
Herkese selamm ben geldimm
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum dolu dolu bir bölüm oldu bence.
Keyifli okumalarrrr
“Bazı savaşlar cephede başlamaz. Bir kadının kalbinde, adalet ile intikamın ilk kez birbirine karıştığı yerde başlar.”
***
Dışarıda yağmur var, içeri de iki öfkeli adam, bir çaresiz komutan ve olaylara Fransız kalan bir tim. Her şey fırtına gibi, yağmur gibi olmuş bastırmıştı. Önlem alamadık ve bizde yanan olduk. Hayatım boyunca yapmadığım şeylerin bedelini ödemek zorunda kalan bir kadın olmuştum. Hep böyleydi bu. Birileri bir şayi yapar cezasını ben çekerdim. Günah keçisi miydim? Bilmiyorum. Tek bildiğim bundan sonra hiç kimseye merhamet etmeyeceğimdi. Ben bir lidersem herkes bana uymak zorundaydı.
Yeni gelen albayın karşısında tek sıra halinde, başlarımız öne eğik ve ellerimiz arkada bekliyorduk. Bize ne söyleyecekti bilmiyorum ama ilk izlenimimiz böyle olmamalıydı. Özellikle yanan ben olacaktım çünkü sorumlu olan da bendim. Gözlerimi kapatıp açtım. Sıranın en başında Barlas, hemen yanında ben ve benim solumda Ateş Uras vardı. Başka kimseyi istememişti zaten. İkisi kavga etmiş ve benim sorumluluğumda olduğu için bende getirildim. Gözlerimi Albay'a çevirdim. Gözündeki gri çerçeveli gözlükle bizi izliyor ve bir şeyler not ediyordu. Yutkundum. O kadar dikkatli izliyordu ki kafamı kaldırıp da yanımdakilere bakamadım onlar da bana bakamadı. Suspus bekledik.
“Siz,” dedi nihayet. “Bu saçmalığı hanginiz başlattı bilmiyorum, cezasını hep birlikte çekeceksiniz. İstediğiniz gibi at koşturacağınız bir yer mi burası? Askerlik ciddi bir meslektir. Bu mesleğe yalnızca gönlünü verenler katlanır, vatanını sevenler katlanır. Siz peki? Niye buradasınız?” Ayağa kalktı yavaşça, ağır çekimde. Ellerini arkasında birleştirdi ve gözleri hepimiz de dolaştı ve bende durdu.
“Kıvılcım Ateş sensin, değil mi komutan?” Kafamı salladım gergince. Başım ağrıyordu.
“Benim,” dedim kendimden emince. Tek kaşını kaldırdı ve kafasını hafifçe salladı.
“Bu ikisi ile olan ilişkin nedir? Kavga neden çıktı?”
Kafamı önce Ateş’e sonra Barlas’a çevirdim. Yeniden albaya döndüm.
“Timdeki arkadaşlarım, olay aniden gelişti.” Cevabım oldukça basitti. Olay da kişiler de basit değildi benim için.
İnanmazca çarpık bir şekilde gülümsedi. “Sen beni aptal mı sandın? Bir lider varsa -ki ben göremiyorum, bu kavga çıkmazdı. Burada tek suçlu yok. Üçünüz de suçlusunuz. Bedel ödeyeceksiniz.” Tabii ki, zaten bedel ödemeden nefes bile almak haramdı.
Ateş ve Barlas’a çevrildi gözleri. “Adlarınız ne?” diye sordu. Önce Barlas cevap verdi.
“Barlas Kara,” dedi. “ Arktik ve saldırı uzmanıyım.”
“Ateş Uras Cantürk.” Derin bir nefes aldı. Burada bulunmak ile onu sıkıyordu. “ Taarruz ve Operasyon taşıma pilotuyum.”
Albayın gözleri ikisinde uzunca dolaştı. Sakalını sıvazladı. Bana döndüğünde odada gerilimden oluşmuş bir hava yayılmıştı. Kirpiklerimi kırıştırdım hızlıca.
“İkisine de bir hafta kesintisiz nöbet yaz. Ayrıca nöbetten sonra askeriyenin bütün ayak işlerini yükle. Ayaklarını denk alsınlar, burası ağır bir yer. Çocuk gibi oynayamayız.”
Kafamı salladım.
“Tamam Albayım.”
Ateş’in homurdandığını duydum sol tarafımda. Ona ters ters baktığımda sustu.
“Çıkabilirsiniz. İki saat sonra toplanın, konuşacağız. Malum başımızda yılanlar dolanıyor.”
Bir sürü derdimiz bitmiş gibi bir de bu kavga ile uğraşıyorduk. Adam haklıydı. Daha fena ceza gerekiyordu. İçim asla soğumamıştı. Ben önden botlarımı yere vurarak, alev topu gibi çıkmıştım. İçinde bulunduğum durum hiç hoşuma gitmemişti. Disiplini hiçe saymışlardı.
Arkamdan sessizce çıkmışlardı. Ellerimi önümde bağlayıp onlara ters ters batım. Silahımı çıkarıp vurmak istiyordum onları. Ciddiyim.
“Siz,” dedim o kadar siniliydim ki konuşamadım. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapatıp açtım. İkisi de birbirine bakıyordu ters ters.
“Barlas neden bu kadar ileri gittin?” diye sordum daha sakince. Barlas gözlerini bana çevirdi. En az benim kadar öfkeliydi. “Ben mi ileri gittim? Bu geri zekâlı başımıza neler getirdi farkında mısın? Burada zaten olmaması gereken oydu. Dinlenmesi için rapor bile yazdım. Ama bu aptal, her şeyi mahvetti.”
“Ya sen salak mısın? Hiçbir suçum yokken üstüme gelip bana yumruk atan ebem miydi? Ne sanıyorsun kendini?”
Barlas sinirle güldü. Ateş ise tek kaşı havada ona bakıyordu. Sinirden kafamı duvara vurasım gelmişti. Öksürdüm kesmeleri için.
“İkiniz de suçlusunuz, daha fazla ceza almak istemiyorsanız birbiriniz ile iyi geçinin. Anladınız mı?”
Ses yok.
“Anladınız mı dedim?” Daha yüksek sesle bağırdım. Kafalarını salladılar. Barlas yanımızda uzaklaştı. Ateş’e baktım. O da bana bakıyordu. “Kıvılcım gerçekten seni zor duruma düşürmek istemedim. Özür dilerim,” dedi mahcup bir şekilde. Yüz ifadem düzdü. Çenesi kasıldı ve omuzlarını düşürdü. Mavi gözleri gözlerime kilitlenmişti. Yutkundum.
“Benim yapmadığım şeylerden yine ben sorumlu tutuluyorum. Bu canımı sıkıyor Ateş. Hareketlerinizin neye yol açtığını hiç düşünmüyorsunuz. Bütün yük omuzlarımda zaten. Nefes alamıyorum bazen. Anlıyor musun?”
Kafasını salladı ve yanıma gelip önümde durdu. Ellerime uzandı ama geri çektim. “İşlerim var, görüşürüz.” Yanından yavaşça uzaklaştım. Bazen her şey üstüme geliyordu. Sabrım her geçen gün taşıyordu.
...
Baş ağrısını dayanılmaz noktalarındaydım. Gözlerim bile acıyordu. Kendimi öylesine kötü hissediyordum ki uyumak için yer arıyordum. Maalesef ki Albay bizi topladığı için buna imkânım yoktu. Ruhsuz gözlerle timimi izliyor, yapacaklarımı düşünüyordum. Kafamda birçok düşünce vardı, hiçbiri bir çözüme kavuşmuyordu.
Ateş ve Barlas’ın arası hala gergindi ve bu ekibe de yansımıştı. Kimse konuşmuyordu. İkisi de ayrı uçlardaydı ve içlerinden ne geçirdiklerini bilmiyordum. Açıkçası bu tartışmanın neden çıktığını da bilmiyordum. Çıkar yol da bulamıyordum. Barlas neden böyle bir tepki verdi? Aslı ile ne konuştu? Ateş ile ne sorunu var?
Ellerim arkamda birleşik, herkesin sırada olduğundan emin bir şekilde albayı bekliyordum. Bana vereceği cezayı düşünüyordum. Bunca işimin arasında bir de bu çıkmıştı başıma. Allah da bana sabır versindi. Bir arpa boyu yol kat edememiş, beceriksiz bir liderdim ben. Şimdi ne yapacaktım? Yılanlar her geçen saniye ilerlerken biz ne yapıyorduk? İki kişinin ego savaşını izliyorduk. Aman ne güzel.
Toplantı odasının kapısı kapandığında ses yankı yaptı. O yankı, göğsümde bir yere çarptı sanki. İçeride kan kokusu, ter kokusu ve gurur kırıklığı vardı. Ateş’in dudağı patlamıştı. Barlas’ın kaşı açılmıştı. İkisi de nefes nefeseydi. Ama kimse geri adım atmıyordu. Herkes yavaş yavaş fark etti onu. Gürültü kesildi. Nefesler ağırlaştı.
Ben dik durmaya çalıştım. Gözyaşımı silmiştim ama gözlerimin kızarıklığını saklayamıyordum.
Kimse konuşmadı.
O an anladım. Bu sadece bir kavga değildi. Bu bir sınavdı. Ve biz sınıfta kalmıştık.
“Toplanın.” dedi tek kelimeyle.
Tim otomatik refleksle hizaya geçti. Ben en önde duruyordum. Omuzlarımı geriye attım. Çenem hafif yukarıdaydı. İçim titriyordu ama belli etmedim.
Albay ağır ağır yürüdü önümüzde.
“Bu tabloyu bana kim açıklayacak?” diye sordu.
Ses yok.
Bir adım öne çıktım. “Komutanım—”
“Elbette sen,” dedi sözümü keserek. “Her zaman olduğu gibi.”
Cümlesi tokat gibi yüzüme çarptı. Yutkundum.
“Timim arasında yaşanan disiplinsizlikten ben sorumluyum komutanım.”
“Disiplinsizlik?” Kaşını kaldırdı. “Ben burada küçük bir tartışma görmedim komutan. Güç savaşı gördüm.”
Gözlerim istemsizce Ateş’e, sonra Barlas’a kaydı. İkisi de ileri bakıyordu.
Albay durdu. Tam karşımda.
“Sen lider misin Kıvılcım Ateş?” Liderdim.
“Evet komutanım.”
“Değilsin.” Sesi içimdeki küçük kızı kıracak kadar sert ama doğruydu. İtiraz edemezdim buna hakkım yoktu. Değildim. Bunca zamandır çıktığım her savaş gözümün önüne üne geldi. Yılan mafyasına karşı yürüttüğüm operasyon, yanan evler, aileler... Ben başarısızdım. Elimdeki hiçbir iş yolunda gitmiyordu. Dudaklarım istemsizce yana kıvrıldı. Bu ağlamamak için verdiğim bir savaşın meyvesiydi. Gülümsemek.
Eski hain Albay bozuntusu ile aramda geçen, tozlu raflar arasına karışmış bir anı geldi aklıma...
Geçmiş.
Ellerim arkamda birleşmiş, Albay'ın önünde ayakta dikiliyordum. Albay, sigarasından nefes çekti. Son zamanlarda beni hep azarlıyor, kimsesizliğimi gözüme sokuyordu. Ailemin olmadığını ve savaşmam gerektiğini bu yolda karşıma birçok düşmanın çıkacağını söylüyordu. “Benim haricimde herkese güvenme. Bana güveniyorsun değil mi?” Kafamı salladım. O zamanlar ona deli gibi bağlıydım. İdolüm oydu.
“Güzel,” dedi dudakları yana kıvrılmış şekilde. “O hâlde beni iyi dinle, küçük felaket.” Kulaklarımı işaret etti ve devam etti.
“Lider potansiyelin var, Kıvılcım. Yalnızca acımasız olmalı ve saf olmayı kesmelisin. Onca acıyı niye çektin Kıvılcım? Neden lider olmak istemiyorsun? Aptal mısın sen?”
Aptalın ne demek olduğunu bile yeni kavramış bir kız çocuğuna; bir timi, orduyu, kendinden yaşça büyükleri yönetmeye teşvik ediyordu. Gözlerim büyüdü, sesim cılızdı.
“Ben... Hazır değilim. Asker olmak istiyorum, lider olmaya uygun değilim. Bağışlayın Albay'ım ama yapamam.”
Masasında öne doğru eğildi. Gözlerime öfkeyle bakarken elindeki izmariti de söndürdü. Bir adım geri gittim. Ellerim titremişti. Sorumluluk alacak yaşta değildim. Bana sorumluluktan başka bir şey vermediler. Oyuncaklarım yapmayı başardığım işlerdi.
“Yapacaksın,” dedi itiraz istemediğini belli edercesine. “Ne zannediyorsun? Bu savaş nasıl duracak? İntikamı kim alacak?”
İntikam... Ailem... Liderlik. Üç kelime bütün bir hayatımın kısa özetiydi.
Ne acıydı ama değil mi?
Gözümden tek damla yaş süzüldü. Kıpırdamıyordum. Uyumak istiyordum, çocuk olmak ne demekti? Bunu öğrenmek istiyordum.
Şimdiki Zaman.
“Değilsin.” Yutkundum. “Lider olsaydın, iki adamın kişisel meseleleri timin ortasında yumruklaşmaya dönüşmezdi. Lider olsaydın, emir verdiğinde dururlardı. Onlara bağırdın. Kimse seni duymadı.”
Kan beynime sıçradı. Çünkü haklıydı.
“Demek ki sesin var ama ağırlığın yok.”
Timden biri bile kıpırdamadı. O sessizlikte nefes alışlarım duyuluyordu.
“Bu bir askerî birlik. Duygusal kriz merkezi değil. Eğer timindeki herkes kendi egosunu kontrol edemiyorsa, bu senin kontrol eksikliğindir.”
“Anlaşıldı komutanım,” dedim. Sesim düzdü. İçim paramparça olsa da.
Arkasını dönüp iki adım attı. Sonra yeniden konuştu.
“Ateş Uras Cantürk.”
“Komutanım.”
“Barlas Kara.”
“Komutanım.”
“İkiniz bir hafta kesintisiz nöbet alacaksınız. Fiziksel eğitim programınız iki katına çıkarılacak. Ayrıca birbirinizle eşleştirileceksiniz.”
Ateş’in çenesinin kasıldığını gördüm. Barlas’ın omzu gerildi.
Albay devam etti:
“Ve eğer bir daha birbirinize el kaldırırsanız, askerî mahkemede buluşuruz.”
Sonra bana döndü.
Asıl darbe o an geldi.
“Kıvılcım Ateş.”
“Komutanım.”
“Sen de cezalı sayılıyorsun.”
Göğsüm sıkıştı ama gözlerimi kaçırmadım.
“Bir lider timini kontrol edemiyorsa, o lider kendini yeniden eğitecek demektir. Önümüzdeki bir ay boyunca operasyon planlarının son onayını sen vermeyeceksin. Yetkin geçici olarak askıya alındı.”
O an odadaki hava değişti. Bazıları gözlerini kaçırdı, bazıları omuzlarını düşürdü. Sanırım otoritem ve güvenim gittikçe azalıyordu. Derin bir nefes aldım. Sakin olacaktım.
Timdeki herkes hissetti. Kâl gelmiş gibi kaldım. Ellerim yumruk olmuştu. İçimde yıllar önce zaten bu işe uygun olmadığımı haykırdığım ama kale alınmadığım şimdi uygun olduğumu düşündüğüm ama aslında uygun olmadığımın yüzüme vurulması ağır bir darbe yarattı.
“Yerine geçici sorumlu atayacağım. Sen gözlemleyeceksin. Öğreneceksin. Eğer bir ay sonra hâlâ timin üzerinde sözün geçmiyorsa, komutanlığın kalıcı olarak alınır.”
Kalbim bir saniyeliğine durdu sandım.
Ama dik durdum.
“Emredersiniz komutanım.”
Sesim titremedi. Buna şaşırdım.
Albay gözlerimin içine baktı uzun uzun. Sanki beni çözmeye çalışıyordu.
“Lider olmak bağırmak değildir. İnsanların sen konuşmadan susmasıdır.”
Sonra timin tamamına döndü.
“Dağılın.”
Kimse konuşmadı. Kimse kıpırdamadı.
Ben bir adım geri çekildim. İlk defa timimin ortasında kendimi küçük hissettim. Ateş bana bakıyordu. Barlas da. Ama o bakışlarda destek mi vardı, suçluluk mu, bilmiyordum.
İçimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Ben komutanım. Komutanım… değil mi?
O an anladım.
Bu kavga iki adamın meselesi değildi.
Bu benim liderliğimin sınavıydı.
Ve ya güçlenecektim ya da gerçekten kaybedecektim.
...
İnsanı kendi egosundan daha iyi bir darbe yıkamazdı sanırım. Karakterim ego üzerine kurulu değildi. Bugün anladım ki egosuz da değildi.
Beste, Melih, Bulut, Murat ve ben önümüzdeki çayları ağır ağır yudumluyorduk. Sessizdik. Konuşulanlar konuşulmuş, söylenenler söylenmişti. Bardağın içinden dışarıya süzülen dumanı izledim. Albayın söyledikleri beynimde tekrar edip durdukça geriliyor, kendi kendimi yiyordum. Nasıl komutan olamazdım ben? Neden her şey benim başıma patlıyordu?
Şekersiz çayımı ağzıma götürdüğümde dilimin üzerinde sıcak ve tatsız bir tat oluştu. Çayı çok sevmez, kahve kadar da aramazdım. Kahve içmek istedim ama çay getirilince de uyum sağlamak istedim. Ateş ve Barlas’ın nerede olduğunu bilmiyordum. İkisini de uzunca bir süre gözüm görmek istemiyordu. Her şey onların yüzünden olmuştu.
Aslının araması düştü telefonumun ekranına. Aramayı yanıtlamadan önce sakin ve yalnız olacağım bir yere gittim. Sonra da yanıtladım. Her şey bu telefonla başlamıştı.
“Aslı.”
“Kıvılcım, nasılsın?” Süper.
“Her zamanki gibi,” dedim. Alnımı sıvazladım, hala başım ağrıyordu ve ilaç içmeme rağmen durmuyordu. “Sen?”
“Kıvılcım ben iyiyim de... Barlas’a bir şey dedim ben. Ve... Ve şey oldu,” dedi kekeleyerek. Kaşlarım çatıldı ve olaya konsantre oldum. Barlas’a ne demişti? Olayları o mu başlattı? Neler oluyordu?
“Devam et.”
Derin bir nefes aldı. “Barlas benimle konuşmadan önce Ateş ile konuşuyorduk ya... Ben de şey, Barlas’a ‘Ateş seni çok özledim’ dedim. Ama yanlış anlama, kafam karıştı ne diyeceğimi bilemedim. Barlas’a söylemek istedim. Anlatamıyorum ama anla beni Kıvılcım... Ateş’e bir şey hissetmiyorum. Dilim dönmedi heyeca-”
“Aslı,” dedim ne diyeceğimi bilemeden. Onca şey söylemişti. Hepsi kafamda dönüyordu. Az önce terli olan ellerim şimdi buz gibiydi. Titriyordum. Ağlamak istedim. Aslı hala Ateş’i mi seviyordu? Barlas yanlış mı anladı? Şimdi ne yapacaktım?
“Kıvılcım,” dedi ağladığını anladığım boğuk sesle. Ağlıyor, cümleleri toparlayamıyordu. “Ben gerçekten onu sevmiyorum. Barlas beni yanlış anladı, sende anladın belli ki. Vallahi, yemin ederim ben yanlış söyledim. Sevmiyorum ben onu. Hain değilim sana ihanet etmedim.”
“Aslı tamam,” dedim sakince. “Tamam sorun yok. Halledeceğim. Onu sevmediğini biliyorum. Merak etme, ağlama da.”
Boğazıma gitti ellerim. Sıkmak istedim.
“Ne yapacağımı bilmiyorum, bana yardım et ne olur,” diye fısıldadı içli bir sesle. Ben de ne yapacağımı bilmiyordum. Karmakarışıktım.
“Tamam,” dedim dalgınca. “Halledeceğim.”
“Kıvılcım?” Telefon kulağımda arkama döndüm. Barlas bana seslenmişti. Duraksadım.
“Efendim?” dedim telefonu kulağımdan uzaklaştırıp.
“Aslı mı o?”
Kafamı salladım. “Ne istiyor senden?” Aslı bizi duymuyordu, aramayı kapatmıştım. Kırıcı bir şey diyecekti belli ki.
“Aramızda bir sorun. Seni ilgilendirmez.”
Güldü. “Benimle ilgili olan sorun mu ilgilendirmiyor beni?”
“Barlas,” dedim sabır diler gibi. “Sen benim telefonlarımı mı dinliyorsun?”
Cıkladı. “Ben senin ne yapmaya çalıştığını anlıyorum. Çocukken de böyle hep başkalarını düşünürdün zaten. Ne söyledi bana biliyor musun? Bana senin sevgilin olacak itin adını söyledi ve özledim dedi? Bu ne demek Kıvılcım? Sen şu an sence kimi savunmalı ve kimin tarafında olmalısın? İhaneti bu kadar çabuk affedecek misin?”
O kadar hızlı ve acımasızca sormuştu ki ciddi ciddi düşündüm. Kendimi çaresiz hissettim. Ne yapacaktım?
Barlas’a döndü bakışlarım. Çevremizde kimse yoktu neyse ki. Odadaki açık pencerelerden giren hava içerideki gerginliği asla azaltmadı. Barlas elini hınçla saçlarından geçirdi. Saçları dağıldı, öfkesi dinmedi.
“Tamam, biraz sakin ol. Hem Aslı ile konuştum ben ve bana isteyerek yapmadığını, heyecandan kafasının karıştığını söyledi. Onun bir suçu yok.”
“Yok mu?” dedi, kafamı salladım. “Onunla sakince ve onu kırmadan konuşmanı istiyorum. Ayrıca Ateş’ten de özür dileyeceksin,” dediğimde gözleri sinirle bana döndü. Tek kaşı havadaydı. Ellerimi önümde bağladım. Ateş’in suçu yoktu, her şey bir yanlış anlaşılmaydı. Aslı ve Ateş’in arasında da bir şey yoktu. Buna inanıyordum.
Barlas bir adım attı. Bu sefer bana sinirlenmişti. Onunla hiç kavga etmezdik. Ancak büyümüştük ve bazı şeyler değişiyordu. Önceliklerimiz veya kararlarımız.
“Kızım sen kafayı mı yedin? Manipülenin babasını mı yediriyorlar sana? Manyak mısın sen? Bizi ayakta uyutmuşlar diyorum. Başından beri belliydi zaten her şey. “
Kafamı inatla iki yana salladım. “Anlamıyor musun?” Ellerimi çözdüm ve önüme gelen saç tutamımı kulağımın arkasına iteledim. Daralmıştım. Telefonum titriyordu ama şimdi sırası değildi. “Ateş’in Aslı ile bir işi yok. Senin aksine ben ikisine de güveniyo-”
“Hep güvendiğin dağlara kar yağıyor ama sen asla ders almıyorsun, Kıvılcım.”
Yutkundum. Gözlerimi kaçırdım. Haklıydı. Çok haklıydı. Yine de savunmaya devam ettim. Sokrates düşüncelerini benim kadar savunmamıştır.
“Eminim ki sen anın rehaveti ile bu saçma sapan düşüncelere kapıldın. Çok geç olmadan Aslı ve Ateş’ten özür dile, Barlas. Yoksa seninle ben bile konuşmam. Anladın mı?”
Derin bir nefes aldı. Kapının açılış sesi kulaklarımıza doldu. İkimizde sustuk Gelen kişiye baktık. Melih ve Beste gelmişti.
Beste benim kadar gergindi beni merak etmiş olduğunu düşündüm. Melih ise... Her zaman ki gibiydi. Eller ceplerinde ve gözlerinde dedikodu var mı diyen klasik bakış. Bazen Ateş ile bir akrabalık bağı var mı diye sorguluyordum. Şimdilik bunu düşünmeyi es geçtim. Onlar da kapıyı kapatıp yanımıza geldiler.
“Ne oluyor? Herkes mayın tarlası gibi.” Melih’in sorusu cevapsız kalacakken Barlas konuştu. “Güvendiğimiz karlara karlar yağıyor koçum. Bakalım bu karları kim temizleyecek?” Bana sormuştu. Yüzüme son kez baktı ve kapıyı çarparak çıktı. Of çektim, önümdeki sandalyeye oturdum. Yumruk yaptığım elimi şakağıma yasladım ve düşünmeye devam ettim. Barlas’ın en ufak haklılık payı varsa ne olacaktı?
Beste sıkıntıyla yanıma sandalye çekti. En az benim kadar dertliydi. Bugün herkeste bir dert vardı. Çözülmesi sıkıntıydı.
On dakika kadar kimse konuşmadı. Melih sonunda dayanamadı tabii.
“Ya kızlar az kendinize gelin! Biz neleri aştık, bunları da hallederiz. Kıvılcım, Ateş seni arıyordu. Bestecim seni de mafyacık bey arıyordu. Haberiniz olsun yani.”
Melih ayakta dikilmiş sırıtıyordu. “Kes sesini, yeterince derdimiz var seninle uğraşamayız.” Beste’nin sözü ile Melih sırıtmayı kesti. Sandalyeyi ters çevirdi ve ikimizi de görecek şekilde ayarladı. Dudaklarını büzdü. “Anlatın sisterler, dinliyorum. Abiniz burada rahat olun siz. Asarız da keseriz de. Siz adres, ad, soyad, kimlik verin ben hallederim.” Saçmalaması ile Beste ile birbirimize baktık, ikimizde gülümsedik. Melih de gülümsedi.
“Hah şöyle ya,” dedi. “Az gülün. Yani az gülün derken neyse ya siz anladınız işte. Üşendim şimdi. Ee komutan hanım şimdi ne yapcaz?”
“Bilmiyorum,” dedim. Bilmiyordum. Başım ağrıyordu, susmuyordu kafam. Of'tu.
“Beste sana ne oldu?” Sahiden ona ne olmuştu şimdi? Kafamı ona çevirdim. İkimize baktı. Ayak ayak üstüne atmış, geriye yaslanmış ve kollarını önünde bağlamıştı. Rahat olduğu kadar gergindi. Bacaklarını sallayıp duruyordu.
“Hiç,” dedi. İkimizde inanmadık. “
“Anlat, yabancı yok burada.”
“Bir şey yok dedim ya Melih!”
“Beste,” dedim sakin bir sesle. “Dertli dertli oturuyorsun, sorun ne canım?”
“Kıvılcım senin derdin sana yeter beni boş ver.”
“Ben alıştım artık. Hadi merak ettim anlat da bilelim.”
İstekle ona baktık. En sonunda pes etti. Kollarını çözdü ve yerinde dikleşti.
“Atilla,” dedi iç çekip. “Ee?” dedi Melih sabırsızca. Ona tersçe baktığımda omuz silkti.
Beste devam etti. “Uzun zamandır bir garip.”
“Nasıl yani?” Melih yine konuşunca kafasına bir tane vurdum. Yalandan acımış gibi baktı bana. Sustu yine.
“Ne bileyim... Aramıyor da buraya da gelmiyor. Anlamadım ben de. Neyse napıyorsa yapsın umurum dışı.”
“Hm, öyle mi? Bence sen aşıksın geçmiş olsun.”
“Haber edersin,” dedi Beste alaya alarak. “Ne aşkı hem. Ben onda-”
“Nefret ediyorsun?” dediğimde kafasını salladı.
“Evet.”
“Yani şimdi o başka birini koluna taksa... Sen bayılmazsın?”
“Yo,” dedi o harfini uzattı ve omuz silkti.
“Kahrından ölmez, beddualar okuyup arabeske bağlamazsın.”
“Asla.”
“Zaten o zengindi. Kol saatine bile paran yetmez boş ver. Davul bile dengi dengine.”
Melih Beste’nin de gayet maddi gücü yüksek olduğunu unutuyordu. Beste de Atilla gibi zengin zevklerine sahipti. Altın takıları, pahalı kıyafet, çanta vs severdi. Atilla gibiydi. Davul dengindeydi zaten.
“Ben zaten zenginim, tatlım.”
“Vay anasını,” dedi Melih gözleri parlarken. “Sen git ne olursa olsun onunla evlen ve beni de evlatlık alın. Söz küçük bir çocuk gibi takılır, odanıza bile girmem.” Melih’in iki elini de birleştirip lütfen der gibi bakış atmasıyla, Beste’nin şoka girmesi bir oldu. Gözlerini kıstı. “Siktir git başımdan Melih. Evladım benden niye büyük ayrıca?”
“Ben senden büyük müyüm?”
“Sen otuzuna merdiven dayıyorsun, ben yirmi altı yaşındayım.”
“Siktir!” dedi aydınlanmayla. Ayağa kalkıp volta attı. “Yaşlanıyorum ve sevgilim bile yok. Kahrol dünya.”
“Günaydın,” dedim alayla.
Kapının açılması ile hepimizin gülümsemesi yerini meraka bıraktı. İçeri bir hışımla Ateş girdi. Daha doğrusu kafasını uzattı. Gözleri bizi bulunca tamamen içeri girdi. Yanıma doğru adımlarken sakindi.
“Kıvılcım,” dedi gözlerime bakarak. “Her yerde seni arıyordum. Niye aramamı açmıyorsun? Çok önemli işlerin mi var?” Melih ve Beste’ye bakarak sormuştu.
Hafifçe gülümsedim. “Muhabbete dalmışım ve telefonumun şarjı bitti.”
Bu kısmen doğruydu.
“Öyle mi? Ne konuşuyordunuz?” Ellerini ceplerine sokarak merakla Melih’e baktı.
“Bizde olaylar bitmez kankacım,” dedi Melih. Haklıydı. “Atilla’nın dedikodusunu yapıyoruz.”
“Melih,” dedi Beste uyarır gibi.
Melih kendi gibi birini bulduğundan layı abarta abarta anlatmıştı. Yetmemişti, karargahtaki askerlerin de dedikodusunu anlatmıştı. Ateş bunları öylesine merakla ve ilgiyle dinlemişti ki... Beni bile bu kadar ilgiyle dinlemiyordu.
“... Bunun eski sevgilisi de buna borç takmış ve yurt dışına kaçmış işte.”
“Oha, bunu nereden duydun?”
“Networküm geniştir benim.”
“Ee iyi de şimdi-”
“Ay yeter!” diye patladım. Her şey bitmişti, sıra da başkalarının hayatıı mı vardı?
İkisi de bana döndü. Beste telefonuna gömülmüştü zaten.
“Komutan bir dur da az lak lak yapalım ya. Hep ciddiyet, hep acı kan vahşet mi olsun istiyorsun kızım?” dedi Melih gözlerini kısarak. Ona dik dik baktım. Ateş’e de baktım. Boğazını temizledi. “Asker Hanım ne diyorsa o, hem bize ne yani el alem ne yapmışsa. Di mi Kıvılcım?”
Şöyle yola gelin.
“Yok yok Kıvılcım’a göre biz hep ağlayalım hiç gülmeyelim hep ciddiyet tek otorite!”
“Melih, devam et bak sana neler yapıyorum,” dedim sinirle.
Biz didişmeye devam ederken kapı yeniden açıldı. Bu sefer gelen kişi teğmenlerden biriydi. Sustuk. Daha fazla bu ortamda kalmak istemedim ve odadan çıktım. Peşimden Ateş de çıktı. Bir adım gerimdeydi. Bahçeye attım kendimi hava almak istedim. Hayat üstüme üstüme gelirken nefes almaya bile fırsatım olmuyordu bazen.
Bahçede en köşede bir çardak vardı. Oraya yürüdüm. Ateş’in adımlarını duymuyordum, içeride kalmak istemişti sanırım. Tek başıma oturdum çardakta. Ellerimi cebime soktum. Hava yağmurdan sonra serindi. Hafiften üşümüştüm.
“Güzelim,” Ateş’in seslenmesi ile bakışlarımı ona çevirdim. Elinde kendi ceketi vardı kendisi yerine bana uzattı. Almayınca omuzlarıma nazikçe örtüp omzuma öpücük kondurdu. Yanıma aramızda küçük bir boşluk bırakacak şekilde oturdu.
“Kafan çok mu dolu?”
“Evet.”
“Benimde.”
“Her şey çok hızlı gelişiyor. Ayak uydurması zorlaşıyor. Her geçen gün davamdan uzaklaşıyorum gibi.”
“İleriye adım atamıyoruz. Umudumuzu kaybetmeyelim tamam mı? Halledeceğiz. Kafamda bir şeyler var gibi. Ama önce izin verirsen Ediz’i dövmek istiyorum.”
Tek kaşım havada ona baktım. “Pardon?”
Yanağıma hızlı bir öpücük kondurdu. “Şaka yaptım,” dedi muzip bir şekilde göz kırpıp.
“Yapma şaka falan. Hiç havamda değilim.”
“Belli. Barlas ile ne konuştunuz?” Duraksadım, konuştuğumuzu nereden biliyordu?
“Nereden duydun?”
“Duyduk işte, ne konuştunuz?”
Onun haberi yoktu tabii ki. Bunu ona söylemeli miydim bilmiyorum. Kafam karışıktı.
“Senden özür dilemesini istedim.”
“Başka?”
“Başka bir şey yok.”
“Kıvılcım, söyler misin ben mi bulayım?”
Sabrı kalmamış gibiydi. Daha ciddiydi şimdi. Omuzlarım düştü. Yüzüne baktım. İfademin ne kadar kararsız olduğunu biliyordum. O da ısrarcıydı.
“Ateş sana bir soru soracağım. Dürüst olacaksın.”
“Tamam.”
Derin nefes aldım. Nasıl sorulurdu bu? Cümleyi kafamda tarttım. Öyle sordum.
“Aslı ile aranız da geçmişte bir şey oldu mu?”
Dudakları düz bir çizgi haline geldi. İma ettiğim şeyi de anladı bunu bana Barlas’ın kafama soktığunu da. Kaşlarını çattı. “Hayır,” dedi kesin dille. “O mu sokuyor bunu kafana?”
“Sadece merak ettim.”
“Aynen,” dedi alayla göz devirip. “Ben kör değilim, aptal da. En başından beri belki de buraya adım attığımdan beri Barlas’ın benden hazzetmediğini biliyordum. Aslı’yı da ilk gördüğünden beri seviyor. Seni de kardeşi olarak görüyor. Buna da eyvallah ama bu kadarı fazla. Gerçekten çok fazla. Ben Barlas yanlış anlamasın diye Aslı ile minimum düzeyde iletişim kuruyorum. Ona inanmadın değil mi? Aklından şüphe geçmedi... Değil mi?”
Evet, ona güveniyordum. Aklımdan geçmesini istemediğim ihtimaller geçti yalan yok. Yapmadım diyorsa yapmamıştır. Gülümsedim.
“Dedim ya sadece sordum. Aklımdan ihtimalinden çok senin en yakın arkadaşım ile öyle bir şey yapmayacağına güvenim tamdı.”
İçimdeki sahici bir rahatlamayla, iyice sırnaştım ona. Kollarımı beline sardım ve başımı omzuna yasladım. Güvendiğim dağlar sapasağlam duruyordu.
Saçıma öpücük kondurdu. Hafifçe eğildi ve göz göze geldik. “Sana ihanet edecek adam mıyım ben?”
“Hayır.”
“Kesinlikle hayır.”
Onu çok seviyorum.
...
“Harabe hâle getirdiğimiz hiçbir şeyden özür dilemeyeceğiz. Siz Türkler anlamalısınız ki, biz size hep zarar verecek kadar yakınınızda olacağız. Yılan Mafyası, gururla sunar.”
Engerek Gazetesi. Sayfa 6.
“Devran mı dönüyor yoksa devrim mi oluyor? Terör Örgütü, aynı zamanda adı uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçırma ve kullanma, yasa dışı silah satımından suçlanan Yılan Mafyası gün geçtikçe Azrail'in ta kendisi olacak kadar gözünü karartmış durumda. Ülke de ciddi bir suç oranı artışı ve kaçırılma, cinayet ifadeleri kaynarken biz olayların başlangıcını araştırıyoruz. Yılan Mafyası kim? Nerede?”
İklim Gazetesi, sayfa 4.
“O gün kimse farkında değildi. Ama bir kıvılcım, bir imparatorluk kadar büyük bir karanlığı yakmaya hazırlanıyordu.”
...
2 Hafta Sonra, Karargah.
“Ben içeri gireceğim.” Sesim tok kendinden emin çıkmıştı. Odada oluşan gerilim umurumda değildi. İblislerle iblis gibi savaşacaktım. Gözümü o kadar karartmış, kafamdaki planları öylesine oturtmuştum ki bu savaş artık bizimdi. Peki neden bu kadar gözümü karartmıştım?
Bundan yaklaşık beş gün önce, Yılan Mafyası askeriyenin sınırları içerisine bir bomba bırakmıştı. Bomba aktifti ve ge fark etseydik cesetimiz çıkacaktı. Mecliste, haberlerde, her yerde bu haber konuşuldu. İnsanlar da artık tehlikenin farkındaydı. Bu benim üzerime sorumluluk yüklemişti.
Tim de yeni gelen albay da dahil herkes buradaydı. Bir adım önde albaya, yarbaylara ve üstlere açıklamamı yapıyordum. Artık her hareketimi bildirmek zorundaydı. Bu beni çok zorlamıştı.
“İnlerine mi gireceksin, Üsteğmen?” Yüzbaşı Yavuz’un sözleri ile ona döndüm. Masa da benim planlarıma destek çıkacağını düşündüğüm tek kişiydi. Yaklaşık otuz yaşında, esmer, kahverengi gözlü ve soğuk bir adamdı. Ondan görevleri alır ve ona günün raporunu verirdim.
“Evet, Yüzbaşım.”
“Bu bile bile ölüme gitmek olur. Bence daha mantıklı bir yol bulmalıyız,” dedi Binbaşı Yakup. Askeriye de pek sevilmezdi. Her şeye itiraz ederdi. Çenemi dikleştirdim. Dsoyayı uzattım. “Timimden veya askerlerden kimseyi oraya sokup vebal almak istemem. Ben halledeceğim. Oraya gireceğim,köstebek de yerleştireceğim. Beni esir aldıklarını sanacaklar ama iş çok farklı olacak. Bunu burada benden başka kimse yapamaz.”
“Kendine çok mu güveniyorsun?”
“Evet,” dedim şüphesiz.
“Haklı,” dedi Yüzbaşı çenesini sıvazlayıp. “Ancak onun gibi ateşlerle sınanan biri yapabilir. Cehennemde doğmuş biri, yanmaktan kaçmaz.”
Sessizlik oluştu. Time baktım. Hepsinin güven dolu bakışları beni bulmuştu. Ateş’e baktım. Hafifçe gülümsedi ve göz kırptı. Kirpiklerimi iki kez kırptım. Önüme döndüm. Tartışıyorlardı. Benim daha fazla vakit kaybetmek istemediğimi anlamışlardı.
“Nasıl gireceksin içlerine? Senin Türk olduğunu anlarlarsa, seni esir olarak alırlar. Hâlâ orada olan askerlerimiz var bizim, Şafak. İyi düşün bu işi,” dedi Albay.
“Kaybetmeyeceğim. Bana güvenin, tek kaybedeceğim şey bir avuç canımken, bunca canı hiçe sayamam. Ölürsem, şehit sayacağım kendimi. Mutlu da olacağım. Ben Kıvılcım... Kıvılcım Ateş. Namı-ı diğer, Şafak. Namusum üzerine yemin ederim, onları bu dünyadan kazımadan kendime asker bile demeyeceğim.”
Sözlerim geniş salonda duvarlara kadar çarparken, düz bir ifade ile üstlerimde gezindi gözlerim. Hepsi oldukça düşünceliydi. Belki de ben genç olduğum için hayaller kurduğumu düşünüyorlardı, bilmiyorum. Ben emindim. Çenemi dikleştirdim, gözümü bile kırpmadan ellerimi arkamda bağlamış dikiliyordum. Sessizlik hakimdi. Kimseden nefes sesleri dışında ses gelmiyordu. Yeniden Ateş’e baktım. İstemsiz oluyordu bu. Ona bakmak istiyordum, onun da bana bakmasını istiyordum. Gurur duysunlar istiyordum. Annem ve babam beni görsün istiyordum. Eğer bu davada öleceksem, bir kez onları görmek için her şeyi yapardım. Yangınlar çıkarır, içlerine atlardım.
Onlar seni yukarıdan izliyorlar, seninle gurur duyuyorlar. Özellikle baban, seni çok seviyorlar. İçimdeki ses haklıydı.
Buğulandı gözlerim. Kendimi kimsesiz hissettim bir an. Sonra Ateş ile göz göze geldik. Dudaklarını kıpırdattı, okumaya çalıştım. Seninle gurur duyuyorum, sevgilim...
Yüzümde yağmur suyu almış fidanlar gibi güller açtı. Kimsesiz hissetmedim. Arkamda koca bir dağ, omuz varmış gibi dikleştim. Gülümsüyordum.
“Peki,” dedi Albay. Bakışlarım yeniden onlara döndü. Heyecanladım. “Bir lider olarak sorumluluğu tamamen kendi üstüne alman takdir edilir bir hareket. Seni yeni tanıyorum ve anladığım kadarıyla buradaki herkes seni seviyor ve güveniyor. Bende güvenmek istiyorum. Planını uygulu her türlü desteği vereceğim, Üsteğmen. Yalnız bu görevden sağ dönersen ilk başta ben seninle gurur duyacağım.”
Gurur duymak... Benimle gurur duyuyordu! Bana lider dedi! Herkes beni mi seviyormuş? Bu kadar çok sevenim var mıydı? Gözlerim parıldadı, ağlamak istedim. Sevinçtendi ama bu. Gururdan.
Melih’in hemen yanında duran Barlas’a baktım. Gözlerinden bile anlıyordum bana sonuna kadar güvendiğini. O gerçekten benim abimdi. Gülümsedim. Göz kırptı.
“Teşekkür ederim,” dedim küçük bir çocuk gibi. “Bana güvendiğiniz ve sevdiğiniz için.”
“Dağılabilirsiniz.”
Herkes yavaşça çıkmıştı. Ben de heyecanla dışarı attım kendimi. Ateş ve ekip beni bekliyordu. Önce Ateş’i gördü gözlerim. Gözleri nemliydi benim gibi. Beni görünce kollarını açtı. Hızlıca gidip boynuna sardım ellerimi. Sımsıkı sardı bedenimi. O ana kadar sıcacık bir eve gitmenin ne demek olduğunu bilmiyordum. Öğrenmiştim.
Bazı insanlar, en kurak kalplerde bile yemyeşil çiçekler açtırırdı. Ateş Uras da öyleydi. Onun ne yaşarsa yaşamış olsun içindeki yaşam sevgisi beni de hayata bağlamıştı. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Hayır, ağlamak değil bu, defalarca kez ağladım. Hiçbiri bu denli güzel hissettirmedi. Sanki... Nisan yağmuru gibiydi. Kısa ama etkili. Silmedim, Ateş’in geniş omzuna döküldü. Saçlarımda dudaklarının baskısını hissettim. Elinin okşadığını hissettim saç tellerimi. Sarılmamız bittiğinde şakağıma ve boynuma dudaklarını bastırıp geri çekildi. Arkamızdaki time baktım dolu gözlerle. Bir ailenin çocuğunu savaşa yollaması gibiydi.
Tanımlaması zordu benim için. İlk kez kendimi önemli hissettim. Yaşamak istedim. O savaştan çıkmak, timle, sevgilimle, kardeşimle mutlu ve savaştan uzak bir hayat kurmak istedim. Olur muydu? Çok mu hayal kuruyordum?
Sadece mutlu olmak istiyordum.
Barlas beni kendine çekti. “Sen büyüdün de bizim için savaşacaksın?” diye fısıldadı kulağıma. Abi gibi. Kardeşinden ayrılmak istemeyen abi gibi.
Cevap veremeden saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Yarın önemli bir gün olacaktı. Belki de onları son kez, bu kadar yakından görüyordum. Kim bilir...
“Senin arkandayım Kıvılcım. Kendini yalnız hissetme. Ne olursa olsun, hep ensende olacağım.”
“Tamam,” dedim zar zor.
“Bizim komutan beni bile ağlatıyor,” dedi Melih alayla. Gözleri gerçekten nemliydi. Duygulanmış mıydı?
Gülümsedim. “Abartma lan görende hiç ağlamadı sanacak. İşin gücün şov,” dedi Bulut kafasına bir tane fiske vurup. Kıkırdadım.
“Niye kimse beni ciddiye almıyor abi?”
“Ben alıyorum,” dedim göz kırpıp.
“Canım komutanım.”
Bahçeye çıkmıştık yavaşça. Ateş’in sol koluna girmiştim. Çardağa geçtik. Hava güzeldi, güneşliydi.
Ağaçlar dört bir tarafımızdaydı.
“Beni unuttunuz sanırım.” Daha yeni oturmuştuk ki, Atilla ellerinde papatya demeti ile yanımıza gelmişti. Papatya demetini bana uzattı. Şaşkınca baktım, bu iki olmuştu. Bu adam çok centilmendi. “Teşekkür ederim,” dedim gülümseyerek.
Kafasını salladı ve bakışları aslında buraya gelmesine sebep olan kişiyi aradı: Beste’yi.
Beste burada değildi. Kahve almaya gitmişti. Muhtemelen birazdan gelecekti. Bulamayınca dudağını yalayıp, omuzlarını düşürdü.
“Oğlum sana haberleri kim veriyor?” diye sordu Ateş.
“Beni çok hafife alıyorsun, pilot.”
“Tamam mafya. Anladık tehlikenin içinden geldin.”
“Öyle.”
“Kıvılcım bu kaban seni-” Beste dalgınca geldi. Elinde benim kabanım vardı. Atilla’yı görünce durdu. Elindeki kabanı daha gevşekçe tuttu. Özlem doluydu ikisi de. Kırgınlardı. Bakışlarını kaçırdı ve Atilla’nın neredeyse dibinden geçip kabanı bana uzattı. Ateş benden önce aldı ve giymeme yardım etti. Ardından belimden kavrayıp beni kendine yapıştırdı. Kafamı omzuna yaslamıştım. Saçımın arasına sıcak bir öpücük kondurduğunda gülümsedim. Atilla, Beste’nin bu haline çok takılmadı. Burada olduğunu görmek bile ona yetiyordu bence. Gözlerinden anlıyordum, onu çok sevdiğini. Hatta bugün de uyumlu giymişlerdi. Beste siyah ve beyaz çizgili, balıkçı yaka bir kazak giymişti. Üzerinde uzun kabanı vardı. Kumral saçları topuzdu.
Atilla da beyaz bir gömlek ve üzerine de siyah bir ceket geçirmişti. Saçlarının hafif kıvırcık olan tarafları yüzüne dökülüyordu. Bunu bilerek yapmıyorlardı. Benziyorlardı.
“Bunun burada ne işi var?” diye sordu Beste.
Atilla’nın duymayacağı şekilde konuşsa da Atilla duymuştu.
“Kıvılcım’ı ziyaret edecektim, korkma senin için değil.”
“Benim için gelemezsin zaten.”
“Gelmem zaten.”
Beste Atilla’nın yüzüne bile bakmıyordu. Ona çok öfkeliydi. Sadece onunla kaç gündür konuşmadığı için miydi? Ne olmuştu?
“Beste ve Atilla sizin genel probleminiz ne?” diye sordu Murat.
“Ondan hazzetmiyorum.”
“Benden hazzetmiyor,” dedi Atilla da.
Kısa bir an göz göze geldiler. Aralarından koca bir geçmiş akıp gidiyordu. Yılan Mafyası’nın mahvettiği bir başka hayattı onlar. Birbirlerini deli gibi severken düşman olmuşlardı. Beste’nin açık yeşil gözleri dolmuştu.
“Vay canına dostum. Siz yanmışsınız.”
“Cidden,”dedi Bulut.
Beste son kez Atilla’ya bakıp omzuna sertçe çarpıp yeniden içeri girmeye adımlarken Atilla burada durmaktan vazgeçip onun peşinden gitti.
“Ne garip ilişkileri var lan,” dedi Melih montuna ellerini sokup yanıma otururken.
“Bencede,” diye destekledi Ateş.
“Milletten size ne lan, işinize bakın siz,” diye uyardı Barlas onları. Barlas bugün de çok dertliydi. Aslı ile araları düzelmemişti. Gittikçe uzaklaştılar ve benim Ateş ile yan yana kalmama bile tahammül edemiyordu. Ateş’i zaten gördüğü yerde boğası vardı.
Bunun dışında Toprak, Umut ve Mehmet hala güvenli yerdeydi. Onları oradan almak istemiyordum. Başımızda belalar silsilesi varken orası en uygun yerdi.
Toprak sürekli beni arıyordu, Umut da Ateş’i. Ama Mehmet... O biraz daha kendi içine gömülüyor, çok sık konuşmuyor ve Ateş ile minimum iletişim kuruyordu. Ateş Umut’a daha çok ilgi gösteriyor, onu ise arada arıyordu. Babasını görüyordu belki de onda bilmiyorum. Bu yaptığı doğru değildi. Onu defalarca uyardım. Beni geçiştirdi. Bende Mehmet’i Toprak’ı aradığımda daha fazla aramaya başladım. Toprak’ı da onunla konuşmaya teşvik ettim. Umut da tıpkı abisi gibiydi. Onun kim olduğunu öğrendiğinde onu görmezden gelmişti. Bu beni daha çok üzmüştü. Nefret öylesine güçlüydü ki şuncacık gençleri bile birbirine düşman etmişti.Onlar kabul etmeselerde kardeşti.
Ben gittiğimde, yani geri dönemezsem... Mehmet’e ne olacaktı? Ya Ateş ona kötü davranırsa?
Bu ihtimal beni düşündürüyordu. Ateş’in o kadar da acımasız olmadığına emindim.
Toprak'ın beni araması ile omzuna yaslanmayı bırakıp aramayı yanıtladım.
“Alo?”
“Abla,” dedi. “Nasılsın?”
“İyiyim canım, sen?”
“Ben de iyiyim. Görüntülü arar mısın beni abla?”
“Ararım ablacım, bizi mi özledin?”
“Evet, görmek istiyorum sizi.”
“Tamam, bekle biraz.”
Aramayı kapattım. “Topraklar ile görüntülü konuşacağız haberiniz olsun,” dedim herkese. Onaylayan mırıltılar çıkardılar. Ateş’e baktım.
“Mehmet ile konuşmanı istiyorum.”
Kaşlarını çattı. “Kıvıl-”
Onu dinlemeden arama yaptım. Toprak ve Umut vardı ekranda. Gülümseyerek ekrana düşmüş gibi bakıyorlardı.
Umut el salladı. Ekibe çevirdim. Melih de onlara el salladı.
“Abicim nasılsın?”
“İyiyim abi. Siz hepiniz bizsiz ne yapıyorsunuz?”
“Sohbet ediyoruz canım.”
Kamerayı kendime çevirdim. “Toprak, Mehmet nerede?” Onu görememiştim. İçime sıkıntı oluştu. Toprak kederle bana baktı ve Umut’u gözleriyle işaret etti.
“Odasında abla. Uyuyor sanırım.”
Anlaşılan Umut ile tartışmışlardı. Göğsüm sıkıntıyla inip kalktı. Ateş’e baktım. Göz göze geldik. Anladı ne olduğunu.
Telefonu elimden aldı. “Umut, Mehmet’e götürün kamerayı.”
“Oo enişte sen de mi oradaydın? Ha tabii ablam nerede sen de orada. Bizi buraya attın, kendinde oraya kaçtın. Ne çakalsın sen he!” Melih ve Bulut’un yüksek sesle güldüğünü duydum. Barlas da ağzının içinde bir şeyler söyledi. “Yalnız ablan benim yanımda çocuk adam,” dedi nispet yapar gibi yanağımı öperek.
Ona ne yapıyorsun der gibi baktığımda omuz silkti. Milletin içinde böyle yapması utanmama sebep oluyordu.
“Umut, Mehmet’e götür kamerayı,” dedim konuyu dağıtmamaları için. Umut odadan çıktı. Toprak götürdü telefonu. Mehmet’e seslendi. Biraz sonra Mehmet uykulu gözlerle çıktı odadan. Beni görünce gülmsedi. Ateş de bakmak için eğilince göz göze geldiler. Mehmet odasına gidecek gibi olduğunda, Ateş telefonu limden alıp ayağa kalktı. Ciddileşti. “Toprak, telefonu Mehmet’e ver ve bize biraz müsaade et,” dediğini duymuştum. Yanımızdan uzaklaştı. Bu iyiydi. Onunla konuşacaktı.
Sanırım babaları ne kadar kötü olsa da olar çok iyi insanlardı. Kamil Cantürk berbat bir adamdı. Ateş öyle değildi. Kızgındı belki ama bu kesinlikle çocuğa olmamalıydı. Öte yandan Mehmet’in ablası ile iletişime geçmiştim. Mehmet’i tamamen Ateş’in bakmasını isteyip elini ayağını çekmesine çok öfkelenmiş bağırıp çağırmıştım. Ablasıydı o... Neden bu çocuğu kimse kabul etmiyordu?
Sessizlik oldu. Ateş geldiğinde bana göz kırptı. Arama sonlanmıştı. Aralarını düzeltmiş olmalarını istiyordum. Tim dağıldığında Ateş’e bunu sormuştum.
“Haklıydın, onu çok dışladım.Aramızı düzelteceğim. Umut’u da uyardım. Toprak’ı da takdir ettim, eniştesi olarak ona ne isterse alacağım. Öyle işte, güzelim. Seni çok seviyorum.” Dudağıma dudakları ile dokundu. Geri çekildiğinde gözlerimin dolmuş olduğunu yeni fark ediyordum.
“Gözüm artık arkamda kalmayacak,” dedim.
Ailem ona; O da Allah’a emanetti.
***
Bölüm Sonu.
Nasıldı bölüm? Beğendiniz mi?
Beste ve Atilla hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yeni gelen Albay hakkında peki?
Barlas sizce haklı mı? Abartıyor mu?
Mehmet konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sonraki bölüm bomba olacak, çok aksiyonlu olacağı için bu bölümde sadece hazırlık yaptık.
Sevgiyle kalın ve lütfen bol bol yorum yapınn🙏🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 47.34k Okunma |
4.68k Oy |
0 Takip |
75 Bölümlü Kitap |