248. Bölüm

34. Bölüm

Asel Demirhan
demirhan_asel

Kalemimden akan her damla yüreğimden akan belki gözyaşı belki de mutluluğumdur. ve sen yüreğimi okuyan birisindir.

Yazar Anlatımıyla..

İki adam aldığı kadınla birlikte çoktan şehirden ayrılmak için uçağa binmişlerdi.

Adamlardan biri diğerine dönerek “Ağabey neden biz uçakla gidiyoruz?” Diye sormasıyla adam “Ne yapalım oğlum özel jet kiralayalım mı?”

Alayla konuşan adama başını salladı “E herhalde ağabey. Düşünsene kız uyansa uçakta ne halt edeceğiz?”

”Doğru söylüyorsun Utku. Ama şansımız mı var oğlum? Patron pinti adamın teki.”

Utku umutsuzda ortalarında oturan kadına baktı. Umarım uyanmazsın diye geçirdi içinden. Uyanırsa ve uçağı birbirine katarsa işler değişirdi.

Diğer yönde uçağa binen genç kızıl saçlarını arkaya attı. “Komutanım, sizce de bu kızıllıklar ateş saçmıyor mu?”

Komutana ona dönüp baktığında genç sessizliğe gömüldü.

Sarı saçlı genç adam arkadaşına doğru eğildi. “Ne oldu kızıl saç? Yedin mi azarı.” Bu durumdan keyif aldığı belliydi.

Adam arkadaşının yüzüne elini koyup ittirdi. “Çekil şuradan Ozan. Seninle uğraşmak istemiyorum.”

Ozan geriye çekilirken bakışları etrafta dolaştı. Kendi koltuklarını ararken sanki tanıdık bir sima görmüş gibi oldu. Yanılıyor olmalıydı. Zira tanıdık kişi şu anda görev yerinde işini yapıyordu.

İçlerinden sarı saçlı genç kadın eliyle bir noktayı işaret etti. “Bizim yerimiz burası komutanım.” Diyerek yanındaki kadının kolunu tutu.

Komutan onlara bakıp başını salladı. “İpek, Alis dikkatli olun.” Her zamanki gibi tedbirli olmalarını isteyen komutanlarıma göz devirdiler.

Alis “Komutanım sadece yolcuyuz abartmasak mı…” diye söyleyecekken komutanın bakışlarıyla susup başını salladı.

Adamlardan siyah saçlı olan “Komutanım bizde çaprazlarındayız.” Demişti.

Komutan onlara başını salladığında herkes yerlerine geçmişti.

Bir süre sonra uçak havaya kalkmaya başlamıştı.

Kızıl saçlı adam sıkınca önündeki koltuğa tekme atıyordu. “Neden yiyecek dağıtmıyorlar? Açım ben! Keşke otobüsle gitseydik.” Bakışları etrafta dolaşırken gözlerini kırpıştırdı. “Açlıktan halisilasyon görüyorum!”

Komutan arkasındaki askere doğru ayağa kalktı. “Kapa çeneni Samet!”

Samet mızmızca komutanına baktı.eliyle bir noktayı işaret edip “Ama komutanım açlıktan derdime derman Derin’i görüyorum sanki.”

Ozan “Saçmalama oğlum o Hakkari’de değil mi?” Demişti şaşkınca.

Samet başını salladı. “İşte diyorum ya halisilasyon görüyorum.”

İpek merakla bakınırken “Ay bende mi acıktım!” Zira gördüğü kişi gerçek olamazdı.

Diğer tim üyeleri de şaşırırken komutanları az önce Samet’in gösterdiği yere doğru baktığında gördüğü kişiyle gözleri büyüdü. “Siktir lan oradan!”

Samet kollarını birleştirip sırtını koltuğa yasladı. “Gördünüz mü hepimiz açız işte.”

”Samet… Açlık değil bu devrem bu gerçek.” Diyen arkadaşına döndü “Saçmalama Ömer’im, ne işi var kızın uçakta? Babasında bok gibi para var affedersiniz ama özel jetle gider yani.”

Komutan keskin bakışlarını Derin’in yanındaki iki adama çevirdi. Kimdi bunlar? Derin’i asla kimse olmadan göndermezlerdi. Ama yanında yabancılar vardı? Hızla eline telefonu alıp önce fotoğrafı çekmişti. Daha sonra telefon sinyaline bakmıştı. Sinyal Hakkâri’de gözükürken o nasıl buradaydı?

Siktir! Kesinlikle bir sorun vardı.

Önce derin bir nefes aldı. Daha sonra gözlerini kapatıp açtı.

Yok, iyi değildi.

Gözleri Derin’in üstünde oyalandı. Baygın olduğu çok belliydi. Yanında bir genç, bir de yaşı ondan büyük bir adam vardı.

Tamam. Önce sakin olmalıydı. Ne yapabileceklerini düşünmeliydi.

Bakışları diğerlerine döndü. “Uçuş boyunca gözlerinizi onlardan ayırmıyorsunuz. Tek bir harekette bana haber veriyorsunuz.” Tim üyelerinin hepsi başlarını ciddiyetle salladı.

Hepsi biliyordu ki bu iş bir iş değildi. Bu hayatlarının merkezinde olan küçük kızı kurtarmaktı.

*
Küçük çocuk elindeki cips paketiyle koltukların arasından yürüyordu. Son cipsinide ağzına attığında kalmayan cipsiyle somurttu. Dudakları bükülürken elindeki cipsi top haline getirdi, rastgele bir şekilde attı.

Atılan cips paketi iki adamdan yaşı büyük olana denk gelmişti. Adam kafasından kucağına düşen paketle ilk şaşırmış, daha sonra kızgın bir boğa gibi etrafına bakınmıştı. Kendisine şokla bakan küçük bir erkek çocuğunu gördüğünde cips paketini elinde tutarak “Bana bak velet! Bu ne lan?” Dediğinde çocuk korkuyla iki adım geriledi.

”Yanlışlıkla oldu…” diye mırıldanan çocuğun korkusu gözlerinden belliydi.

Adam bu durumu umursamadan kalkıp çocuğa gidecekken yanındaki adam onu tutu. “Ağabey saçmalama. Zaten dikkatler her an bize dönebilirken birde sen dikkat çekme.”

Adam ona dönerek “Utku asabımı bozma benim!” Dedi.

Utku bu durumu umursamadan bakışlarıyla baygın olan kadını gösterdi. Adama yaklaşıp “Yakalanırsak patrona ne deriz ağabey?” Dediğinde adam sakinleşmeye çalışarak geriye yaslandı.

Çocuk tehlikenin geçtiğini anlayarak derin bir nefes verdi. Daha sonra sakinleşmeye çalışan adam dil çıkarıp onun tepki vermesine izin vermeden yerine doğru koştu.

Adam çocuğun hareketini gördüğü an yerinden kalkmıştı. Ama kendini tutarak yerine geri oturdu.

Şu an bu işin hemen bitmesini istiyordu.

*
Saatler ilerlerken uça çoktan inmişti. Herkes uçaktan inmeye başlamışken tüm adamları takip etmeye devam ediyordu.

Adamların siyah bir araca binmesiyle tim de onları takip edecekti ki uçaktaki küçük çocuğun elinde tutuğu telefonu çevirirken “Anne bu ağabeyler bunu düşürdü ama gidiyorlar. Benim olabilir mi? Satıp para kazanırım.” Çocuğun hevesle söylediği cümleleri duyan tim hızla çocuğa yöneldi.

