
Artık onu kimse tutamazdı. Geçenki aynı korumaya hızla sıktı kurşunu. Adam acıyla yere çökerken Demir onun saçlarından sertçe çekti. “Uşağum sen benim sevdiğumla alay etun. Ha bende seni öteki tarafa götüreyrum.” Acımadan silahı tekrar ateşlediğinde bahçede yankılandı ses.
Bu kadar rahat olmalarının sebebi vardı tabi. Evin içinde ses geçirmeyen bir odadaydı Dursun. Bunun bilinciyle rahatlardı.
Diğer korumalar tek tek iki ekip tarafından yere serilirken kapıyı sakince çaldılar.
Demir iki eli önünde silahı yere doğru tutuyordu. Kapı ürkekçe açıldığında bir hizmetli gözüktü. “Ha buraya Dursun içun gelduk. E açmay musun misafire kapiyu?”
Hizmetli gördüğü polis ve askerlerle sevinse mi, yoksa yine aynı boş gelip gideceklerini düşündüğü için üzülse mi bilemiyordu. Ama bu defa farklı olduğunu hissediyordu.
Kapıyı titreyen ellerinin aksine sakince sonuna kadar açtı. “En üst katta soldaki oda.”
Demir ona yandan bir gülüş sunarak içeri girdi. “Hiç vakit kaybetmeden yukarıya çıkacaktı ki yüzbaşının “Demir sakin dedi albay.” Dediğinde ona kafasını çevirip gülümsedi. “Ha ben sakinum. Hemide çok sakinum. Asel’e değen ellerini kirucak kadar sakinum.” İkişer üçer merdivenleri çıkmaya başladığında yüzbaşının “Siz etrafı kolaçan edin.” Diyen seslerini işitti.
Tam en üst katta vardığında sağ tarafa gidecekti ki solda bir ışık hüzmesi fark etti. Adımları oraya yöneldiğinde kapının aralık kısımından pembe renkte eşyalar gözükmeye başladı.
Kapıyı temkinlice ittirirken içerden üremek bir ses duydu. “Anne babam geliyor kalk lütfen.” Küçük bir kız çocuğu sesiydi. En fazla yedi yaşlarında.
Demir kapıyı sonunda açtığında içerde yerde yatan bir kadın, ona her şeye rağmen siper olmuş gözleri yaşlı küçük bir kız.
”Siktir!”
Kız korkuyla annesine daha da sokuldu. “Anne korkuyorum.” Suyla fısıldayan küçük kız gözlerini sıkıca yummuştu. “Anne kardeşimi korumalıyız.”
Her şeye rağmen kendisini değil kardeşini düşünüyordu.
Demir sakin adımlarla ona doğurmadım attığında, küçük kız duyduğu ayak sesleriyle daha sıkı sarıldı annesine.
Böyle olmayacağını anlayan Demir sesini olabildiğince yumuşattı. “Ula uşak senin ne işin varidur ha burada?” Sesi sevdiği kadın için yumuşak çıkmasını istediğinden çalışmıştı. Bu yüzden yapabildiği en yumuşak sesle konuştu.
Küçük kız duyduğu şiveli sesle başını ürkekçe kaldırdı. Yaşlı gözleri Demir’in siyahlarıyla buluştu. Ve dudaklarından acı ama gerçek olduğu için sevinen sözler döküldü “Sen babam değilsin.”
Bir kız çocuğunun babasını bu kadar kötü bilmesi içler acısıydı. Ama acı olan diğer şey babasının gerçekten kötü olmasıydı…
Demir kızı korkutmamak için gözlerini hafifçe kıstı “Ha baban değilum tabi. Biz daha çocuk etmeduk sevduğumlen.” Alayla söylemdi ki kızın rahatlaması içindi.
Kız şivenin komikliğine hafifte olsa gülümsemişti ki “Babamın düşmanı mısınız?” Demişti. Ya babalarının düşmanı ve onları kullanmak isteyen biriyse? O zaman kardeşinin yerini soramazdı.
Demir “Babanın düşmani olsak ne yazar uşak? Sizin dostiniz oldiktan sonra.”
Kızın gözleri ilk kez umutla parlamıştı. Bakışları bu sefer annesine dönmüş “Ama annem ölüyor.”
Yedi yaşındaki bir kızın ölüm kelimesini bilmesi Demir’in canını yakmıştı. Kadına doğru adımladığında kız annesine tekrar siper oldu. Bunu fark eden Demir elindeki silahı kıza uzattı. “Al bakalum silahimu. Yanlış bir şey yaparisam vur anlimin çatindan.”
Kız bir silaha, birde silahı uzatan Demir’e baktı. Hiç teredüt etmeden aldı. “Anneme bir şey yaparsan çekinmem.” Sözleri netti. Annesi onun canıydı.
Demir başını salladı, hafifçe gülümsedi “İyi baklum.”
Kadının nabzını kontol ve tetiğinde çok düşük olduğunu fark etti. “Hay böyle işin.” Hemen hastaneye gitmese ölecekti.
“Annem ölecek mi?” Kızın titrek sesini duyduğunda ona döndü.
Demir kapıdan giren birinin sesini duyduğunda bakışlarını ona çevirdi “Git ambulans çağır.”
Serdar komutanına ve yerdeki anne kıza baktı. “Komutanım buraya biz zor geldik ambulans giremez.”
Demir burun kemerini sıkarken ne yapacağını düşündü. “Git doktor bul.”
Serdar başını salladığında odadan ayrıldı. Demir tekrar kıza döndüğünde “Anana bir şey olmayacak uşak. Sen burada kalaysun. Ben ha buraya bir abla gönderecegum.”
Kız başını salladılığında demir gidecekken “Silahını unuttun.”
Demir hafifçe gülümseyip silahı aldı. “Eyvallah küçük hanım.”
Kızda ona gülümsediğinde odadan çıktı. Bu defa adımları bunca sesi duymayan Dursun’un odasına giderken Sevilay’ı gördü. “Ha içeruda küçük bir kiz varidur. Gidip onunla ilgileneysun.”
Sevilay şaşkınca “Komutanım ben küçük kızla nasıl ilgileneceğim?” O çocuktan anlamazdı ki?
Demir ona gülümseyip “Ha orasida sana kalmişidur.” Demiş gitmişti. Sevilay işe öylece şaşıp kalmıştı.
Demir kapının önüne geldiğinde kırılamayacak tarzda olduğun görmüştü. Yanında gördüğü bürona basarak kapının açılmasını bekledi. Birkaç saniye sonra kapı Dursun denilen adam tarafından açılmıştı “Ben demedim mi beni rahatsız etmeyin diye kadın!”
Demir silalahını Dursun’un başına dayadı. “Ha misafiri bu şekilde mu karşılaysun sen? Oysa daha karpuz keseceğdik.”
Dursun sertçe yutkundu. Korkuyla “Sizin ne işiniz var burada.” Bu geçenki işçiydi ona göre. Ama silah onu korkutmuştu.
Demir genişçe gülümsedi. “Ne işimiz varidur?” Düşünüyor gibi yaptı. Dilini damağına vurarak “Ha seni genertmeye gelduk desem ne ederdun?” Gözleri kısılmış cevap vermesini beklemeden içeri itmişti.
İçerisi kırmızı bir ışıkla aydınlatılmıştı. Perdeler çekilmiş, sanki özel bir alan oluşmuş gibiydi.
Demir’in bakışları etrafta dolaşmaya başladığında iplere asılmış onlarca fotoğraf görmüştü. “Siktir.”
Dursun’un şu an titremesini bile umursamadan gözü tek bir fotoğrafta kilitlenmişti.
Asel’in fotoğrafı!
Gözü anında kararırken silahın yönünü Dursun’un ayağına işaret ederek sıktı. Duyulan ses kapının açıklığından dışarı doğru çıkarken, Dursun’un acı dolu sesi de duyuluyordu. Ama Demir bunu umursayacak bir değildi. Onlarca kadının fotoğrafı bu odadaydı. Bu zaten acı bir şeydi ama kendi sevdiği kadını görmek içini volkan gibi patlamaya hazır hale getirmişti.
”Benum sevduğum kadin! Kadinlarumuzun fotğrafilaru ne aray lan sende!” Şive bile düzgün çıkmazken sinirini geçemeyeceğini bilse de Dursun’un yüzünü darma duman etmeye başlamıştı bile. “Ula Asel’imin ne işi varidur! Onlarca kadin ne aray!”
Sese gelen ekip gördükleri manzarayla şaşırmışlardı. Yüzbaşı bunun olacağını bilse de bu kadar abartacağını düşünmemişti genç adamın. Ama sonra gözleri etrafta dolaştığında sebebini oldukça net görmüştü. Ve eğer ilk o görseydi hiç çekinmeden aynısını yapardı.
Yine de üsteğmenin başının yanmaması için bu kadar yeterdi.
“Üsteğmen dur artık!” Sert sesi odada yankılansa da Demir’in gözleri bir kez dönmüştü.
Kaya durumun ciddiyetini fark ederek Demir’e doğru yaklaştı. “Kimse yaklaşmasın! Ha onu ben öldüreceğum.”
Kaya iki elini havaya kaldırıp “Asel ne olacak dostum? O seni görüş günlerinde mi görsün istersin? Yoksa Asel’in asker sevdiğini bile bile asker kimliğini kayıp mı edeceksin?” Dostu sevdası için asker olduğunu bilirdi.
Demir Asel’in adını duymasıyla durdu. Ona bunları yaşatmak istemezdi. Kazanamadan kaybetmeyi göze alamazdı.
Bir adım geri çekilmeden önce adamın sağ omzuna bir kurşun daha sıktı. İçini soğutmasa da daha fazlasını yapamayacağı gerçeği belliydi. “Alın bunu buradan.”
Ekipten bazıları Dursun’un acı çığlıklarını umursamadan onu götürmeye başlamıştı. Onlar çıktığında Meyra odayı derince incelemeye başladı. Her fotoğrafın arkasında o kadınların nereye satıldığı yazıyordu. Tarihler, saatler, yer, kimler ve daha nice bilgiler sanki unutulmamak için kazınmıştı.
Asel’in fotoğrafına doğru gittiğinde ise arkasında sadece tek bir tarih vardı. 2005. Ne bir zaman ne bir saat yoktu. Sadece bu vardı.
Fotoğrafı yerinden söktü. Zarar vermemeye de ekstradan çabaladı.
Fotoğrafı cebine iliştirirken diğerlerine döndü “Tim gidiyoruz.” Artık bazı hainlerin sonun gelmesi zamanımda gelmişti.
İki timde villadan çıktıklarında anne ve kızında minibüse çoktan bindirdiklerini görmüşlerdi. İki tim kendi araçlarına binmişti. Meyra yüzbaşı binmeden önce Boran başkomisere ifaden ona bakmadan “Sizde karargaha geliyorsunuz.”
Bu bir istek değil emirdi ve Boran Meyra’nın her emrine boyun eğerdi. Meyra’nın giden bedeninin ardından bakmayı bırakarak ekibine döndü. “Duydunuz Yürek!”
*
Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla…
Karargaha vardığımızda sessizlik keskindi. İki timde sıraya dizilmiş albayın bakışlarının esiriydik.
Bugün hainlerin son günüydü. Bugün cezaların çekileceği gündü. Ama onlar bunun farkında bile değildi. Yüzlerinde iyi olduğunu düşündükleri gülümsemeleriyle ileri doğru bakıyorlardı.
Bir anda albayın sert sesi yankılandı kulaklarda “Asker!” Bakışlar keskince ileri bakmaya devam ederken albay “Boran başkomiser ve Meyra yüzbaşı öne çık!”
yüzbaşı ve başkomiser öne çıktığında albayın yanına gururlu ifadesiyle gelen başkomiserin bir üstü emniyet amirini görmüştük.
Albayın yanında ona elini uzattığında albay ellerini ardında tutmaya devam ederek tepki vermemişti. Amir buna bozularak geri çekilse de yüzünü kolayca toparladı. “İşte benim ekibim.” Diyerek övgülerini yığdırmaya başlamıştı. Eğer hainlerin olduğunu bilmeseydik belki de bizde bu durumdan etkilenirdik ama durum hiçte göründüğü gibi değildi. Aksine biz olmasaydık Dursun halen daha at koşturmaya devam edecek karısı ve çocuklarına eziyet etmeyi sürdürecekti.
Albay amire yandan bir bakış atsa da bakışları Boran başkomisere dönmüş, kısa bir baş sallamasıyla ona işaret vermişti. Boran bu işaretle elini arkasına attığında, yandan bir ekip arkadaşıma işaret etmişti. O baş sallamasıyla başkomiseri onaylarken Meyra yüzbaşı da olaya dahil olmuştu.
Boran bir eli arkasında amirin sırıtan yüzüne doğru ilerlerken duygusuzca kelepçesini çıkardı. Amirin bileklerini tutarak “Serhan Avcı vatana ihanetten tutkulusun.”
Amir bu duygusuz sözlerle donup kalırken yüzü kasılmış, öfkeyle “Ne diyorsun sen başkomiser! Ben senin üstünüm nasıl iftira atarsın!”
Boran onun gözlerine boş bakışlarla baktı. “Vatanıma ihanet eden üstüm değil feriştahım olsa bir tarafıma takmam.”
Amirin itiraz dolu sesleri karargahı inletirken ekipten üç kişi daha hain bulunmuş onlarda aynı tepkiler vermişti. Ve yürek ekibinden sadece iki kişi kalmıştı. Boran üsteğmen ve bir komiser yardımcısı.
Albay Boran başkomiserin omzuna elini koyup iki kes vurduğunda “Ne hissettiğini anlıyorum evlat. Ben bu zamana kadar kaç kez gördüm bu durumu. Ama Allah yukarıda kendi timimde hiç yaşamadım, yaşamanızı da istemezdim. Vatan bizim canımızdır, vatan bizim kanımız. Biz olmasak vatanımızı korumazlar ne olur burası? Bu vatan bölünmez. Bölmeye çalışanlarında cezasını vermekten çekinmeyeceğiz.” Geri çekilirken bizlere döndü. “Dursun artık çıkamaz. Anne ve kızın tedavisi devam ediyor. Onları güvenli bir yere yerleştireceğiz.” Derin bir nefes alırken Meyra yüzbaşına döndü “Senin görevin burada son buldu kızım. Artık geri dönebilirsin.”
Meyra yüzbaşının sevinmesi gerekirken yüzü gergindi. Sadece başını sallayıp “Sağ olun albayım” demişti.
Boran’ın ise yüzü oldukça kasılmıştı.
Bu ikisinin bir geçmişi olduğu belliydi.
Hepsi bitmişti artık. Görev başarıyla tamamlanmıştı.
Üstümüzden büyük bir yük kalkarken bakışlarım çiçeğimi arıyordu. Anne kıza bakmakla görevlendirildiğinden şu an burada değildi.
Albayın bakışları bize döndü. “Tebrik ederim çocuklar.” Yüzünde gururlu bir ifade vardı. Bu bizim daha da yerimizde dikleşmemizi sağladı.
Kerem “Komutanım siz bizi ne sandınız? Biz her şeyi başarırız tabi bunu mu yapamayacaktık?” Kendine has egosunu yükseltmekteydi. Birkaç gülme sesi gelirken Mustafa “Yapma Kerem. En son yaşlı kadınla evlenip izdivaya çekilecektin.”
Gülme sesleri artarken benim de yüzümde çok küçük gülümseme vardı.
Kaya ikisinin omzuna kollarını attı “O yaşlı kadının bahar girerim geç çıtır bir sevgilisi vardır.” Bakışları Kerem’e dönerken “Yani baştan kaybettin krem karamel.”
Bu konuşmalar komik olsa da yerimde duramıyordum. Biran önce albay gidebilirsiniz dese gidecektim ama o aksine bana yandan bakıp gülüyordu. Hadi ama acı bana!
Sonunda acımış olacak ki “Dağılabilirsiniz.” Cümlesini duyduğum an yerimden bildiğin fırlamıştım. Arkamdan “Hanım köylü komutanım gidiyor köyüne.” Diyen dalga sözlerini işitsemde takmadım.
Adımlarım sanki hızlana bilecek gibi daha da hızlandı. Sonunda revirin önüne geldiğimde Lidya’yı görmüştüm. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. “İyi misiniz Demir üsteğmen?”
Bu soruyu anlayamasamda geçiştirmek için başımı salladım. Bir şey daha söylemesine izin vermeden ilerlemeye devam ederken koridorun bir tarafında Emine doktoru gördüm. Üstünde doktor önlüğüyle bana öyle tuhaf bakıyordu ki sanki onun için canavar bir adamın tekiydim. Bakışlarım elinde tutuğu dosyalardan sarılı bileğine kaydığında kaşlarım hafifçe çatıldı. Neden sarılı olduğu beni ilgilendirmese de bana olan bakışları gereksiz derecedeydi.
Asel’ime ulaşmak için yanından geçmem gerektiğinden hızlı adımlarımla ilerledim. Her adımımda gerken kadın, bir adım geri çekildi tedirgince. “Üsteğmen.” Titrekçe çıkan sesiyle kaşlarımı çatıp ona baktım. Şu an vaktimi çalıyordu!
Tek kaşımı kaldırmış cevap bekliyordum.
O ise sesindeki korkuyu gizlemeden “Ben geçenki dediklerim için özür dilerim yani öyle demek istemedim.” Dediğinde hiçbir şey anlamıyordum.
“Neden bahsediyorsunuz?” Katı sesimi duyduğunda bana şaşkın bir şekilde baktı. Daha sonra birkaç saniye duraksadı, yüzünde tuhaf bir gülümseme oluştu. “Ah önemli değil. Ben…” o sözlerini tamamlayamazken ben artık daha fazla dayanamayarak elimi kaldırıp onun susmasını işaret ettim. “Tamam, yeter. Vaktimi çalıyorsunuz ve çiçeğimle geçireceğim tek saniyeden mahrum kalmaya niyetim yok.”
Onun şaşkına dönmüş bakışları benim için önemsizdi. Önemli olan kapının ardındaki çiçeğimdi. Hızla gitim kapıya. Normalde özenle kapıyı çalan adam hasretten deliye dönmüş adama dönüştüğünden kapıyı sertçe açacaktı ki ezan sesi kulaklara duyuldu.
Huzura ermem gerekirdi önce. Biraz daha zaman gerektiğini anlamıştım. Kapının kolunu sakince bıraktım. Vakit kaybetmeden ardımda ne yapmaya çalıştığımı anlamayan kadına bakmadan mescidin yolunu tutum.
Bazen tek bir dua, bazen tek bir nefese eş değerdir. Aslında bazen kelimesi bile fazlalıktı. Tek bir dua, her daim tek bir nefestir.
*
Azat Demirhan’ın anlatımıyla…
Soğuk deponun kırık camlarından esen rüzgar sanki daha şiddetli eserek üşütmek için çabalıyordu.
Yerde acıyla kıvranan adamdan sonra bakışlarım yanımda duran ağabeyime kaydı. Serti, ketum bir adamdı. Öyle ki bıraksalar geberteceği adamı sanki bir sebepten duruyordu. Sebep belliydi;
Asel’in herhangi bir tehlikede olmasının engellemek…
Bu sebep yeterliydi durmamız için.
Adam yerde yatan bedenini havaya kaldırmaya çalışırken başarısız olarak iki elini yere sabitlemiş kan tükürüyordu.
Nefes nefese kalmış bedeni acı içinde kıvranıyordu. Bu durumdan ne bir zevk, ne de bir hoşnutsuzluk hissetmiyorduk. Sadece işimizi bitirip gitmek için can atıyorduk.
Geçenlerde aldığımız haber sonucu işler oldukça karışmıştı. Biri kızıma pusu kurmuştu. Ve ben o kişiyi ölümden beter edecektim. Şu an karşımızda duran adamın ölmemesinin sebebi kurşunu sıkan o değildi. O sadece sürücü görevini alan bir adamdı. Ama benim için önemli değildi. İşin içindemiydi, değil miydi? Önemli olan sadece buydu.
Sakince bir adım atan ağabeyime baktım. Adamın önünde diz çökmek yerine elini uzattığı gibi saçından tutup havaya kaldırdı ona bakması için. Adam öksürüklerinin arasından zorlukla kan revan olmuş şekilde baktı. “Yemin ederim bir şey bilmiyordum.”
Söylerikleri hiçbir his uyandırmazken ağabeyim ona doğru gözlerini kısarak başını eğdi. “Şurdaki adamı görüyor musun?” Adamın bakışlar ağabeyimin işaret ettiği bana kaydı.
İki elini çiçek moduna sokmuş, bir ayağım önde, diğer ardında öylece bakıyordum. Ama normal bir bakış değil, avına kitlenmiş bir avcı gibiydim.
Adam bakışlarımdan rahatsızlık duyarak ağabeyime tekrar döndüğünde başını hafifçe salladı. Ağabeyim sır verir gibi onun başını birazda kendine çekti. “Ha işe o gördüğün adam Albay Azat Demirhan. Asel Demirhan’ın babası. Yani o zarar vermeye çalıştığınız kızın babası.”
Adamın gözleri korkuyla büyüdü. Telaşla ardı arkası kesilmeden konuşmaya başladı. “Yemin ederim bilgim yoktu. Allah benim belamı vermesin bilgim yoktu. Ben böyle bir şey yapıldığını bile bilmiyordum. Bana sadece bizi alacaksın dediler para verdiler ama pusu kurulduğundan haberim bile yoktu.”
Adamın telaşı, söylediği sözlerin doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi. Zira o gözlerde farklı bir korku daha vardı.
Deponun kapısı yüksek sesle açıldığında ağabeyim adamın saçlarını sertçe bıraktı. Adam öksürük krizi tutmuş gibi öksürmeye başlamıştı.
Elinde dosyasıysalar giren Ali ve Altan, Timuçin, Alexander’a baktık.
Ali dosyayı havaya kaldırarak “Adam doğruyu söylüyor ağabey. Bu işi kanser hastası kızı için kabul etmiş. O sadece birini götüreceğini sanmış. Hatta fiyatın azlığı, fazlalığını bile önemeyecek durumda değilmiş.”
Alexander elleri cebinde başını hafifçe eğdi. “Kızının son kemoterapiyi alabilmesi için acil paraya ihtiyaç olduğundan tek kuruşa bile muhtaç haldeydi. Adamlar bunu fırsat bilerek az miktar para verdiler.”
Altan başını hafifçe yana eğip adam baktı. “Hatta o sadece götüreceğini sandığı için adamların az miktar verdiği parayı yadırgamamış.”
Adam heyecanla başını sallarken Timuçin “Ya da o da bize oyun oynuyordu.” Demesiyle “Yemin ederim oyun değil.” Telaşlı sesi giderek kısıldı acıyla “Kızımın iyileşmesi için beşinci küre ihtiyacı var. Kızım olmazsa yaşayamam.” Demesiyle sertçe yutkundum.
Aynı acı ama farklı sebeplerden. O kanser hastası için çektiği acıyı ben öldü sandığım kızımda çekmiştim. Hangisi daha acıydı?
Kızının günden güne ölüşünü mü izlemek, kızının ölüsünü bir anda kucağına almak mı?
Ne fark ederdi ki? Hepsi acının en sikik şekiliydi. Kızım çekeceğine her acıyı çekmeye hazırken onun çektiği bir kıymış batılı acısı bile benim gözümde tehlikeydi.
Timuçin bir anda güldüğünde adamın bakışları ona döndü. “Sakin ol. Kızın iyi.”
Adam şaşkınca ona bakarken “Ne , nasıl?”
Timuçin gülümseyerek adımladı adama doğru. Elini uzattığında tutmasını istediği belliydi. Adam ilk tereddüt etse de kızı için hızla tutu. Ayağa kalka adamla geri çekildi Timuçin. “Kızın şu anda son kemoterapisini görüyor. Annesi de yanında. Eğer onun yanına gitmek istiyorsan bize sadece adamları tanıtman ve bildiğin başka bir şey varsa onu söylemen yeter.”
Adam sevinçle gülümsedi. Öyle ki gözlerindeki parıltılar bir yıldızı anımsatıyordu. “Gerçekten mi?” Sesindeki mutluluk gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyordu.
Timuçin başını salladığında bir an duraksadı. Gülümsemesi kesildi, gözleri korkuyla bize baktı. “Olmaz.”
Her birimizin bakışları çekilten bir duvar gibi kasıldı. İlk andan konuşmayan ben ona doğru adımladım. Önünde durduğumda eğik başını kaldırıp bana baktı. “Kızına, karına yaklaşamazlar.” Sana değil. Kızına karına demiştim. Adamın tek derdi ailesi olduğu belliydi. Onu anlıyorum da. Aynı durumda olsam bende yapardım.
Adam inanmak ister gibi baktı bana. Bakışlarımdaki netlik onu ikna edince başını salladı. “Kim olduklarını bilmiyorum yüzleri kapalıydı ama hepsinin sol bileğinde ejder dövmesi vardı.”
Hepimizin bakışları birbirine dönerken; Yeni hedef belirlenmişti.
Ana yemin ediyorum kızım ejder dövmesine sahip olan sana zarar vermeye çalışan her adamın, kadının zehirli bir aslanı olmazsam bana da Azat Demirhan demesinler.
*
Miran Doğa’nın anlatımıyla…
Kız kardeşimin sandalyesinde oturmuş küçük kızı sevmesini izliyordum. Ama ne hoş. Ben varken başkasını sevmesine ne gerek vardı? Yerimden rahatsızca kıpırdamam, sıkıntı nefesler vermem önemli değildi. Derin’im hiçbirini takmadan o kızı sevmeye devam ediyor, ona gülüyordu. Elimi kaldırıp salladığımda ‘Merhaba bende nurdayım. Uzun zamandır görmediğin ağabeyin.’ Dememek için zor duruyordum.
Kıskanç biriydim. Bunu kabul edebilirim ama kız kardeşimin beni görmemesini edemezdim.
Tekrar sıkıntılı bir nefes verdiğimde bakışlarını bu defa ikisi de bana çevirdi. “Ne oldu ağabey? İyi misin?” Bunu saf bir merakla sormuyordu. Cevabını bildiği yeşil gözlerinin parıltısından belliydi.
Hafifçe gülümsedim. “Mükemmelim.” Abartılı bir şekilde söylediğimde onayladı, küçük kıza tekrar döndü.
Ama ben bu durumda artık durmazdım. Bu görüntü kalbimi kırmıştı. Bende insanım yanımda başkasıyla ilgileniyordu resmen!
Ayağa kalktığımda bu defa merakla baktı ikili. “Hava alacağım.” İğneleyici bir şekilde söylediğimde kız kardeşimin Altan gülüşünü fark etmiştim. Hoşuna gittiği bariz belliydi. Ve onun gülüşü istemsiz benim gülümsememi sağlıyordu.
Odadan çıktığımda kapıyı ardımdan kapatmıştım ki birine çarptım.
Demir.
Ona keskin bakışlarla bakarken o sabırsızca çekilmemi bekliyordu. Anlaşılan bu adamla işimiz vardı. Kollarımı birbirine doladım, ona üsten bir bakış attım. “Ne yapıyorsun?”
Hiç tereddüt etmeden “Çiçeğimi göreceğim.” Demesiyle şaşırmıştım.
Şahsen bir kız ağabeyine bu şekilde açık olması taktire şayan olduğu kadar ölmeyi bayılmak sanmakta olabilirdi.
“Sana onu görebileceğini kim söyledi?”
Sözlerimi işitmesiyle kapıya bakan bakışları bana döndü, kaşları çatıldı. Huzursuz ve dediklerimden oldukça sinir dolduğu belliydi. Ama elden ne gelir?
”Anlayamadım?” Sesinde sertlik vardı ama aynı zamanda git artık demek istediği de belliydi.
”Diyorum ki Soylu, onu senin görmene kim izin veriyor?” Her kelimeyi bastırarak söylediğimde kaşları daha da çatıldı.
”Birinin söylemesi gerekmez. Kimse de engel olamaz.” Kendinden emindi. Ama ben senden daha emin değildim Soylu.
Babanı tanımam seni tanıdığım anlamına gelmez.
”Güzel.” Anlamadığı bakışlarla bana baktı. “Güzel Soylu ama içerdeki kadının ağabeyine olan yaklaşımın ne kadar doğru? Biraz saygı.”
Gözlerimde haylaz parıltılar olduğuna emindim ama kendimi kamufle etmekte ustaydımda.
”Anlayamadım?”
Gerçekten de anlaşamamış gibiydi.
ona doğru bir adım atığımda geri çekilmedi aksine dik durdu. “Diyorum ki…” başımı yana eğip “Ay kızım sence benimle bu tarz üslupla konuştuğunu duysa ne yapardı?” Dediğimde gözlerinde ışık hızında bir korku belirdi.
Bu tuhaftı. Bu gerçekten tuhaftı.
“Üzülür…” Sesi ilk kez kırılmış gibiydi.
Bu tepkiyi beklemiyordum. Ne demem gerektiğini bilemezken telefonumun sesi ilişti kulağıma. Arayana baktıktan sonra ona döndüm “Bunu açmalıyım.” Diyerek uzaklaştım.
Sen kimsin Demir Ege Soylu. Nasıl tek bir kelimeyle senin sert ifadeni dağıtabildim?
*
Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla…
Kapıyı hızla açarak içeri girdiğimde iki çift göz bana döndü. Asel’imin kucağında gördüğüm küçük bedenle ihanete uğramış gibi hissettim.
“Ne oluyor burada?” Sesimde kıskançlık elle tutulur vaziyetteydi.
Asel gülümseyip küçük kıza baktı. “Bu küçük hanım bana kardeşinden bahsediyordu.”
Kardeşi? Bilgilerde erkek çocuk diyordu. Ama anlaşılan kızı da vardı adamın.
Bu eksik bir bilgiydi. Veya bilerek eksiltilmiş bir bilgi.
Küçük kız bana doğru gülümsedi, sonra Asel’e dönerek “Bu ağabey bana silahını veren!” Neşeyle söylediği sözler Asel’imin kaşlarının çatılmasını sağladı. Hızla başını bana çevirdi “Demir sen küçük bir kıza silah mı verdin? Ya yanlışlıkla bir şey olsaydı?”
Kız dudaklarını büzerek “Yo olmaz ki. Ben biliyorum silah kullanmayı.” Dedi.
Asel’in kaşları daha da çatılırken ben “Emniyeti kapalıydı.” Dedemde bana sert bakış atıp kıza döndü. Bana baktığının aksine ona gülümseyerek “Nerden biliyorsun canım?” Diye sormasıyla kıskanmadım değil. Bana kız ona gülümse ne güzel!
Kız bakışlarını hafifçe kaçırdı. “Annem öğretti.”
Asel kızın konuşmak istemediğini anlayarak başını salladı.
Kapı çaldığında içeri giren Lidya “Küçük hanım anneniz uyandı.” Demesiyle kız Asel’den ayrılıp koşarak Lidya’nın peşinden gitmeye başlamıştı.
Asel onun ardından gülümserken ben ona huysuzca baktım. “Ben?”
Bakışları bana dönerken anlamak ister gibi kaşları çatıldı. “Ne sen?”
”Ben diyorum, sevgilin olan Ege diyorum. Hiç ilgilenmedin diyorum.” Derin bir nefes alıp “Benimle ne zaman ilgilenirsin tahmini olarak?” Dedim.
Bakışları değişerek gülmemek için zor durur hale geldi.
”Sen kıskandın mı?” diye sormasıyla tereddüt dahi etmeden “Evet.” Dedim.
Allah’ın bildiğini kuldan saklamaya gerek yoktu şu anda.
Kaşları havaya kalkarken dudaklarını büzdü. “Yaa…” kelimeyi uzatarak söylerken içim gitmedi değil. Öpecek şimdi görecek ama durmalıydım. “Ama ne yazık ki kıskanç bir bebek daha var.”
Biri daha? Kim bu!
”Kim?”
Gülümsemesi artarken “Az önce senin gibi kıskanan Miran ağabeyim. Ama önce o kıskandığından öncelik onun.” Dediğinde beynimden vuruldum sanki.
Ne sırası? Sıraya ne hacet, ben varım yeter.
“Önce ben.” Küskün bir çocuk gibi konuşsamda umursamadım. O ise omuz silkip “Önce ağabeyim.” Dedi. Yanımdan geçmek için atak yaptığında onun kolunu tutuğum gibi kendime çektim.
”Benim yüreğim sen diye atarken, önceliğinin bir başkası olmasına izin veremem.”
Bölüm sonu.
Diğer bölüm sorgu ve eğer yazarsam Meyra ve Boran’ın son sahneleri gibi olacak. Aklımda bir sahne var onlar için. Bu sahne onların çıkışı olacak. Artık kendi içlerinde halledecekler sorunlarını. Biz ilerde belki -unutmazsam.- onları tekrar görürüz.
Karakterler?
Yazım dili?
Gidişat?
İki kıskanç bebek?
Boran’ın halleri :).
Meyra’nın huzursuzluğu?
Albay’ın eğlencesi?
Yazım yanlışlarım vardır muhtemelen. Ama düzenleyemeyeceğim şu an o yüzden sonra düzenlemeye çalışacağım kusura bakmayınız.
Artık onu kimse tutamazdı. Geçenki aynı korumaya hızla sıktı kurşunu. Adam acıyla yere çökerken Demir onun saçlarından sertçe çekti. “Uşağum sen benim sevdiğumla alay etun. Ha bende seni öteki tarafa götüreyrum.” Acımadan silahı tekrar ateşlediğinde bahçede yankılandı ses.
Bu kadar rahat olmalarının sebebi vardı tabi. Evin içinde ses geçirmeyen bir odadaydı Dursun. Bunun bilinciyle rahatlardı.
Diğer korumalar tek tek iki ekip tarafından yere serilirken kapıyı sakince çaldılar.
Demir iki eli önünde silahı yere doğru tutuyordu. Kapı ürkekçe açıldığında bir hizmetli gözüktü. “Ha buraya Dursun içun gelduk. E açmay musun misafire kapiyu?”
Hizmetli gördüğü polis ve askerlerle sevinse mi, yoksa yine aynı boş gelip gideceklerini düşündüğü için üzülse mi bilemiyordu. Ama bu defa farklı olduğunu hissediyordu.
Kapıyı titreyen ellerinin aksine sakince sonuna kadar açtı. “En üst katta soldaki oda.”
Demir ona yandan bir gülüş sunarak içeri girdi. “Hiç vakit kaybetmeden yukarıya çıkacaktı ki yüzbaşının “Demir sakin dedi albay.” Dediğinde ona kafasını çevirip gülümsedi. “Ha ben sakinum. Hemide çok sakinum. Asel’e değen ellerini kirucak kadar sakinum.” İkişer üçer merdivenleri çıkmaya başladığında yüzbaşının “Siz etrafı kolaçan edin.” Diyen seslerini işitti.
Tam en üst katta vardığında sağ tarafa gidecekti ki solda bir ışık hüzmesi fark etti. Adımları oraya yöneldiğinde kapının aralık kısımından pembe renkte eşyalar gözükmeye başladı.
Kapıyı temkinlice ittirirken içerden üremek bir ses duydu. “Anne babam geliyor kalk lütfen.” Küçük bir kız çocuğu sesiydi. En fazla yedi yaşlarında.
Demir kapıyı sonunda açtığında içerde yerde yatan bir kadın, ona her şeye rağmen siper olmuş gözleri yaşlı küçük bir kız.
”Siktir!”
Kız korkuyla annesine daha da sokuldu. “Anne korkuyorum.” Suyla fısıldayan küçük kız gözlerini sıkıca yummuştu. “Anne kardeşimi korumalıyız.”
Her şeye rağmen kendisini değil kardeşini düşünüyordu.
Demir sakin adımlarla ona doğurmadım attığında, küçük kız duyduğu ayak sesleriyle daha sıkı sarıldı annesine.
Böyle olmayacağını anlayan Demir sesini olabildiğince yumuşattı. “Ula uşak senin ne işin varidur ha burada?” Sesi sevdiği kadın için yumuşak çıkmasını istediğinden çalışmıştı. Bu yüzden yapabildiği en yumuşak sesle konuştu.
Küçük kız duyduğu şiveli sesle başını ürkekçe kaldırdı. Yaşlı gözleri Demir’in siyahlarıyla buluştu. Ve dudaklarından acı ama gerçek olduğu için sevinen sözler döküldü “Sen babam değilsin.”
Bir kız çocuğunun babasını bu kadar kötü bilmesi içler acısıydı. Ama acı olan diğer şey babasının gerçekten kötü olmasıydı…
Demir kızı korkutmamak için gözlerini hafifçe kıstı “Ha baban değilum tabi. Biz daha çocuk etmeduk sevduğumlen.” Alayla söylemdi ki kızın rahatlaması içindi.
Kız şivenin komikliğine hafifte olsa gülümsemişti ki “Babamın düşmanı mısınız?” Demişti. Ya babalarının düşmanı ve onları kullanmak isteyen biriyse? O zaman kardeşinin yerini soramazdı.
Demir “Babanın düşmani olsak ne yazar uşak? Sizin dostiniz oldiktan sonra.”
Kızın gözleri ilk kez umutla parlamıştı. Bakışları bu sefer annesine dönmüş “Ama annem ölüyor.”
Yedi yaşındaki bir kızın ölüm kelimesini bilmesi Demir’in canını yakmıştı. Kadına doğru adımladığında kız annesine tekrar siper oldu. Bunu fark eden Demir elindeki silahı kıza uzattı. “Al bakalum silahimu. Yanlış bir şey yaparisam vur anlimin çatindan.”
Kız bir silaha, birde silahı uzatan Demir’e baktı. Hiç teredüt etmeden aldı. “Anneme bir şey yaparsan çekinmem.” Sözleri netti. Annesi onun canıydı.
Demir başını salladı, hafifçe gülümsedi “İyi baklum.”
Kadının nabzını kontol ve tetiğinde çok düşük olduğunu fark etti. “Hay böyle işin.” Hemen hastaneye gitmese ölecekti.
“Annem ölecek mi?” Kızın titrek sesini duyduğunda ona döndü.
Demir kapıdan giren birinin sesini duyduğunda bakışlarını ona çevirdi “Git ambulans çağır.”
Serdar komutanına ve yerdeki anne kıza baktı. “Komutanım buraya biz zor geldik ambulans giremez.”
Demir burun kemerini sıkarken ne yapacağını düşündü. “Git doktor bul.”
Serdar başını salladığında odadan ayrıldı. Demir tekrar kıza döndüğünde “Anana bir şey olmayacak uşak. Sen burada kalaysun. Ben ha buraya bir abla gönderecegum.”
Kız başını salladılığında demir gidecekken “Silahını unuttun.”
Demir hafifçe gülümseyip silahı aldı. “Eyvallah küçük hanım.”
Kızda ona gülümsediğinde odadan çıktı. Bu defa adımları bunca sesi duymayan Dursun’un odasına giderken Sevilay’ı gördü. “Ha içeruda küçük bir kiz varidur. Gidip onunla ilgileneysun.”
Sevilay şaşkınca “Komutanım ben küçük kızla nasıl ilgileneceğim?” O çocuktan anlamazdı ki?
Demir ona gülümseyip “Ha orasida sana kalmişidur.” Demiş gitmişti. Sevilay işe öylece şaşıp kalmıştı.
Demir kapının önüne geldiğinde kırılamayacak tarzda olduğun görmüştü. Yanında gördüğü bürona basarak kapının açılmasını bekledi. Birkaç saniye sonra kapı Dursun denilen adam tarafından açılmıştı “Ben demedim mi beni rahatsız etmeyin diye kadın!”
Demir silalahını Dursun’un başına dayadı. “Ha misafiri bu şekilde mu karşılaysun sen? Oysa daha karpuz keseceğdik.”
Dursun sertçe yutkundu. Korkuyla “Sizin ne işiniz var burada.” Bu geçenki işçiydi ona göre. Ama silah onu korkutmuştu.
Demir genişçe gülümsedi. “Ne işimiz varidur?” Düşünüyor gibi yaptı. Dilini damağına vurarak “Ha seni genertmeye gelduk desem ne ederdun?” Gözleri kısılmış cevap vermesini beklemeden içeri itmişti.
İçerisi kırmızı bir ışıkla aydınlatılmıştı. Perdeler çekilmiş, sanki özel bir alan oluşmuş gibiydi.
Demir’in bakışları etrafta dolaşmaya başladığında iplere asılmış onlarca fotoğraf görmüştü. “Siktir.”
Dursun’un şu an titremesini bile umursamadan gözü tek bir fotoğrafta kilitlenmişti.
Asel’in fotoğrafı!
Gözü anında kararırken silahın yönünü Dursun’un ayağına işaret ederek sıktı. Duyulan ses kapının açıklığından dışarı doğru çıkarken, Dursun’un acı dolu sesi de duyuluyordu. Ama Demir bunu umursayacak bir değildi. Onlarca kadının fotoğrafı bu odadaydı. Bu zaten acı bir şeydi ama kendi sevdiği kadını görmek içini volkan gibi patlamaya hazır hale getirmişti.
”Benum sevduğum kadin! Kadinlarumuzun fotğrafilaru ne aray lan sende!” Şive bile düzgün çıkmazken sinirini geçemeyeceğini bilse de Dursun’un yüzünü darma duman etmeye başlamıştı bile. “Ula Asel’imin ne işi varidur! Onlarca kadin ne aray!”
Sese gelen ekip gördükleri manzarayla şaşırmışlardı. Yüzbaşı bunun olacağını bilse de bu kadar abartacağını düşünmemişti genç adamın. Ama sonra gözleri etrafta dolaştığında sebebini oldukça net görmüştü. Ve eğer ilk o görseydi hiç çekinmeden aynısını yapardı.
Yine de üsteğmenin başının yanmaması için bu kadar yeterdi.
“Üsteğmen dur artık!” Sert sesi odada yankılansa da Demir’in gözleri bir kez dönmüştü.
Kaya durumun ciddiyetini fark ederek Demir’e doğru yaklaştı. “Kimse yaklaşmasın! Ha onu ben öldüreceğum.”
Kaya iki elini havaya kaldırıp “Asel ne olacak dostum? O seni görüş günlerinde mi görsün istersin? Yoksa Asel’in asker sevdiğini bile bile asker kimliğini kayıp mı edeceksin?” Dostu sevdası için asker olduğunu bilirdi.
Demir Asel’in adını duymasıyla durdu. Ona bunları yaşatmak istemezdi. Kazanamadan kaybetmeyi göze alamazdı.
Bir adım geri çekilmeden önce adamın sağ omzuna bir kurşun daha sıktı. İçini soğutmasa da daha fazlasını yapamayacağı gerçeği belliydi. “Alın bunu buradan.”
Ekipten bazıları Dursun’un acı çığlıklarını umursamadan onu götürmeye başlamıştı. Onlar çıktığında Meyra odayı derince incelemeye başladı. Her fotoğrafın arkasında o kadınların nereye satıldığı yazıyordu. Tarihler, saatler, yer, kimler ve daha nice bilgiler sanki unutulmamak için kazınmıştı.
Asel’in fotoğrafına doğru gittiğinde ise arkasında sadece tek bir tarih vardı. 2005. Ne bir zaman ne bir saat yoktu. Sadece bu vardı.
Fotoğrafı yerinden söktü. Zarar vermemeye de ekstradan çabaladı.
Fotoğrafı cebine iliştirirken diğerlerine döndü “Tim gidiyoruz.” Artık bazı hainlerin sonun gelmesi zamanımda gelmişti.
İki timde villadan çıktıklarında anne ve kızında minibüse çoktan bindirdiklerini görmüşlerdi. İki tim kendi araçlarına binmişti. Meyra yüzbaşı binmeden önce Boran başkomisere ifaden ona bakmadan “Sizde karargaha geliyorsunuz.”
Bu bir istek değil emirdi ve Boran Meyra’nın her emrine boyun eğerdi. Meyra’nın giden bedeninin ardından bakmayı bırakarak ekibine döndü. “Duydunuz Yürek!”
*
Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla…
Karargaha vardığımızda sessizlik keskindi. İki timde sıraya dizilmiş albayın bakışlarının esiriydik.
Bugün hainlerin son günüydü. Bugün cezaların çekileceği gündü. Ama onlar bunun farkında bile değildi. Yüzlerinde iyi olduğunu düşündükleri gülümsemeleriyle ileri doğru bakıyorlardı.
Bir anda albayın sert sesi yankılandı kulaklarda “Asker!” Bakışlar keskince ileri bakmaya devam ederken albay “Boran başkomiser ve Meyra yüzbaşı öne çık!”
yüzbaşı ve başkomiser öne çıktığında albayın yanına gururlu ifadesiyle gelen başkomiserin bir üstü emniyet amirini görmüştük.
Albayın yanında ona elini uzattığında albay ellerini ardında tutmaya devam ederek tepki vermemişti. Amir buna bozularak geri çekilse de yüzünü kolayca toparladı. “İşte benim ekibim.” Diyerek övgülerini yığdırmaya başlamıştı. Eğer hainlerin olduğunu bilmeseydik belki de bizde bu durumdan etkilenirdik ama durum hiçte göründüğü gibi değildi. Aksine biz olmasaydık Dursun halen daha at koşturmaya devam edecek karısı ve çocuklarına eziyet etmeyi sürdürecekti.
Albay amire yandan bir bakış atsa da bakışları Boran başkomisere dönmüş, kısa bir baş sallamasıyla ona işaret vermişti. Boran bu işaretle elini arkasına attığında, yandan bir ekip arkadaşıma işaret etmişti. O baş sallamasıyla başkomiseri onaylarken Meyra yüzbaşı da olaya dahil olmuştu.
Boran bir eli arkasında amirin sırıtan yüzüne doğru ilerlerken duygusuzca kelepçesini çıkardı. Amirin bileklerini tutarak “Serhan Avcı vatana ihanetten tutkulusun.”
Amir bu duygusuz sözlerle donup kalırken yüzü kasılmış, öfkeyle “Ne diyorsun sen başkomiser! Ben senin üstünüm nasıl iftira atarsın!”
Boran onun gözlerine boş bakışlarla baktı. “Vatanıma ihanet eden üstüm değil feriştahım olsa bir tarafıma takmam.”
Amirin itiraz dolu sesleri karargahı inletirken ekipten üç kişi daha hain bulunmuş onlarda aynı tepkiler vermişti. Ve yürek ekibinden sadece iki kişi kalmıştı. Boran üsteğmen ve bir komiser yardımcısı.
Albay Boran başkomiserin omzuna elini koyup iki kes vurduğunda “Ne hissettiğini anlıyorum evlat. Ben bu zamana kadar kaç kez gördüm bu durumu. Ama Allah yukarıda kendi timimde hiç yaşamadım, yaşamanızı da istemezdim. Vatan bizim canımızdır, vatan bizim kanımız. Biz olmasak vatanımızı korumazlar ne olur burası? Bu vatan bölünmez. Bölmeye çalışanlarında cezasını vermekten çekinmeyeceğiz.” Geri çekilirken bizlere döndü. “Dursun artık çıkamaz. Anne ve kızın tedavisi devam ediyor. Onları güvenli bir yere yerleştireceğiz.” Derin bir nefes alırken Meyra yüzbaşına döndü “Senin görevin burada son buldu kızım. Artık geri dönebilirsin.”
Meyra yüzbaşının sevinmesi gerekirken yüzü gergindi. Sadece başını sallayıp “Sağ olun albayım” demişti.
Boran’ın ise yüzü oldukça kasılmıştı.
Bu ikisinin bir geçmişi olduğu belliydi.
Hepsi bitmişti artık. Görev başarıyla tamamlanmıştı.
Üstümüzden büyük bir yük kalkarken bakışlarım çiçeğimi arıyordu. Anne kıza bakmakla görevlendirildiğinden şu an burada değildi.
Albayın bakışları bize döndü. “Tebrik ederim çocuklar.” Yüzünde gururlu bir ifade vardı. Bu bizim daha da yerimizde dikleşmemizi sağladı.
Kerem “Komutanım siz bizi ne sandınız? Biz her şeyi başarırız tabi bunu mu yapamayacaktık?” Kendine has egosunu yükseltmekteydi. Birkaç gülme sesi gelirken Mustafa “Yapma Kerem. En son yaşlı kadınla evlenip izdivaya çekilecektin.”
Gülme sesleri artarken benim de yüzümde çok küçük gülümseme vardı.
Kaya ikisinin omzuna kollarını attı “O yaşlı kadının bahar girerim geç çıtır bir sevgilisi vardır.” Bakışları Kerem’e dönerken “Yani baştan kaybettin krem karamel.”
Bu konuşmalar komik olsa da yerimde duramıyordum. Biran önce albay gidebilirsiniz dese gidecektim ama o aksine bana yandan bakıp gülüyordu. Hadi ama acı bana!
Sonunda acımış olacak ki “Dağılabilirsiniz.” Cümlesini duyduğum an yerimden bildiğin fırlamıştım. Arkamdan “Hanım köylü komutanım gidiyor köyüne.” Diyen dalga sözlerini işitsemde takmadım.
Adımlarım sanki hızlana bilecek gibi daha da hızlandı. Sonunda revirin önüne geldiğimde Lidya’yı görmüştüm. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. “İyi misiniz Demir üsteğmen?”
Bu soruyu anlayamasamda geçiştirmek için başımı salladım. Bir şey daha söylemesine izin vermeden ilerlemeye devam ederken koridorun bir tarafında Emine doktoru gördüm. Üstünde doktor önlüğüyle bana öyle tuhaf bakıyordu ki sanki onun için canavar bir adamın tekiydim. Bakışlarım elinde tutuğu dosyalardan sarılı bileğine kaydığında kaşlarım hafifçe çatıldı. Neden sarılı olduğu beni ilgilendirmese de bana olan bakışları gereksiz derecedeydi.
Asel’ime ulaşmak için yanından geçmem gerektiğinden hızlı adımlarımla ilerledim. Her adımımda gerken kadın, bir adım geri çekildi tedirgince. “Üsteğmen.” Titrekçe çıkan sesiyle kaşlarımı çatıp ona baktım. Şu an vaktimi çalıyordu!
Tek kaşımı kaldırmış cevap bekliyordum.
O ise sesindeki korkuyu gizlemeden “Ben geçenki dediklerim için özür dilerim yani öyle demek istemedim.” Dediğinde hiçbir şey anlamıyordum.
“Neden bahsediyorsunuz?” Katı sesimi duyduğunda bana şaşkın bir şekilde baktı. Daha sonra birkaç saniye duraksadı, yüzünde tuhaf bir gülümseme oluştu. “Ah önemli değil. Ben…” o sözlerini tamamlayamazken ben artık daha fazla dayanamayarak elimi kaldırıp onun susmasını işaret ettim. “Tamam, yeter. Vaktimi çalıyorsunuz ve çiçeğimle geçireceğim tek saniyeden mahrum kalmaya niyetim yok.”
Onun şaşkına dönmüş bakışları benim için önemsizdi. Önemli olan kapının ardındaki çiçeğimdi. Hızla gitim kapıya. Normalde özenle kapıyı çalan adam hasretten deliye dönmüş adama dönüştüğünden kapıyı sertçe açacaktı ki ezan sesi kulaklara duyuldu.
Huzura ermem gerekirdi önce. Biraz daha zaman gerektiğini anlamıştım. Kapının kolunu sakince bıraktım. Vakit kaybetmeden ardımda ne yapmaya çalıştığımı anlamayan kadına bakmadan mescidin yolunu tutum.
Bazen tek bir dua, bazen tek bir nefese eş değerdir. Aslında bazen kelimesi bile fazlalıktı. Tek bir dua, her daim tek bir nefestir.
*
Azat Demirhan’ın anlatımıyla…
Soğuk deponun kırık camlarından esen rüzgar sanki daha şiddetli eserek üşütmek için çabalıyordu.
Yerde acıyla kıvranan adamdan sonra bakışlarım yanımda duran ağabeyime kaydı. Serti, ketum bir adamdı. Öyle ki bıraksalar geberteceği adamı sanki bir sebepten duruyordu. Sebep belliydi;
Asel’in herhangi bir tehlikede olmasının engellemek…
Bu sebep yeterliydi durmamız için.
Adam yerde yatan bedenini havaya kaldırmaya çalışırken başarısız olarak iki elini yere sabitlemiş kan tükürüyordu.
Nefes nefese kalmış bedeni acı içinde kıvranıyordu. Bu durumdan ne bir zevk, ne de bir hoşnutsuzluk hissetmiyorduk. Sadece işimizi bitirip gitmek için can atıyorduk.
Geçenlerde aldığımız haber sonucu işler oldukça karışmıştı. Biri kızıma pusu kurmuştu. Ve ben o kişiyi ölümden beter edecektim. Şu an karşımızda duran adamın ölmemesinin sebebi kurşunu sıkan o değildi. O sadece sürücü görevini alan bir adamdı. Ama benim için önemli değildi. İşin içindemiydi, değil miydi? Önemli olan sadece buydu.
Sakince bir adım atan ağabeyime baktım. Adamın önünde diz çökmek yerine elini uzattığı gibi saçından tutup havaya kaldırdı ona bakması için. Adam öksürüklerinin arasından zorlukla kan revan olmuş şekilde baktı. “Yemin ederim bir şey bilmiyordum.”
Söylerikleri hiçbir his uyandırmazken ağabeyim ona doğru gözlerini kısarak başını eğdi. “Şurdaki adamı görüyor musun?” Adamın bakışlar ağabeyimin işaret ettiği bana kaydı.
İki elini çiçek moduna sokmuş, bir ayağım önde, diğer ardında öylece bakıyordum. Ama normal bir bakış değil, avına kitlenmiş bir avcı gibiydim.
Adam bakışlarımdan rahatsızlık duyarak ağabeyime tekrar döndüğünde başını hafifçe salladı. Ağabeyim sır verir gibi onun başını birazda kendine çekti. “Ha işe o gördüğün adam Albay Azat Demirhan. Asel Demirhan’ın babası. Yani o zarar vermeye çalıştığınız kızın babası.”
Adamın gözleri korkuyla büyüdü. Telaşla ardı arkası kesilmeden konuşmaya başladı. “Yemin ederim bilgim yoktu. Allah benim belamı vermesin bilgim yoktu. Ben böyle bir şey yapıldığını bile bilmiyordum. Bana sadece bizi alacaksın dediler para verdiler ama pusu kurulduğundan haberim bile yoktu.”
Adamın telaşı, söylediği sözlerin doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi. Zira o gözlerde farklı bir korku daha vardı.
Deponun kapısı yüksek sesle açıldığında ağabeyim adamın saçlarını sertçe bıraktı. Adam öksürük krizi tutmuş gibi öksürmeye başlamıştı.
Elinde dosyasıysalar giren Ali ve Altan, Timuçin, Alexander’a baktık.
Ali dosyayı havaya kaldırarak “Adam doğruyu söylüyor ağabey. Bu işi kanser hastası kızı için kabul etmiş. O sadece birini götüreceğini sanmış. Hatta fiyatın azlığı, fazlalığını bile önemeyecek durumda değilmiş.”
Alexander elleri cebinde başını hafifçe eğdi. “Kızının son kemoterapiyi alabilmesi için acil paraya ihtiyaç olduğundan tek kuruşa bile muhtaç haldeydi. Adamlar bunu fırsat bilerek az miktar para verdiler.”
Altan başını hafifçe yana eğip adam baktı. “Hatta o sadece götüreceğini sandığı için adamların az miktar verdiği parayı yadırgamamış.”
Adam heyecanla başını sallarken Timuçin “Ya da o da bize oyun oynuyordu.” Demesiyle “Yemin ederim oyun değil.” Telaşlı sesi giderek kısıldı acıyla “Kızımın iyileşmesi için beşinci küre ihtiyacı var. Kızım olmazsa yaşayamam.” Demesiyle sertçe yutkundum.
Aynı acı ama farklı sebeplerden. O kanser hastası için çektiği acıyı ben öldü sandığım kızımda çekmiştim. Hangisi daha acıydı?
Kızının günden güne ölüşünü mü izlemek, kızının ölüsünü bir anda kucağına almak mı?
Ne fark ederdi ki? Hepsi acının en sikik şekiliydi. Kızım çekeceğine her acıyı çekmeye hazırken onun çektiği bir kıymış batılı acısı bile benim gözümde tehlikeydi.
Timuçin bir anda güldüğünde adamın bakışları ona döndü. “Sakin ol. Kızın iyi.”
Adam şaşkınca ona bakarken “Ne , nasıl?”
Timuçin gülümseyerek adımladı adama doğru. Elini uzattığında tutmasını istediği belliydi. Adam ilk tereddüt etse de kızı için hızla tutu. Ayağa kalka adamla geri çekildi Timuçin. “Kızın şu anda son kemoterapisini görüyor. Annesi de yanında. Eğer onun yanına gitmek istiyorsan bize sadece adamları tanıtman ve bildiğin başka bir şey varsa onu söylemen yeter.”
Adam sevinçle gülümsedi. Öyle ki gözlerindeki parıltılar bir yıldızı anımsatıyordu. “Gerçekten mi?” Sesindeki mutluluk gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyordu.
Timuçin başını salladığında bir an duraksadı. Gülümsemesi kesildi, gözleri korkuyla bize baktı. “Olmaz.”
Her birimizin bakışları çekilten bir duvar gibi kasıldı. İlk andan konuşmayan ben ona doğru adımladım. Önünde durduğumda eğik başını kaldırıp bana baktı. “Kızına, karına yaklaşamazlar.” Sana değil. Kızına karına demiştim. Adamın tek derdi ailesi olduğu belliydi. Onu anlıyorum da. Aynı durumda olsam bende yapardım.
Adam inanmak ister gibi baktı bana. Bakışlarımdaki netlik onu ikna edince başını salladı. “Kim olduklarını bilmiyorum yüzleri kapalıydı ama hepsinin sol bileğinde ejder dövmesi vardı.”
Hepimizin bakışları birbirine dönerken; Yeni hedef belirlenmişti.
Ana yemin ediyorum kızım ejder dövmesine sahip olan sana zarar vermeye çalışan her adamın, kadının zehirli bir aslanı olmazsam bana da Azat Demirhan demesinler.
*
Miran Doğa’nın anlatımıyla…
Kız kardeşimin sandalyesinde oturmuş küçük kızı sevmesini izliyordum. Ama ne hoş. Ben varken başkasını sevmesine ne gerek vardı? Yerimden rahatsızca kıpırdamam, sıkıntı nefesler vermem önemli değildi. Derin’im hiçbirini takmadan o kızı sevmeye devam ediyor, ona gülüyordu. Elimi kaldırıp salladığımda ‘Merhaba bende nurdayım. Uzun zamandır görmediğin ağabeyin.’ Dememek için zor duruyordum.
Kıskanç biriydim. Bunu kabul edebilirim ama kız kardeşimin beni görmemesini edemezdim.
Tekrar sıkıntılı bir nefes verdiğimde bakışlarını bu defa ikisi de bana çevirdi. “Ne oldu ağabey? İyi misin?” Bunu saf bir merakla sormuyordu. Cevabını bildiği yeşil gözlerinin parıltısından belliydi.
Hafifçe gülümsedim. “Mükemmelim.” Abartılı bir şekilde söylediğimde onayladı, küçük kıza tekrar döndü.
Ama ben bu durumda artık durmazdım. Bu görüntü kalbimi kırmıştı. Bende insanım yanımda başkasıyla ilgileniyordu resmen!
Ayağa kalktığımda bu defa merakla baktı ikili. “Hava alacağım.” İğneleyici bir şekilde söylediğimde kız kardeşimin Altan gülüşünü fark etmiştim. Hoşuna gittiği bariz belliydi. Ve onun gülüşü istemsiz benim gülümsememi sağlıyordu.
Odadan çıktığımda kapıyı ardımdan kapatmıştım ki birine çarptım.
Demir.
Ona keskin bakışlarla bakarken o sabırsızca çekilmemi bekliyordu. Anlaşılan bu adamla işimiz vardı. Kollarımı birbirine doladım, ona üsten bir bakış attım. “Ne yapıyorsun?”
Hiç tereddüt etmeden “Çiçeğimi göreceğim.” Demesiyle şaşırmıştım.
Şahsen bir kız ağabeyine bu şekilde açık olması taktire şayan olduğu kadar ölmeyi bayılmak sanmakta olabilirdi.
“Sana onu görebileceğini kim söyledi?”
Sözlerimi işitmesiyle kapıya bakan bakışları bana döndü, kaşları çatıldı. Huzursuz ve dediklerimden oldukça sinir dolduğu belliydi. Ama elden ne gelir?
”Anlayamadım?” Sesinde sertlik vardı ama aynı zamanda git artık demek istediği de belliydi.
”Diyorum ki Soylu, onu senin görmene kim izin veriyor?” Her kelimeyi bastırarak söylediğimde kaşları daha da çatıldı.
”Birinin söylemesi gerekmez. Kimse de engel olamaz.” Kendinden emindi. Ama ben senden daha emin değildim Soylu.
Babanı tanımam seni tanıdığım anlamına gelmez.
”Güzel.” Anlamadığı bakışlarla bana baktı. “Güzel Soylu ama içerdeki kadının ağabeyine olan yaklaşımın ne kadar doğru? Biraz saygı.”
Gözlerimde haylaz parıltılar olduğuna emindim ama kendimi kamufle etmekte ustaydımda.
”Anlayamadım?”
Gerçekten de anlaşamamış gibiydi.
ona doğru bir adım atığımda geri çekilmedi aksine dik durdu. “Diyorum ki…” başımı yana eğip “Ay kızım sence benimle bu tarz üslupla konuştuğunu duysa ne yapardı?” Dediğimde gözlerinde ışık hızında bir korku belirdi.
Bu tuhaftı. Bu gerçekten tuhaftı.
“Üzülür…” Sesi ilk kez kırılmış gibiydi.
Bu tepkiyi beklemiyordum. Ne demem gerektiğini bilemezken telefonumun sesi ilişti kulağıma. Arayana baktıktan sonra ona döndüm “Bunu açmalıyım.” Diyerek uzaklaştım.
Sen kimsin Demir Ege Soylu. Nasıl tek bir kelimeyle senin sert ifadeni dağıtabildim?
*
Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla…
Kapıyı hızla açarak içeri girdiğimde iki çift göz bana döndü. Asel’imin kucağında gördüğüm küçük bedenle ihanete uğramış gibi hissettim.
“Ne oluyor burada?” Sesimde kıskançlık elle tutulur vaziyetteydi.
Asel gülümseyip küçük kıza baktı. “Bu küçük hanım bana kardeşinden bahsediyordu.”
Kardeşi? Bilgilerde erkek çocuk diyordu. Ama anlaşılan kızı da vardı adamın.
Bu eksik bir bilgiydi. Veya bilerek eksiltilmiş bir bilgi.
Küçük kız bana doğru gülümsedi, sonra Asel’e dönerek “Bu ağabey bana silahını veren!” Neşeyle söylediği sözler Asel’imin kaşlarının çatılmasını sağladı. Hızla başını bana çevirdi “Demir sen küçük bir kıza silah mı verdin? Ya yanlışlıkla bir şey olsaydı?”
Kız dudaklarını büzerek “Yo olmaz ki. Ben biliyorum silah kullanmayı.” Dedi.
Asel’in kaşları daha da çatılırken ben “Emniyeti kapalıydı.” Dedemde bana sert bakış atıp kıza döndü. Bana baktığının aksine ona gülümseyerek “Nerden biliyorsun canım?” Diye sormasıyla kıskanmadım değil. Bana kız ona gülümse ne güzel!
Kız bakışlarını hafifçe kaçırdı. “Annem öğretti.”
Asel kızın konuşmak istemediğini anlayarak başını salladı.
Kapı çaldığında içeri giren Lidya “Küçük hanım anneniz uyandı.” Demesiyle kız Asel’den ayrılıp koşarak Lidya’nın peşinden gitmeye başlamıştı.
Asel onun ardından gülümserken ben ona huysuzca baktım. “Ben?”
Bakışları bana dönerken anlamak ister gibi kaşları çatıldı. “Ne sen?”
”Ben diyorum, sevgilin olan Ege diyorum. Hiç ilgilenmedin diyorum.” Derin bir nefes alıp “Benimle ne zaman ilgilenirsin tahmini olarak?” Dedim.
Bakışları değişerek gülmemek için zor durur hale geldi.
”Sen kıskandın mı?” diye sormasıyla tereddüt dahi etmeden “Evet.” Dedim.
Allah’ın bildiğini kuldan saklamaya gerek yoktu şu anda.
Kaşları havaya kalkarken dudaklarını büzdü. “Yaa…” kelimeyi uzatarak söylerken içim gitmedi değil. Öpecek şimdi görecek ama durmalıydım. “Ama ne yazık ki kıskanç bir bebek daha var.”
Biri daha? Kim bu!
”Kim?”
Gülümsemesi artarken “Az önce senin gibi kıskanan Miran ağabeyim. Ama önce o kıskandığından öncelik onun.” Dediğinde beynimden vuruldum sanki.
Ne sırası? Sıraya ne hacet, ben varım yeter.
“Önce ben.” Küskün bir çocuk gibi konuşsamda umursamadım. O ise omuz silkip “Önce ağabeyim.” Dedi. Yanımdan geçmek için atak yaptığında onun kolunu tutuğum gibi kendime çektim.
”Benim yüreğim sen diye atarken, önceliğinin bir başkası olmasına izin veremem.”
Bölüm sonu.
Diğer bölüm sorgu ve eğer yazarsam Meyra ve Boran’ın son sahneleri gibi olacak. Aklımda bir sahne var onlar için. Bu sahne onların çıkışı olacak. Artık kendi içlerinde halledecekler sorunlarını. Biz ilerde belki -unutmazsam.- onları tekrar görürüz.
Karakterler?
Yazım dili?
Gidişat?
İki kıskanç bebek?
Boran’ın halleri :).
Meyra’nın huzursuzluğu?
Albay’ın eğlencesi?
Yazım yanlışlarım vardır muhtemelen. Ama düzenleyemeyeceğim şu an o yüzden sonra düzenlemeye çalışacağım kusura bakmayınız.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |