253. Bölüm

35. Bölüm

Asel Demirhan
demirhan_asel

Demir Ege Soylu’nun Anlatımıyla.

Kucağımda annemle ne yapacağımı bilemez haldeydim. Onun bayılmasını asla beklemiyordum. Gerçi çokta bir şey beklemiyordum. Beni bir güzel eşek sudan gelinceye kadar dövmesi dışında. Çocukluğumdan beri çok dayak yememişimdir. Annemden gizli döven ağabeyim ve arda pekmezimi akıtan babam dışında. Ama annem kulaklarımdan birini çekti mi iş biterdi. Kimsenin dövmesine evlatlarının izin vermese de kendisi bir güzel haşlardı. Şimdi kucağımda böyle savunmasız durması canımı yakmıştı.

Üç katlı evin giriş kapısından içeri girildiğinde alan genişti. Zeminde açık tonlu ahşap parke vardır. Girişte yemek kokuları hissedilir; mutfaktan gelen, evde düzenli olarak yemek yapıldığını belli eden bir kokuydu bu. Asel’imin en sevdiği sarmanın kokusuydu…

Giriş duvarlarında çerçeveli fotoğraflar ve tablolar yer alır. Fotoğraflar aileye ait, farklı zamanlardan karelerdir. Duvar düzeni kalabalık değildi ama boş da değildir; alan anılarla doldurulmuştur. Ve ben anıların hiçbirinde yoktum.

Girişin sağ tarafında ayakkabılar için ayrılmış açık bir bölüm bulunurken alt raflarda ayakkabılar diziliydi. Hemen yanında, açık renk kumaş kaplı küçük bir puf yer alıyordu. Giriş alanı düzenli ve işlevseldi.

İçeri doğru ilerledikçe alan açılmıştı. Karşıda merdivenler vardı. Merdivenler geniş, ahşap basamaklıdır ve üst katlara çıkar. Merdiven boşluğu ferah tutulmuştu.

Merdivenin sol tarafında salon yer alıyordu. Salon geniş ve aydınlıktı. Duvarlar açık renk tonlardayken mobilyalar açık renk seçilmişti. Salonda iki büyük koltuk ve iki küçük koltuk vardı. Koltuklar birbirine dönük şekilde yerleştirilmişti.

Salonun ortasında yuvarlak bir sehpa ve sehpa salona orantılıdır, alanı daraltmıyordu. Salonun ön duvarında duvara monte edilmiş büyük bir televizyon vardı. Televizyon mobilyalarla uyumlu bir yüksekliktedir.

Salonun sağ tarafında büyük camlar yer alırken bu camlar doğal ışığı içeri alıyordu. Camların önünde saksı çiçekleri bulunmaktaydı. Bitkiler salonun ferahlığını artırır. Ama bu çiçeklerin sebebi Asel’imin sevdiğinden olduğu kesindi.

Salonun sol tarafında büyük bir mutfak masası bulunuyordu. Masa, mutfak kapısına yakın konumlandırılmış salon ile mutfak arasında geçiş alanı açık bırakılmıştı. Bu masa çok eğlenceli anların esiri olmuşken ben o anların içinde olamayacak kadar yabancıydım.

Dıştan göründüğü kadarıyla mutfak kapısından içeri girildiğinde alan ferah görünür. Mutfak modern düzenlenmiştir ancak mahalle havasını yansıtacak şekilde sıcaktı. Renkler açık ve yumuşaktı. Mutfakta yedi kişilik bir masa vardı. Asel’im ve çekirdek ailesi içindi.

Mutfak genel olarak aydınlık, düzenli ve kullanışlıydı. Alan ne çok büyük ne de dardır; geniş bir ailenin rahatça vakit geçirebileceği şekilde planlanmıştı. Hiç değişmemişti.

 

Bu ev hala daha sıcak hissettiriyordu. Yıllar önce bıraktığım gibi değildi. Annemin o güzel saçlarını severken onu bu kadar üzdüm için kendimden nefret etmiştim. Başımı kaldırıp diğerlerine bakamadım. Ne yüzüm vardı bakmaya ne de gücüm. Ama Asel’imin tepkisine bakmak için hafifçe kaldırdım başımı. Tanımadığım yüzler olduğu gibi tanıdığım ailem dediğim yüzlerde vardı. Köşede duran sevdiğim yanımıza geldiğinde bakışlarında ne olduğunu çözemediği bir hal vardı. Haklıydı.

Kısa bir süre önce onun beni hatırlamadığını anlamıştım. Ve bunun yüzünden kriz eşiğine geldiğimde Kaya beni kendime getirmişti. İlk başta kabullenmem çok zor olmuştu ama onun beni şimdiki halimle sevmesi düşüncesini sevmiştim. Geçmişinin sancılı olduğunu bildiğim için hatırlatmaya çalışmadım. Ama biliyorum ki bu durum uzun sürmezdi. Ona kendimi hatırlatmadan durmam çok zordu. Üstelik babamın Timuçin amca dediği adam olduğunu öğrenmesi an meselesiydi. Yine de şimdi bu halde değil, Başaksından hiç değil benden öğrensin istiyorum. Bu yüzden öğrenmemesi için her şeyi yapacaktım.

Asel’im ağabeyimin kilitlenmesiyle annemle ilgilenmişti. Geriye çekildiğinde “Ciddi bir şeyi yok sadece ani şok ve biraz açlık var. Düzgünce dinlenirse hiçbir şeyi kalmaz.”

Babam ona minnetle bakıp “Sağ ol kızım.” Dediğinde sevdiğim gülümsedi. “Lafı olmaz Timuçin amcam.”

Aselin yanına bir kadın yaklaşarak elini omuzlarına koydu. “Kızım sen kardeşini bizim eve götür. Burası kalabalık şimdi rahat edemez.”

Asel tedirgince bana baktığında beni kurtlar sofrasına bırakmak istemediğini anlamıştım. Ona hafifçe gülümsedim. “Git hadi.” Diyerek dudaklarımı oynattığımda başını sallayıp kadına döndü. “Tamam, anne.” Diyerek gittiğinde anne kelimesiyle kaşlarım çatıldı. O zaman bu kadın Asel’imin üvey annesiydi.

Bakışlarım Melek teyzeme döndüğünde burukça baktığını gördüm. Kafam bu durumda karışırken ne demem gerektiğini bilmiyordum. Ki zaten söz hakkımda yoktu.

Annemin önünde diz çökmüş saçlarını özenle seven babama baktım. Anneme olan sevdası o kadar büyüktü ki hiç azalmamış aksine artmış gibiydi.

Ailem konusunda şanslı olduğum bir konuda buydu. Onların birbirine olan sevdası bize en güzel sevgileriyle geçmişti. Oysa ben o sevgiyi hiçe sayıp gitmiştim.

Annem gözlerini açarken ağrıyan başını bir eliyle tutuyordu. Babam ona yardımcı olmaya çalışırken ikisinden de ses çıkıyordu.

Annemin sessizce “Timuçin…” dediğini duyduğumda babam sadece başını sallamakla yetindi.

Kimse konuşmuyordu. Kimsenin konuşacak Halide yoktu anlaşılan.

Asel’imin üvey annesi “Biz bir yemeklere bakalım Melek.” Demesiyle onlar ayrılırken Azat amca da “Hadi bakayım beyler. Bizde seraya bakalım.” İtiraz edecek olanları “Kızım serasını düzgün görmesin mi?” demesiyle itiraz etmeden gitmişlerdi. Şimdi sadece dört kişilik ailemle kalmıştım. Bir köşede duygusuzca bakan ağabeyim, önümde annemle ilgilenen babam, yanımda varlığımdan şüpe duyan annem vardı. Bense onların yanında tedirgince bekliyordum.

Ne derler, nasıl kızarlar bilmiyordum. Başım eğik öylece yere bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum.

Artık bir şey demem gerektiği anlayarak boğazımı hafifçe temizledim. “Baba…” diye o kadar kısık konuşmuştum ki ben bile sesime yabancıydım.

Sesimi duyan babam ateş saçan gözleriyle ayağa kalktı. “Baba?” sinirden gülerek anneme döndü. “Bir babası olduğu aklına gelmiş paşamızın Cana.” Dediğinde kalbimden hançer yemiş gibi acımıştı canım.

Annem yanımda gözyaşlarını tutamazken ağabeyim sinirle “Eserinle memnun musun Demir bey?” diyerek annemi göstermişti.

Ben böyle olsun istememiştim. Ben kimseyi kırmak istememiştim.

“Ben böyle olsun istemezdim…” sözümü tamamlayamadan babam şiddetle kesit. “Böyle olmayacaktı da nasıl olacaktı Demir! Aileni bırakıp gittiğinde ne olmasını bekliyordun? Geri geldiğinde ah canım oğlum hoş geldin dememizi mi?” alayla güldü. “Neden geldin?”

Neden şimdi, neden sonra değil? Diye sormadı. Neden geldin demişti…

Hak etmiştim evet ama canımın acısı da geçmiyordu.

“Ben…” diye söze başladım ama kelimeler dudaklarımdan çıkamadı.

Ağabeyim alayla güldü. “Neden gelecek baba? Asel burada diye gelmiştir. Ama hiç heveslenme Demir. O senin yanına yaklaşmaz artık.”

Tüm duygular o anda silindi sanki. Tek bir duygu hariç. Öfke. Düşüncesi bile canımı yakan bu kelimelerin ağabeyimden çıkması öfkemi kor gibi yükselmesini sağlamıştı. Keskin bakışlarım ağabeyimi bulurken dudaklarımdan net kelimeler döküldü. “Asla! Kimse karımı benden uzaklaştıramaz. Hiç kimse!”

Yanımdaki annemin “Karım mı?” diyen şaşkın sesiyle ona döndüm. “Evlendim ben. Hem de yıllardır özlemim olan kadınla.” Babamla ağabeyime döndüm. “Onun benden uzaklaşmasını sağlayacak hiçbir şeye izin vermem.”

Yıllarca sevdiğini bekleyen adam asla izin vermezdi sevdiğinin ondan ayrılmasına. Beni en iyi babam anlardı.

Öyle de oldu gözlerinden hafif bir titreme geçti. Ama kendisini çabuk toparladı.

Bir süre kimse konuşmadı. Babam konuşacakken içeriye neşeyle giren sevdiğim sayesinde durmuştu.

“Cana’cım nasılsın?” diyerek hızla annemin yanına geçtiğinde artık annemin bir yanında ben diğer yanında karım vardı.

Annem şefkatle karımın elini tutu, güzelce gülümsedi. “İyiyim güzel kızım. Seni gördüm daha iyi oldum.”

Asel ona gülümseyip babama döndüğünde “Timuçin’ciğim gözlerin neden kızardı?” gözleri bir anda büyüdü. “yoksa o hayırsız oğlunu mu hatırladın?” sesinde öfkeyi sezmiştim.

Kaşlarım hafifçe çatılırken babam buruk bir gülümsemeyle “Evet kızım. Bir anda Cana’m bayılınca hayırsız aklıma geldi.”dedi.

Hayırsız da olmuştum ne güzel…

Asel babamın yanına gidip ona sarıldı. Yanağından öperken “Üzülme Timuçin’ciğim. En az sevdiğim ağabeyim o olacak.”

Gözlerimi hızla kırpıştırdım. Ağabey? Ben? Ben onun ağabeyi değil kocasıydım!

Babamın bakışları bana dönerken “Öyle mi kızım?” diye sordu karıma.

Karım vakit kaybetmeden “Tabi ki öyle. Hatta onu hiç sevmedim. Şimdi görsem onu kapı dışarı ederdim.” Dedi.

Gözlerim büyürken ağabeyim gülümseyerek Asel’e yaklaştı. “Aferin kız sevme onu.” Asel’i kolları arasına alıp “Of ağabeysinin canı ne çok özlemişim seni.” Dedi.

Asel’imde ona gülümseyip sarılıyordu. Ama ağabeyimin bana nispet yaptığı belliydi.

Gözlerim kısılırken farkında olmadan yumruklarımı çoktan sıkmaya başlamıştım. Bunun sonucunda kasılan kolumun acısını hissederken yüzümü buruşturdum. Karım bunu fark etiği anda ağabeyimden ayrılarak yanıma geldi. “Ege, iyi midin?” derkenki o endişeli sesine kurban olurum kadın.

Bu fırsatı değerlendirip yüzümü mahcup bir hale soktum. “Biraz rahatsızım aslında.” Ben bunu der demez o hızla beni ayağa kaldırdı. Bu hız kolumu daha çok acıttığında hafifçe acı dolu küçük bir ses çıkardım. “Acıttım mı öz…” sözünü tamamlamadan sustuğunda ona dediklerimin aklına geldiğini ve kızardığını fark etmiştim. “Hadi yarana bakalım.” Diyerek beni götürürken arkamdan annemin bir şeyim olup olmadığını soran sesini, babamın ona bir şey olmaz demesini, ağabeyimin saydırmalarını işitmiştim.

Çok sevgi doluydular bana karşı…

Üst katları bir bir çıkarken en üst kata gelmiştik. Hatırladığım kadarıyla bu odada sadece ikizlerin ve Agah ağabeyin odası vardı. Agah ağabeyin yanında onların bebeklik odası da vardı.

Asel Agah ağabeyimin tam karşısındaki odaya girdiğinde bende arkasından girmeden beklemiştim. Bana dönüp “Girsene Ege.” Demesiyle içeriye girerken bu odanın da konaktakiyle aynı tarzda döşendiğini ama bu odanın balkonu da olduğunu görmüştüm. O beni yatağına oturmam için yönlendirirken kendisi ilk yardım çantasına gitmişti.

Önüme geldiğinde “Hadi çıkar gömleğini.” Demesiyle yavaşça çıkarmaya başlamıştım. Asel bana acımış olacak ki “Yardım etmemi ister misin?” demesiyle başımı vakit kaybetmeden salladım. Fırsat kaçıracak değildim. “Zahmet olmazsa lütfen.”

Gömleğimin düğmelerini tek tek açmaya başladığında yanakları da giderek kızarmaya başlamıştı. Utanınca elma şekerinden farksız olan karımın yanaklarını ısırmak vardı ama işte biraz daha sabır lazımdı. Kaçırmamalıydım küçük çiçeğimi.

Düğmeler bittiğinde yavaşça kollarımdan sıyırdı. Kaya’nın yaptığı bandajı çözdü, yarayı fizyolojikle temizledi. Oksijenli suyla da yaranın etrafını güzelce temizledi. Yaramı steril gazlı bezle tampon yaparak kuruladı. O ince ince yaramla ilgilenirken ben onun kumral saçlarına dalmıştım. Farkında olmadan derin bir iç çekerken karım civcivli bandajla yaramı kapatmıştı.

Ayağa kalkarken “Burada bekle giymen için bir şeyler getireceğim.” Diyerek odadan çıkmıştı.

Bir saniye, iki saniye… derken onuncu saniyede yerimden kalktım. Odayı kurcalayamazdım ama Asel’imi arkasından gidebilirdim. O fark etmeden geride dönebilirdim.

Odadan çıktığımda merdivenlere doğru adım attım. Merdivenlere yaklaştığım anda “Benim kıyafetimi alabilir.” Diyen “Senin deve gibi benim kıyafetimi giysin.” Diyen ağabeyleri kavga ediyordu.

Ama Asel’im “Hadi ağabeylerim adam üşütecek.” Demesiyle kıyafeti aslında giyecek olanın ben olduğumu anladıkları anda “Yok benimkiler kirliydi.” “Benim de annem yıkadıktan sonra çekmişti.” Diye söyleniyorlardı.

Eminim şu an ne yapacağını düşünüyordu karım. Dış kapı açılıp kapanma sesi geldiğinde karımın neşeli sesi duyuldu. “Agabey!”

Ağabey dediği adamın şaşkın söylenmeleri ve mutlu sözlerinden sonra sevdiğim “Kıyafetlerinden ödünç alabilir miyim?” diye sormasıyla tereddütsüz izin verdiğini işittim. “sorman hata canımın içi. Hepsi emrine amade.”

Şimdi karımın diğer ağabeylerine dönüp “Bak gördünüz mü beni en çok Yalın ağabeyim seviyor.” Dediğine emindim.

Artık karımın geleceğini anlayarak merdivenlerden uzaklaşarak odaya geri döndüm. Hızla yatağa otururken eski dağıtığım gibi olmasına dikkat ettim. Odasını kurcalayıp geri yerime oturmuş gibi olmak istemedim.

Birkaç dakika sonra elinde beyaz tişörtle gelen sevdiğim bana doğru uzattı. “Hadi al da bunu giy. Bahçede akşam yemeği yiyeceğiz oraya gel tamam mı? Ama yolu bulamazsan…” diye devam ederken tişörtü nazikçe alıp gülümsedim. “Merak etme karıcığım yolu bulurum.” Dedim. Ben karım der demez yanakları utançla kızarmıştı.

O bakışlarını benden kaçırarak “Tamam, o zaman.” Diyip kapıyı kapatmıştı.

Onun bu utangaç haliyle gülümsedim. Zalimin kızı çok güzel utanıyordu… Diye iç çekmeden edemedim.

Vakit kaybetmeden üstümü giydim ve aşağıdan gelen neşeli seslere doğru adımladım. Aşağı indiğimde bahçeye doğru yöneldim.

Bahçeye girdiğim an nefesimi tutum. Eskiden tek farkları bahçedeki o güzel seraydı.

Mahallemiz iki katlı müstakil evler sokağın boyunca düzenli ama tekdüze olmayan bir ritimle dizilidir. Açık tonlarda cepheler, geniş pencereler ve bahçelere açılan kapılar… Her evin önünde bakımı belli olan ama abartıya kaçmayan bir yeşillik vardır. Burada yaşayanlar bahçeyi süs olsun diye değil, orada zaman geçirmek için düzenlemişti.

 

Ağaç eve doğru bakıldığında, sol tarafta duran üç katlı ev hemen kendini belli eder. Yüksekliğiyle değil, duruşuyla. Diğer evlerden biraz daha geniştir; pencereleri daha ferah, balkonları daha derindir. Geniş bir aile için düşünülmüş olduğu hissedilir. İçinde çok ses, çok adım, çok hayat var gibidir. Özel yapılmıştır ama gösteriş için değil; uzun yıllar yaşansın diye. Bu ev tamda böyleydi.

Bizim ve Asel’imin evleri arasında kalan bahçe mahallenin kalbiydi. Ortasında yükselen büyük ağaç, yıllardır oradaymış gibi kök salmıştı. O ağaç çok uzun yıllardır ordaydı da…

Dalları güçlüdür, gövdesi kalındır. Ağacın gövdesine yaslanmış ağaç ev, çocukların hayal gücünün somut hâli gibiydi. Ve o çocuklar bizdik.

Ahşaptan yapılmıştı. Yıllar geçtikçe eskimeye başlamıştı çoktan.

Bu ağaç ev hayatımızın en güzel anlarını geçirdiğimiz evdi. Ve şimdi bu şekilde bizi terk etmeye yakın olması üzücüydü.

Bakışlarım bahçede dolaşmaya başladığında bir köşesinde küçük bir sera vardır. Camları ışığı yumuşakça içeri alır. İçerisi çiçeklerle doludur; renk renk ama uyumlu. Burada acele yoktu. Saksılar özenle dizilmişti, toprak canlıydı. Uzaktan bile belliydi. Bu sera orada sadece durmak için durmuyor sanki her an orada biri vakit geçirip özenle onlarla ilgileniyordu.

Çimlerin üzerlerinde bisikletten tutun toplar kadar her şey vardı. Ama kimse kaldırmamıştı. Sanki küçük çocukların vakit geçirmesi için bırakılmıştı.

Akşamüstüne doğru ışık çoktan değişmişti. Evlerin pencereleri yavaş yavaş aydınlanmış, ağaç evin etrafındaki gölgeler uzamıştı. Çocuk sesleri azalmıştı ama tamamen kaybolmamıştı. Birkaç çocuğun sesi hala duyuluyordu.

Bu mahalle uzaktan bakıldığında sıradan gibi gözükse de içi sıcak anlarla doluydu.

İki evin bahçesinin tam ortasına masalar birleştirilmişti. Üzerinde çeşit çeşit yemekler vardı. Etrafında ise ailem…

Onlara doğru adımladığım sırada Asel’imin yerinden hızla koşup bana doğru geldiğini görmüştüm. Beni bu denli özlemesi güzeldi. Yüzümde gülümseme oluşurken kollarımı açacaktım ki “Çakıl!”diyen o nahif sesiyle yerimde öylece kaldım. Asel’im ise çakıl dediği hayvana sarılıyordu!

Az önce bir atamı kaptırmıştım karımı?

O hayvanı severken yanındaki adam kalbini tutarak “Ah beni oralarda bıraktınız. Kimse baygın Meriç ne yapar düşünmediniz bile!” alaya aldığı belliydi.

Tanımadığım ama Asel’imin üvey annesi olan kadın oğlunun bu hareketine güldü. “Meriç oğlum senin numara yaptığını anlamayacak kadar salak değiliz.”

Meriç dudaklarını büzerek “Öyle olsun anam, öyle olsun...”

Efkârlı tonda söyledikleriyle masada gülüşmeler olmuştu.

Anlaşılan karımın öz ve üvey ailesi birbirine alışmıştı. O zaman ona kötü davranan biri de olamazdı.

“Ağabey üzgünüm ama hiç iyi numara yapamıyorsun.” Diyen karıma baktım.

Meriç kız kardeşine “Öyle mi küçük hanım?” diyerek boynuna kolunu dolayıp kendisine çekmesiyle endişeyle onlara doğru adım atacakken kolumdan tutulmamla tutan kişiye bakmadan çekmeye çalıştım. En sonda tutan kişi “Onların her zaman olan hali. Kimse kimseye zarar vermiyor.” Diyen ses Miran’a aitti.

Ona dönmeden ikiliyi izlemeye devam ederken “Canı acıyabilir.” Dedim

O ise karşılık olarak gülmüş “Emin ol Meriç’in canı çok daha fazla acıyacak.” Dediğini ben anlayamadan Meriç yerle buluşmuştu.

Acıyla yerinde kıvranırken “Ah yeter artık! Kızım bir ayarın olsun hala olmakta mı istemiyorsun?” diye söyleniyordu.

Asel’im saçlarını geriye atarken nefes nefese kalmıştı. “Yeğenlerime ve ilerdeki yenge adayıma henüz acılar yaşatmak istemem.” Diyerek gülmüştü.

Meriç yattığı yerden kalkamayınca ona elini uzatıp kalkmasını sağladı. Ağabeyi hiç vakit kaybetmeden ona sarılırken saçlarından öpmeyi ihmal etmedi. “Özlemişim kızım be seni.”

Karım aynı karşılığı ona verirken “Bende sizi özledim ağabey.” Dedi.

“Hadi çocuklar yemeğe geçin.” Diyen Melek teyzeyle sofraya doğru gidiliyordu ki karım bana doğru adımlamaya başlamıştı. Kalbim bir kuştan farksız hızlı atarken Yalın karımın kolundan tutarak “Herkesle konuştun küçük hanım ama Yalın ağabeyine uzak kaldın. Kimse kusura bakmasın bu yemekte benimlesiniz hanımefendi.” Diyerek onu nazikçe çekiştirmeye başladı.

Karım ne kadar bana gelmek istese Yalın engel olmuştu. Kolumu tutan Miran “Yürü hadi.” Diyene kadar öylece kaldığımdan bile habersizdim.

Bir yanımda ağabeyim ve onun yanında Azat amca ve Melek teyze. Diğer yanımda Miran vardı.

Azat amcanın ağabeyime doğru “Nasıl kaldı kardeşin?” dediğini duymuştum. Az önce ekilmemden bahsediyorlardı. Ağabeyim “Çakıl’a tercih edildi.” Diyip gülmesine dişleri sıktım. Bir ata ve bu at nasıl mahallede anlayamasam da tercih edilmek can yakıcıydı…

Keyifli bir akşam yemeği başlamıştı. Herkes karıma bir şeyler uzatıyor onların tadına da bakmasını söylüyordu. Bense sessizce izliyordum. Sonuçta gün sonunda karım benimle olacaktı diyerek sabrediyordum.

Tabağıma konan etle başımı kaldırıp kimin koyduğuna baktım. Ağabeyim başını diğer tarafa çevirmiş diğerleriyle konuşuyordu.

Tabağıma doğru yüzümü eğerken yüzümde şapşal bir gülümseme vardı. Ne kadar kızarsa kızsın asla kıyamayan bir ağabeyin olması dünyalara bedeldi. Tabi karıma değil.

Kulağıma doğru ne zaman eğildiğini bilmediğim ağabeyim “Bakma öyle andaval andaval. Kıza öyle bakıyorsun ki yine kıskandın kesin diye koydum tabağına. Asel’ime nazar edeceksin.” Dedi

Yine klasik yalanıydı. Ben hiçbir zaman Asel’imin tabağına yemek konmasını kıskanmazdım ama ağabeyim hep bu yalana sığınırdı.

“Ben kıskanmadım. Ayrıca ona asla nazar değdirmem.” Dememle alayla gülüp “Tabi öyledir. Kıskanç.” Diyerek geri çekildi.

Onu umursamadan tabağımdaki eten yemeğe başladım. O kadar koymuştu tabağıma ve ziyan edilmesini istemezdim.

Yemekleri incelediğimde genelde hepsinin tek özelliği vardı, soğan yoktu veya kaybolmuştu. Bu konuda dikkat etmeleri yüreğime su serpmişti.

Masada bir anda bir boğaz temizleme sesi duyulduğunda gülüşmeler durulmuştu. Herkesin dikkati Azat amca olurken o oturduğu yerde kendisini toparlayarak karıma döndü. “Kızım.” Diye söze başladığında karım ona dikkat kesildi. “Geri dönecek misiniz?” diye sormasıyla karım suskunluğunu korudu. Kim olduğu bilmediğim adam “Bak kızım iddiayı ben kaybettim kabul ediyorum ama artık geri dönmesen? Alp ağabeyinle çalışırsınız olmaz mı?”

Ağabeyim araya girerek “Alp değil amca Alpaslan ama artık!” diye mızmızlanmasıyla “Tamam Alp oğlum.” Demesi bir olmuştu. Ağabeyim somurtarak geriye yaslandığında mezelerden ağzına tıktı. “İnat yapıyor adam.” Diye söylendi kendi kendine.

Adam hiç onu umursamadan karıma baktı. Karım bir şey diyecekken onu durdurup “Hemen karar verme. Biraz düşün ama bizi de düşün arada.” Dediğine gülümseyip başını salladı. “Tamam, düşüneceğim.”

Adam ona gülümseyerek önüne döndüğünde oburca yemek yeğen arkadaşım dikkatini çekti. “Sen kimsin evladım?” demesiyle Kaya hiç üstüne alınmadan bir tüm böreği ağzına tıkmaya çalışıyordu.

Yanındaki Meriç’in onu dürtmesiyle “Ne?” diye ağzı dolu konuşmaya çalışmıştı. Meriç’in adamı göstermesiyle dönüp bakarken bakışları ne olduğunu sorguluyordu.

Adam aynı sorusunu tekrar ettiğinde Kaya önce ağzındaki lokmayı uzatılan suyla zorlukla yutup beni göstererek “Bestiyim amca. En favori kankisi, hayatının anlamı, gözünün nuru, yıllarının dostu Kaya ben.” Dediğinde utançla elimi yüzüme kapattım. Bu çocuğu gebertecektim.

Adamın bakışları bu defa bana dönerken kim olduğumu sormak yerine “Sen Demirsin değil mi evlat?” demesiyle şaşkınca ona baktım. O ise bunu umursamadan gülümseyerek başını salladı yemeğine döndü.

Güzelce yemekler yenildiğinde önümüze tatlılar gelmeye başlamıştı. Karımda gidip diğer kadınlara yardım etmeye başlamıştı. Bazıları çay, bazıları tatlı getiriyordu. Karım elindeki bol çikolatalı tatlıyı önüme koyduğunde “Kıymetimi bil Ege Bey, bol çikolatalı” demiş göz kırpmıştı.

Ona gülümseyip arkasından “Her zaman kıymetini bilirim.” Demiştim ama küçük bir sorunumuz vardı…

Annem endişeyle önümdeki tabağa bakarken boğazını hafifçe temizledi. “Sen meyveli ye istersen oğlum.” Oğlum derken sesi titremiş ve zorlanmıştı. Başımı sağa sola sallayıp reddettim. Yanımdaki ağabeyim tabakları değiştirecekken engel oldum. Karım anlamaca nakarken “Çikolata sevmiyor mu?” demesiyle gülümsedim. “Çok… çok seviyorum…” diyerek yemeğe başladığımda babamın sofradan kalktığını görmüştüm.

Bana fazlasıyla kırıldığı belliydi.

Tatlı boğazımdan aşağı gitmeye başladığı anda kaşıntı başlamıştı. Ağzımın içi kaşınmaya başlarken sonu hiç iyi bitmeyecekti belli ki.

Azat amca bir anda “Haydi saat geç oldu sofrayı toparlayalım beyler.” Demesiyle herkes ayaklanırken karımın “Ben daha tatlımı yemedim ki!” diyen tatlı serzenişini duydum. Midemin bulantısına rağmen gülümsemeye çalıştım.

Ağabeyim bir anda beni kolumdan tutup kaldırdığında ne olduğunu anlayamazken çoktan kendi evimize doğru gelmiştik.

Beni evin içine atığında “Beni eve mi atıyorsun?” demiştim alayla.

O ise aynı alayla “Tabi.” Demiş devamında sinirle “Geriden gelen zekâya sahip kardeşim benim.” diye söylenip. “Geri zekâlı herif alerjisine rağmen yenir mi mal!” diye devam etti.

Anlaşılan geri zekâlıydım ama tam anlayamadım gibi.

“Ama ne güzel gülümsedi. Işıl ışıl parladı ormanları.” Bir anda ağzıma tıkılan ilacımla yüzüm buruştu. İlacı verenin babam olasıysa ayrı bir şaşkınlıktı. “Ormanmış. Ben seni o ormanlara gömdüğümde göreceksin mal herif.”diye söylenen babama “Bu gidişle sonu o baba.” Diye destek çıktı ağabeyim.

Açık evin kapısından içeri giren endişeli annem yüzümü hızla elleri arasına aldı. Boyu yetmediğinden aşağı doğru çekmişti yüzümü. “Oğlum küçükken de salaktın ama büyüdüğünden akıllanırsın sanmıştık. Niye hala alerjin olan bir şeyi yiyorsun?”

Tek cümleyle “Karım verdi.”demiştim. Kızarmış yanaklarımı sıkan annem yüzünden sesim tuhaf çıkmıştı.

Annem derin bir nefes alırken yüzüme tokadı yapıştırdı. “Mal oğlum benim.” Alerjimden dolayı iki katı canım yanarken o bir anda yanaklarımı tekrar tutup “Acıdı mı?” diye sormuştu ki ağabeyim “Anne hak etti ya boş ver. Unuttun mu yaptıklarını?” Demesiyle “Haklısın oğlum.” Diye ağabeyime cevap verip diğer yanağımda beş parmak izi çıkarttı validemin.

Onlardan uzaklaşıp yanaklarımı tutum. “Yanaklarımın suçu ne?” diye söylenirken iki yanağımda çıkan el izlerinin geçmesi için ovdum. “Karım görse dayak yediğimi sanacak.”

Babamın “İstersen dayakta yiyebilirsin?” demesiyle sustum. Henüz gençtim ve bir albaydan dayak yemeye hazır değildim.

Babam kolumdan tutup beni salondaki koltuğa attığında “Otur şuraya mal herif.” Demesiyle oturdum.

Şu an suçlu olduğumdan sesimi çıkaramıyordum. Bir köşede suçsuz olan ağabeyimin yerinde ben olmalıydım. Sonuçta en çok o yakalanırdı.

“Karım bekliyor baba biraz acele etmeliyiz.” Dememle babam alayla güldü. “Oğlum imam nikâhından beri karımda karım diye ortalıkta geziyorsun akılan biraz.” Demesiyle omuz silktim. “Karıma ne diyeceğim baba? Tabi karıma karım diyeceğim.” Dememle sabır çekti.

Anneme dönerek “Cana sen hamileyken ne yemiştinde bu çocuk böyle akılı gidik oldu?” diye sormasıyla annem bilmiyorum derken ben “Ama aklımla çok dalga geçiyorsunuz. Bakın bu ciddi bir mesele ya ilerde çocuğum bunlardan etkilenirse?” dememle yüzüme yastığı yemem bir oldu.

“Ne çocuğu? Kızı adlında çocuk mu kaldı?” diye sinirli sesle yastığı kenara koydum. “Evlendik ya. Eh şimdilik sizde kalırız sonra evde alırım ben karıma.”

Ağabeyim bir anda kahkaha atmaya başladığında ona döndüm. Kahkahasını zorlukla durdururken bir anda ciddileşti. “Oğlum mal mısın? Farkında değil misin Asel kan davasına gitmesin diye seninle evlendiğinden? İki kez aynı olay yaşandığından bir daha olmasın diye bir kalkansın sen. İlerde Asel birini severse seni postalayacak.”

Bakşlarım şaşkınlıkla dolarken ne diyeceğimi ilk an bilemedim. Sertçe yutkunup boğazımdaki yumruyu umursamadım. Hayır karım böyle bir şey yapmazdı. Hem biz zaten sevgiliydik. Evet, öyleydik ve babamlar bunu bilmiyordu.

“karım böyle bir şey yapmaz.” Kendimden emin çıkan sesimle babam elini anlına vurup tekli koltuğa çöktü. “Allah’ım akıl dağıtılırken bu çocuk neredeydi?”

“Yalnız bu sözler konusunda anlaştık sanıyordum.” Dememle sert bakışlar beni buldu.

Hazır bakışlar bendeyken “Biz karımla sevgiliyiz.” Dememle bu defa sinir bakışlar şaşkınlığa döndü.

Hepsinden tek tek “Efendim?”

“Ney?”

“Saçmalamaz mısın Demir?”

Gibi cümleler çıktığında gülümsedim. “Ciddiyim. Karıma karım olmadan önce sevgilim dediğimde kabul etmişti. Yani karım benim sevgilim.”

Ağabeyim yüzünü buruşturarak “Cümlenin saçmalığını sikiyim.” Dedi.

Onlar ciddi olduğumu anladıklarında babam “Doğrumu söylüyorsun hayta?” demesiyle annem babamı kolundan cimciklemişti. “Doğru konuş çocukla Timuçin.” Diye uyarmayı da ihmal etmemişti.

Babam anneme dönerek “Ne yapayım Cana? Bu çocuğun doğruyu söyleyip söylemediğini bilmeliyim. Azat’ı da Murat’ı da deli edeceğim.” Dediğinde bu defa annem sabır çekmişti.

Murat sanırım karımın üvey babasıydı.

O halde portre tamamlandı. İki üvey ağabeyi vardı Miran ve Miraç. Üvey anne, babası Meltem ve Murat. Ve tabi birde öz kuzenim olan ama karımla kan ikizi olan Erez’de vardı. Muhtemelen bu kan ikizi olayı karım daha öz ailesinden bulunmadan önce gerçekleşti. Yoksa Koray Arsen asla izin vermezdi.

Kıskanç bir ikizdi. Bunu çok iyi bilirdim.

Ben düşünürken babamın bir anda bana beklentiyle bakmasıyla “Evet. Gidip sorabilirsiniz.” Dememle yerinden kalkıp anlımı öpmesi bir oldu. Yıllar sonra ilk kez “Aslan oğlum benim.” Demesiyle şaşkınca baktım.

Anlaşılan babam hayalini gerçekleştirmişti.

Annemin “Otur yerine Timuçin.” Demesiyle babam yerine oturmuştu ama kıpır kıpırdı. “Hatun gidip onlarla uğraşmazsam duramayacağım yerimde.”

Annem babama sen olmamışsın bakışları atarken “Timuçin ben hamileyim dediğimde bu kadar heyecanlanmamıştın.” Babam anneme dönerek “Onlar erkekti hatun. Bak evimize bir kız gelecek hem de resmiyette.” Demesiyle ciddi olmadığının bilincindeydik.

Ağabeyim elini kalbine koyarak “Aşk olsun baba. En azından ilk çocuğunda heyecanlanmışsındır diye düşünüyorum.” Demesiyle babamın yüzünü buruşturarak “En çok o zaman üzüldüm oğlum.” Demesi bir olmuş ağabeyim kalbinden kurşun yemiş gibi olmuştu.

Bir süre sonra babam gidecekken annem artık bıkın bir nefes verip ağabeyime doğru “Kalk oğlum bi’ sakinleştirici vur babana. Yoksa beni çıldırtacak.” Dedi.

Babam endişeyle “Yok hatun tamam durdum bak.” Demişti.

Annem babamın haline gülerken “Aferin, akılı ol aklını alırım kocacım.” Demişti.

Babam anneme göz kırpıp “Ben almayayım hatun senin aklını.” Demesiyle annem pancara dönmeye başlamıştı. Biz ağabeyimle gülerken annem “Timuçin çocuklar var nasıl konuşuyorsun sen?” demesiyle babam omuz silkti. “Olanı söylemekte ne var hatun?”

Ben bu güzel anı izlerken karımı özlediğimi anladığımdan yerimden kalktım. “Hadi bana müsaade. Karım bekler.”

Hepsinin bakışları bana dönerken ağabeyim omuzlarımdan tutup beni tekrar koltuğa oturttu. “Acı gerçek kardeşim. Kimse seni Asel’in yanına yaklaştırmaz. Hatta muhtemelen bu gece hangi ağabeyiyle uyuyacağı tartışması bile başlamış, kazanan seçilmiştir.”

Ben şaşkın şaşkın bakarken “Karım olan sevgilimin yanına gidemeyecek miyim?” diye sormuştum. Hepsi başını olumsuz anlamda sallarken omuzlarım çöktü. “Evliyiz ama biz.”diye söylenmiştim.

Annem hüzünlü gözlerle bakarken “Kimse sizin sevgili olduğunuzu bilmiyor oğlum. Herkes Asel’in korunması için evlendiniz sanıyor.” Dedi.

Yerimden hızla kalkarken “Nereye?” dediklerinde “Karımın sevgilim olduğunu söylemeye.” Diye cevap vermiştim.

Ağabeyim kolumdan tutup “saçmalama. Saat gecenin kaçı olmuş nereye gidiyorsun? Kız uyumuştur bile. Uykusundan mı edeceksin?” dediğinde “Yanına kıvrılırdım sessizce.” Dedim.

Babam sen olmamışsın bakışlarını bana atarken “Yat uyu deli etme beni. Ağabeyinle koyun koyuna uyuyun.”dedi.

Ağabeyim saşkınca bakarken “Ben onunla mı uyuyacağım?” dediğinde annem “Yatağını değiştiriyorsun ya benim salak oğlum. Zaten mecbur salonda yatacaksınız.” Dedi.

Ağabeyim beni göstererek “Odasında yatsın.” Dedi.

Babam bu defa ağabeyime sen olmamışsın bakışları atarken “Oğlum bu cüsseyle o yatağa nasıl sığsın kardeşin?” dedi.

Annemler salondan ayrılırken “Birbirinizi yemeyin.” Demişlerdi.

Ağabeyimin omuzları çökerken beni süzdü. “Niye geniş lan senin vücudun? Sıska bir şeydin sen.”dedi.

“Yaşıtlarıma göre iriydim ben ağabey.” Dememle yüzünü buruşturdu. “İyi hal ettin iri olmakla. Nasıl sığacağız şimdi bu koltuğa?”

“İki koltuk var ağabey. Birine sen birine ben rahatça sığarız.” Dedim.

Ağabeyim “Sivri zekâlı kardeşim koltuklardan biri açılmıyor. Annem değiştirecekti babam tamir ederim ben bunu değdi andan beri böyle.”

Anlaşılan bu gece ağabeyimle zor geçecekti.

*

Gökyüzü çoktan karanlığa bulanmıştı. Etrafta sadece horlayan ağabeyimin sesi ve elektronik cihazlardan gelen cızırtı sesleri vardı. Benim ayakucumda yatan ağabeyimin ayağı neredeyse ağzıma girecek vaziyetteydi.

Bu durumdan rahatsız olarak ayağını elimle ittirdiğimde o yüksek sesle horlayarak tekrar ayağını burnumun dibine sokmuştu.

“Bok çukuruna mı düşürdün, ağabey bu nasıl ayak kokusu?” diye mırıldanmadan edemedim.

Saate bakmak için hareketlendiğimde ağabeyimde hareketlenerek üstüme iyice çöktü.

“Ulan ayı yemeğiyle mi beslediler seni bu ne hayvanlık? Öküz oturdu üstüme sanki.” Diye söylenirken artık kalkmak gerektiğini biliyordum. Eh neticede evli adamı karısı beklerdi.

Üstümdeki ağabeyimden zorda olsa kurtulmuştum ki bir ayağıma tutuğu gibi sarılmasıyla yere yapışmam bir oldu. Evde duyulan düşme sesime nefesimi tutarken umuyordum ki yaşlı albay uyanmasın.

Bir dakika boyunca ağabeyimin ayağıma sarılmasına izin verdim. Ondan sonra çekmeme bile gerek kalmadan yüzünü buruşturup iğrenir gibi ses çıkardıktan sonra ayağımı kendisi itmişti.

Sessizce bir şükür çekerken ayağa kalktım. Düşmenin etkisiyle acıyan yaralarımı umursamadım.

Yattığı yerde götünden nefes alan ağabeyime olumsuzca başımı salladım. Top patlasa uyanmayacak gibiydi.

Benimle birlikte yere düşen telefonumu da aldıktan sonra dış kapıya doğru adımlamaya başladım. Hem yürüyor hem de ses olup olmadığını dinlemeye çalışıyordum.

Asker adama yakalanmak istemezdim.

Sonunda dışarı çıktığımda derin bir nefes aldım. Bakışlarım sevdiğimin camına kayarken “Bekle beni karıcığım sevgilin olan kocan geliyor.” Dedim.

Mahallenin sessiz ama huzur dolu sesini uzun zaman sonra ilk kez net duyuyordum. Yıllarca doğru dürüst bu mahalleye adımını atmamış biri olarak özlemiştim. Mahalle hayatı çok özeldi. Birbirine yardım eden komşular, gülümseyen yüzler, her daim bir tabak daha ye evladım diye peşimizde dolanan teyzeler… E tabi tuhaf yanları da vardı. Peşimizden evlenin evladım diyen, bak şu çocuk sana uygun diyenden tutun onun kızı oğlu ne yapmış diyene kadar hepsi vardı. Ama en çokta huzur vardı, çocukluğum vardı.

Camın altına geldiğimde nasıl içeri gireceğimi düşünüyordum. Azat amca kesinlikle kapıları kilitlemiştir. Yani ne balkon, ne de dış kapı işime yaramazdı.

Yapacak bir şey yoktu. Babamın zoruyla öğrendiğim düz duvara tırmanmam gerekiyordu.

Derin bir nefes alarak tırmanmaya başladım.

Kızgınlığa girmiş kedi gibi düz duvara tırmanmadım demem.

Tırmanmam bitiğinde üstümdeki tozları çırptım. Allah’tan karımın odasında balkon vardı. Yoksa işim bitmişti. Balkon kapısını açmak için cebimden anahtarı çıkardığımda diğer elimle de kapıyı ittiriyordum. İttirmemle açılan kapıyla derin bir nefes aldım. “Ha zalumun kizu bir kere da bir kere kapat ula şu kapıyu.”

Ayağımdaki ayakkabıları da çıkartıp kenara bıraktım. Ayakkabıyla girdiğimi görse karım beni keserdi.

Perdeyle küçük bir savaş verdikten sonra içeriye girmiş bulundum. Kapalı ışıklara rağmen yatağında sırtı dönük yatan karıma baktım. Derin bir iç çekerken “Ula şu kokuya ölünür.” Demeden edemedim.

Mis gibi karım kokuyordu.

Ama tuhaf yanı saki bir koku daha vardı. Yine de umursamadan karıma doğru ilerledim. “Ula kim beni karimdan uzak tutacağumuş? Gerekirse düz duvaru yıkarum.”

Bir dizimi yatağa yaslayarak güzel karımın omzuna dokundum. Omzu mu genişlemişti? “Asel’im, mis kokulu çiçeğim, ha uğruna ormanlarında kaybolduğum karım sokulayım mı yanına? Alayım mı nefes?”

Ben nazikçe karımı düz pozisyona getirmeye çalışırken karımı çevirdiğim an aslında karım olmadığını gördüm karımın.

“Ula sen kimsun?”

Bu bölüm burada son buldu.

Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.

Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.

Güneşli günler dilerim…

Bölüm : 29.01.2026 13:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...