Samet gözlerini kısarak saçlarını geriye attı. Kendisine şaşkın bakan küçük çocuğusun başıyla telefonu gösterip “Çok şanslısın küçük adam. Tamda telefonum bozulmuştu. Kaça satarsın onu bana?” Dediğinde çocuğun gözlerinde tilkiler dolandığı belliydi.

”Sen kaç vereceksin?” Diye tek kaşını kaldırdı.

Samet kendisinin küçük versiyonunu bulmasıyla gülümsedi “beş yüz?”

Çocuk dudaklarını büzüp kısa bir süre düşündü. “Çok az.” Dediğinde Samet “Sekiz yüz.”

Çocuk başını olumsuzca salladığında “Bin.” Artık çocuğun elini tutmuş pazarlık yapıyordu. Çocuk haylazca gülümseyip “On bin mi? Tamam.” Demesiyle Samet’in gözleri büyümüştü.

Tim ise şaşkınca “On bin mi?!” Demişti.

”Oğlum sen nasıl?” Diye konulamayan Samet kendisini toparlayıp komutanına döndü. “Komutanım işin kalanı sizde.” Demesiyle ateş saçan mavilikleri görmemesi bir olmuştu. Şirin bir gülümseme takınmaya çalışsa da on bin liralık olan komutan pekte gülümsemiyordu.

Samet bir süre içtimada zorlanacaktı belli ki.

Devrim çocuğun elindeki telefonu alacakken çocuk “Pışık! Önce para sonra telefon.” Demesiyle sabır diledi.

”İbanın bar mı ufaklık?”

Çocuk kalın ses tonunu duyduğu anda ilk afallasa da başını salladı. “Tabi ki!” Diyerek ibanını söylerken çok profesyoneldi.

Yanındaki annesi artık bu duruma alıştığından sesini dahil çıkarmıyordu. Bu oğlunun günlük halleriydi.

Telefon alındığında çocuk parasına bakıp “Bereket versin beyler.” Diyerek uzaklaşmıştı.

Geriye oldukça kazıklanmış tim. Daha doğrusu komutan Devrim kalmıştı.

Samet çocuğun arkasından şaşkınca bakarken “Vay be bu devirdeki çocuklar da amma da kazıkçıymış değil mi komutanım?” Diyerek komutanına döndüğünde ateş saçan gözlerle gözlerini kaçırdı. Uzaklaşan arabayı işaret ederken “Komutanım adam gidiyor!” Demiş, durumu en azından şimdilik kurtarmıştı.

Devrim keskin gözlerini Samet’den ayırmadan “Herkes araca!” Demişti. Tim ikiletmeden araca binerken Samet’de binecekti ki ensesinde sıkı bir el hissetti. “Sen hariç koçum.” Gözlerini şaşkınca kırpan Samet “Nasıl geleceğim komutanım? Yürüyeyim mi ne yapayım?”

Devrim, Samet’i yana atıp “Yürüyerekten bize yetişirsin bence.” Göz kırpıp “O kadar para sokmadan bir tarafıma düşünecektin.” Dediğinde Samet komutanın kesin olduğunu anlamıştı.

Samet giden aracın arkasından bakarken “Ulan velet! Nasıl gideceğim ben şimdi?” Diye söyleniyordu.

*
“Ömer sakın aracı kaybetme koçum.”

Ömer komutanın dediklerine başını salladı.

Trafik bugün sanki inatla sıkışıktı. Öndeki aracı kaybetmemeye çalışsalar da hiçte kolay değildi.

İpek telaşla sarı saçlarını geriye attı. “Komutanım gidiyorlar!” Kalbinin korkuyla hızlı atmasını umursamadan eliyle giden aracı gösterdi.

Devrim sinirden kızaran gözlerle giden araca bakarken Ömer direksiyona sıkıca vurdu. “Allah kahretmesin!”

Ozan elindeki telefonu kurcalamaya devam ederken “Komutanım.” Dedi.

Alis sert kabuğunu bile korkusu yüzünden kırmış telaşla komutanına bakıyordu. “Komutanım ne yapacağız?”

“Komutanım.” Diye tekrar seslendi Ozan.

Devrim sinirden dişlerini kıracaktı neredeyse. “Bilmiyorum!” İkinci kez bu denli çaresiz hissediyordu.

”Komutanım!” Diye tekrar etti Ozan.

Ömer sıkışık trafiğin açılmaya başlamasıyla aracı tekrar sürmeye başlamıştı. Ama nereye gideceğini bilmiyordu. “Komutanım ne taraftan?”

Ayrıma geldiklerinde askerinin sorduğu soruya ne cevap vereceğini bilemedi Devrim. O da bilmiyordu ki ne taraftan…

Ozan onu dinlemeyen timine rağmen “Sol taraf.” Dediğinde bakışlar ona nihayet döndü. Ozan gülümseyerek telefonu salladı. “Önceki konuşmalarda Utku dediği bir adama konağın konumunu atmış. Muhtemelen oraya gidecekler.”

Ömer başını hafifçe eğip gülümsedi. “Aslansın Ozan’ım.”

Timde buruk gülümseme olurken Devrim hızını alamayıp Ozan’ın anlını öptü. “Aslanım benim!”

Ozan anlının öpülmesiyle geri çekildi. “Komutanım sözlen teşekkür etmenizi öpmenize tercih ederdim lakin sağ olun.” Dedi gülümsemeye çalışırken.

*
”Fahri ağabey doğru yöndeyim değil mi?” Diyen Utku yan koltuktaki adama bakmak için kafasını çevirmesiyle aracın yön değiştirmesi bir oldu.

Fahri aracın kontörünün gitmesiyle “Önüne bak Utku!” Diye bağırmıştı.

Utku direksiyonu sıkıca tutmaya başladı. “Aşk olsun Fahri ağabey. Bağırmana ne gerek vardı?”

Fahri ona sertçe bakarken “Ölecektik Utku!” Diye bağırmıştı. Eliyle sağ tarafı gösterip “Sağa dön.” Dedi.

Utku sağa dönerken Fahri “Konum bile attık hâlâ yanlış yola sağıyorsun Utku. Senin yüzünden beş dakikalık yol bir saate düşer.” Diye söyleniyordu.

Utku hiç sesini çıkarmadan denileni yapıyordu sadece.

Fahri Utku’nun trip atışını anlayınca “Küstün mü lan?”

Utku küskünde omuz silkti.

Fahri onun omzuna vurup “Tamam lan küsme.” Cebinden şeker çıkartıp “Al sana şeker. Geldik zaten hem yersin şimdi.” Dediğinde.

Utku utangaç gülümsemesiyle “Eh alıyım bari şekerini ağabey.” Dediğinde bir anda “Ben çikolatayı tercih ederim.” Diyen sesle araç aniden sendeleyerek stop etti.

Utku ve Fahri ani duydukları sesle bağırırken Asel iki elini iki koltuğuna yaslamış kafasını öne çıkartıp onlara bakıyordu.

“Ne oldu öcü mü gördünüz?” Diyen kızla Utku elini kalbine koymuş nefes alırken “Kız öyle bir anda konuşulur mu?” Demişti.

Fahri kızın kafasını iterken “Geç arkaya. Bir de seninle uğraşıyorum biri yetmiyormuş gibi.” Dedi.

Asel somurtarak geri çekilirken Utku “Aşk olsun ağabey benden başka kimseyle uğraşamazsın.” Dedi.

Fahri derin bir nefes alırken sakinleşmeye çalışıyordu. “Allah’ım ben ne günah işledim de beni bu insanlarla karşılaştırıyorsun?” Dediğinde Utku “Adam öldürdün, işkence ettin, mal kaçırdın, adam kaçırdın, ev yaktın…” elini Ooo diye sallarken “Neler yapmadın ki ağabey? Bunlar sadece birkaçı.”

Fahri ırkının kafasına serçe vurup arabadan inmek için kemerini çözdü. “Kapa çeneni Utku!”

Asel merakla Utku’ya bakıp “Cidden ev yaktı mı?” Diye sordu.

Utku başını sallarken “Daha neler var bacım anlatsam roman olur.” Dedi.

“Allah’ım biri deli, diğeri daha deli.” Fahri söylenerek kapıyı açmaya başladığında kapı aniden açıldı. Ona tepeden bakan adam “Ben daha deliyim Fahri.” Demesiyle Fahri artık bayılacak gibi olmuştu.

*

Demir’in gözü dönerken bakışları Asel’e deydi. İki adamın onu kolundan tutmuş getirdiğini gördüğünde çıldıracak gibi olmuştu.

Belindeki silahı çıkartırken ne askerliği umurundaydı, ne de başka bir şey.

Asel’i gören herkes şaşırırken Asel gördüğü manzarayla şok olmuştu. Ama yine de kollarını tutan korumalara dönüp “Ay bırakın beni artık.” Diyerek kollarını çekti. Utku ve adam başlarını eğip geri çekildi. Asel tüm kaosa rağmen şirin gülümsemesini sundu. Dedesine dönerek “Fovori torun sahalarda dedeciğim. Özledin mi beni?” Başını yatırmış şirin gülümsemesini sunarken tüm bunlara rağmen gülümsemesi imkânsızdı Alpay ağanın. “Özlemem mi? Favori torunumu nasıl özlemem?” Gözleri dolarken bir kez daha fark edilmişti kız çocuklarına duyduğu sevgiyi.”

Asel gülümseyerek başını eğdi. Birazcık utanmıştı.

Orhan’ın babası “Gelin hanımda geldiğinde imam nikâhına geçelim.” Demişti ki tüm öldürücü bakışların esiri olmuştu.

“Bensiz aşiret toplantısı mı? Çok üzdün beni dünürüm!”

Diyen sesle Asel’e gidecek Orhan bile durmuştu.

Timuçin elinde bir beşik tutarken, yanındaki biri daha vardı. Ve onunda elinde bir beşik varken Timuçin beşiği havaya kaldırıp “Eh beşik kertmelerin de kavuşma zamanı geldi.” Dedi gülümsemen.

Bu sözler ortama bomba gibi düşmüştü.

Yankı timi şaşkın nidalar atarken Asel gözlerini kırpıştırdı. Beşik kertmesi de neydi?

Ortam oldukça karışmış işler çıktığından çıkıyordu.

Genç ağa artık bir şey yapması gerektiğini anlayarak yanındaki yaşlı adamın bastonunu ödünç almış yere sertçe birkaç kez vurmuştu.

Ses avluda yankılanırken konuşan herkes bir bir susuyordu. “Yeter artık!” Kahve gözlerini etrafta dolaştırdı. “Bu mesele benim aşiretimin meselesidir.” Bakışları Yıldız‘ın üvey babasına döndü “Ağa senin bir kızın var mıdır?” Dediğinde adam sanki kızını gururla ateşe atacağını belirtir şekilde “Vardır ağam Yıldız.” Demişti.

Savaş ağa başını sakince salladı. “İyi o vakit getir Yıldız kızını.” Sözlerini batırarak söylediğinde adam Yıldız‘a doğru adım atarken Yankı timi, Akçıl aşiret, Demirhan aşireti gibi çok kişi tetikteydi.

Çınar kolunu hızla yanında ürkekçe oturan kadının önüne siper etti. “Yavaş! Ben buradayken değil bu kıza dokunmak, pis bakışınla yakarım seni.”

Keskin sözleri adamın sırıtarak “Duymadın herhalde ağa. Hüküm bellidir artık.” Mutluğu her halinden belliydi.

Polat arkasına yaslanmış, kollarını birbirine dolamış şekilde adamı aşağılarcasına süzdü. “Hadi bir dene bakalım. Elin onun tek saç teline değsin elin yerinde kalıyor mu görelim.”

Adam bu sözlerle Savaş ağaya döndü. “Ağam ne derler?” Çıkış yolunun olduğunu sandığı adama aslında onu bitirecek olan adamdı.

Savaş ağa yerinde dik durdu. “Sen Yıldız kızım var dedin. Ben getir onu dediğimde sen Maysa’yı getirmeye kalkıyorsun ağa! Kızın olmayan bir kadını mı bize kızım diye yutturacaksın?”

Bu sözler ortama bomba gibi düşerken şaşkın nidalar bir bir duyuluyordu.

Kadın gerçek adının nasıl bilindiğini bilmese de sesini çıkarmadı.

Adam eliyle kadını gösterip “O benim kızım! Adı Yıldız onun.” Dedi.

Savaş elindeki dosyayı adamın yüzüne savuşturdu. “Maysa Karmen iki bin doğumlu. Babası Yunan, annesi Türk.” Yerdeki dosyaları işaret ederek “Bak bakalım üstünde Yıldız yazıyor mu?” Dedi.

Adam titreyen elleriyle dosyayı incelerken “Bu… bu nasıl olur?” Diyordu.

Savaş kıstığı gözleriyle “Zamanında evrakta sahtecilikle Yıldız adına çevirdiğiniz kızın asıl ismi budur. Ne seninle kan başı vardır ne gönül bağı. Ne de devlet tarafından nüfusunda bile gözükür. Sen şimdi bize neyi yutturacaksın ağa!”

Adam şokla yere çökerken oğlu yerdeki kağıtlardan birini alıp babasına doğru salladı. “Baba ne derler bunlar? Veremeyecek miyiz bu kızı? Dava ne olacak!”

Kadın bir kez daha sadece dava için, kendisi için onu vermeye çalışan ağabeyine acıyla baktı. Ne kadar artık canımı yakamazlar dese de yakıyordu. Çok yakıyordu…

Savaş ağa ayağa kalkarken “Madem ortada bir kan davası vardır. Madem sizinde bir kızınız yoktur o halde karar bellidir sürgün edileceksiniz!” Dedi.

Savaş’ın dedikleri ortaya bomba etkisi yaşatırken kadının annesi ilk kez kızına ailesi için yalvardı. “Kızım ne olur evlen. Evlen bitsin bu dava. Etme bizi yuvamızdan.” Ağabeyini gösterip “Ne yapsın ağabeyin dolarlarda ha kuzum.” Dediğinde kadının içi acıdı. Ama bu acı onlara duyduğu değildi bu acı kendisine bir kez kızım demeyen annesinin üvey oğlu için yalvarmasının acısıydı.

Bakışları ilk kez konuşan sessiz ağa dedikleri adama kaydı. Ona güven verir bakışlarla baktığını gördüğünde kolunu sertçe kendisine çekti. “Artık beni sömürmenize izin vermiyorum. Onlar benim ailem değil. Neden onlar in kendimi ateşe atacağım?” Artık sadece kendisi için çabalamak istiyordu.

“Nankör! Yedirdim içirdim de kabına pislik yapan köpek!” Annesi hızla yerinden kalkıp kızına vuracakken eli havada asılı kaldı.

”Yavaş kadın!” Elini sertçe itti Arsen kadının. “Bir fiske değil, o baktığın bakışlarında boğarım seni.”

Kadınlara dokunmazdı ama bazı kötü kalpliler yüzünden cinsiyet fark etmiyordu. Kötülüğü yapanın cinsiyeti sadece ne kadın ne de adamdı. Hak eden hak ettiğini çekecekti!

“Yeter artık. Yarın gün doğmadan Mardin’den gitmiş olacaksınız.” İtiraz edeceklerinde elini kaldırıp onları susturdu. Daha sonra kızına kinle bakan kadına bir şey vermesi için korumaya işaret yaptı. Koruma hızla dosyayı kadına uzatıp “Lütfen imzalayın hanımefendi.”

Kadın şaşırırken “Bu ne?” Demişti.

Savaş başını dik tutarak “Kızının olması gereken mallarını iade edeceğine dair davaya imzan.” Dedi.

Kadın agresif bir şekilde “Asla! Bunlar oğlumun malları o uğursuzun değil!” Dedi.

Üvey oğlu da hızla onaylarken “Benim mallarımı alamaz o sürtük!” Dedi.

”Ya bunu imzalarsın. Ya da…” belindeki silahı çıkartıp üvey oğlunun bacağına sıktı “Bir sonraki kurşun onun kalbi olur.” Savaş işin artık kesinleştiğini belirtmişti. Kaçış yoktu. Ve kadın titreyen eliyle imzalamıştı. Oysa kızı bu durumda olsa hiç çekinmeden ‘öldürün gitsin.’ Derdi. Ama kanından olmayan oğlu için vazgeçiyordu.

Konaktan sürüklenerek giden kadın giderken bile kızına beddualar etmeyi ihmal etmiyordu.

Maysa ve Arsen göz göze geldiğinde her şey değiştirdiğini anlamışlardı.

İnsan ailesini seçemezdi. Maysa’da seçememişti. Ama yeni bir aile seçmek için bir şansı vardı artık.

*
Konağın içi boşalmıştı. Yankı timi mecburen karargaha dönmüş, ağalarda ayrılmıştı. Şimdi sadece birkaç kişi kalmıştı. Savaş ağanın ailesi bile ayrılmıştı. Kendisi uzun zaman önce aile bağlarını koparmıştı. Artık yalnız yaşıyordu. Ama ağalığı mecburen o sürdürüyordu. Çünkü biliyordu ki Doğanay aşiretini ondan başkası yönetmeye çalışsa her şey biterdi.

Timuçin ayakta dururken Asel’in dibinden ayrılmayan oğluna baktı. Ne kadar büyümüştü. En son küçük bir çocukken gördüğü oğlu şimdi kocaman adamdı. Yanına gidip sarılmak istese de gururu izin vermiyordu. Sessizce bakışlarını ondan çekip diğer oğluna baktı. Anladı ki o da yeni öğrenmişti.

Bugün buraya Asel’i korumak için gelmişti. Oğullarını burada bulacağını bilmiyordu. Hele Demir’i…

Sadece bir taşı hareket ettirerek şansını denemiş ve başarmıştı. En azından Asel iyidi.

”Şimdi ne olcak?” Diyen Alpaslan’la bakışlar ona döndü.

Savaş ağa “Çare yoktur evlenmeler gerek.” Dediğinde Nerdeyse herkesi bir anda öksürük tutu.

”Yok artık!”

”Daha neler?”

”Devenin nalı ama!”

”Siktir!”

Gibi daha birçok sözcükler havada uçuşurken Demir’in keyfi iyiydi. Asel’in elini tutmaya çalışıyordu. Tabi Asel her defasında onun eline vurup geri çekiliyordu.

Azat keskin bakışlarını Demir’den çekmeden “Asla olmaz! Ben kızımı sevmediği biriyle evlendirmem.” Dedi.

Demir’in bakışları ilk kez onlara döndü. Kaşları hafifçe çatıldı, başını sağa eğdi. Anlamaya çalışır gibi baktığı kesindi.

Çınar ağabeyi gibi gördüğü adamın haklı olduğunu düşünerek başını salladı. “Azat ağam haklı. Hem Asel’imiz küçük daha. Ne diye sevmediğiyle evlensin?”

Demir dudaklarını büzüp Asel’e döndü. “Sevmiyor musun beni? Beni beni Ege denizini?”

Alpaslan sessizce “Aşkı memnuya bağladı salak çocuk.” Diye söylendi.

Asel’in gözleri büyürken hızla Demir’in dudaklarını elleriyle kapattı. “Sussana Demir!”

Demir fırsattan istifade sevdiğinin elini öperken konuşmaya da çalıyordu. “Ben… Çok… Seviyorum… Ama…” kelimeler boğuk boğuk anlaşılmadığından Asel anlayamamıştı.

Polat bu görüntüye dayanamayarak yerinden kalktığı gibi ikilinin yanlarına gitti. Yeğenin belinden tutuğu gibi kendisine çektiğinde “Hazinem… Amcan seni özledi sen hala” ters bakışlarla Demir’e bakıp yeğenine döndü “Bu adama laf anlatıyorsun.” Sesinde sahte bir kırgınlık vardı. Sonuçta o geldiğinde Demir’in bile kapıcı dama atıldığı zamanlar olurdu. Şimdi ne diye geride kalmıştı?

Asel amcasının göğsüne sığındı hemen. Çok özlemişti amcasını. Uzun zamandır görmüyordu. “Olur mu öyle şey zio? Sen hep ilk odağımsın.”

Polat zafer kazanmış gibi gülümserken Demir kıskançlıkla bakıyordu.

Savaş yerinden kalkarken “Sizi zor durumda bırakmak istemem. Kızınızın sevmediği biriyle de evlenmesini istemem ama… Ama buna bir çözüm gerek. Mardin artık Asel’in nişanlı olduğunu duyuracaktır. En ufak karşı cinsle temasa girse adının…” cümle tamamlanmadan Alpay ağa sertçe söze girdi “Kimse torunumun adını lekeleyemez. Ha oldu denediler bizim elimizde armut toplamıyor.” Dedi.

Savaş başını saygı göstergesi olarak hafifçe eğdi. “Karar sizin, hüküm sizin. Bu işe artık ben karışmıyorum.” Diyerek son kez selam verip uzaklaştı.

Tuncay yerinden kalkarken “Eve gidelim baba. Anlaşılan konumuz uzun ve açıklama yapacak birileri de var.” Dediğinde Alpay ağa onayladı.

*
”Hayır, kabul etmiyorum! Bana ne!”

Ayris yere oturmuş dayısıyla aynı tepkileri veriyordu. “O benim halam kimseyle evlenemez!” Diyor Demir’e kötü bakışlar atıyordu.

Meyra kızına olumlu işaret ederek devam etmesini söylüyordu. Kaos varsa durdurmak yerine fitili bile ateşleyebilirdi. Bu defa kocası Alexander bile kızının hareketlerini kabul ediyordu.

Tuncay yanındaki yeğenini kendine çekip sarıldı. “Artık halan yok Ayris. Halanı eller kaptı!”

Ayris’in gözleri dolmuş ağlayacak gibi olmuştu. “Benim halam olmayacak mı artık?” Bu masum sorusuna Asel hızla ona yaklaşıp kucağına aldı. “Olur mu öyle şey halam? Sen benim favori yeğenimsin.”

Ayris yaşlı gözlerini masumca kırpıştırdı “Ama senin başka yeğenin yok ki. Nasıl favorin olacağım?” Dedi.

Gergin ortama rağmen Ayris’in bu sorusuyla herkes gülmüştü.

Alexander yerinden kalkıp kızını kucağına aldı. “Gel babasının prensesi. Uyku zamanı geldi bile.”

Ayris halasına gitmek istediğinde “Önce uyku sonra hala küçük hanım.” Demiş ortamdan ayrılmıştı. Tabi arkalarından Meyra’da gitmişti. Ne olacak öğrenmek istese de kocasıyla günün kritiğini de yapmalıydı.

Alpay ağa eline rast gele bir şey alarak Tuncay’a doğru attı. “Kalk sende hergele. Git Aysima‘ya bak.”

Tuncay hatırladığı karısıyla hızla yerinden kalktı. “Karımı unuttum!”

Karısını hastanede unutmuştu….

Ve güzel bir trip kazanmıştı…

Alpaslan arkasından “Koş Tuncay dayı. Belki yetişirsin.” Diyerek gülmüştü.

Kaya önündeki kekler yerken “Tarifi var mı bunun?” Diye Işıl hanımağaya soruyordu.

Işıl hanımağa gülümseyerek “Beğendiysen yine yaparım oğlum ben.” Demişti.

Kaya teessüf eder gibi baktı. “Hep sizi mi rahatsız edeceğim? Bende yapabilirim.” Dediğinde bu özgüveni Demir’in “Yanık kek için hazır değilim Kaya.” Demesi bozmuştu.

Asel yanında oturduğu dayısını dürtü. “Taner dayı özlemedin mi beni?”

Taner yeğenini kendisine çekerek sarıldı. “Özlemem mi? Burnumda tüttün yeğenim.”

Asel gülümseyerek dayısına bakmaya devam etti.

”Ne zaman evleniyoruz?” Diye ortaya bombayı atan Demir’le ortam tekrar gerildi.

Alpay ağa ona sertçe bakarken “Gerçek bir evlilik değil evlat! Milletin ağzı kapansın yeter. Sonra zaten ayrılacaksınız.” Dedi.

Konağın kapısından giren imamla Demir gözlerini kısarak Alpay ağaya meydan okurca baktı. “Ben muhafazakâr bir adamım. Öyle bana haram olan kadına yaklaşamam.”

Kaya ağzında kekle “Yalanını sikerim. Hakkari’de Asel’in dibinden ayrılmayanda bendim.” Diye homurdandı. Ama bu homurtunun devamı ayağına yediği darbe ve boğazında kalan kekle devam edemedi.

Işıl hanımağa telaşla ona su içirirken Demir sertçe onun omzuna vurdu. “Helal oğlum helal. Hızlı yeme boğazında kalır diye kaç defa diyeceğim sana.” Dişlerinin arasından sinirle söyleniyordu.

Alpay ağa “Sen her korumaya çalıştığın kadınla evleniyor musun?”

Demir Asel’in şaşkın yüzüne bakarken gülüyordu. Alpay ağanın ne dediğini anlamadı ama dudaklarından “Evet.” Cevabı çıkması onun sonu olacak gibiydi.

Miran duyduğu evet cevabıyla belinde duran ruhsatlı silahını çıkarmış hiç vakit kaybetmeden Demir’e sıkmıştı.

Çıkan sesle irkilen Demir çok hafif kolundan akan kanla kendisine gelmişti.

Asel hızla yerinden kalkarak Demir’e doğru adımladı. “Ege!” endişeyle yarasına bakmaya çalışırken belinden tutulup çekilmesiyle ona ulaşamadı. “Kızım bırak o hergeleyi. Sana yenisini buluruz.” Diyen Timuçin amcasıyla şaşırmıştı. “Ama amca, canı yanıyordur!”

Timuçin oğluna iki saniye bakıp tekrar Asel’e döndü. “Yok, yanmaz onun canı babacım. Sen gel bakalım ben seni özledim. Hiç sarılmadın da bana alındım bak.”

Demir babasının Asel’ olan samimiyetini, ona gelecek adımlarını durdurmasının kıskançlığıyla yanıyordu. Kolunu sıyıran kurşunun acısı bile buhar olup uçmuştu sanki.

Timuçin içi yansa da sessizdi. Yıllarca acısını yaşadığı oğluna duyduğu kırgınlık yüzünden onun yüzüne bile bakamıyordu. Miran’ın oğlunun koluna sıkması canını yaksa da bu anın gerçekliğini kanıtlamıştı sanki ona. Oğlu gerçektende buradaydı.

Kaya Demir’e doğru “Pişt, babandan mı kıskandın sen?” dediğinde Demir gözlerini ikiliden ayırmadan “Saçmalama!” demişti. Ama bu dediğine kendi bile inanmamıştı.

Işıl hanımağa yerinden kalktığında “Haydi herkes sofrayı kurmama yardım edecek. Bir kişiniz eksik olursa yakarım çıranızı.” Torununa dönerek “Sen oğlanla ilgilen kızım. Açılan yaraları kapatın.” Dedi.

Beylerden itiraz sesleri duyulsa da nafile bu konağın da, bu adamların ağası da hep hanımlardı.

Farkındaydılar ki hep el üstünde tutan adamlarla evlenmiş, onlar gibi evlatlar yetiştirmişlerdi.

Nice adamlar vardı vuran, kıran, üzen…

Nice adamlar vardı sevmeye bile kıymayan, incitmeden çabalayan…

*

Demir’in elinden tutmuş odasına doğru yürüyorlardı Asel. Her aile üyesinde odası olduğundan elbette bu konakta da vardı. Kapısı çiçek resimleriyle süslenmiş odanın önünde durduklarında Asel kapıyı açarak “Buyurun Demir Bey.” Diyerek girmesini işaret etmişti.

Demir odanın kapısı açılır açılmaz duyumsadığı çiçek kokusuyla gözlerini kapatmıştı. Tak ki Asel tekrar konuşana kadar.

Bu kokuya ölünürdü…

İçeriye girdiklerinde genç adam odayı inceleyemeden kendisini yumuşak yatakta oturur halde bulmuştu.

Oda çiçek kokuyor, ama ağır değil; insanı yormayan, baş ağrıtmayan, temiz ve doğal bir koku var. Kapı açıldığında ilk hissedilen şey:

Sükûnet + zarafet + güç.

Eski bir konağın odası olduğu hemen anlaşılıyor: yüksek tavan, kalın duvarlar, geniş pencere boşlukları…

Ama iç düzenleme yeni, ferah ve zamansız. Ne aşırı modern ne de eskiye takılı.

Duvarlar, Açık soğuk gri (beton hissi değil, ipeksi mat)

Tek vurgu duvarı,

Soluk mavi-gri (gökyüzü gibi)

Tekstillerde, Adaçayı yeşili, okyanus mavisi

Ahşap, Açık ceviz veya doğal meşe

Asel çiçeklerle gerçekten ilgileniyor, bu yüzden seçilenler bilinçli bir çiçeklerdi.

Canlı bitkilerle doluydu.

Barış Çiçeği (Spatifilyum) – havayı temizler, zarif

Salon eğreltisi – yumuşak, ferah görünüm

Lavanta (saksıda, az) – hafif ve sakinleştirici

Paşa kılıcı (az sayıda) – güçlü duruş

Taze okaliptüs dalları (vazoda)

Kurutulmuş nane & lavanta karışımı (gizli keselerde)

Koku çiçek gibi değil, çiçekten geçmiş hava gibi. Ve genç adam kendisini bu odada kaybedebilirdi.

Oturduğu yatağa kaydı bakışları.

Yatak düz çizgili, açık gri kumaş başlıklı

Oymalı, gösterişli değil

Yatak örtüsü mavi-yeşil tonlarda, doğal dokulu

Yastıklar desensiz, farklı dokularda (keten, pamuk). Sanki Asel’i yansıtıyordu.

Bu defa mobilyalara baktı.

Mobilyalar minimal ama kaliteli

Eskitme yok, ama sıcaklık var

Kulplar sade metal (gümüş/gri)

Büyük, çerçevesi ince metal bir ayna

Tavanda sade ama zarif bir avize

Akşamları,

Sarı değil, ılık beyaz ışık vuruydu.

Çiçeklerin gölgeleri duvara yumuşakça düşüyor

Bu oda yaşanmış bir odaydı.

Bu oda çiçeğinin kendisini derince yaşatan odaydı.

Bir duvar,

Renkli fotoğraflar.

İnce çerçeveler, düzensiz ama bilinçli dizilim

Fotoğraflarda gülümseyen yüzler, bahçede çekilmiş kareler, yalnız ama güçlü anlarla doluydu. Ve o hiçbirinde yoktu…

Yüreği bir anda sıkışsa da incelemeye devam etti.

Küçük bir masa fotoğraf albümü birkaç not kâğıdı cam vazo içinde tek dal yeşil yaprak…

Rahat bir koltuk (yeşil-gri), yanında küçük bir sehpa, kitaplar, defterler…

Çiçek bakım aletleri bile vardı.

Bu oda…

Sessiz ama güçlü, sade ama çok derin, çiçeklerle iç içe ama abartısız

Zarif bir kadının huzurlu ama dimdik duran iç dünyası gibiydi değil, öyleydi…

Bu oda yüreğinde yansıyanların resmedilmiş haliydi sevdiğinin.

Ama bu odada ona dair hiçbir resim, hiçbir anı yoktu. O sanki yabancı biri gibiydi. Hiçbirinin parçası değil gibiydi…

Asel aldığı ilk yardım çantasıyla omuzları düşük yatağında oturan adama doğru gitti. “Ege iyi misin?”

Demir duyduğu ismiyle bakışlarını sevdiği kadına çıkardı. “Evet…” kuru bir evetti. Ve Asel bunun farkındaydı. Derin bir nefes alarak Demir’in önünde durdu. “Özür dilerim.” Dediği anda Demir’in bakışları hızla ona kaydı.

Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla…

Yıllarca acısını yaşadığım sevdiğimin benden özür dilemesi yüreğimde acısı geçmesi zor olan anlardan birini bırakmaktan başka bir şey yapmazdı. Ben şu güzel yüzünün her yaşında, her gününde, her saniyesinde nasıl görüneceğini hayal ederken özür dilerim diyen kelimelerle, hüzünle bakmasını etmemiştim. Bana gülen, beni seven, en çokta gözerli ışıl ışıl parlayan birini hayal etmiştim. Onun üzülmesini haylimde bile düşünemezken şimdi gözlerimin önünde bana hüzünle bakması…

Hiç vakit kaybetmeden yerimden kalktım. Acıyan kolumun bile hissini unutmuştum. Sağ elim çenesine doğru giderken işaret parmağımla nazikçe kaldırdım gözlerime doğru. “Dileme…” gözleri şaşkınca kırpılırken “Özür kelimesi bile dudaklarından çıkmayı hak etmiyor. Hak edilen tek şey.” Dudaklarında parmağımı gezdirdiğimde vücudu elektrik almış gibi titredi. “Bu dudaklarından duyulacak tek şey mutluluğunu ifade ettiğin kelimeler olacak.” Ne yapacağını bilemez haldeydi. Bir o kadar bende öyleydim. “Her gece rüyalarımda olan kadının üzgün değil mutlu olmasını düşünürken benden özür dileme. İster kır kalbimi,” elini kalbime doğru bastırdım. “İstersen sık tek kurşunla…” elini titrekçe çekmek istediğinde izin vermedim. “Bu kalpte, bu bedende sana aitken, ne yaparsan…” Hafifçe boynumu eğdim. “Boynum kıldan incedir sana…”

O zarif dudaklarından zorlukla “Ege…” derken kendimi tutamayarak yutkundum. Tam şimdi onu öpebilirdim. Bunu istediğimi her halimden belli ediyordum ama onun gözleri, yüreği istiyor muydu?

İzin ister gibi baktım gözlerine. Titrekçe nefes verip gözlerini açık tutmayı bıraktığında izin saydım. Yavaşça yaklaştım ona. Artık nefesi kendi dudaklarımda hissederek. “Seni sevmek acılarla dolu bir anın parçası olmak gibiydi. Ama seni sevmemek ölümden farksızdı…” Her konuştuğumda dudaklarını dudaklarımda hissederken öpmeme az kalmıştı.

Ama olmamıştı. Kapının aniden sertçe vurulmasıyla ateşe değmiş gibi benden uzaklaşmıştı.

Dişlerimi sertçe sıktım. Eğer gelen kişinin geçerli bir sebebi yoksa onu gebertecektim.

Kapı açıldığında içeriye giren Kaya’ya sertçe bakıyordum. Burada bir şeyler olduğunu anlamış olduğundan “Kusura bakmayın Alpay ağa gönderdi.” Dediğinde derin bir nefes aldım. Sadece birkaç saniye geç gelseydi her şey değişecekti. Ama olmamıştı. Aşağıda imam bekliyordu. Bunu hatırlamamla iyi ki olmamış dedim. Durduk yere günaha girecektik. En iyisi nikah kıyılsın öyle öperim. Her saniye, her dakika, her zaman…

Yüzümde saçma bir gülümseme olmuş olacak ki ikisi de garipçe bana bakmıştı.

Asel’imin utangaçlığı geçmemiş olacak ki ilk yardım çantasını Kaya’nın eline tutuşturup “Sen halledersin Kaya. Bende dedemlere bakıyım.” Diyerek kaçmıştı.

Asel’in gitmesiyle Kaya bana dönerek “Yanlış bir zamanda mı geldim?” dediğinde derin bir soluk verdim. “Hem evet, hem hayır dostum.”

*

Azat Demirhan’ın Anlatımıyla…

Günler gündüzlerden çıkmış acı geceleri bir bir kovalamıştı ailemizi. Ne Soylu’lar ne de Demirhanlar gün yüzü uzun bir zaman böyle geçmişti. Bundan beş yıl öncesine kadar dostumun oturduğu o soğuk taşta ben oturur, kızımı düşünürdüm. O zamanlar kendi acımdan onun acısını göremeyecek kadar kördüm. En azından onun çocuğu yaşıyordu. Bulabilirdik diye düşünürdüm. Bulamadık. O bulamadığımız anlardan sonra dostumun acısını da çekmeye başlamıştım. Ama tabi kendi acım hep ön plandaydı benim için. Oysa onun için ben hep ön plandaydım.

Bazen insan bakar kördür. Görse de kendisini düşünüp bencillik edebilirdi. Ve bunun pişmanlığı ömürlüktü.

Timuçin yerdeki otları yolarken “Kendini suçlamayı bırak Azat.” Bakışlarını bana çevirdi. “Acılarımızı karşılaştıramayız. Sana göre şu an en acı çeken benim, uzun zamandır acılarımı görmediğini düşünende sensin ama öyle değil dostum.” Bakışları donuklaştı. “Yıllar öncesini hatırlıyor musun? Demir daha on dört yaşında evden gitmeden öncesini.”

Hatırlıyordum. Hayatımız artık bitti dediğimizde, bizden biri gitti dediğimizde aslında bir kişiyi daha almışlardı.

“O zamanlar Demir kötü bir haldeydi. İlk krizini Asel’i kaybettikten iki ay sonra geçirdi. İlk zamanlar bunu kabul edemediğinden kendisini hep ağaç evine atardı. Sanırdı ki gelecekti hep olduğu gibi. Gelmedi… gelemedi…” derin bir nefes aldı. “Daha sonra bir gün izlediği bir filimde ölüm nedir daha iyi anladı. Yine de kabul etmedi. Ta ki bir gece onun çığlıklarıyla odasına koşana kadar bizde fark etmedik. İşte o gün onu zaten kaybetmeye çoktan başladığımızı anladık.”

Boğazımdaki yumruya rağmen sertçe yutkundum. O ise acıyla devam etti sözlerine. “Deli gibi gözleri kapalı çığlıklarını atarken yerinden nasıl acı çektiğini gördüm. Ben oğlumun delirdiğini gördüm Azat. Ben…” sertçe yutkundu. “Oğlumun gerçekten delirdiğini gördüm…”

Onu kendime sertçe çektim. Gözyaşları göğsüme bulaşırken Merdan Demirhan keşke ölmeseydin. Keşke seni kendi ellerimle ben öldürseydim. Soğumayan yüreğim belki o zaman soğurdu. Şimdi bizi yukarıdan izliyorsan sana çektirdiklerinin her acısını misliyle çekmeni dua ediyorum. Yattığın yerde bile rahat uyuma.

*

Yemekler çoktan yenilmişti. Bir baba için en zor an gelmişti. Kızının imam nikâhı…

Timuçin’in ne zaman yaptığını bilmediğimiz beşik kertmesi yüzünden ikisi bugün evlenecekti. Bu durumu ona daha sonra soracaktım.

İmam yerine geçmiş evde olan herkes yerlerindeydi. Tek eksik Kaya, Demir ve kızımla babamdı. Dakikalar sonra yüzünde büyük gülümsemesiyle Demir gelmişti. Arkasında arkadaşı Kaya ile birlikte. Onu uzun zaman sonra ilk kez bu kadar gülerken görüyordum. Gözleri etrafta dolaşırken kızımı aradığını biliyordum. Onu bulamadığı için yüzünde endişe belirirken “Çiçek nerede?” diye sesinin titremesiyle endişesinin arttığı belliydi.

Kaya ona sakin olmasını söylerken babamla birlikte kızım belirdi. Kızımın üzerinde bembeyaz bir elbise, saçlarında bembeyaz bir yazma vardı. Saf kalbimi resmen yansıtmıştı. Demir dilini yutmuş gibi bakarken bu odadaki herkesin öyle batkını biliyordum. Bende dâhil kızımın bu haline hayranlık duyuyorduk.

Utangaç gülümsemesiyle bakışlarını kaçırdığında “Geçelim mi?” demişti. O an herkes öksürürken kendisini toparlamıştı. Demir kendini toparlar toparlamaz başını salladı. Yerde olan iki mindere baktığında hoşnutsuzluk belirdi yüzünde. Kendi minderini de kızımın minderinin üzerine koyduğunda “Şimdi daha iyi. Konak taştan üşütme.” Kaya garip bakışlarla “Alpay ağada affedersiniz ama oldukça fazla para varken ve üzerinde halılar varken mi dostum? Hiç sanmıyorum...” karnına yediği dirsekle susmuştu.

Demir’in yaptığı jestle gülümseyen kızım yerine geçti. İmam ikiliye gülümserken “Evet şahitlerimiz kimler?”

Timuçin’in kolunu dürtüğümde bana baktı. Omuz silkerek geri çekilecekken “Bunu istemiyor muydun? Anlaşmalı olsa da tamam dedik Timuçin. Eğer şimdi kalkmazsan hayır diyeceğim.” Dediğimde yerinden hızla kalktı. Ama kendisini ağırdan satmak için umursamaz görünmeye çalıştı.

Oğlum Arsen, annem, Kaya ve Timuçin yerlerine geçtiğinde şahitler hazırdı.

İmam gençlere dönerek “Rızanız var mıdır?” diye sorduğunda Demir soruyu bile tamamlamasına izin vermeden parlak siyahlarıyla “Evet!” demişti.

Kaya dalga geçer gibi “Dostum o diğer nikâhta bağırılıyordu.” Dediğinde Demir onu bile umursamamıştı.

Nahif güzeller güzeli kızım ise utangaç bakışlarıyla “Evet.” Demişti.

İmam “Mehir olarak ne istersin kızım?” dediğinde Asel hızla “hiçbir şey.” Demişti.

Hepimizin kaşları çatılırken ne demek hiçbir şey diyorduk? Timuçin’in de oğlunun da donuna kadar bile isteyebilirdi!

Demir ona yaklaşıp “Neden? Ne istersen isteyebilirsin çiçek söyle yeter.”

Asel kaşlarını çatarak sessizce “Saçmalama Demir! Kendini zorlamana gerek yok.” Demesiyle kaşlarım çatıldı. Onlara en yakın ben olduğumdan sadece ben duymuştum ama Demir’i fakir mi sanıyordu benim saf kızım? Babasının parasından haberi yok muydu?

Alpaslan yaslandığı duvardan “Yok öyle hiçbir şey. Karadenizli damadın bir dağ evini alırız.”

Timuçin gözlerini kısıp “Oğlum sadece dağ evi de nedir? Yaz oradan yüz dönüm çaylık.” Dediğinde kızımın şaşkınlıktan aralan dudaklarına gülmek istedim.

Annem de araya girerek “Sadece çaylık mı Timuçin oğlum? Hem de yüz dönüm.” Dediğinde Timuçin başını salladı haklısın dercesine “Haklısın Işıl anne. Yaz imam efendi üç yüz dönümlük Rize’den çaylık.” İmam dâhil kızımda şaşkınca bakarken Kaya Demir’e doğru “Oğlum sen zenginmişsin.” Dediğini duymuştum.

Oğlum kaşarlını çatıp “Bizden kız almak kolay mı? İkizimin kilosu kadar altını bile karşılayamayacaksa geri gitsin bu damat.” Demesiyle Demir’in “iki katı yaz imam efendi. Ben karımın zayıf kilosunun iki katını bile karşılayamayacak bir adam değilim.” Dedi.

İmam “Durun çocuklar daha diğerlerini yazamadım.” Diye telaşla söylerken yazmaya çalışıyordu.

Ben ise kızıma karım diye bu oğlanı nasıl gebertsem diyordum.

Sonunda babamın işaretiyle kızım “Ben Azat Demirhan’ın kız Asel Güneş Demirhan belirlenen mehir karşılığında kendimi sana nikâhlıyorum.” Dedi.

İmam “O halde dualarımızla başlayalım.” Demiş dualar başlamıştı.

Edilen dualar sonucunda ilk kızıma sordu “Kabul ettin mi kızım?”

Asel önce bana baktı. Sanki onay istiyordu. Dolu olan gözlerimle gülümsedim, başımı salladım. Demir o an tedirgince kızımdan çıkacak tek kelimeyi bekliyordu.

İmama dönüp “Etim.” Dediğinde imam tekrar“Kabul ettin mi kızım?” dedi.

Kızım “Ettim.”

İmam son kez “Kabul ettin mi kızım?” dediğinde kızım “Ha ettum dedum ya imam efendu!” demesiyle kahkahalar etrafa doluştu.

İmam gülümseyip başını salladığında Demir’e döndü. Demir hiç vakit kaybetmeden üç kez arka arkaya “Ettim, ettim ettim.” Demesi imamın “öyle değil oğlum ben soracağım öyle söyleyeceksin demesiyle “Ha ne fark edeyi? Ettum dedumya!” dedi.

İmam başını sağa sola sallayıp gülümsedi.

Şahitlerinde onayı alındığında dini nikâh çoktan bitmişti.

İçeri okul çantasıyla giren on yaşındaki Yağız Alp yeğenim ortamı görüldüğü anda “Hayır!” diye bağırmıştı. Ah yeğenim artık çok geçti…

Ben direkt kızıma doğru gidecekken annem bizi tutuğu gibi kapı dışarı etmişti. “Onların konuşacakları vardır. Yeni evlendiler çıkın bakayım.”

*

Demir Ege Soylu’nun Anlatımıyla…

Çektiğim acıların mükâfatı sensen sevdiğim senin acın dışında her acıyı çekmeye niyetliydim. Şimdi ayakta utangaç bakışlarla bana bakan karıma bakıyordum. Öyle güzel, öyle narindi ki bir kez sarılsam bırakamayacağımın bilincindeydim.

Tam onun önünde durdum. Ellerimi iki yanağına koyup anlından öpmeden önce “İliklerine kadar seninim.” Demeyi ihmal etmedim. Öyleydim de. Ben onundum. Bu daha o ilk doğduğu andan itibaren belirlenmişti. Kaderimiz birdi.

O titrekçe nefes alırken ben helalim olan kadından kopamıyordum. Tabi ya helalim. Ben hayallerimde bile heyecandan öldüğüm anın gerçeğindeydim. Ben sevdiğimin kocasıydım artık.

Ondan zorlukla ayrılırken başındaki yazmasını çekip aldım. “Saçların çiçek bahçesi gibi. Bir kez solusam her çiçeğin kokusu ciğerlerime dolar. Kapatma ki kokundan mahrum kalmayayım.” Elim kalbime giderken “Zira bu aciz adam o kokuyu nefesi bilmişti.”

*

Artık gitme zamanı gelmişti. Ne babamla, ne ağabeyimle hiç konuşamamıştım. Sırf bana eziyet olsun diye sadece imam nikâhımda konuşmuşlardı. Ama benim için mehir önemli değildi. Sevdiğim istesin her şeyimi vermeye hazırdım.

Herkes araçlarına binerken ben tabi ki sevdiğimi kaptığım gibi kiraladığımız arabaya bindim. Onu kimseye bırakmazdım. Karımı kimseye bırakmazdım… Koray Arsen bir süre daha burada kalacaktı. Sevdiği kadını yalnız bırakmak istememişti. Haklıydı da. Onun yerinde olsam aynısını yapardım. Ama Koray yine de ikizinin bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuştu. Konuşması gerçekten çok tuhaftı. Azat amca bu durumu sonra konuşacaktı belli ki. Koray ilk konuştuğu anda görmüştüm onun gözleri doluluğunu. Oğluna, çocuklarına düşkünlüğü belliydi.

Arkadan Azat amcanın sesini duyduğumda “Herkes Karısının yanına!” diye bağırmış hızla binmiştim.

Asel’im arabada gülüyordu. “Demir delirtmesene adamı.”

Arabayı sürerken omuz silktim. “Karım benimle gelecek bana ne.” Diye mızmızlandım.

Asel’im utanarak geriye yaslandı.

Senin o utangaç yanaklarını ısırırım karım!

*

Yazar Anlatımıyla…

“Meltem şu sarma olmuş mu?” diye soran Cana’ya baktı Meltem. “Çok güzel Cana. Bu incelik tam yerinde olmuş.”

Cana gülümseyerek işine devam etti.

Melek sardığı patatesli böreği yerleştirirken “Ay kızıma sürpriz yapacağız. Nasılda sevinecek yavrum.” Eşleri hazır Mardin’deyken kaçıp gideceklerdi. Özlemişlerdi kızlarını.

Meltem burnunda tüten kızıyla derin bir iç çekti. “Çok sevinecek güzel kızım.”

Cana buruk bir şekilde “Umarım onu da orada buluruz.” Derken kimden bahsettiğini anlayan kadınlar hüzünle doldu. Son araştırmalar sonucunda Demir Ege’nin sinyali Hakkari’deydi. En azından kadınlar bu şekilde düşünüyorlardı.

Melek arkadaşının yanına gidip hamurlu elini değdirmeden boynuna sarıldı. “Merak etme arkadaşım. O hayırsızı buluğumuz ilk anda atacağım terliğimi kafasına ki aklı başına gelsin.”

Meltem’de ona katıldı. “Asel’i de göstermeyiz ona ki aklı başına gelsin. Sen üzülme yeter.”

Cana böyle güzel arkadaşları olduğu için gülümserken oğlu için dua etmeye devam ediyordu içinden.

Ne olursa olsun oğlunu bulacaktı. Ama bulduğunda o kulağını da çekecekti.

*

İstanbul’a çoktan giren araçlar bir bir mahalleye giriş bile yapmıştı. Dışarıda top oynayan çocuklar arabaları gördüğü anda kaldırıma çıkıyordu.

Her bir araç arka arkaya park ettiğinde hızla inmeye başladılar. Demir arabadan iner inmez asel’in kapısına gelerek kapıyı açmıştı. “Buyur karıcığım.” Diyerek referans yaptığında Asel kemerini çözerken gülüyordu.

Azat kızını alan anlaşmalı sahte damadının ensesine şaplağı geçirdi. “Lan hergele! Sana kim kızımı al götür dedi? Kırarım kafanı.”

Demir kaşlarını çatıp “Karımı almak için izin mi isteyeceğim? Benim karım tabi ki benimle gelecek.”

Azat kaşları çatık “O senin karın değil benim kızım.” Dediğinde Demir omuz silkti. “Dini nikahlı karım. Alacağım nüfus cüzdanını da o zaman resmiyette de olacak.”

Karısıydı işe!

Niye uzatıyorlardı ki?

O hiç diyor muydu siz neden karılarınızdan ayrılmıyorsunuz diye? Onlarda demesin.

Azat siniri geçmesi için derin bir nefes aldı. Bu çocuğa sıkmasa iyiydi.

Tam o sıralarda evin kapısı açılmış elinde mektupla dışarı çıkan Melek ve diğer kadınlar gözükmüştü. “Azat!” diye bir bağırmıştı ki tüm mahalle muma dönmüştü. Sanki herkes nefes almayı dâhil unutmuştu.

Melek elindeki mektubu sallarken “Bu ne azat? Kim bu kadın.” Derken diğer elindeki terliği Azat’a savurmadan önce “Gebertirim seni!” demiş ama hedefi şaşırmıştı.

Hedef Azat’ın önünde kadınlara sırtı dönük olan Demir’e isabet ederken tam kafasına gelmişti.

Melek farkında olamadan daha birkaç saniye önce söylediği cümleyi gerçekleştirmişti.

Demir kafasını tutarak arkasını döndüğünde kadınlar şokla ona bakarken “Sana da merhaba Melek teyze.” Demişti.

Kadınların dudaklarından “Demir!” denirken Asel bu durumu fırsata çevirip Demir’in elini tutup havaya kaldırdı “Biz evlendik!” diye bağırdığı anda evin önüne yeni gelen Meriç “Ne?” diyerek bayılmıştı.

Kadınlar ise şaşkınlıkla cevap veremezken Cana artık kendisini tutamamış gözleri kapanırken iki oğlu ve kocası da ona koşuyordu.

Oğulları “Anne!” derken Timuçin “Karım!” diye bağırmıştı.

Ortam giderek karışmışken üstüne Acar’ın bu durumu görmesiyle profesyonel oyunculuğunu devreye sokarak kalbini tutu ve yere dizlerinin üstüne çöktü. “Ay kaybim.” İşte o an Asel’de kardeşine koşmak zorunda kalırken devreye kuzenlerinde girmesiyle her şey daha da karışabilir gibi karışmıştı.

Bu bölüm burada son buldu.

Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.

Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.

Güneşli günler dilerim…

Bölüm : 22.01.2026 08:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...