
Herkes evlerine dağılmıştı. Ağabeyler de odalarına çekilirken Demirhan’ların salonunda birkaç kişi vardı.
Murat Azat’a dönerek “Aferin bizim çakma damada. Bugün kimseye yan gözle bile bakmadı.” Dedi.
Azat oturduğu yerden gerinmeden edemedi. Demir’in eskisi gibi olması onu belli etmese de memnun etti.
Meltem adamlara doğru “Artık şu çocuğu test etmeyi bıraksanız mı?” dedi.
Melek’te ona katılırken Azat “Daha yeni başladık hanımlar. Çekecek çok çilesi var o haytanın.” Dedi.
Eee Demirhanlar olan bir kıza sevdalanırsan kolay kolay kazanamazsın.
Kadınlar adamalara ne haliniz varsa görün bakışları atarken kapının sesini işittiler.
Azat kimseyi kaldırmadan kendisi kapıya doğru gitti.
Bu saten sonra kadınlardan birinin kapıyı açmasına izin veremezdi. Ne kadar mahalleleri güvenli olsa da gece vakti ne olacağı bilinmezdi.
Birkaç kez daha duyulan zil sesinden sonra kapı açıldığında Azat karşısındaki adama baktı. “Buyur amca ne istemiştin.” Daha önce görmediği ama siması sanki tanıdık olan bu adama kaşları çatık bakıyordu.
Yaşlı adam gördüğü adamla kalbini tutu. “Ye- yeğenim…” diye titreyerek konuşurken Azat ne olduğunu anlayamıyordu.
Ve yaşlı adam daha fazla dayanamayarak yere yığılırken Azat tepki bile verememişti.
Kendisine gelen Azat içeriye doğru “Murat!” diye bağırdı.
Murat ve kadınlar telaşla dış kapıya geldiklerinde gördükleri manzarayla şaşırmışlardı.
Murat hemen Azat’a yardımcı olarak yaşlı adamı içeriye taşımaya başladılar.
Bugün bazı sırları öğrenileceğini anlamışlardı.
*
Ali baygın yatan adamı sertçe süzdü. Sarı kısa saçlar, yeşil titrek bakan gözler, boy olarak kendisinden oldukça kısa ve buruşuk yüz.
Yıllar sonra ilk kez sinir damarlarından net bir şekilde akıyordu. Ağabeyinin anlattığı saçma şeyleri duyduğunda hem inanmamış hem de öyle olsa bile bu adamın iyi bir insan olmadığına emin olmuştu.
Yaşlı adam elinde sıcak çayla beş adama bakıyordu.
Söze nasıl başlayacağını bilemeyen adam kuruyan boğazını çayla ıslattı.
Ali bıkkınlıkla yaşlı adama bakarak “Konuşacak mısın artık?” dedi.
Altan kardeşini sessizce uyarsa da Ali onu takmayarak sertçe bakıyordu adama.
Yaşlı adam boğazını temizleyerek “Sorun değil haklı yeğeni-“
Ali sertçe “Seninle hiçbir bağım yokken yeğenim deme.” Dediğinde yaşlı adam üzgün gözlerle bakarak başını salladı sadece.
“Ben sizin babanızın öz kardeşi Andre.” Altan “Bir dakika, bir dakika Andre’mi? Yabancı bir isim…” derken şüpheciydi.
Yaşlı adam buruk bir gülümseme sundu. “Babam beni yurt dışına göndermeyi çok önceden planlamış. Bu yüzden adım yabancı.”
Azat oturduğu koltuktan ileriye doğru eğildi. “Kimsin sen, neden buradasın?” dedi.
Andre derin bir nefes alarak başladı her şeyi anlatmaya. “Ben Andre Demirhan. Yetmiş sekiz yaşındayım ve karımı yeni kaybettim.” Başın sağ olsun kelimelerini işittiğinde “Dostlar sağ olsun.” Diyerek cevaplamıştı.
“Merdan ağabeyimle çok küçükken ayrıldık. O Mardin’de bense Londra da kalıyordum.”
Ali şüpheli bakışlarıyla “Yani hiç mi gelmedin ağabeyinin yanına?” diye sordu.
Andere sakince “Yıllar sonra onun öldüğünü duyduğumda gelecektim ama karım hastaydı. Bu hastalık yüzünden de yakın zamanda vefat etti.” Dedi. “Onun yanından bir an olsun ayrılamıyordum. Bu yüzden belki arada bir ancak telefonla görüşebiliyorduk.” Diye devam etti.
Polat bir köşede ayakta olanları dinliyordu. Onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Sonuçta kan bağı olmayan bir adamdı ve ağabeyi ne ki o ne olacaktı? Diye düşünmeden de edemiyordu.
Önyargı kötü bir şeydi… Lakin bazen insanın içine doğardı. Polat bu yüzden geride durmayı tercih ediyordu. Üstelik hakkı da yoktu ileride olmasının.
“Peki, neden o adam bize senden hiç bahsetmedi?” diyen Ali’ye buruk bir gülümsemeyle baktı. “Babamın suçunu bana atardı. Bu yüzden zaten zorla telefonda bile konuşurduk. Evlendiğinde düğününe bile çağırmadı ama en zoruma giden sizlerin doğumunda yanında olamamaktı.” Diyerek dörtlüye baktı.
Polat “Ben onun çocuğu değilim.” keskince söyledi.
Andre şaşırmış bir şekilde ona baktı. “Nasıl yani?”
Polat az önce aldığı duşun etkisiyle hala nemli olan siyah saçlarını geriye attı. “O adamın benimle bir kan bağı yok.” Derken sözlerinde nefret vardı.
“A-ama ağabeyimin eşi sizin dört kardeş olduğunuzu söyledi.” Dedi şaşkınlığı sesine yansırken.
Ali hızla yerinden kalkarken “Ha seni o kadın gönderdi değil mi? Az mutlu olduk ya soksun çomarı kıçımıza!” hiddetle konuşuyor kelimelerine dikkat etmiyordu.
Altan yerinden kalkıp kardeşini sıkıca tutu. “Ali, sakin ol ağabeyim.”
Ali “Ne sakini ağabey? Yıllar sonra çıkmış gelmiş sizin öz amcanız diyen adama mı inanacağız? Yok, anansın gö-“ söyleyeceği sözlerini Azat’ın “Yeter Ali.” Demesiyle durdurdu.
Ali Altan ağabeyinin sayesinde koltuğuna tekrar otururken bakışlar tekrar Andre’ye döndü.
Murat ortamın gerginliğini fark ederek söze girdi. “Andre beni beş yıl önceki kazadan kurtaran kişi.”
Bakışlar şaşkınca Murat’a dönerken o konuşmasına devam etmeyi seçti. “Hava alanında kimliklerimiz karıştığında adamlar hedefin ben olduğumu sanarak kumpas kurmuştu. Arabam bu yüzden kazaya karışsa da Andre patlamak üzere olan araçtan beni kurtardı. Ama ne yazık ki benim kimliğimi alan kişinin aracı da kazaya bulaştığında o hayatını kaybetmişti. Dün gece evime yaralı bir halde geldiğinde geri çeviremezdim. Sonuçta ona beş yıl önce can borcum olmuştu.”
Ali başını hızla anladım der gibi salladı. “eyvallah canımız ciğerimiz ağabeyimizi kurtarmışsın. Çocuklarından, karısından, bizden mahrum etmemişsin ama ne istiyorsan iste verelim defolup git. Londra’na mı gidiyorsun yoksa Mardin’e mi orası sana kalmış. Yeter ki hayatımızdan çek git.”
Andre “Beni yanlış anladınız. O gece o mahalleden geçerken kapkaççılara rastladım. Yaralandığımda ilk kapıyı çalmak zorunda kalmıştım.”
Ali alayla “Ha oda ne tesadüf beş yıl önceki adam ha… Vay be tesadüfe bak. Üstüne bir de yeğenlerini bulmuşsun. Yüzlerini de dün gibi hatırlarsın.” Dedi.
Andre “Ben sizin yüzünüzü biliyordum tabi bu yüzden Azat’ı ilk gördüğümde şaşırmıştım. Ama hepsi gerçekten bir tesadüf. Murat’ı ilk gördüğümde de şaşırmıştım.” Dedi. Derin bir nefes alarak “Bakın bana güvenmediğinizin farkındayım ama sadece bir şans istiyorum. Benim hayatımda karımdan sonra kimsem kalmadı. Şimdi sizi bulmuşken tekrar yalnızlığıma dönemem.” Diye devam etti.
Polat bu konuşmadan sıkılmış bir vaziyette hiçbir şey söylemeden çekip giderken Azat ayağa kalkarak “Biraz sindirmemiz gerek. Yarın detaylıca konuşuruz.” Dediğinde Ali itiraz etmek istese de Altan onun dudaklarını elleriyle kapatarak “Tamam ağabey.” Diyerek onayladı.
Beş yıl sonra ilk defa huzursuz bir uykun kollarına gidiyorlardı.
*
“Ege rahat durur musun?” diye sızlanan karısını umursamadı Demir. Hatta daha çok yapıştı ona. “Benimle ilgilen bana ne!”
Asel çocuktan farksız olan kocasına gülmeden edemedi. “İşim var ama…” huysuzca baktığını fark ettiğinde ona dönerek “Tamam söz bu işi halledeyim seninle ilgileneceğim.” Diye devam etti.
Demir gülümseyerek sevdiğinden ayrıldı. Hızla cebinden telefonu çıkarıp “öz verdin ama.” Diye göz kırptı. Asel onun bu haline gülümserken, Demir “Yardımın lazım ağabey.” Karşı taraftan işittikleriyle “Birini bulmanı istiyorum…”
Açılan kapıyla dikkatini o yöne veren Asel gördükleri kişilerle gülümsedi. “Erez, Mert.” Diğer kişiyi gördüğünde kaşları anlamak ister gibi çatıldığında Mert “Sümüklü Berna-“ koluna yediği cimcikle susmak zorunda kaldı. “Ah kızım sök kolumu götür istersen.” Diye sızlandı.
Berna elindeki çantayı havaya kaldırıp salladı. “Bana bak, kafana bu çantayı yemek istemiyorsan kapa çeneni.”
Mert ona göz devirse de korkmadı değil. Bu deli kadının ne yapacağı belli olmaz.
Asel ve Erez gizliden gülerken Berna Asel’e dönerek mahcup bir gülümseme sundu. “Kusura bakma lütfen Mert ısrar ettiği için gelmiştim.”
Mert şaşkınca kendini göstererek “Ben mi?” dediğinde Berna onun koluna koluyla vurarak dişleri arasından “Sen ya, sen.” Dediğinde Mert korkuyla “Tabi ben.” Demek zorunda kalmıştı.
Erez kavga eden ikiliyi gördüğü anda şiplemişti. “Ne güzel yakıştınız siz.” Diye pervasızca konuştuğunda ikiliden aynı anda
“Asla!”
“Hakaret sayarım.”
Nidaları dökülmüştü.
Asel ellerini birbirine vurarak ayağa kalktı. “Tamam, çocuklar kavga etmeyin.” Berna’ya doğru “Ve illa Mert’in çağırmasına gerek yok Berna. Eğer istersen hep gelebilirsin.”
Berna elindeki çantayla oynamaya başlayarak utangaç gülümsemesini sundu. “Teşekkür ederim.”
Demir telefon görüşmesini kapatarak diğerlerin yanına döndü. Hiç vakit kaybetmeden karısının belinden tutup kendisine çekti. “Soyadını bilemediğimiz için işimiz çok zor. Üstelik elimizdeki fotoğraf otuz yıldan da öncesine aitken… Üzgünüm karıcım.”
Asel derin bir iç çekerken elindeki fotoğrafı sıktığının farkında değildi. “Üzülme. Denemen bile yeter Ege.” Dedi kocasının gözlerine bakarak.
Diğerleri durumu anlamazken Erez “Hala arıyor musun?” dedi.
Asel ona dönerek ”Evet ama hiç iz yok.” Dedi.
Berna meraklı olduğu her halinden belli olan şekilde “Kimi arıyorsunuz?” diye sormasıyla Mert’in “sanki bileceksin.” Demesi bir oldu.
Elindeki çantasına dikkat ederek kollarını birleştirirken Berna Mert’e üsten bakış attı. “Bilmem farkında mısın Mert ama Ben Fransa’da okumuş biriyim.”
Mert “Yurt dışında okumanla ne ilgisi var bu durumun?”
Berna gülümseyerek “Orada çok fazla tanıdığım var demek. Eğer bu kişi kimse Türkiye’de olsaydı çoktan bulurdunuz. Bence yurt dışı yardımını es geçmeyin derim.” Dediğinde Asel heyecanla parlayan ormanlarını sundu ona “Gerçekten mi?” dediğinde Berna ona anlayışlı bir ifade sundu. “Elbette, hiç olmazsa deneyebilirim. Sadece bana fotoğrafı gösterebilir misin?”
Asel elinde sıkıca tutuğu fotoğrafı ona uzattığında Berna vakit kaybetmeden aldı. Fotoğrafı görür görmez dudaklarından “Işık teyze.” Kelimeleri döküldü…
*
Küçük çocuğun gözü avcı misali adamın üzerindeydi. Yanında bulunan Yalın ona doğru “Küçük prens iş artık sana düşüyor.” Demesiyle “Sey meyak eytme Yayıy ayyan. Abyam beyim.” Sen merak etme Yayık ayran. Ablam benim.
Yalın bu küçük veleti daha sonra halletmeye karar vererek “O zaman başla bakalım.” Demişti.
Acar paytak adımlarla bahçeye giren ablasına doğru koşmaya başladı. “Abya!” sesi mahallede duyulurken Asel duyduğu küçük kardeşinin sesiyle onun koluna yapışan Demir’den kurtuldu. Dizlerinin üzerine çökerken, kollarını iki yana açmıştı. “Ablam!” diye aynı kardeşinin coşkusuyla sesini yükseltmişti.
Demir Ege Soylu’nun Anlatımıyla…
Az önce satılsam da Sakindim.
Çok sakindim.
Oldukça fazla sakindim.
Ben saki- Sikerler ne sakini!
O velet yine karımı almıştı. Geldiğimiz andan beri gözlerini benden ayırmayan veletin tek şansı karıma benzeyen yüzü ve hareketleriydi. Yoksa onu balkondan sallandırmaktan oldukça zevk alırdım.
“Ablasının prensi, ablasının canı, bir tanesi.” Diyerek kardeşini seven karım beni bir kez böyle sevmemişti.
Onları huysuz bir şekilde izlemeden yapamıyordum. Bu manzaraya katlanamayarak bakışlarımı bahçede gezdirdiğimde keyifle gülen Yalın Demirhan’la karşılaşmıştım.
Ulan!
Yüzdelik oranın tamamını geçin hayatımın üstüne eminim ki bu iş onun başının altından çıkmıştı. Ama sorun değildi. Sonuçta karımı küçük bir veletten kıskanmazdım…
“Abya bu deyi mi?” Abla bu deli mi? Diye soran küçük adama döndüm.
Asel kardeşinin burnuna küçük bir fiske vururken canının acımaması içinde dikkatliydi. “Acar, prensim insanlar hakkında bu şekilde konuşmamız doğru değil oğlum.”
Oğlum.
Sikerler! şu an kesinlikle bitmiştim.
Eğer bir çocuğumuz olsa karım ona böyle mi davranacaktı?
İstemiyordum. Yeterince uğraştığım insan yokmuş gibi kendi veletimle uğraşamazdım.
“Ama deyi gibi bakıyoy abya. Beyş öydüyücek gibi.” Ama deli gibi bakıyor abla. Beni öldürecek gibi. Diyen boyu bacağımdan kısa velete dönerek gülümsedi karım. “Hayır, prensim o seni sevdiğinden bakıyor.”
Sevmek? Sevmek az kalırdı, bayılmıştım küçük prense…
Acar emin olamayarak karıma bakarken ben daha ne olduğunu anlayamadan benim kucağımdaydı. İkimizde şaşkınca birbirimize bakerken
“Karım?”
“Abya?” diye aynı anda konuşmuştuk.
O ise bize gülümseyerek “Kusura bakmayın beyler bu telefonu açmalıyım.” Diyerek uzaklaşmıştı.
Ben veleti koltuk atlarından tutarak ona kötü bakışlar atarken, o sallanan ayaklarıyla hem bana burmaya çalışıyor hem de kötü sandığı bakışlarıyla bakıyordu. “Seyi hiç sevmeydim.” Seni hiç sevmedim diyen bu küçük panterle aynı fikirdeydim. Resmen içimden geçenlere tercüman olmuştu.
Gözlerimi kısarken “Biliyor musun? Bende seni hiç sevmedim.” Dediğimde gülümsedi. “Güzey… O hayde abyamdan uyak duy.” Güzel o halde ablamdan uzak dur.
Kaşlarım çatılırken “Bacak kadar boyu olan veletten emir almıyorum.” Dedim.
Onun gülümseyen yüzü silinirken kaşlarını hızla çattı. “Boyum uyun biy keye!” boyum uzun bir kere. Beni yüzünü buruşturarak süzdüğünde “sey dey gibiyin de ne oydu?” sen dev gibisinde ne oldu. Bu yaşta nerden bildiğini bilmediğim “Abyam biy ayamama bakay. Ve sen…” eliyle bomba işareti yaparken “Puf oluysun.” Ablam bir ağlamama bakar.ve sen… puf olursun. Cümlelerini kurmasıyla beynime giden kanın durduğunu hissetim.
Sakin ol Demir. O daha çocuk Demir. Şaka yapıyor Demir.
“Demir!” diye yüksek sesle seslenen karıma döndüğümde endişeyle yanıma gelerek “Çocuğu niye ters tutuyorsun.” Demesiyle baş aşağı ne zaman tutuğum Acar’a baktım.
Hızla durumu toparlamak adına “ters tutmak değil karıcım oyun oynuyoruz.” Diyerek ileri geri salladım çocuğu. İçi dışına çıkmasına az kalan velet benden kurtulmak için ablasına uzandı.
Ben atik bir hareketle çocuğu düzeltirken karım “Oyun, bu nasıl oyun Demir?” demesiyle gülümsemeye çalıştım.
Midesi bulansa bile “Göydün mü? Sey biytin.” Gördün mü? Sen bittin. Diye zaferle konuşan veletin dudaklarına elimi kapattım. Kulağına onun duyacağı düzeyde “Eğer beni ele vermezsen sana çikolata alırım.” Dediğimde başını sağa sola sallayarak reddetmesi bir olmuştu. Bende son kozumu oynamaya karar vererek “Çikolata ve çilekli pasta?” dememle başını salladı. Ama iki elini havaya kaldırdığında parmaklarını bana gösterdi. Onu anlayamazken dudaklarından elimi çekmemle “Oy biy istiyoyum.” Demesiyle gözlerim büyüdü. On bin? Bildiğimiz dört tane sıfırlı bir Türk lirası mı?
O ise gülümseyerek “İyiyne geyiyoysa.” İşine geliyorsa dedi.
Bahse girerim bu velet düzgünde konuşuyordur. Böyle oyunlar çevirebilirse kelimeleri bilerek karım gibi oynamıyorsa bana da Demir demesinler.
Karımın ısrarlı bakışları yüzünde “Tamam.” Diye dişlerimin arasından konuşmamla Acar’ın “afeyim köye.” Demesi bir olmuş bana cevap hakkı vermeden ablasına açıklamaya başlamıştı.
Neden kazıklanmış gibi hissediyordum…
*
Yemek masasında resmen buz gibi bir hava vardı. Kimseden çıt çıkmazken Ali amcanın keskin bakışları karşısında oturan adamdayken elindeki çatalı tüm gücüyle sıkıyordu.
Bu adamın kim olduğunu bilmesem de anlaşılan kimse onu sevmiyordu.
“Amca çorbayı neden çatala içiyorsun?” diyen canım karıma dalgınca döndü. Önce elindeki çatala baktı, sonra mahcup bakışlara büründü. “Fark etmemişim yeğenim.”
Asel başını sallarken ayaklarını heyecana sallıyordu. Bir şey vardı. Karım fazlasıyla heyecanlıydı.
Annelerinin etrafında dönerek ona yemek yemesi için söylenmelerine sıkılmadan gülümsüyordu. Bakışları en son Polat amcaya döndüğünde “Amca.” Dedi.
Polat amcanın bakışları ona dönerken boğazını hafifçe temizledi. Utangaç kaçamak bakışlarıyla “senden bir konuda yardım istesem bu geceni bana ayırır mısın?” demesiyle Polat amcanın gözünde şefkatli bir ifade oluşarak gülümsedi. “Bir gece değil, bin bir gecem senin olsun hazinem.”
Asel’imin yüzünde tekrar büyük gülümseme oluşurken ayaklarını sallamaya devam etti. Ah heyecanlanınca hep yapardı canım karım.
Yanımda oturan ağabeyim kolumu dürterek “Ne konuşacak sence? Yoksa seni mi sepetleyecek?” diye alayvari şekilde konuşmasıyla göz devirsem de içimde bir korku oluşmadı değil.
“Saçmalama ağabey. Karım beni boşamaz.” Boşayamazdı. Talak hakkını vermeyi unutmuştum…
Bunu nasıl unuttum bilmiyorum. Bir kadının güvencesi olan talak hakkını unutmamalıydım.
“Tabi, tabi… Seni karın kapıya koyduğunda ben o zaman göreceğim.” Diyen ağabeyime ters bakışlar attım.
Masa da bulunan yaşlı adamın hepimize özellikle de karıma bakarak “Sizinle tanışmadık çocuklar.” Demesiyle ortam sanki daha da gerilmişti.
Kenan ağabey çorba kâsesine neredeyse soktuğu kafasını kaldırdı “Evet, tanışmadık ama tanışmamız gerekse bizimkiler çoktan tanıştırırdı.” Emir ona katılarak “Demek ki çokta önemli biri değilsiniz.” Demesiyle Ali amcanın gözlerindeki parıltıları görmüştüm.
Yine de yalandan uyarır gibi “Çocuklar.” Demişti.
Karım bu durumu umursamıyor yanındaki erkek kardeşine yemek yediriyordu. O küçük veletse bana bakıp iştahla yemeğini yiyordu.
Azat amca boğazını temizleyerek dikkatleri üzerine çektiğinde bir şey söyleyecekti ki karımın telefonun sesi ortamı doldurdu. Yüzünde öyle bir gülümseme oluştu ki kıskanmamak elde değildi. Hızla yerinden kalkarken “Sevgili ailem sizden müsaade istiyorum.” Derken bile sesi heyecandan titriyordu.
Kimse bir şey anlayamazken Polat amcasının yanına giderek kolundan çekiştirdi. “Hadi zio.”
Polat amca yerinden kalkerken Melek teyze “Kızım sarmalarını yemden nereye?” derken sesi şaşkındı.
Hatta herkes şaşkındı. Asel asla sarmalarını yemeden kalkmazdı sofradan.
Karım tabaklardaki sarmalara acıyarak barkken “Her şey güzel kalpler için…” diye fısıldadı. Ailesine bakarak ise “Sonra yerim.” Diyerek bir şoka daha soktu.
Ağabeyim şaşkın sesiyle “Eğer sarmalarını bıraktıysa bir gün seni de bırakacak demektir Demlik.” Dedi.
Karım beni bırakmazdı ki.
Bırakmazdı değil mi?
“Azat ne oluyor kızıma?” diye endişeyle soran karısına bilmiyorum dercesine baktı Azat amca. “Bilmiyorum hatun ama bizim kız bugün farklı.”
İlk şaşkınlığı atan Kenan olmuştu. Bahçenin önünden geçen ikiyle doğru “Ahmet, Su.”
Su derken gözlerindeki parıltılar resmen bahçeyi aydınlatacaktı.
Ama Emir’in “Hani şu avukat arkadaşın olan kuzenime söylediğin Ahmet mi?” demesi hepimizin neredeyse şimşek çakmış gibi bakışlarımızı Ahmet’e yöneltmemiz bir olmuştu.
Ağabeyim “Gazamız mübarek olsun.” Demesiyle onu duyan herkesin “Âmin.” Demesi bir olmuştu.
*
Polat Akel’in anlatımıyla…
Yeğenimin beni çekiştirerek götürmesine izin verirken motorun önünde durmasıyla ona baktım. “Hazinem umarım düşündüğümü düşünmüyorsundur.” Dediğimde gülümseyerek kasklardan birini bana uzattı. “Hadi ama zio, bana korktuğunu söyleme.”
Kaskı elime alırken “Ben mi korkacağım? Sen amcanı hiç tanımamışsın yeğenim.” Dedim.
Gülümsemesi yüzünde sürerken “O halde atla bebek seni yaşatacağım!” diye coşkuyla konuştuğunda küçük bir kahkaha atmadan edemedim.
Oysa zaten beni yaşatan, hayata dönmemi sağlayan küçük bebeğim seni yaşatacağım diyordu. Yerim kızım senin o kırmızı yanaklarını!
“Ben kendi motorumla gelirim hazinem.” Desem de o “Bu Alp ağabeyimin motoru bence bunu kaçırmamalısın.” Dedi.
Hafifçe başımı sallayıp gülümsedim. “Öyle olsun bakalım.”
Kasklarımızı taktımızda, ben onun kaskını da kontrol etmiştim. O motoru sürmek için öne oturmuşken bende arkasına oturmuştum.
Kask yüzünden boğuk çıkan sesiyle “Kalp atışlarının hızlanmasına hazır ol Akel!” diye bağırmıştı.
Onun bu heyecanına anlam vermezken kalp atışlarımın gerçekten hızlanmasına şaşırmıştım.
Asel’in birden gaza basıp son sürat mahalleden bizi ayırırken beline sıkıca sarıldım.
Yeğenime sarılma fırsatını geri çeviremezdim. Daha sonra bizim erkekleri kıskandıracaktım.
Çok trafik olmadığından hatta nerdeyse hiç yoktu havaalanına geldiğimizi gördüm. Burada ne işimiz vardı.
Asel motordan inerken “Sen burada bekle zio. Ben gel demeden gelme lütfen.” Dedi.
Kaşlarım çatılırken bir şey dememe fırsat bile vermeden gitmişti.
*
Yazar Anlatımıyla…
Bir yürek ne kadar yanabilirdi?
Bir acı ne kadar güçlü olabilirdi?
“Kadın gitti, adam bitti.” demişlerdi…
Demişlerdi de,
“Kadın geldi, adam yaşadı.” diyememişler miydi?
Belki de adam yaşayamayacağından.
Belki de kadın hiç gelmeyeceğinden…
Gözünde bulunan gözlüğüyle hafifçe oynadı kadın. Elindeki valizi her yürüyüşünde ses çıkartırken yanındaki adamın sert tutumuna baktı.
Yeşil gözleri av misali adamın etrafta dolaşırken birini aradığı kesindi. Tıpkı kadınında aynı kişiyi aradığı gibi.
Aradıkları kişi havaalanı kapısından büyük bir gülümsemeyle girdiğinde ikisinin de yüzünde ufak bir gülümseme oluştu.
“Ağabey!” diye koşarak kalıplı adama sıkıca sarılan kadına gülümsedi kadın.
“Güneşim…” derken içi eriyen adam kız kardeşine sıkıca sarıldı.
İkisinin sarılması biterken kadının adamı incelediğini fark etti. “Bir yerinde yara yok değil mi ağabey?” derken heyecan gitmiş yerine korku gelmişti.
Agah kız kardeşinin saçlarını severken gülümsedi. “Yok Güneşim. Ağabeyin taş gibi sağlam.”
Asel başını sallayarak yanlarındaki kadına döndü.
Elli yaşlarının çoktan sonuna gelmiş olan kadın asla yaşını göstermezken kahve saçları beline kadar uzamayı geçmişti bile. Yeşil gözleri ise hafif heyecan gizliydi. Ve tabi tedirginlikte…
Boyu Asel’den uzun olan lakin beden olarak ondan daha iri olan kadın sertçe yutkundu. “Asel…” derken sesi titremişti.
Asel kadına buruk bir gülümseme sunarken sarılmak için kollarını açtı. “Hiç karşılaşmadık ama sarılmaya ne dersin Işık hanım…”
Kadın hızla sarılırken hiç tereddüt etmemişti. “Sonunda… Sonunda bulmuşlar ya seni, çok şükür… Çok şükür Yarabbi.”
Kadının gözyaşları Asel’in omzuna akarken daha sıkı sarıldılar.
Belki hiç birbirlerini görmediler, konuşmadılar ama birbirlerini tanırlardı.
Polat hala daha gelmeyen yeğeniyle motordan indi. Ağır ama endişeli adımlarla havalanın girişine girdi.
İçeriye ilk girdiği anda Agah’ı fark etmesiyle gülümserken yeğeni anlaşılan bu yüzden getirmişti kendisini diye düşünmüştü.
Peki neden onunla içeri girmedi diye düşünürken bakışları sıkıca sarılan kadınlara döndü. Biri yeğeniydi ama diğerinin yüzünü tam göremiyordu.
Adımları devam ederken iki kadın birbirinden hafifçe uzaklaştığında kadının ağlamaktan kızarmış gözlerini gördüğü anda yerinde donup kalmıştı.
Bu bölüm burada son buldu.
Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.
Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.
Güneşli günler dilerim…
Kitaplarımla ilgili duyuru ve alıntıları
Güneş ve Ay’da paylaşıyorum 🌿
Bağlantı profilde.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |