
Gölgeler arasındaki sırların ortaya çıkması için tek bir ışık huzmesi yeterdi…
Buz gibi havanın soğukluğu sanki içlerine işliyordu. Sessizlik artık huzurdan çok gerginliğin esiriyken kimse konuşmaya yeltenmek istemiyordu. Sanki biri konuşsa hedef tahtası misali tepki alacak, gergin havayı yırtacak gibiydi.
Azat oturduğu bahçe koltuğunda elindeki kahvesiyle vücudu gergin değilmiş gibi daha da gerildi.
Kendi kanından neredeyse tüm ailesi buradaydı. Kızı ve ağabeyi hariç.
Aklı kızının yemekteki tavırlarına gidince kaşları çatıldı. Sarmayı bile bırakan kızından korkuyordu.
Kolunun dürtülmesiyle bakışları karısına döndü. Ne olduğunu anlayamadığı bakışlarla karısına bakarken “Sorun ne hatun?” dedi.
Melek kocasının bu hareketleriyle göz devirdi. Kocası bazen çok saf oluyordu. Acaba zamanında çok mu dövmüştü?
Kocasına doğru eğilerek “Azat, kafana çok mu vurdum kocacığım?” dediğinde Azat kaşlarını derince çattı. “Olabilir hatun. Kafamda vazo kırdığın zamanları düşününce…” elinin biri kafasındaki saçlarından görünmeyen dikişlerine değdi.
Melek derin bir iç çekerek kocasına ters bakışlarla geri çekildi. Keşke tahtaları tam olsaydı kocasının…
Kadınlara doğru bakarak “Hanımlar, kızım sarmasını yiyemedi biraz daha yapalım.” Ters bakışlarının hedefi b defa Meriç ve Ali olurken “Bazıları hepsini yedi.” Demişti.
Kadınlar Melek’in halinden anlarken yerinden kalkmıştı. Murat’ta onlarla ayağa kalkarken “Eh kızım benim sarmamı sever beni de bekleyin hanımlar.” Diye büyük bir özgüvenle konuşmuştu ancak karısı onu koltuğa tekrar iterek “Senin kadınların arasında ne işin var Murat? Otur oturduğun yerde.” Diyerek küçük oğluna döndü “Sende yürü bakalım oğlum.” Dedi.
Murat bozulmuş suratıyla ters bakışlarını Acar’a atarken “O velet geliyor da ben niye gelemiyorum?” dedi.
Acar kazağının kollarını düzeltirken gülümsedi. “E bayacım… Hanımyayın göynü beyde ne yapaysın.” Diyerek göz kırpmak istemiş, başaramayarak iki gözünü de kapatıp açmıştı.
Murat küçük bir velete yenilmenin acısını yaşarken Meltem’in “Hiç egolanma Meriç ağabeyi kılıklı sen yatağa.” Demesiyle gülen bu defa Murat olurken bozulan Meriç ve Acar’dı.
“Anne ben ne alaka şimdi?” diye sızlanan Meriç’e kimse bakmamıştı.
“Yürü velet anca gidersin.” Diyen Murat’a dehşetle baktı Meltem. “Murat o senin çocuğun.” Diyen karısına “Kaza kurşunu hanım, kaza…” diye iç çekti.
Acar bozulmuş suratıyla minik ayaklarını sertçe yere basarak ilerliyordu. Daha küçük yaşında hayatın gerçekleriyle yüzleşiyordu. Babası başta olmak üzere tüm ailesinden…
Kadınların gitmesiyle ortam daha da sessizleşirken kuşun ötüşü duyuldu.
Sessizliği bölen şey Meriç’in alayla dolu sesiydi. “Bu gerilimin üstüne tumbleweed geçse ortamızdan tam olur.”
Miran kardeşini susturmak için dürterken Murat sabır çekiyordu.
Merthan Deniz sıkılmış bir edayla iç çekti. “hadi ama konuşsanıza. Zaten Ahmet ağabeyler gelmediğinden dedikodum olmadı bari sizden bir şey kapıyım da ablamla vakit geçireyim.” Diye sızlandı.
Ahmet ve Su kısa bir selam verip gitmek zorunda kalmıştı. Kenan bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa da diğer erkekler Ahmet’in gitmesiyle oldukça rahattı.
Altan oğluna kıstığı gözlerle bakarken “Senin ödevin yok mu oğlum? Toz ol.” Derken oldukça netti.
Merthan Deniz babasının resmen onu kovmasıyla “Aşk olsun baba. Oğlunu kovmadığın kaldı diyeceğim ama bildiğin kovdun.” Yerinden tiriplice kalkarken “zaten tek kovduğun oğlunda benim.” Dedi diğer ağabeylerine bakarken.
Alper ve Eren yerlerinde oldukça rahattı. Onlar bu kovulma olayı için artık büyüdüklerinden kardeşlerine zorbalık yapabilirlerdi.
Alper kardeşine doğru kahvesini kaldırdı. “Toz ol köle.” Derken büyük bir keyif alıyordu.
Ali yeğenine doğru “Sende toz olmak istemiyorsan sus oğlum.” Dediğinde Alper hayali bir fermuar çekti dudaklarına.
Merhan Deniz sinirle Acar gibi giderken ablasına anlatacak dedikodusu olmadığına üzülmüştü.
Kenan alayvari şekilde “Eee daha daha nasılsınız?” dediğinde artık konuşun demek istediği belliydi.
Ali oğlunun bu isteğini geri çevirmeyerek Andre’yi işaret etti. “Tanıştırayım çocuklar dedenizin kardeşi…” derken sanki iğrenç bir şey gibi söylemişti.
Emir şaşırırken Meriç “O zaman sizin büyük büyükbabanız mı oluyor, yoksa başka bir şey mi?” diye sormasıyla anlamaz bakışlar ona dönmüştü ki Emir’in “Yok büyük teyzemiz oluyor.” Diye karşılık vermesi bir olmuştu.
Meriç’in kaşları havaya kalkarken “Ha, ben bu akraba olayını anlam ama e bu adam erkek.” Dediğinde Miran “ciddi misin Meriç?” diye dişlerinin arasından sormuştu.
Meriç uyarıyı anlayarak geri çekildiğinde Demiralp keskin bakışlarını babasına yöneltti. “Baba bu adam neden burada?”
Andre yok sayılmasıyla bozulsa da sesini çıkartmazken Altan oğluna doğru “Bilmiyorum oğlum.” Demiş Ali ise “Can borcunu almak içindir.” Diye dalgasını eklemişti.
Gençler olayı anlayamazken Murat olayların karışmaması için hafifçe öksürdü. “Çocuklar beş yıl önceki kazamı hatırlıyor musunuz?” diye sormasıyla başlarını salladılar. “İşte o zaman beni kurtaran Andre.” Diye sözlerine devam etti.
Kenan “Şimdi mi ortaya çıkıyor?” derken Emir “Hem de şerefsizin kardeşi olarak?” demişti.
Andre derin bir nefes alarak baktı her birine. “Bakın çocuklar. Ağabeyime olan öfkenizin sebebini az çok biliyorum. Ama sırf kardeşiz diye aynı huya sahip değiliz.”
Miran elindeki kahve fincanını tabağına koyduğunda çıkan ses herkes tarafından duyulmuştu. “Beş yıl sonra babamın kapısına geliyorsunuz yaralı bir şekilde. Ne hikmetse ertesi günün gecesinde de yeğeninizin kapısındasınız.” Bakışları sorguluyken “Ve daha önce görmediğiniz, adını dâhil bilmediğiniz yeğeninizi tek bir bakışta tanıyarak bayılıyorsunuz. Siz bizim bu olanlardan ne çıkarmamamızı beklersiniz?”
Andre “Belki inanmazsınız evlat ama hepsi gerçekten tesadüftü.”
Meriç alayla “Babamın kapısına gelmen, yeğenin kapısına gitmen… Vay be ne güzel tesadüf.” Diye mırıldandı.
Andre hepsine tek tek baktığında şüpheli bakışların farkındaydı. Eren “Azat amcamı nasıl tanıdınız?” diye sormasıyla “Yengem söylemişti.” Demişti.
Emir sinirden gerilen çenesiyle “Al birini vur ötekini. O kadınla konuşan biri bir de bizimle nasıl aynı yerde durabiliyor baba!” diye hiddetlenmişti.
Ali oğlunun dediği her kelimeye katılıyordu. “Yüzsüzlükten başka bir şey değil oğlum. İstenmeyen yerde durmak onların kitabında var.”
Murat ortamı yatıştırmak için “Sakin olun. Önce dinleyelim sonra karar veririz. Fevri davranmayın çocuklar.” Diyerek gençlere de bakmıştı.
Murat sadece yıllar önceki yardımı için adama böyle yaklaşırken diğerlerinin de sırf bu yüzden adamı yaka paça atmadığını biliyordu.
Andre minnet dolu bakışlarla Murat’a bakarak diğerlerine döndü. “Karımın ölümüyle yalnız kaldım. Artık hiçbir şeyi olmayan bir adam olarak yengemi aradım. Bana sizden ve ağabeyimin ölmüş olduğunda bahsetti. Her ne kadar ağabeyimle görüşmüyor olsak da…” diyerek acıyla iç çekti. “O benim kanımdan bir parçaydı.” Diye devam etti.
Eren “Neden yengenin yanına gitmedin.” Diye kelimeleri bastırarak söylediğinde “Gidemezdim. Asel’e o kadar şey yaptıklarını duyduğumda şaşırmıştım. Eğer gitseydim hiç görmediğim yeğenlerime ihanet edecektim.” Dedi.
Demiralp şüpheli bakışlarını adamdan çekmezken “Azat amcamı nasıl tanıdınız?” diye sordu.
Andre “Yengem birkaç şey söylemişti ama asıl tanımamın sebebi sizde biliyorsunuz ki internet. Demirhan aşiretinden olduğu için birkaç bilgi vardı.”
Azat’ın bu sözlerle gözleri kısılırken “Kendim ve ailemle olan tüm bilgileri internetten kaldırmıştım. Gerçekte nasıl tanıdınız?” dediğinde Andre “Tüm bilgileri kaldırdığın doğru yeğenim. Ama bilirisin ki güçlü bir soyadı ve paranın gücüyle bulunamayacak bilgi yoktur.” Dedi.
*
“Meltem şu harçtan verir misin biraz.” Diyen Melek’e tabağı uzattı Meltem.
“Abla cidden o cibilliyetsizin kardeşi miymiş o adam?” diye merakla sordu Begüm.
“Öyle görünüyor Begüm’üm.” Demdi Melek.
Selma sarmanın birini daha sarmış tencereye koyarken “Vallahi o adam geldiyse o şerefsiz bile dirilir benden demesi.” Dedi hafif alayla.
Melek “Cenazesini için Mardin’e gitmesek yüzde yüz derdim.”
Meltem “Vallahi Melek’im yanlış anlama ama Derin’imin de cenaz… Görmüştünüz.” Acı bir gerçeği hatırlatırken kötü düşüncesi yoktu.
Begüm hırsla kaşlarını çatarken “Vallahi de Meltem abla haklı. Ne kadar acı olsa da gerçek bu. Ben hala daha da o Merdan pisliğinin ölmediğini, öldüyse bile hortlayacağına eminim. Adamın bilinmeyen kardeşi ortaya çıkmış kendiside gelir demedi demeyin.” Dedi.
Melek düşünceler içinde “Haklısınız. En iyisi mezarından örnek alıp kesinleştirmek. Ben bunu halledeceğim.” İlk kez bıraktığı işini kendi için kullanacaktı.
Melek ortamın ağırlığını dağıtmak için “Aman sarın sarmaları. Kızım zaten Murat yapmadı diye söylenecek bari çok yapalım da affettirelim.” Dedi.
*
Timuçin salonda ileri geri giderken düşünceler içindeydi. “Nerden çıktı bu adam? Ne zamandan beri o şerefinin siktiğimin bir kardeşi vardı? Neden biz hiç bilmiyoruz? Hayır tam elimde Murat’la Azat’ı sinirlendirmek için koz varken olacak iş miydi bu!”
Cana kocasının derdini anladığında “Otur şuraya Timuçin! Adamların işi başından aşkın sen hala dalga peşindesin.”
Oğlu Alpaslan’ın getirdi kahveyi alan Timuçin bir koltuğa kurulmuştu. “Yıllarca bekledim ben bu anı hatun. Dalga geçmeyeceğimde süsüne mi bakacağım?”
Alpaslan rahatça arkasına yaslanırken “Baba seneki azim kimse de yok. Bence bir süre daha bekleyebilirsin.” Diye dalga geçmiş “Sonuçta alaver dalavereyle basın imam nikâhını çocuklara.” Diye de devam etmişti.
Timuçin omuzları gururla genişlerken bir yudum aldı kahvesinden. “Eh tabi başardım. Ama çokta kolay olmadı evlat.”
Demir meraklı ifadesiyle babasına baktı. “Baba Azat amca beşik kertmesine karşıydı nasıl yaptın sen?” dedi.
Cana oğluna hak vererek “Gerçekten Timuçin ne ara yaptı bunu.”
Timuçin arkasına yaslanırken gülümsedi. “Ağaçtan düşüp kafanı yardığın anı hatırlıyor musun evlat?” tam yarma denemezdi ama Demir hala o anın hatırasını taşırdı anlında. “Evet baba.”
“Ha işte o gün çatı katındaki o küçük beşik ve senin beşiğini kertmiştim. Az daha yakalanacaktım ama senin Asel’i bırakmayan elin, sürekli uyurken bile söylenmen beni kurtarmıştı.” Dedi.
“Timuçin Allah seni bildiği gibi yapsın. Kimsenin haberi olmadan yapılır mı böyle şey?” diye söylenen karısına gülümseyerek “Ben demiştim Asel’i resmiyette de kızım yapacağımı. Azat şimdi gelse Demir benim çocuğum Asel senin çocuğun dese hiç tereddüt etmeden kabul ederim.” Dediğinde oldukça ciddi çıkmıştı sesi.
Alpaslan kahvesinin yanındaki lokumları gömerken “İyi ki ilk çocuğum.” Diye mırıldandı.
*
Polat gördüğü gözlerle donup kalmıştı. Adım atacak gücü dâhil yoktu sanki.
Gitmek istedi.
Bakmak istedi.
Gerçekten o muydu?
Gerçekten kendisini bir hastane odasında terk eden kadın mıydı o?
Yoksa sadece benzerlik mi?
Yavaş bir adım attı lakin sanki ömrünün yarısını o adıma harcamış gibiydi.
Asel sarıldığı kadının duraksamasıyla geri çekildi. Kadının donmuş gibi baktığı yöne döndüğünde amcasını fark etmişti. Yüzüne içindeki hisse rağmen büyük bir gülümseme kondurdu. “Zio.” Diyerek amcasına doğru adımladı, yanına gediği an kolundan tutu.
Polat o ana kadar ayakta zor durduğunun dâhil farkında değildi. Yeğenine titreyen gözlerle döndüğünde bir şey demedi. Demesine de gerek kalmadan Asel anlayarak “O zio. Sana onu bulduk. Artık geç kalmak, yalanlar yok.” Diyip gülümsedi.
Polat yeğeninin yardımıyla adımlarını Agah ve kadına doğru atmaya başlamıştı.
İki geçmiş sevdalı karşı karşıya geldiğinde Agah kız kardeşini kendisine doğru çekti. “Amca.” Dediğinde Polat yeğenine döndü “biz gidiyoruz. Artık geçmişi halletmenizin zamanı geldi. Biz sadece bu kadarını yapabiliriz ama sizden tek isteğimiz gerçekten, gerçekleri konuşmanız.” Diyerek sonlandırdığında kız kardeşini alarak da uzaklaşmıştı.
Polat’ın bakışları tekrar kadına döndüğünde ona değil yere bakmasıyla derin bir nefes aldı. “Neden bakmıyorsun bana?” diye zorlukla konuştuğunda kadın “Yüzüm var mı da bakacağım Polat.” Diye yanıtlamıştı.
Yaşına rağmen oldukça dinç olan Polat kadına doğru yaklaşarak çenesinden tutup kendisine bakmasını sağladı. “Madem yüzün yoktu neden geldin?” Kadının o an sanki soğuk bir duş çarmış gibi etkilenmesini aldırmadı “Senin kendince nedenlerin vardı Medine… Seni koruyamayan benimle, sakat kalmış bir adamla kalmak zorunda değildin.” Diye acımasızca konuştu.
Medin’nin gözlerinden yaşlar akarken başını salladı titrekçe. “Hayır Polat. Seni o halde bırakmazdım ben. Bırakamazdım ki…”
Polat yıllar sonra bile gördüğü kadının ağlamasına dayanamıyordu. Ama gerçek bırakıp gittiği değil miydi? “Gittin ama Medine… o zaman söylediklerini hatırlıyor musun?” kadını başını sağa sola sallayarak “Lütfen…” dedi acıyla. Devam etmesini istemediği açıktı. “Lütfen Polat devam etme.”
Ama Polat kararan bakışlarıyla “Senin gibi sakat bir adama bakamam ben Polat. Ne yapacağım yanında kalıp altından bezi mi alacağım? Ağzına yemeğini ben mi vereceğim? Kalbimin bin odası da olsa bir odasını sakat bir adama vermem…”
Kadının ağlamaları artarken Polat nazikçe sildi gözyaşlarını. “Neden ağlıyorsun Medine? Bunları sen söylemedin mi? Ağlamanı gerektirecek hiçbir şey yok.”
Medenine yaşlar akmaya devam eden gözleriyle adamın gözlerine. “Mecburdum.”derin nefes aldı boğazındaki yumruya rağmen. “Mecburdum Polat. Sana zarar gelmesinden de benden nefret etmene razıydım.” Diye devam etmişti.
Polat bu sözleri duyduğu anda duraksadı. Sevdiği kadının neden bahsettiğini anlayamazken “Ne demek istiyorsun Medine?” dedi.
Medine titrek elleriyle adamın iki elini sıkıca tutu. “Anlatacağım Polat. Artık her şeyi anlatacağım.” Bakışları keskinleşirken yıllardır saklanan sırlar bir bir dökülecekti. “Artık Asel bulunduğuna göre saklanacak hiçbir şey kalmadı.”
Geçmişte olan bazı olaylar artık açıklanacaktı.
*
“Ağabey gidip bir baksaydık.” Dedi Asel. Meraktan çatlamasına az kalmıştı.
Agah kardeşinin aksine sakince onu yönlendiriyordu. “Olmaz Güneş’im. Bu artık onların meselesi, biz müdahale edersek nasıl olacak? Hem pasta yemek istemiyor musun?”
Asel son cümleye kadar itiraz edecekti ki “Acele etsene ağabey pastane kapanacak.” Dedi.
Agah büyük bir kahkaha atarken “Amcama bir pastaya satıldığını söylemek için sabırsızlanıyorum.” Diye mırıldandı.
Yolları en yakın kâffe olurken sessizlerdi.
Geldikleri kâffe oldukça küçük ve tatlıydı. Pembe ve beyaz renklerin ağırlıklı olduğu bu şirin kâffenin kapanış saatine henüz bir saat daha vardı.
“Hadi bakalım in arabadan prenses.” Diyerek kapısını çoktan açtığı kardeşine referans yapmıştı.
Asel bu incelikle gülümsemiş kendisine uzatılan eli zarifçe tutmuştu. “Ah çok mersi mösyö.”
İki kardeş keyiflice içeriye girdiğinde telaşlı kadın fark etmişlerdi. Üzerinde mutfak önlüğü, elinde bezle işlere koşturmaya çalışıyordu. Onları gördüğünde terlemiş haline inat gülümseyerek “Hoş geldiniz. Siz bir yere oturun ben hemen siparişlerinizi alacağım.” Kadın onların cevabını bekleyemeden başka bir müşterinin masasını temizlemeye gitmişti.
Masaya oturduklarında çok kalabalık olmadığını fark etmişlerdi. Ama az önceki kadından başka kimseyi çalışan olarak görememişlerdi de.
İkili telefonlarını çıkartıp masada bulunan kare kodu okuttu. Onlar menüye bakarken kadın yanlarına gelerek elinde kalem olanla anlındaki teri silip samimi bir gülümseme sundu. “Merhaba, az önceki durum için kusura bakmayın lütfen.” Mahcup olduğu sesinden belliyle Agah dümdüz bakıyordu. Asel ise ağabeyeinin aksine gülümseyerek “Sorun değil…” yakasındaki karta baktığında “Peri.” Dedi.
Adı gibi Peri olan bu kadın boyunun fazla uzun olmaması onu sevimli yapıyordu. Altın sarısı saçları, bal rengi gözleriyle sanki cennetten düşmüş gibi masum yüzüyle ulaşılması zor gibi gözüküyordu.
Peri sıcak gülümsemesiyle “Ne alırdınız?” diye sordu.
Asel önündeki menüyle tekrar bakmadan “Bol çikolata ve çilekli pasta. Yanına da…” içecek konusunda oldukça kararsız kalmıştı.
“Pembe limonatamızı denemek ister misiniz?”
Asel gelen soruyla olumluca başını salladı. “Olur.”
Agah fitlersiz sesiyle “Espresso ve aynı pastadan.” Demişti sadece.
Kadın buzdan farksız adama inat ona gülümsedi. “Tabi.”
Kadın uzaklaşırken Asel ağabeyine döndü. “Ağabey, biraz daha sıcak olmaz mısın?”
Agah kız kardeşinin dediğini anlayamazken “Yeterince sıcağım.” Dedi. Üşümüyordu ki.
Asel ağabeyine umutsuz bir vaka gibi bakarken Peri’nin ellerinde tepsiyle geldiğini görmüştü.
“Evet siparişleriniz geldi.” Diyerek masaya hepsini koymaya başlamıştı.
Asel teşekkür ederken Agah “Eyvallah.” Demekle yetinmişti.
Peri tam Agah’ın önüne kahvesini koyarken küçük bir çocuğun hızla koşarken bacağına çarpmasıyla artık Agah’ın üstüne dökülmüş oldu.
Asel’in istemsizce “Evet, ağabey artık yeterince sıcaksın.” Derken Agah hızla yerinden kalkmıştı.
Peri defalarca kez özür dilerken Agah kadına ilk kez başını çevirip bakmıştı.
Yeşilleri bal gözlerle birleştiği anda sonsuz anın esiriydi.
Ne bedenine dökülmüş sıcak kahve, ne kız kardeşinin endişeli sesi ne de Peri’nin o narin dudaklarından çıkan özür kelimeleri duyulmaz görülmez haldeydi. O artık tek bir göze meftun olma yolunda olan bir adamdı…
Kadının gözlerini kendisinden çekmesiyle kendine gelmiş “Gerçekten isteyerek olmadı çok özür dilerim.” Diye devam eden özürlerini sonunda duymuştu.
Elindeki peçetelerle üzerindeki kahveyi silmek isteyen kadının bileğini sakince tutu. “Sorun değil.”
Peri adamın elini tutmasıyla tekrar tutunan gözlere bu defa o dalıp gidecekti neredeyse. “Ama yanıyorsunuz.”
Asel’in gülmemek için zor duran haliyle “Ağabeyim çok üşürdü fena olmadı ısındı biraz.” Diye dalga geçmesi Peri’nin gülmemek için uğraşması Agah’ın “Güneş’im” diye uyarması duyulmuştu.
Asel dudaklarına fermuar çeker gibi yaparken Peri “İsterseniz lavabo hemen sol tarafta.” Dedi.
Agah başını usulca sallarken adımlarını lavaboya attı.
Asel giden ağabeyinin arkasından bakarken Peri “Gerçekten üzgünüm.” Dedi.
Asel ona dönerek gülümsedi. “Sorun değil. Ağabeyim alışık bu durumlara.” Peri onun ne demek istediğini anlayamazken “Ben mutfak konusunda ağabeyim kadar iyi olmadığından onu çok kez yaktım. Yani senin küçücük kahve dökmenle etkilenmez merak etme.” Diye devam etti.
Peri rahat bir nefes alsa da yine de mahcup olmuştu. “Ne isterseniz sizden hesap almayacağım. En azından hatamı bu şekilde telafi edebilirim.”
“Hata yok.” Diyen o soğuk sese döndüklerinde “Espresso.” Yanıtını almışlardı.
Peri adamın bu soğukluğunu anlayamazken Asel “Ağabeyimin bu kadar konuştuğuna şükür.” Diye mırıldanmıştı.
Agah kız kardeşine doğru bakarken “Otur küçük.” Dedi. Ama kız kardeşi oturmayınca “lütfen.” Diye tamamlamıştı.
Asel keyifle yerinde otururken Peri şaşkındı. İçeri girdiği Adnan beri odun olan bu adamın bu kadar nazik olması takdire şayandı. “Peki o zaman ben yenisini getireceğim.” Diyerek uzaklaştı.
“Ağabey nasıl hissediyorsun.” Diye sordu Agah’ın kadının arkasından bakan haline.
Agah Peri’nin mutfak bölümüne girmesiyle kız kardeşine döndü. “Sıcak.”
Asel ağabeyinin tek cümleleriyle derin nefes verdi. “Ağabey Acar bile bu şekilde konuşmuyor.”
Agah yeni görevden geldiğinden yorgunluğu henüz atamamıştı. “Kusura bakma Güneş’im biraz yorgunum.”
Asel ağabeyinin görevden geldiğini unuttuğu için kendisine kızmadan edemedi. “Ben özür dilerim senin yorgun olduğunu unutmuşum.” Diye mahcupça konuştuğunda Agah kız kardeşinin elini masanın üzerinden sıkıca tutu. “Dileme.” Elinin içindeki ellerin avuç içlerini öptü. “Sen istedikten sonra, seni gördükten sonra yorgunluk mu kalır bende Güneş’im?”
Asel ağabeyine büyülenmiş gibi bakıyordu. Tek o değil Peri de onların bu hallerine öyle bakıyordu. Bir adamın bir kadına olan sevginin en saf, en güzel haliydi onların ki.
“Ağabey! Utandırma beni.” Diyerek geri çekildi kızarmış yanaklarını tutu.
Agah kamaşan dişleriyle “Kızım yapma şöyle. Isıracağım en sonda elma şekeri yanaklarını.” Dedi.
Asel daha da utanırken onların yanına gelmiş Peri’yi fark etmişti.
Peri sakince kahveyi daha dikkatli koyduğunda “Afiyet olsun.” Diyerek geri çekilmişti.
Agah bu defa “Teşekkür ederim.” Derken Peri şaşırmış ama güzel bir gülümseme sunmuştu. Agah ise kadın gidene kadar o gülümsemeye dalmıştı.
Asel sessizce limonatasını içerken “Annem haklıymış; sevdanın ne zaman geleceği belli olmazmış…” diye mırıldandı.
*
Sessizlik bazen acı verirdi insana. Kaçmaksa can yakardı. Oysa mecburi sessiz bir şekilde kaybolmak daha acıydı…
Melda oturduğu parkın bankında gecenin sesini dinlerken yanındaki adamın derin nefes seslerini de işitiyordu.
Polat Akel sevdiğinin korkusunda dayanamazdı…
Uzaktan da olsa burnuna ilişen kokundan mahrum olamazdı. Yıllar geçse dahil.
“Konuşmayacak mısın?” Diyen o batikon ses sanki ağaçlardan aşağı düşmeye hazır yaprakları dahil durdurmuştu.
Melda yılların sessizliğini taşırken nasıl ses olacağını bilemiyordu. Polat’ın ona hitaben konuşmasıyla derin nefes aldı. “Ben ne konuşucağımı bilmiyorum…” oldukça kısık çıkan sesi Polat’ın alayla “Nasıl gittiğinden konuşalım? Neden aramadığından? Çöp gibi kenara atmandan? Sen seç hangisini istersin?” Konuşmasına sebep oldu.
Melda acıyla ona doğru döndü “Yapma.” Diye adeta yalvarırcasına konuşsa da bu defa Polat’ın susmayacağından emindi.
Polat alayla kahkaha atmadan edemedi. “Ben yapmayayım Melda? Sen zaten yaptığını yapmışken ben ne yapmayayım.” Gözlerine acı karışan bu adam yıllarca kalbinde taşıdıklarının yansımasıydı.
Melda usulca başını eğerken konuşmaya hak dahil görememişti kendisinde.
Polat derin bir nefes aldı, parkın o boş haline baktı. “Aslında seni anlıyorum.” Diye başlayan sözleriyle Melda ona bir an dönmüştü. “Sonuçta kendi öz annesi terk eden bir adamı, öz babasının hiç istemediği evladı, üvey babasının öldürmek için uğraştığı bir adamı ve…” gözleri kadına dönmezken “Bir hastane odasında bir daha yürüyemecegini öğrendiğin adamı sevmek zorunda da değildin, bakmak zorunda da.” Umutları kadının her bir kelime de sönerken boğazındaki yumruyla “Öğle değil Polat.” Bir an adamın ellerini tutacak gibi olduğunda Polat’ın geri çekilmesiyle durdu. “Seni sevmekten asla vazgeçmedim. Terk etmekte istemedim-“
Sözlerini Polat’ın elini kaldırmasıyla yarım kalmıştı. Polat kadınına doğru döndüğünde gözlerinin en içine baktı. “Hastane odasında ne dediğini hatırlıyor musun?” İkisi de o anı asla unutmazken kadın adamın konuşmaması için gözleriyle yalvardı. Adamsa ilk defa umursamadı bir başkasını. Işığını, Melda’sını…
“Yapamam Polat. Artık sakat bir adamsın seninle olup ne yapacağım, altındaki bezimi alacağım? Eve bakaması gereken senken ben hem çalışıp hep bebek gibi seni mi yedirip içireceğim? Ben sakat bir adamla yapamam üzgünüm.”
Her kelime adamın yüreğine dokunmuştu o zamanlar ama şimdi düşünüyordu da kadın haklıydı.
Kim sakat bir adama iyileşeceğini bilmeden bakardı ki?
“Hatırlıyorsun değil mi Melda? Bu sözler senin dudaklarından çıkarken beni ne kadar yaktıysa neden şimdi bana acıyla bakıyorsun? Sen dile getirirken oldukça rahattın…”
Melda bir umut “İsteyerek demedim hiçbirini. Yüreğim her kelimemde yanarken senin gözlerin kül etmişti beni.” Diye açıklamak istedi kendisini.
Polat anlayamıyordu. Sevdiği kadın onu nasıl isteyerek terk etmemiş olabilirdi?
Melda sevdiği adamın onu yıllar sonra da olsa dinlemesiyle derin nefes aldı. Kalbi göğüs kafesinden çıkmak ister gibi atsa da “Yıllar önce üvey baban yanıma gelmişti.” Diye en acı cümlelerine başlamıştı.
Polat üvey baban kelimesiyle dikkat kesilmişti. “Bana senden ayrılamam gerektiğini söylemişti. Sana zarar ver-“
Sözlerini tamamlayamadan hiddetle “Sende ben zarar göremeyeyim diye mi gittin!” Sözleri kesti.
Melda başını sağa sola sallayarak reddetti. “Hayır, asla. Bilirdim ki sen bir yol bulur beni de kendini de korursun. Azat ağabey…“
Kardeşinin adını duymasıyla kaşları çatıldı Polat’ın. Kadın ise derin nefes alıp devam etti. “Azat ağabey evlenecekti, çocukları olacaktı. Özellikle de bir kız çocuğu…”
Sertçe yutkundu o an Polat. Konuşmak istese de konuşamadı. Sanki konuşursa her şey üzerine gelecekti.
“Azat ağabeyin kız çocuğu istediğini bilirdi. Olana kadar durmayacağını, gerekirse evlat edineceğini de biliyordu. Ama en çok istediği karısına benzeyen huyu ve görünüşüydü.”
Asel görünüş açısından babası ve ağabeyine benzese de huy olarak anne babasının karışımıydı. Saçları da aynı annesiydi.
“Sende bu yüzden mi uzak durdun? Daha doğmamış yeğenim için mi? Baştan bize söyleseydin önlem almaz mıydık Melda! Hem nereden emindin yapacağından.”
Melda sevdiği adam ne dese haklıydı bilirdi. Ama söyleyemezdi ki…
“Söyleyemezdim Polat…”
Bir anda susan kadınla “Niye Melda? Neden söyleyemiyordun?” Dediğinde Melda acıyla “Çünkü aynı şeyler olacaktı!” Dedi.
Polat anlayamazken “Üvey baban çoktan bir kız çocuğunun katiliydi
Polat! Sana kurduğu tuzağın aynısını kurmuştu! Kız kardeşin daha lise çağındayken…” sözler boğazında yumru olurken karşısındaki adamın yıkılışını gördü.
Bu bölüm burada son buldu.
Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.
Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.
Güneşli günler dilerim…
Kitaplarımla ilgili duyuru ve alıntıları
Güneş ve Ay’da paylaşıyorum 🌿
Bağlantı profilde.
Sevdiğiniz insan bir kaza sonrası yatağa bağımlı kalsa…
Yanında kalır mıydınız, yoksa gitmek de bir hak mıdır?
WhatsApp kanalında da soruduğum bir soruydu. Kanalda olmayanlarınız için sizin cevabınız ne olurdu?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |