tekrar kahkaha attı.
"Aslında sen de oldukça iyi geçiniyorsun. Sadece, haberin yok. Sen onu bir de diğer insanlara karşı gör." Bu bilgi içimi biraz olsun rahatlatırken gülümseyerek masadan kalktım. Önce Bayan Talose ile görüşüp sonrasında da bir duş alsam ve şey, akşam Chris'le gireceğim savaşa hazırlansam güzel olurdu.
🔮
Merhaba!
Uzun, bolca dörtlümüzü içeren bir bölümle geldim...
İlk bombalardan birini patlattık bu bölümde.
TULPARIMIZIN İRADESİ VAR.
Bu sizce ne demek? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bir de, karakterler hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum. Chris, Cam, William ve Helena hakkında neler düşündüğünüzü buraya yazar mısınız?
Ah, bir de Emile tabii! Pespayemizi unutmayalım 😊
Instagram: byk.literatur
Tiktok: buseninkurgulari
Instagram Ay kuşağı: aykusagi.serisi
KURGULARIM İÇİN BİR WHATSAPP KANALI KURDUM. KİTAPLARIMA VE KURGULARIMA DAİR HER ŞEYİ İLK ORADA PAYLAŞACAĞIM. KATILMAK İSTERSENİZ QR KOD BIRAKIYORUM
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.07k Okunma |
519 Oy |
0 Takip |
27 Bölümlü Kitap |