73. Bölüm

65.BÖLÜM- Savaşçı

𝐸𝓁𝒶𝓇𝒾𝓃
dadaaaa

selammm nabersinizz ben geldimm:)

Keyifli bir bölüm oldu oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum canlarımmm

 

 

"Güçlü olmak, korkmamak değildir; korkuna rağmen dimdik durabillmektir."

 

 

☆☆☆

Gözlerimi açtığımda beyaz bir tavan ile bakıştık. Ve sıcak, güçlü bir kolun belime dolandığını fark ettim. Ateş Uras, bir kolunu belime dolamış, kafasını benim kafama yaslamıştı.

Benim kafam onun sıcacık göğsündeydi.

İçimde ise ilk defa huzurlu uyanmanın verdiği mutluluk vardı.

Elimi battaniyenin altından çıkarıp yanağına koydum. Sonra elim istemsizce siyah saçlarına gitti. Sakalları da uzatmıştı. Hastanede olduğu için sakallarını kesmeye vakti olmamıştı demek ki.

  

"Asker Hanım," diye homurdandı ve sonra hafif kıpırdadı.

"Efendim?" Dedim kısık sesle.

"Seni seviyorum," dedi yanağıma gözleri kapalı bir öpücük kondurup.

  

Yüzüm sıcacık oldu. Gülümsedim.

"Bende seni, sevgilim..." dedim yanağını okşayarak. Daha önce hiç bu kadar yakın durmadığımız için bu yakınlık bana fazla geliyordu.

"İyi misin?" Diye sordum.

"Çok iyiyim, böyle kalalım mı ömrümüzün sonuna kadar falan?" Dediğinde kıkırdadım.

"Bakarız," dedim göz kırparak.

Ateş gözlerini yine kapatıp beni kendine daha çok çekti. Uyuyor sandım ama dakika başı gözlerini aralayıp yanağımı ve burnumu öpüyordu.

"Ateş, uyumuyorsan kalkmam lazım, kahvaltı hazırlayacağım," dedim ayağa kalkmak için kıpırdanarak.

O ise pek izin vermedi. Kolunu daha sıkı sardı belime.

"Kahvaltı yapılır asker hanım saat daha erken," dedi boğuk bir sesle.

"Ateş!" dedim uyarır gibi.

Ateş mavi gözlerini araladı. Gözlerini bana kilitledi resmen. Elini yorganın altından çıkarıp yanağıma dokundu. Sıcacık elleri yanağıma temas edince ürperdim.

Göz temasını kesmiyordu. Benim ise yüzün yanmaya başlıyordu.

"Kıvılcım..." Dedi kısık sesle.

"Hı?" Dedim devam etmesini isteyerek.

"Evlenelim mi?" Diye sordu. Evlenmek mi? Daha erken değil miydi? Yani daha yeni yeni duvarlarımızı yıkıyorduk. Ne kadar kolay söylüyordu... Benim için bu cümleyi kurmak bile çok düşünmem gerekiyordu. Bana göre daha rahat bir insan olduğu için kolaylıkla ağzından dökülmüştü. Sıcacık parmakları yanağımı okşayamaya devam ediyordu.

Ben donuk bakışlar ile ona baktım.

Ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü bana göre erkendi, ona göre geç bile kalmıştık.

"Bu bir teklif mi?" Diye sordum tek kaşımı kaldırarak.

Bu teklifi bu kadar zahmetsiz yapamazdı.

Biraz düşündü. Sanırım vereceği cevabı o da bilmiyordu.

"Yani... Sayılır. Evet dersen gerçeği gelir," dedi gülümseyerek.

"Şantaj mı yapıyorsun tehdit mi ediyorsun?"

"İkisi de değil."

"Hayır," dedim kesin bir şekilde.

Ateş'in gözleri büyüdü. "Ne demek hayır?" Diye sordu.

"Şu an düğün yapacak durumda değiliz. Farkında mısın?"

"Değilim. Bizim hayatımız hep böyle zaten. Huzurlu anları bekleyeceksek..."

"Ateş," dedim sabırlı bir iç çekişle. İki elimi yanaklarına yasladım.

Gözlerimi gözlerine kilitleyip yumuşak bir sesle konuştum.

"Lütfen, biraz sabırlı ol. Yani sen iyice iyileş, Yılan Mafyası'nı çökertelim... Sonrasını düşünürüz."

"Kıvılcım, bu yılan mafyası bir türlü çökmüyor. Elimizde düzgün hiçbir şey yok. Adamlar hâlâ rahatlar, umurlarında bile değiliz. Yani benim pek umudum yok artık."

Ne demek umudum yok? Sonuçta bu işi halledeceğimize inancı yoksa nasıl halledecektik?

"Elimizde düzgün çok şey var aslında. Mesela, işaretlenen çocuklar vardı hatırlıyor musun?" Diye sordum.

Kafasını salladı. "Evet, ama onlarda bizim gibi yani bilgi yok," dedi.

"Ama işimize bir noktada yarayabilirler. Bunca insanı işaretlemelerinin ortak noktası ne? Bu insanlar ve bizim gibi insanlar onların ne işine yarayacak?" Diye sordum.

Kollarını gevşetti ve ben de doğruldum.

Ben oturur pozisyondaydım o da yatar pozisyonda gözlerimin içine bakıyordu.

"Bilmiyorum..." Dedi sadece.

"Seni işaretlemedilerse neden kolunda iz var?" Diye sordum.

Elindeki ize baktı. Bakışlarını izden çekmeden konuştu.

"Çünkü babam beni işaretledi onlar değil. Babam, benim de sizden biri gibi görünmemi istedi. Çünkü beni size karşı kullanmak istedi. Ama ben izin vermedim, vermeyeceğim de."

Babası gibi bir şerefsizden beklenecek hamleydi. Şaşırmadım ama o adamı daha çok öldüresim geldi.

Kollarımı önümde birbirine bağlayıp kafamı pencereye çevirdim. Güneşliydi hava. Güzeldi.

  

"Peki," dedim pencereye bakmaya devam ederken. "Baban sana küçükken ne gibi işkenceler yapmaya çalıştı? Yani sen onların içindeysen fark ettiğim detaylar nelerdi?" Diye sordum. Bu soruyu daha önce ona hiç sormadım. Onların içlerinde büyüdüyse en büyük bilgi kaynağımız oydu.

Bakışları derinleşti. Belki beyninden kazımaya çalıştığı büyük bir acıyı zihni hatırlamaya çalışıyordu.

  

Duvara baktı. Boş duvar ona neler hatırlatıyordu bilmiyorum. Ama bilseydim, canım daha çok acırdı eminim.

  

"Yaptığı işkenceler bende kalsın olur mu? Sabahı mahvetmek istemiyorum."

"Ateş," dedim gözlerine bakarak. Mavi gözleri hüzünlüydü.

"Anlat, anlat ki zamanı gelince ona yapacağım işkenceler için fazladan düşünmeyeyim," dedim net bir şekilde.

  

Ona yapacağım işkencelerin zevki bile güzeldi.

"Kazan..." Diye başladı cümleye. Kazan mı? Ne kazanı?

"İçi ateş dolu bir kazanın içine ayaklarımı sokacaklardı. Ama yapamadılar."

Bedenim dondu. Sanki o kazanın içindeki sıcak ve yakıcı ateşin içine beni atacaklardı da duraksadılar gibi hissettim.

İç çekerek devam etti. Gözleri yorgandaydı bu kez.

"Bir keresinde bir kadını öldürmemi istediler, hatta bunu nasıl yapacağımı da öğrettiler."

Kalbim stresten ağrımaya başladı. Bunları yaşarken daha küçüktü. Küçücük bir çocuğa bunu nasıl öğrettiler? Hiç mi vicdanları acımadı?

  

"Ama yapmadım. Bunun yerine kendimi öldürecektim. Buna da izin vermediler. Ölmedim ama onlar o gün beni öldürene kadar dövdüler. Kahveyi niye bu kadar sevmiyorum biliyor musun?" Diye sordu. Bu sefer gözlerime baktı. Bakışları buruk ve acılıydı.

  

Gözlerim dolmaya hazırdı. Ama yapmadım.

Yüzüne dinleyici gibi hiçbir şey söylemeden baktım sadece.

Ellerine uzandım sonra. Sıkıca tuttum.

Gözleri ellerimize sonra tekrar bana kaydı.

"Çünkü babam kahveyi her gün çiğ olarak ağzıma dökerdi. Uyumamam içindi bu çabası. Uyursam işine yaramazdım. Uyursam o kaçırdıkları çocuklara kimse bakmazdı," dedi tek nefeste. Ağzından çıkan cümlelerde babasına karşı olan nefreti açıkça hissettim. Bir çocuktan bir çocuğa bakıcılık yapmasını isteme ne kadar acımasızdı... Ne kadar ruhsuz, vicdansızcaydı...

  

Gözünden tek damla yaş düştü. Onda mimik oynamıyordu. Ama canı yanıyordu belli ki.

Bizim hayatımız daha küçükken belliydi. Ateşin içinde doğmuş insanlar, ateşten korkmazdı. Ama sevdikleri yandığında canları acırdı. Kendileri için değil, sevdikleri için.

Küçükken alınan yaralar, büyüyünce karakter olurdu.

Ateş Uras da ben de bizim ekipte kendi karakterlerini aldıkları yaralara göre büyüttüler.

  

İnsan kendi kendini büyütünce, aslında iyiyi de kötüyü de daha iyi anlıyordu.

  

"Bildiğim tek şey ise sabit bir yerde olmadıklarıydı. Onlardan kaçtığımda kaç yaşındaydım bilmiyorum. Ama küçüktüm. Aklımın ereceği kadar da büyüktüm.

Ben kaçtıktan sonra orayı yaktıklar zaten."

Telefonumun çalınışı ile gözlerimi ondan çektim. Ellerimizi de ayırarak telefonu yanıtladım.

Barlas arıyordu.

İyi de evdeyse neden arıyordu ki?

"Efendim Barlas?"

"Kıvılcım, evden hemen çık ve kışlaya gel," dedi telaşla. Sesi sakin değildi. Her zamanki gibi değildi.

Ne olmuştu?

"Bir şey mi oldu?" Dedim ayaklanarak.

Gözlerimi Ateş'e çevirdiğimde bana ne olduğunu anlamak ister gibi bakıyordu.

Bilmiyorum dedim dudaklarımı oynatarak.

"Hemen gel, Kıvılcım. Çok önemli bir şey oldu ama telefonda anlatamam!"

"Tamam, geliyorum."

Telefonu hızlıca kapattım. Ayaklarım titriyordu. Dudaklarımı anın stresi ile ısırdım.

"Kıvılcım, ne olmuş anlatsana!"

Ateş yerinden doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Elimle göğsüne dokunup yatağa geri oturttum.

"Ateş sen kalkma! Benim gitmem gerekiyor."

Gitmeden önce ona sıkıca sarıldım. Belime kollarını sıkıca sardı. Boynuma tüy gibi bir öpücük kondurdu. Gülümsedim.

"Kıvılcım, kendine dikkat et. Ve beni ara!"

"Ararım, aşkım," dedim ondan ayrılırken. Gitmeden önce kolumdan tutup kendine çekti ve yanağıma da küçük bir öpücük kondurdu.

  

"Kendini de düşün lütfen," dedi fısıltıyla alnını alnıma yaslayarak.

Kafamı salladım. Bunu hep başkalarını düşündüğümü düşündüğü için söylüyordu.

Belki de haklıydı bilmiyorum.

...

Evden nasıl çıktım ve buraya geldim bilmiyorum. O kadar hızlı bir şekilde kendimi içeriye atmıştım ki ben bile şaşkındım. Barlas beni ve timi toplantı odasına çağırmıştı. Herkes gergindi ve suskundu. Benim içimde ise fay hatları dolaşıyordu ve her an patlayabilirdi.

“Anlat artık, ne oldu?”

“Kıvılcım,” dedi dosyayı elinde sıkı sıkı tutarak. “Sana bir iyi bir de kötü haberim var.”

“İyiden başla.”

Dosyayı önüme itti. İşaretlenen gençlerden birinin fotoğraf ve bilgileri vardı. Garipsedim ve yüzüne baktım tekrar. Timdeki herkes en az benim kadar gergindi.

“Bu dosyadaki kişi Ediz Kara... 21 yaşında ve eskiden silah alıp satıyordu. Ayrıca kolunda hepimizle aynı sayılacak ama sonradan yapıldığı belli olan dövmeden var. Bu dövme, Ateş Uras ile aynı. Bu ne demek diye soracaksın, hemen söyleyeyim...” Elindeki diğer dosyayı verdi hemen. Dikkatle inceledim. Bir liste vardı. Bir sürü isim vardı. Barlas’ın sarı fosforlu kalem ile işaretlediği bir isim gördüm. Ateş Uras Cantürk: işaretli, kontrol dışı, sembolik tehdit...

Barlas devam etti hemen. Hiçbir şey anlamadan bakıyordum. Ne demekti bu?

“Babası tarafından işaretlenmiş olması onu onların gözünde yarım kalmış bir iş yapıyor ve o çocuk da yani Ediz de muhtemelen orada babası veya bir yakını olan biri ve işaretlendi. Kötü haber şu ki sabah saatlerinde kaçırıldı. Bu çocuk en son Yılan Mafyası’nın yıllar önce kullandığı bir depoya yakın görülmüş.”

“Onlar işaretli olanları geri mi topluyor yani?”

“Listenin başlığına bak.”

Söylediği gibi baktım. Kod01: Temizlenecek Tehditler Listesi.

Listede hem Ediz’in hem de Ateş’in adı vardı. Bu demek oluyordu ki ikisi de potansiyel tehditti ve birini elimizden almışlardı. Gözlerim büyüdü. Ateş de vende değildi.

“Hemen Ateş’i güvenli bölgeye taşıyın!” diye bağırdım Bulut ve Melih’e bakarak. Kafalarını sallayıp çıktılar. Barlas’a baktım.

“Şimdi ne yapacağız?”

“Ateş’i tedavisi uzadı diye rapor edip güvenli bölgede korumalıyız. Çünkü şimdi ona zarar verecekler. Sonra da şu çocuğu aramalıyız. Muhtemelen çocuk bile isteye kaçtı bizden ve onlardan. Çünkü zeki birine benziyor. İçten bir bilgi biliyor. Ama ne?”

“Yani şimdi bizim en güvenli yerimizden de onu kaçırdılarsa o zaman içte biri var ve onlara kapıyı açıp onları içeri soktu. Çünkü adresi sadece sen, Barlas ve üstler biliyor. İkinizden biri de değilse ve üstler de yapmadıysa içten biri onlara çalışmak için içeri girdi.”

Hayır, hayır.. İkinci bir köstebeği kaldıramazdım. Beste haklıydı ne yazık ki. Yine bir köstebek vardı ve biz bu çocukları eskiden albay ve şu an hain olarak aranan Mehmet Emin Ay yüzünden sorgulamadan içeri almıştık. Güvende olmalarını sağlamış hatta onlar için kardeşimi feda etmiştim. Bu da demek oluyordu ki Toprak da Umut da güvende değildi Ateş gibi. Çünkü Umut da o itin çocuğuydu ve Toprak’ı da yıllarca tutsak etmiş ve bize garip bir şekilde geri vermişlerdi. O hain onu nasıl geri almıştı?

Kaşlarımı havaya kaldırdım. Aptaldım. Herkese güvenecek kadar aptaldım. Yine ve yine. “Toprak ve Umut’u da koruma altına alın. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. İşaretlenen herkesi inceleyin, kollarına bakın, her haltlarına bakın! Bir haini daha kaldırmayacağım. Artık değil. Barlas acilen bir plan kurmalı ve inlerine girmeliyiz. Yeteri kadar sabrettik. Aksiyon başlasın hemen.”

Telefonum titredi. Cebimde hızlıca çıkarıp ekrana baktım. Ateş Uras arıyordu. Bir sürü soru soracaktı şimdi. Ofladım ve toplantı odasından çıkarak koridora geçtim. Duvara yaslandım ve derin bir nefes alarak açtım. Zira bacaklarım bile artık beni taşımıyordu.

“Efendim canım?”

“Ne oluyor orada? Neden apar topar aldılar beni? Bana bir şey söyle aklımı kaçıracağım!”

“ Tamam, sakin ol.” Alınımı sıvazladım. “Önemli bir sorun çıktı. “

Ona her şey anlatamazdım iyi değildi. Daha kötüsü olabilirdi.

“Ne? Ne oldu?”

“Bir liste var, bu listede senin de adın var.”

Kısa bir an ses gelmedi hat düştü sandım ama hâlâ oradaydı. “Liste mi? Benim ne işim var orada?”

“Temizlenecek tehditler listesi. Yani güvende değilsin ve o yüzden seni, Umut ve Toprak ile birlikte güvenli bir yere yerleştirecekler en az-”

“Kıvılcım, bak anlamıyorum. Benim burada değil orada, senin yanında olmam gerekiyor. Savaşmam gerekiyor. Söyle bunlara beni senin yanına getirsinler.”

“Olmaz. Orada kalacaksın. İtiraz etmeye hakkın yok. Duygusal karar vermeye de yok burada bir sürü insanın hayatından ve senin hayatından bahsediyoruz. Benim görevim bu. Halledeceğim.”

“Hayır, Kıvılcım bak dinle beni bi-”

“Ateş zamanım yok. Toprak ve Umut’a dikkat et ve sizi çok sevdiğimi unutma. Seni çok seviyorum. Bana ulaşamazsanız merak etmeyin, tamam mı?”

Gözlerim dolmuştu. Bu veda konuşması değildi. Olmaması için elimden ne geliyorsa yapacaktım. Titrek bir nefes verdim. Gözlerimi kapatıp açtım. Ateş’ten bir süre ses gelmedi. Sonra konuştu.

“Bende seni seviyorum ama şu an mantıklı düşünmüyorsun güzelim. Kıvılcım, lütfen yalvarıyorum kendine dikkat et.”

“Edeceğim.” Eğer gerçekten beni sevdiklerimle tehdit ederlerse sözümü tutmazdım. Zaten ben sözlerimi çoğu zaman tutmazdım. Barlas’ın gelmemi söylemesi ile kafamı salladım. “Kapatıyorum, kendinize dikkat edin ve önce Allah’a sonra da bizimkilere emanetsiniz.”

“Sende Allah’a emanetsin,” dedi neredeyse mırıldanarak. İyi değildi biliyorum dayanacaktı başka şansımız yoktu. Evlenmeyi mi düşünüyorduk bir de. Memleket bu haldeyken mi? Kader bile buna kahkaha atmış olmalıydı.

Kapatma tuşuna basacakken onun sesini duydum ve son anda elimi geri çektim.

“Benimle evlenir misin?” diye sordu beklemediğim şekilde. Sesi oldukça heyecanlıydı. Amacını anlamadım ama gülümsedim dolu dolu. Belki son kez bu kadar dolu dolu gülüyordum bilmiyorum. Ağlamamak için güldüm.

“Ömrüm yettiğince, evet,” dedim fısıltıyla. İkimizde biliyorduk ki, şu durumda bundan daha imkansızı yoktu. Hayaller insanlara verilmiş yüce bir lütuf olmalıydı. Hayatıma hayal kurmadan devam etmem zordu. Çünkü zor bir hayatım vardı. Gerçekleşmesi zor ihtimaller vardı. Mesela evlenmem, yuva kurmam gibi. Âşık olmam da imkânsızdı aslında ama olmuştu işte. Oluyordu bazen, ama dedim ya bazen.... Bazı evet'ler vardır; Bir ömür değil, bir umut taşır...

 

Gülümsediğini hissettim. Bende gözlerim dolu dolu gülümsüyordum. “Hoşça kal,” dedim kapatmak için.

“Görüşeceğiz.”

Kapattım. Hayatımda tek kapatmak istemediğim aramaydı. Gözlerimi silerek toplantı odasına tekrar girdim. Herkes harıl harıl çalışıyordu. Barlas beni görüce hemen yanıma geldi. “Ne yapacağız şimdi komutanım?” diye sordu. Kafamı iki yana salladım. Bilmiyordum. Kafam allak bullaktı. Karnım açtı ve başım çatlıyordu.

Masada duran sıcak çikolatayı yudumladım. Kimindi bilmiyorum ama bir şeyler mideme girmeliydi yoksa düşüp bayılacaktım.

“İyi misin?”

“Değilim,” dedim dürüstçe.

“Dinlen ve düşün tamam mı?”

“Hayır. Aklımda bir şeyler var. O eski depoya gideceğim. Önce şu çocuğu saklandığı delikten bulun ve yanıma getirin. Ona ihtiyacımız var.”

“Aslında Ateş’i getirip yem diye önlerine atsak daha mantıklı değil mi? Ateş’in babası yaşıyor ve albay ile birlik olmuş yüksek ihtimalle. Ne dersin?”

“Olmaz,” dedim hemen. Gözlerim etrafa kaydı bir yol arıyordum. Çıkış yolu.... Kafam patlıyordu. Barlas’ın telefonu çaldı. Ekranda Aslı’m yazıyordu. Gülümsedim her şeye rağmen. Allah’ım dedim içimden, lütfen ben mutlu olamazsam arkamda bıraktıklarım mutlu olsun. Lütfen...

Kafamı çevirdim ve dosyaya baktım. Barlas yanımdan ayrılıp koridora çıktım. Aslı’nın da güvenli bölgeye gönderilmesi gerekiyordu ve ben onu unutmuştum. Gerçekten mükemmel bir dost olma yolunda emin adımlarla ilerliyordum.

Dosya, işaretlenenler, Ediz, Ateş ve dövmeler... Bunları düşündüm. Çok düşündüm.

Yapacağım şey belliydi acilen harekete geçmek ve önce Ediz’i bulmak sonra haini bulmak ve sonrası sonraydı. Gözümü karattım ilk defa onları yakıp yıkacaktım. Geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Hiçbir şey.

Barlas on dakika sonra yanıma geldiğinde kafamı kaldırıp asık suratına baktım.

“Ne oldu?” diye sordum merakla.

“Hm?” diye mırıldandı gözü masadaki telefonuna dalmıştı. Onun da beyni patlıyordu sanırım. Dün her şey iyi olmaya çalışıyorken, bugün her şey eksik ve soru işaretleri ile doluydu. Hayat belirsizliklerle doluydu gerçekten.

“Kavga mı ettiniz?” diye sordum.

“Hayır,” dedi kafasını iki yana sallayıp. Yanıma oturdu sonra. “Hep böyle mi olacak*” diye sordu.

“Nasıl yani?”

“Biz hiç mutlu olamayacak mıyız sevdiklerimiz ile? Aslı gidecek, gitmeli de. Artık ona çok hak veriyorum. Sen gittiğinde sana da çok hak verdim hatta geri döndüğünde de içten içe çok kızdım bu cehenneme geri döndüğünde. Elimden hiçbir bok gelmiyor Kıvılcım. Kimseyi tutamıyorum hayatımda. Hiçbir istediğim olmuyor. Yoruldum... Çok yoruldum ben. Of!” diye bağırdı birden. Herkes dönüp baktı ama kimse umursamadı. Onu böyle görmek istemiyordum. Neden herkes bu kadar umutsuzdu? Beni bir umudum vardı. Evet, başaracaktım. Ve mutlu olacaktım. Sevdiklerimle...

Koluna dokundum. Başını ellerinin arasına almış gözlerini kapatmıştı,irkildi hareketimle. “Her şey çok güzel olacak. Biz kazanacağız, kardeşim. Umudunu kaybetme. Aslı gidiyor mu?”

Kafasını salladı.

“Gidip hoşça kal bile demeyecek misin?”

“Çoktan gitti... yani gitmiş. Ben de yeni öğrendim.”

Bana da mı haber vermemeden gitmişti? Neyse, o iyi olsun benim için sorun değildi.

“Tamam, o zaman ne yapacağımızı düşünelim. Ben düşündüm bir şeyler. Kendini ve ekibi toparla halledelim.”

Kafasını salladı iç çekerek. Ayağa kalktım. Boynumu kütlettim, parmaklarımla oynadım. Plan kurdum kafamda milyon tane.

.... 

Sun Tzu’dan ilham aldığım bir söz vardı: “Savaş güçle kazanılmaz. Savaş, kimin daha uzun süre düşünebildiğiyle kazanılır.” Ben Kıvılcım ya da lakabım Şafak bu sözün gerçeğe dönüşmesi için savaşan taraf olacaktık. Bana göre savaş sadece kılıçla veya silahla olmazdı ben şimdiye kadar sayısız silah kullanmıştım.

Bana göre her savaş karşılıklıydı. Bir taraf sana zarar vermediği sürece neden sen de ona zarar veresin ki? Evet, küçük Kıvılcım daha savaş kelimesinden bile bi haberken başına binlerce kişinin sorumluluğunu alacağını bilmiyordu.

Ekibi bir araya toplamış yaklaşık on dakikadır aklımdan geçenleri toparlıyordum. Uzun düşünür hızlı uygulardım bu yüzden çok düşünüyordum. Kalbimde yoğun stresten dinmeyen ağrılar dolanıyorken yüzüm ifadesiz ama düşünceliydi. Sabah aceleyle yaptığım topuzum bozulmuştu. Yüzümde makyaj yoktu. İnsanın derdi olduğunda böyle günlük şeyleri bile düşünemezdi. Yani bence. Ayrıca Ateş'i çok özlemiştim ve gözlerim sürekli onu arıyordu. Telefonumu tamamen kapatmıştım kafam dağılmasın diye.

Nihayet konuşmaya başladım. Söyleyeceklerim onları çok şaşırtacaktı.

“Ben düşündüm. Yani sabahtan beri düşünüyorum ve bir karar aldım. Ama öncelikle Melih; Ateş, Umut ve Toprak sağlam bir yerde mi?” diye sordum merakla. Melih kafasını salladı. Bende gözlerimi kapatıp açtım. Güzel, ilk aşama okeydi.

“Peki Ediz ne durumda? Hangi cehenneme girmiş paşamız?” diye sordum Barlas’a.

“Sığınakta. Gizli bir sığınak var. Şehrin kuzeyinde, yer altında. Köstebeklerin saklandığı yerde. Bulmamamız bu yüzen basitti. Getirdik onu, depoda.”

Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Güzel bir haber daha.

“O zaman onunla konuşmalıyım. O temizlenecek tehditler listesindeki herkesi istiyorum. Hepsini bulun ve güvenliklerini sağlayın. Sonrasını sonra söyleyeceğim.”

Son kez hepsine kısa bir göz teması kurup, Melih ve Bulut’u yanıma alarak depoya doğru ilerledik. Depo dediğimiz yer Askeriyeye uzaktı yaklaşık yarım saat kadar arabayla ilerledik. Ardından geldik. Hızlıca eski depomuza giriş yaptığımızda kapıda askerilere selam verdim ve onlarda bana verdi. Ediz Kara ile göz göze geldik. Serseri tipli oyun bağımlısına benzeyen bir görüşü vardı. Bir sandalyeye bağlıydı. Etrafımız askerler vardı. Burası eski harabe bir depoydu, umarım astım hastası değildir. Yüzünü inceledim. Dost musun düşman mısın Ediz?

Kahverengi gözlüydü, gözleri çekikti. Kumral saçlıydı, teni beyaza yakındı. Yüzünde yara bere yoktu oldukça düzgündü. Ancak elleri ve üzerine bakarsak yüzüne dikkat eden ama vücuduna zarar veren biri olduğunu söyleyebilirdik.

Gözlerimizin temasını kesmeden ona doğru ilerledim ve tam önünde durdum. Dümdüz bir ifadeyle ona bakıyordum. O da aynı şekildeydi. Hatta buraya neden düştüğünden bile emin değildi ve hemen gitmek istiyordu.

“Ediz Kara?” dedim emin olmak ister gibi. Emindim zaten.

Sırıttı. “Benim,” dedi rahatça. “De... Siz kimsiniz?”

Sandalyeye bağlı olduğunda yüksekten bakıyordum ona eğildim biraz ve aynı onun gibi sırıttım. “İstediğim cevapları vermezsen, ecelin,” diye fısıldadım kulağına. Bunun gibi serseri tipliler güzellikten anlamazdı. İlla dayak yerlerdi ki benim de ellerim kaşınıyordu.

Melih’in boğuk kahkahasını duydum.

“Ölmek için gencim bence,” dedi omuz silkerek.

“Uzatmayacağım, neden kaçtın?”

“Bunu neden söyleyeyim?”

“Çünkü ölmek için gençsin delikanlı,” dedi Bulut benim yerime onun cümlesine atıfta bulunarak. Kafamı salladım ve samimiyetsizce gülümsedim.

Derin bir nefes aldı ve bakışlarını kaçırdı.

“Kaçtım çünkü öyle istediler.”

“Kim istedi?”

Sustu. Uzun sayılabilecek saçlarını sertçe tutup geriye doğru çekiştirdim. Canı yanınca inledi ve ağzının içinde küfretti. Görmezden geldim çünkü hala isteğim cevapları vermedi. Sakinim.

“Söyle!” diye bağırdım. Biraz daha yakınlaştım. Gözlerimden alev fışkıracaktı sözüyle bütünleşmiştim.

“Engerek.” Ne? Yılanların türü değil miydi? Benimle dalga mı geçiyordu?

“Anlamadım?

“Kim olduklarını bilmiyorum bir tek kod adlarını biliyorum.” Daha çok şeyi biliyordu ve yalan söylüyordu. Saçlarını daha sert çektim. “Devam et.”

“Ne anlatayım daha?”

“Bildiğin her haltı anlat, hemen!”

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğim. Ailem ellerinde ve dedikleri her boku yapıyordum ama artık yapmıyorum çünkü bir ailem kalmadı.”

Yutkundum. Aile... İnsanın en zayıf noktası.

“Kim oluyor bu Engerekler, neden kaçtın? “

“Çünkü sizinle olmuyordu. Kendimi korumam ve ailemin intikamını onlardan almalıydım. Bu yüzden kaçtım. Kolumdaki izden anlarsanız beni zorla amcam işaretledi. Ailemi de öldürdü ve kullanmak istediler. Yapamadılar çünkü izin vermedim.” Derin bir nefes alıp öksürdü. Saçlarını bıraktım seri bir hareketle. O da mı bizdendi? Dost olamayacak kadar şüpheliydi ama düşman da sayılmazdı. Belki de Ateş Uras gibiydi.

“Amcanın adı ne?”

“Bir su verin boğulacağım burada.”

Başımı Melih’e çevirdim ve Melih suyu uzattı. Adam içine kadar bekledik.

İçtikten sonra kalan suyu da yüzüne döktü. Üzerindeki deri ceket ve beyaz tişörtü ıslandı. Gözlerimi yüzüne çevirip kollarımı göğsümde bağladım.

Kulağındaki küpeyi yeni fark etmiştim. Küçük nokta kadardı. Dikkat çekmiyordu. Ya kameraysa?

Kollarımı çözüp bir adım daha atarak kulağına uzandı parmaklarım. Küpeyi elime alıp inceledim. Bir yandan da Melih’e baktım. O bir ara küpe takıyordu anlardı. Başımla işaret ettiğimde gelip baktı. Detayla inceledi adam kıpırdandı.

“Kulağımı salar mısınız? Şimdi de sağır mı edeceksiniz beni lan?”

“Kes,” dedim sert bir sesle. Omzuna sertçe vurdum.

Melih bana bakıp bir sorun yok dediğinde rahatladım. “Amcan kim?” diye sordum sorumu tekrar ederek. Göz devirdi ve ellerini yumruk yaptı. Öfkesi bana değil onaydı. Amcası sahiden ailesini öldürmüş olabilir miydi?

“Baran Kara.”

Bu adamın adını ilk kez duyuyordum. Kaşlarım şaşkınca havalandı. Kimdi? Engerek dedikleri miydi? Yoksa başka bir ismi mi vardı? Yılan Mafyası’nın örgüt yapısı nasıldı?

Hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek şey bu çocuğun Ateş’ten daha çok şey bildiği ve işime yarayacağıydı. Gülümsedim. Yüzüne eğildim yine.

“Seninle bir anlaşma yapalım, Ediz. Bana bildiklerini söyle seninle yan yana savaşalım. Karşımda olup yok olmak mı istiyorsun? Yanımda olup kazanmak mı? Karar vermek için beş dakikan var.”
Kolundaki saatimi yüzüne doğru tutarak sırıttım.

Beş dakikan başladı, delikanlı.

 

                                                                                                                                           ...

Bölüm Sonu.

 

 

Evettt nasıldı bölüm? Beğendiniz mi?

Ediz karakteri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Eğer yazabilirsem diğer bölümü de yakın tarihte atarım ama sizden ricam oy ve yorum sayısını artırmak. Sevgiyle Kalın.

Bölüm : 29.01.2026 16:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
𝐸𝓁𝒶𝓇𝒾𝓃 / ATEŞ VE BARUT (Askeri) / 65.BÖLÜM- Savaşçı
𝐸𝓁𝒶𝓇𝒾𝓃
ATEŞ VE BARUT (Askeri)

47.33k Okunma

4.68k Oy

0 Takip
75
Bölümlü Kitap
❗Karakterler❗BAŞLAMADAN ÖNCEGİRİŞ- İntikam Ateşinin Başlangıcı2. BÖLÜM- Hadi Başlayalım3.BÖLÜM- İNTİKAM PLANI4.BÖLÜM- SONBAHAR KASVETİ5.BÖLÜM- Burada Neler oluyor?6.BÖLÜM- Burada Neler oluyor?-27.BÖLÜM- Köşeye sıkıştınız!8.BÖLÜM- Acemi Pilot9. BÖLÜM-Farklı hayatlar aynı acılar10.BÖLÜM- Pazar Kahvaltısı11.BÖLÜM- Şafak Vakti12.BÖLÜM- İHANET13.BÖLÜM- Bir Umut Olsa Bile14.BÖLÜM- Yeniden Başlıyorum15.BÖLÜM- Parti Sona Erdi16.BÖLÜM- Bir Yağmur Yağsa17.BÖLÜM- Neden baba?18.BÖLÜM- Geçmişin Kötü Hatırası19.BÖLÜM- Beni unuttu mu?20.BÖLÜM- Geç kalmak21. bölüm- Özür Dilerim-121. Bölüm- Özür dilerim-222.bölüm- İnat23.Bölüm- İşaretlenen Çocuklar24.Bölüm- Baskın25. Bölüm- Yağmuru hissetmek26.Bölüm- Hayata geç kalmakBarlas Kara27.Bölüm- Ateş Uras Nerede?28.bölüm- Görev29. BÖLÜM- Sürpriz30.BÖLÜM- Seni sevmiyorum30.BÖLÜM- Seni sevmiyorum-231.BÖLÜM-Sana Güvenmiyorum32.BÖLÜM- Eğlence günü-Sorularrr-33.BÖLÜM- Tehdit34.BÖLÜM-Köstebek kim?35.BÖLÜM- Çatışma36.BÖLÜM- Ben Güçlüyüm36. BÖLÜM- Ben Güçlüyüm-237.BÖLÜM- Kaçış38.BÖLÜM- Kırgınlık39.BÖLÜM- Uzaklık40. BÖLÜM- İçimizdeki Düşman41. BÖLÜM- Yeni Düşman42.BÖLÜM- Hayaletler ve Gölgeler43.BÖLÜM- Benzer Acılar44.BÖLÜM- Sırlar Açığa Çıkıyor45.BÖLÜM- SEZON FİNALİ46.BÖLÜM- Kartlar Yeniden Dağıtılıyor-ÖZEL BÖLÜM-47.BÖLÜM- Yeniden Bağlanan Hayatlar48.BÖLÜM- Bir Yolculuğun Sessiz Hazırlığı.49.BÖLÜM- Doğum Günü Sürprizi50.BÖLÜM- Bir Bakış Bin Soru51.BÖLÜM- Davet52. BÖLÜM- Kırık Bir Gurur, Suskun Bir Ceket53.BÖLÜM- Kırgınlığın Yankısı54. BÖLÜM- İtiraf55.BÖLÜM- Beklenmeyen Misafir56.BÖLÜM- Hediye57.BÖLÜM- Geri Dönüş58.BÖLÜM- Herkes gider mi?59.BÖLÜM- Son bakış60.BÖLÜM- İçimdeki çocuk61.BÖLÜM- Gerçeklerin Sessizliği62.BÖLÜM- Hastalık63.BÖLÜM- Tükenmek64.BÖLÜM- Gün Batımı65.BÖLÜM- Savaşçı66.BÖLÜM- Eşiğin Ötesi67.Bölüm- Lider
Hikayeyi Paylaş
Loading...