299. Bölüm
Asel Demirhan / Deniz Kıyısındaki Çiçek / 44. Bölüm

44. Bölüm

Asel Demirhan
demirhan_asel

Çimlerin üzerine adım attığında ilk hissettiği şey hafif esen rüzgârın taşıdığı deniz kokusu olur. Ufukta gün batımının son ışıkları gökyüzünü turuncudan mora çevirirken, dalgaların sesi düzenli ve sakin bir ritimle kıyıya vurur.

Tam karşısında, çimlerin ortasında sade ama özenle hazırlanmış bir masa duruyordu. Üzerine serilmiş beyaz örtü hafif rüzgârla dalgalanırken masanın üstünde iki kişilik düzen kuruluydu; tabaklar, ince cam kadehler ve ortada yer alan küçük bir çiçek aranjmanı. Çevresine yerleştirilmiş mumlar yavaş yavaş titreyerek yanar, loş bir ışık oluştururken romantik bir an hazırlanmıştı.

Masanın etrafında, yere serilmiş açık renk kumaşlar ve dağılmış çiçek yaprakları. İnce ışıklar çimlerin üzerinde halka gibi uzanır, ortamı yumuşak bir sıcaklığa bürür. Birkaç fener mum ışığını daha da derinleştirir.

Deniz hemen birkaç adım ötede, koyu bir maviye dönmüş hâliyle uzanır. Uzakta şehir ışıkları tek tek yanmaya başlamıştır. Ortamda belirgin bir sessizlik vardır; yalnızca rüzgârın, mum alevlerinin ve dalgaların sesi.

Masada iki sandalye vardır. Biri hafifçe geri çekilmiş, diğeri masaya daha yakın durur.

Her şey yerli yerinde görünür, ama içinde bekleyen bir anın ağırlığı hissedilir.

Adım atmak istemedi o an. Sanki adımı atarsa geriye girmeyecek gibiydi. Belki de hiç gitmediğini, sadece farkında olmadığını anlayacağından korkuyordu.

Adamın dudaklarından kısık sesle “Geldin.” Diye ümitli söz duyulurken kadın sadece bakıyordu.

Ne bir adım ileri, ne de bir adım geri hep orda olması gereken yerde gibiydi artık ikisi de.

Birbirlerinin yanında…

Genç adam karşısındaki kadına içi gider gibi bakmadan edemiyordu. Aralarındaki ilişki giderek sarpa sararken o hiçbir şey yapamamıştı. Şimdi ise her şeyi düzeltmek istiyordu.

Kadın ise kandırılmış olmanın acısını yaşıyordu. Karşısındaki adama olan duygularının derinliğinin farkında olsa da yalan söylemesi kırgınlığının oluşmasına sağlamıştı.

Belki baştan söylese daha farklı olurdu…

“Konuşalım mı?” Diye fısıltıdan farksız konuşan adama baktığında “Konuşacak bir şeyimiz kaldı mı Demir?” Dedi.

Demir acıyan bakışlarla “Yapma.” Diye fısıldadı. “Sen bana her Demir dediğinde adımın anlamını değil tersini yaşıyorum. Ben senin Ege’nken Demir olmak istemiyorum.” Diye devam etti.

“Olmuyor Demir. Sen hiçbir zaman Ege’m değilsin sen hep Demir’din, Aslan’dın ama asla Ege değildin bana.” Adamın gözlerindeki kırılmaya rağmen devam etti. “Eğer benim Ege’m olsaydın yalan söylemez, gerçekleri saklamazdın.”

Asel daha fazla durmayarak arkasını dönecekken Demir bileğinden sıkıca tutu. “Gitme. Yalvarırım gitme her şeyin bir açıklaması var.”

“Ne açıklaması Demir? Bir aydır açıklamam var diye dolanıyorsun ama tek kelime edemiyorsun. Ben senin oyaladığın bir çocuk değilim. Eğer şimdi bana anlatmayacaksan hiç anlatma o açıklamanı.”

Demir duyduklarıyla sertçe yutkundu. Açıklaması vardı evet ama bunu ona nasıl söylerdi? Hiçbir şey hatırlamayan kadına gerçeği anlatsa da onu anlar mıydı?

Olmazdı!

Anlatamazdı, anlatırsa kaybederdi.

Kendisinden açıklama bekleyen kadına çaresizce bakarken kuruyan dudaklarını ıslattı. “Ben…” diye başladığı söz ona istekle bakan kadına “Şimdi anlatamam.” Diye devam etmesiyle bakışlarının an ve an değiştiğini gördü.

Bileğini sertçe kurtaran kadın “Anladım seni ben Demir. Senin gözündeki yerimi de anladım. İstediğin zaman yalan söyleyebileceğin, parmağından oynayabileceğin biriyim ben değil mi? Ama artık yeter! Ben babam ve annem gibi bir sevda istemiştim. Beni yaralayan bir adamı değil.” Kadın arkasını dönmeden önce “Bizim hikâyemiz başlamadan bitmeliydi.” Demiş uzaklaşmaya başlamıştı.

Demir öylece kalmıştı. Gözyaşları sicim gibi akarken nefes alış verişi düzensizleşmeye başlamıştı. Tüm hataları kendinde ararken bir girdabın içindeydi sanki.

Başını hızla sağa sola salladı. “Kaybettim.” Yumruklarını sertçe sıkarken kafasına darbeler indirmeye başlamıştı. “Kazanamadan kaybettim ben!” Dışarıya tamamen kapanan bedeni, ruhu artık kendi içinde suçluydu. “Beceriksiz adamın tekiyim başaramıyorum hiçbir şey.” Nefesi düzensiz olduğundan zorlukla konuşuyordu. “Kaybettim!” Derken öyle güçlü bağırmıştı ki bedenin kriz anına girdiği belliydi. Ne kendisinin kolunu çekiştiren kadının farkındaydı, ne de sözlerinin.

“Demir dur artık!”

Sanki her şey yok olmuştu. Karanlığın içinde kendi geçmişiyle savaşa girmişti.

Asel ise onun bu haline dayanamadı. Sertçe yere ittiğinde düşen beden kendisini de çekmişti. Demir’in gözü onu görmezken mavileri “Gri…” grilerle buluşmuştu.

Gözleri artık o anda değil sanki saklı kalan anılara dalmıştı. ‘Eye benim göyüm mavi! Seyiy ise giyi. Çoyk güyel.’

‘Göyleyinden tanıyacam seyi bey.’

Anıları bir bir zihnine dolarken ‘Kim aldı sana bunu çiçek kız bakalım?’ Diyen adamın kucağında kahvaltısını ediyordu küçük kız. ‘Eye aldı Timuçin’ciğim. Büyüyünce büyük modeyini yaptıyıcakmış evleneceğiz biz’

Görüntüsü tekrar değişmiş elinde tutuğu kâğıda zafer kazanmış gibi bakan küçük kızı görmeye başlamıştı.

Neşeyle kâğıdı hava da sallarken ‘Aytık imzalayadın sey beyim mayımsın.’ Dedi.

‘Çiçek mal falan ayıp sözler.’ Diyen erkek çocuğunu umursamadan omuz silkti.

‘Yayın dedi buyu imzayayan seyindir. Poyatçımda seyde beyinsiniz.’ Diye diretti.

Çocuk parıldayan gözlerle ona bakan kıza gülümsedi. ‘Ben zaten hep seninle olacağım çiçeğim. Böyle şeylere gerek yok ki.’

Küçük kız omuzlarını silti. ‘Oymaz. Yayın dedi ki eyer ileyde başkasını seveyse, seyi bırayırsa koz oyayak kuyan.’

Çocuk küçük kızın yanına doğru gidip ellerini sıkıca tutu. Başını kaldırıp bakan kızın mavilerine girleriyle içi gider gibi baktıktan sonra hafifçe eğilip kalbinin üzerinden öptü. ‘Bu kalp attığı sürece de…’ sertçe yutkunup ‘atmayı… bıraksa da hep senin için benim kalbim atacak Çiçek.’başını tekrar kaldırıp anlamayan küçük kıza gülümsedi. ‘ Bu değişmez bir şeyken sen bana başkası diyorsun. Gerekirse kendi kalbini sana verebilecek birine.’

Küçük kız anlamasa her kelimeyi yine de geniş bir gülümseme kapladı dudaklarını.

O zamanlar iki çocukta aşkı, sevdayı bilmese de saf sevgileri, ailelerinden gördükleriyle birbirlerini sevdiler. Sevgi bazen hiç beklemediğin anlarda gelirdi.

Gözleri giderek bulanıklaşan kadın’ı son anda fark eden Demir bayılacağını anlamıştı. “Çiçek!” Şiddetli bağırışı yankılanırken kadının son sözü “Gri.” Olmuş ve üzerine bayılmıştı.

*

İstanbul’un havası ağırlaşmıştı. Yılın ilk oruç zamanında alınan haberle aileler ateşe düşmüştü. Kimse nasıl hastaneye kadar vardığını dâhil bilmezken Azat hastane duvarına çömmüş saçlarından hıncını almaya çalışan adama koştu. “Demir kızım nasıl? Ne oldu da böyle oldu?” Diye sorularını sorarken ona çaresiz bakan gözlerle yutkundu.

“Ben… bilmiyorum.” Siniri ortaya çıkarken “Hiçbir şey bilmiyorum!” Diye haykırdı. Ellerini gösterdi “Bu ellere bayıldığında tepki bile veremedi. Ben… Ben hiçbir şey bilmiyorum.” Dedi.

Murat genç adamın çaresizliğini anlayarak elini omzuna bastırdı. “Sakin ol.” Diye fısıldarken “Ne olduğunu öğreneceğiz.” Dedi.

Dakikalarca beklediler ama ne olduğunu çözemediler.

Doktor yanında hemşiresiyle çıktığında etrafını bir kalkan gibi sardılar. Hepsinin dudaklarından sorular çıkarken doktor elini kaldırıp susturdu. “Öncelikle sakin olun. Hastamızın durumu iyi lakin dinlenmesi gerek.” Kendisini pür dikkat dinleyen insanlara gülümsedi. “Dosyasını inceledim. Geçirdiği bir travma sonrası hafızasını kaybetmiş. Bugün her ne yaşandıysa onu tetiklemiş.” Dediğinde Miran “Her şeyi hatırlıyor mu yani?” Diye sordu.

Doktor “Neyi ne kadar hatırlıyor bilmiyorum. Ama bir şeyler hatırladığı kesin. Onu yormayın, beyni şu an aşırı yükleme yapıyorken birde siz yormamalısınız.” Diyerek “Geçmiş olsun.” Lafını söyleyip uzaklaştı

Aile derin nefes alırken içeriye bir bir doluşacaklarıdı ki bu kadar kişinin fazla olacağına karar vererek sadece çekirdek aileye ek olarak Demir kalmıştı.

İçeriye girdikleri ilk anda ilaç etkisiyle uyuyan kızlarına baktılar. İçleri acırken hiçbir şey yapamamak onları kahrediyordu.

Azat kızının yanına yaklaştığında saçlarını özenle sevdi. “Benim küçük prensesim baban sana bir şey olsa ne yapardı?”

Kimseden başka çıt çıkmazken Asel’in dudaklarından mırıltılar dökülüyordu.

Azat’ın kaşları çatılırken duymak için yaklaştı. “E.. y.. e…”

Her bir harfi birleştirdiğinde istemediği kıskançlık yaşayacağı o kişiyle bağlanması yüzünü buruşturmasını sağladı.

“İt herif her yerden çıkıyor.” Diye mırıldanırken kızının uyanmaya başlamasıyla duraksadı.

Asel başındaki şiddetli ağrıyla uyandığında odadaki ailesiyle karşılaştı. Ne olduğunu çözemezken aklına saniye saniye dolan anılarla dişlerini sıktı.

Kaşları serçe çatılırken oturma pozisyonuna geçmeye çalışmıştı. Telaşla yardım eden ailesini es geçip etrafı taramaya başladığında “Nerde o?” Diye sert üslupla sormuştu.

Her birinin kaşlarının çatılmasını görse de umursamadı. “Nerde o adi herif?” Diye konuştuğunda kapının kenarından görünmeden bakmaya çalışan iri bendeni gördü. “Gel buraya!” Diye yüksek sesle bağırdığında Demir titrek adımlarla başı önde, elleri de önde bağlanmış şekilde Asel’in önüne geldi.

Asel bir an onun bu haline yumuşayacak olsa da gardını indirmedi. “Bana hiçbir şey anlatmadın. Ben salak gibi bir başkası sanarak sana gelmişken sen beni kandırdın. Nasıldı Eye kandırmak güzel miydi?”

Demir duyduğu lakabıyla başını hızla kaldırdı. Dolu gözleri yeşillerdeyken “Hatırlıyorsun…” diye fısıldadı.

“Hatırlamasam daha da mı kandıracaktın beni?” Diye soru duymasıyla ellerini hızla havaya kaldırdı. “Hayır, hayır ben seni kandırmadım.”

“Kimliğini sakladın Ege. Bana gerçekleri anlatabilirken sen aylarca parmağında oynattın. Şimdi sana ne diyeceğimi bile bilmiyorum. Aslan’mısın, Ege misin, Eye misin kimsin sen Demir, kim?”

Her kelime genç adamın kalbine saplanırken Asel’in gözleri ailesine döndü. “Yalan söylemesine çanak tutunuz.” Bakışları Azat’da kalırken “Sana ilk kez geldiğimde her şeyi bilmene rağmen sustun. Çaresizce ilk kez sana baba dediğimde kanmamı izlemeye devam ettin.” Dediğinde Azat’ın telaşı gözle görülür haldeydi lakin kızı cevap dâhil vermesine izin vermeden “Çıkın buradan! Gidin istemiyorum sizi!” Diye sertçe söyleyerek hastane yastığını onlara fırlattı.

Fark etmek gerekir; ama gerçeğin yalanını değil, doğrunun kendisini…

Asel fark edememişti edemediği yerden yanmıştı.

*

Mardin’de güneş doğmuştu. Alpay Ağa elinde kahvesini yudumlarken aldığı telefonla telaşa kapılmıştı. Biricik torununa bir şey olmuştu ve o uzaklarda olmanın acısını yaşıyordu.

Çalışanlara talimat veren karısına doğru “Işıl’ım!” diye seslendiğinde Işıl Hanımağa çalışanı işine gönderip yanına geldi. “Ne oldu Alpay? Ne bu telaş, bu celal?”

Alpay Ağa sıkıntılı bir iç çekti. “Hangi birini söyleyeyim hanım.” Karısının da telaşlanmaya başladığını fark ettiğinde “Asel’imiz, torunumuz geliyor Işıl’ım.” Dedi.

Işıl Hanımağa gülümserken “Bunda telaş edecek ne var Alpay’ım. Her bir şeyi hallederim ben şimdi. Odasını da temizlerim mis gibi olur.” Dediğinde “Ailesiyle kavga etmiş.” Diye devam etti Alpay Ağa. Kaşları çatılan kadının “Ne demek kavga etmiş? Ne yaptı o haytalarda kavga etmişler?” diye sorduğunda “Gerçeği saklamışlar.” Dedi.

Işıl Hanımağa bunu duyduğunda duraksadı. Torunun yalan söylenmesine karşı olan tavrını net şekilde bildiğinde derin bir iç çekti. “Neyi saklamışlar?”

Alpay Ağa başını eğerken “İmam nikahı kıyılan günü hatırlıyor musun hanım?” diye sorduğunda karısı başını sallamıştı “O gün kıyılan nikahtaki damat Demir Ege’ymiş.” Diye devam etti.

Konaktaki kimse bilmiyordu Demir olduğunu. Sanıyorlardı ki Timuçin beşik olayını öylesine uydurmuştu. Yaşlı kurt nasıl anlamazdı gerçeği hayret ediyordu kendisine. Ama iyi ki anlamamıştı zira torunu ona da küsebilirdi.

Işıl Hanım kocasının dedikleriyle derin bir iç çekti. Torunun kolay affetmeyeceğini bildiğinden Allah yar ve yardımcısı olsun diğerlerinin demekten başka bir şey kalmıyordu ona.

*

“Çiçek durur musun artık?” diye söylenen adama ters bakış attı kadın. “Ver o kıyafeti bana!” diyerek hırsla elinden çektiğinde valizine koydu. Mardin’de kıyafetleri olsa da ne olur ne olmaz diye yanına alıyordu.

“Özür dilerim ama bilerek yapmadım yemin ederim!” diye haykıran adamı da çaresizce kapıdan onları izleyen adamı da umursamadı. Eşyaları tamam olduğunda kapıdan çıkmadan önce son kez onlara baktı. “Beni kandırmanızın bedelini ödeyeceksiniz.” Nefretle kurduğu cümleler ailesine yara açtığının farkında değildi.

Ailelerine yeni gelen yaşlı adama baktığında “Sizi bu olaya şahit etiğimiz için üzgünüm. “demişti.

Yaşlı adam elini gelişi güzel salladığında “Sorun değil kızım. Ama aileni bir dinlesen neler olduğunu anlatsalar sana. Üç günlük dünya üzülme değer mi?” dedi.

Asel başını sağa sola sallayarak “Olmaz. Bu ilk değil ki. Ben sürekli affeden biri değilim.” Bakışları aile üyelerine kayarken “Ne annemi, ne de babalarımı affetmem.” Dedi.

Melek kısaca kendisine bakıp geçen kızıyla duraksadı. Kapıdan çıkmasını engellemek isteyen ailesine “Bırakın gitsin. Biz hata yaptık evet ama şımarıklık yapacağı anlamına gelmez.” Dediğinde Azat karısına hızla döndü “Melek sen ne diyorsun öyle?”

Melek bakışlarını kocasına çevirdiğinde “Ne dediğimi duydun Azat tekrarlatma bana. Ailenin tek kızı olduğunu düşünüp sürekli peşinden koşacağımızı sanıyorsa yanılıyor. Artık kız kardeşimin de bir kızı var şımartılması gerekende o.” Diye acımasızca konuştu.

Murat sıktığı dişleriyle ona bakarken “Melek bacım kalbini kırmak istemem ama benim tek bir kızım var ister şımarık olur isterse olmaz!” dedi.

Melek onları umursamadan yukarıya çıkmaya başladığında “Son sözümü söyledim ben. Birazda bizi düşünsün hep kendini değil. Bundan sonra kimse onun peşinde koşmayacak.” Demişti.

Arkasında dehşete düşmüş ailesini bırakmıştı.

Andre “Ben en iyisi sizi yalnız bırakayım çocuklar. Siniri geçince Melek kızımda anlayacak Asel kızımı.” Diyerek uzaklaşmıştı.

Kapı önünde öylece kalmış aile Melek Demirhan’ın bu sert tavrı yüzünden sarsılmış bir şekildeydi.

Asel elindeki çantayı Mert’e doğru attı. “Gidiyoruz Mert.”

Mert çantayı havada kaparken “Sorun ne Asel? Acil arayıp çağırdın ama iyi görünmüyorsun.” Dedi.

Asel onun endişeli halini dahil umursamadan arabaya bindi. Mert’de ardından bindiğinde “Bazı şeyler geç anlaşılır Mert. Bende gözümün önündekileri geç anladım ama anladım. Artık benim böyle bir ailem yok.” Dedi.

Mert, Asel’in tavrını anlayamazken aracı çoktan çalıştırmış sürüyordu. “Seni üzecek bir şey mi yaptılar?”

“Demir’in Timuçin amcanın oğlu olduğunu sakladılar Mert. “ bakışları Mert’teyken “Beni ayakta uyuttular.” Dedi

Mert’in bedeni gerilirken “Vay alçaklar nasıl yaparlar böyle bir şey.” Dese de içinden ‘Hay ben şansımı sikeyim.’ Diye söyleniyordu kendisine.

Uzayıp giden yola bakan Asel “Artık yeni hayatım başlıyor.” Diye fısıldadı.

Gördüklerimiz, sandıklarımızın gerçeği farklı olabilirdi. Ne demişler geç olsun, güç olmasın…

Bu bölüm burada son buldu.

Yazım yanlışlarını daha sonra düzenleyeceğim bu yüzden kusura bakmayınız.

Yaşananlar ve karakterlerin seçimleriyle ilgili düşüncelerinizi okumak isterim.

Bölüm kısa farkındayım ama düşündüğüm şeyleri kaleme almak biraz zor. Bağlamam gerek artık hikayeyi ve bu yüzden zorlanıyorum ama halledeceğim inşAllah.

Asel’in hafızası yerine geldi ne düşünüyorsunuz?

Aslan’ın gerçeğini beklerken Asel’in hatırlaması da ayrı…

Mert’in aslında söyeldiği cümleyi kendine söylemesi ve içten bir daha sövesi…

Demir’İn çaresizliği ve Azat’ın pişmanlığı?

Fotoğraftaki bizimkilerin yüzükleri nasıl?

Bir sonraki bölüm, her zamanki gibi Perşembe günü yayında olacak.

Güneşli günler dilerim…

 

Bölüm : 02.04.2026 12:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...