
Günümüz
Toplantı odasının havası Fehmi Kemankeş'in odaya girişiyle değişiverdi. Uzun zaman sonra hemen hemen tüm ekip tekrar bir aradaydı. Mete ve Uraz'ın bir birlerinden en uzak uçlardaki sandalyelere oturduğu odada herkes bir bir yerini almışken boş olan sandalyelere kaydı gözü Fehmi Kemankeşin. Yüreği sızladı. Kalbine götürmek için kaldırdığı eli havada asılı kaldı bir müddet. Yutkundu. Sahada dağ bayır dolandığı, düşmana namlu doğrulttuğu zamanlarda daha kolaydı yaşamak. Soğuktu, çetindi savaş meydanı can yoldaşlarının kanı üzerine sıçramıştı belki ama elleri temizdi. Elleri de vicdanı da tertemizdi o zamanlar. Üzerine imza attığı görevlerin vebali boynuna geçirilmiş bir urganken farksızken daha zoru ne olabilirdi ki o urgan keşke boynunu sıkmakla kalsaydı. Ölümden beterdi ruhun canhıraş halleri.
Kendine beklentiyle bakan gözleri daha fazla beklemeden söze başladı.
Klişe sözlerle başlamayacağım. Her zamanki gibi zorlu bir görev sizleri bekliyor ve bu görevin zorlu koşulları için buradayız. Berat'ın gözleri Hande'nin boş sandalyesindeydi. Ne Fehmi Kemankeş'in sözlerine doğru düzgün odaklanabiliyordu ne de Fehmi Müdürü'nün sözünü bölüp merakını giderebiliyordu. Artık duygularını inkar edemiyordu. Bir ayı aşkındır görememişti Hande'yi. Birlikte çıktıkları onca görevden sonra Hande'nin tek başına çıktığı son görevdeydi aklı ve de yüreği...
"Hande...." Dedi Fehmi Kemankeş o anda artık tüm dikkati herkes kadar Fehmi Kemankeş'in dudaklarından çıkacak sözlerdeydi. İki dudağını sertçe birbirine bastırdı, aksi halde yüreği ağzından çıktı çıkacaktı.
"Hande aramıza katıldığında yeni görev ve detayları için bilgilendirileceksiniz. "
"Görev detaylarını açıklayacaksınız diye toplandığımızı sanıyordum Fehmi Müdürüm?" Diye sordu Betül, günlerdir karargahta yatıp kalkıyorlardı, üst düzey gizlilik sebebiyle görevi kabul ettiklerinden beri sebebiyle dışarıya çıkmalarına izin verilmiyordu. Ne olacaksa artık olsun istiyordu. Sol tarafında oturan Alper'e baktı, Alper her zamanki gamsız halleriyle yerinde öylece duruyorken sağ tarafında Metin Berat'ın sektirdiği sol dizine durması için eliyle tutsa da gelecek olana engel olamamıştı.
"Hande neden aramızda değil Fehmi Müdürüm? Berat'ın dudaklarından kontrolsüzce çıkan sesinin odada yankı bulmasıyla odadaki herkesin gözü boş olan üç sandalyeden Hande'nin her zaman oturduğu sandalyede asılı kaldı. Bir zamanlar Güneş ve Edip'in ortasında oturduğu o sandalyeye Güneş ve Edip'in yokluğunda da ısrarla sanki hiç eksilmemişler gibi oturmaya devam edişi tüm diğer ekip arkadaşlarınca kabul görmüş, herkes yazılı olmayan bu kuralı toplantı geleneği haline getirmiş eksilen arkadaşlarının sandalyelerini onlar hep aralarındaymış gibi boşda olasalar muhafaza etmeye devam etmişlerdi.
"Sakin olun, Betül haklısın Hande aramızda olsaydı bügün görev detaylarını konuşuyor olabilirdik, fakat son çıktığı görevden beklenen sürede dönemedi Hande. Toplantının konusu da Hande’nin erleriyle yönettiği görev arkadaşlar. Yaklaşık bir ay kadar önce bir istihbarat aldık. Uzun süredir peşinde olduğumuz Hebun yeni bir kimlik ve özgürlük karşılığında itirafçı olarak Türk Silahlı Kuvvetlerine teslim olmayı kabul etti. Bu teklifine güvenilmeyeceğini hepimiz bilsek de fırsatı değerlendirmemiz gerektiğinden bir operasyon düzenledik. Hande'den pusuya düşürüldükleri erlerine ulaşamadığı Hebun'la birlikte güvenli bir bölgeye sığınacakları haberini aldık fakat bu onla son görüşmemiz oldu. Göreviniz, Hande'yi ve Habun'u gerçek kimliği ifşa olmadan topraklarımıza getirmeniz. Tek bir gecemiz var bu sebeple nokta atışı yapacak iki kişinin gayri resmi olarak bu göreve çıkmasını isteyeceğim." Berat tam gönüllü olarak ayağa kalkacakken Fehmi Kemankeş’in otoriter sesini işitmesiyle oturduğu sandalyeye daha ayaklanamadan ruhuyla birlikte tekrar çöküverdi.
"Mete, Uraz hazırlanmak için bir saatiniz var!"
***
Teçhizat odasında sessizlik hakimdi. Uraz eline aldığı mühimmatları çantasına özenle yerleştirmeye çalışırken ellerinden kayıp giden hayatı vardı gözlerinin önünde. Göğe ulaşacak sessiz çığlıkları Yaratıcıya ulaşamadan kendisine geri dönüyormuş gibi hissediyordu. İçinde hapsolduğu hayatı kabullenmiş zannederken her şey bir anda tekrar altüst olmuştu ve tekrar devam edecek gücü kendisinde bulamıyordu. Kilometrelerce yol yürümüş gibi yorgunken yine olmaktan nefret ettiği yerde öfke ve acının girdabında boğuluyordu. Bir adım ötesi kaderinde açılacak yeni bir kapı olsa o eşiği geçecek hevesi yoktu.
"Evlenmişsin. Haberim olsaydı altınını yollardım. Bir de çocuğun olmuş, görev sürem uzayınca bizimkilerle birlikte gelemediğimden doğum gününe katılamadım." Mete sözlerine devam ederken Uraz sessizliğiyle görev hazırlıklarına devam ediyordu. Kızı ve Sevgi'yi enkazın altında bırakıp gelmişti buraya. Toparlamaya, toparlanmaya çalıştıkça daha da yerle bir olmayı nasıl başarabiliyordu ve de bu kadar yerle bir olup da aynı zamanda nefes alabilmeyi...
"Nasıl başardın, her şeyi altüst edip hiç bir şey olmamış gibi nasıl devam edebiliyor insan bana da anlatsana." Dedi Mete sanki aklının içindeymiş gibi en zayıf yerinden geldi bu kez soru. Elindeki teçhizat çantasını ellerinden boşluğa bırakıp daha çanta yerle buluşmadan atılarak, bedeniyle duvar arasında sıkıştırdı Mete'yi. Dirseğini Mete'nin gırtladığına bastırırken kendisiyle hemen hemen aynı boylarda olan adamın gözünün içine içine bakıyordu Uraz. Mete ise gırtlağına dayanan baskıya rağmen direnmeden tükürürcesine karşısındaki çehrenin her bir detayına gözlerini kırpmadan bakarak karşılık vermekle yetiniyordu. Uraz'ın kara gözlerinde hem bir haykırış hem bir hesap soruş varken Mete'nin maviliklerinde sadece Uraz'ın yansıması vardı. İhanet'e uğrayan kendini gördü Mete'nin gözlerindeki yansımasında. Saatler evveli Esin'nin mırıldandıkları, Sevgi'nin söyledikleri, tüm o yaşananlar hepsinin ortasında kalmış Uraz'ı gördü an ve an. Mete'nin sorusunu hatırladı.Cevap verecek olsaydı soğuk ve nefessiz bir bedenle diyecekti Uraz, ama karşısındakinden alacağı varken hesap da verecek değildi. Duvarla Uraz’ın dirseği arasında kalan Mete ise nefesi kesilse de hiç bir direnç göstermeden sadece gülümseyerek Uraz'ın gözlerinin içine içine bakmaya devam etti. Uyguladığı baskıya karşı Mete'nin hiç bir direniş göstermeyişi Uraz'ı daha da sinirlendirmiş olacak ki hiç bir şey olmamış gibi geri çekilip fırlattığı yerden sırt çantasını da alarak odayı terk etti Uraz.
Mete ise sertçe kapanan kapının ardından boğazındaki acı azmış gibi boğazını zorlayarak üstünkörü sıvazladıktan hemen sonra bir yandan ıslık çalıp bir yandan çantasını toplamaya koyuldu. Mete'de Uraz'dan farklı sayılmazdı, içinde biriktirdikleriyle birlikte Uraz'la aynı yerdeydi. Öfke ve acının girdabında... Güneş'in kendini anlatmaya çalıştığı o son anı da...
***
"Uraz Kıdemlim Lütfen beni dinleyin."
"İtiraz kabul etmiyorum Güneş Şenel!" Kendini Güneş'e tamamıyla kapatmış hatta kulaklıklarını çıkarıp sahaya çıkmıştı Uraz, ardına bakmadan ilerledi, ilerledi.
"Her zaman ki Uraz işte, bakma öyle Güneş."
"Mete, güneş doğarken de kızıl mavidir gökyüzü, batarken de."
"Nnasıl?"
"Neyse sen bana bakma, bana biçilen vazife için görev yerime dönüyorum."
"GÜNEŞ! Onunla konuşmamı ister misin? "
"OLUR, ama benim için ondan sakın bir şey istemeyin, beni dinlemeyeceğini biliyorum bu yüzden sizden ona iletmenizi istediğim ...."
***
Yıllar sonra tekrar yan yana aynı toprağa ayak basan ikili kendilerini sınır ötesi operasyon için güvenli bölgede indiren helikopteri de aralarındaki mevzuları da ardında bırakmak zorunda kalmış ilerliyorlardı. Helikopterin pervanesinin etkisiyle sürüklenen hava akımında savrulan ikilinin saçlarına karışan aklar geçen zamanın birer tılsımı gibi kızıl mavi göğün altında kurşuni renkleri andırıyordu. Telsizlerinden gelen tanıdık ses, birbirlerine bakakalmalarına sebep olacak şaşkınlıklarının kaynağı olmuştu.
"Size ortalama bir lokasyon bilgisi vereceğim." Dedi keskin ve yıllanmış sesin sahibi.
"Fehmi Müdürüm!"
"Fehmi Müdürüm!"
Bir ağızdan çıkmışçasına senkron olan iki farklı sese karşılık verdi yaşlı kurt.
"Ne o, yakıştıramadınız mı?"
"Fehmi müdürüm siz saha görevinde, yani evet yani hayır..." Afalladı Uraz.
"Yakıştıramamak değil de yalan yok yıllar oldu Fehmi Müdürüm sizden saha desteği almayalı, ondandır şaşkınlığımız. Özlemişsek demek!" Diye topladı Mete Uraz'ın kekelemelerini.
"Kızımı da alın gelin Mete, Uraz. Tutsakla birlikte sağ salim evlerine dönsün istiyorum evlatlarım."
"Allah'ın izniyle eksiksiz döneceğiz Fehmi Baba!" dedi Uraz. Sanki Fehmi Baba kendilerini görüyormuşçasına, Mete de başını aşağı yukarı sallayarak Uraz’la aynı iradede olduğunu belli etmek istedi.
Fehmi Kemankeş devam etti;
“Bölgedeki mayın temizliği titizlikle devam etmiş olsa da temkini elden bırakmamakta fayda görüyorum. Bence gözlerinize takılı olan lensleri aktif etmenin vaktidir.”
Uraz , Mete aynı anda kulaklıklarındaki sensoru harekete geçirmek için boştaki ellerini kulağına doğru salladılar. Gözlerinde şeffaf lensler dikkatli bakan gözlerce anlaşılır bir boyutta parladığında gece görüş modu aktif olmuştu. Mete ısıya ve yerin altıda dahil her türlü materyale duyarlı olan bu hassas görüş lensleri daha önce de duymuş olsa da ilk kez deneyimliyordu.
“Tuğçe yine yapmış yapacağını anlaşılan. Abarttıklarını düşünmüştüm, eksik bile anlatmışlar." dedi Mete uzun zamandır istihbarat operasyonlarında arka planda destek verdiğinden son teknoloji saha cihazlarını ilk kez deneyimliyordu.
"Tuğçe'nin değil, umut vaat eden mucitler yarışmasında genç mucitlerin arasında derece yapan küçük bir dâhinin eseri." Fehmi Kemankeş gülerek cevap verdi.
"Desenize yeni yetme aslan parçalarımız var." Diye karşılık veren Mete'ydi. Uraz sessizliği ve sağlam adımlarıyla Mete'ye eşlik ediyordu.
"Hem de ne aslanlar. Geri döndüğünüzde tanışmanızı istiyorum. Dikkatli olup sağ salim dönün, güvenli ağ sinyali kesilmediği sürece sizinleyim, sınırdan ötesinde ise yalnızsınız." Dedi Fehmi Kemankeş mikrofonunu kapatmadan hemen önce. Mete ve Uraz da mikrofonlarını kapatıp karanlığa doğru adım adım ilerliyorlarken Fehmi Kemankeş, her şeyin başlandığı o yere bu iki genci beraber göndermekle iyi edip etmediğini sorguluyordu. Başka şansı var mıydı ki! Bu görevi sorunsuz sonlandırabilecek iki isim varsa onlarda Uraz ve Mete'ydi. Tecrübe, yetenek, doğaçlamadaki pratik zeka bu ikisinin göbek adlarıydı. Yine de zor bir karar vermişti ve gözleri ellerinde kulakları bu iki evladında tetikte beklemekteydi yaşlı kurt. Ellerine kan, yüreğine gam bulaşsın istemiyordu artık. Takati kalmamıştı.
Yarım saatlik yolun ardından sınır ötesindeydi ikili. Sessizlikle yan yana adım adım ilerlediler görevleri için. Sükunet bir tercih değildi, ihtiyaçtı belki de, usta bitmek bilmeyen kendi gerçeklerinin harbi en diplere gömülmüş senelere mal olmuş bir enkazdı. Üzerine toprak atılmış bu enkazı gün yüzüne taşımaya tek bir sarsıntı yeterdi. O sarsıntıyı tetikleyecek dinamitin fitili içinse tek bir kıvılcım.
"Güneş'in doğuşu, batışı farksız. Nasıl yaşadımsa yaşadım ben aşksız..." Batan Güneş'in ufuk çizgisinin oluşturduğu kızıl mavi yerini karanlığa bırakalı epeyce vakit olmuştu oysaki. Uraz, kasılmış çenesiyle Mete'nin atıfta bulunduğu şeyi yok sayıyordu.
"Dur." Mete Uraz'ın komutuyla duraksarken şarkısı da yarım kalmıştı.
“Temiz gözüküyor, neden durduk.”
“Kuzey batı yönüne değil tam tersi istikamete gideceğiz Mete.”
“Orası sınıra oldukça uzak, sınır ötesine geçmeyi planlayan biri neden tersi yönde saklansın! Üstelik bu kadar az zamanı varken !”
“Hande’yi ben yetiştirdim Mete! O kadının kafasının içinden geçenleri az çok bilirim. Benim tanıdığım Hande olması beklenenin tam tersini yapar. O düşmanını da dostunu da şaşırtmayı sever!
“Dedi Uraz Cağaloğlu, her zamanki ukala üslubuyla. Pekala, en iyi sen biliyorsun herkesin usta sakladıklarını, patron sensin sen ne dersen o!”
Derin derin soldu havayı Uraz. Belli ki görev boyunca Mete’nin iğnelemeleri bitmeyecekti. Birlikte ilerledikleri yönün tersi istikamete doğru yöneldiler.
"Evlilik pek değiştirmemiş seni, hala görevden göreve koşuyormuşsun."
"Görev evli bekar demez Mete, biliyorsun. Silahının namlusu mu şaştı yoksa erken emeklilik vurdu da haberimiz mi yok... "
"Yani?"
"İstihbarat listesinde adım olduğunu sanmıyorum belli ki dedikodumu yapacak kadar vaktin olmuş."
"Kendini çok önemseme Uraz, ama evet tüm ekip gibi bende yıldırım hızıyla evlenip baba oluşuna şaşkınım. Görevden göreve koşarken bir eş bir de çocuk sahibi olmak..." Durdu Uraz. Sert çehresini Mete'ye çevirdi.
"Yanlış sulardasın Mete. Sakın ,sakın ola mabedime ayakların değmesin. Aşacağın sınırlar görevinden öte olmasın Mete." Sustu Mete.
"Haklısın insanların mahremiyeti sorgulamaya gelmez, had bilmek gerekir değil mi?"
Bir kurşun ki kalbi delip geçti tek bir damla kan akıtmadan, peşinden yıllar önce bu ikili arasında geçen o lanet anı kapladı zihnini.
***
"Güneş'le aranızda ne var!"
"Çek ellerini üzerimden Uraz. Hesabını Allah'a da üstlerime de veremeyeceğim bir şey yok varsa da senin bu hikayede yerin yok haddini bil!"
***
Adımlarını hızlandırdı Uraz. Tekrar tekrar gözlerinin önünde canlanan anılar dikkatini dağıtmakla yetinmeyip düşmanın pususu lanet bir mayına adımlamasına neden olacaktı.
"S.ktir! Mayın." Mete Uraz'ı omzundan tutup boşluğa çekti. Bedeni geri savrulan Uraz daha ne olduğunu anlayamadan ard arda yüzüne inen yumruklara maruz kala kaldı. Üçüncü yumruk da yüzüne inecekken Mete’nin sol yumruğunu sağ eliyle havada avuçlayarak bedenlerini ters düz etti. Şimdi Mete sırtı toprakta üzerinde Uraz, yüzüne inen yumruklarla yüzleşiyordu. Kendini toplar toplamaz bir hamle daha yaptı Mete. Bir Mete indirdi Uraz’ın yüzüne bir Uraz indirdi Mete’nin yüzüne yumruklar havada uçuşurken ikili hırslarının öfkelerinin anlamadıkları duygularının dahi kölesi olmuştular adeta. Öfke seli yetmemiş olacak ki haykırdı Mete!
“Bir kere be! Bir kere de başına buyruk olma. Evlenmişsin ulan yetmemiş bir bok daha yemiş baba olmuşsun. Bu beden sadece senden ibaret değil artık. Onların da hakkı var! Bencil Herif!” Mete’nin ağzına bir yumruk daha indirdi Uraz. Dişlerinden sızan kanı yere tükürürken haykırdı Uraz!
“Sana ne ulan, sana ne benden, benim olanlardan lan sana ne, benim olanlardan sana neee! Uzak dur uzakkk!”
Defalarca kez haykırdığı şey mabedi sadece ailesi miydi Uraz’ın. O mabet de bir Güneş daha saklıydı. Batmış ama doğamamış son ufuk potresi.
”Ne demek bana ne. Burada yığılıp kalsan ardında bekleyenler için seni kim taşıyacak ulan! Kim hesap verecek onlara!”
”Taşıma ulan! Toprak olayım burada. Dokunma lan, ne bana ne de hayatıma! Uzak ol bana.”
“Sikerim lan senin yere batmış gururunu. Ardında ağlayacaklara merhametin mi yok senin! Sen şehit bir babanın evladı olmak nedir bilir misin lan! Yetimlik nedir bilir misin? Babam şehit olduğu gün hem yetim hem öksüz kaldım ulan ben. Aşkından aklını yitirdi anam. Bir ay dayandı peşinden onu da toprağa verdim. Sen kimsesizlik nedir bilir misin? İsyan da edemezsin şikayette , keşke bile diyemezsin şehidin incinmesin diye. Kendi duygularını üzüntünü bile yaşayamamak nedir bilir misin?”
“Mete! Benim aileme karışma. Benim kızımı da kendinle bir tutma!”
“Demek bir kız evladın var! Babaya en çok kız çocukları düşkündür derler Uraz.En çok sana o ağlayacak belki de! Başkalarının hayalini bile kuramadığı şeylere sahipsin buruşturup çöp kutusuna fırlatıyorsun. Ne geçmişte ne şimdi hiç bir vakit sahip olduklarının kıymetini bilemeyecesin.” Cesaret edebilseydi o da evlenir hep hayal ettiği gibi kız babası olurdu belki.
Öfkeyle doğruldu Uraz Mete’nin duygusal halinin aksine. Dinmiyordu içinde ki öfke. Acıtmak mı istedi, acımak mı istedi bilinmez, daldı söze. Ardında bıraktığı ailesi bir kez daha gözünün önüne geldi. Canına kan kızının masum tebessümünü anımsadı.
“Güneş’im için dünyayı yakarım bennn. Babayım ben BABA!” Uraz’ın dudaklarından çıkanları duyar duymaz şaşkınlıkla zıpkın gibi yerinden fırladı Mete. Yüzünden hüzün silinmiş yerini öfkeli bir çehre sarıvermişti.
"Sen kızına, Güneş ismini mi verdin? Ben, evlenip yuva kurduğunu duyduğumda senin aşık olacak kadar cesur biri olduğun ihtimalini düşünmüştüm ama sen... Sen." Yutkunup sustu Mete.
"Ben ne... Yarım bırakacağın cümleye başlamayacaksın Mete. Ben ne ha, ben ne!"
"KORKAKMIŞSIN! Çok korkakmışsın. Kendine eziyet edecek yeni bir Güneş yaratmışsın, tebrik ederim."
Kaynamış suların altında kalmıştı Uraz! Dolu dolu olmuştu gözleri.
Korkak mıydı?
Güneş'e eziyet mi etmişti?
Sordu kendine.
Göğe kaldırdı başını, Mete'nin ardında, karanlık göğün altında gözlerinden akan göz yaşlarını saklaya saklaya ağladı.
"Çok çabaladım, çok. Ne oldum ne oldurdum. Ben Güneş'te , Sevda'da evladım da mutlu olsunlar istedim. Benle ya da bensiz onlar çok mutlu olsunlar istedim."
***
"Seni seviyorum ve sende beni seviyorsun Güneş. Göğsünde çırpınan o kalp benim, sen benimsin, bu aşk benim!"
"Yeter! Benden bir eşyaymışım gibi bahsetme! Sevmek birini kendine hapsetmek, kendine mecbur kılmak demek değil. Sanki evcil bir hayvanmışım gibi bir kafese kapatmak değildir sevmek. Özgür hür bir insanım ben. Ben..."
"Ben miyim seni bir yere hapsetmek isteyen? Bana baktığında gördüğün şey bu mu? Seni sevmek senle uyuyup senle güne başlamak istiyorum Güneş ben, bu kadar mı anlaşılmazım ya da sen bu kadar mı körsün bana?"
"Bu kadar deyip basitleştirme. Bu kadar basit değil çünkü!"
"Aslında bu kadar basit. Elimi tutmak, bir olmak biz olmak... Sorun ne anlamıyorum. Ateşe yürüyecek kadar cesur olan bir kadın yoksa aştan mı korkuyor? Güneş, aşık olmak sevmek böyledir. Aşk birbirine ait olmaktır. Mutluluk için şart olan budur."
“Benim için öyle değilmiş demek!”
"Pekala, istediğin gibi olsun. Benim seni değil, senin kendini hapsettiğin o kafeste kendinle baş başasın artık ben yokum. İstediğin buysa senin için senden vazgeçiyorum! İstediğin buysa senin için bizden vazgeçiyorum. İstediğin buysa öyle bulaşmışsın ki tenime ruhuma kalbime senin için kendimden bile vazgeçiyorum Güneş. İçindeki senle söküp attığım kalp ayakların altında bilesin.”
***
Evlenme teklifi edeceği gün, Güneş'ten ayrıldığı gün olmuştu. Birlikte yol arkadaşı olmak istediği kadın onu yolda bırakmıştı. Diz çöküp evlenme teklif ederken kutusunu açacağı yüzük cebinde kalmıştı. Hayalini kurduğu o narin parmaklarda bir ömür aşk olamamıştı o halka. O hayalini kurduğu yuva onsuz kalmıştı. Silkinip göz yaşlarını parkasının koluna sildi. Bir bir yutup sustu kederini, öfkesini, gururunu... ardından da yola koyuldu.
Tam da o saniyelerde kesik kesik nefes alıp veriyordu Hande kuytu bir oyuntu bulmuştu sığınmak için. Ama biliyordu ki burası da güvenli değildi. Sadece soluklanmaya ihtiyacı vardı. Bakışlarını yanındaki sıska, bütünüyle kamufle olmuş bedene çevirdi. Tüm kimliği hatta sesiyle bile kamufle olmuş bu beden için ekibini kaybetmişti belki de. Saatlerdir haber alamıyordu ekibinden. Yarım kalacak çocuklar, eşler, sevgililer, anne, babalar gelip geçti gözünün önünden. Kaç kalp üzerinde eliyle sevdiklerini asker üniformasıyla uğurluyordu kim bilir. O sessiz vedanın ne demek olduğunu en iyi bilenlerdendi, tarifsiz o acı onun öz vatanıydı. Aldığı emir böyle olduğu için yanındaki katile tahammül ediyordu aksi olsa bir erinin tırnağı için bile karşısındaki bu adamı lime lime ederdi.
O an Hebun'un üzerine takılı olan boş bakışlarının aksine Hebun'un da kendisini izlediğini fark etti. Bakışları avına odaklanmış şahin gibi keskinleşmişti çatık kaşlarının altında Hande'nin.
"Bakışların ayaklarının ucundan öteye ilişmesin adi herif. Ne karşılığında anlaştığın, devlet için hangi bilgilere sahip olduğunun benim gözümde hiç bir kıymeti yok bilesin. Seni canlı olarak kimliğin deşifre olmadan sınır ötesine taşımakla görevliyim ama bu kemiklerini tek tek kırmayacağım anlamına gelmez!"
Saklandıkları kuytunun manzarasından geride bıraktıkları meydanı çepeçevre görüyordu. Bakışlarını Hebun'dan çevirip göğe kaldırdı.
"Beni kendimle nasıl tek başıma bıraktınız. Benden bir adım bile öteye gideme diye dua ederken bilmediğim bir alemde yine Güneş'le berabersin adi herif!" Susmakla konuşmak arası zihninden geçe sözlerin birazı dudaklarından döküldü. Dua gibiydi inşallah beraberlerdir diye umuyordu. Beraberce kendisini izliyor kendisine deste oluyordular. Yalnız başına kapana sıkışmış gibi hissediyordu.
Karanlık gök yüzündeki yıldızlardan çektiği gözlerini tekrar yere indirdiğinde sırt askısına takılı Colt M4 silahı kavrayıp önce cephanesi kontrol etti ardından gece görüş dürbününü beline takıp atış pozisyonu aldı. Atış için hazırlanırken ardında duyduğu sese doğru pozisyonunu bozmadan döndü genç kadın. Üzerine doğru adımlayan, adama silahın namlusuyla az evvel oturduğu yere tekrar oturması için işaret ederken, genç kadın daha ne olduğunu anlamadan Hebun, kadının belinde asılı duran avuç içi boyutlarındaki gece görüş dürbününü kaptığı gibi etrafı incelemeye başladı. Hande sinirden kıpkırmızı olmuş bir Halde namlusunun hedefine Hebun'u almış tetiği parmağıyla okşarken Hebun, Hande'ye dönerek havaya kaldırdığı sağ eliyle dört işareti yapıp doğuyu işaret etti ardından iki parmağını kaldırıp kuzeyi ve tekrar iki parmağını kaldırıp bu kez de batıyı işaret etti.
"Sekiz kişi olduklarının pek ala ben de farkındayım adi herif, bileklerine ters kelepçe yapmamı istemiyorsan haddini bil, geç otur yerine!" Hebun havada tuttuğu sağ elinin iki parmağını kaldırarak Hande'yi işaret edip tekrar kuzeyi işaret ederken bir diğer elinde tuttuğu dürbünü Hande'ye doğru fırlatarak az evvelki yerine oturmak üzere ardına bakmadan yola koyulduğunda Hande dürbünü havada yakalayıp tekrar etrafı gözlemeye koyuldu.
"Bu mesafeden bunu bilebilmek imkansız! Neden sana güveneyim!" Birlikte saf tuttuğu kendisini kurtarmak için ölmeyi göze alan arkadaşlarına bile ihanet eden birine güvenilebilir miydi? Peki ya haklıysa. İki seçeneği vardı Hande'nin ya etrafı saranları daha fazla yaklaşmadan teker teker etkisiz hale getirecek ve gizlenmek için yeni konum aramaya koyulacaklardı ya da teşhis edebileceği mesafeye kadar yaklaşmalarına müsaade edip düşmanları etkisiz hale getirecekti ama o kadar yaklaşmalarına müsaade ettikten sonra her birisini öldürüp yeni konum aramaya koyulması için yeterli vakti bulamayabilir ve tüm görev tehlikeye düşebilirdi.
İlk seçeneği seçerse buradan kurtulduğunda kendi elleriyle öldürdüğü ekip arkadaşlarının cenazesine katılması olasıydı ki bunun yerine burada canını vermeyi tercih ederdi, lanet olsun ki görev kendi canlarından üstündeydi.
"Üzgünüm başka seçeneğim yok, vatan sağ olsun!" Dedi Hande, işaret parmağını üzerinde tuttuğu tetiğe basmak üzereyken ensesinde hissettiği acıyla yere yığıldı genç kadın. Hebun yere yığılan kadının belinde asılı duran dürbünü yavaşça alırken kadının üzerinde gözlerini ağır ağır dolaştırdıktan sonra dürbünle tekrar etrafı incelemeye koyuldu. Geri dönüp yerde yatan kadının bedeni altında kalan silahı aldı ve etrafta göz gezdirip kuytu bir köşeye sakladı. Ne çok gizli ne de çok aleni olmayan bir yerdi burası. Tekrar yede yatan kadının yanına gelip hala baygın olup olmadığını kontrol ederken duyduğu çıtırtıya doğru başını çevirdi Hebun. Çöktüğü yerden doğrulup seri adımlarla sesin geldiği yere doğru seri adamlarla ilerlerken karşısında silahla doğrulan adamları görür görmez tek eliyle dur işareti yaparken boştaki eliyle de yüzünü saklayan maskeyi sıyırdı. Kendisine canice bakan gözlerdeki parıltıyı görünce artık güvende olduğundan emindi.
"Hebun! Şükürler olsun bulduk seni."
"Çok geç kaldınız! Hemen yola koyulmalıyız." Yerdeki kadına dönüp elindeki silahla ateş açmaya kalkışan adamın bileğinden tuttu Hebun!
"Ne yapıyorsun Aptal Herif. O yem, onun için geliyorlar. Yapacağın hata hem yerimizi ifşa edecek hem de onun için gelenleri pusuya düşürmemize engel olacak!"
"Düşünemedik Hebun! Hata ettim. Ama bir müjdem var Türk Askerleri elimizde, onları kobay olarak değerlendirmek üzere Hicre'deki hücrelerde tutuyoruz.
“Ver şu patlayıcıları bana, diğerlerini de topla yola koyul, kuzeydeki güvenli bölgeye geri çekileceğiz. Ben patlayıcıları yerleştirip size yetişeceğim."
"Ama olmaz seni burada yalnız bırakamayız. Ben halledeceğim patlayıcıları."
"Vakit yok! Ne diyorsam onu yapacaksınız. Ben alışık olmadıkları bir şekilde düzeneği kuracağım, işimizi şansa bırakamayız. Benim için gönderdiği destek ekibinde yüksek rütbeli askerlerin olduğuna eminim. O ihtiyarı çok iyi tanıyorum, operasyonu riske atamayacakları şekilde onları yemledim. Bu fırsat bir daha elimize geçmez. Onun o çok güvendiği adamları patlatarak kalbini yerinden sökeceğim. Hadi!"
"He sen Fehmi ihtiyarını diyorsun. Tamam en iyi sen bilirsin Hebun, kendine dikkat et."
"Sen de öyle, kendine çok dikkat et Mezil. Yıllardır örgütümüz için ne gerekiyorsa yaptın. Ola ki başıma bir şey gelir benden sonra bu ekibe liderlik edecek donanımda olan tek kişisin. "
"Sana bir şey olmasına asla izin vermeyiz!"
"Vakit yok hadi, diğerlerini de al git. Ben hemen ardınızda olacağım."
"Gecikirsen senin için geri döneceğim, ona göre." Dedi Mezil, hayran hayran Hebun'a bakıyordu. Onun zekasına yeteneğine o kadar çok tanık olmuştu ki. Nasıl hayran olunmasındı. Hebun Mezil'e başıyla onay verip düzeneği kurmaya koyuldu. Ardından düzenekle kayalık arasındaki oyuntuda mahsur kalan yerdeki güzel bedenin sahibine baktı son kez. O kadar güzel gözüküyordu ki, güzel olduğu kadar azimli, yetenekli ve de çevik. Fakat şansız, çünkü kendisine denk gelmişti. Kendini almaya neden Hande'yi yollamıştı ki yaşlı kurt.
Mezil geri dönmeden buradan ayrılmalıydı.
"Hoşça kal ve de hayatta..." Diye mırıldandıktan sonra yola koyuldu. İki ucu boklu bir değnekti bulunduğu durum. Kime neye ihanet edeceğini bile şaşırmıştı. İtirafçı olması için kendisini almaya gelen ekip tutsak alınmıştı. Bir yandan da her an Austin geri gelebilir ve köstebek olduğu anlaşabilirdi. Ne gidebiliyordu ne de kalabiliyordu. O an için doğru bildiği yola koyuldu, vakti kalmamıştı.
Akreple yelkovanın yarıştığı nadir anlardan birine açtı gözlerini Hande. Başındaki ağrıyı yok sayarak gözlerinin önündeki pusu kovaladı. Toprağa örtü olmuş bedenini güçlükle kaldırmak üzereyken, sinirden gıcırdattığı dişlerinin sesine karışan ayak seslerini işitir işitmez duraksadı. Saklandığı kuytuya tekrar kamufle olacakken hemen oyuntunun çıkışındaki düzenek gözüne takıldı. Hebun'a içinden methiyeler yazarken yine aynı hızla yanı başındaki boşluğa saklanmış silahı görünce de duraksamıştı.
"Ne yapmaya çalışıyor bu herif!"
M4 Coltu kavrar kavramaz namlusunu düzeneğin bulunduğu çıkışa doğrulttu ve nişan aldı genç kadın. Tetiği okşayan işaret parmağı, hareketlenecekken silahının dürbününde beliren tanıdık simaya bakakaldıktan sonra hızla kendisini toparladı. Daha kaç kez şaşıracaktı bugün.
"Hande!"
"Uraz dur! Bomba düzeneği kurmuşlar!" Haykırdı Hande. Uraz'ın yanında Mete'yi görünce şaşkınlığı iki kat artmıştı. Kaybedecek vakit kalmadığından hızla aktarıma geçti.
"On beş kişilik ekipten sadece ben ve Hebun buraya kadar gelebildik. İfşa olmak üzereyken Hebun tarafından buraya hapsedildiğimi az evvel gözümü açtığımda fark ettim. Çok fazla ilerlemiş olamazlar eğer hemen yola koyulursanız yetişebileceğinizi düşünüyorum. Destek ekibi kaç kişi?"
"Sadece Uraz ve Ben." Dedi Mete ve devam etti. "Düzeneği etkisiz hale getirip hemen yola koyulalım, Hebun’u da bulup bu topraklardan çıkmalıyız."
"Düzeneği ben halledebilirim, siz Kuzey istikametinde devam ederseniz Habun'a yetişirsiniz, böylelikle hem Hebun hemde erleri kurtarmak için yeterli vakti kazanmış oluruz." Dedi Hande. Sözlerinin Mete ve Uraz üzerinde bıraktığı etkiyi görünce duraksadı.
Mete ve Uraz birbirlerine bakıp gözlerini kaçırdıklarında az evvel birbirlerini darp eden bu ikilinin yüzlerinde yumruk izlerinden başka bir şey daha vardı.
"Hande gün doğmadan buradan çıkmalıyız, yeterince vaktimiz yok."
"Hande Uraz'ın kastettiği şeyi anlamıştı anlamasına ama bedenine doğru komutu veremiyor kabullenemiyordu. "
"Pekala bende onu diyorum işte siz devam edin ben düzeneği ..."
"Hande, Uraz der ki erleri ardında bırakmamız gerekebilir. Uraz'ın ardında bırakma konusundaki kararlığını az çok bilirsin hani daha önce de beraber..." Mete yine belden aşağı vurmuştu Uraz'ı. Bu kez Hande'nin gözlerindeki yansımasına baktı Uraz. O patlamada Güneş'in ölümünden sonra herkes sus pus olurlarken içten içe herkesin kendisini suçladığını biliyordu Uraz. Biliyordu bilmesine ama alanen yüzleşmesi çok daha yıkıcı hissettiriyordu.
Elbette Hande, Mete'nin imasını ta cümlenin en başında anlamıştı.Mete’nin parantez açışıyla da umutları yerle yeksan olup gözlerini Uraz'dan kaçırmasına sebep olmuştu. Uraz Hande'nin gözlerini gözlerinden kaçırmasıyla darmadağın olmakla kalmadı, yıllar öncesindeki o acıya o yangın yerine zamanın ruhu için kalbi için durduğu o ana gidip tekrar geri döndü.
"Hande! Kaçırma gözlerini bana bak!" Bağırdı Uraz.Titreyerek yere düşürdüğü bakışlarını yerden kaldırdı Hande. Sol gözünden izinsizce düşen yüzünde çizgi olup akan o tek damla yaşta takılı kaldı Uraz'ın bakışı.
"Sen ve Mete düzeneği halleder etmez erlerin tutsak düştüğü yere gidiyorsunuz, ben Hebun'u alp güvenli bölgeye geçeceğim. Sakın geç kalmayın."
"Uraz! Yalnız gidemezsin!" Çıkıştı Mete. Bu deli adamın başına buyrukluğunun iki kadının, karısı ve kızının dünyasında nasıl bir hüsrana sebep verebileceğine dair fikri yok olabilir miydi? Bu nasıl bir sorumsuzluktu.
"Mete, Hande'nin bu topraklardaki tecrübesi ve senin deneyiminle, erlerin kurtulması için bir şansımız olabilir. Yalnız başıma olmayacağım, o şerefsiz herif eğer kurtulmak istiyorsa bizim yanımızda olmak zorunda. Beraber güvenli bölgeye güneş doğmadan geçmiş olacağız."
"Ona nasıl güveneceksin? Her şey tuzak da olabilir, bu da mümkün." Dedi Mete? Uraz çoktan yola koyulmuşken Mete'nin sorusuyla durur gibi oldu ama ardına dönmeden Mete'ye cevap verip aynı hızla yoluna devam etti.
"Eğer haklıysan endişen olmasın bu uğrayacağım ilk ihanet olmayacak!"
Mete öfke solurken yumruk yaptığı ellerini gevşeterek içinden ettiği küfre son vererek düzeneği incelemeye koyuldu. Onun için Uraz umutsuz bir vakaydı. Daha fazla kaybedilecek vakit yoktu. Hande bu ikili arasındaki gerginliğin ilk saniyesinden itibaren farkındayken anlam veremediği durumun ağırlığındam sıyrılır sıyrılmaz Mete'ye eşlik ederek düzeneği incelemeye koyuldu.
"Ben bu düzeneği halledebilirim, siz vereceğim koordinata doğru ilerleyin, vakit kaybetmemiş oluruz Mete."
"Olmaz beraber gideceğiz, Uraz'ı duydun. Ayrıca bu düzenek bildiklerine benzese de çok nadir bir şekilde ayarlanmış."
"Tetikleyicideki yedek anahtarımı kastettiniz?" Diye sordu Hande? Bakışlarını düzenekten Hande'nin gözlerine sabitledi Mete. Alev alev bakan bu gözlerdeki ateşi henüz fark etmişti. Yanıp kavrulmamak için bakışlarını kaçırırken söze girdi.
"Aynen öyle bu düzeneğe rastlamak pek mümkün değildir. Ben bile bir kez tecrübe edebildim. Eğitimlerde bile anlatılmaz bu düzenek sadece..." Duraksadı Mete. Yanma pahasına bakışlarını soru işaretleriyle Hande'nin gözlerine çevirdi .
"Demek ki o kadar da nadir değil, şanslıyım ki bu düzeneği öğrenme fırsatım oldu." Dedi Hande övünerek tam da o anda Mete'nin maviliklerine kitlendi. İkilinin dudaklarından aynı anda aynı heceler döküldü.
He-bun.
"Bir an önce bu lanet yerden kurtulalım, sonra neler döndüğüne bakarız." Dedi Mete ve tetikleyiciyi etkisiz hale getirdi.
"Bu, bu mümkün olabilir mi?" Diye sorgulamaktan alamadı kendini Hande. Oturduğu yerden doğrulur doğrulmaz çıkışa doğru yola koyulurken Mete de peşi sıra hareketlendi.
"İnan bana neyin mümkün olup neyin mümkün olmayacağını ayırt edemeyeceğim bir yaştayım artık." Dedi Mete. Güldü Hande içinde çocuksu bir neşe çiçek açmıştı. Ardına dönüp;
"Halbuki oldukça genç gösteriyorsunuz. " Dedi. Mete kenarları yukarı kıvrılan kırmızı dudaklarını diliyle nemlendirip büyük bir zevkle Hande'ye karşılık verdi.
"Tam da bu yüzden araba alırken modeline veyahut kaportasına değil kilometresine bakılır."
Taş ve toprağı yalayan , oyuntular arasına sıkışmış rüzgar sesinin uğultusuna saklanmış adım sesleriyle ilerledi ikili. Hande, Mete'ye de kılavuzluk ettiği istikametin nihayet sonuna var dı.
Parmak hareketleriyle mağaranın saklı girişini işaret etti Hande.
Mete ise Hande’nin keşfini takdir ettiği bakışlarıyla onay verirken önden gitme vaktinin de geldiğini iri bedeniyle mağara girişine atılarak Hande’ye gösterdi. Mete'nin erkek egemen tavrına az biraz sinirlendiyse de bozuntuya vermedi Hande. Ne yeri ne vaktiydi gururun, öte beri duyguların. Söz konusu ardında dönüşünü bekleyenleri olan erleriydi. Emanet canlarıydı. Daha mağaranın girişinden içeri adım atar atmaz karanlığı ve derinliğiyle şaşkınlığın ilk dozunu solumuşlardı. Ta ki mağaranın sonundaki usta elinden çıktığı belli demir kapıyla karşılaşana dek. Pas tutmuş menteşeler gıcırdamasınlar diye eğilip büzülerek açtıkları kapının ardındaki manzara bir öncekinden fazla, ilerledikleri koridorda her yeni göz mesafesi görüntü de bir sonra karşılaşacakları manzaradan daha az şaşkınlık uyandırıcıydı.
"Burada ne halt ediyor olabilirler?" Dedi Hande. Mezbaha kadar dağınık ve kirli bir o kadar da anlam veremedikleri operatör cihazları bulunuyordu. Ne işe yaradıklarına anlam veremedikleri cihazları Mete lenslerin görüntü depolama özelliğini aktif ederek kare kare kaydetti. Bir kaç adım daha ilerlediklerinde Hande sendeleyip geriye düşmek üzereyken Mete kollarıyla Hande'nin bedenini havada yakaladı. Nefes almakta zorlandığını fark ettiğinde ise sırt çantasından maskesini çıkarıp Hande'ye taktı ve Hande'yi sırtladığı gibi geldikleri yöne doğru hızlı adımlarla ilerlemeye koyuldu. Bir kaç metre sonra maskeyi kendisine takıp nefeslendikten sonra çıkışa doğru koşar adımlarla ilerlerken maskeyi tekrar Hande'ye takıp sırtlayarak açık havaya ulaşıncaya kadar koşmaya devam etti. Çıkışa vardıklarında Hande hala baygındı. Mete ise temiz havayı soluklarken bedeninden ter boşaltıyordu.
"Denedik Hande , denedik ama bu mağarada tutsak kalan kimse sağ kurtulamaz . Üzgünüm." . Hande'nin gözlerini aralamış ve kendisini işitmekte olduğundan habersiz kesik kesik nefes alıp verirken sessizce söylendi Mete . Doğruldu Hande ve yüzünden maskeyi sıyırıp, boşta kalan eliyle hemen önünde duran adamı omzundan yakalayıp kendine döndürdü. Gözlerinin önünden Edip'in son görüntüsü geçti. Bağrı yandı Hande'nin. Tekrar Edip'i sedyenin üzerinde gördüğü o ana gitti. Bağır çağır Mete'ye sayıklamaya başladı.
"Olmaz, aileleri bekler onları. Varsa sevgilileri bekler. Son kez veda edecekleri diri olmasa da bir beden olsun isterler. Şehitlerin yüzü aktır. Diridir. Burada bırakamayız. Olmaz Mete."
"Hande, toparlan kendine gel. Hepsini geri alacağız ama şimdi doğru vakit değil. Uraz'a yetişmemiz lazım. Uğruna şehit oldukları görev önceliğimiz. Boşuna mı can verdik HANDE!" Kolundan yakaladığı titreyen bedeni kendi bedeniyle ayaklandırdı Mete.
"Hande, sana ihtiyacım var kendine gel!" Yüzünde savrulmuş göz yaşı damlalarına parkasının koluna silip, elinden düşen maskeyi yerden alırken, yüzüne zorla takındığı düz bir ifadeyle Mete'nin maviliklerine baktı ıslak ıslak . Yutkundu Mete o ela gözlerdeki nemde sırılsıklam olmamak için.
"Benimle misin Hande?" FıIsıldar gibi sordu Mete. Konuşsa sesi çatlak çıkardı düğüm olmuş boğazından o yüzden başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi genç kadın, kolunu Mete'nin elinden yavaşça çekerek Mete'nin güven alanından sessiz sedasız ayrıldı. Artık boşlukta kalan gözlerini yumup Hande'nin peşinden yola koyuldu Mete. Görevi tamamlayıp bu lanet yerden bir an önce ayrılmalıydılar. Karanlık göğün altında her biri farklı yerde atan kalpler dizi dizi kendi hesaplaşmasının peşindeydi. Hebun nefes nefese bir köşeye çekilmiş sessizce dinlenirken, aklı Mezil ve diğerlerindeydi. Hiç olmadığı kadar gergin bir gün olmasından mı, sürekli bir yerlere koşuşturmaktan mı yoksa sabahtan beri bir şey yemediğinden midir bilinmez ateşler içinde kavrulan bedeni titremekten kendini alamıyordu. Bitiş çizgisine ne zaman varacağına bilmeden çöktüğü yerde, rengi değişmiş toprağın kokusu vuruyordu burnuna. Bu topraklarda bu mevsimde yağmur görülmezdi ama artık ne eskisi gibiydi ki iklimler alışıla gelen mevsim gibi olsun.
Mezil kesin kendisini bulmak için geri dönüyor olmalıydı, zira oldukça vakit kaybettiğinin farkındaydı Hebun. Austin gelmiş bile olabilirdi. Sona yaklaştığında ne hissetmeliydi ki insan diye düşünürken esen rüzgarın getirdiği kokuyla irkildi. Bu ne yağmak üzere olan yağmur ne de ayağının altındaki toprağın kokusuydu. Titreyen elleriyle maskesini yüzüne indirirken ciğerlerini havayla doldurdu Hebun. Yeni doğmuş ceylan gibi titreyen güçsüz bacaklarına rağmen ayaklanmalı ve kendi için gelmekte olanı selamlamalıydı.
"Seni buldum!" Dedi bariton bir ses. Zoraki geri adım atarken ardındaki bedene doğru döndü. Yalpalayarak güçlü sesin sahibine baktı. Namı gibi kapkara duruyordu Uraz Cağaloğlu. Teslim olduğunu belli etmek için iki elini başına doğru havaya kaldırırken, kendisine başka gidecek yeri ve kaybedecek zamanları olmadığını bildirdi Uraz.
"Yürü önümden!" Sıska ve titreyen bedenin sahibinden önce bir şüphe etse de üzerindeki kamuflajın , Türk silahlı kuvvetlerine ait özel üretim seri olduğu ve kamuflajı ilk giyen kişiden başka bir beden giyerse renginin değişeceğini bildiğinden vakit kaybetmeden geri dönüş yoluna koyulmak için komut vermekten başka çaresi yoktu Uraz'ın. Hebun için böylesi bir gizlilik kararı varken Tuğçe'nin ürettiği kişiye özel bedeni tanımlayan üniformaya güvenmekten başka ne yapabilirdi ki? Önünden ağır aksak yürüyen bedeni hızlandırmak için elinde sırtında asılı durun uzun namlulu silahın namlusuyla önündeki bedeni itekledi Uraz. Biraz olsun hızlansa da varacakları yer için hızları yeterli değildi.
"Ayaklarını yere sürmek için mi itirafçı oldun! Yürüme koş."
Koş. Koş bugünden daha güzeldir belki yarınlar dedi iç sesi. Uraz'ın her bir baskıcı cümlesi sırtında paylayan bir kamççı darbesiydi. Var gücüyle yürümeye devam etti, koşamasa da. Uraz yağmur yağmadan kayalıklara yetişmenin derdindeydi. Zira toprak zemin ıslandığında, ardında bırakacakları iz şimdikinden fazlaca belirgin olacak, kamufle olmalarında avantaj sağlayan karanlık bile işe yaramaz olacaktı. Sanki önünde yürüyen bedenin bir zoru var gibiydi. Gitmekle gitmemek arasında bocalıyordu Hebun'un adımları. Donunda birbirine dolanmak üzere olan ayakları durdu. Uraz'da önündeki bedenle senkron olarak duraksadı. Saniyesinde Hebun’un neden durduğunu anladı. Karşısındaki çelimsiz bedenin sahibinin bu kadar hasas duyulara sahip olması kendisini şaşırtmıştı. Güç sadece beden demek değildi akıl sezgilerdeki kabiliyet de insanı güçlü kılardı. Hebun ardına döndüğünde Uraz bulunduklara yere çökmesi için silahıyla tehditkar bir işarette bulunduğunda Hebun kendisine denilenş yapmak zorunda kaldı. Yakınlarından geçen üç kişi kendilerini aramaya gelen ekipin çok küçük bir parçasıydı. Bunu Hebun biliyordu ama Uraz henüz bilmiyordu. Uraz üç kişiyi haklamak için harekete geçtiğinde Hebun artık Uraz için çok geç olduğunu anlayacaktı.
Arkadan yaklaştı Uraz en arkadaki teröristin boynunu kesti sessizce yere yatırdı diğer ikisi birbirlerin çok yakındı aynı anda ikisine de saldırdı. Birini bıçakla tutsak alırken diğerini silahına yeltenmesin diye tekmeyle yere savrulmasını sağladı zaman kazanmak isterken tutsak aldığı adamında boynunu keserken maalesef yere savrulan terörist çoktan tetiğe basmıştı. Attığı kurşunlara boynunu kestiği teröristi siper ederken Atmosferde yankılanan silah sesleri çoktan duyulmuştu. Bu kez Uraz silahına sarılıp yerde savunmasız duran teröristi vurarak etkisiz hale getirdi. Hebun güçlükle ayaklandığında onun uyuşukluğu için zamanları olmadığını tayin edip çelimsiz bedenini karpuz gibi kolunun altına alıp koşturmaya başladı Uraz. Etrafına doluşma ihtimali olab it sürülerine karşı alabileceği bir önlem yoktu. Az vakitleri kalmıştı ve buluşma noktasına çok uzak değildiler. Koltuğunun altında pimi çekilmiş bir bomba taşır gibi Hebun’u taşıyarak var gücüyle koşar adımlarla yürüdü Uraz. Kolunun altındaki bedenin debelenmelerini umursamadı. Ta ki dengesini bozup ikili yere yuvarlana dek. Hebun kimliği ifşa olmasın diye acıyan bedenine rağmen ses etmezken Uraz öfkesiyle yoğrulup savrulan yerdeki bedeni yakasından tutup havaya astı adeta.
“Sen neyine güveniyorsun.” Diye göğsünden hırıltıyla çıkan sesinin tınısı bile düşmanı yaralayacak türdendi.
“Seni şuraya gömemim sanıyorsun.” Derken Uraz Hebun, Uraz’ın başıyla işaret ettiği yere bedenini savıracağından habersizdi. Yuvarlanan bedeni uçurumdan aşağı düşmek üzere iken Hebun güç bela uçurumun köşesinde tutunmuştu. Ayakları boşlukta var gücüyle tutunduğu kayalıklar eldivenleri yüzünden daha fazla dayanmasına engelken, Uraz son anda Hebun’u bileğinden yakalamasa uçurumdan düşmesine ramak kalmıştı. Tek nota ses çıkmadı dudaklarından Hebun’un, sanki bedenindeki ağrılar azmış gibi acıdan sıktığı çenesi yüzünden diş kökleri ve şakaklarında da ağrı oluşmuştu.
Anlaşılan oydu ki koşullar her ne olursa olsun bu adamın elinde can vermesi de ihtimalleri arasındaydı artık. İkili birbirinden hoşnutsuz halde doğrulurlarken patlayan silah sesleriyle Hebun kendini korumak için yere yatarken Uraz meydanda kalmıştı.
“HEBUN!” Diye yankılanan sesin sahibi Mezil ve yanındaki bir düzüne adam daha Uraz silahına ulaşamadan etraflarına kuluçkalanmışlardı.
Hebun güvende olup olmadığından hala emin değildi. Austin eğer Mezil’e ulaştıysa hain olduğu çoktan herkesçe öğrenilmiş olacaktı. Gözünün ucuyla az evvel kendisini uçurumdan atan adamın elleri başının iki yanında teslim ol hareketi yaptığını gördü. Bu kadar kolay teslim olması Hebun’u hayal kırıklığına uğratmasa da Mezil’e kulak verip ortamı muayyene etmekten başka elinde koz olmadığını bilmek canını oldukça sıkmıştı. Ne olacaksa olsundu artık. Doğruldu Hebun hasta bedenine rağmen, esen rüzgarı ardına alıp Mezil’e doğru temkinli adımlarla ilerledi. Diğerleri Uraz’ı teslim alırlarken Mezil ile Hebun karşı karşıyaydılar. Aralarında çok az bir mesafe kalmış öyle dururlarken Mezil ani bir hareketle Hebun’a sarıldı. Bu hareketiyle derin bir nefes aldı Hebun. Demek ki hain olduğu anlaşılmamıştı. Ardından geri çekildi Mezil. O dakika havadaki karartıya rağmen Mezil’in gözlerindeki parıltıyı gördü Hebun. Mezil belindeki kısa namlulu silahı çıkardı ve Hebun’a doğrulttu. Yutkundu Hebun, aynı anda ardında duran Uraz’a iki kişi diz çöktürtmüştü. Sağ ve solda kuluçkalanmış da dokuz kişi vardı. Toplamda tamı tamına on iki kişi olduklarından emindi Hebun. Kendisine doğrultulan silahın kabzasının yönü kendisine döndürüldüğünde rahat bir nefes aldı Hebun. İfşa olmamıştı. Bu da hala vakti olduğu anlamına geliyordu. Silahın kabzasını kavrayıp diğerleriyle birlikteyürümeye başladığında onu Mezil durdurdu. Tüm bu olanlar ağır bir çekimde yaşanıyordu adeta az evvel rahat aldığı nefes bu kez zehir olmuş da ciğerlerini yakıyordu.
“Onu peşimize takmayalım, yeterince tutsak askerimiz var.”
Hebun ardına döndü ve silahları elinden alınıp dizleri üzerine çöktürülmüş adama baktı. Tekrar Mezil’e doğru döndürdü bedenini. Mezil etraftaki dokuz kişiye geriye dönmeleri için işaret verdiğinde birer ikişerli görüş mesafelerinden uzaklaşan adamların ardındın bakışlarını tekrar Uraz’a çevirdi Hebun.
Buradan çıkması için bir kozu daha vardı. Uraz buradaki tek Türk askeri değildi. Onu öldürmesi buradan çıkmasına engel değilken ifşa olmaması için de çık çıkış kapısıydı. Saniye bile düşğnmeye gerek yoktu. Ne yapacağı belliydi. Bir kaç adımda konum alıp tam Uraz’ın başına doğru nişan aldı Hebun.
Uraz gülümsüyordu. Mezil sinir olmuştu. Bir kaç adımda Uraz’a yaklaşıp saçlarından tuttu ve Uraz’ın dikkatini kendine çevirip gözlerine gözlerine dikti Mezil.
“Peygamber ocağına diye bildiğin yer koca bir karanlıktır deyim komutan!”
Uraz ağzında biriktirdiği sıvıyı Mezik denilen adamın suratına tükürüp bakışlarını kamuflaj içindeki bedene çevirdi. Göğsünü gere gere alnı açık bir şekilde bekledi yarine kavuşma biletini. Mezil yüzündeki tükürüğü sıvazlarken öfkeyle haykırıyordu.
“Beyninden değil kalbinden vur Hebun acıyla ölsün bu o…çocuğu”
İlk kez korktu Uraz. Ölümden değil kalbi kimsesiz olan Güneş’inin mezarıydı, tek meskeniydi. Mabedi incinir diye korktu. Hatıraları Güneş’in gülüşü, onu öpüşü, ona sarılışı birlikte geçirdikleri anlar gözünğn önünden akarken sırf kalbine kurşun değmesin diye sağındaki solundaki bedenlere direnç gösterdi. Artık beklediği o vuslat anı vuku bulmuşken başka ne endişesi tasası olabilirdi ki.
“Geliyorum Güneş!” Diye haykırdı!
“Sana geliyorum…”
Ölüm çaldı kapısını; o ise kapıyı aralayıp en güzel gülüşünü bahşetti ölüme, yarini selamlar gibi.
….
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 6.57k Okunma |
835 Oy |
0 Takip |
47 Bölümlü Kitap |