

Merhaba, nasılsınız?
Oy vermeyi unutmayın!
Yorumlarda buluşalım.
LÜTFEN OKUYORSANIZ VE HOŞUNUZA GİDİYORSA BİR OYU ÇOK GÖRMEYİN!
Her şeye rağmen gülmek mümkün müydü?
...
Günümüz (Kıvılcım Ateş)
Bugün sabah çayımı içerken aldığım çok yıkıcı bir haberle duvarla yarım saat bakışmıştık.
Aldığım haber iki genç kızın öldürülmesi haberi ile yıkıldım. Kadın cinayetleri bu ülkenin en temel sorunlarından biri. Televizyon programındaki bir kadın söyle diyordu:
"Kadınlar ve çocuklar daha doğrusu insan ya da hayvan fark etmez iğrenç bir şekilde, insan ve hayvanlıktan uzak, yaratıklar tarafından canice öldürülmesi sadece Türkiye de değil diğer bütün ülkelerde bu durumun yaşanması bizim ne kadar geliştiğimizi, ilerlediğimizi ve çağ atladığımızı zannetsek de aslında dönüp dolaşıp aynı noktaya yani insanlığın sıfır noktasına geldiğimizin bir kanıtı. Sert ve net bir kanıt.
Öyle bir vurdumduymazlaştık ki olan olaylar, yaşanan şeyler, birkaç gün gündemde kalıyor daha sonra unutulup kapanıyor. Adaletsizlik, bu ülkede olmayan çoğu şeyden bir tanesi...
Eğer bir insan özgür olduğunu söyledikleri hâlde kendisini özgür hissetmiyorsa orada bir sorun vardır.
Güven konusuna gelirsek de eğer o zaten baştan belli yoktu...
Eskiden savaşlar olurdu ve orada insanlar istedikleri her şeyi yapardı. Peki ya şimdi çağ atladığımızı düşünüp yaptığımız onca teknolojiyi yaparak aslında insanlığımızı mı kaybetmek istedik yoksa teknoloji mi bizi insanlığımızdan etti?"
Gerçekten de haklıydı gelişmiş zannetsek de kendimizi aslında ne kadar gelişiyorsak o kadar da insanlığımızı kaybediyormuşuz ben bunu bugün anladım.
Bundan sonra ne olur bilmem hakkımızda hayırlısı. Ben böyle kara kara düşünürken kapım çalındı.
"Gelin!" Diye seslendim Albay gelmişti.
"Hoş geldiniz Albayım," dedim. Yüzümün düşük olduğunu anladı. Biraz yüzüme baktı ve sonra yerine oturdu. Ela gözleri, benim mavi gözlerimde fazla uzun durdu. Neredeyse hepsi beyazlaşan saç telleri bile yorgun görünüyordu.
"Duydun mu neler olduğunu?" Diye sordu.
Az önce okuduğum haberden bahsediyordu.
"Evet, haberlerde gördüm. Diyecek söz yok."
"Evet... Bu olanlardan biz suçluyuz zamanında sesimizi çıkartmadık yada duymak istenilmedi ama Allah'ın izniyle elbet bir ceza olur. Benim bugün buraya gelmemin sebebi bu değil biliyorsun ki Barlas'ın durumu iyi."
"Şükürler olsun," diye mırıldandım. Saçlarımı okşadığını hissettim. "Her şey yoluna girmeden önce tren raydan çıkar Kıvılcım. Bunu sakın unuma," dedi ve ayaklandı. Ceketini düzeltti. Bana baktı kısa süre. Gülümsedim. "Tren rayından çıktı... Şimdi her şey yoluna mı girecek?" diye sordum yaşlı gözlerle. Cevap vermedi. Belirsiz bıraktı beni ve çıkıp gitti. Önüme döndüm. Ellerimi önümde birleştirmiştim. Düşünüyordum.
Eğer plan güzel giderse intikamını alacaktım. Ancak Ateş Uras mevzusu ile ilgili ciddi şüphelerim vardı. Son bir haftadır hastaneye gelmiyordu. Ve Umut da onun yerini bilmiyordu. Babası Yılan mafyası ile ilgili biriydi bu da her açıdan çok tehlikeliydi. Bu yüzden Umut'a özellikle kolaçan oluyordum.
Onu aramaya karar verdim telefonumu almak için komodine uzandım.
Telefonunu aradım iki kez aramama rağmen açmadı.
Bir kere daha arayacakken telefonum kapandı.
Kahretsin! Şimdi olamazdı ya!
Canım sıkkınca oflarken içeriye Aslı girdi. Elinde çiçeklerle girmesiyle şaşırdım.
"Naber?" Dedi bana bakarken. Bugün fazlasıyla mutsuzdu.
"Nasıl olmam gerekiyorsa öyle," dedim. Bu haberler canımı sıkmıştı.
"Haberleri duydun mu?"
"Evet bu yüzden moralim sıfır. Elindeki çiçekleri kim verdi?"
"Melih verdi. Ben de çok şaşırdım ama."
"Niye verdi ki?"
"İnan bilmiyorum. Zaten üzerinde ki not olmasa bilmeyecektim."
"Anladım," diye mırıldandım çok üzerinde durmayarak. "Ateş Uras'ı gördün mü?" Diye sordum. Düşündü ve kafasını iki yana salladı.
"Hayır, görmedim bir haftadır. Aradım ama açmadı da."
"Bende aradım da açmadı. Korkmaya başladım, Umut'un bile haberi yok."
"Allah Allah, ben bir Albay ile konuşayım bu durumu."
"Valla çok iyi olur, ben sormayı unutmuştum. " Sessizlik oluştu. Aslı çiçekleri kenara koyarak sandalyeye oturdu.
"Barlas yavaş yavaş kendine gelmeye başladı," dedi.
" Bugünün en iyi haberi."
"İnşallah hep iyi haberler alırız."
"Keşke. "
"Ben artık gideyim Albay ile konuşacağım sonra birkaç işim var onu halledeyim." Çantasını koluna takarak ayaklandı. Kafamı salladım derin bir nefes alıp.
"Bu çiçekler burada kalsın şimdilik."
"Niye? Al yanına işte."
"Papatya sevmiyorum." Çiçeklerin papatya olduğunu bile yeni fark etmiştim. Beyaz ve sarı... Çok güzellerdi. Nasıl beğenemezdi?
"Papatya sevilmez mi?" Bir anda aklıma Barlas geldi en sevdiğimiz çiçek papatyaydı küçükken. Şimdi sadece ben seviyordum. Barlas'ın çiçekleri çok sevdiğini söyleyemezdim. Bana eskisi kadar hediye de etmezdi.
"Tamam, burada kalsın." Arkasını döndü.
"Aslı!"
"Hı?"
"Dikkat et kendine, olur mu korkutma beni."
"Tamam merak etme hastanenin dışına çıkmayacağım."
"Tamam canım."
"Hadi gittim ben!"
Kapıyı kapatıp gitti. Uykuyadalmıştım.. Rüyalarım bulanık ve her şey kabus gibiydi. Uyandığımda beyaz tavan ile bakıştım. Terliydim, saçlarım alnıma yapışmştı. Gözlerimi açıp kapattım. Biraz sonra kapım çalındığında panikledim anlık olarak.
Ziyaretçilerim eksik olmuyordu.
"Gel!" Dediğimde içeriye Melih, Yaman ve Duygu girdi.
Melih geldiğinde çiçekleri görünce yüzü düştü.
Aslı'yı seviyordu şimdi anladım!
"Nasılsın bakalım bugün?" Dedi Yaman. Gözlerimi Melih'ten çekerek ona çevirdim.
"İyiyim, siz nasılsınız?"
"İyiyiz bizde," dedi Duygu.
"Seni merak ettik. Sesin soluğun çıkmıyor. Artık kimse benimle sporda yapmıyor zaten," dedi Yaman biraz sitemle. Gülümsedim.
"Buradan bir çıkayım yaparız merak etme."
"Kıvılcım bu çiçekleri sana kim verdi?" Dedi çiçeklerde takılı kalan Melih. Yalan söylemek istedim çünkü Melih'in üzülmesini istemiyordum. Onunla çok iyi anlaşıyorduk.
"Bir arkadaşım göndermişti sabah çok güzeller değil mi?" Dedim gülümseyerek.
"Anladım bence çok güzeller," dedi mırıltıyla.
"Ee sen ne zaman taburcu oluyorsun kaç hafta oldu?"
"Birkaç günü bulur. Ateş Uras'tan haberiniz var mı?" Diye sordum telaşlı gözlerle.
"Ben bilmiyorum," dedi Yaman ellerini ceplerine sokup.
"İnan bana bende geçen bir dosya için onunla konuşacaktım ama açmadı," dedi Duygu. Melih'e baktığımda bir şeyler biliyormuş gibiydi.
"Ben... Yani bana pek bir şey anlatmadı."
"Ne biliyorsun Melih?"
"Şu an söyleyemem," dedi. Demek ki özel bir şey.
"Duygu ve Yaman bize biraz izin verir misiniz? Lütfen."
"Tabii, zaten bir işim vardı. Akşam görüşürüz."
"Görüşürüz," dedim. Yaman biraz garip baksa da bir şey demeden çıktılar.
"Ne oldu ona? Ya da ne işler karıştırıyor?" Diye peş peşe sordum.
"Babasının yanına gitti." Babası mı? Ya ona bir şey yaparsa?
"Babasının yanına mı? O adam ona zarar verebilir!"
"Bana sadece bunu söyledi. Niye gittiğini soramadım. Telefonunu yolun kenarında bir yere atmış, tesadüfen o yoldan geçerken bizimkiler bulmuştu askeriyeye getirmişler. Bende oradan biliyorum."
"Niye yapıyor bunu ya?"
"Son zamanlarda babasından sık sık mesaj geliyordu."
"Tehdit mesajı gibi mi?"
"İçeriğini bilmiyorum sadece dertleşirken söyledi."
"Dertleştiniz mi?"
"Hayır, Barlas ile dertleşiyordu. Barlas vurulmadan önce kapıdan geçerken kulak misafiri oldum."
"Barlas ile bu kadar yakınlar mıydı?"
" Öyleymiş demek ki bende çok şaşırdım."
"O zaman Barlas biliyordur. Ama Barlas'ı telaşlandırmak da istemem zaten yeni çıktı ameliyattan."
"Barlas'ın haberi olmasa daha iyi zaten boş ver."
"Haklısın." Sorularım bitmiş, kafam da binlerce tilki oluşmuştu. Melih derin bir nefes aldı. Çiçeklere tekrar baktı ve kapıya doğru yöneldi.
"Ben artık gideyim soruların bittiyse."
"Bitti."
"Hadi dinlen sende."
"Ne yaptım da dinleneceğim ki?"
"Dayan biraz daha, " deyip gitti. Ama gerçekten burada elim kolum bağlı duruyordum. Benim acilen sahaya inmem gerekiyordu. Çok ani bir karar vermiştim. Melih çıktıktan biraz sonra üzerime bağlı her şeyi sökmüş, acısa da ayağa kalkmıştım. Bedenim yatar pozisyonda durmaktan uyuşmuştu. Biraz güçlük çeksem de kafama koyduğum şeyi yaptım.
Hızlıca üstümdeki hastane kıyafetlerinden kurtulup kendi kıyafetlerimi giydim. Telefonumu ve çantamı da yanıma alıp odadan çıktım. Buradan kurtulup Ateş Uras'ı bulmalıydım.
Kimseye görünmeden çıkmayı başaracakken arkamdan gelen bir sesle irkildim.
"Nereye böyle Kıvılcım?" Arkamı döndüğümde karşımda Barlas'ı görmemle şaşırdım. Ben tekerlekli sandalyeden kurtulmuştum. O ise bir süre daha tekerlekli sandalyeye mahkûmdu. Yine de burada olmasını istediğim en son kişiydi. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken gerilimden dudaklarımı ısırdım.
"Barlas senin ne işin var dışarda? Çok tehlikeli yeni ameliyattan çıktın!"
"Sen beni boş ver, nereye gidiyorsun?"
"Ateş Uras'ı bulmam gerek."
"Hah, işte tam bu yüzden buradayım."
Tekerlekli sandalye yardımıyla gelmişti tamam da herkesi nasıl atlatmıştı?
"Haydi gel beraber gidelim!"
Kafasını salladı. tekerlekli sandalyesini alarak hızla benim arabama sürdüm.
Onu oturttuktan sonra bende ön koltuğa geçtim. Zaten bir iki gün sonra taburcu olacaktım ve şimdi de bayağı iyi hissediyorum.
"Sana ne söyledi Ateş Uras?" Diye sordum bir yandan da arabayı sürüyordum
"Babasının onu çağırdığını söyledi. O iyi değil, Kıvılcım... Hiç iyi değil ve mantıklı düşünmüyor. Babası ona iyi bir şey yapmayacağı belli. Kimsede bana bir şey demedi senin yanına gelirken, seni ve Melih'i duyduğumda öğrendim. Gideceğini bana söylemedi sadece babasının onu çağırdığını söyledi gidecek misin diye sorduğumda hayır dedi ama fikrini değiştirecek bir şey olmuş olmalı." Kafasını cama çevirip saçlarını karıştırdı. Ne olmuştu? Babası neden onu çağırmıştı?
"Babasının Yılan Mafyası ile ilişkisi olduğunu biliyorsun değil mi?" Diye sordum.
"Evet biliyorum. Bundan korkuyorum zaten."
"Bende."
Aramızda uzun süre bir sessizlik oldu.
"Peki, biz şimdi nereye gidiyoruz?"
"Bilmiyorum, sana babasının nerede olduğunu söyledi mi?"
"Hayır, tabii ki de ama babasının ad ve soyadından adresini falan bulamaz mıyız?"
"Bulabiliriz aslında." Arabayı sakin bir yere çektim. Telefonumun ekranını açtım. Adını hatırlamıyordum. Barlas'a döndüm.
"Evet neydi adı ve soyadı?"
"Kamil Cantürk."
Sisteme adını yazıp biraz bekledim. Biraz uğraştıran da onunla ilgili bilgilere ulaşabildim.
Ancak çoğu bilgi yoktu.
"Ne oldu? Buldun mu bir şeyler?"
"Buldum. Adres dışında her şey. Yani şöyle, adres eski bir mahalleye kayıtlı ama yıllar önce. Şimdi orayla bir bağlantısı yok."
"Ama illaki bir tanıyan gören vardır. O mahalleye gidelim."
"Gidelim gitmesine de Ateş Uras'ın oradan çıkan bilgilerle bulamayız."
"Şimdilik yapabileceğimiz tek şey bu."
Haklıydı. Arabayı o adrese sürdüm. Issız bir mahalleye benzemiyordu, Gayet cıvıl cıvıldı, Etrafta çocukların koşuşturduğu bir yerdi.
Barlas ile birbirimize baktık. İkimizde şaşırdık çünkü daha tenha bir yer bekliyorduk.
"Burası olduğuna emin miyiz?"
"Evet, üç kez kontrol ettim burası."
"Kamil Cantürk gibi bir adamın burada ne işi var?"
"Bilmiyorum, zaten Ateş Uras ve Umut küçükken buradalarmış. O olaydan sonra buraya gelip gelmediğini şimdi öğreneceğiz."
Böyle bir mahallede bir şeylerin gizli kalma olasılığı sıfırdı. Ateş Uras'ın anlattıklarından daha da fazlası olduğunu düşünüyorum.
Barlas'ı arabadan zor da olsa indirip tekerlekli sandalyeye oturttum. Sonra ben onun tekerlekli arabasını sürerken o da evin yerini bulmaya çalışıyordu telefonundan.
"Bulamadım mı?"
"Buldum, biraz daha ileride yol ikiye ayrılıyor. İşte o yol ayrımından önceki mavili ev."
"Tamam."
Biraz ilerledikten sonra iki yol ayrımına yaklaşıyorduk.
Bizi tanımadıkları için garip bir ifade ile bize bakıyor daha sonra aralarında fısıldaşıyorlardı.
Sonunda evin olduğu yere gelmiştik. Mavi bir evdi ama resimdeki gibi değildi yıkık dökük girilmeyecek derecede kötü bir yerdi.
"Ee peki şimdi ne yapacağız?" Diye sordum.
"Mahalledeki insanlarla konuşalım bence. Evin bu halini zaten tahmin etmek zor değildi, kaç yıllık evden ne bekliyoruz saray olmasını falan mı?"
"Yine de gidip bir bakacağım," dedim.
"Hayır, Kıvılcım hiç mantıklı değil. Zaten yıkık dökük neyine bakacaksın?"
Ben onun kadar negatif değildim bugün.
"Belki bir şey vardır."
"Yok Kıvılcım yok anla artık yok hiç bir şey!"
Onu dinlemeyip ağaçların altına sürdüm tekerlekli arabayı sonra bana arkamdan onca söz söylemesine rağmen devam edip merakıma yenik düştüm.
Kendimi garip hissetmiştim bir hikaye burada bitmişti çok acı bir şekilde. Belki de her şey güzel girecekken...
"Neredesin, Ateş nerede?" Diye geçirdim içimden. Acaba buraya gelmiş miydi onca şeyden sonra?
Hiçbir şey yoktu. Biraz daha etrafa bakındım taşın altında bir şey vardı. Hemen taşı kaldırıp altına baktım.
Pek belirgin olmayan bir resim vardı.
Üzerine çamur bulaşmış bayağı bir yıpranmış bir fotoğraf aile vardı, Ateş Uras'ın ailesi...
Annesi,babası Ateş Uras ve Umut. İlk bakışta her şey normal gibi ama biraz daha ayrıntılı bakınca Ateş Uras haricinde herkes suratını dökmüş bir hâlde.
Annesinin gözleri yaşlı, babası sinirli gibi ve Umut ağlıyor. Ateş Uras ise gülüyor her şeye rağmen, sanki olanlar umrunda değilmiş gibi ya da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi...
Fotoğrafı çantama atıp Barlas'ın yanına döndüm.
Barlas bıraktığım yerde beni bekliyordu.
"Buldun mu bir şey?"
"Hayır, sadece bir fotoğraf."
"Fotoğraf?"
Elimdekini ona verdim. Uzun bir süre baktıktan sonra yüzüme baktı. Gözlerim dolu dolu ona bakıyordum.
"Gel buraya," dediğinde dayanamayıp gidip ona sarıldım. İç çektim. Her şey neden bu kadar zordu? Çok üzülmüştüm ona. Ailesi yok olmuştu. Gülüyordu küçükken de. Şimdi? Acı bir gülümseme.
"Tamam, üzülme onu bulalım sonra üzülürüz, beraber ağlarız. Haydi doparlan artık," dediğinde gülümsemiştim.
Kendime gelip tekerlekli sandalyeyi sürerek ilerlemeye başladık. Sokakta pek bir insan yoktu. Zaten buralarda artık çok kimse kalmamıştı.
Nihayet birini gördük. Elinde telefonla yürüyen bir kadını durdurduk.
"Merhaba, size bir soru sorabilir miyiz?" Diye sordum.
Kadın yüzme baktıktan sonra, "Tabii," dedi çekinerek de olsa.
"Kamil Cantürk'ü tanıyor musunuz?" Düşündü.
"Hayır, ben burada yaşamıyorum eşimin ailesi yaşıyor pek bilgim yok. Kimseyi tanımıyorum. Yardımcı olamadım kusura bakmayın."
"Ne kusuru iyi günler," deyip ilerlemeye devam ettik.
Bir adam ile bir kadını görünce onların yanına gittim yaşlılardı. Tanıyor olabilirlerdi.
"Merhaba, size bir soru sorabilir miyim?" Diye sordum
İkisi birbirine bakıp kadın konuştu.
"Tabii evladım sor," dedi. Adam da başını salladı.
"Uzun zamandır burada mı yaşıyorsunuz?"
"Evet yavrum on sekiz yıl kadar vardır," dedi kadın.
"Ben birini soracaktım da," dedim çekinerek.
"Sor tabii."
"Kamil Cantürk'ü tanıyor olabilir misiniz acaba?"
Birbirlerine baktıktan sonra bu sefer adam konuştu.
"Uzun zaman önce burada bir mavi ev var orada yaşıyorlardı sonra bir şey oldu ve gittiler. Yani bizde anlamadık neden gittiklerini bir anda arabaya atlayıp gittiler çok garipti."
"Peki aile içi ilişkileri nasıldı?"
Bu sefer kadın atladı olaya.
"İyi diyemezdik kızım, her seferinde bir tartışma bir bağırış sesleri, çocuk ağlama sesleri... Kâmil evde olduğunda sesler ta buraya kadar gelirdi. Aslında Kâmil çok severdi karısını yani Gözde'yi çok severdi ona kıyamazdı ama bir şeyler oldu. Ne oldu bilmem bir anda karısına kötü davranmaya başladı. Dediğim gibi şuan neredeler, ne yapıyorlar bilmem ama duyduğuma göre eşini öldürmüş falan diyorlardı. Tabii pek bir bilgim yok."
"Teşekkür ederim teyzeciğim ve amcacığım. İyi günler."
"Kızım senin adın neydi?"
"Ben Kıvılcım, yanımdaki de Barlas." Barlas onlarla konuşma işini bana bıraktığı için konuşmadı onlarla.
Yeni fark etmiş olacak ki teyze şaşırmış bir şekilde ona baktı.
"Kusura bakma oğlum seni fark edemedik."
"Yok teyzeciğim, zaten bende konuşmadığım için fark etmediniz. Peki sizin adınız neydi?"
"Ben Hatice. Bu da benim bey Namık," dedi yanındaki adamı işaret ederek.
Adam da Barlas'a bakıp gülümsedi.
"Tanıştığımıza memnun olduk," dedi Barlas gülümseyen adamın eline uzanırken. Adam istemeyince ellerini arkasında birleştirip sustu.
"Bizde oğlum bizde ama siz neden soruyorsunuz ki bunları?"
"Bir arkadaşımız ile ilgili bir sorun çıktı ailesini araştırmaya karar verdik," dedim.
"O zaman hemen bir sokak ileride amcaları ve teyzeleri de var bir de oraya bakın isterseniz."
"Tamam çok teşekkür ederiz. Sizi de yorduk."
"Yok be, kızım. Me yorması yardımcı olduysak ne güzel."
"Tekrar teşekkürler ve iyi günler!" Dedik ve ilerlemeye devam ettik.
İkimizin de aklında sorular vardı. Daha sonra telefonum çaldı şimdiye kadar gittiğimiz fark etmiş olmalılar zaten diye bakmak istemesem de ekrana baktım.
Melih arıyordu.
"Efendim Melih?" diyerek açtım.
"Neredesiniz siz herkes sizi arıyor?"
"Biz şeydeyiz..." Kısık bir sesle Barlas'a sordum
"Neredeyiz biz?" Dedim. Bilmem diyerek topu bana bıraktı.
"Nerdesiniz Kıvılcım? Bir şey mi oldu?"
"Yok yok bir şey olmadı sadece biraz hava almak ve stres atmak için gezmeye karar verdik"
"Gezmeye karar verdiniz?"
"Evet."
"Barlas bu durumdayken mi?"
"Barlas istedi zaten bende kıramadım." diyerek topu Barlas'a atınca şaşkın bir ifade ile bana baktı.
"Neyse biz zaten birkaç saat sonra geliriz hadi görüşürüz," diyerek kapattım.
"Hadi artık şu işi bitirelim."
"Bencede bulalım şu çocuğu."
"Bir kere daha arayacağım."
"Ara."
Hemen numarasını tuşlayarak aramaya başladım.
Çaldı çaldı ve yine açan olmadı.
Bir kere daha aradım ve telefon meşgule verildi.
İlk defa bir tepki verdi diye sevindim.
"Meşgule attı!"
"Yani telefon elindeydi ve bunca zamandır açmıyordu öyle mi?"
"Bunu anlamak için önce onu bulmalıyız!"
"Hayır, önce ona mesaj yaz."
"Mesaj mı? İyi ama ne yazacağım?"
"Şöyle yaz: 'Bize nerede olduğunu acilen söylenen gerekiyor güvenliğinden endişeleniyoruz.' Yaz hadi!"
"Tamam tamam," dedikten sonra hemen mesajı yazıp gönderdim. Buradan sonrası onun yazmasını beklemek ile geçecekti.
"Şimdi hastaneye dönmeden önce şu teyzesi ve amcasını görelim hemen!"
Arabaya atlayıp bir sokak ileriye gittik. Arabayı güvenli bir yere park ettim.
"Kıvılcım."
"Efendim?"
"Biz onları nasıl bulacağız ki isimlerini-"
"İsimlerini bilmiyoruz," dedim sözünü keserek. Kafasını salladı.
"Kesinlikle, peki nasıl bulacağız?"
"Bilmiyorum, şöyle yapalım şimdi onları boş verelim ve artık babasını yani Kamil Cantürk'ü araştıralım çünkü buradan bir şey bulamayacağımız belli yani."
"Haklısın, hadi hastaneye geri dönelim araştırmayı oradan yaparız."
"Tamam ama hastanede araştırma yapamıyorum."
"Az kaldı senin çıkmama zaten yarın hastaneden taburcu ol yanına Melih'i de al ve bu işi hallet," dedi kararlı bir ses tonu ile.
"Deneyeceğim," dedim.
Daha sonra arabaya binip hastaneye geri dönerken telefonum çaldı. Çantamda ki telefonu almak biraz uğraştırsa da zor da olsa elime alıp bir yola bir telefona bakarak açtım aramayı.
"Alo?" Numaraya bakmamıştım.
"Kıvılcım, beni aramışsın."
Bu ses... Ateş Uras'tı!
Gözlerimi kapayıp açtım sıkıntıyla.
"Ateş Uras? Sen neden kimsenin telefonunu açmıyorsun kaç gündür? Meraktan öldük!"
"Ben iyiyim beni merak etmeyin. Önemli bir işim vardı ve telefonum da bozulmuştu tamirden çıkalı bir saat oldu olmadı. Sen beni aradığında telefon tamircinin elimdeydi açamadım. Sen iyi misin? Barlas iyi mi?"
Barlas telefonunu yoldan bulduğunu söylediğine göre yine yalan söylüyordu.
"Bizi boşver ve bana yalan söylemeyi de bırak, yaklaşık iki haftadır neredesin?"
"Sonra konuşalım olur mu? Yarın gelirim oraya konuşuruz hadi görüşürüz." Dedi ve telefonu kapattı.
Yine bir şeyler saklıyordu benden ve yine ben bir şey yapamıyordum...
Artık sıkılmıştım bu hallerinden.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 47.34k Okunma |
4.68k Oy |
0 Takip |
75 Bölümlü Kitap |