
Karanlık çoktan geceye bulaşmıştı. Artık aydınlık değil karanlı hüküm sürerken mahallede sol göğsünü tutan yaşlı adam zorlukla yürüyordu. Acısını bile düşünecek halde olmayan bu adam ara ara arkasına bakarak takip edilip edilmediğini gözetliyordu.
Kimsenin olmadığını gördüğünde kesik nefesler vererek yürümeye devam ediyordu. Kan sanki hiç akmamış gibi her saniye daha çok akarken elleri kendi kanına bulanmış bu adam sol tarafta bulunan eve doğru yürüdü.
Yıllar önce yaptığı yardımın karşılığını alacağı zaman gelmişti.
Sakin olmaya çalışarak kapının ziline basmıştı. Duyulan zille kapı açılırken yaşlı adamın gücü sanki ayaklarının altından çekilmiş gibi yere düşmeye başlamıştı.
Ve Murat bu adamı gördüğü anda beş yıl önceki olay gün yüzüne çıkacağını anlamıştı.
*
Güneş gökyüzünde kendisini gösterirken Asel yanındaki boşluğu hissederek kalktı.
Polat amcası erken saatlerde kalkarak kendisini uyandırmamaya dikkat etmişti anlaşılan.
Yattığı yataktan kalkarken dün geceki Demir’in hali gözünün önüne geldiğinde gülmeden edemiyordu. O kadar saf, o kadar masumdu ki o yanaklarını sıkmamak için zor durmuştu.
Aslında Demir’e karışı hissettiklerinden geri durmamaya karar vermişti. Hem o da böyle olsun istemiyor muydu?
Adımları odasına vardığında kapısını açtığı an yatağının üzerinde duran kutu dikkatini çekmişti. Kaşları merakla çatılırken adımları durmadan oraya ulaşmıştı. Eline aldığı kutuyu nazikçe açarken içerisinden çıkan pastayla gözleri ışıldadı.
“Beğendin mi?” diyen sesle pasta ellerinden düşecekken arkasındaki bedenle sıkıca tutmuşlardı. Pastayı arkadaki bedene bırakırken sinirle ardını döndü. “Ege! Bu kadar saklı gelmene gerek var mıydı? Hem sen ne kadardır buradasın?”
Demir pastayı yavaşça masaya bırakıp Asel’in önüne tekrar geldi. “Geceden beri.” Derken utangaç bir şekilde gülümsüyordu.
Asel şaşkınlıkla ona bakarken “Gece gitmedin mi?” diye sordu.
Demir gözlerini kaçırırken eli başının arkasına gitti. “Gittim.”
“O zaman nasıl tekrar geldin?” diye soran karısına “Balkonuna tırmanmış olabilirim.” Diye mırıldandı.
Asel ne diyeceğini bilemezken Demir kendisini açıklama ihtiyacı hissetti. “Yanlış anlama! Ben-” pastayı göstererek “pastayı bırakmak için geldim. Dün akşam yiyemediğin için. Sonra uyuya kalmışı-“ sözleri karısının dudağının tam kenarına bıraktığı öpücükle son bulmuştu.
Geri çekilen karısı “Teşekkür ederim” diye fısıldasa da o sanki donmuştu.
İkili arasında gerilim sanki hiç olmadığı kadar artmıştı.
Asel yaptığının daha sonra farkına varırken Demir o anın büyüsünden çıkamıyordu.
Yıllarca beklediği kadının böyle bir şey yapacağını bilmiyordu. Hayallerinde bile yasaklı andı sanki bu an.
Sertçe yutkunarak gözlerini kırpıştırdı. Kendisine masum bakan kadına öyle içi giderek baktı ki kadın o bakışlarla dilinin bağlandığını hissetti.
“Demir…” zor bulduğu sesiyle konuşan kadının beline sardı kollarını. Hiç vakit kaybetmeden kendisine çekti. Kaçma ihtimali onu korkutuyordu. Başını kadının başına yaslarken “Söyle çiçeğim.” Dedi.
Asel zorlukla “Ben sana şans vermeye karar verdim.” Dedi. “Duygularımı olduğu gibi yaşayacağım.” Diye de devam etti.
“Hem biz Allah katında da evliyi-“
Bu defa sözü kesilen Asel’di. Ama ne bir kelime, ne de susması için dudakları kapanmıştı. Dudaklarına kapanan şey karşısındaki kocasının dudaklarıydı.
İşte o an iki yaralı yürek tek bir nefes olmuştu.
Demir yaptığı hatayı fark eder etmez geri çekilse de ikisi de nefes nefese kalmıştı. Kollarını karısından çözerken adımlarını uzaklaştırdı. Bir an kendini tutamadığı yüzünden yaptığı hatadan pişmanlıkla kavruldu. “Ben özür dilerim, böyle yapma-“Sözlerini karısının “Biz evliyiz Ege.” Demsi kesmişti.
O başını sağa sola sallayarak “Olmaz.” Dedi net sesiyle. “Bizim evli olmamız sana izinsiz dokunacağım anlamına gelmez.” Diye devam etti.
Asel kocasının tepkilerini izliyordu. Dedikleri bir adamın zaten düşünmesi gereken düşünceler olsa da günümüzde böyle düşünmeyen kişilerde vardı. Az önceki öpücüğün etkisinden kendiside çıkamamışken onun kendisini suçlamasını istemeyerek ona yaklaştı. Az sonra yapacağı şeyden utanç duysa da adamın kendisine şaşkın bakmasını umursumdan yanaklarından tutuğu gibi dudaklarını birleşirdi.
Zaman kavramı artık onlar için gitmişti yerine ilk kez hissettikleri duyguların yoğunluğu gelmişti.
*
Kenan oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı. Sırt ağrısını net bir şekilde hissederken geriye yaslanmasıyla kütlediğine dair sesler işitti. Bu onu biraz olsun rahatlatırken kapsı destursuz açıldı. “Yavaş, dingonun ahırımı lan burası?”
Açılan kapıdan siyah saçları özenle dağılmış, kara hareleriyle içeriye giren Demiralp keskin bir şekilde kaşlarını çatmıştı. “Dingonun ahırını bilmem kuzen ama biraz daha oyalanırsan annelerimiz bizi gebertecek.”
Kenan ona anlamaz ifadeyle baktığında “Bugün mahallece piknik vardı.” Kaşları alayla yukarıya kalkarken “Unuttum deme sakın.” Dedi.
Kenan önündeki dosyalara kısa bir bakış attı. Bu dosyalar yüzünden unuttuğunu söylerse ağabeyi bir dünya dalga geçerdi. “Ne unutacağım ağabey?” yerinde gerinirken “Ben bir şey unutmam bilirsin.” Diye devam etti.
Demiralp onun bu haline gözlerini devirdi. Koltuklardan birine kendini atar gibi bırakırken “Tabi kardeşini dağın başında kurtlara yem diye unutan… Pardon bırakanda bendim.” Diye alavari konuştu.
Kenan önünde dağınık dosyaları düzeltirken kaçamak bakış attı. “Biraz korkularını yensin istedim.”
Demiralp masadaki kalemlerle oynamayı keserken “Dokuz yaşındaki bir çocuğun mu?” dedi.
Kenan boğazını hafifçe temizledi. “Kaç yıl geçti ağabey aradan.” Hızla yerinden kalkarak “Hem annemlerin gazabına uğramadan gidelim.” Diye devam etti.
Demiralp elindeki kurşun siyah renkli kalemi kalemliğin içine atarken ayağa kalktı. “Hay hay unutkanların prensi.”
Kenan göz devirerek kapıyı açtı ve giderken “Sana da dalga konusu çıktı ağabey. Bir kere unuttuk ne var yani-“ derken bacağına çarpan bir cisimle durdu. “Bu ne lan?” diye kabaca konuşurken yerde cıvıl cıvıl sarı saçlı, maviş gözlü bir kız çocuğu görmesiyle sustu. Küçük kızın önünde diz çökecekken telaşlı bir kadın “Damla, teyzecim iyi misin?” çocuğun önünde diz çökmüş onu ayakları üstüne kaldırdıktan sonra bir yerinde bir şey olup olmadığına bakıyordu.
“İyiyim ben teyzeciğim. Hadi dayımı görmek istiyorum.” Diye cıvıldadı küçük kız.
Kadın çocuğun iyi olduğunu anlayınca rahat bir nefes verdi. Küçük kıza gülümseyip sarı saçlarına dokundu. “Çok acele ediyorsun teyzeciğim. Birazdan göreceksin dayını.”
Küçük kız omuz silkerek kollarını kocaman açtı. “Ama ben dayımı bu kadar özlemişken nasıl acele etmeyeceğim ki?” diye dudak büzdü.
Kenan onları öylece izlerken kendine gelerek “Dayın kim küçük hanım?” diye sordu.
Kadın adamın varlığını hatırlayarak ayağa kalktı. Yanındaki yeğenin sol elini sıkıca tutu.
Damla teyzesinin cevap vermesine fırsat vermeden “Ahmet dayımın adı.” Diye şakıdı.
Kenan’ın kaşları anlamaz ifadeyle küçük çocuğa dönerek “Bizim Ahmet?” diye sordu.
Küçük kız sadece başını salladı. Burada başka Ahmet var mı bilmiyordu.
Kenan dudaklarını birbirine kenetleyerek kadına döndü. Ama dönmesiyle o denizlerinde boğulmayı hayal edeceğini bilemezdi. “Çok güzel.” Diye istemsizce fısıldarken kadının anlamazca kaşlarını çatmasıyla Demiralp durumu kurtarmak amacıyla Kenan’ı kenara iterek elini uzattı kadına. “Hanımefendi ben Kenan’ın kuzeni Demiralp.”
Kadının bakışları iri vücuda sahip adama döndü. Narin elini adama uzatarak gülümsedi. “Bende Su.”
Kenan bir anda boğazının kuruduğunu hissederken öylece dalmıştı. Şu an sanki susamış mıydı?
İkilinin tokalaşması biterken kadın yeğenin çekiştirmesiyle onu anlayarak Kenan’a döndü “Sizde kusura bakmayın lütfen isteyerek yapmadı yeğenim.” Dedi.
Kenan şu an ne dese sadece başını sallayacak durumdaydı.
Öyle de yaptı.
Kadın başını sallayan adamla gülümseyerek yeğniyle uzaklaşırken Kenan onların gittiği öne doğru başını çevirdi.
Demiralp kuzenin Leyla olmuş haliyle gülümserken yüz seksen derece başını döndürmeye çalışmasıyla kafasına bir fiske geçirdi. “yavaş koçum yedin kızı.”
Kenan sadece derin bir iç çekerken Demiralp “istersen su verelim sana?” demesiyle “Su ne güzel olurdu.” Dedi.
Demiralp elleri cebinde keyifle gülümsedi. “Seni de kaybettik be Kenan’ım.”
Sevdaydı işte ne zaman geleceğini kim bilebilirdi…
*
Mahalleli tatlı telaşla piknik için hazırlıkları yaparken kadınların her biri kendi evinde kocalarıyla bilikte mutfaktaydı.
Melek kek harcını hazırladığında kızına gülümseyerek uzattı. “Güzel kızım bunu çırpabilir misin?”
Asel annesine gülümseyerek “İstemen yeter validem.” Diyerek yanağından öptü.
Melek yıllar geçse de kızının onu öpmesiyle derin bir iç çekti. Azat mutfak tezgâhında biberlerle uğraşırken somuttu. Resmen karısı kızının öpücüğünü çalmıştı ve ona koca bir sıfır vardı.
Melek kocasının kıskançlığından haberdar bir şekilde saçlarını savurdu. Ona kıskançlıkla bakan kocasına göz kırparken işine döndü.
Azat sinirle biberi tezgâha bırakırken omuzları gergindi. Ama bu gerginlik çok uzun sürmeden yanağında hissettiği küçük tüy gibi dokunuşla çözüldü. Yerine büyük gülümseme geldiği yüzüyle kızına dönüp anlını uzunca öptü. “Seni veren Allah’a kurban olurum.”
Asel utanarak kek harcına dönerken bu defa Melek kıskanmıştı. Kocasına yaklaşarak kızının duymayacağı bir sesle “Bana bak Azat!” Azat karısına yüzünde büyük gülümsemesiyle bakarken “Baktım karıcığım söyle.” Dedi.
Melek bu hitapla ilk eriyecekken kıskançlığı ağır bastı. “Kızımı ne diye öpüyorsun sen?”
Azat alayla kaşlarını kaldırırken “Benimde kızım olduğu için olabilir mi hatun?” diye sordu.
Melek gözlerini kaçırırken “Olabilir ben doğurdum.” Dedi.
Azat karısının kulağına doğru “Ama tek başına yapmadın ya hatun.”
Melek’in yüzü giderek kızarırken azat kahkaha atarak geri çekildi.
Onlar en mutlu anlarından birini hatıralarına kazıyorlardı…
*
Meriç yere düşen kabı tekrar yukarıya kaldırırken sabır çekti. Acara doğru işaret parmağını sallarken “Bana bak yerden bitme. Bir kez daha yere atarsan senin o tombul yanaklarını ısırırım.” Dedi.
Acar yanaklarını elleriyle tutarken annesine “Aney aybey baya kıydı.” Dedi.
Melek hamur yoğurmaya çalışan kocasına yardım ederken “Meriç kardeşine kızıp durma!” diye bağırdı.
Meriç yine hikâyede yananın kendisi olduğunu anlayarak Acar’a kötü bakışlar atarken acar “Aney aybey baya köytü bayı-“ dudaklarına kapanan iri elle susmak zorunda kaldı.
Meriç “Şuna bak kendi yaşıt kuzeni bile akıcı konuşurken bizim velet konuşmayı yapamıyor. Ama ne hikmetse şikâyette bir numara.” Diye söylendi.
Murat kollarına kadar hamur bir şekilde karısına baktı. “Hatun bu olmadı sanki.”
Meltem cıvık hamura bir bakış atarak biraz daha un ekledi. “Unu az gelmiş Murat’ım, biraz daha yoğur olur o.”
Murat umutsuz bakışlarını hamura yöneltirken derin bir nefes verdi. “Hiç sanmıyorum hatun ama hadi bakalım.” Diyerek tüm gücüyle yoğurmaya başladı.
*
Altan tepsinin içindeki çiğ köfteyi yoğururken homurdandı. “Alpay babam bu kadar yoğurtmamıştı.”
Begüm kocasının terden anlına yapışmış kumral saçlarını kenara doğru çekerken “söylenme kocacığım bak amcam kulağının çınladığını bile hissederse hesap sorar bilirsin.” Dedi.
Altan Alpay ağanın yapacağını bildiğinden sesiz kaldı. Alper kırdığı cevizleri mideye indirirken babasına doğru “Nemrudun kızı, yandırdın beni.” Diye şarkıya başlamıştı ki Altan’ın sert bakışıyla cevizler boğazında kalacaktı sanki.
Mertan Deniz annesine doğru “Anne ağabeyim kırdığı cevizleri yiyor!” diye şikâyet etmesiyle begüm oğluna doğru dönerek “bana bak babası kılıklı. Bu zamana kadar kırdığın cevizlerin hesabını sormadım ama bu cevizler bi’ yetmesin görürsün sen.” Diye sinirle konuştu.
Alper öksürüğünü keserek annesine baktı. Şimdi eski konulara niye laf çakıyorsun ki anne.” Diye sızlandı.
Begüm başını dikleşitirirken oğlunun ayağını işaret etti. “Topuğunda sende baban gibi kurşun yarası istemiyorsan sus ve kır cevizleri. Gerçi sen yabancı değilsin ceviz kırmaya. “
Bu defa sessiz kalan Alper’ken gülen babası Altan’dı.
“Hayde gidelim hayde ayağı kırılası.” Diye şarkı mırıldanırken Alper “Baba…” diye söylendi.
*
Ali önündeki yufkalara çaresizce baktı. Selma’m, hatunum ne gerek var bu kadar şeye? Ağabeyimler yapmışlardır bir şeyler.”
Selma rendelediği havuçları kenara koyarken “Saçmalama Ali. Koskoca mahalleliye ne yetsin o kadarcık yemek? Sen ve Altan ağabey zaten bir masayı gömersiniz.” Dedi.
Ali karısının arada ona laf sokmasıyla “Biz diyetteyiz hatun. Üç kilo fazlam var vermem gerek.” Dedi.
Eren çekirdeğini çitlerken yanındaki ağabeyi Emir’i dürtü. “Ağabey babamın üç kilo fazlası varmış.”
Emir elindeki kabuğu tabağın içine atarken babasına alayla baktı. “Bugün üç, yarın beş olur kardeşim. Babamda bu ‘küçük’ ayva göbek olduktan sonra.”
Ali tahta kaşığı onlara fırlatırken “Kapayın çenenizi haytalar.” Gözleri göbeğine deydi. Aslında göbekli gözükmese de elleriyle göbeğini yoklayarak “Hatun çok mu kilo aldım ben?” diye karısına sızlandı.
Selma işini bıraktığı kocasının boynuna sarıldı. “Yok, Ali’m bilmez misin bizim haytaları? İlla dalga olsun onlara geçmeden dururlar mı?”
Ali memnuniyetle gülerken Eren abartılı hareketlerle “Ey aşk nelere kadirsin. Sevdiğinin göbeğini bile görmezsin.” Gözlerini kırpıştırarak ağabeyine baktı “kafiyeli oldu sanki ağabey, ha ne dersin?” dedi.
Emir başını sallayarak onayladı. “Fena değildi.”
Ali yerinden sinirle kalkacakken Selma kocasının yanağını öperek “Hadi kocam sen yufkaları hallet ben onlara sorarım.” Dedi.
Ali öpücüğün etkisiyle başını sallarken Selma hala aynı etkiyi kocasında başarmasıyla gülümsedi.
Eren ve Emir ise “Âşıksın! Dır dır âşıksın.” Diye serenatlara başlamıştı.
*
Geniş ve boş bir depo. Duvarların boyası yer yer dökülmüş, beton yüzeyler nemden koyulaşmış. Zeminde rastgele dağılmış cam kırıntıları var; bazıları ışığı yakalayıp kısa süreli parıltılar bırakıyor, bazılarıysa karanlığın içinde görünmeden duruyor. Hava soğuk ve ağır; pas, rutubet ve eski metal kokusu birbirine karışmış.
Tavandan sarkan florasan lambalar düzenli değil. Kimisi yanıyor, kimisi sönmüş, kimisi arada bir titreyerek mekânı kesik kesik aydınlatıyor. Işık her yandığında gölgeler yer değiştiriyor, duvarlardaki çatlaklar daha derinmiş gibi görünüyor. Sessizlik tam değil; bir yerlerden damlayan suyun sesi var. Düzensiz, rahatsız edici ve beklemeyi uzatan bir ses.
Pencereler ya kırık ya da tamamen yok. Dışarıdan gelen ışık yetersiz; içeride zamanın akıp akmadığı belli değil. Zemindeki toz, ayak basıldığında hafifçe havalanıyor ama sonra hemen tekrar çöküyor. Mekân terk edilmiş, fakat tamamen ölü değil; sanki her şey olduğu yerde kalmış da insanlar çekip gitmiş gibi.
Burası korunmuyor, onarılmıyor, unutulmuş. Ama hâlâ bir şeylerin yaşanmış olabileceğini fısıldayan bir yer.
Karanlık olan hava bu yeri daha kokutucu kılarken su birikintisi ve cam kırıntılarının üzerinde yatan adam zorlukla nefes alıyordu.
Kahve saçlarına kanlar bulaşmış, yüzü hırpalanmaktan bitap düşmüştü. Üzerindeki gri gömleği kanla süslenmişken kırışmış ve bazı yerlerinde kendisine ait olmayan kanlar vardı.
Bileğindeki saat yere defalarca çarpmanın etkisiyle tuzla buz olurken kordonu hala takılıydı.
Florsan lambanın biri üstünde titrekçe yanıp sönerken bileğindeki ejderha dövmesi parıldıyordu.
Karşısındaki adamın ona doğru adımlayarak sertçe dövmesine siyah pahalı ayakkabısıyla basmasıyla acıyla inledi.
Ona merhametin birazını bile göstermeyen bu adamdan kurtulamayacağın bilinciyle hiçbir şey yapamıyordu.
Polat kendisini sıkan beyaz gömleğinin yüzerindeki siyah kıratını genişletirken birkaç düğme de gevşetti.
Beyaz gömleği kandan dolayı kırmızı rengiyle kaplanmışken siyah saçları terden anlına yapışmıştı. Defalarca kez yumruk atan elleri ise soyulmuş, bazı kısımlardan kanlar akarak yerdeki su birikintisine damlıyordu.
“il mio tesoro, ona zarar verecek olan herkes assaporerà il dolore…” Kalın sesi odada duyulurken adamın “Lütfen…” diye yalvarışlarını hiçe saydı.
Kan bağının canı cehennemeydi. O her şekilde hazinesini koruyacaktı.
*
Geniş bir çim alanın ortasında uzun masalar yan yana getirilmiş. Masaların üzeri evden getirilen tabaklarla dolu; farklı renklerde salatalar, ekmekler, içecekler, ev yemekleri… Ağaçların dallarından sarkan küçük ampuller ortama yumuşak bir ışık yayıyor. Işıklar ne çok parlak ne de loş; akşamın serinliğini sıcak bir hale büründürüyor.
Masalarda her yaştan insan oturuyor. Yüzlerde rahat bir ifade, arada yükselen kahkahalar, konuşmaların iç içe geçtiği bir uğultu var. Kimisi tabağını uzatıyor, kimisi bir şey anlatırken ellerini kullanıyor. Sandalyeler çime hafifçe gömülmüş, masa örtüleri yer yer rüzgârla kıpırdıyor.
Masanın biraz ilerisinde çocuklar var. Çimde koşuyorlar, top yuvarlanıyor, ayak sesleri düzensiz ama enerjik. Top bazen yanlış yöne gidiyor, biri eğilip alıyor, oyun kaldığı yerden devam ediyor. Ağaçlara bağlanmış hamaklarda birkaç genç uzanmış; kimisi sallanıyor, kimisi sadece tavana bakar gibi yapraklara bakıyor.
Hava kararmaya çoktan başlamıştu. Ağaçların gövdeleri koyu, yapraklar ışıkların altında daha canlı görünüyor. Çimlerin üzerinde ayak izleri, masa ayaklarının bastığı yerlerde ezilmeler var.
Sakin, sıcak ve kalabalık; düzenli olmaktan çok doğal, planlı olmaktan çok kendiliğinden.
Güzel ve keyifliydi her şey.
Herkes keyifle zamanını geçirirken Mert ve Erez’de oradaydı.
Gençler çimlere serdikleri örtünün üzerinde toplanmış keyifli sohbetin içindeyken ince bir ses duyuldu. “Merhabalar herkese.”
Bakışlar kadına dönerken yaşlı kadınlar onu sevgiyle sarmaladı.
Genç kadın ve yanındaki adam gençlerin olduğu kısma geldiklerinde gülümsediler.
“Ooo Aslı hanım ve Onur Beyler de gelmiş.” Diyen mahallenin gencine Onur “E tabi. Sonuçta nereye gidersek gidelim bizim yerimiz burasıdır.” Dedi.
Aslı sadece güzel bir gülümseme sunarak örünün bir köşesinde sevdiğinin saçlarını seven adama baktı. Derin bir iç çekmeden alamadı kendisini. Nasıl olursa olsun onu tanırdı. Geldiğini öğrendiği anda işlerini halledip gelmişti.
Onur Aslı’nın kolundan tutup örtünün üzerine oturttuğunda keyifli sohbetlerine katıldılar.
Meltem yanındaki Melek’i dürterek Aslı’yı işaret etti. “Bu küçükken Demir’e aşık olan Aslı kız değil mi?”
Melek başını sallayarak onayladı. “Öyle.”
Cana Asel’in arda oğluna kıskançlıkla temas ettiğini gördüğünde gülümsedi. Sanki o benim dokunamazsınız ona der gibiydi. “Bizim prenses kıskançlıktan ne yapacağını şaşırdı.”
Üç kadın keyifle Asel’in kıskançlıklarını izlerken adamlar ise Demir’in tek hatasını kolluyordu.
Timuçin oğlunun bir hatsını görürse tüm emeğinin çöplüğüne mi üzülecekti? Yoksa oğlunu nasıl döveceğini mi düşünecekti bilmiyordu…
Asel başını diğerlerine çevirmek üzere olan Demir’in çenesinden tutup kendisine döndürdü “Bir kez daha o başını oraya çevirirsen artık çevirecek bir başın kalmaz Soylu.”
Demir karısının dedikleriyle şaşırırken sanki küçüklüklerindeki gibi kıskanmıştı sevdiceği. “Kıskandın mı sen?” diye soran sesi muzipti.
Asel kendisini hırsla geri çekerken “Ne kıskanacağım seni ben?” diye hiddetle söylendi.
Demir onu belinden tutup kendisine çekerken başını boynuna yasladı. “Yok yok kıskandın sen.” Sesi bile gülümserken “Ne güzelmiş kıskanılmak. İnsan bir kıskançlığa bile hasret kalır mı?” diye sessizce mırıldandı.
Kenan oturduğu masada sessizliğini koruyordu. Babası ona doğru “Ne oldu oğlum Karadeniz’de gemilerin mi batıda somurtuyorsun?” diye dalga geçse de Kenan iç çekerek “Gemiler battı mı bilmem baba ama ben sularında boğuldum.” Dedi.
İşte o an anlamışlardı ki bu genç adam sevdaya tutulmuştu.
Demiralp gördüğü üçlüyle ayağa kalktı. Küçük kız teyzesinin elinden tutmuş salına salına yürürken dayısı onlara gülümsüyordu.
“Cümleten selamünaleyküm.” Diyen adama “aleykümselâm.” Diye cevaplar verilirken Demiralp “Hoş geldiniz Ahmet, küçük hanım ve Su hanım.” Demesiyle Kenan ışık hızında ayağa kalktı.
Onun bu haline gülenler olurken o hiç kimseyi umursamadı.
Şapşal aşılar gibi “Hoş geldiniz gönlüme Su hanım.” Diye mırıldandı.
Su ne dediğini anlayamadı ama Demiralp kuzenini dürttüğünde Kenan telaşla “Hoş geldiniz demiştim.” Dedi.
Su ona zarif bir gülümseme sunmakla yetinirken “Hoş bulduk.” Dedi.
Damla daysını çekiştirerek “Dayı ben şuradaki çocuklarla oynayabilir miyim?” diye eliyle gösterdi.
Ahmet yeğnin küçük elini öperken “Dikkatli ol ama dayıcım.” Dedi.
Damla dayısını onaylayarak çocuklara koşarken Kenan’ın annesi “Hadi sizde geçin.” Diyerek onların oturmasını söyledi.
Herkes masada yerini almışken Mert yanına oturan kişiye bakmadan “Kız cimcime şu mezeyi uzat bakalım.” Dedi.
Meze kendisine sertçe uzatıldığında “Eyvallah gülüm.” Dedi.
Ama karşılığında “EyvAllah’ına eyvAllah Mert.” Diyen sesle ona döndü. “Sümüklü Berna ne diye yanımdasın sen?”
Berna kaşlarını şiddetle çatarken Mert’in kolunu cimcikledi. “Bana bak Mert, kimsenin senin boklu Mert olduğunu bilmesini istemiyorsan kapa çeneni.”
Mert acıyan kolunu ovalarken “Tamam kızım bir şey demedik.” Diye söylendi.
Mahalleye adım attıklarında karşısına çıkmıştı sümüklü böcek. O zaman tartıştıkları yetmiyormuş gibi şimdi niye yanındaydı bu kadın? Ya sümüklerini ona bulaştırırsa?
Yemek neşeli geçmeye devam ederken ince ses duyuldu “Demir sen dolma sevmezsin al patlıcan yemeğinin tadına bak. Bizzat ben yapmıştım.”
Asel seğiren gözüyle Aslı’ya dönerken belki de ilk kez gerçekten tek kaşını kaldırdı. Masanın bir tarafında oturan ağabeyli Meriç ona gururla bakarken “İşte benim perim.” Diye mırıldandı.
“Demir dolma biberi sever. Sen sanırım karıştırdın kendisi yaprak sarmasını sevmiyordu ve tabi patlıcandan da nefret eder.”
Demir hayranca sevdiğine bakarken ne kadar doğru söylediğini düşünmek yerine kıskançlığıyla mest oluyordu.
Aslı bir anda afallarken “A- ama o yemişti.” Diye söyledi.
Cana ona dönerek zarifçe gülümsedi. Ama dili kızını koruduğunu gösteriyor şekilde “Demir bir kez yemişti. O da Çiçek içindi. Tüm gece karın ağrısından da kusmuştu.” Dedi.
Asel minnetle Cana’ya dönerek gülümsedi.
Kayınvalidesi konusunda şanslıydı. Ya da anne konusunda desek daha doğruydu.
Yemekler yenilmiş eğlenceler yapılmıştı. Artık tüm mahalle evlerine dağılırken adamlar damatlarının bugünkü kritiğini yapmaya devam ediyordu.
*
Herkes evlerine dağılmıştı. Ağabeyler de odalarına çekilirken Demirhan’ların salonunda birkaç kişi vardı.
Murat Azat’a dönerek “Aferin bizim çakma damada. Bugün kimseye yan gözle bile bakmadı.” Dedi.
Azat oturduğu yerden gerinmeden edemedi. Demir’in eskisi gibi olması onu belli etmese de memnun etti.
Meltem adamlara doğru “Artık şu çocuğu test etmeyi bıraksanız mı?” dedi.
Melek’te ona katılırken Azat “Daha yeni başladık hanımlar. Çekecek çok çilesi var o haytanın.” Dedi.
Eee Demirhanlar olan bir kıza sevdalanırsan kolay kolay kazanamazsın.
Kadınlar adamalara ne haliniz varsa görün bakışları atarken kapının sesini işittiler.
Azat kimseyi kaldırmadan kendisi kapıya doğru gitti.
Bu saten sonra kadınlardan birinin kapıyı açmasına izin veremezdi. Ne kadar mahalleleri güvenli olsa da gece vakti ne olacağı bilinmezdi.
Birkaç kez daha duyulan zil sesinden sonra kapı açıldığında Azat karşısındaki adama baktı. “Buyur amca ne istemiştin.” Daha önce görmediği ama siması sanki tanıdık olan bu adama kaşları çatık bakıyordu.
Yaşlı adam gördüğü adamla kalbini tutu. “Ye- yeğenim…” diye titreyerek konuşurken Azat ne olduğunu anlayamıyordu.
Ve yaşlı adam daha fazla dayanamayarak yere yığılırken Azat tepki bile verememişti.
Bu bölüm burada son buldu.
Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.
Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.
Güneşli günler dilerim…
Kitaplarımla ilgili duyuru ve alıntıları
Güneş ve Ay’da paylaşıyorum 🌿
Bağlantı profilde.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |