

Karanlığın içindeki kötüler sessiz fısıltısından sıkılmış haldeydi. Öyle ki hareket etmek için en ufak anı kollar durumdaydılar.
Adam stor perdesinin aralığından dışarıya bakarken gözleri bir avcıyı andırıyordu. Her hareketi kusursuz, her bakışı keskindi. Lakin hepsi kendi çapındaydı.
Kusursuz dediğimiz her şeyde bir kusur bulunurdu…
Kapının tıklanmasıyla gür sesi odada duyuldu.
“Gel!”
İçeriye giren adam titrek bir bakışla başını eğdi, ellerini el pençe önünde birleştirdi.
“Efendim dediğiniz adam bodrumda zorluk çıkarmaya başladı.” Derkenki sesi korku dolu olsa dahil başını kaldırmamaya özen gösterdi.
Adam stor perdeden elini çekip uzaklaştı. Bakışları adamını bulduğunda kısık gözleri titrek bedenini süzdü. Alaylı gülüş yüzünde belli olsa da çok uzun sürmeden ciddi ifadesine büründü.
“Güzel.” Bir adım adamına doğru attı. “O halde biraz ziyaret edelim küçük şövalyemizi.” Adamının yanından geçerken yandan bakış attığında baş sallayan halini gördü.
Odadan çıkar çıkmaz kilitli bodrumuna yöneldi. Parmak izini kapıya okutup açılmasını sağladığında rutubet korkusuyla karışmış bozuk yemek kokuları doldu burnuna.
Hiçbir şeyi umursamadan yerde zincirlenmiş adama doğru adımladı.
Dudaklarından duyulan ıslık sesi zincilenmiş adamın sinirine dokunsa da sessiz kalmak en büyük silahıydı.
“Benim güzel şövalyem! Küçük prensesin için çektiğin onca acıya rağmen uçup gitti ve seni sonsuza dek unuttu.”
Duyulan her alaylı söz Sergen’in içini yaksa da durumun bu kadar basit olmadığının farkındaydı.
O küçük kızın hafızasının yerinde olmadığını bildiğinden alınacak hali de yoktu. Kendisi kaçmasını istedikten sonra ise hiç hakkı yoktu.
Dişlerini sıkarken zincirli sağ elini çekiştirerek ses çıkarmasını sağladı. “Kendin gelemeyecek kadar korkak bir adamken nasıl oldu da gelebildin?”
Adamın alaylı hali bozulurken bakışları sertleşti. Az önceki rahat tavrının aksine sinir bedenine hücum etmeye başlamıştı.
“Korktuğumu mu sanıyordun Sergen? Zamanı geldiğini mi yoksa?”
Serge duyduklarıyla duraksadı. Bu adamın bir planı olduğunun farkındaydı ama ne olduğunu bilmiyordu.
“Ne planlıyorsun?” Lafı dolandırmadan nefret kusan sesiyle sordu.
Adam elleri cebinde tekrar rahat haline dönerken “Kısa bir süre sonra sevgili prenses yirmi beş yaşına girecek değil mi Sergen?” Gözleri kısılırken “Ya da sonsuza dek o yaşında sıkışıp kalacak mı?” Sert sesiyle “Sonsuza dek bir mezar taşında.” Diye devam ettiğinde sanki içerisi derin bir dondurucu gibiydi.
Kelimeler havada aslı kalmak yerine kalp parçalamıştı. Serge çırpınırken bağırmaya başlarken adam kahkahasını sunarak ayrılmıştı. Son duyduğu sözlerse “Ona asla zarar vermene izin vermeyeceğim!” Kelimeleriydi.
*
Demir Ege Soylu’nun Anlatımıyla…
Camdan dışarıya bakarken o saçlarını yolmama az kalmış olan Onur adlı şahısın arabasını fark etmiştim. Ama bununla kalmayıp sevdiğimin o yerden bitmenin arabasından inmesiyle sinir uçlarım uyarılmıştı sanki.
Şimşekler beynimde çakarken koltuk değneklerime uzandım. Parmakların değmesiyle yere düşmesi bir olması bir olurken gözlerim sıkıca yumdum.
Sinirlenmeyeceğim.
İki elimi yere koyup uzanarak aldığımda sevinirken yere çakılmamla ayağımın neredeyse sert düşmesine sebep olacaktım. Neyseki son anda yaralı tek ayağım havada kalmıştı.
Bir aydır doğru dürüst iyileşmeyen ayağıma saydırırken iki değnekten destek alarak ayaklandım.
Bakışlarım gülümseyerek cama kayarken Asel’imin ona gülümsemesi bana bir şeyi söyledi;
Sinirlenmeyeceğimi.
Evet, ben sakinliğin en üst seviyesinde yaşıyorum. O yüzden medeni bir insan gibi…
Sevdiğimi o adamın pençesinden alacağım. Kim oluyor da sevdiğime yaklaşır o?
Koltuk değneklerimle seke seke kapıdan çıktım. Canım, bir tanecik karımın ona el sallayıp göndermesini şokla izlerken sanki elimdekiler değnek olmaktan çıkmıştı artık. Bunları o adamın kafasında parçalamayı düşünürken hız kesmeden sevdiğime doğru ilerledim. Neyseki eve yönelen sevdiğimi yakalamıştım.
“Karıcım!” Diye bağırdığımda telaşla bana dönmüş, hızla yanıma gelip çattı o küçücük kaşlarıyla “Sussana sen!” Demişti.
Yerim o kaşlarını senin ben. Sinirlendin mi? Çok tatlı.
“Karım değil misin niye susuyorum?” Gözlerim alayla kısılırken “Yoksa sen benim karımın ikizi misin? Ya ya da benimle hiç evlenmedin ve beynimle oyun mu oynadın?” dediğimde sinirden kızaran yanaklarıyla “Evet, Demir aslında ben Arsen’im Asel kılığına girdim!” Dedi.
Yanakları elma şeker gibiydi. Acaba bir kere ısırmama izin verir mi ki?
Bakışlarımı yanaklarından çekmezken “Sen neye bakıyorsun? Yüzümde bir şey mi var yoksa?” Dedi.
Dudaklarımı sıkarken başımı hafifçe salladım.
Dehşet yüz ifadesiyle bana bakarken “Nerede?” Dediğinde değnekten destek alan bir elimi yaklaş işareti yaptım. Hafif tereddüt etse de bana doğru birazcık yaklaştı.
“Ne var?” Dediğinde “Bu kadarcık mesafeden tır bile geçer karıcım sen şimdi nasıl görmemi bekliyorsun.” Bakışlarımla değneklerimi işaret edip “Hemde bu haldeyken ben.” Hafifçe gözlerim kısılırken vicdanına oynayarak “Yoksa sen ben bu haldeyim diye mi-“ başladığım cümlemi tamamlatmadan “Saçmala Demir.” Dedi ve biraz daha yaklaştı.
İçten içe keyifle gülümserken yanağından hızlı bir öpücük aldım. O şaşırırken ben defalarca öptüğüm yanağını hafifçe ısırmamla kendisine geldi.
Geriye doğru çekilirken “Sen! Sen… Sen ne yapıyorsun?” Gözleri büyümüş mavilikleri daha net gözüküyordu.
“Karım olan kadını öpüyorum. Helalimi.” Hafifçe gözlerimi kaçırırken “Az birazcıkta ısırdım. Ama elma şekeri gibi kırmızıydı ben ne yapabilirim!” Diye kendimi savundum.
O bana hala şaşkın bakış atarken fırsatı değerlendirip ona yaklaştım bir daha öptüm.
Karımı öpmek ne güzelmiş.
Bir adım geriye atarken “Bana bak beni istediğin an öpemezsin!” Dediğinde gülümsedim. “Ama sen öpebilirsin demiştin?” Masum çıkan sesimle kendi evindeki odasını işaret ettim “Hemde kendi odanda beni öp-“
Hızla kızarık yanaklarıyla yanıma gelip eliyle dudaklarımı kapattı.
“Sus diyorum sana! Hem o bana yalan söylemediğini düşündüğüm içindi.”
Ben onu dinlemeyip fırsatı değerlendirmek amaçlı avuç içlerini öpüyordum.
Kırkınca elini çekip hafifçe dudağıma vurdu. “Dur diyorum sana.” Dese de dinlemeyip ona doğru yaklaşıyordum ki o benden uzaklaşmak için her şeyi yapıyordu.
Böyle olmayacağını anladığımda sevdalı bir adamın yapacağı ilk şeyi yaptım.
Kendimi yere attım.
Ama bu biraz bana pahalıya patlamadı değil. Alçılı ayağımın üstüne denk gelmiştim.
Dişlerimi acıyla sıkarken “anımsar yapma bana hiç. Hep aynı şeyi yapıyorsun yemem artık.” Diye inanmaz gözlerle ama birazda endişeli parıltılarıyla bakıyordu.
“Numara yapmıyorum.” Desem de inanmazken “Numara yapacaktım ama üstüne düştüm.” Diye devam ettim.
Bakışları beni tararken doğru söylediğimi anladığı anda yanıma geldi. “Ne diye kendini yere atıyorsun sen? Kafayı mı sıyırdın be adam iyileşemiyor senin yüzünden ayağın.”
Hem söylenip hem bana yardım ederken kendi ağırlığımı ona vermemeye çalışıyordum.
Yanımıza doğru koşarak gelen Acar ve Merthan Deniz sanki çok beni taşıyabilecekler gibi “biz yardım ederiz abla.” Demişlerdi.
Ben sizin on katınızım diyeceğim ama şu küçük prens denen veletten en az yirmi kattım.
Sözleri yutarken Asel’im geri çekilerek “Edin bari yardım.” Demesiyle dumur oldum.
Kesinlikle o Aslan’ın suçuydu.
Şerefden yoksun diğer ben seni geberteceğim.
Bir kolumda Merthan Deniz, diğer kolumda Acar vardı. Gerçi acar olmasa da olurdu denebilir.
Zorlukla da olsa beni eve kadar taşıdıklarında koltuğa pat diye bırakmalarıyla dişlerimi sıktım.
Onlar kendilerine ters bakıp atmamı umursamadan çatık kaşlarla baktı.
Merthan Deniz “Ablamın etrafında ne işin var senin? Aslan’cık!” Dediğinde Acar “Bu sefeylik abyama abya demeni göymeyzen geyeceğim.” Dedi.
“Bana bakın, dışarı.”
Pekte kibar olmayan bir şekilde söylediğimde kaşları daha da çatıldı.
“Asıl sen bize bak Deniz’cik, Aslan’cık. Sen geçici damattın silinen damat olacaksın. Ablam artık seni affeder mi sanıyorsun? Onun en sevmediği şey yalan ve yüksek sestir. Üvey ailesini bile nasıl süründürdü bir bilsen.” O anlar gözlerinin önüne gelir gibi gülümsedi. “Meriç ağabey Midilli alsa da zor affetti, Miran ağabey balonlarla birlikte çiçekler arasında piknik hazırlamak zorunda kaldı. Tabi bunların bir önemi yoktu sevgilerinin gerçeğini, pişmanlıklarının net olduğunu gösterdiler.” Hafifçe gözlerini kısıp “Sen ne yapabilirsin ki? Seni affedeceği hiçbir şey yok çünkü seni tanımıyor bile! Üstelik sakladığın tek sırrın Aslan’da değilken.” Dediğinde boğazım düğünlendi.
Acar’ın kolunun dürtüp “Hadi gidelim Acar.” Dediğinde acar gözüm üstünde işareti yapıp çıkmışlardı.
Öylece düşüncelerin en derinine daldım. Haklıydılar. Ben ne yapabilirdim ki?
Tamam artık yalan yok. Ama önce yapmam gereken başka bir şey vardı.
*
Mahallenin telaşı iftarın huzurla geçmesineydi.
Sokağın ortasına uzun masalar kurulmuş keyifli anların hazırlanışındaydı.
Ama diğer bir tarafta biz mahalleden çıkıyorduk.
Babam, Kaya ve Azat amcayla birlikte gideceğimiz yere arabayla yola çıkmıştık.
Sonunda geldiğimizde derin nefes aldım.
Psikolog Deren Sever.
İçeri girdiğimizde oda sakindi. Her şey ölçülü şekilde dizilmiş düzen tamamen belliydi.
Deren hanım ayağa kalkarak “Hoş geldiniz.” Diye gülümserken hepimiz sadece elimizi kalbimizin üstüne koyup karşılık verdik.
O bu duruma alınmak yerine anlayışla karşılarken “Bir şey içer misiniz?” Diyerek sanki tanıdık birileriymişiz gibi normal konuşamaya başladı.
Babam ve Azat amca çay alırken Kaya “Oralet.” Diye anında söylemiş bende “Çay.” Demiştim.
“Bir kahve, üç çay ve bir orelet getirebilir misin?” Diye masasındaki telefonundan söyleyip kapattı.
Daha sonra bize dönerek “Nasılsınız?” Dediğinde ufak sohbetler başlamıştı.
Dakikalar sonra içicekler geldiğinde “Tek kişiyle mi, yoksa birlikte misiniz?” Diye sordu.
Haklıydı dört kişi bodoslama dalmış gibi olduk.
Azat amca “Bir kişi için şimdilik dört kişi.” Dediğinde anlamayarak baktı.
Babam cümleyi açarak “Tek kişi bizim canımız diğerler aile üyelerimizin haberi olmadığından sadece dört kişiyiz. Nasıl davranmamız gerektiğini size sormak için geldik.” Dediğinde başını salladı.
“Pekala anlatmak ister misiniz?” Diye sorduğunda Azat amca gerekli gördüğü kadarını anlattı.
Daha sonra ise ben “Kendimi ona anlatmalı mıyım?” Dediğimde
Defterine aldığı notlardan başını kaldırıp anlayışla baktı. “Kendini anlatmak istemesi çok insani.
Ama bunu hemen yapmak yerine, onun hazır olduğu zamanı beklemesi daha sağlıklı ve doğru.”
Bakışlarım acıyla dolduğunda “Onadan bir kez gerçeği sakladım ve kalbi kırıldı. Ya onu kaybedersem?” Dedim.
Gözündeki gözlüğünü hafifçe düzeltip zarifçe gülümsedi. “Onu kaybetme korkusu, doğruyu yanlış zamanda söylemeye itebilir.
Ama gerçek, doğru zamanda söylendiğinde iyileştirir;
yanlış zamanda söylendiğinde kırar.”
*
Son rötuşları halletmiş geriye doğru çekilmiştim. Artık sadece karım da karımı bekliyordum.
Telefonumdan ses geldiğinde Kaya’dan olan mesaja baktım.
‘Paket yolda bebek geliyor.’
Yazdığı yazıya göz devirmeden edemedim.
Parmaklarım hızla klavyede gezerken ‘karıma eşya muamelesi yapma lan puşt.’ Diye yazmamla anında ‘Görmemişin karısı olmuş tutmuş… Anladın sen Demir’im.’ Diye mesaj atmıştı.
Yazar Anlatımıyla…
“Kaya nereye götürüyorsun sen beni? Adam kaçırmak suçtur.” Diye söyleyen kadın ellerindeki ipleri çözme peşindeydi.
Kaya aynadan ona ufak bakış atıp gülümsedi. “Çay demleyeceksin.” Diyerek göz kırpış kızın sinirden çatılmış kaşlarını gördüğünde “Çağırsam gelmezdin dedim bende kaçırayım dedim iyi demiş miyim kız Çiçek?” Diye devam etmişti.
Asel bağlı haline rağmen öne eğilip Kaya’nın kafasına elini geçirdi. “Geri götür beni!”
Kaya bir eliyle direksiyonu tutarken diğer elini kafasına koydu. “Kızım ne biçim ağır elin.”
“Bana bak adı Kaya kendisi narin adam beni geri götürmezsen seni babama söylerim!”
Kaya duyduklarıyla “Hangi babana? Kızım sence üç baba var. Pardon Timuçin amca da var dört.” Diye dalga geçse de içten içe hepsi onu çiğ çiğ yerdi biliyordu.
Asel gözlerini kısarken “Sen düşün işte. Birine bile söylesem seni yer tükürür.” Dedi.
Kaya arabayı sertçe durdururken “Bacım bundan sonrası beni ilgilendirmez.” Bedenini Asel’e dönerek “Ben her şeyi Demir’in üstüne atar kaçarım.” Diye omuz silkti.
Asel son kozunu kullanarak “Anneme börek yaptırırım. Hemde kıymalı.” Dediğinde Kaya’nın gözleri parlamıştı. Bir an kabul edecek gibi olmuştu ki dışarda ona sert bakışlar atan adamı gördüğünde durdu. Bu adam bu sefer onun derisini yüzmekle kalmaz parçalardı. “Kusura bakmayın hanımefendi sizi tanımıyorum.” Diyerek Asel’in ellerini çözdü. “Lütfen arabamdan iner misiniz?” Diye söyledi.
Asel sinirden gözü seğirken araçtan iniyordu. “Anneme seni söyleyeceğim börek falan yok sana artık!”
Kaya kapının sert kapanmasıyla öylece donmuştu. “Ne demek bir daha börek yok? Asel!” Diye söylense de artık öylece kalmıştı. Ellerinden kıymalı börekler uçup gitmesiyle…
Asel araçtan sinirle inmişti lakin karşısındaki manzarayla dönüp kalmıştı.
Çimlerin üzerine adım attığında ilk hissettiği şey hafif esen rüzgârın taşıdığı deniz kokusu olur. Ufukta gün batımının son ışıkları gökyüzünü turuncudan mora çevirirken, dalgaların sesi düzenli ve sakin bir ritimle kıyıya vurur.
Tam karşısında, çimlerin ortasında sade ama özenle hazırlanmış bir masa duruyordu. Üzerine serilmiş beyaz örtü hafif rüzgârla dalgalanırken masanın üstünde iki kişilik düzen kuruluydu; tabaklar, ince cam kadehler ve ortada yer alan küçük bir çiçek aranjmanı. Çevresine yerleştirilmiş mumlar yavaş yavaş titreyerek yanar, loş bir ışık oluştururken romantik bir an hazırlanmıştı..
Masanın etrafında, yere serilmiş açık renk kumaşlar ve dağılmış çiçek yaprakları. İnce ışıklar çimlerin üzerinde halka gibi uzanır, ortamı yumuşak bir sıcaklığa bürür. Birkaç fener mum ışığını daha da derinleştirir.
Deniz hemen birkaç adım ötede, koyu bir maviye dönmüş hâliyle uzanır. Uzakta şehir ışıkları tek tek yanmaya başlamıştır. Ortamda belirgin bir sessizlik vardır; yalnızca rüzgârın, mum alevlerinin ve dalgaların sesi.
Masada iki sandalye vardır. Biri hafifçe geri çekilmiş, diğeri masaya daha yakın durur.
Her şey yerli yerinde görünür, ama içinde bekleyen bir anın ağırlığı hissedilir.
Adım atmak istemedi o an. Sanki adımı atarsa geriye girmeyecek gibiydi. Belki de hiç gitmediğini, sadece farkında olmadığını anlayacağından korkuyordu.
Adamın dudaklarından kısık sesle “Geldin.” Diye ümitli söz duyulurken kadın sadece bakıyordu.
Ne bir adım ileri, ne de bir adım geri hep orda olması gereken yerde gibiydi artık ikiside.
Birbirlerinin yanında…
Bu bölüm burada son buldu.
Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.
Demir’in romantik an hazırlaması?
Kaya’nın Asel’i bağlaması?
Bir sonraki bölümde Demir’in neden Aslan olduğunu öğreneceğiz bu yüzden burada kesmek istedim.
Asel’in doğum gününde ne olacak şimdi? Bu arada Asel’in doğum günü Ramazan denk geliyor. Yani şu an oruç zamanı.
Fotoğrafı beğendiniz mi ilkteki. Görsel hayalinizde hem oluşsun istedim hem de görsel koymayı öğrendim denemek istedim :).
Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.
Güneşli günler dilerim…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 140.96k Okunma |
9.39k Oy |
0 Takip |
83 Bölümlü Kitap |