

Koca kapıyı açan Zahit Bey, "Hoş geldiniz Lila Hanım." diyerek bana yol vermişti. "Hoş buldum Zahit Bey. Dağkan Bey evde mi?" sorumu olumsuz anlamda cevapladığında mutfağa ilerledim.
Odaya çıkmadan önce bugünkü koşuşturma ardına bir bardak su iyi giderdi.
"Neslim Hanım?" diyerek mutfağa girdiğimde kimseyi görememiştim.
Ceketimi, çantamı ve kitabı bırakacakken "Aral olur mu?" sesiyle kalakaldım.
Yakalandın!
Yutkunuşum ardına toparlanıp arkamı döndüğümde bakışları gözlerimi buldu. "Sobe."
"Kaçmıyordum ki..."
Kapı pervazına yaslı, göğsünde bağladığı kollarıyla omuz silkti. "Kaçıyorsun demedim?"
"Doğru." Sessizlik ardına, "Korkudan, hayretten, sevinçten," dediğinde anlamadığım için devamını bekledim. "Ve de sessiz sessiz ağlamalısın," gözleri kitabı buldu, "Yıldızlar da çiselemeli, incecikten bir yağmurla karışarak. Henüz vakit varken..." Yağmur mu yağıyordu?
"Demiş Nazım Hikmet," diyerek kitabı işaret ettiğinde aptallığımı belli etmeden bir "Ha," nidası döktüm, kitapta göz gezdirirken, "Okumadım." diye de ekledim.
O ise onayladı, "Evet."
Sevdiğim söylenemez şiir türü, onun sesinden melodili ninni gibi hoş duyulsa da görmezden geldim. "Şiir de okumam," cümlemi, "Kapağı ilgini çekti." diyerek tamamladığında onu taklit ederek, "Evet." diye onayladım. "Sen okuyorsun sanırım, sever misin? Ezbere bildiğine göre..."
Ona, onunla ilgili sorular sorduğumda sanki şaşkınlık ve heyecan karışımı bir kıvılcım görüyordum siyahlar içinde.
"Özellikle okuduğum söylenemez, önüme ne düşerse, aklımda kalıyor." Doğru, bunu daha önce birlikte çalışırken de fark etmiştim; o, gördüğü ne varsa anında hafızasına atıyordu, ilginç ve hayran kalınası bir durumdu. Yine de, "Hepsi mi?" demekten alıkoyamadım kendimi.
Sorum hoşuna gitmiş gibi anında cevaplamıştı, "Biri hariç, bilhassa aklıma kazıdığım." Parça parça veriyordu cevapları. Daha doğrusu sadece sorunun cevabını veriyor, devamını getirmiyordu. Bu tutumu her zaman sergiliyordu, prensiplerden bahsetmişti, bazen sinir bozucuydu.
"Sorabilir miyim ne olduğunu?" Söylemek istemediği için de değinmemiş olabilirdi.
Silik bir tebessüm belirdi dudaklarında, gözlerini ağırca kapadığında onaylamıştı ki direkt giriş yapmıştı. "Hiç, bir insanı unutmak," dediğinde koyu gözleri benimkilere takıldı, devamını bekledim. "Bir insandan vazgeçmek," gözleri boynuma kaydı, "Bir insanı hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı hiç? Hani ölmüş gibi..." Yerinden doğrulup bana doğru gelirken devamını getirmeyip bir anda konuyu değiştirdi. "Aç mısın?"
Biraz önce bırakamadığım elimdekileri tekrar koyacağım yerle buluşturdum. "Hayır,"
"O zaman," bu sefer de ben onun cümlesini "Ne kek ne pasta." diyerek araya girip tamamladığımda gülümsemesini dudaklarını ıslatarak gizlemişti. Buzdolabına yöneldiğinde ben de su içmek için bir bardak alıp orta tezgahtaki sürahiye uzandım. Çıkardığı pasta ya da keki, her neyse ortaya koydu. Dün gece ayrıyken, aydınlıkta daha da güzel görünüyordu. Dudaklarımı birbirine bastırıp aklıma gelen düşüncenin ardından heyecanla ona döndüm, "Fotoğrafını çekebilir miyiz?" Anıları saklıyorum, demişti Özlem, her anımızı fotoğraflarken bunu söylemişti.
Yüzündeki tebessümle anlamadığını belli edercesine kaşlarını çatıp başını yana doğru eğmişti, "Tayfun abi numarasını verdi, ona atmak istiyorum." Bir de babam geldiğinde babama göstermek, doğum günlerimde bu pastadan istiyorum diyerek. Bir de, işte, anıları saklıyorum.
Cebindeki telefonu uzattığında hızlıca çekip ona geri verdim. "On beş sene yapmadığın halde hatırlaman şaşırtıcı. Ben önceki gün ne yediğimi unutuyordum günlerim aynı olduğundan." demiş ve iki çatal alıp yanına gitmiştim.
"Unutmak mı, unutulmak mı?"
"Nasıl?" sorumla tebessüm ederek pastayı işaret etti, "Ye bakalım, beğenecek misin?"
"Sen yemiyor musun, şekerli şeylere bu da dahil mi?"
"Değil."
"Ama içinde şeker var."
"Vanilya da var."
"Evet, o da bir şeker."
"Sana benziyor,"
"Vanilya mı?"
"Çiçeği de olabilir."
"Ne?" diye ikinci anlamsız sorumla gülmeden edemeyip önümü işaret etti tekrar, "Hadi ye." Eğlendiği sesinden belli oluyordu. Göz devirirken diğer çatalı ona uzattım, "Bazen anlamıyorum ama yine de komik oluyor A Plus."
"Bir de bana sor."
Elimdeki çatalı bırakıp minik çiçeklerden birine uzandım, rengi çok güzeldi. Otta olsa çiçekti, tadına bakmamda sorun görür müydü bilmiyorum ama ağzıma götürdüğüm çiçekle Aral'ın "Lila!" diyerek beni bileklerimden tutup durdurması bir olmuştu. Dudaklarımı birbirine bastırıp ona bakarken "İnanılmazsın," diye mırıldanmıştı. "O, yenilebilen bir çiçek türü değil Lila." diye de ekledi. Dejavu ve baş ağrısı.
"Neden ki?"
"Zehirlenebileceğin alkaloidler bulunuyor içerisinde." Şaşkınca baktım ona, "O zaman neden pastaya koyduk?"
"Benziyorsunuz."
"Yalancı mıyım?"
"Hayır, kokun." Doğru, vanilya yağı kullanıyordum ama bariz anlaşıldığını düşünmüyordum. "Yalancı vanilya çiçeği," diyerek konu değiştirdim. "Birine yalancı demek ağır bir itham değil mi?"
"Yalanları daha ağır."
"Bunlar yalan söylememişler, sadece benzemişler."
"Gizlemişler, vanilya sanıp yiyeni zehirlemişler."
"Gizler, yalanlardan daha anlaşılır ama,"
"Böyle mi düşünüyorsun gerçekten?" diyerek sorduğunda gerçekten demesi bir gülümseme oldurmuştu.
"Gerçekten böyle düşünüyorum," diye taklit ettim onu, gözleri üzerimdeyken. "Mesela babam ve Tayfun abinin sakladıklarını bazen anlamaya çalışıyorum ama yalanlarına kılıf uyduramıyorum. Yaşadığımız anılar siliniyor yalan üzerine kurulu olduğu için."
"Haklısın." demişti sadece. Minik lila çiçeklerin çevrelediği büyük vanilya çiçeğine baktım, "O da zehirli mi?" diyerek. Gülümsedi ya da tebessümü hep yüzündeydi. "Hayır, yağından çubuğuna kadar kullanılıyor, aslı zehirsiz." derken üzerindeki çiçeklerin hepsini aldım, "Bunları saklayabilir miyiz? Yani, kururlar ama... olmadı tohumlarını ekeriz."
"Vanilya çiçeği her iklimde yetişmiyor."
"Nasıl yani?"
"Tropikal iklim bitkisi."
"Bulamaz mıyız yani? Sen bunu nasıl buldun? Kesinlikle saklayalım o zaman..."
"Hallederiz," diyerek kenara aldı çiçekleri.
"Şu, dün gece bahsettiğin macun, üzerine gezdirirsek bal gibi, hem aroması daha fazla olur hem de çok hoş görünür."
"Isısız kullanmayı tercih etmiyorum aslında,"
"Neden?" Bakışları kesintisiz ve dikkatlice üzerimdeydi. Bazen zifirilerde önümü göremeyeceğimi düşünüp kaçırıyordum gözlerimi. "İçerisinde alkol bulunuyor."
"Gerçekten mi?" diye sorduğumda "Gerçekten." yanıtı gecikmemişti.
"Ben de tercih etmiyorum zaten, yani artık."
"Hm, nedenmiş?"
"Akıl alan şeyleri sevmediğini söylemiştin, neden olduğunu anladım, ben de sevmiyorum artık."
"Pek çok şey demiştim."
"Evet, neyse işte,"
"Hikayeyi tekrar dinlemek ister misin?" Soru soran gözleri arayış içerisinde gibiydi, "Ne hikayesi?" Yutkunup bir dirseğini tezgaha koydu ve boylarımızı eşledi, "Vanilya çiçeği hikayesi."
"Hikayesi mi var?"
Sorum gözlerini bir anlık başka yerlere çevirirken tekrar geri döndü. İç çektiğini şişen göğsünden anlamıştım. Gözlerini kapadı, "Var ya,"
"Olur, anlatır mısın?"
"Çiçeği ilk kullananlar Totonaklar," dediğinde kaşlarım indi, "Totonak mı?" ismi anlamasam da komik gelmişti, Totonak... yanak ve… ayıp Lila! Gülüşümü gizlemeye çalışsam da başarılı olamazken kaşları çatık sırıtan Aral, "Aklından sil onu Prenses, Meksika'da yerli bir halk adı bu." demişti. Dejavu ve...
Omuz silktim. "Bir şey düşünmedim ki," desem de "Ayıp," demesiyle gözlerim açıldı, şaşırdığımdan.
Pekâlâ düşünmüş olabilirdim ama bunu onun da düşünmesi ve bu düşünceye güldüğümü bilmesi şaşırtıcıydı. O gerçekten anlayamadığım biriydi.
"Tamam tamam, hadi devam et." diye geçiştirdiğimde dejavularımın sıklaşması midemi ekşitiyordu.
"Bir efsane üretmişler, bulundukları bölgeye Papantla ismini verdikleri şehirde. Burada yaşayan genç bir prensesin güzelliği üzerine yazılmış. Öyle güzelmiş ki babası onu hiçbir ölümlüye layık görmediği için tanrılara adamış. Kraliyetten çıkamayan prenses tanrılar için hizmet etse de bu durumdan hoşnut değilmiş, gün görmek istiyormuş. Bir zaman sonra gizlice çıkıp gördüğü günlerden birinde bir prensle karşılaşmış ve aşık olmuşlar. Birlikte ormana kaçmaları tanrıları kızıştırdığı için üzerlerine bir canavar salınmış. Bununla birlikte saklandıkları yerde canlarından olmuş ve iki sevgilinin kanlarının döküldüğü yerde vanilya bitkileri yeşermeye başlamış. Böylece şehir vanilya orkidesi kokularıyla sarmalanmış, dünyayı kokulandıran şehir doğmuş."
İrkilişim, hem bu anı sanki önceden yaşamış gibi hissetmemden hem de hikayenin sonunun iyi mi, kötü mü bittiğini anlamadığımdandı.
"Dünyayı kokulandıran şehir," diye yineledim. Güzel bir adlandırmaydı. Gözlerini bir an olsun çekmeyen Aral ise nokta misali özel oluşunu belirtmişti. "Ayrı bir şehir."
Bugün durgun gibiydi ama gözleri parlıyordu, göz bebeklerini ayırt edemiyordum aydınlık da olsa. "Sen de her şeyi biliyorsun A Plus!" diyerek durgunluğu dağıtıp çatalı aldım, üzerinden bir parça alarak ona uzattığımda çatal ve ben arasında gidip gelmişti gözleri. "Ye hadi," birkaç saniye dursa da devamında uzattığım parçayı yemişti, "Nasıl, nasıl?" Sabırsız soruma "Denemelisin," diyerek işaret etti.
Hemen bir parça aldığımda duyumsadığım tat ile gözlerim kapandı. Gerçekten tam vanilyalı bir kek olmuştu, pasta. Tayfun abi ve babamla yaptıklarımız gibi değildi ama bana bir şeyler de andırmıştı, vanilya beni geçen o günlere götürmüş olabilirdi. "Garip, yani güzel bir garip. Daha önce yediğim ve aradığım bir tat gibi, çok güzel." Tanıdık gelen tat yüzünden pastada gezdirdim bakışlarımı.
Bu aralar sık karşılaştığım bir durum, dejavu, bulunduğun anı daha önce yaşamadığın halde yaşamış gibi hissetmekti. Aral'layken bu sık sık oluyordu. Onu yakından tanımam her daim tanıyormuş hissi yaratıyordu büyükçe ihtimal. Bir 'gibi' benzetme cümleme yenisini daha ekledim, "Biliyor musun, seni çocukluğumdan beri tanıyor gibiyim."
"Gibiler fazla gibi." deyişiyle ona baktım. Zifirilerini çeker misin? Dediklerini anlamam gerek gibi. "Konuşalım mı artık?"
"Neyi?"
"Öpü," ağzımdaki keki yutmayı beceremezken soluğuma kaçtığı için bir öksürük geldi beraberinde. Cümleye devam edememesi içinse abartılı bir şekilde devam ettirdim öksürüğümü.
"Helal helal," diyerek önündeki suyu uzattığında içerek derin bir nefes aldım. "Kaçmamalısın Prenses."
"Kaçmıyorum,"
"Kaçıyorsun,"
"Tanrıların ruhumu almasını istemem, vanilya çiçeklerini sevsem de." Biraz önceki efsanesine göndermem, konu değiştirmekte üzerime olmadığını fark ettirmişti. İnatla bakışları içime içimeydi, "O prenses değilsin, Vanilila. Ayrı bir şehirsin." Zifirilerini çekmelisin.
Acı kahve kokusunu bir anda buram buram duyumsamış gibi anın etkisi kalbimde ağırlık bıraktığında derin bir iç çektim sessizce. Tüm kanlar oraya hücum etmiş de sıkış tepiş yeniden vücuduma göndermeye çalışır gibi atıyor ve yükünü hissettiriyordu. Sevmiyordum bu hissi, konuyu değiştirdim bir anda, "Bugün babamı gördüm rüyamda," diyerek. "Sanırım ay almasını söylemiştim. Aydan bahsetti çünkü."
Sen de vardın, ayın altındaydın.
"Beş-altı yaşlarımda sanırım, ay al diye geziniyordum. Daha küçükken ondan ay almasını istediğim için olduğunu söylemişti, sanırım özlediğimden uğradı." Değiştireceğin konuya Lila... "Yani Tayfun abiyi de, onu da özlüyorum ama sayende kötü bir his doğurmuyor bu."
"Ama dün gece kırıldın."
Ne yapıp ne edip açmıştı konuyu. Yerde olan gözlerim, her yerde gezindi. "Özür dilerim, ben, istemsizce,"
"Özür dilemeni gerektiren bir şey yapmadın." Yanlış yapmak özür diletmez miydi? Yanlış yapmamışsam, sen? Birini kırmak özür dilemeni gerektirirdi ama sen de özür dilenecek bir şey yapmadın. Sen kırmadıysan kendi kendime mi kırılmıştım? Kendi kendine kırılır mıydı insan?
"Sana söylediklerimi hatırlıyor musun, toy oluşundan bahsettiğim?" dediğinde bir an gözüm ona değdi, onunkiler ise hep bendeydi. "Belki kızacaksın şimdi bana, belki yine kaçacaksın ama doğruları vermem gerekir sana, senin için, kendini bulman için,"
Benim için beni reddettiğinden bahsediyorsun dün gece gibi, birilerinin iyiliği için onu itmek gerekliyse ona neden sarıldın? Yalancı seni, yalancı acı kahve. Dejavu. Ağrı. Anlamsız.
"Neden?" sorum hangisineydi bilmiyorum.
"Çünkü orada değil," derken sol göğsümü işaret etti, sonraysa işaret parmağını şakağına dayadı, "Buradayım Lila. Benimle her vaktinde baban ve Tayfun abinle yaşadıklarını anımsıyorsun, bana her baktığında onları görüyorsun, bakışlarında ben değil geçmiş anıların var, onlarla olan. Farkında değilsin, vardığında adımlarını atmanı istiyorum."
Başkalarını anımsatması mı itiyordu beni? Onunlayken hep babam ve Tayfun abiyi duyumsasam da... pekâlâ. "Anladım." Sanmıyorum. "Benim gitmem gerek, Özlem bekliyor da, yani ara demişti." derken eşyalarımı da alıp kapıya ilerledim.
"Lila," dediğinde durmak istemesem de bacaklarım isteğime uymadı. "Bir sözü daha var bilir misin?" diye sorduğunda neden bahsettiğini anlamadığım için ona döndüm. Zifiri, Aral, anlamam için çek onları.
"Yapraklara, dallara yeşillere, allara... yaprak dala, al yeşile yaraşır. Nice nice yıllara..."

"Nedenini sordun mu babana?"
"Daha gelmedi..."
"Biliyorum biliyorum, şimdiyi sormuyorum. Önceden."
"Her çocuk bir yaşa kadar gözetim altında ilerliyor demişlerdi. Ki Tayfun abinin çocukları da varmış ve öyleymiş. Meslek edinildiğinde aktif bir şekilde rol aldığımızı söylerlerdi."
Şüpheci bakışlarını üzerimde gezdiren Çağlar, garsonun elindeki kupalarla masaya gelmesiyle ona çevirdi bakışlarını. Üç bardaktan birini benim önüme koyup Çağlar'ın ve Özlem'in kupasını uzatırken Çağlar alarak "Eyvallah." demiş ve gidene kadar sessizliği sürdürmüştü.
Özlem'in şekerini katarken bakışlarını tekrar bana çevirdi, "Kitap okumayı sevdiğini söyledin, özellikle roman türünde çok bahsedilir dışarıdaki yaşamdan," derken sorusunu anlayabiliyordum. Aptala mı oynadın da bunları görmedin?
"Kitaplarımı babam seçerdi. Elbette bahsettiğin türde de okuduklarım oldu ama babamın da Tayfun abinin de açıklamaları hep yerindeydi, şüphe duygusunu pek bilmezdim." İnanmak vardı lügatımda her zaman, babaya inanç.
Kısılan gözleri Özlem'i bulduğunda bakışmaları ardından susarak konuşmuşlardı ki gözlerini yumarak onayladı onu. "Bir gün roman türünde bir eser çıkarırsam hayatına değinmek isterim."
"Çözümleyebilirsem haber veririm." diyerek şakayla karışık onayladım.
"Sen kendi hayatına bak aşkım, motor yarışları oldukça heyecan verici olur bence." diye araya giren Özlem, gönderme yapıyordu.
Çağlar'ın "Hani anlaşmıştık?" sorusuyla dudaklarını büzerken kahvesinden bir yudum aldı. "Şaka yapıyorum. Sadece yarınkine katılamayacağımı söylediğin için trip atıyorum, katılsam hiç başının etini yemem, gideriz, yarışırız, döneriz. Ama sen aksini yaptığın için yarın geçene kadar ağlayacağım." Konuyu alaya aldığı belliydi, sadece uğraşıyordu.
"Neden katılamayacağından bahsetmiştim." Çağlar'ın ben buradayım diye rahat ve açık olamadığı belli oluyordu, bir an iki sevgiliyi rahat bırakmak için kalkıp gidesim gelse de yeni gelmiştim.
Özlem'le telefonda konuştuğumda benim ardımdan Melisa'yla beraber kalktığını ve birkaç saat takıldıktan sonra annesine geçmeden önce Çağlar'la buluştuğunu söylemiş, beni davet etmişti. Geçen akşam konuştuğumuz araba yarışını Özgür'e sorduğumu da hatırlamış ve kesinlikle gitmemiz gerektiğini de vurgulamıştı.
"Tamam tamam, zaten annemlerde kalacağım birkaç gün, yarın muafiyet açıklanacak biraz onlarla vakit geçiririm."
Belli belirsiz sırıtan Çağlar işaret parmağıyla Özlem'in burnuna vurmuştu hafifçe, "Yine Karadeniz ağzına döneceksin anlaşılan?"
Özlem, "Fındık burnuma vurma, damarıma basma." derken Karadeniz ağzıyla konuştuğunda gülmemek için kendini tutan Çağlar başını aşağı eğmişti. "Buradan annemlere geçelim mi Lila? Sen de gel."
"Ben de geleyim." diyerek araya giren Çağlar'la şaşkınca gözleri açılan Özlem bir olmuştu. "Ne?!"
Tepkisine ikimizde gülmeden edemezken "Tamam tamam, sadece şakaydı." diye düzeltti.
"Şaka olmasın da ye babamdan çarpıyı." diyerek bana döndü, "Olur mu?"
"İzinleri olur mu?"
"İzne ne gerek var? Arkadaşımsın, hem anneme bahsetmiştim senden, tanıyor az çok seni."
"E gece,"
"Geceyi hallederiz."
"Ne olacakmış gece?" diyerek anlamayan bakışlarla araya girdi Çağlar. Neden sözümü kestiğini alt dudağını ısıran Özlem'den anlamıştım.
Geçiştirir gibi, "Takılacağız Lila'yla biraz ya..." dediğinde de nedene katkı sunmuştu ama Çağlar'ın bakışları pek inanmış gibi değildi.
"Hiç seninle yalan söylemeni gerektiren bir durum yaşadık mı güzelim?"
"Hayır,"
"O zaman?"
"Yalan söylemiyorum."
"Belli ki başka işleriniz var. Bir şeyleri saklamamak konusunda ne konuşmuştuk?"
"Of, tamam. Gece abimlerin yarışı var. Yani kimin bilmiyorum, abim yatırımcıymış ama aslında o öyle şeylere dahil olmaz, askeri lisede olduğundan bahsetmiştim ya sana, işte ondan. Dahil olmazdı ama Lila'nın dediğine göre dahil olmayı bırak yatırım yapıyormuş, duyunca çok şaşırdım. Gurur abi de yarışıyormuş hatta, inanabiliyor musun? Bir Kaleli... Şaşırdığım nokta yarışlara katılmaları falan değil, Lila yasal olduğunu duymadım dedi," sesi kısılmıştı. "Yasa dışı bir olaya karışmalarına şaşırdım, üniversite mi bozdu bunları?! İşte neyse, biz de gece yarışlarına gideceğiz."
"Duymuştum Kaleli'nin katıldığını, Şaman Tepesi'nde konuşuldu bayağı."
"Biliyor musun? Nereden biliyorsun?"
"Bu tarz yarışlar bağlantılı olur, organizasyonlar, yatırımcılar, para aklayanlarının yol altı aynıdır. Sarsılmamaları için birlik olurlar. Şaman Tepesi yarışları ise büyük kaldırır. Ben de şaşırmıştım açıkçası Kaleli'nin o kulvarlarda yüzmesine ama nedenleri hak verdiriyor."
"Nedenmiş?" diye araya girdim sabırsızca. Aslında bunu Aral'a da sorabilirdim, üstelik derdim ki benzetmiyorum seni babamlara falan, yasal olmayan işlere girmez onlar!
On sekiz yıl bir evde tutuldun, emin misin?
"Birçok söylenti dönüyor, genel neden belli olsa da bir şey demem yanlış olur. Kendisine sorsana, yakın değil misiniz? Daha doğru bir cevap alırsın."
"Evet, olabilir." Saçma sapan düşünce ve hallere kapılmazsam, olabilir.
Benden Özlem'e çevirdi bakışlarını, "Abin askeriyeden atılmamış mıydı?"
"Evet," diyen Özlem durulmuştu. "Kin tutmuş olabilir diyeceksin ama tutmaz."
"Emin misin?" Sorusuyla Özlem başını iki yana salladığında gülümsedi Çağlar. Yanağını sıkıştırırken, "Sorarsın, konuşursunuz." diyerek soru işaretlerini dağıtmasını sağladı. Çalan telefonuyla da ayrılarak arayan kişiyi yanıtladı. Karşıyı dinleyerek, "Değilim, acil mi?" sorusuyla Özlem'e baktı. "Tamam, geliyorum."
"Yine kim çağırdı?"
"Muhasebeci Kaan." diye yanıtladığında göz devirdi Özlem. "Bırakayım sizi de?" diyerek teklif sunduğunda saatine bakan Özlem "Olur, abim de gelecekti ama daha gelmemiştir." diye onayladığında kalkmıştık. Mekandan çıktığımızda bu seferde Özlem'in çaldığı telefonuyla duraksadığımızda "Abim..." diyen Özlem hemen açmıştı. "Abiciğim?.."
"Sen evde misin ki?" Sorusuyla karşı tarafı dinleyip gözleri kocaman açılmış bana dönmüştü. "Tamam, tamam. Beş dakikaya geliyorum, yani iniyorum." dediğinde anlamazca baktım ona, el kol hareketleriyle hızla ilerlerken beni de çekiştiriyordu. Arkadan ise Çağlar koşmadan yetişebiliyordu.
"Hıhı, evet beş." diye onayladı istemsizce yavaşlayarak elini havada çırparken, "Tamaamm..." deyip telefonu kapadığında bana döndü, "Lila! Koş! Ya da sen koşma konum atayım Çağlar bırakır seni ben koşayım çünkü ben evdeymişim sen ise yanıma gelmişsin ve aa! Şaşırmışım. Evdeyim demiştim olmadığımı öğrenirse bir daha yemez, annem de şıracı olur neyse sus sus, ben koşuyorum siz gelirsiniz, konum atarım!" Bir çırpıda söylediği şeylerle hızlı hızlı yürümeye başlamıştı. "Susuyorum ve koşuyorum, abiii!.."
O uzaklaşırken ardından, "Salak bu kız yemin ediyorum." diyen kişi Özgür'dü.
"Özgür?"
"Kaçak?" demesini beklemiyordum. Bakışlarım önüme kaydı şaşkınca, bahsetmiş olabilir miydi? Bilmesindi lütfen...
"Şey," derken, Çağlar, Özgür ve giden Özlem ardından bakakaldım.
Özgür, Çağlar'ı süzerken "Ne de salak kardeşim var..." diye söylenmişti.
Duruşu dikleşen Çağlar, elini cebinden çıkartıp daha düz bir konum elde etmişti. "Salaklık değil. Sadece sözlerine değer veriyor."
Çağlar'ın cümlesiyle pek eğlenceli olmayan bir şekilde sırıttı Özgür, "Doğru, benim de kendisi en değerlimdir. Ve değerlerime çok bağlıyımdır."
Dik bakışları ardına, "Eyvallah." diyerek öne doğru eğdi başını Çağlar.
El uzatan taraf Özgür'dü, "Özgür."
"Çağlar."
"Abisiyim."
"Bilirim."
"Eyvallah."
Ortam sebepsizce ve fazlasıyla germişti beni. Konuşmalarını da pek anlayamadığım için suspus kalmıştım yanlarında. "E sen evdesin diye gitti." diyerek Özlem'in gittiği tarafı işaret ettiğimde bana gülerek işaret ettiğim yere baktı, "Ufak bir şaka Lila'cığım. Azıcık tutuşsun, eve geçince alırım façasını."
Kaşlarımı çatarak ona baktım, "Telaşlandı!" desem de omuz silkti, "Yalan söylemeseydi."
"Yalan söyleyecek duruma getirilmeseydi." diye atıldı Çağlar. Bir an duyduğu cümleyle duraksasa da Özgür'ün bende olan bakışları ağırca ve hoşnutsuzca ona kaymıştı, "Abiciğime söz söyletmeyeceğim gibi abiliğime de söyletmem." diyerek elinin tersiyle Çağlar'ın göğsüne birkaç hafif vuruş atmıştı, "Üslubunu bil çocuk." Çocuk dediği kişi ondan yaşlarca büyüktü oysa. "Hadi Lila." deyip kolumdan tutarak ileriye götürdü. "Sadece,"
"Sus ve yürü Lila, lavuk fena damarıma bastı. Dua etsin kapalı alandayız." Hangi dediğine takıldığını anlayamamıştım, ilerlerken onu takip ettim sadece ve en alt kata inerek otoparka girdik.
Arabasına bindiğimizde açılan ekranda yine rap diye bahsettiği türde müzik çalıyordu. Listesindeki isimler de kendi taktığı lakaplar gibi ilginçti, Silinemeyen Şarkı diyordu ama silmeyi istemediğindendi belli ki.
"Size mi gidiyoruz?"
"Evet, annemlere."
"Şey," Annenin sözlük kavramını biliyordum sadece, hatta on sekiz yılımı toplasak kelimeyi dilime alışım bir elin parmağını geçmezdi. "Nasıl davranmam gerekiyor. Yani... anneler nasıl oluyor?" diye sorduğumda yoldaki bakışları beni bulmuştu.
Bir müddet ne diyeceğini düşünse de gülümsedi, "Bizimki biraz kırıktır, Özlem aktifliğini ondan almış, gidince şaşırma bir çırpıda her şeyi önüne serince."
On, on beş dakika süren yol sonunda bir evin bahçesinde durmuştuk. "Geldik." deyip arabadan birkaç şey alarak inmemi işaret ettiğinde aynı zamanlamayla inip onun ilerlediği yöne doğru gittiğimde bir kapı açıldı peşi sıra.
"Ulaa!.." diyerek şaşkınlıkla bir kadın belirdi kapıda. "Paçi Öz'üüm, yavukli keturmiş habu çaruk!" (Kız Öz'üm, bu çarık sevgilisini getirmiş!)
"Anam destur da deduğ'n duyir kula'an, Lila'dur o." (Annem sakin ol, dediğini kulağın duyuyor mu? O, Lila.)
Yanına ulaştığımızda annesi beni iyice süzdü, "Ha şu Öz'ümün Kalelu'nin yavuklisi deduğu Lila da?.. Tev... ula sen nağbayusun golun takmiş, gınuk?!" (Ha şu Öz'ümün, Kaleli'nin sevgilisi dediği Lila değil mi? Peki sen ne yapıyorsun koluna takmış, utanmaz?!)
Ağızlarını anlamakta zorlansam da tebessümle yanlarında konuşmalarını dinliyordum. Tayfun abi ve babam beni çalıştırırken ağızlardan örnek verse de bu kadar ayrıntılı bilmiyordum.
"Ya anam sultan bir dur da. İçeri geçelim kimse kimsenin yavuklusu değil. Hem ben senin neden memleket ağzına dönüp konu açtığını bilmiyor muyum? Nerede o kızın?"
"Nerede olacak canım odasında," diyerek sanki az önce hiç İstanbul ağzı bilmiyormuş gibi konuşan kadın şimdi gayet yerinde konuşuyordu.
"Ya tabii tabii," diye söylenen Özgür ardına Özlem annesinin arkasında belirmişti. "Abi!" dese de yanında beni görünce şaşkınca "Lila?" dedi.
"Selam."
"Abi niye yalan söylüyorsun aşağıdayım diye? İndim baktım yoksun!"
"İndin mi, depar atıp merkezden buraya mı geldin?"
"Nasıl?" diye soran Özlem'le göz devirdi. "Geçin hadi geçin, kızı da bekletiyorsunuz."
"Ula sabi akıl mı bıraktın insanda? Hoş geldin kızım hoş geldin, gir gir, çekinme geç." diyerek elini sırtıma dayayarak içeri aldı beni anneleri.
Özlem yanıma yanaşıp, "Bahçede mi karşılaştınız?" diye fısıltıyla sorduğunda, "Yok kızım alışveriş merkezinde." diyerek duyduğunu belli etmiş ve mutfağa ilerlemişti Özgür. "Anam açım ben!" diye de eklemişti peşinden.
"Alışveriş merkezi mi?"
"Sana şaka yapmış. Sen giderken arkamızda belirdi bir anda. Görmüş yani, hatta Çağlar'la tanıştılar."
"Ne?!" diye çığlıkla önüne dönüp abisine seslenerek mutfağa ilerlediğinde başını iki yana sallayan anneleriyle yalnız kalmıştım. Bir yabancıyla tanışırken gerilimimi hâlâ atlatamamış olmam can sıkıcıydı.
"Rahat ol kuzum rahat ol, tanırım ben seni. Özlem bahsetti. Ben de Nuray, bu sabilerin anası."
"Memnun oldum efendim,"
"Aman ne efendimi? Nuray teyze de, hadi gel gel," derken mutfağa yönlendirdi, "Kaynanan seviyormuş vallahi aha bu oğlan gelecek diye yapmadığım kalmadı..."
Özgür mutfaktaki yemek masasında başa oturduğunda Özlem söyleniyordu, "Ya abi ya, madem çıkacaksın karşısına beni niye yolluyorsun eve, iki caddeyi nasıl koştum haberin var mı?"
"Fena mı oldu göbeği eritmiş oldun?"
"Anne!"
"Bahçede çiçeklerim kaldı, onları besleyeyim de geleyim, uslu durun yoksa cıymuklarum ha!" diye alayla söylenip çıktığında annesi, Özgür, "Gel kız gel," diyerek masaya davet etti beni. "Otur bakayım sende." derken tek kaşını kaldırmış Özlem'e bakıyordu.
Karşılıklı sandalyeleri geçtiğimizde Özgür bir önceki hali aksine ciddiydi, "Seni ne zaman bana yalan söyleyeceğin kadar darladım?"
"Ya abi,"
"Ya abi yok Özlem, yalan söyleyeceğin ne yaptım?"
Özlem, önündeki tabağı inceleyerek, "Bir şey yapmadın." diye mırıldandı.
"Peki neden yalan söylemeyi tercih ettin, arkadaşlarımla kafedeyim demekte mi zor?"
"O zaman Lila yoktu yanımızda, bir anda arayınca da evdeyim deyiverdim işte."
"Gittiğin yerler bozuk olmadığı sürece sana karışmıyorum Özlem, bana yalan söyleme, yeter." Bitti sanırken "Ayrıca," diye de ekledi, "O lavuk da boş boş konuştu yalan söyletmeye mecbur bırakma gibisinden, hayırdır?" diyerek sorarca göz kırptığında Özlem dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ben biraz şey şey ediyor olabilirim."
"Ne ne ediyor?"
"Seni biraz öcü gibi tanıtıyorum ki bana yanlışları olamasın." diyerek sırıtan Özlem ellerini çenesinin altına koydu, "İşe de yarıyor, çaktırdın mı yoksa?!"
"Neyi?" Sorusuyla Özlem kalkmaya hazırlanırken "SALAK OLDUĞUNU!" diye bağırarak masanın öbür ucuna kaçmıştı.
"Ulan!" diyerek ayaklanan Özgür masadan bir kurabiye alıp yukarı doğru kaldırdığında gözü beni buldu, "Dua et şu kız burada," derken gülerek dil çıkardı Özlem.
Yerlerine geçtiklerinde Özgür masaya göz gezdirip "Lan ne acıktım ha! Dolandıra dolandıra iflahımı kuruttu senin A Plus." diye söylendiğinde anlamazca ona baktım. Aral'dan mı bahsediyordu?
"Aral'la mıydın?"
Tabağına birçok şey alırken Özlem'e dönüp bir boş tabak daha uzatmıştı, "Hamsili koysana." Özlem tabağı alıp yerinden kalktı.
"Hiç hamsili pilav yedin mi Lila?" dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. Balık ve pilavı yan yana düşünmekte zorluk çekmiştim. "Annem çok güzel yapar, kesinlikle dene." diyerek ocağa yöneldi.
"Aynen, yirmi dördü ya bugün dolandık durduk."
"Yirmi dördü ne oluyor ki dolanıyorsunuz?" sorumla tabağında olan ilgisi dağılmış ve duraksamıştı.
Bir süre sonra sırıtarak bana çıkardı bakışlarını, "Bir şey değil ya, çocuklara pasta dağıtıyoruz öylesine. Kız! Koysana şunları hadi," diyerek Özlem'e döndü.
Ne olduğunu anlamadığımdan sormak için dudaklarımı aralamıştım ki içeriye Nuray Hanım girdi, "Uiy! Daha doldurmadın mı kızın tabağını Öz'üm. Allah canını almaya," derken hızla yanıma gelerek tabağıma uzandı, eline bir servis kaşığı alarak masadakileri tabağa dolduruyordu hızla, tabağı kenara koyup buzdolabına yöneldi, "Katık niye koymadın kız?!" diye söylenip bir yandan yoğurt çıkarmış bir yandan da "Çay da koymamış daha, öldürecek bu kız beni," diyerek çayları koymaya başlamıştı. Hızına yetişildiği pek söylenemezdi.
"Annem yavaş ya kızın üç karış midesi var zaten hangi birini alsın?" diyerek doldurduğu tabaklarla masaya geri döndü Özlem.
Özgür gülerken annesi ters ters bakıp "Diyene de bak hele!" deyip önümüze çayları koymuştu.
Gülmemek için alt dudağını ısıran Özlem, bana bakıp tabağımı işaret etti, "O tabak bitmezse balık avlamaya gönderir bizi uyarayım."
Şaşkınca izlerken önüme koyduğu her şey için teşekkür ediyordum ama yetişemeyip kaçırdığım da çok vardı. "Ula çapuk tıkın da get, piz tetikodi edeceğuz," (Çabuk ye de git, biz dedikodu yapacağız.) Tekrar kendi ağzına dönen Nuray Hanım, Özlem'e arkasını işaret etti. "Keti bagayım ha şunu." (Getir bakayım şunu.)
Özlem kalkıp aldığı tabağı annesine uzatınca Nuray Hanım tabağı Özgür'ün önüne sürmüştü, "Hopcin de ye pak kaytarup keçme alurum aya'am altuna!" (Kara lahana yemeği de ye bak kaytarıp geçme, alırım ayağımın altına!)
"Ula sevmeyrum daa sevmeyrum!" (Sevmiyorum işte sevmiyorum!) elleriyle yemeği işaret edip annesine karşılık veren Özgür'e gülmemek için alt dudağımı ısırsam da tutamayıp bir kıkırtı kaçmıştı ağzımdan, onu ilk defa böyle görüyordum. "Aha kızın ağzına da malzeme verdik, ya sabır!"
"Ben senin bu salak hallerini anlatıyorum ki ona hep." diyerek bayık bakışlar atıp başını iki yana sallayan Özlem'le, ağzı aralandı Özgür'ün.
"Bak neler diyor abisine?" Nuray Hanım'a bakarak Özlem'i işaret etmişti.
Avuçlarını açıp yukarı kaldıran Nuray Hanım, "Allah'ım sen bana sabırlar ver!" deyip yerine geçti. "De zikkumlan cit rahat rahat takulsun kizlar." (Ye git de kızlar rahat rahat takılsın.)
"Ulan bana patladı kabak, oysa has dedikoduyla ben sağa celmuş idim."
"Ver bakayım neymiş?" diyerek önemsemeden tabağına odaklanan Nuray Hanım'la, Özgür lafa girmişti. "Huri Hanım'lar vardı ya ayazı diye tarla aldılar, goruk çikmuş!"
Duyduğu cümleyle çatalını bırakıp "Ulaa... deme!" diyerek şaşkınca oğluna baktı Nuray Hanım. "Şimdi mi söylenir bu len? Gideyim de arayayım." Ayaklanıp mutfaktan çıktığında sırıttı Özgür, "Teşekkürü sonra edersiniz, şunları bitireyim de kalkayım. Lila, sen eve geçeceksen bırakayım?"
"Hayır, akşama kadar benimle o." diye araya girdi Özlem.
"Allah Allah, uslu durun. Bak bu kız fırıldaktır, destur çek azıttığı yerde Lila."
"Gayet sakinim abi, bu birkaç aydır neyimi gördün?"
"Görmüyorduk da..."
"Abiciğim bugün ayrı, laubalilik yapıp seni sevgilimle mi tanıştırayım?"
"Sus kız sus, sevgilim diyor bir de! İştahta bırakmadın, anneme diyeyim de paketlesin şunları, ben kaçar." diyerek ayaklanıp bana da seslendi kapıdan, "Aral'a haber ver Mor Kız, çocuğu meraklandırma."
Aniden arkasını dönüp abisine baktı Özlem, "Neden meraklansın?"
"Sus kız sen, anama yavuklusu demişsin duydum."
"Ya ben öyle bir şey demedim, kendi kurdu. Senin yüzünden."
"Ula ben n'aptım?"
"Lila'dan bahsettiğimde, 'Özgür'de bahsetti Gurur onunla meşgul yüz görümlüğü bile vermez bu aralar dedi' dedi."
"Hee," diye bir nidayla eli ensesine giderken sırıttı, "Benim bit yememmiş, Gurur duymasın siker." deyip arkasını dönecekken kaşları çatık takılı kaldı, "Siz de bunu duymadınız."
Mutfaktan çıktığında Özlem bana döndü, "Ne konuştular?!"
"Kimler ne konuştular?"
"Ya işte abim ve Çağlar." diye açıkladığında geçen konuşmayı anlattım. Dudaklarını büzerek dinlediğinde hoşnutsuzca, "Of, gıcık olmuş abim." dedi. "Neyse ki çok konuşmamışlar, annemin de şıracılığı yakalandı, püh."
"Şıracılığı mı?"
Gülümseyerek "Hıı," dedi. "Gizli saklı işlerimde arkamı kolluyor hep, tabii yanlış olacak bir şeyse asla kollamaz da o ayrı. Anneler ve doğruculukları." derken göz devirdi.
Gülümseyip onu izlerken verdiği örnekle, “Doğruları mı verirler anneler?" diye soruverdim. Aklımda olan bir soru değildi, istemsizce çıkmıştı. Sorumla dikkati önündeyken bana çıkardı bakışlarını, "Ben dalgınlıkla öyle şey yaptım, özür dilerim ya..."
"Nasıl?" Anlamadığımdan verdiğim tepkiyle "Yani, şey," diye açıklama yapmaya çalışırken anlamıştım, "Saçmalama Özlem, ne özrü? Konuşmuştuk bunu. Hem anneler böyleyse çok sevdim ben, çok tatlı bir annen var."
"Sen bir de o tabaklar bitmediğinde gör tatlılığı!" diyerek ayak uydurduğunda gülerek devam ettim tabağıma.
Özgür'ün, Aral uyarısı aklıma gelince cebimdeki telefonu çıkardığımda Özlem'in alttan alttan beni izlediğini gördüm. Mesajı atarken aynı zamanda "N'oldu?" diye sordum.
Bu soruyu beklermiş gibi çatalını bırakarak öne geldi, "Anlaştığımız gibi tamam mı? Gece gidiyoruz, ben nerede olduğunu da öğrendim!"
"Niye gizlice gidiyoruz ki? Söyleyelim Aral'a götürür bizi işte."
"Hıı, arkadaş arkadaş gidersiniz. Aral deme bana, gıcık oldum Gurur abinin yaptığına. Bir de kafeden çıkınca peşinden geldi, arkadaşınsa arkadaş gibi davran."
"Kafede kalmadı mı?"
"Hayır, abimler kaldı ama o arkandan çıktı." Bu yüzden benden önce evdeydi. "Ben sadece o geldiği için gitmedim aslında..." sebepsizce hoşuma gitmemişti hissettiklerim.
Şu sebepsiz bahanesini uydurmayı bırak Lila...
"Şey, o ve Derin'i gördüm."
"Nasıl yani?"
"Bahçede, sarıldılar."
"Ne?!" derken yutkunamadığı için öksürük tutmuştu. Ayaklanıp telaşla su uzattım, "Dikkat et Özlem!"
"Ay kızım manyak mısın? Bırak dikkati ne diyorsun sen, ne sarılması?"
"Basbayağı,"
"Emin misin ya? Ben hiç görmedim, yani o gün değil, hiç hiç görmedim onların sarıldığını. İlişkileri boyunca bile öyle yakın değillerdi, tamam Derin yılışık bir tip ama o da çok yılışamıyordu adam put gibi olduğu için. Basbayağı sarıldıklarına emin misin?"
"Derin bir anda sarılıverdi işte." dediğimde göz devirdi, "Klasik Derin, herkese öyle yapışık o."
Keşke hemen kaçırmasaydım bakışlarımı, canımın sıkılışını kontrol etmeyi öğrenmeliydim yani. Görmek istemediğin bir durum bile olsa sonuna kadar izle.
"Aman, boş ver onları, Atalay'a ne demeli?”
"Ne demeli?"
"Sen gittikten sonra Melisa'yla takıldık ya biraz, ben çaktırmadan ağzını aradım. Bu Atalay kalıbımı basıyorum sana yürüyor. Hi," diye bir nida verdi, "Ama bak sakın Gurur abi gibi kapılayım deme, bu daha beter ondan. Ya of sen de durdun durdun bir açtın gözünü önünde sırtlanla kaplan!"
"Özlem!"
"Ne? Yalan mı?"
"Atalay arkadaşım."
"Ha sadece Atalay arkadaşın."
"Hayır, öyle demek istemedim."
"Ay Lila, yoksa karma mı yaşıyorsun? O sana, sen buna arkadaş..." diyerek tekrar tabağındakilere döndü. Ben ise yarım kalan selam mesajıma geri dönecekken zaten yanıtladığını gördüm.
Lila: Selam,
Aral: Selam Prenses.
Lila: Şey,
Lila: Ben Özlem'deyim. Yani ailesinin evinde Özlem'leyim. Gece onunla olacağım.
Aral: Tamamdır. Benim işler biraz uzun, Rıza'yı ara istediğin saatte alsın seni.
Aral: Bir de mutfaktan sonra göremedim seni, bir şey gösterecektim. Eve gidince kütüphaneye uğra istersen veya yarın birlikte uğrarız.
Lila: Ne gösterecektin?
Aral: Evde görürsün. :)
"Acaba," diye tekrar konuya giren Özlem'e döndüm. "Atalay'ı da bir düşünsen mi? Ne bileyim bu aralar kızlarla da pek görmüyorum kendisini."
"Bence biz direkt konuyu kapatalım, yarın muafiyet açıklanacak, kaçta gideceksin fakülteye?" Sorumla ayak uydurup omuz silkti, "Öğleye doğru gidelim bakalım, zaten belli sonuçlar."
"Olur, bir de ben Atalay'a söz verdim, onunla olabilirim sonrasında."
"Tamam tamam, senin için de iyi olur. Hadi o zaman kalk, sana odamı göstereyim!"

| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 2.55k Okunma |
276 Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |