
Sessizlik bazen acı verirdi insana. Kaçmaksa can yakardı. Oysa mecburi sessiz bir şekilde kaybolmak daha acıydı…
Melda oturduğu parkın bankında gecenin sesini dinlerken yanındaki adamın derin nefes seslerini de işitiyordu.
Polat Akel sevdiğinin korkusunda dayanamazdı…
Uzaktan da olsa burnuna ilişen kokundan mahrum olamazdı. Yıllar geçse dahil.
“Konuşmayacak mısın?” Diyen o batikon ses sanki ağaçlardan aşağı düşmeye hazır yaprakları dahil durdurmuştu.
Melda yılların sessizliğini taşırken nasıl ses olacağını bilemiyordu. Polat’ın ona hitaben konuşmasıyla derin nefes aldı. “Ben ne konuşucağımı bilmiyorum…” oldukça kısık çıkan sesi Polat’ın alayla “Nasıl gittiğinden konuşalım? Neden aramadığından? Çöp gibi kenara atmandan? Sen seç hangisini istersin?” Konuşmasına sebep oldu.
Melda acıyla ona doğru döndü “Yapma.” Diye adeta yalvarırcasına konuşsa da bu defa Polat’ın susmayacağından emindi.
Polat alayla kahkaha atmadan edemedi. “Ben yapmayayım Melda? Sen zaten yaptığını yapmışken ben ne yapmayayım.” Gözlerine acı karışan bu adam yıllarca kalbinde taşıdıklarının yansımasıydı.
Melda usulca başını eğerken konuşmaya hak dâhil görememişti kendisinde.
Polat derin bir nefes aldı, parkın o boş haline baktı. “Aslında seni anlıyorum.” Diye başlayan sözleriyle Melda ona bir an dönmüştü. “Sonuçta kendi öz annesi terk eden bir adamı, öz babasının hiç istemediği evladı, üvey babasının öldürmek için uğraştığı bir adamı ve…” gözleri kadına dönmezken “Bir hastane odasında bir daha yürüyemecegini öğrendiğin adamı sevmek zorunda da değildin, bakmak zorunda da.” Umutları kadının her bir kelime de sönerken boğazındaki yumruyla “Öğle değil Polat.” Bir an adamın ellerini tutacak gibi olduğunda Polat’ın geri çekilmesiyle durdu. “Seni sevmekten asla vazgeçmedim. Terk etmekte istemedim-“
Sözlerini Polat’ın elini kaldırmasıyla yarım kalmıştı. Polat kadınına doğru döndüğünde gözlerinin en içine baktı. “Hastane odasında ne dediğini hatırlıyor musun?” İkisi de o anı asla unutmazken kadın adamın konuşmaması için gözleriyle yalvardı. Adamsa ilk defa umursamadı bir başkasını. Işığını, Melda’sını…
“Yapamam Polat. Artık sakat bir adamsın seninle olup ne yapacağım, altındaki bezimi alacağım? Eve bakaması gereken senken ben hem çalışıp hep bebek gibi seni mi yedirip içireceğim? Ben sakat bir adamla yapamam üzgünüm.”
Her kelime adamın yüreğine dokunmuştu o zamanlar ama şimdi düşünüyordu da kadın haklıydı.
Kim sakat bir adama iyileşeceğini bilmeden bakardı ki?
“Hatırlıyorsun değil mi Melda? Bu sözler senin dudaklarından çıkarken beni ne kadar yaktıysa neden şimdi bana acıyla bakıyorsun? Sen dile getirirken oldukça rahattın…”
Melda bir umut “İsteyerek demedim hiçbirini. Yüreğim her kelimemde yanarken senin gözlerin kül etmişti beni.” Diye açıklamak istedi kendisini.
Polat anlayamıyordu. Sevdiği kadın onu nasıl isteyerek terk etmemiş olabilirdi?
Melda sevdiği adamın onu yıllar sonra da olsa dinlemesiyle derin nefes aldı. Kalbi göğüs kafesinden çıkmak ister gibi atsa da “Yıllar önce üvey baban yanıma gelmişti.” Diye en acı cümlelerine başlamıştı.
Polat üvey baban kelimesiyle dikkat kesilmişti. “Bana senden ayrılamam gerektiğini söylemişti. Sana zarar ver-“
Sözlerini tamamlayamadan hiddetle “Sende ben zarar göremeyeyim diye mi gittin!” Sözleri kesti.
Melda başını sağa sola sallayarak reddetti. “Hayır, asla. Bilirdim ki sen bir yol bulur beni de kendini de korursun. Azat ağabey…“
Kardeşinin adını duymasıyla kaşları çatıldı Polat’ın. Kadın ise derin nefes alıp devam etti. “Azat ağabey evlenecekti, çocukları olacaktı. Özellikle de bir kız çocuğu…”
Sertçe yutkundu o an Polat. Konuşmak istese de konuşamadı. Sanki konuşursa her şey üzerine gelecekti.
“Azat ağabeyin kız çocuğu istediğini bilirdi. Olana kadar durmayacağını, gerekirse evlat edineceğini de biliyordu. Ama en çok istediği karısına benzeyen huyu ve görünüşüydü.”
Asel görünüş açısından babası ve ağabeyine benzese de huy olarak anne babasının karışımıydı. Saçları da aynı annesiydi.
“Sende bu yüzden mi uzak durdun? Daha doğmamış yeğenim için mi? Baştan bize söyleseydin önlem almaz mıydık Melda! Hem nereden emindin yapacağından.”
Melda sevdiği adam ne dese haklıydı bilirdi. Ama söyleyemezdi ki…
“Söyleyemezdim Polat…”
Bir anda susan kadınla “Niye Melda? Neden söyleyemiyordun?” Dediğinde Melda acıyla “Çünkü aynı şeyler olacaktı!” Dedi.
Polat anlayamazken “Üvey baban çoktan bir kız çocuğunun katiliydi Polat! Sana kurduğu tuzağın aynısını kurmuştu! Kız kardeşin daha lise çağındayken…” sözler boğazında yumru olurken karşısındaki adamın yıkılışını gördü.
Yıkılmak bazen çok kolaydı. Ama ailen tarafından yıkılmak hep başkaydı.
Polat zorlukla “Öl- öldü mü?” diye sorabilmişti.
Melda omuzları çökmüş adama gözyaşlarıyla baktı. “Bilmiyordum. Ama ağır yaralandığını biliyordum. Ne kadar yerini öğrenmek için çabalasam da üvey baban çok dikkatliydi. Yıllarca bu yüzden onu aradım.” Adamın ellerlini bu defa çekinmeden tutarken “Ve Polat onu buldum.”
Polat yaşlı gözleriyle kadının gözlerine baktı. “Gerçekten mi?” diye fısıldadığında kadın buruk gülümsemeyle başını salladı. “Gerçekten Polat ama…” derin bir nefes alarak “Ama her şeye hazır olmalısın.” Dedi.
Polat sertçe yutkunurken “O yaşıyorsa ben her şeye hazırım.” Dedi.
Bilinmeden eksik olan aile üyeleri küçük kız kardeşiyle tamamlanacaklardı.
*
Gece gökyüzünde kendisini çoktan göstermişti. Eve yeni gelen Demir sakince içeri girmişti. Aniden aydınlanan koridorla duraksadı.
“Oo paşamız eve gelmiş. Ne o karın mı kovdu.” Diye duyduğu babasının alaylı sesiyle ona baktı. “Yakında hep beraber yaşayacağız bu yüzden sorun yok baba.”
Timuçin kıstığı gözleriyle adım adım oğlunun önüne geldi. “Güzel. Umarım karından da kaçmazsın evlat. Genç yaşında kızımın kocasız kalmasını istemem. Eğer gideceksen de boşayıp git de yeni damat adaylarına bakarız. Ne de olsa gitmeye alışıksın.”
Demir her bir kelimede sinirinin arttığını hissederken kendisini sakin tutmaya çalıştı. “Sende çok iyi bilirsin hapis etmeyi.”
Timuçin oğluna üsten bakışlarla bakarken alayla güldü. “Değil mi? Ben nasıl bir babaysam oğlumu hapis etmiştim!” keskin gözleri oğlundayken “Oysa oğlum delirmeye çok meraklıydı.” Dedi.
Aynı bakışlarla babasına bakan Demir “Keşke bıraksaydın da en azından gitmek zorunda kalmasaydım.” Dediğinde Timuçin başını salladı ağırca. Başını hafif sağa çevirip anında oğluna döndüğünde sağ eli oğlunun yüzüne patlamıştı. İlk gördüğü anda yapmalıydı ancak ortam müsait değildi. “Seni adi çocuk! Senin iyiliğin için olduğu halde evden kaçtın!”
Demir yediği yumrukla geriye giderken elleri acıyan yüzüne gitti. “Kaçmasaydım deli raporu alacaktın bana!”
Geçmiş…
Yağmur damlaları gecenin karanlığında adeta bir silah gibiydi. Her damla cama, yere damladığında ses sanki kurşundan farksızdı. Gök gürültüsü ise ona eşlik eden acımasızlığın resmiydi.
Küçük çocuğun odası şimşek sayesinde aydınlatırlarken o acı içinde bağırıyordu.
Ter içinde kalmış bu çocuk rüyasından dolayı kriz geçiriyordu.
Ev halkı çocuğun seslerine uyanırken babası hızla odasına dalmıştı. Gördüğü görüntü kalbinin her parçasını bıçaklarken oğlu acıyla yatağında kıvrandı.
Oğlunun yüzünü iki eliyle tutuğunda terli olmasını, gözyaşlarını umursamadı. “Demir, oğlum uyan. Rüya görüyorsun paşam uyan hadi.”
Demir rüyasının etkisinden şiddetle bağırarak uyansa da gözleri donuk, hızlı nefesler alıyordu. Babası onu sıkı sıkı sarsa da o hiç hareket etmiyor göğsü aldığı nefesten hareketlenmese cansız bir insan gibiydi.
Cana büyük oğlu Alpaslan’la kapıda onları izlerken gözyaşlarını tutmakta zorlanıyordu.
Oğlu her geçen gün erirken o hiçbir şey yapamıyordu. Alpaslan’da annesinden farklı değildi. Kardeşinin gözleri önünde bitmesinden perişandı. Eskisi gibi ne gülüyor, ne de alay ediyordu. O sadece nefes alıyordu…
Timuçin oğlunu kendisinden uzaklaştırıp yanına uzandı. “Gel bakalım babacım. Biraz dinlenelim tamam mı?”
Baba oğlu yalnız bırakmak isteyen anne oğul kapıyı sakince kapattı.
Timuçin göğsünde yatan oğlunun saçlarını nazikçe severken her daim söylediği şarkıyı mırıldanmaya başladı.
“Gurbetluk dedukleri
Heptan kara sevdali
Dertlerumun dermani
Gönlümun nazlı yari…” Sözler acıyla çocuğun odasında yankılanırken donuk bakışlarıyla mırıldanmaya başlamıştı.
“Gurbetluk dedukleri
Heptan kara sevdali
Dertlerumun dermani
Gönlümun nazlı yari” Baba oğul şarkının acısını yaşamaya devam ederken kapının ardına yaslanmış anne oğuldan bir haberdi.
“Ah İstanbul yanasun
Senda mecnun olasun…” Ah İstanbul… Yakmıştın her sevdalıyı yaktığın gibi…
“Kavuşmasun iki yakan
Hasretten kavrulasun…” Ah İstanbul. Yaktığın gibi kül etmesini de bilmiştin… Çiçek’ini ellerinden alırken onu da almıştın yanında…
“Sen orada ben burda
Yolda kaldi gözumuz…” Gözler yoldaydı, gönüller tek bir isimde… Gel dese geleceği, git dese boynu bükük gideceğindeydi Demir’in…
“Bekledum yalan oldi
Yarum ile sözumuz…” Sözler kâğıt parçasında mürekkeple yazılmışken yalanlar oldi iki küçük çocuğun hayali…
“Ah İstanbul yanasun…” Yan İstanbul! Yaktığın gibi iki masumu yan.
Demir’in iki damla göz yaşı babasının göğsünü ıslatırken “Kavuşmasun iki yakan
Hasretten kavrulasun… Kavurduğun her sevda için sende yan. Ayırdığın bizim için yan…” diye mırıldandı acıyla.
“Ayruluğun derdune
Duşmeyen nerden bilur?
Bir da sevda yolinda
Yanmayan nerdan bilur?” Yanmayan bilmez, İstanbul bilmez… İstanbul’un yaktığı sevdalılar bilir… Yanan küçük çocuklar bilir…
“Ayruluğun derdune…” Ayrılığın acısı gerçek sevenlerin acısıdır…
“Ah İstanbul yanasun
Senda verem olasun” babsının yanık sesi devam ederken dudakları “Yıktığın her gönül, akıttığın her gözyaşı kadar yan İstanbul…” demiş, gözlerinden inciler akmaya devam etmişti.
Ve son dizede “Kavuşmasun iki yakan
Hasretten kavrulasun… Hasret bıraktığın her gönül için yan İstanbul!” diyen nice insanlar vardı, nice yürekler…
Günümüz…
“Ulan it herif kaçtın da iyi mi oldu! On üç yıl ayrı kalacağına on dokuz yıl ayrı kaldın!” diğer yüzüne yumruğu indirdiği oğlunun dumur olmuş haline baktı.
Demir yıl olarak hiç bilmiyordu. Düşünmemişti ki. On üç yıl boşa çekilen acıdan fazladan altı yıl daha mı çekmişti.
“Deli raporu alamazdım…” diye acıyla fısıldadı. “Deli raporum olursa nasıl asker olacaktım?” diye devam etti.
Nasıl sevdiğinin gözlerinde hayranlık olacaktı?
“Sen hiçbir zaman asker olmak istemedin Demir.” Diye sessizce söyledi Timuçin. “Senin hayalin hep başkaydı.”
Doğruydu. Onun hayali hep başkayken o asker olmuştu. Sevdiği için hayalinden vazgeçmişti.
“Hayalim olması önemli değil onun tek gülümsemesinden.”
Timuçin sıkıntıyla nefes verirken “Bazen bana çekmenden nefret ediyorum.” Diye homurdandı.
“Sana çekmem için o kadar çabaladıktan sonra mı?” diye alayla söylendi Demir.
“Çok güçsüzsün bu konunda ağabeyine çekmişsin.” Diye memnuniyetsizce homurdandı.
Onları izleyen Alpaslan “Baba ben gayette güçlüyüm.” Demiş kaslarını gösterme çabasına girmişti.
Cana ailesinin yavaş yavaş toparlanmaya başladığını fark ettiğinde gülümsedi. Ayrılık artık onlara uğramayacaktı.
Timuçin bir anda ciddileşen ifadesiyle oğluna döndü. “İlk ve son kez söyleyeceğim. Unutursan, duymazsan si- bir yerimde bile değil.”
Herkes ciddiyetle ona bakarken “Seni istemediğin halde rapor alınacağını bilmeme rağmen zorlamamlaydım. Ama o günden sonra kendine zarar vermenden korktuğumdan senin ne hissettiğini, istediğini umursamadım.” Derin nefes aldı oğlunun gözlerinin içine baktı. “Özür dilerim.” Diye homurdandı.
Demir gözlerini kısarak kulağına elini koydu. “Ne dedin baba duyamadım?”
Timuçin yumruğunu göstererek “Duymanı sağlayabilirim istersen sevgili oğlum.” Dediğinde Demir iki elini havaya kaldırdı. “Tamam, duydum.” Babası gibi “Bende evden kaçıp, yıllarca size haber vermediğim için…” gözlerini kaçırarak “Özür dilerim.” Dedi.
Soylu’lar için özür dilemek oldukça zordu.
Timuçin aynı oğlunun yaptığı gibi “Ne dedin oğlum duyamadım?” dediğinde soylular uzun yıllar sonra içten kahkaha atmıştı.
Cana ellerini çırparak “Haydi herkes yatağa uşaklar!” dedi.
Alpaslan annesinin yanağına sıkı bir öpücük kondurduğunda babasının kıskanç sesini duysa da umursamadı.
“Puşt oğlu puş o benim karım!”
Cana kocasının kolundan çekiştirirken “Hayatım bir kez de kendine küfür etmeden durmaz mısın?” diye söyleniyordu.
Alpaslan giden babasının ardından “Benimde annem olduğu için hazır ol baba Cana sultanı benimle paylaşacaksın!” diye bağırmıştı.
Alpaslan salona doğru gitmeden önce “Asel bugün Murat babasında kalacak.” Diye öylesine söyler gibi söylemiş gitmişti.
Demir duyduklarıyla gülümserken “Fav ağabeyimsin Alp.” Demişti.
“İsmimi kısaltma lan şerefsiz.” Diye içerden söylenmiş “Ayrıca tek ağabeyin var puşt herif.” Diye tamamlamıştı sözlerini Alpaslan.
Demir onu hiç umursamadan evden geldiği gibi çıktı.
Çaprazlarında olan eve büyük bir özgüvenle yürümeye başladığında adımları bir anda bıçak gibi kesildi.
Camdan tırmansa sevdiğinin odasını bilmiyordu. Bir de Meriç’in odası olursa?
Yüzünü buruşturdu. Asla onun odasına uğramak istemezdi.
Bir Kaya operasyonu daha yaşayamazdı.
Sahi Kaya neredeydi?
Arkadaşının yerini bilmezken “O kendine bir yer bulur.” Diye mırıldanandı. Şimdi önemli olan karısıydı.
Tek tek camları inceledi. Yetmedi aşağıdaki camları da zorladı. Hiçbiri olmazken bir odanın ışığı yandı.
Sanki Allah ona acımıştı da o ışık yanmıştı.
Heyecanla odaya bakarken küçük balkonuna bir kadın suleti belirdi.
Meltem hanım olmadığına göre bu kişi karısıydı.
Sessizce “Karım!” diye bağırdığında ilk duymamıştı.
Birkaç kez daha bağırdığında Asel sesini duyarak ona doğru eğildi. “Demir?” şaşkın sesi iri açılmış yeşilleriyle oldukça sevimliydi.
Demir elini sallayarak gülümsedi. “Karım?”
Asel etrafı kolaçan ederek Demir’e doğru tekrar baktığında onunda etrafa baktığını gördü.
“Niye etrafa bakıyoruz karım? Biri mi gelecekti?” diye masum sorusuna “Senin ne işin var?” sorusuyla karşılık almıştı.
Demir elleri cebinde oldukça rahatça “Karımı özledim. Her gün karımdan bir doz almadan uyuyamam ben.” Dedi.
Asel ona anlamaya çalışır halde baktığında “Hadi kapıyı açta biraz karımla hasret gidereyim.” Dedi.
Asel onun bu rahat tavrıyla iç çekti. “Saçmala Demir! Yakalanırsan bitersin.”
Demir omuz silkerek “Ben zaten sana bitmişim hatun babanlar bitirse ne yazar?” dedi.
Asel istemeden onun bu dedikleriyle erimeye çoktan başlamıştı.
“Tamam, ama ses çıkarmayacaksın.” Diye kıyamayarak balkondan içeri geçti.
“Ulan hatun tek hareketinde bitiriyorsun adamı.” Diye sessizce söylendi Demir.
Demir Ege Soylu’nun Anlatımıyla…
Soğuktan ellerim donarken karımın kapıyı açmasını büyük bir heyecanla bekliyordum ki önüme atılan kalın halatla duraksadım. Bakışlarım karımın yeşil harelerine döndüğünde “Bu ne hatun?” diye sordum.
Karım ise oldukça rahat bir tavırla “Aşağı inmeye kalkarsam ağabeylerimden birine yakalanırım.” Ona anlamayarak baktığımdan “Meriç ağabeyim kapıma alarm koydu.” Diye açıkladı.
Alarm mı?
Ne tür bir manyaktı bu adam?
Sakince ipe iki elimle tutundum. “Ya Allah bismillah.” Dediğimde ipi gerdim ve tırmanmaya başladım.
Ne de olsa çocuklatan alışıktım ben tırmanmaya.
Tırmanmam bitiğinde balkona adımımı atacaktım ki “Sakın ayakkabılarınla balkonuma basma atarım seni aşağı!” uyarısıyla tek elimle ayakkabılarımı çıkardım.
Ben onun her dediğini uysal bir kedi gibi yaparken o gülümsüyordu.
Ölürdüm ben o gülümsemeye.
Sonunda balkonda dimdik dikiliyordum. O bana hayran bakışlarla bakarken “Tırmanmanı beklemiyordum.” Dediğinde gülümsedim. “Karım için yapmayacağım şey yok. Hem düz duvara tırmanmış adam halattan mı korkacak?”
Utangaç bakışları o kadar güzeldi ki… Ah hayran olmamak elde mi?
“Evlen benimle.”
Pat diye söylediklerimle bana gözlerini kırpıştırarak baktı.
Salaksın Demir! Bir anda söylenir mi?
“Demir ne saçmalıyorsun? Biz zaten evliyiz.”
Elim enseme giderken utanarak bakışlarımı kaçırdım. “Doğru… Evet, biz evliyiz.”
Hadi oğlum Demir. Yan şu utangaçlığını, yapış dudağına.
Derin nefes alarak belinden tutuğum gibi kendime çektim. “Sen gel bakalım. Sen bugün benimle hiç ilgilenemedin.”
Göğüsüme yumuşakça vurup “Demir…” diyerek nazlanması yok muydu? Ölürdüm be kadın, ölür…
Polat Akel’in anlatımıyla…
Araba harabe bir sokakta durduğunda bakışlarımı etrafta gezdirdim. Her yer öyle yıkık döküktü ki düz bir yol bile tam yoktu. Her yerde taşlar, çöpler daha nice şeyler varken kız kardeşimin böyle bir yerde olması canımı yaktı. Biz lüks içinde yaşarken o harabe bir yerde yaşıyordu…
”Geldik.” Diyen sesle Medine’ye döndüm.
Cevabını bildiğim halde “Burası olduğuna emin misin?” Diye sormadan edemedim.
O gözlerini bir an olsun kaçırmadan üzgünce başını salladı.
Kendime güç vermek amacıyla derin nefesler aldım. “Tamam. Güzel. Sonuçta yaşıyor.” Derken kendimi kandırıyordum.
Buranın hali böyleyken buna yaşamak denmezdi.
”Polat, hazır değilsen inmek zorunda değilsin. Ama… ama ben gideceğim. Yıllarca vicdan azabı çekerek yaşadım şimdi en azından değmesini istiyorum.”
Başımı hafifçe salladım. “Sorun değil. Geleceğim.”
Önce o kapıdan çıkarken ben sakin olmaya çalışarak indim.
Ayağımı yere basar basmaz taşlı yolu hissettim. Tek bir adımla bu yolun zorlu olduğunu anlamışken kız kardeşim bu yolu kim bilir ne zamandır çekiyordu…
Ufak yokuşu çıktığımızda her yeri eskimiş, bazı yerler sökülmüş bir evle karşılaştık. Buna ev bile denemeyecek bir ev.
Camları kırık, çatısı çökük… Resmen terk edilmiş bir ev demek doğruydu.
Yanımdan “Hazır mısın?” Diyen sesle başımı salladım.
Hazırdım. Ama göreceklerime değil, çekeceğim acıya…
Medine kapıyı çaldığında İçerden birkaç ses geldi. Daha sonra “Kim o?” Diyen sesle dişlerimi sıktım.
Bu kız kardeşimin sesi değildi. Bu erkek sesiydi.
Medine “Beyfendi önemli bir şey görüşeceğiz kapıyı açar mısınız?” Diye ikna etmeye çalışıyordu.
Adam kapıyı açtığında üstü başı perişan haldeydi. Ama ona rağmen gözlerinde parıltılar vardı.
”Ne konuşacaksınız?” Diyen sesi her şeye rağmen güçlü çıkmaya çalışıyordu.
”Burada bir hanımefendi yaşıyor mu?” Diye sorduğunda az önce ürkek olan adamın kasıldığını, kapıyı tutan elin kollarından fark ettiğim kadarıyla sıktığını anlamıştım.
”Yok bacım burada biri. Bir ben varım.” Diyen o ses artık ürkek değil sanki bam teline basılmış biri gibi keskindi.
”Beyfendi yanlış anladınız. Asla kötü bir amacımız yok aslında…” bakışları bana döndü bir anlık. “Aslında ağabeyi, ailesi onun için geldi.”
Adamın öfkesi artarken “Onun bir ailesi var o da benim!” Derken kendisini tutmakta zorlanıyordu.
”Asaf!” Diyen ince acılı sesle adamın elleri, gözleri titredi.
“Yakut’um.” Diye öyle aceleyle giti ki içeri kapıyı da bizi de unuttu.
“Hadi Polat.” Diyen Medine’yle kaşlarım çatılırken “İzinsiz giremeyiz.” Demiştim. O ise alayla bakarak “Sanki hiç yapmadığın şey benim evime az izinsiz girmedin.” Demişti.
Kapıdan kovsa camdan, camdan kovsa bacadan girmiş olsam da bunu söylemeye gerek yoktu.
Ayakkabılarımızı dışarda çıkarıp içeri girdiğimizde “İyiyim Asaf endişelenme artık. Sadece bir anlık düştüm.” Diyen o nahif sesi duydum.
Asaf ona endişeyle bakarken “Düşman ne kadar tehlikeli bilmiyor musun? Bir yerine bir şey olabilirdi.” Demişti.
Asaf’ın hafifçe çekilmesiyle gördüğüm kadın yüzünden nefesimi tutum. Bana öyle benziyordu ki sanki ikiz kardeşimdi.
Kahve gözleri, beline uzanan o siyah saçlarıyla, yüz hatlarıyla tamamen benim kız versiyonumdu.
Yakut adamın çekilmesiyle beni fark ettiğinde o da bana baka kalmıştı.
“Sende kimsin?” Derken ürkek çıkan sesi onu koruma ihtiyacı hissetmemi sağlarken bunu tek hisseden ben değildim.
”Evime izinsiz mi girdiniz siz!” Diyen o ses öfkenin vücut bulmuş haliydi.
Bismillahirrahmanirrahim işte şimdi başlıyorduk. Eskiden olan defterler açılacak ve ben kız kardeşimi kazanacaktım.
Demir Ege Soylu’nun anlatımıyla.
“Demir ölür sana söyle çiçeğim.”
Kaşları çatıldı, bakışları sinirli bir hal aldı. “Kafanı kırmamı istemiyorsan ölüm kelimesini duymayacağım Soylu!”
Sinirli haline de ölürüm kadın… Ama bunu sesli söylersem gerçekten kafam kırılabilir.
Yüzüne doğru yaklaşıp hızla yanağını öptüm. “Tamam kızma artık demem.” Dedim geri çekilmeden diğer yanağını da öptüm. “İstemen yerer.”
Onun dudakları balık gibi açılırken ben keyifle gülümseyip anlından öpmek yerine saçlarının kenarından da öptüm.
“Sen- sen niye zırt pırt öpüyorsun beni? Hemde mahallelinin gözünde.”
Diyen o şaşkın sesini öpebilsem öperdim ama şimdilik dudak kenarından da öptüm. “Karımı öpemez miyim? Sen izin vermiştin.”
Gözlerini kırpıştırırken “Ne zaman?” Diye sordu.
Gülümseyerek “O ıssız sabahta dudaklarıma yapıştığın andan kısa bir süre önceydi.” Dedim.
o utanarak elleriyle dudaklarımı kapatsa da ben avuç içini de öptüm.
“Demir!” Diye uyarsa da umursamayarak omuz silkip tekrar öptüm.
“Öpmelere doyamadın sende!” Diye çıkışıp dudaklarıma hafifçe vurdu ama ben öpmek için uğraşmıştım ellerini yine.
“Sana ne zaman doydum ki, öpmelere doyacağım?
Bir bakışına doyamadım ben… bir kokuna, bir nefesine.
Dudaklarım teninin varlığını isterken, gözlerim gözlerine muhtaçken nasıl doyarım?
Kalbimin her ritmi sen diye atarken, varlığına da öpmelere de doyamam sana…”
Utansa da susmam için tekrar atak yapmıştı ki eli babamın daha yeni vurduğu yere değdiğinde istemeden acılı bir ses çıkardım.
Benden geri çekilerek yüzümü inceledi. “Neyin var senin? Nasıl oldu bu!”
Endişeli sesi hoşuma gitse de üzülmesini istemiyorum. “Babam vurdu. Şiddete meyili biraz.” Diye dalgasına söylediğimde o gerçek sanarak “Nasıl baba o?” Demişti.
“Şaka yapmak istemişti.” Desem de “Benim babamlar bile bu kadar ileri gitmiyor!” Diye sesi yükselmişti.
Ah çiçeğim senin babanlar daha ileri gidiyordur da neyse bilmesen daha iyidir diye iç geçirdim.
“Acımıyor sorun değil.” Dedim elinin birini kapattığım gibi öptüm. Eh fırsatı değerlendirmek lazım.
Bu defa kızmak yerine elimden tutup içer çekti beni.
Baba bana hep vurabilirsin.
Odasına göz gezdirdiğimde hemen hemen Azat amcamlarınkiyle aynıydı.
Beni sakince yatağına oturturken çocukmuşum gibi “Burdan bir yere gitmiyorsun.” Diye uyarmıştı.
Sen gitme desen bu yürek nasıl gider?
Uslu bir çocuk gibi başımı salladığımda çoktan ilk yardım çantasını almıştı.
O benimle ilgilenirken ben gülümsüyordum.
Arada yalandan acı dolu sesler çıkartarak yarama üflemesini sağlıyordum.
İşim bittiğinde geri çekilmişti ki gülümsemem yüzümde kalmıştı. Görmeden önce silemedim.
“Sen ne gülüyorsun öyle?” Diye sorduğunda omuz silktim.
“Sen varken gülümsememek mümkün mü?”
Utangaç bakışlarını kaçırırken onu kendime çekmek istedim. Ama sadece istemekle kaldım. Kapı aniden açılmasıyla alarmın yüksek sesi duyulmuş ve bir kargaşaya neden olmuştu.
Ne benim saklanacak zamanım, ne de tepki verebileceğimiz zamanımız olmuştu.
*
Murat amcaların salonunda oturmuş başıma gelecekleri bekliyordum.
Alarmın çalmasıyla mahalleli varasıya uyanmış, birine bir şey olduğunu düşünmüşlerdi.
Karıma birini bulmaya çalışan o kadın “Ay iyiyseniz sorun yok komşum.” Diyerek giderken ters bakışlarla baktım.
Komşun batsın diyeceğim ama komşun karımın annesi.
Tüm aile resmen buradaydı.
Nasıl sığıyordu hepsi? Bu evin salonu Azat amcalarınkinden de büyük resmen.
Murat amca elini yüzüne sürerken “Kim koydu o alarmı!” Diye sesini yükseltmişti.
Kimseden ses çıkmazken Meriç kalabalığın içine gömülebildiği kadar gömüldü.
Miran ağabey “Bilmiyoruz baba.” Derken herkes fikir belirtiyordu. Ama Meltem teyze “Meriç oğlum sen neden sessizsin?” Demesiyle kendisini kalabalığa gömen Meriç bir anda her bakışın sahibi oldu. Yalandan boğazını temizleyerek “Sessizlik? Ben hep sessizim annem.” Dediğinde bakışları kaçıyordu.
Murat amca ağır adımlarla onun önüne geldiğinde elini omzuna koyarak tüm gücüyle sıktı. Öyle ki Meriç’in yüzü allak bulak oldu.
“Ah, baba ne yapıyorsun ya!” Diye acıyla kıvranırken Murat amca “Sendin değil mi oğlum?” Demişti.
“Bak açıklayabilirim canım papitom.” Diye bir parmağını kaldırmıştı ki Murat amca yüzünü buruşturup geri çekildi.
“Papito ne lan gavur musun oğlum?”
Meriç tesüf ederim der gibi bakarken “Aşk olsun baba. Senin Kamil’den farkın ne?” Dedi.
Asel’im “Ağabey yeni gelin fazla kaçmış sanırım. Hayır yani tüfek alıp odayı bassaydın tam olurdu aslında.” Dedi.
Meriç ona dönerek “Mantıklı aslında. Neden yapmadım ki?” Bakışları bir anda sinirli gibi olmaya çalıştı “Sus kız! Sen ne diye alıyorsun kocan mahluku olan bu yerden bitmeyi?” Dedi.
Emir “Ağabey senden uzun yalnız.” Dediğinde Meriç ona ters bakışlar attı.
Baştan beri olayı umursamayan Agah ağabey Asel’imin saçlarıyla oynamaya devam ediyordu.
“Ağabey baksana çocuğun yüzüne.” Diyerek benim çenemi tutup yüzümdeki izi gösterdiğinde “Babası olacak o vicdansız yapmış.” Dedi.
Babam sonunda konuşmaya dahil olarak “Belki açıklaması vardır kızım.” Diye kıvırma moduna girerken annem “Ay kızım hakli Timuçin. Ne açıklaması hem? Çocuğu mahvetmiş.” Dedi.
Babamla uğraşma yolu çıktı ya annem asla kaçırmazdı.
Ağabeyimde kararsızdı. İkimiz de gömmeye çok hevesliydi ama ilk kimi görsem diyordu resmen. Babam kulağına bir şey dediğinde “Belki hak etti? Babam haklı bence de.” Diye zayıf savunmasını yapmıştı.
Asel’im onlara bakarak “Ama babamlar bile bu kadar vurmuyor size. Hiç birinizde iz olmazken onun babasının yaptığına bakın.” Dediğinde babalar anında göz kaçırmaya başlamıştı.
Yazık karımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Canım karım, masum karım. Karım da karım.
Dudaklarımı ıslatarak “Karım haklı.” Boynumu bükerek baktım. “Canım acıdı.” Diye yalandan yüzüme dokunduğumda bir çok kişi sessizce bana küfür ediyordu. Bense ilginin tadını çıkarıyordum.
Yazar Anlatımıyla…
Bu sessiz karanlığın sesini boğuk sesin sahibi kesti. “Plan iptal.” Diyen kişi uzaktan evi izlemeye devam ediyordu.
Siyah eldiveniyle tutuğu telefonunu kulağından çekerken “Bu defa daha kurtuldunuz.” Dedi.
Bir sonraki olmaması için çabalayacağı belliydi.
Elini dövmesine doğru götürdüğünde hafifçe dokundu. Adımları geriye doğru giderken “Tekrar görüşeceğiz.” Demiş karanlığın içinde simsiyah kıyafetleriyle kaybolmuştu.
Genç adam adımlarını sağlam yere basarken tedirgindi. Yıllar sonra ailesini görecekti. Evlerin her birinde gözlerini gezdirirken tek bir evin ışığı yanıyordu. Yanından geçen insanların “Meriç yapmış diye duydum. Kızın odasına alarm kurmuş.” Diye söylenmelerini işitmişti.
Kaşları anlamayarak çatılırken adımlarını Murat amcasının evine çoktan atmaya başlamıştı.
Kapısı ardına kadar açık olan evden girdiğinde gürültü hakimdi.
Bakışları her birinin üzerinde gezerken kız kardeşinin üstünde durdu. Ne çok özlemişti. Ama evde eksik vardı. Ne Koray, ne de Polat amcası yoktu.
Kız kardeşine doğru adımlayacakken dibinde oturan adamı gördüğü anda yüzündeki gülümseme silinerek kaşları çatıldı.
“Ne oluyor burada?” Diye kalın sesiyle konuştuğunda gürültü kesilmiş artık tüm bakışlar ondaydı.
Bu bölüm burada son buldu.
Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.
Kaos giderek yaklaşıyor gibi…
Bölüm daha erken gelecekti lakin biraz gecikmek zorunda kaldı maalesef. Kusura bakmayın lütfen.
Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.
Güneşli günler dilerim…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |