
"Siyah kadar yalnız,
Mavi kadar sonsuz."
- Cemal Zarifoğlu
🥀
Yaşlı adam sol gözündeki lensi çıkararak sakince kabına yerleştirdi. Dudağındaki o küçük sırıtma ile kapağını kapattığı minik kabı lavabonun üstüne bırakıp başını banyo aynasına kaldırdı. Beyaz gözü ortaya serilirken dudaklarındaki pis gülümseme yavaşça genişledi.
Oyun oynamaktan zevk alıyordu.
"Daha yeni başlıyoruz, Karadeniz. " diyerek fısıldadı. "Benden aldıklarını misliyle ödeyeceksin. "
Daha fazla aynadan kendine bakmayıp gözlerini sertçe kendinden çekti. Eskiden aynaların karşısından çekilmeyen adam yıllardır kendine bakamıyordu.
Güzellik kavramı onun için çok önemliyken birde aynaya bakıp kendini bu duruma düşürenleri aklına getirerek düşünmesi öfkesini daha da harlıyordu. Duvara dayadığı bastonunu sinirle çekip alarak banyodan çıktı.
Merdivenlere doğru adımlayarak kaldığını ihtişamlı villasıyla ağırcana basamakları inmeye koyuldu. Aşağı indikçe gördüğü yüz ile sıkıntılı bir nefes verdi.
Evin her yerinden çıkmasından bıkmıştı. Yavaş adımları rastgele bir koltuğu seçerken yanaştığı ikili koltuğa önce oturmuş ardından hemen yanına da bastonunu yaslamıştı.
Ayakta dikilmeye devam eden adam içindeki hinlikle karşısındaki tekli koltuğa ağırcana kuruldu. Selvari yere eğik olan gözlerini ağırcana kaldırdı. Yavaş yavaş kaldırdığı gözlerini önce karşısındaki oturan adamın ayakkabılarına ardından bacaklarını saran takım elbisesinin pantolonuna hemen sonra gömlek giymiş üst bedenine ve en son gözlerine...
Cemil Karataş.
Fatih Ali'nin katili Cemşid Karataş ve Vatan'a millete ihanet eden Afra Karataş'ın babası, Cemil Karataş.
İntikam bürümüş gözleri tam karşısında oturan yaşlı adamın gözlerinde gezinirken yüzü hesap sorar bir nitelikteydi.
Normalde olsa belki Selvari'nin tek gözünün beyazlığından az da olsa çekinip gerilerdi ancak aylardır çektiği evlat acısıyla beraber gözünü boyayan intikam hırsı bu düşünceyi kökünden söküp atıyordu.
"Her gün evlatlarumun yasunu tutup saa intikam diye yakınurken sen oyun peşindesun! " diyerek dişlerinin arasından konuştu.
Selvari kaldırmış olduğu gözleriyle başı hala eğik bir biçimde dik dik baktı adamın hesap soran suratına karşı. Sol eli takımının ceketine kalkarken iç cebini yoklayıp işlemeli çelik bir kap çıkardı. Başı eğik olduğu konumdan dikleşirken yavaşça arkasına doğru yaslandı.
Ellerinin arasındaki çelik kaptan çıkardığı puroyu çakmağı ile yakarak dudaklarına dayadı. Çektiği derin nefesle baygın gözlerini hala karşısında oturan adama çevirdi. Çektiği her nefeste içe doğru göçen yanaklarıyla gözleri de kısılıp aralanıyordu.
"Eğer benim sahamdaysan ne yaptığımı sorgulamayacaksın." dedi sakince. Kalın yaşlı sesi oldukça pürüzlü ve hışırtılı bir tona sahipti.
"Ne zaman alacağuz intikamımızu! "demişti Cemil, Selvari'ye göre öfke dolu bir sesle.
"Zamanı gelince. " dedi Selvari asla rahat tavrından ödün vermeyerek. Hala purosundan birkaç nefes daha çekerken diğer kolunu koltuğun sırtına doğru uzattı.
"Ne zaman gelecek ha bu lanet zaman?"
Artık sinirleri gerilmeye başlayan yaşlı adam öfkeli kehribar gözünü ve beyaz gözünü Cemil'e doğru ters bir şekilde dikti. "Biraz daha bağırmaya devam edersen," demişti sakin sesi kendini yavaşça tehdit kokan sesine bırakarak. "O dilini kerpetenle sökerim." Kolunu koltuğun sırtından ayırarak ağır hareketlerle kendini yaslandığı yerden ayırdı. Ters bakışları hala varlığını sürdürürken oldukça soğuk ve bıkmış görünüyordu. "İşte o zaman anlarsın zamanın ne zaman olduğunu."
"Çeluk." dedi anında Cemil. Sesine ayar vererek kendine çeki düzen vermeye çalıştı. Sanki az önce tehdit edilmemiş gibi kendine hakim olmayı amaçlayan gözleriyle tekrar Selvari'ye bakmıştı. İçindeki giderek büyüyen yangınla kendine hakim olamıyordu bazen. Eğer bu adam olmasaydı şuan belki de ölüydü. Bunu her düşündüğünde ona uyum sağlaması gerektiğini biliyordu. "Nerde o? "
"Kimsenin bilmediği bir yerde. "
"Ona ihtiyacumuz olabilur, niye gönderdun? "
İhtiyar adam purosunun son dumanını üfleyerek yavaşça ayaklandı. "Çok soru soruyorsun. "
"Merak ediyrum. "
"Çok şey biliyor. " dedi Selvari öfkeyle. "Ağızı sıkı değil o piçin. Ne de olsa Azem Karavir'in oğlu. Ne varsa döker ortaya. "
"Seni gorkutan neler var ki onda? " Cemil şüpheyle ayaklanırken Selvari onu umursamadı bile. Fakat Cemil dikkatle onu süzüyor ve beyninin ona sunduğu düşünceleri bir bir süzgecinden geçiriyordu. "Çeluk içun Azem Karavir'un oğlu dedun, ya Çolak ne?" diye sordu. Sesi açık ara şüphe ve anlamsızlık kokuyordu. "İkisu da kardeş, farklaru sadece iyi sır tutup tutmamak mı?"
"Çok soruyorsun." diyerek gözlerini salonunda gezdirdi. "Bırak onu şimdi. Sevkiyat tamam, ödemeyi Sungur haledecek. Tırlardan biri Poyraz da. Diğer sevkiyat hazır olduğunda işte o zaman bağlayacağız. "
"Kafanda ne var? "
Yaşlı adam Cemil'e karşı arkasını dönerek onun görmeyeceği şekilde genişçe gülümsedi. "Uzun," dedi. "Soluklu, kanlı ve... Sonu ölümle biten bir oyun. "
"Acı? "
"He anlamda. "
İşte bu cevap Cemil'in de Selvari ile beraber gülmesine neden olmuştu.
🥀
SABAH SAATLERİ
Furkan ve Burak eğildiği yerden ilerlemeye devam ederek önlerine çıkan her bir adamı tane tane indirmeye koyuldu. Onlar sağ taraftan ön kapıya doğru adımlarken hemen sol taraftan her şeyi yeni öğrenen Murat sakin ve emin adımlarla ilerlemeye devam etti.
Hemen önünde elindeki uzun namlulu silahıyla bekleyen adama doğru yaklaştı. Tam arkasında durarak nefesini bilerek adamın ensesine doğru üfledi.
Hissettiği sıcak sert havayla adam telaşla Murat'a dönerken, Murat beklemeden ona ateş etmek için hazırlanan adama kafasını gömdü. Anında bayılan adam yeri boylarken Murat burnunu sertçe çekerek yoluna devam etti. Polis olduğu için iş dışında kimseyi vuramazdı. Bu yüzden bir birey olarak yakalamakla yetindiği adamın üzerinden geçerek ön kapıda duran yangazlara doğru adımladı.
"Ee? " dedi Murat kapının iki yanını kuşatan yangazlara. "Ne diye burada beklisunuz? Dalsanuza!"
Furkan ve Burak kısa bir an birbirlerine baktıkları gibi silahlarını bellerine taktılar. Aynı anda yaptıkları hareketle Murat kaşlarını çatarak ikiliyi izledi. "Ne oldu? "İkisi de bir an da taş kağıt makas yapmaya başlarken Murat bu defa şaşkınlıkla izlemeye başladı. "Napaysunuz ula?"
İki - bir Furkan öndeyken Burak son dakika durumu eşitlemişti. En son, son eli de Furkan'ın almasıyla Burak ellerini birbirine çarpıp dişlerini sıkarak elini alnına dayadı. "Tüh ulan! "
"Ahahaaa! " dedi Furkan uzunca. "Bu defa ben. " diyerek sinek gibi ellerini birbirine sürttü. "Vallahi kaşınıyordu ellerum. Belliydu bu defa kazanacağum."
"Ne yapaysunuz ulan? " diye sordu tekrar Murat.
Furkan içeri girerken Murat telaşla peşine düştü. "Dur." dedi Burak anında adamın önünde durarak. "Bekle, içerude zaten toplasan beş kişi ya var ya yok. " dedi.
Murat, Burak'a karşı göz devirerek, "Oğlum bu herufler yerun altundan bile ürerler. Bakma sen öyle beş kişi durduğuna! " diyerek öfkeyle çıkıştı. Arada aksanı gidip gelse de bu defa sorun etmedi.
"Ya bi dur. " dedi Burak gülümseyerek.
O sırada Furkan çoktan içeri dalmış ellerini kot ceketinin ceplerine yerleştirerek adamlara doğru adımlamıştı.
Gözleri kısa bir an eski lastikçinin alanına dizilmiş masalarda gezindi. U şeklini alan masanın bir bölümü ceviz kırıklarıyla kaplıydı. Diğer tarafı Antep fıstığı kabuklarıyla kaplıyken en uç köşe ikiye ayrılmış hamburger ekmekleriyle poğaçalar vardı.
Masanın bir bölümüne oturan adamlar minik beyaz hapları antep fıstığı kabuklarının içine koyarak birleştirirken aynı şekilde diğer bölümdeki adamlarda ikiye ayrılmış ceviz kabuklarına aynısını yapıyorlardı. Ceviz kabuklarının içinde bir büyük hap bir küçük hap olacak şekilde yerleştirip yapıştırırlarken en son ki bölüm poğaçanın ve hamburgeri içine hapların toz versiyonunu serpiştiriyordu.
Unla karışımı bitmiş, ekmeğin direkt kendisine geçiş yapılmıştı.
Aralarından biri başını kaldırarak gelene baktı. Kaşları çatılırken elindeki minik yapıştırıcıyı masaya bıraktı. "Kim lan bu? "
Furkan gülümsedi. Adamın sorusuyla herkes Furkan'a dönerken adamın yanındaki başka bir adam, "Bilmiyorum abi," diye cevapladı. Ardından diğerlerine dönerek, "Var mı bu herifi tanıyan?" diye sordu. Kimseden onay gelmeyince bu sefer kendisi kaşlarını çatarak Furkan'a döndü. "Kimsin sen? " diye sordu. Soru soran adam ayakta durmaya devam ederken elinde bir tepsi Antep fıstığı doluydu.
Dışarıdan bakınca Antep fıstığı, ceviz veya hamburger, poğaçaydı. Ancak içini bilene aslında çok farklı şeylerdi.
Tıpkı un sevkiyatı adında gelmesi gibi.
Allah bilir, dedi Furkan içinden. Daha hangi nimet vardı bu işin içinde acaba.
Bir eli cebinde yumruk olurken yüzündeki tebesümü bozmadan, "Karahanlı." dedi. İnsanlaeı zehirleyecekleri aklına geldikçe delirecek gibi olsada sakinliğini korudu.
Bu insanların neden böyle olduğunu asla anlamazdı. Sorgulardı ama asla anlamazdı.
Çünkü bilirdi. Bu dünya güzeldi. Bu dünya eşsizdi. Bahşedilen en güzel varlık sebebiydi.
Bizim suçladığımız bu dünya, aslında hala güzel ve eşsizdi. Sadece içinde var olan iyiler kadar kötüye mahkum olan insanlar vardı. Bu yüzden, sırf bu yüzden biz iyiler kötü insanlar yüzünden dünyayı suçlardık. Oysa bu yaşadığımız eşsiz dünyanın hiçbir kabahati yoktu.
Onu ve onun içindekileri kirletenler yine iyilerin aynı soyundan olan fakat karaktersiz ve binlerce yüzü olan yine biz insanlardandı.
"Karahanlı mı? " Oturan adama kaşlarını çatarak ayaklandı. Elindekileri masaya bırakmıştı. "Ne anlatıyoesun lan nerden girdin, nasıl girdin? "
"Kapudan," dedi Furkan arkasına kısa bir an bakarak. "Açıktu."
"Sen her açık bulduğun kapıdan girer misin böyle?! " Başka bir adamın sorusuyla güldü bu defa Furkan.
"Siz de her girduğunuz delikte açık mı bırakıraunuz kapıyı ha boyle?" Verdiği cevapla soru soran adam sinirlenirken silahını çıkarıp Furkan'a doğru doğrulttu.
"Çık git lan! " diye bağırdı.
Furkan elleri cebinde bir şekilde iki yana açtı kollarını. Böylece kot ceketide iki yana açılmıştı. "Burasu eski lastikçi değil mu? "
"Evet." dedi adam.
"E sizun patronunuzun adu Poyraz Kara değil mu? "
Adamlar birbirlerine bakakalırken baiaksı bu defa, "Evet! " dedi.
"E un sevkiyatı adu altunda uyuşturucu tırlarundan biri burada değil mu? "
Adamlar yine birbirlerine karşı bakakalırlarken bu defa hiçbiri cevap vermemişti. Çünkü bu bilgi gizliydi. "Kimsin lan sen! " demişti kendini başları olarak ele veren adam. Çünkü silahına davranmasıyla bütün adamlar silahına davranmıştı. Beş kişi diye girdiği ortam bir anda ona çıkmıştı. "Nerden biliyorsun tüm bu bilgileri? "
"Bilirum ben. "
"Kim olarak? "
"Karahanlı dedum ya sağır. " dedi Furkan gülerek.
"Karahanlı? "
"Furkan Karahanlı. " diyerek bu defa tam ad vermesiyle tüm adamlar durdu. "Bakmayun öyle yem görmüş tavuk gibi. Kaya Demur'un kardeşu, Furkan. "
Adamlardan biri, "Abi! Eski komutanın kardeşi bu! " demesiyle anında Furkan'a döndü. "Senin diğerin nerde! " Sorusuyla baialrı olan adam akşaleını çattı.
"Diğeri? "
"İkizi var bunun. " diyerek parmağıyla Furkanı işaret etti.
"Ağlama ağlama. " dedi Furkan burnundan gülerek. Bir an gözünde sanki babasına şikayet eder gibi olduğu için dağa geçmişti. Adamın ona doğru uzatılmış parmağıan baktı. "Bundan sonra anan da baban da aha bu adam. " diyerek başları olan adamı işaret etti ve yüsek bir sesle kahkaha attı.
"Ne anlatıyor lan bu! "
"Sen bırak benum ne dediğimu, baa sahibinuz nerde onu deyin. Abimden mesaju var."
Adamlar Furkanın sözleriyle sikahlaeının tetiklerini çekerken başları olan adam bir adım öne çıktı. "Sanane lan nerde! " diyerek öfkeyle bağırdı.
"Siz insanluktan ne anlarsunuz?" diyerek göz devirdi.
"Abi, bu herif ayağımıza dolanmasın? " demişti poğaçaların başında duran başka birisi. "Bence öldürelim. "
"Yarrağımı öldürürsün. " dedi Furkan kelimelerine ağırcana bastırarak. Aynı zamanda dizlerini bükmüş geriye doğru eğilerek öne doğru belini iterek doğrulmuştu. "Tövbe tövbe! " dedi sonrada gözleri ekmeklere giderken. "Konuşturisun beni ha nimetlerun önunde! "
"Ne diyor oğlum bu! " dedi adam yine delirme eşiğine gelerek.
"Sen anlamazsun. " diyerek kapıdan biri daha girdi.
"İkizi galiba bu. " dedi diğeri yanın nerde diye soran adam. Ele baiları olan adamla göz göze gelmesiyle çekinerek bakışlarını kaçırdı.
Furkan ise omzunun üstünden onun aksine beyaz bir kot ceket giymiş olan ikizine baktı. Aynı şekilde elleri cebinde içeri girerek hemen yanında durdu. "Noldu ikizum? Parti mu var? "
"Hee, " dedi furkan inine dönerek, "Kafa bulma partisi. Çekip çekip köşe kenarda bayulmaca ikizum. "
"Ooo." dedi Burak kaşlarını kladırarak. Gözleri masadaki hazırlıklarda gezindi. "Bakıyorum da partiye epey bir hazurluk edulmuş."
"Çıkarın lan şunları dışarı! Çoksa çekip vurucam az kaldı. "
Üç dört tane adam yangazlara doğru adımlamaya başlamasıyla iki kardeş yandan göz göze geldiler. Dudakalrındaki gülümseme yayılırken, bu gülümseme aslında birazdan ortalığın birbirne gireceğinin habercisiydi.
Adamlar yanlarına gelmiş tam dışarı sürüklemek için ikisinin de kollarına yapışacakken büyük mavi dağ arabalarını andıran kalın tekerleklere sahip bir araba sadece kapıyı değil camalrı gazeteyle örtülü dugarı ve aynı zamanda arabanın içeri girebilmesi için yapılmış bölümün örtülü demir kapılarını da sökerek içeri daldı.
Arabanın içeri dalmasıyla büyük arabanın arka pikabından Tim sırayla yüzündeki maskelerle yere atladılar. Baskın adımları yere değer değmez küçük bir toz bulutunu sekize katlayarak etrafa yayıldı.
"Emir büyük! " dedi Cihan hemen yolcu koltuğundan inip kapıyı kendine siper alırken. "Yarala ama asla öldürme! "
Kaya Timi ile iş birliğinde olduğu için her ne kadar görevde diye görünseler de şuan herkesde ve heryerde paralı asker olarak anılıyordu.
Dünki görevde atış serbest olsada bugün sadece yaralayabilirlerdi. Dün onca ölen insan ve ateş edilen insanların hepsi Sungur'un çalışan herifler iken bugünki adamlaeın hepsi sorguşanamsı gereken kişilerdi. Çünkü Büyük Bey denen adamın köpekleriydi.
Her sorguda çıkan en ufak bir bağlantı bile onları ulaşılamaz olan zirveye taşıyabilirdi.
Tim anında etrafa dağılırken çatışma çoktan başlamıştı. "Ananu bacınu!" Furkan topuğuna topuğuna doğru patlayan silahlarla zıplaya zıplaya kendini en yakın kolonun arkasına atarken Burak adeta uçarak kendini pestili çıkmış bir arabanın arkasına atıverdi. Terkedilmiş bu yerde öylece tekerleksiz bir biçimde duran aracın arkasına geçerek belindeki silahı çekip çıkardı. Tetiğini çekerek etkili bir hale getirmesiyle hiç vakit kaybetmeden önüne gelen ilk adamın omzundan sıktı.
İşleri zor olmasa da, karşı tarafın avantajı daha büyüktü. Çünkü bir taraf öldürmeye oynarken diğer taraf yaralamak taraftarıydı. Tim bu yüzden silah kulanmak yerine elinden geldiğince yakın temasa girerek daha çok yumruk veya kafa yoluyla etkisiz hale getirirken bu yerin bir üst katından tam on beş kişi daha çıkıverdi. İşte tam o zamandan sonra artık silahlar da devreye girmişti.
Arabaları tamir etmek amacıyla taktıkları makineler için çıkılan bu katta sadece takım edevat konulan bir oda daha vardı. Bu odadan tam on beş kişi çıkarken hemen ardından Poyraz denen adamda dışarı fırlamış neler olduğunu merak edercesine şaşkın bakışlarını aşağıdaki kargaşada gezdirmişti.
Sürücü kapısını kendine sper alan Murat görsel hafızasının kuvvetiyle gözlerini kısarak telaşa bürünmüş adamın yüzünü izledi. Tekrar geldiği gibi odaya geri giren adamla, "Yukarıda!" diyerek bağırdı.
"Bende! " Akın'ın onca sesin ve patlayan silahların arasından duyulan sesiyle herkes onu korumak için atağa geçti. Yüzündeki maske varlığını korurken ve onun kim olduğunu kimse bilmezken merdivenlere doğru atıldı. Ön taraftan çıkamayacağını ve arka tarafınsa kuşatıldığını bildiği için üst kata odasına geri dönmüştü. Akın ise adamın arkasından elindeki silahla hızla koştu.
Üst kattaki adamlar makinelerin direklerine saklanırken çoktan beş kişiyi devirmişlerdi. Aralarından biri pimini çektiği zehirli bir sis bombasını aşağıya atmasıyla ortamı yavaşça beyaz bir hava bulutu esir aldı. Furkan kolondan kendini yere savurarak kardeşine doğru yuvarlana yuvarlana arabanın arkasına geçti. Çünkü olduğu yere fırlatılan sis bombası öyle bir koku ve duman salmaya başalmıştı ki Murat bile arabanın sürücü tarafından yolcu tarafına geçerek Cihan'ın olduğu yerden çıkmıştı.
Sis bombalarının etkisiyle yukarıdaki adamların avantajları yükselmişti. Seyfettin ele başları olan adamın boynuna kolunu geçirerek onu gırtlağından sıkıştırdı. Diğer eliyle namlunun ucunu şakağına yaslayarak, "Ne bu heyecan, daha yeni başlıyoruz. " dedi ve geriye doğru çekerek arka taraftaki kapıya doğru çekiştirdi. Arka taraftaki kapı lastikçi dükkanıyla öndeki diğer dükkan olan züccaciyeyle birleşik olduğundan kapıyı açar açmaz, açılan kapı ile züccaciyenin dükkanına girerek çıkışa doğru adımlattı. O kadar tabak, çanak, fincan arasında adamı sürükleye sürükleye oradan çıkardı. Oranın sahibi olacakları önceden Tim tarafından anlatıldığı için yadırgamamış ve kasanın arkasınsa oturmaya devam etmişti. Onca patlayan silaha rağmen gözlükleri hala gözlerinde olan yaşlı adam kısa bir an bakışlarını kaldırmış, olan bitene bakmış ancak tekrar hiçbişey olmamış gibi sökülmüş bir çaydanlık kolunu yapıştırmaya devam etmişti.
Ahmet eski nişancı olsa da Sertaç ile beraber ön ve arka cepheyi olacak herhangi bir olasılığa karşı kuşatmışlardı. Seyfettin adamı çıkardığı gibi arabaya doğru iterek silahını ensesine geçirdi. Bayılan adamı tekrar arabaya taşımak için nefesini sertçe verirken gözleri kısa bir an Ahmet'in bulunduğu binayı buldu.
Bir elini kaldırıp baş parmağını işaret ederek yere eğildi.
Kendilerine ait gizledikleri, içinde bilgisayar sistemlerinin olduğu askeri zırhlı araç yerine öylesine getirdikleri bir arabaya tıkıp onu oraya kitlemek için adamı sırtladı. Şimdi durduk yere bir boklar yemeye kalkışmasındı.
O sıra içerisi daha da karışırken Furkan bir eli tetikte sıkarken diğeri poposuna gitti. Ardından cebine giderken, "Götüm titreyi. " dedi.
"Ne o korktun mu yoksam? " Burak nefes nefese sorusunu sorarak tekrar eğildi. Omzunun üstünden savrulup geçen kurşunla bağırarak küfür etmeyi eksik etmemişti.
"Ne korkmasu ulan! Telefonum titreyi. " diyerek eğildiği yerden telefonunu çıkardı. "Biri ari."
"Kim? "
"Eyvahh! " dedi Furkan alt dudağını dişleyerek. "Hazal." demesiyle Burak hemen yanında biten adamın yüzüne kafasını geçirdi.
"Lan kapat sonra cevap verirsun, adamlar dibimuza girdu!"
"Ulan nası kapatayum!"
"Lan ne demek nasu! Adamlar dibimuza girdu! Bir kaç kişi daha gelursa sıçaruz! "
"Ula açmazsam aha asul o zaman sıçaruk! Gelur buraya ha bu manyak! Telefonuma takip uygulaması girmuş!"
"Furkan! " dedi Burak yüzüne yediği yumrukla. Can havliyle bağırmasıyla Furkan korkarak açtı telefonunu.
"Söyle yavrum? "
"Niye geç açuldu o telefon! "
"Kusura bakma Hazal, çatuşmadayum! " dedi aksi bir tavırla. Aynı zamanda silahını ikizine saldıran adamın bacağına nişan aldı.
"Nerdesun! Çarşuda mu? "
"Ulan dalga geçme! Kapat arıyacağum hadi bak Burak'ı dövüyorlar! " diyerek ateşledi.
Burak'ın boynuna bir kolunu dolayan adam acıyla haykırarak diğer elini vurulmuş bacağına attı. Burak can havliyle kardeşine bakmaya devam ederken öne doüru eğilip adamı sırtından atmaya çalıştı.
"Onun eli armut mu topluyor, o da vursun! " dedi Hazal.
Adam Burak'ın üstünden yeri boylarken, Burak derin bir nefes vererek diğer tarafına döndüğü gibi karnına yumruk yemişti. Acıyla nefesi kesilirken ardı ardına öne doüru eğilerek öksürdü. O esnada onları fark eden iki kişi daha koşar adımlarla buraya ilerlemeye başlamışlardı.
"Çocuk dört kişinun arasunda kaldu az insaf be kızum, "
"Sen ciddisun." demişti en son Hazal. Duyduğu çatışma sesleri daha da arttığı için korkuyla, "Nerdesun sen Furkan! " diye bağırmıştı.
"Napacaksun sen nerde olduğumu, sen de mu tüfeği kapup geleceksun? "
"Evet! Gerekurse evet! "
"Kızum kapat arayacağum da! "
"Furkan bulurum yerinu."
"Sakun bak Hazal! Sinur etme benu, hayde! "
"On dakikan var! " dedi Hazal, Furkan kapatmadan önce. "Aradun aradun, aramadun basarum orayu!"
Furkan kapatır kapatmaz ikizine adımlayan iki kişiye ilerleyerek kavgaya girişirken Sergen de onlara doğu koştu. Aynı şekilde Bünyamin de ilerlerken söylenmeden edemiyordu. "Biz niye öldüremiyoruz lan! Dün gece ne güzel manyak gibi sıkıyordum. Şimdi elimdekini ateşlemeye korkuyorum. " derken çoktan birinin burnuna kafayı gömerek bayıltmıştı.
"Söylenme! " dedi Harun da hemen dibinde biterken. "
"Ee şimdi napacaz peki? "
"Komutanım ateşe verin dedi buraları. " Şahin dişindeki kibriti tükürürken derin bir nefes koyuvermişti. Bir aya nişanı vardı ancak bunca kargaşanın içinde nasıl yapacağını hala bilemiyordu. Özellikle görev içerisindeyken. Ertelemek zorundaydı.
"Teslim mi edeceğiz? " diye sordu Bünyamin kendine gelmek için nefeslerini sakince vererek.
"Büyük ihtimalle. " Koray da tam yanlarında durarak cebindeki minik fotoğraf makinesini çıkardı. "Herşeyin fotoğrafını istiyor. "
Koray'ın sözlerinden sonra ortam bir süre sessizleşirken dudaklarının arasına yeni bir kürdan sıkıştıran Şahin kısık harelerini silah arkadaşalrının üzerinde gezdirdi. "Benim bir tahminim var aslında." diyerek her bir yerin fotoğraflarını çeken Koray'a baktı. Ortalık yavaşça sakinlemeye başlamıştı. Son kalan adamı Sergen devirirken hepsi eline geçen bir adamı bağalamaya koyuldu. Birbirlerinden ayrıldıkları için tekrar paralı asker kodlarına girdikleri için Şahin sadece, "Masaya sunacak olabilir. " demişti. Kısa ve öz bir şekilde.
"Onu ciddiye alamlarını sağlayacak. " demişti Harun da aynı şekilde.
Akın son kez üç kere kitlenmiş kapıya omzunu geçirerek kırmasıyla kapı duvara savrulup çarparak tekrar ona doğru gelmişti. Bir eli kapıyı gelmemesi için tutarken odaya girmesiyle açık pencereye doğru koştu. Çoktan ölüm pahasına pencereden atlayan adamın arkasından hiç düşünmeden kendiside askeri botlarıyla çıkarak atladı. Sert zemine ayak bastığı an korkutucu bakan karanlık hareleri arkasına baka baka koşan herifin sırtına çevirdi. Bir eli Sertaç'ın olduğu yöne doğru havalanıp vurmaması için işaret verirken burnunu sertçe çekerek derin bir nefes aldı. Tekrar yerden havalanan gözleri koşan adamdayken kendisi de hiç vakit kaybetmeden koşmaya başladı.
Poyraz girdiği dar bir sokakta elindeki telefonla koşmaya devam ederken abisinin numarasını tekrar tuşlayarak aradı. Ancak tekrar ve tekrar ulaşılamamasıyla haykırarak koşmaya devam etti. "Aç şunu abi! "
Hemen arkasında ona yetişmek üzere olan Akın, "Canın yanmasın istiyorsan dur. " diyerek uyardı. Ancak Poyraz bu uyarıyla yavaşlamak yerine daha hızlı koşmaya başladı. Bu defa farklı bir numara tuşlayarak kulağına dayadı. Ancak açılmayan telefon ile bu sefer bokun içinde yalnız olduğunu anladı.
Koşmaya devam ederek kendini zar zor başka bir sokağa attı. Dar sokakata onca insanın arasında pazar alanına dalarak etrafı dağıta dağıta ilerlemeye devam etti.
Öyleki bir adamı kovalayan kar maskeli, yapılı ve siyahlara bürünmüş olan adam onun aksine pazar alandaki kimeye zarar vermemeye dikkat ederek elinden geldiğinde hızla ilerlemeye çalışıyordu. Ancak Poyraz bu defa önüne çıkan bir kızı saçlarında bağlı olan keşanından kavrayarak arkasına doğru Akın'ın önüne düşmesi için çekerek itti. Hafif sarı saçlara sahip olan kız kısık bir sesle acıyla inleyerek düşeceği esnada Akın belinden kavrayarak kendini frenlettii.
Kızın yemyeşil gözlerine bakakalırken can havliyle belinden kavrayarak geri dikleştirdi. Kız da aynı şekilde karşısındaki maskeli adamın kalın kollarına ellerini yaslayarak doğruldu.
"İyi misin? " Akın telaşlı gözlerini kızın üzerinde gezdirirken karşısındaki kız gözlerini kırpıştırarak yüzüne bakmaya devam etti. Yutkunarak başıyla hafif onaylamıştı.
Konuşmamasına karşı Akın sesini çıkarmazken başını kaldırarak sokağın sonunda başka bir sokağa dalan adama gözlerini dikti. "Gitmeliyim." Akın kızı bırakarak adımlayacağı esnada kız, Akın'ın kolunu nazikçe tutarak başından düşmek üzere olan keşanı çekip çıkardı. Altın gibi sarı ama bir o kadarda aralarında sarmalanmış kahveleriyle saçlarını, başını iki yana sallayarak serbest bıraktı.
Akın tekrar kıza dönerek ne diyeceğini beklerken kız keşanını hızla ince bir şekilde katlayıp Akın'ın sıyırmış olduğu sol kolunun dirsek üstüne bağladı. Çatışma arasında kurşun kolunu sıyırsa da bu tür durumlara alışık olduğu için umursamamıştı.
Kız bağladığı bezle geri çıkarak elini havalandırdı ve işaret dilinde teşekkür etti. Akın o an anladı ki kız, konuşamıyordu.
Karanlık gözleri titrerken üst üste yurkanmasına engel olamamıştı.
Kızın yeşil gözleri üst üste yutkunan adamın adem elmasına giderken boynundaki o kabarık izi fark etti. Küçük de olsa kalkmış olan maskenin altından kesik olduğu belli olan izi fark etmişti. Kız eliyle yolu işaret ederek arkasını döndü. Ona artık giderilsin dercesine işaret ettiği yoldan sonra karşısındaki adamın konuşmasına veya küçük bir teşekkür etmesine bile izin vermeden uzaklaşmaya başladı.
Akın kızın ardından kendini toparlaması bir kaç saniyesini alsa da koşmaya devam etmek için bir iki adım attı. Ancak durdu ve yola kısa bir an tekrar baktı. Görünürde kimse yoktu. Çoktan kaçmıştı. Cebindeki telefonu çıkararak Seyfettin'in telefonunu tuşadı.
"Bana o piçin konumunu at. " demesiyle kapatması bir oldu. Girdiği sokağın sonuna koşmaya devam ederken Poyraz çoktan kendine sığınacak bir delik bularak yıkılmak üzerek olan bir sitenin merdiven dairesine girdi.
Seyfettin baskından önce Sungur'dan alınan telefon numarasını takibe aldığı için nerede ve kiminle konuştuğunu biliyor, görüyor ve duyuyordu. Şuan bile zırhlı bir aracın içinde bilgisayarların karşısında dudaklarındaki zafer gülüşüyle yapması gerekeni yapmıştı.
Akın'a gelen konumla onun da dudaklarında bir tebessüm oluştu. Uzak değildi. Belli ki birileri onu alana kadar kendine saklanacak bir yer bulmuştu.
Akın seri adımlarla konumun olduğu yere giderken Poyraz çalan telefonunu yanıtladı. "Peşimdeler! " diye haykırdı. Bilinmeyen bir numara olduğu için Büyük Bey'e ait olduğu aşikardı.
"Kim? " Robot sesi Poyraz'ın kulaklarında yankılanırken derin ve sıkkın bir nefes verdi.
"Karahanlılar! " dedi bağırarak. "Peşimdeler! Abime ulaşamıyorum, sevkiyat iptal. Baskın yedim! Hani onlar yakınları olduğu konuma bakmazlardı! Adamların dibinde sevkiyat planı yaptık! "
"Kes ve dinle! " dedi sankince karşı taraf. "Abini yakalamışlardır, dünden beri ne ben ne de Yunanlar haber alamıyor. Mallar gecikti. "
"Sikerim mallarını! " diye haykırdı Poyraz. "Canım tehlikede diyorum! Birini yolla alsın beni derhal! "
Yüzüne kapanan telefonla aslında bu oyunda sadece bir piyon olduğunu anlamıştı. Bir küfür daha savurarak telefonunu kıracağı esnada ensesine yaslanan namluyla kalbi sanki yerinden çıkıcakmış gibi oldu.
"Savaşacaksan adil olacaksın. " dedi arksındaki ses. "Kuytu köşeye fare gibi girerek, olayla alakası dahi olmayan insanlara zarar vererek değil. "
Akın tam arkasında ona silah çekmiş bir vaziyette dikilirken Poyraz gözlerini yumdu. "Ne istiyorsunuz? "
"Çok şey. " dedi Akın kalın sesiyle. "Ama önce, adalet. " diyerek tıpkı kızın saçlarına asıldığı gibi Akın da adamın kısa saçlarına arkadan asılarak onu ikinci katın balkonuna ilerleterek sertçe savurdu.
Yere çakılan adam korkuyla bağırırken dizlerinin üzerine düştü. Ağrıyan bedeniyle inim inim inlerken Akın hızla basamakları bir bir indi. Tekrar, toparlanamadan ayağa kalkmaya niyetlenen adamın ensesinden yakalayıp kendine kaldırarak kafasını geçirdiği gibi bayılttı. Kaçmasıyla uğraşamyacağı için yaralı olmayan omzuna adamı yüklenerek adımlamaya başladı.
Furkan elindeki çakmağı ateşleyerek çoktan etrafı benzine boğan adamlara baktı. "Çak çakmağu yansun ha buralar. " dedi kendi kendine.
Koray fotoğraf çekmeyi bitirerek başıyla onayladı. Akın nefes nefese kalsa da kendini belli etmeden uyanmaya yakın olan Poyraz'ı tıpkı bir çuval fırlatır gibi yere attı. Yere düşen adam kendine gelirken, "Ne... " dedi. "Ne istiyorsunuz bende... Benden? "
Furkan sırıtarak adama baktı. "Dur daha bitmedu. " dedi.
"Koluna noldu?" Akın'ın yanında duran Şahin dirseğinin hemen üstünde sarılı olan keşanlıya baktı.
"Önemli değil. " Akın'ın kısa cevabıyla Furkan devam etti.
"Dün gece abinu patlattuk, bugün de seni bir patlatalum da bakaruz sonrasuna."
Poyraz duyduklarıyla başını kaldırırken, "Yok." dedi. "Hayır." desede Furkan durmadı. Elindeki zippoyu ateşin başlangıcına fırlatarak tutuşmasını sağladı.
"Önde ki dükkan boşaltıldı dimi? " Harun'un sorusuna karşı Sergen başıyla onayladı.
"Boşaltıldı ama bir şey olmaz dükkanına. Kapı çelikten. Duvarlar beton. İçerisi söndürüldüten sonra tekrar işinin başına geçebilir. "
Koray alevlerin videosunu da telefonuna kaydederken bu defa adamların fotoğrafları çekmeye koyuldu. Sırayla yerde bağlı bir şekilde dizlerinin üstünde oturan adamlaeı çekerek geri çıktı. En son bir kaç kareye de Poyraz'ı alarak makineyi yüzünün hizasından çekip tekrar cebine attı.
"Abim yaşıyor mu?! "
Poyraz'ın sorusuna karşı burnuna peçete sokan Burak omuz silkelerek, "Allah bilur." dedi.
...
GECE YARISI - Sabaha karşı.
04.23
"Konuş, yoksa ben konuşturacam!" dedi Kaya elleri cebinde bir vaziyette.
Sungur getirildiği an boğa gibi üzerine saldıran adama başını kaldırarak baktı. Üzerinde sadece kana bulanmış beyaz bir gömlek vardı. Dayağın ardından kıyafetlerini parçaladığı için takımın ceketini yere fırlatmışlardı. Tekrar başını eğerek ağızının içindeki tükürükleri yere boşalttı. Gözlerini kısa bir an yumup açarak başını iki yana titretti. "Ben... " dedi tekrar başını eceline doğru kaldırarak.
Kaya başını daha da dikleştirerek yanına oturması için konulan tabureye ayağını kaldırarak dayadı. Yerdeki adamın üzerine sadece bir milim eğilerek, "Sen ne? " dedi. Fısıltılı sesinin ardında yatan fırtına onu gözleriyle ele verirken Sungur başını yavaşça iki yana salladı.
"Benden ne istiyorsun? "
Kaya, Sungur'un saçma sorusuna karşı sinirle güldü. "Bırak zaman kazanma ayaklarını! Yemem ben,"
Sungur oturduğu yerden sertçe yutkunarak hemen arkasında kalan arka dorsesi açık hatta bir kaç malı yere atılmış tırının haline baktı. Göz ucuyla görebildiği kadar izledikten sonra tekrar Kaya'ya döndü.
Oldukları geniş arazi onları küçücük kılarken Ahmet, Kaya'nın hemen bir adım gerisindeydi. Ahmet'in de aynı şekilde hemen bir adım gerisinde duran Cihan ara sıra gözlerini etrafta gezdirerek ters bir durum olup olmadığını kontrol ediyordu.
Tim hala gitmemiş, paralı asker olarak sekizi de oldukları arazide hemen kenarda hazır olda bir vaziyette sıraya dizilmişlerdi.
Hepsi Karadeniz'de Reis olarak adlandırılan komutanlarından emir beklerlerken gözleri bir kaç saniyeliğine olsa bile karşısındaki adamı sorguya çeken komutanlarından ayrılmıyordu.
"Duyduğuma göre, malların rotası İstanbul? " Kaya'nın sorduğu soruya karşı çenesinden kan süzülen Sungur başka çaresi kalmamış şekilde zorlanarak başıyla onay verdi.
"Yani ben anlamayim. Şimdi bu mallar, " dedi Burak bir kolu göğüsünde diğeri çenesine kalkık bir şekilde. Parmaklarıyla çenesini ağırcana sıvazladı. Gözlerini kısarak Kaya'nın hemen önünde bağlı bir biçimde dizlerinin üstüne oturtulan adama baktı. "Taaa, Yunanistan'dan gelmeyi mi? " diyerek elini çenesinden indirdi. İki elini de dizlerine dayayarak abisinin yanında tam önlerinde duran Sungur'un üzerine eğildi. "Ne işi var burada, Rize'de? "
"Bak oni doğru dedun İkizum. " diyerek bu defa araya Furkan girdi. "Hani ben anlamayim. Sen bu mallaru deniz yoluyla almak zorundasun, okey. " diyerek gözlerini kısa bir an herkes de gezdirdi. "Tamam, coğrafyam hiç iyi değuldu ama Yunanistan'dan hani denuz yoluyla geldunu biliruz ya. " diyerek yine şüpheyle baktı herkese. "Dimi, birleşuk kara yoktur herhalde? "
"Furkan, tamam. " dedi Burak uyarırcasına. Eğildiği yerden doğrularak ikizine karşı gözünü devirdi. Derslerle hiçbir zaman arası iyi değildi zaten.
"Evet. " dedi en son Sungur zar zor nefes vererek.
"Hah! " dedi Furkan gaza gelerek.
"Deniz yoluyla, gemi aracılığıyla aldık malları. "
"Haaah!" dedi Furkan uzunca zevke gelerek. Sonra ise duruldu. "Başka hangi yolla geturecen ulan deniz yoluyla? Yüzerek mi, kılçuk! "
"Furkan." dedi Kaya. Bu defa kendisi uyarırcasına adını tekrarlayıp kolunun dirseğini kürsüde duran ayağının dizine dayayarak eğildi. "Devam." Net sesi Sungur'u yutkunmaya itti.
"Konuşsam bile o malları bana vermeyeceksin dimi? "
"Ha şuni bileydun." dedi Furkan yine araya girerek. Burak dirseğiyle kardeşinin karnını dürterek susması için uyardı.
"O mallar artık senin değil. " dedi Kaya hazır cevaplılığıyla.
"Olmamıştı zaten. " dedi Sungur da aynı şekilde gözlerine anında dağılan öfkeyle.
"O ne demek? " diye sordu Burak.
"Çaldın mı ulan yoksa, dümbelek! " Furkan'ın hidetiyle Ahmet yanında biterken araya girdi.
"Mümkün değil. " demişti Ahmet.
"Neden? " Burak ve Furkan aynı anda sordukları soruya karşı Cihan kenara geçerek ellerini önünde kavuşturdu.
"Çünkü Yunanlar da en az Ruslar kadar mallarına düşkün heriflerdir. "
Ahmet onaylayan bakışlarını Cihan'dan çekerek devam etti. "Sırf bu tozlar için ölürler de, öldürürlerde." dedi.
Kaya öfkeyle Sungur'un yakasına yapışarak kendine doğru çekiştirdi. Elleri plastik kelepçeyle arkasında bağlı olan Sungur yere yığılma tehlikesi yaşasa da şuan hiçbir şey karşısındaki adam kadar korkutucu değildi. "Anlat! " Adamın öfke dolu koyu gözleri sanki her an onu kurşuna diyecekmiş gibiydi.
"Rus... " dedi Sungur. Her bir uzuvu titremeye başlamıştı. Önce kendini gecenin soğuğundan dolayı titrediğine inandırmaya kalksa da kendisi de çok iyi biliyordu ki karşısındaki adam onu olduğu yerde korkudan titretiyordu. "Ruslarla iş yapamıyoruz."
"Vah vah, tüh. " dedi Furkan ağızının içinden.
"Ne üzüldum. " diyerek devam ettirdi sahte üzüntsünü Burak. "Napalum lan biz senun yapamadığun işlerlerunu, sadede gel!"
"Durun." dedi Kaya. Ardından Sungur'un yakasını bırakamdan gözlerine bakmaya devam etti. "Devam."
"İş... İş yapamadığımız içinde Yunanlarla devam etmek istedik. "
"-dik. İstedik. Kim, sen ve kim? " dedi Kaya daha da eğilerek. Üst üste yurkundu Sungur. Konuşmadı. Kaya dişlerini sıkmaya başlarken, "Konuş! " diyerek hırladı.
Sungur zar zor gözlerini yumarak tekrar araladı. Ardından başını iki yana salamasıyla Kaya'nın dudaklarında tehlikeli bir gülüş peydahlandı. Ayağını tabureden çektiği gibi Sungur'un yakasından çekiştirip kafasını gömdü. "Şenlik başlasın beyler!"
Komutun gelmesiyle Tim, her birinin ayaklarının önünde bulunan benzin bidonlarını kavrayarak tırın etrafını sardılar. Dökdükleri her bir litre sıvıyı, Kaya adamın yakasına tekrar yapışım onu çevirerek izletti.
"İzle." dedi.
Sungur bu defa daha da titremeye başlarken yutkunamadı. "Yapma." diye fısıldadı. "Yapma."
"Konuşursan belki. " dedi Kaya da aynı şekilde. Sungur ellerini çekiştirerek bileğindeki kelepçeden kurtulmaya çalıştı. Oysa kurtulsa bile o kadar adamı aşacak güç yoktu onda.
"Yapmaa!" diyerek bağırdı. "Yapmamalısın! "
"Hadi ya! " dedi Furkan kollarını göğüsünde kavuşturarak giydiği deri ceket üzerinde gerilirken, "Kim diyor? " diyerek sormayıda es geçmedi.
Tim anında boşaltıkları bidonları da tırkn arka tarafına savurarak geri çıktı. Ahmet zevkle sırıtarak takımının iç cebinden çıkardığı zippoyu yakarak açtı.
Yanan minik ateş, Sungur ve Kaya dahil olmak üzere orada olan herkesin gözlerinde parlamaya başlamıştı. Ahmet, Sungur'a ait olan ceketi eline alarak o minik ateş sayesinde yavaşça tutuşturdu.
Ahmet, yanan takımın ceketiyle gözlerini komut almak için Kaya'ya dikti. Kaya başını minik bir açıyla sallamadan hemen önce çenesine kadar titreyen adama kısa bir bakış attı.
Ahmet'in arkasını dönmesiyle Sungur can havliyle bağırdı. "O mallar bana bile ait değil çünkü parasını ödemedim! Onlar hala Yunanların! Yakarsanız musallat olmaktan asla çekinmezler! "
Sungur'un sözleri herkesi durdururken Furkan güldü. "Bize ne oğlum? Alurken bize mi sordun? Musallat olacaklarsa saa olacaklar. "
"Yakan sizsiniz ama! "
"Ödemeyen de sensun dangalak! " dedi Burak.
Seyfettin ikizlere bakarak güldü. Sanırım şuan en cana yakın tek kişi onlardı. Komutanı zaten azrail gibiydi. Şuan şu ortamda izlemekten zevk aldığı kişiler bir, bu ikisiydi. Diğeri ise birazdan patlayacak olan tırdı.
Ahmet eline ulaşmaya başlayan alevlerle artık komutu almaya hazırdı.
"Büyük Bey. " dedi Kaya. "Bana cevap ver, Büyük bey denen adamla ne gibi bir iletişiminiz var? "
"Yemin ederim! " dedi Sungur can havliyle. "Onunla sadece telefonlarda görüşüyorduk! Onda bile her seferinde, tek seferlik hatlar kullanıp ses değiştirme sistemi kulanıyordu."
Sungur'un susmasıyla Kaya yakasından sirkeleyerek, "Devam!" dedi.
"Bu kadar! "
"Devam! "
Sungur gözlerini yumarak tekrar araladı. "Yun- Yunanistan'dan Rize'ye gelmesinin sebebi... " dedi ve duruldu. Ahmet artık elinin yanacağını düşünerek tıra bir adım atmasıyla Sungur bağırdı. "Büyük Bey burada! Rize'de! " diyerek haykırdı.
Her bir cümlesi ortamda bomba etkisi yaratırken herkes kısa bir an birbirinin yüzüne bakmıştı. Özellikle Tim gözleriyle konuşurcasına birbirlerine uzun uzun bakınmışlardı. Gerçekten de beklendiği gibi buradaydı ama neden?
"Devam ulan! " dedi Furkan Sungur'un önüne gelerek. "Adamun eli yandu, acele et yoksa acumaz yakar Allah'uma! Neden burada, niye mallar buraya geldu?Büyük bey burada diye mu? O vakit neden tekrar İstanbul'a gidecek? Konuş! Konuş ula, konuş yoksa sikeceğim belanu!"
"Neden burda bilmiyorum! Vallahi bilmiyorum! Dedim ya, sadece telefonda görüştük! Sesi bile gerçek değil kaldı ki sesini dâhi bile bilmediğim adamın yüzünden haberim bile yok! Mal buraya geldi çünkü iki değil üç tır sevkiyata açıktı! Gemiden yüklenen her bir tır önce Rize'ye geldi. Burada bir tırı... " dedi ve tekrar susarak yutkundu. Zar zor başına daha fazla bela almamak için dudaklarını derin bir nefesin ardından hızla araladı. "Masanın diğer üyesi, benim kardeşim. O da Büyük Bey'e çalışıyor. Üç tırdan birini onun deposuna teslim ettik. Diğer ikisi de Büyük Bey'in denetiminden geçerek malların sahte olmadığının tespitine girdi. Daha sonra tır değişimi için üst tarlaların yoluna girdik ama siz!.. "
"Yeter bu kadar. " dedi Kaya. "Kardeşin, " diyerek bu defa saçlarına yapışarak onu geriye doğru çekiştirdi. "Poyraz mı? "
Sorusuyla Sungur gözlerini kapatıp açarak onayladı. Soyisimleri aynıydı. Kara.
Sungur Kara ve Poyraz Kara.
"Depo, nerde? "
"Limanın... " dedi zorlanarak. "Aşağısında kalan zücaciyenin arkasındaki eski terkedilmiş bir lastik dükkanında. "
"Peki, son soru, neden İstanbul? Orada dağıtıma çıkaracak kişinin adı ne? "
"Bilmiyorum, "
"Konuş ulan yaymayayum ağızınu kemençeyle!" Sungur zorlanarak ona bağıran Furkan'a baktı.
"Yemin ederim bilmiyorum! Bende gittiğimde tanışacaktım! "
Kaya saçlarını ve yakasını bıraktığı adamla eğildiği yerden doğruldu. Kara bakışları intikamla yanarken öfkesi derindi. Ellerini havaya kaldırdı. Alacağı cevapları şimdilik almıştı. Eli yanmaya başlayan adamına dönerek başıyla minik bir işaret verip,"YAKK!" diyerek haykırdı.
Bu anı bekleyen Ahmet elini yakmaya başlayan ceketi tıra doğru savurdu. Havada süzülen ateş topu tıra savrulması ve yere konmasıyla anında iki yanınıda ateşe bürüdü.
Alevin yayılmasıyla Sungur bağıramadan tutuşmaya başlayan tırla ağızı beş karış açık kaldı. "Hayır." dese de artık her şey için çok geçti.
"Ben sana dedim. " dedi Kaya rahat bir şekilde ellerini ceplerine atarak. "Sana topraklarımda veya Ülkemin herhangi bir yerinde farketmeksizin o pis tozu geçirmene izin vermem dedim! " Yerde dizlerinin üstünde öylece duran adam yayılan alevlerin nasıl gökyüzüne doğru hızla havalandığı seyrederken Kaya tekrar yakasına yapışarak, "İzin verdirmem dedim! " dedi. Yere savurarak düşmesini sağladı. Herkes tırdan uzaklaşırken Sungur öylece yan bir şekilde yattığı yerde ağızı burnu dağınık bir biçimde yanan alevleri izledi.
Kaya adım adım geri çıkarak ellerini arkasından kavuştururken hemen sağında ve solunda kardeşleri vardı. Furkan solundayken Burak sağındaydı. Hemen onlarında bir arkasında Cihan ve Ahmet vardı. Tim ise daha da arkada durarak yine aynı şekilde sırayla dizilmişlerdi. Önlerinde olup biteni izlerken gözleri tek bir odaktaydı. Komutanları. Her ne kadar bir görevde de olsalar canlarından çok komutanlarını da korumak için buradaydılar.
Tırı izleyen herkes bir kaç saniye sonra aracın patlayacağını bildikleri için arabalara dağılmaya başladılar. Sungur öylece yattığı yerden donmuş bir vaziyette izlemeye devam ederken bir anda kendine geldi. Titremeleri kaldığını yerde devam etmeye başlamıştı. "Nerdesiniz! " diyerek etrafına bakmaya çalıştı. Ancak yanan tır ile baş başa kaldığını ve patlamak üzere olduğunu görmesiyle korkusu ikiye katlandı. "Beni de alın! "
Haykıran Sungur'a karşı Kaya dağ arabasına binmeden önce diğer adamlarına göz attı. "O kadar uzaklıktan bişey olmaz. En fazla ateş parçaları yağar üzerine. Biraz da savrulur. Patlamadan sonra depoya çekin. Gözünüz üzerinde olsun. "
"Emredersin Reis. "
Kaya aldığı onayladı arabasına atlarken aklında tek bir isim vardı. Yine olanlardan dolayı bir türlü gidememiş veya kalamamıştı yanında. Böyle durumlarda sürekli aklının bir ucunda olması canını sıksada seviyordu.
Sürekli onu düşünmeyi seviyordu.
...
Kaya oturduğu şirketin koltuğunda önündeki belgeleri incelerken elindeki kalemi çevirerek oynamaya devam etti. Bir dirseği oturduğu tekerlekli sandalyenin dirseğine dayalıyken kaşları düşünceler içinde çatılmıştı.
En son düşündüğü şeyin karşılığı ile önündeki belgelerden sadece ikisini imzalayarak kağıtları toplayıp düzelmesi için masaya karşı dikleştirip vurdu. "İçinde imzalamadığım bazı belgeler mevcut. " dedi masasının hemen önünde elleri birleşmiş saygıyla bekleyen asistanı Seren'e karşı.
Kadın mum gibi önünde dikilerek ağırca yutkunur duruyordu. Her ne kadar bu zamana kadar Kaya'dan azar işitmemiş olsa da öfkesinin ne kadar kavurucu bir hiddete sahip olduğunu biliyordu. Gerçi şirkette bilmeyen kalmamış olsa da onu öfkelendirmemek adına eskisinden daha temkinliydi. Sadece o da değil, şirketteki herkes Kaya'nın nasıl biri olduğunu bilmelerine rağmen öfkelerini üstlerine çekmemek için ellerinden gelen herşeyi yaparlardı.
Seren masaya doğru bir adım atarak patronunun ellerindeki kağıtları temasa girmeden aldı. O kadar temiz ve tertipliydi ki herşey onun için bir düzen içinde olmalıydı.
"Ancak, diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. " diyerek devam etti Kaya dirseğini sandalyesinden ayırarak. Elini çenesine yaslayıp dirseğini bu defa masasına yasladı. "Kafama yatmayan maddeler var. " Elindeki kalemi bu defa karşısındaki kadını strese sokacak şekilde masaya belli aralıklarda oluşan ritimlerle vurmaya başladı. "Senden ricam o maddelerin üzerinden geçmen. Eğer bu projeleri kabul edeceksek iki tarafında istediği gibi bir proje tasarlamam şart. "
"Kaya Bey. " dedi Seren çekinsede kendinden emin durarak. "Sizin emrinizde ki mimarlarımız bu iş için hazır. Sadece sizden gelecek olan komutu bekliyorlar. "
Kadının nazik tavrına karşı Kaya kaşlarını kaldırarak reddetti. "Bu proje büyük bir proje. Belkide bir şehir. O derece büyük bir projeyi şirketim adına tuttuğum çalışanlardan ziyade kendim yapmayı tercih ederim. Elbet onlarında yardım edeceği noktalar var ancak ben buranın sahibi olarak sadece oturarak iş yürütmek istemiyorum, Seren. Umarım anlatabilmişimdir. Artık el atmam gereken durumlar var. "
"Anladım efendim. " dedi Seren geri adımlayarak. "Szi nasıl uygun görürseniz. Ben dediğiniz gibi tekrar bir gözden geçireceğim. "
"Tıpkı karşı tarafın sunduğu gibi bizim içinde bir kaç madde sıkıştır. "
"Tamamdır, var mıdır başka arzunuz? "
"Sağol Seren. " diyerek Kaya tekrar işine dönerken Seren başını hafif eğerek minik bir selam vermiş ardından kapıya doğru adımlamıştı. Kadın çıkarken Kaya da sandalyesinden ayaklanarak ellerini siyah kumaş pantolonunun ceplerine yerleştirdi.
Masasının arkasından çıkacağı esnada kapısı çalmasıyla tekrar duruldu. İçeri Halis Bey'in girmesiyle başıyla minik bir selam verdi. "Hoşgeldin dayı. "
"Hoşbuldum evlat. " Halis Doktor ilerleyerek masanın önündeki deri koltuklardan birine oturmasıyla Kaya da tekrar koltuğuna oturmuştu.
"Durumlar nasıl? "
Halis sıkıntıyla bir an Kaya'nın yüzüne bakarak, "Parmak alçıdan çıktı. " dedi.
Halis Doktor'un yüz ifadesine karşı, "Ee, bir daha mı kırayım?" diyerek sordu. Çünkü yaşlı adam sanki hoşuna gitmeyen bir çok durumun içindeymiş gibiydi. Kaya'nın sözleriyle Halis dayı siniri bozulmuş gibi güldü.
"Hayır, başka bir durum var. "
"Durumu ne alemde o piçin? "
"O iyi ama parmak... " dedi tekrar Halis dayı. En son yönünü masaya çevirerek gözlerini koltuğunda arkasına yayılmış adamın lacivert gözlerine dikti. "Her ne kadar sinirleri onardığımızı sansak da, hastane gibi bir ortamda olmadığımız ve makineler aracılığıyla rötgenini çekerek durumun ne kadar ciddi olduğunu ölçemediğimiz için durum felaket. Üstelik parmağı kökünden kırmakla yetinmeyip eklemlerini de çevirmişsin. " Son cümlesi fısıltıyla çıkarken boğazını temizledi.
"Yani? " dedi Kaya. O kadar ilgilenmiyordu ki o herifin parmağıyla elinde olsa bir daha kıracak haldeydi -ki en yakın zamanda bunu tekrar yapmak için beynine not almıştı bile.
"Yanisi." dedi Halis gözlerini ondan kaçırıp masadan yönünü başka tarafa çevirerek. Sırtını koltuğa yaslayarak, "Parmağı yamuk kaldı." dedi. "Liflerde ciddi yırtılma olmuş olmalı. Biz parmağı her ne kadar dik bir şekilde alçıya alsakta o kırdığın parmak kendi şeklini çoktan almış. Alçı içinde kaynayan o kemik yüzündende sinirlerini hissedemiyor. Yüzük parmağını kullanamadığı için muhtemelen serçe parmağıda işlevsiz kalacaktır. "
Kaya bir kaç saniye hiçbir tepki vermedi. Ardından dudaklarında oluşan minik tebessümle, "İyi olmuş, ellerime..." dedi ardından eliyle doğrularak karşısında oturan yaşlı adamı etti. "-ellerimize sağlık. "
"Ee? " dedi Kaya rahat tavrından ödün vermeden. Karşısındaki adam sadece onu izlerken sordu. "Yüzük takamayacak yani? "
"En fazla diğer eline takar-"
"Takamaz!" dedi Kaya aniden uçup giden rahat tavrıyla. Öfkesi anında gözlerine işlerken keskin nefesini vererek devam etti. "O herif bir daha yüzük takamaz! Gerekirse diğer parmağını da kırarım. "
"İşine geldi yani? " dedi Halis onu izlemeye devam ederken. Onun cesaretine hayran kalmışrtı. Sevgisine sahip çıkmayı seçmesi, ceza kesip adil olmayı bilmesi, hatalarının affı olmasa dair vazgeçmemesi... Zamanında kendisinin yapamadığı herşeyi yapışına karşı hayran kalmıştı.
"Ne demezsin. " dedi Kaya tersçe. "Bilmeden adamı sakat bırkasamda ellerime sağlık."
Halis adamın bu haline dayanamayıp gülerken aklına gelenlerle duruldu. Daha bir saat önce yaşanan bir olay için gelmişti ve bir anda konuşmaya daldıklar için söyleyeceklerini unutmuştu. Bu yüzden burnundan kayan dikdörtgen metal çerçeveli gözlüğünü hafif ittirerek boğazını temizledi. "Aslında evlat bu sabah bir şe-" Daha sözünü tamamlayamadan Kaya'nın çalan telefonuyla sözü yarıda kaldı.
Kaya masasında ters duran telefonunu çevirerek yazan ismi okudu. Ardından hiç düşünmeden açarak kulağına yaslayıp, "Evet? " diyerek yanıtladı.
"Abi Poyraz paket. " dedi Burak sevinçle. "Napalum?"
"Abisinin yanına bağlayın. " dedi sanki bir insandan bahsetmiyormuş gibi. Toz işiyle uğraşan herkes onun gözünde asla insan olamazdı. Değil insan bir köpek yerine bile koymazdı. O hayavnaların bile belli bir davranışları, amaçları, hayatları vardı. Peki ya bu heriflerin? Sadece para diye yatıp sadece para diye kalkan bu insanlardan değil insan bir siii... Kaya düşündükleriyle kısa bir tövbe çekerek devamını getirdi. Olmazdı! Hiçbir halt olmazdı!
"Peki diğer adamlar? "
Kaya, Halis dayısına kısa bir bakış atmasıyla, "Sonra konuşalım." dedi. Doktor Halis, önemli bir konu olduğunu anlayarak başını sallayıp ayaklanmış ardından odayı terk ederek görev yerine gitmişti.
Kaya ise tekrar telefona dönerek, "O adamları tuttuğum paralı askerlere emanet edin. Ellerindeki fotoğrafların bir kaç kopyalarıyla Jandarmaya teslim etsinler. " dedi. Adamları paralı asker diye adlandırdığı Timi'ne emanet ederek jandarma birliği aracılıyla aslında bir uyuşturucu çetesini çökelttiklerini ve adalete teslim ettiklerini söyleyerek kimse bilmesede sisteme geçeceklerdi. Bu kayıt sayesinde bütün TSK birliği bu kayıtın güçlü bir örgütü devirmek için başlangıç olduğunu bilecek fakat dışarıdan izleyenler onları sadece öylesine bir uyuşturucu ticareti için birlikte çalışılan çete sanacaktı.
Bu olayı da diğer olaylar gibi bu görevin dosyasına işleyeceklerdi.
"Peki abi, jandarma yaktuğumuz mekanu fotoğraflardan görüp buranun nere olduğunu sorup soruşturmak için konum isterse, o zaman nolacak? Sen emin misun?"
"Eminim." dedi Kaya. "Sen dediğimi yap, ben onlarla konuştum. Gerekeni yapacaklar. Bir sorun olmayacak. "
"Peki abi sen nasul istersen. "
Burak'ın telefonu kapamasıyla Kaya bu defa Akın'ın numarasını tuşlayarak kulağına dayadı. Bir yandan eline tekrar aldığı kalemini belli bir ritimde masaya vurmaya devam ederek yanıtlanan telefona karşı, "Diğerlerinden uzaklaş. " dedi.
Akın herkesden bir kaç adım uzaklaşarak kolundaki keşana baka baka durdu. "Evet? "
"Koray fotoğrafları çekti mi? "
"Evet. Her karesi mevcut. "
"Güzel." dedi Kaya. "Aralarından bir kaç tane seçin. Özellikle adamların bulunduğu kareleri toplayın. Masadaki mallarla beraber önceden de dediğim gibi adamları ve dükkanın önündeki yarısı mallarla dolu tırı jandarmaya teslim edin. Ele başları olarak Sungur ve kardeşi Poyraz'ı da verin. Ardından tırın fotorafladını da çekerek konumu ekibe teslim edin."
"Ateş olarak mı?"
"Ateş olarak. " dedi Kaya. "Çeteyi çökeltirken çıkan çatışmadan dolayı kurşunlardan birinin eski lastikçi dükkanının elektirik sigortalarına denk geldiğini ve bir yangının başladığını söyle. Dükkanın kenar köşelerinde benzin mazot bidonları var, onlar nasıl yayıldığını anlar. Gerisini, onlar için fotoğraflar zaten yetecektir. "
"Haddim değil ama... " dedi Akın. Gözleri maskesinin altından sağda solda gezindi.
"Sor, Akın. "
Emirle boğazını anında temizledi genç adam. "Biz neden Tır ve dükkanı yaktık? Bir tür mesaj mı? "
Akın'ın sorusuyla Kaya'nın gözlerinden sanki yanan o alevlerin külleri süzülmüştü. "Benim adalet anlayışım diyelim." dedi Kaya sadece. Akın'ın kaşları çatılırken aslında bu cümlenin altında nasıl bir mana olduğunu anlamamıştı.
Herşeye rağmen adalet anlayışı ateşti. Çünkü cehennem de ateşti. Kötü insanlara beden ödeteceğin de hep cehennemi örnek alırdı. Önce o yakar, sonra Allah o kişinin günahına göre yakıp yıkardı.
Timi'nin adını da o koymuştu.
Ateş...
Düşmanlarıyla baş eden, vatanını koruyup kollayan, kötülere engel olmaya çalışan bir Tim'di Ateş.
Ateş hayatına o kadar akın etmişti ki neredeyse bütün kötü anılarında yer de alsa, asla vazgeçmediği bir intikam anlayışıydı. Abisi yanacakken boğularak ölmüştü. Ve o masada oturan herkes de en az Cemşid kadar suçluydu. Kendileri sadece hayır işine çalışan adamı değilde kadın pazarlayan bir adama iyi diyecek kadar şerefsizlerdi. Ve evet, o hayır işi için çalışan kişi Fatih'ten başkası değildi.
Abisinin beş belki de on tane kimsesizler yurdu sahibiydi. Şimdi hepsi amcası Kemal'in üstüneydi. Kendisi her bir çocuğun masrafıyla bizzat ilgileniyordu.
Cemşid ise dışarıya karşı iyi adam rolü oynayan fakat içeriden tam bir şerefsiz olan bir adamdı.
Masadakiler her ne kadar bu durumu sonradan bilseler de öğrendikten sonra da pek bir şeyin değişeceği yoktu. Açılan o mekanlara sonradan gideceklerine adı kadar emindi. Masada ayıplasalarda sonraki günler eğer orayı yıktırıp Cemşid'i bir gemi aracılığıyla patlatmasaydı şuan orada alem yapıyor olurlardı.
"Dua et onları yaktıktan sonra boğmuyorum." dedi. Kaya'nın korkutucu sesine karşı Akın bile yutkunurken sesini çıkaramamıştı. Ancak daha sonrasından aslında sesindeki o hiddeti hissetmiş ve bir nedeni olduğunu anlamıştı. "Asıl neden masadaki tüm herkese bu durumu izletmek. Arkamdan iş çeviren, uyuşturucu işine giren herkesin böylece küle döneceğini bilmelerini sağlamak. "
Akın gözlerini gökyüzüne çevirerek, "Kusura bakmayın Komutanım. " dedi.
"Sorun değil. " dedi Kaya dudaklarındaki hüzünün ağır tebessümüyle. "Yaralı var mı?"
Komutanının en son ciddi sorusuna karşı gözleri tekrar kolundaki keşana değdi. Gözlerini yavaşça yumarken hızla aralayıp arkasını döndü. Poyraz itiyle geldiğinden beri herkesi kontrol etse de tekrar bakındı. "Kardeşlerinizden biri biraz dayak yesede, onlar ve kayınbiladeriniz iyi durumda. Sağlamlar. "
Akın'ın kayınbiladeri demesiyle Kaya burnundan nefes vererek güldü. O inatçı adamın ve kardeşlerinin iyi olduğuna sevinse de asıl soruyu sordu. "Güzel, peki diğer ailem? " Koltuğundan kalkarak bir elini cebine attı. Adımları büyük camına ilerlerken karşı tarafın sesini bekledi.
"Diğer aileniz... " dedi Akın dudaklarındaki tebessümle. "En iyi haliyle, emirlerinize her zaman açık. " Kolundaki sıyrık kendisi için önemsiz oolduğndan bahsetme gereği duymadan üstünü örtmüştü.
"Güzel." dedi Kaya. Ardından ekledi. "Selim Albay Mardin'e dönmüş. "
"Evet. Burları bize emanet etti. Şimdilik Tümgeneral ile topalantısı olduğu için bir hafta Mardin'de olmak zorunda. "
Kaya gözlerini kısarak denizi izlerken düşündü. Albay yokken masaya nasıl toplantı ayarlayacaktı bilmiyordu ama onun için bir bahane bulmalıydı. Yokluğunda daha yeni masa koltuk sahibi olmuş biri için şüphe uyandırabilirdi. Fotoğraflar eskimeden ve o iki itin yokluğu masa liderleri tarafında fark edilmeden bu işi halletmeliydi.
"Bir hafta yok olaması iyi olmadı. "
Akın bir elini cebine atarak başıyla onayladı. "Evet, Büyük Bey'e yakınlaştık sayılır. "
Hemen Akın'ın yanında biten Seyfettin, "Adam oyunlardaki atlanan level gibi. Ne yaklaşması? " dedi. "Daha biz yirmi level anca gelmişizdir. Bu herifin en az yüze kadar yolu vardır anasını satayım! "
Akın gözlerini boş atan Seyfettin'e ardından hemen yanına yaklaşan Harun abiye çevirdi. Harun abi ellerini havalandırarak, "Bu defa haklı. " dedi.
Akın ve Kaya telefonları kapatırken havada ateşlenen bir silah sesi duyuldu. Fakat bu silah sesi öylesine bir tabanca değil daha çok çifte gibiydi.
"Noli ulan! " Furkan ve Burak dahil olmak üzere Murat ve Tim de aynı anda silahlarına davranarak hemen yolun kenarında duran elindeki çifteyle bekleyen kadına döndüler.
Furkan, Burak ve Murat'ın gözleri büyürken Tim anında silahlarıyla dikkat kesilerek çember oluşturmuşlardı bile.
Gelen kadın onları daha da yanlış anlayarak, "Siz misunuz ulan benum adamuma sıkan? " diye bağırarak sormasıyla Tim'in en önünde koluna bağlı olan keşanıyla bir tek silahını doğrultmamış adama, Akın'a baktı. Silah yaralı olan tarafta elinde yere doğru salınırken boş bakışları kadındaydı.
"Kimsin sen? " Akın'ın sorusuyla gelen kadın nişan aldı.
"Ecelun! "
"Hazal! " Furkan'ın gür sesinin hemen arkasından Burak'ın ki eklendi.
"Yenge napaysun, delurdun mi? "
Evet, gelen Hazal Yıldırım'dı. Tıpkı sevgilisine verdiği söz ile tam burada onca adama kafa tutarak çıktımıştı karşılarına.
"Lan indirun! " diyerek bağırdı Furkan Tim'e karşı. Timdeki herkes zaten ona kalmadan indirmişti. Çünkü tanıdık olduğunu anladıklarında derin bir nefes vermişlerdi. Kadındır diye silah tutmamazlık asla yapamazlardı. Çünkü onların işinde kadın erkek ayrımı yoktu.
Sizi öldürmeye her zaman bir erkek kadar bir kadında gelebilirdi.
"He delurdum! " dedi Hazal cazgırca. Burak'a bakarak kaşlarını çattı. "Noldu ulan saa, pasturmaya dönmişsun. "
"Yenge." dedi Burak başını eğerek. Zaten dayak yemişti bu sözler ona hiç yardımcı olmuyordu. En son başını kaldırarak, "Aradun ha bu salağu baa yetuşene kadar bu hale geldum." Hazal'ın elindeki tüfeği işaret etti. "Ha o elindeki bir halta yarasun isiyosan şunu götünden vur! "
"La bi sus! " dedi Furkan sinirle. Ardından Hazal'a dönerek, "Ne işun var? "
Hazal gözlerini belerterek baktı sevdiği adama. "Ne işum mu var? " diye sordu. Elindeki tüfeği ona doğru gelen adama karşı içindeki boş kovanı atarak tekrar yerine yerleştirip doğrulttu. Furkan tam beş adım önünde ellerini havaya dikerek gözlerini bellertti. "Ne işum var... " diye söyleniyordu kadın da hala bir yandan.
"Napaysun ula?" dedi Furkan yutkunarak.
"Ben saa, beni on dakika sonra hemen ara yoksa orayı basarum demedum mi? "
Sakin sorusuna karşı Furkan hatırladıklarıyla kısa bir an nefesini vererek gözlerini yumdu. "Dedun."
"Aramazsan ve ben senun iyi olduğunu bilmezsem eğer orayu basarum demedum mi? "
"Dedun... " dedi Furkan tekrar zorlanarak.
Hazal dişlerini sıkarak havaya bir el daha ateş etti. "Ulan o zaman niye aramayisun! "
Furkan ellerini indirerek arkasındaki yanmaya devam eden dükknaı işaret etti. "Kusura bakma Hazal'um. İçerideki herifleri boşaltup orayı patlaturken aklumdan çıkmuş. "
"Fışki yiyenun uşağu. "
"Yenge ayup olayi ama ya. " Burak darılarak söylediği şeylerle öylesine bir yeri eliyle işaret etti. "Babam evde kendine Allah bilur napayi, yaşlu başlu adamun ne günahu vardur da. "
Furkan omzu üzerinde ikizine kısa bir bakış atarak tekrar sevgilisine doğru döndü. "Kurban olduğum. " dedi bu defa sesini kontrol altına alarak. "Ha bak ben iyiyum ha. Hiçbir yerume bişey olmadu."
"Baa oldu ama! " dedi Burak araya girerek. "Hep de baa olayi ya! "
Furkan nefesini vererek sabırla onu izleyen güzel kadına tekrar döndü. "Hadi indur o elundekinu. Oyuncak değildur bak patlar matlar." diyerek başını eğdi. "Allah mafuza."
"Hazan'um nerde benum? " dedi Burak burnundaki peçeteyi çekip cebine atarak. Hazal ise yutkunarak elindeki çifteyi yavaşça indirdi.
"Bir daha dediğumu yap! Senun yüzünden evden nasul çıktuğumu bilmirum." Furkan kadının elindeki çifteyi alarak omzuna attı. Diğer eliyle kadının ensesinden hafifçe kendine çekerek alnından öptü.
"Hanımunu dinlemeyen ölsun! "
Hazal ona bakarken çok nadir olsada buzları erimiş bir gülümseme bahşetti.
Burak telefonuyla Hazan'ı ararken Tim kendi aralarında onları gerilerinde bırakarak toplanmışlardı bile.
"Hadi gel. " dedi Furkan. "Seni eve bırakayum işum var daha. En yakun zamanda yanuna geleceğum zaten. " derken yanından geçen Burak da erimiş sesiyle konuşmaya başlamıştı.
"Ballum... "
Tam o sırada herkes kendi halindeyken Ahmet arka taraftan Sertaç ise ön taraftan çıkarak ortada buluşmuş el sıkışmışlardı. Dışarı çıkan her bir adamı uzuvlarından vurarak etkisiz hale getirmişlerdi.
"Bir korumaya göre atışların çok iyi. " dedi Sertaç, Ahmet'i takdir ederek.
Ahmet başıyla eyvallah çekerek, "Eski askerim." diyerek cevap verdi. Sertaç yutkunarak başıyla onaylarken Ahmet kaşlarını çatarak merakla ona döndü. "Hiç, bir tetikçi değilde asker olmayı düşündün mü?" diye sordu. "Yanlış anlama. Bir tetikçiye göre fazla titiz ve daha çok işin olurun da gibisin. Oysa tetikçiler işi bitirip ayrılmaya odaklıdır. Tanımasam asker olduğunu düşünürüm. "
Sertaç kar maskesinin ardından Ahmet'in yüzüne bakmaya devam ederken başını iki yana salladı. Zaten askerım demek yerine, "Hiç düşünmedim. " dedi. Adam fazla dikkatliydi ve Sertaç bunu şimdi fark ediyordu. İnsan bazen söyledikleriyle değilde kendi kendine elinde olamdan giriştiği işlerde bile belli edebiliyordu.
Ahmet aldığı cevapla başını sallayıp kafasındaki siyah şapkayı düzeltirken maskesini dudaklarından ve burnundan çekip çıkarmıştı.
Sertaç yanan yangını izlemeye koyulurken ekibinin çoktan adamları paket bir şekilde arabalara doldurduğunu gördü. "Neden eski? "
Sertaç'ın sorusuyla Ahmet hemen yanında durmuş ateşi izleyen adama yandan bir bakış atmıştı. Omuz silkerek, "Atıldım." dedi. "Donanımdan atıldım. "
🥀
Kuş sesleri etrafı sararken sabahın keskin ışıkları konağın duvarlarını delip geçiyordu. Delip geçen onca ışınlardna birazı evin hemen yanındaki çardağın üst çatısına da vururken Ayşe ekmeğine sürdüğü tereyağının üzerine balını da geçerek iştahla yedi.
Bir eli arada sürekli karnına giderken mafolmaya yüz tutmuş psikolojisini ayakta tutmak adına çenesini asla kapatmamış aksine karşısında onu dinlemeyip dalgın gözlerle ekmeğini minik minik parçalara ayırarak dudaklarının arasına iten kadına bişeyler anlatmaya devam etmişti.
"Çetun abiye diyeyum de ha şu baldan biraz daha getursun. " diyerek ekmeğinin geri kalanını da ağızının bir köşesine sıkıştırsrak diğer eliyle karnını okşamaya devam etti.
"Bizum alt sokakta oturan Nuri dede yine evlenmuş. " diyerek bu defa ağızına bir zeytin attı. Hem yiyerek hem de konuşarak zamanını öldürmeye devam ederken karşısındaki kadının dalgın ve düşünen bakışlarındna haberi dahi yoktu.
"Hayur anlamayim bu yaşlularda da yaş gidi iş hiç bitmeyi." diyerek ağızına bir şeyler tıkmaya devam etti. Tıkınmaya devam ederken, "Mahalede bi bizum Nazlu nine kaldu evlenmediğu," diyerek güldü. Bir lokma daha ağızına atarken gülerek karşısındski kadına bakındı, "Demek yüz verse..." dedi ancak devam ettirmedi. Nazlı Nine eşini kaybettikten sonra tüm hayatını sadece dört çocuğuna adadığı için bir daha evlenmemiş geleni de reddetmişti. Nuri dede daha önce Nazlı nineyle görüşmek istemiş olsa da Nazlı nine asla bu duruma sıcak bakmamış kabul de etmemişti.
Ayşe aklına gelenlerle başını geriye atarak bir kahkaha kopardı. Kahkahanın şiddeti bile Ahu'yu daldığı yerden ayıramazken devam etti. "O heruf Nazlu nineyle evlenmuş olsaydu muhtemelen bir sonraki eşiyle beraber mefta olurdi." Diyerek kıkırdamaya devam etti.
Durumu psikoloji bakımından cidden bir çöküşteydi. Çünkü kendisi bile sürekli değişen ruh haline yetişemiyordu. Hamilelik bir yana kaybettiği kocasından sonra kaybolmuş kendisini arayan bir kadındı. Ağlarken bir anda kendini güllerken bulmak onun için zor olsa da bu durumlarla başa çıkmaya çalışıyordu.
Ayşe'nin hal böyleyken Ahu'nun da ondan pek bir farkı yoktu. Ahu'nun parmakları arasınaki ekmekten düşen birkaç kırıtıya gözleri kayarken çiğnediği lokmalar yavaşladı. Gözleri, karşısında oturan kadının dalgın bakışları ile ellerindeki ekmek parçalarında mekik dokurken karnındaki eli masadaki çayına doğru uzandı. Gözlerini kadından ayırmadan çayından bir yudum alarak sertçe masaya geri koydu.
Kadını dalgın halinden sıyırmak adına alıp yudumladığı çayını masasına sertçe bırakmasına rağmen hala daldığı yerden ayrılmamasına karşı, "Çayda bir garup gibi saunki." dedi. Çayda bir gariplik yoktu belki ama Ahu da olduğu kesindi. Durularak Ahu'nun cevap vermesini beklese de kadından alamadığı cevap sonrası derin bir nefes koyuverdi. "Oy nenem yarabbii. "
Etrafına kısa bir an bakınmanın ardından, "Kız," diyerek seslendi.
Ahu yine ona seslenen kadından bağımsız masaya döktüğü kırıntılardan ise habersiz minik minik parçaladığı ekmekleri dudaklarının arasına yerleştirerek yavaça yedi. Dalgın bakışları sürerken düşünmekten başına ağrılar girmişti. Bu adam her kimse aklını fena karıştırmıştı.
Kimdir, kendini neden gizleyerek sadece isimlerinin baş harflerini koymuştu ve en önemlisi ondan ne istiyordu?
O gönderilen miras belgeleri de neyin nesiydi?
Aklını karıştıran onca soru varken hepsine birden yetişmek çok zordu. Derin bir iç çekerken yavaşça yerinden ayaklanan kadından habersizdi. Az önce eline ulaşan belgelerden Kaya'ya bahsetmeliydi. Evet, kesinlikle bahsetmeli ve ondan hiçbirşey gizlememeliydi.
Henüz kendisi ne olduğunu anlamamış olabilidi ama biliyoru ki eğer Kaya gelen belgeleri bilirse o araştırır ve ortada nelerin döndüğünü çözebilirdi.
Bu tek başına savaşacağı bir durum değildi.
Tekrar derin bir nefes verirken yine düşünmeden edemedi.
Kimdi bu Y. ve Ç.?
İkisi de isim miydi mesela?
Yoksa biri isim diğeri soyadı mıydı?
Düşünüyordu. Tanıdıklarının arasında hiç böyle başlayan bir isim var mıydı diye ancak bir türlü aklına öyle bir isim gelmiyordu. Ne Y. ve Ç. olarak çift isim geliyordu aklına ne de isim ve soyisim olarak.
Tabi altı yıldır Karadeniz de olmamasının da büyük bir payı vardı çünkü çoğu kişiyi ya unutmuştu ya da tanımıyordu.
Herşey bir yana bu adam her kimse kesinlikle onu tanıyan birisiydi. Yoksa neden sonunda geldin Karahanlıların gelini diyerek onu uzun bir süre beklediğini belirtsindi ki?
Ortada dönen bulmaca artık beyninin ayarlarını iyice yakarken en iyisinin Kaya'ya söylemesi olduğuna karar vererek diliyle kısa bir an dudaklarını yaladı.
Ona bağış edilen miras miktarı bir babadan çocuğa geçmesi gereken bütçeden bile daha fazlayken bu mirasın ona kimin verdiği büyük bir meraktı.
Babası ona asla bu derece büyük bir mirası vermezdi. Verecek olsaydı o vakit neden para için onu zengin birine satacak olsundu ki?
Kesinlikle o aşağılık herifle bir ilgisi yoktu.
Orası kesindi ancak başka kim olabilirdi ki?
Amca yok, dayı yok. Kuzen sayılı ve isimler asla uyuşmazken aileden biri olmadığını biliyordu. Dışarıdan ona kim ve neden bu derece yüksek bir meblayı miras olarak versindi?
Yanında hissetiği ağırlıkla lokmasını ağırcana yuttu. Ayşe çoktan yerinden ayaklanmış kadının dikkatini çekebilmek adına bir şeyler anlatarak yanına oturmuştu. Ancak Ahu onları da duymamış aksine daldığı yerden düşünmeye devam etmişti.
Verdiği derin nefeslerinin ardından omzunun üstünden yavaşça, gözlerini kısarak onu diakkatle izleyen kadına doğru çevirdi. Ağızı hala ekmek parçaları ile doluyken çiğnemeye devam etti.
Ayşe ise bir eli çenesinde şekilde eğilerek oturduğu yerde dirseğini üst üste atmış olduğu bacaklarının dizlerine yaslamıştı. Gözleri kısık bir biçim de ona endişe içinde bakınan ve lokmalarını sertçe yutan kadına bakmaya devam etti.
Ahu farkettiği bakışlara karşı önüne dönerek dalgınca parçaladığı ekmeye, kırıntı dolu masaya ve ekmeği tutuğu avuçlarına baktı. Yutkunma krizine girerken yanındaki kadına bakamıyordu. O kadar şüpheci ve o kadar merak doluydu ki ona bir şeyler anlatmaktan korktu. Ağızının içindeki bütün lokmaları yutarak nefesini verdi.
Ablasının bakışlarından kaçınmak adına önce avucundaki ekmeği bırakmış sonra masadaki kırıntıları geriye doğru iterek ellerini çırpmıştı.
"Kuru kuru iyi gideyi mi bari." Ayşe ablasının sesiyle tekrar küçük bir yutkunmayla ona doğru döndü.
"Anlamadım abla." diyerek işin içinden sıyrılmayı diledi. Çünkü kendisinin bile henüz bilmediği, emin olmadığı bir durumu ona erkenden açmak ne kadar doğru olurdu bilemiyordu.
Bu bir sırdaş olarak değildi, çünkü kendisi de çok iyi bilirdi ki Ayşe ne kadar meraklı olsa da ailenin en sırdaş bireyiydi. Ona söylenen eğe bir sır ise asla bir başkasında duyulmazdı.
Ahu için durum o yönden sabit olsa da hamileliği tehlikeli geçen bir kadına tanımadığı bir kişi tarafından miras aldığını ve yıllardır beklendiğini söylese muhtemelen Ayşe bu durumu dert edinecek belki de stres yapıp fenalaşacaktı.
Oyuna yeni birinin daha katılması ne kadar iyiydi?
O tanımadıkları insan hangi cephede yer alıyordu?
Yeni bir savaşılacak insan mıydı?
Düşündükleri onu daha da sıkıntıya sürüklerken arkasına doğru gerileyerek derin bir nefes daha koyuvedi. Konudan sıyrılmak adına birşeyleri bahane etmeliydi. Bu yüzdene aklına gelen ik kişiyi kurban ederek, "Kaya..." dedi.
Ayşe çenesini elinden ayırarak merakla kadının yüzüne bakındı. "Ne olmuş Kaya'ya?"
Ahu göz ucuyla yanında oturan kadına bakarak telaşlanmaması adına,"Bişey olmadı." dedi. "Sadece..." Düşündü. Ne diyecekti? Ne söyleyebilirdi? Alnı yaşadığı hafif stresten kaynaklı boncuk boncuk terlerken tekrar yutkundu.
"E gı da konuş." Ayşe sabırsızca kaşlarını yukarı doğru bükerken Ahu boğazını temizleme amacıyla birkaç kez öksürdü.
Ne diyeceğini bilemez bir halde anında üstünde psikolojik baskı uygulayan kadına karşı aklına gelen ilk cümleyle dönerek,"Çıkmayi aklumdan!" dedi.
Ayşe başta duyduğu cümlelerle gözleri yuvalarına dar gelirken bir süre öylece Ahu'nun yüzüne baktı.
Ahu ise utangaç bir bakışla önüne dönerek gözlerini yavaşça yumdu. Hayır, aklıdan çıkmadığı doğruydu da böyle birisinin yüzüne doğru pat diye söylemek ne kadar doğrudu bilemedi.
Omzuna hafif değen parmaklarla başını eğdiği yerden kaldırarak gözlerini yavaşça araladı. Başını yanındaki kadına doğru çevirerek baktığında ise Ayşe'nin tam ağız gülümsediğini görmesiyle kaşları yavaşçana çatıldı.
"Düşünürsun tabi," dedi. Ardından gülümeye devam ederek, "Düşun sen düşun." Dedi ve hemen arkasından telaşlanarak ayaklandı. "Hata ben gideyum de sen az önceki gibi derun derun düşun, tamam mu?"
Ahu ayaklanan kadının arkasından,"Abla?"diyerek ayaklanmasıyla tam gidecekken Ayşe aniden ona doğru döndü.
"Ha bu kadar düşunmanun arkasundan bir yeğen daa istirum haberun ola."
"Abla!" dedi Ahu uyarırcasına. Omuz silken ve onu umursamadan konuşan kadına karşı biri duymuş mudur diye kısa bir an etrafına bakınmadan edemedi. "Öyle denir mi?" diye sordu Ahu ablasının karşısında.
"Ya ne denur?" diyerek kollarını gösünde birleştirdi Ayşe. Ahu sesini çıkarmayınca nefesini derince verdi. Bir elini göğüsünden ayırarak üzgün gözlerini etrafında gezdiren kadının omzuna yaslayıp okşadı.
"Dışarudan bakunca çok patavatsuz bir söz olduğunun farkundayum elbette. Bunun içun üzgün olmasam da üzgünüm." diyerek konuşmaya başladı. Sözleri kısa bir an Ahu'yu gülümsetse de sesini çıkarmadan dinlemeye devam etti. "Ama sende beni anla..." diyerek kardeşi yerine koyduğu kızın yüzüne doğru eğildi.
"Benum gibi olmanu istemirum, evet benu en iyi senun anlayacağunu ve anladuğunu bilsem de, sevdiğun adamdan ayrı olmanu istemirum."
"Yıllardur sevduğun adamun yasıyla yaşadun. Yetmez mu?"
"Zor." dedi Ahu.
"Zor." dedi aynı şekilde Ayşe de. Hüzün inen bakışlarıyla başını hafifçe aşağı yukarı doğru sallayarak onayladı. "Ama unutma ki," diyerek ağlamamak için kendini sıktı. "Yerunde olmak isteyen kişuler var." Dolan gözlerinden bir damla yaş yanağına doğru firar edereken bir eliyle kalbini, kedini işaret ederek, "Mesela ben." dedi.
Başını eğerek ağlamamak için kednini sıktı. Bir eli karnını bulurken ağırcana okşadı. Ahu ise onu donmuş bir yüz ifadesiyle kaşlarının ortası çukurlaşmış bir şekilde izledi. "Keşke ha şimdu çıkıp gelse. Bu uşak da, okuldaki uşak da yetum kalmasa." Başını yavaşça kaldırdı. Dolmuş bakışlarıyla çoktan ağlamaya başlamış olan Ahu'nun gözlerine ordanda gökyüzüne havalandı. "Ben..." dedi ancak içindeki dolmuş hıçkırığa engel olamadı. "Bende sevdamdan ha ayru kalmasam. Doya doya öpsem, sevsem, sarulsam."
"Abla." Dedi Ahu kadını anında sarıp sarmalayarak. Onun bu şekilde düşündüğünü bilmiyordu.
"Çok özledum, Ahu." Dedi Ayşe de hem ağlayıp hem de hayıflanarak. "Ben hiç iyi değilum be kızum..." Bu sözlere karşı Ahu ablasına doğru acıyla derin bir nefes verdi.
İkisi de birbirine öylece sarılıp gözyaşı dökerken ortamda bir ses yükseldi. "Ooo yengelerim. Hayırdır?" İkisi de hızla birbirlerinden ayrılarak göz yaşlarını silerken Mahir kaşlarını çattı. "Anam! Ağlaşi miydunuz?"
Evet, gelen Mahir'di.
Mahir'in sorusuyla Ayşe'nin yüzü sorgular bir hal aldı. "He bir sorun mu vardur?" diyerek normal haline giriş yaptı. Bir yandan gözlerini silerken diğer yandan neden geldiğini sorguladığı adamı şöyle bir süzdü. "Asul sen hayurdur?"
Ahu, Mahir'in burada oluşuna şaşırsa da sesini etmeden ona doğru dönerek başıyla kısa bir an selam verdi. "Hoş geldin, Mahir."
Mahir, Ahu yengesine kısa bir an bakarak,"Hoşbuldum yengem." dedi. Ardından Ayşe yengesine dönerek, "Bir selam sabah yok mu be yengem?" diye sordu.
"Hoşgeldun hoşgeldun de sen harbiden hayurdur, Kaya da evde yok. Tek gelmezdun bir sorun yoktur inşallah." İki elini de beline yerleştirerek adamın yüzüne daha dikkatli bakındı.
"Yok yok. " dedi Mahir üzerine giymiş olduğu siyah tşörtü çekiştirerek. Bir yandan da saçlarını düzeltip iki yengesinin bakışları altında kedine ayak üstü bir çeki düzen verdi. "Nazlı ninem çağırdı. E haliyle merak ettim tabi. Onunla görüşmeye geldim."
"Hee." Dedi Ayşe, Ahu ile kısa bir an göz göze gelerek. "Anladum." Diyerek imayla gözlerini devirdi. "Niye çağurmuş peki var midur haberun?" Bu defa kaşlarını çatarak merakla döndü. Eve doğru anlık bir dalıp giden adama karşı Ayşe tekrar ima dolu bir şekilde göz devirdi. "Saa diyirum ula!" bağırmasıyla Mahir kendine gelerek toparlandı.
"Ha?" dedi Mahir bir an yengesini yüzüne alık alık bakarak. "Haa," dedi en son boğazını temizleyerek. "Yok. Bilmiyorum, bende birazdan yanına geçicem o zaman öğrenicem."
"İyi bekletmeyesun bari."
"He." Dedi tekrar Mahir konağın kapısına doğru adımlayarak. Birkaç adımın ardından hemen arkasını dönerek Ahu'ya doğru döndü. "Bu arada ağladığını canım devreme söyleyeceğim yengecuğum."
Ahu'nun anında kaşları çatılırken şaka yapıp yapmadığını merak etti. Ayşe, Mahir'in dediklerini duymadan kahvatlı sofrasını toplamak adına masaya doğru adımlarken Ahu bakışlarıyla adama doğru 'şaka mı yapıyorsun?' bakışlarını atarak karşı taraftan bir atak bekledi.
Mahir tam da ondan beklenir bir perfonmas ile başını onaylayarak kendini işaret etti. "Bu iyi adam, devresine hanımının çok üzgün olduğunu ve ağladığını söylemek için ona küçük bir telefon açacak." dedi.
Ahu istifini asla bozmazken kollarını göğüsünde birleştirerek, "O vakit bu kötü kadın da," diyerek çenesiyle kendini işaret etti. "Beni ifşalayan ha bu iyi kalpli adama bir daha Mine'nin durumundan bahsetmeyecek." Dedi. Açık ara tehtid ettiği adama üstten bakışlarını yolladı.
Eğer Mahir gidip de Kaya'ya öyle şeyler söylerse o deli adamın anında onu arayacağını ve hatta on dakikaya kalmadan kapısında biteceğini biliyordu. Gelde neden ağladığını anlat.
Sonra al başa belayı.
Bakışları imalarıyla bir büyüyüp bir küçülürken karşısındaki adamın yutkunuşunu ve ona doğru bedenini hafifçene tam çevirişini izledi.
"Seninle oyun olmaz yenge." Dedi Mahir bir adım gerileyerek. Bir eliyle başını kaşıdı sıkıntıyla.
Ahu ise buna karşılık olarak, "Duymayacağım." Dedi.
Mahir dudaklarındaki gülümsemeyle anında Ahu'ya doğru asker selamı verdi. "Afedersunuz bayan Karahanlu!" diyerek tam ağız güldü. Adam tam dönüp gidecekken Ahu ona tekrar seslenerek durdurdu. "Durumu iyi." Dedi. "Gün geçtikçe daha iyi oluyor. Merak etme."
Mahir, Ahu'ya sıcak bir gülümseme bahş ederken, "Sağol yenge." Dedi.
Ardından Mahir giderken Ayşe tekrar Ahu'nun yanına ellerindeki tepsilerle ilerleyerek duruldu. Çatık kaşlarıyla, "Gitmedu mu ula bu daha, ayruca at gibi neye güleyi?" diyerek sordu.
Ahu yüzüne öylece bakarak ciddi ciddi sorduğu sorulara karşı bir elini kadının omzuna atarak güldü. "Boşver abla."
Birlikte içeri başlamışlardı ki Ahu kadının kucağında fark ettiği tepsiyi kendi alarak yoluna devam etti. Ayşe ise, "E tamam o zamana hayde girelum." Diyerek Ahu'nun peşinden ilerlemeye devam etti.
🥀
"Nazlularun en nazlusu!" diyerek ellerini iki yana açarak salondan içeri girdi Mahir. Yerinde olan keyfiyle yüzünde kocaman belirgin gülümsemesi vardı. "Nazlu ninem."
EElektironik sandalyesinde oturan kadın salonun görkemli geniş camından bakışlarını asi dalgalardan ayırarak gelene bakındı. "Gel uşağum." Açık mavilikleri yanına doğru yakınlaşarak orta sehpaya öylesine oturan adamdaydı.
"Hayırdır mavişim?" diyerek sordu Mahir. Meraklı bakışları ilk defa kendisine karşı sakin bakan maviliklerdeydi. Nazlı nine her zamanki gibi bakımlıyı. Beyaz saçları ensesinde topuz halinde topluydu. Gözleri bugün diğer günlere göre daha bir yorgun dursada herzamanki rutininden vazgeçmemiş ve göz makyajını yapmıştı. Sol göğüsünde rahmetli eşi tarafından ona özel tasarlanmış hediye olan broşü dururken bacakları bir örtü yardımı ile örtülüydü.
Duruşu herzamanki gibi olsa da gözleri her zamanki gibi değildi. Mahir de bunun farkına varırken bakışları yavaça ciddi bir hal aldı. Kaşları çatılırken yerinde yavaşça bir arka bir ön yapar eğilip doğruldu. Elleri dizlerini avuçlayarak esir alırken derin nefesini vererek tekrar etti. "Konuşana Sultan'ım, kötü bir durum mu var?"
"Kötü bir haber yok belki ama," diyerek başını saniyelik çevirdiği deniz manzarasından tekrar ayırdı. "Benum içum de kötü bir his var."
Söyledikleriyle Mahir'in kaşları daha da çatılırken anlam veremeyen bir bakış attı. "Ne gibi?"
"Kötü bişey olacak."
Mahir bir süre göz göze bakıştığı kadına karşı burnundan gülerek baktı. "Ya Nazlum benim, kötü bir şey olmayan gün mü var saki bizde, ne olabilir ki?"
Nazlı ninenin kaşları çatılırken hemen yanında elinin altında bulunan bastonunu kaptığı gibi ucunu Mahir'in dizine geçirdi. "Lak lak etma ula!"
Mahir acıyan dizini ovalarken yüzünü buruştrdu. "İyi tama da." Diyerek hemen kendini toparladı. "Benden ne isitisın da?" diyerek şivesini anında değiştirdi. "Cincu değulum, hoca değilum. İmam heç değilum. " Gözleri kısıldı. "Ben senun içundeki sikintuyu nasul gidereceğum onu anlamadum."
Mahir'in kısık bakışlarına karşı Nazlı ninenin de bakışları kısıldı. "Bana birunu bulacaksun?" dedi. İşte Mahir bunu hiç beklemiyordu.
"Kimi?" dedi eğildiği yerden doğrularak.
Nazlı nine tekrar denizden ufuklara doğru bakınırken iki dudağının arasından çıkamayan isimle sertçe yutkundu.
"Evet?" dedi Mahir kadını tekrar konuşmaya teşvik ederek.
Nazlı nine gözlerini yumarak, "Aramuz da kalacak." Dedi. Başını, araladığı gözleriyle çevirerek tekrar Mahir'e doğru döndü.
"Eyvallah." Dedi Mahir bu defa. Merak içinde yavaş yavaş yuva yaparken ağırcana ayaklandı. Kadın ayaklanan adamı izlerken Mahir elektronik sandalyenin hemen karşısındaki tekli koltuğa oturarak eğildi. Artık kadınla yüz yüzeydi. Dirsekleri dizlerindeyken pür dikkat kadının yaşlı yüzüne bakındı. "Benden kimi istiyorsun?"
Nazlı nine nefesini tekrar acıyan kalbine inat alarak verdi. Yıllardır bozmadığı yeminine tövbe ederek bozdu ve gözlerini yumarak, "Oğlum," dedi.
Sözleriyle Mahir durulurken yutkundu. "Hangisi?" Düşündü. Gözleri kadının gözlerine dalıp giderken bir süre düşündü. "Osman babam burda. Kemal..." Mahir yerinden kendini ileri kaydırarak telaşla, "Nenem Fatih değil... Orası kesin. Osman, Kemal?" Yaşlı kadının donuk bakışları tekrar yumulurken başı iki yana sallandı. Mahir'in kapalı olan dudakları aralanırken şaşkınca bakmaya devam etti. Ne yani bir Karahanlı daha mı vardı?
"Sen..." dedi konuşmak için kendini zorlayan kadın. "Sen bilmezsun. Herkes bilur, sen bilmisun."
"Bir oğlun daha var." Dedi Mahir şaşkınlıkla. "Ama Kaya..."
"Söylemez." Dedi Nazlı nine adamın sözünü keserek. "Evdeki herkese yasakladum. Kimse ondan bahsedemez." Yutkunarak devam etti. "Sende bahsetmeyeceksun. Aramuzda kalacak."
Orasını anlamıştı zaten ancak bu saklanan diğer Karahanlı'nın kim olduğunu merak etmeden edememişti. "İsim?"
Yeminini bozmak için hazırlanan kadın tekrar gözlerini yumarken dudaklarını araladı. "Selcuk." Dedi. Artık yemini bozmuş olan Nazlı nine gözlerini yavaşça araladı ve yaşa bualnmış kirpiklerinin arasından derin düşüncelere dalmış Mahir'i izledi.
Yanlış hatırlamıyorsa Mahir birkaç kez Kaya'yı, Selçuk adında arayan bir numara görmüştü. Nenesi bilmeden amcasıyla görüşüyor muydu?
Beyninde dönenleri şuanlık susturarak yaşlı kadına karşı, "Selçuk Karahanlı." Dedi.
Kadın başıyla onaylayarak, "Bana onu bul," dedi. "Yakunda bu dünyadaki sürem dolacak. Gitmeden oğlumun yaşaduğunu ve iyi olduğunu bilmeliyum."
Soracak o kadar soru vardı ki Mahir'in içinde. Bu ailede genetik miydi gideni silmek?
Ahu ve Selçuk. İkisine de sormuşlar mıydı neden gittiklerini, anlamak istemişler miydi, en önemlisi dinlemişler miydi?
İçindeki sesi susturmak isteyerek boğazındaki kelimeleri yollamak adına defalarca yutkundu. Tek taraflı düşünmek istemiyordu fakat Ahu aklına geldikçe de kendini tek bir tarafta bulmadan edemiyordu.
Yaşlı kadının elektronik sandalyesindeki elini iki eliyle kavrayarak öptü ve başına dayıyarak ve tersine hafifçe iki defa vurarak doğruldu. Dudaklarını içeri doğru bükerek başıyla hafifçe onayladı. "Aramızda," dedi kısık sesiyle.
"Bul onu Mahir." Dedi kadın oğlunun Rusya da ne işler yaptığını bilmeden. En önemlisi ise çoktan bir aile kurduğunu ve üç tane torunu olduğunu bile bilmeden.
"Bulucam." Dedi Mahir ayaklanıp salondan ağır ama hızlı adımlarla ayrılarak. Belki bu konu Nazlı nine ile aralarındaydı ancak eğer bir işin içinde kardeşi Kaya varsa ve en önemlisi bu konu onun ailesini kapsıyorsa ölse dahi ondan bir şey gizlemezdi.
Koridora çıkmasıyla ve bir iki adım atmasıyla çarptığı kadınla duruldu. Dengesini kaybeden kadını kolundan kavrayarak kendisine çekereken çenesine doğru dolanan kısa sarı saçlarda gözleri gezindi.
Bu...
Bu koku ve renk çok tanıdıktı.
Kadın donup kalmış bir şekilde nefes dahi almazken Mahir yavaş hareketlerle ondan ayrılarak ellerini hızla kadının üzerinden çekti. "Çok özür dilerim." Telaşla iki eli de havada bir şekilde öylece, kolları göğüsünde yumruk halde kalakalmış kadınla kaldı.
Kadın donmuş gözleriyle yavaşça başını adama doğru çevirdi. Ardından ürkek bakışlarını sarı kısa saçlarının ardından kaldırarak yüzüne baktı. Mahir gözleri yuvasına dar gelmiş bir biçimde zarar verip vermediğini merak edercesine onu rahatsız etmeden süzerken nefesini verdi. "Hayvan gibi çarptım," diyerek havadaki ellerini mahcupça indirdi. "Kusura bakma."
Kadın yutkunarak yumruk olan iki elinide sakince yanına doğru indirdi. "S...Sorun değil." Diyerek bir iki adım geri çekildi. Mahir kadının ürkek haline gözlerini yavaşça yumarak burnundan derin bir nefes verdi. O piç yüzünden ne hale gelmişti... İçinden geçen cümlenin öfkesi aralanan gözlerine işlerken ensesini ovuşturarak yutkundu.
Karşısında rahatsızca kıbırdanan kadını daha fazla rahatszı etemek adına başıyla hafif onayladı. Tam bir adım atmaya niyetlenmişti ki içinde, açığa çıkan o duyguya engel olamadı.
"Nasılsın?" diye sordu.
Kadın onun aksine tam gideceği için rahatlarken tekrar ona sorulan soruyla gerildi. Cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı ancak dudakları aralanamıyordu.
Mahir konuşması için beklerken kadından bir atak gelmemesiyle boynu hafifçene büküldü. Üzüldüğünü belli etmek istemesede düşen omuzları onu ele veriyordu.
Kadın adamın gideceğini anladığı an dudaklarını hızla aralayarak telaşla, "İyiyim!" dedi. Mahir tam arkasını dönmüş gideceği ensada konuşan kadınla durakladı. Dudaklarında minik bir tebesüm ortaya çıkarken hislerini ve yüz şeklini toparlamak adına boğazını temizleyerek tekrar kadına doğru döndü. "Sorun değil." Dedi kadının kendisini zorlamaması adına. "Zorlama kendini."
Mine başını kaldırarak adamın yüzüne birkaç kez gözlerini kaçırarak bakındı. "Hayır," dedi. İçtenlikle bir tebessüm sardı dudaklarını. "Teşekkür ederim."
Mahir beklemediği teşekkürle kalakaldı. Saçma sapan bir şey yapmamak adına kafasını kaşıdı. "Ne... Ne için?"
Merdivenlerden inen Ela nefesini koyuverirken, "İlaç saatiniz geldi, odanıza baktım sizi göremeyince korktum. Burada ne yapıyorsunuz?" Mine'ye hitaben sorduğu soru ile kadın duruldu. Mahir'i görmesiyle minik bir baş selamı verdi. "Hoşgeldiniz Mahir Bey. Bişeyler içmek ister misiniz?"
Mine başını eğdiği yerden kaldırarak, "Ben üzgünüm, korkutmak istememiştim. Çokk daraldım, biraz yürümek istedim sadece."
Ela'nın bakışları ona karşı yumuşarken, "Asıl ben üzgünüm, işlere o kadar odaklandım ki bunu düşünemedim. İstersen bahçede beraber biraz dolaşıp gelelim, hem daha iyi gelir sana." Mine'nin içtenlikle gülümseyip başıyla onaylamasıyla Ela tekrar kendilerini izleyen adama doğru döndü. "Bişey içer miydiniz?"
Mahir bakışlarını Mine'den yavaşça ayırarak, "Hayır, sağol Ela. Bende gidiyordum zaten, siz keyfinize bakın."
Mahir tekrar Mine'ye bakarak, "Dikkat et kendine." Dedi
Kadın ise ona karşılık olarak, "Teşekkür ederim," dedi tekrar ederek. Bu defa devamını getirip, "Her şey için." diyerek de ekledi.
Mahir yüzüne yayılan derin gülümsemesiyle başını 'eyvallah' dercesine salladı. Ardından ağırcana arkasını dönerek adımladı. İki kadında peşinden ilerleyerek beraber dışarı çıktılar. Mahir dış kapıya adımlarken kızlar arka bahçe için konağın diğer tarafına dönmüş böylece yollarını ayırmışlardı.
Adam, onun için açılan arabasının kapısına ve konağın çift kanatlı demir kapılarına baktı. Yavaşça omzunun üzerinden arkasına doğru dönerek son kez görme umuduyla bakındı. Tahminlerinin çok çok üzerinde olan bir manzarayla duruldu. Mine, Ela'nın ona işaret ederek anlattığı çiçeğe değile gitmek için arabasına binecek olan adama bakıyordu.
Mahir hızla önüne dönerek başını hızla iki yana salladı. Kendine gelmek adına içinden araştırması gerek ismi tekrar ede ede arabasına bindi ve konağıın bahçesinden çıkarak orayı terk etti.
🥀
Gülhan odasından çıkıp kapısını ardından kapatarak tam sola dönmüştü ki çarptığı sert bir bedenle yumruklarını göğüsünde tutup, "Ayy! " diyerek geriledi.
Hafif baş dönmesiyle kapanan gözleri hızla aralandı. Bakışları, yan bir şekilde omzunu duvara dayamış bir ayağını da diğerinin üzerine atarak elleri cebinde olan Kemal Karahanlı'yı bulunca kaşları anında çatılmıştı.
Odasının yanında ne halt yiyordu bu adam?
"Buyrun? " dedi saygı çerçevesini bozmadan. İlk geldiğinde sanki ilk kez yakışıklı bir adam görür gibi bakmalara doyamamış üstüne de fazla baktığı için utanmıştı ancak şu son bir kaç günde işine karıştığı için ona karşı inanılmaz bir öfke ve tahamülsüzlük besliyordu. Kendine engel olamıyordu.
Bakışları, ona buyrun dedikten sonra kaşları çatılan adamın üzerinde gezinmeye devam etti. Yakışıklıydı... Hemde fazlasıyla. Amca demeye bin şahit istedi.
Gülhan'ın da kaşları çatıldı. Bunun neresi amcaydı be?
Hani göbek, hani palabıyık?
Üstelik Allah var bir güne bir gün büyüklük tasladığını bile görmemişti. Arada yangazları hırpalasada gerçekten de üstünlük tasladığını hiç görmemişti. Kendi beğenmiş değildi.
Ama yinede bu işine karışıp onu istemediği bir yere aldırmadığı anlamına gelmiyordu. Bu konuda hala kızgınlığı, durumu öğrendiği gün kadar tazeydi.
"Buyrun mu? " dedi Kemal inanamazca. "Danuşmana mu geldum buyrun nedur? "
Gülhan derin bir nefes alarak anında terlemiş olan ellerini üzerine geçirmiş olduğu kot pantolonunun üstünde sildi. Göğüsü aldığı nefesle kalkıp inerken Kemal onu izlemeye devam ediyordu.
Karşısındaki kadın, kabul edemesede otuzbeş yıllık hayatında iç merkezine bu kadar hızlı yerleşen ilk insan olabilirdi. Kendi ailesi neysede tanımadığı bir kadının içinde bu kadar hızlı yer alması canını sıkmıyor değildi.
Derinden yutkundu. Gülhan sesini çıkarmadan ona bakmaya devam ederken dudaklarında alaysı bir gülüş belirdi. Bu onda hiç görmediği bir şeydi. Demek hala öfkeliydi.
Saçını aşağıdan at kuyruğu yapıp tek omzunun üstüne almıştı. Sanki örülmüş de açılmış gibi duran tel tel saçları göğüsünün bir tarafını komple kaplıyordu. Üzerindeki beyaz gömleği ve hemen eteklerini altına sıkıştırdığı yüksek bel gri kot pantolonu topuklu bilekte bitme siyah botlarıyla tamamlanıyordu.
Balık etli vücudunu hafif yan yan sallayarak duruşunu düzelti. Kadının yüzü hafif tombultu. Çok olmasa da elmacık yanakları her güldüğüne şişecek kadar boldu. Hafif büyük kahve gözleri, dili kadar keskin şekilde duran kara kaşları, normal büyüklükte olan burnu ve dudakları vardı. Üst dudağı alt dudağından biraz daha kalındı.
İnce kollarla, ince bir bele, dolgun bir kalçaya ve basenlere sahipti. Onu balık etli yapan kısım artık tamamen alt bedeni için geçerliydi çünkü bundan bir kaç ay önce yaşadıklarından dolayı fazlasıyla kilo vermişti. Çektiği sıkıntıdan dolayı yemek yemek bir kenara su bile içmeyi bedeni reddediyordu. O aralar beslendiği tek sıvı serumdu.
Ancak bir sorun vardı ki bazı kadınlarda olduğu gibi kilo açısından şikayet eden Gülhan da o kadınlardandı. Kalçasından kilo veremeyen kadınlardan. Toplu bir bedeni olsada kendisi basenlerinden nefret ederdi. O kadar kilonun üst bedeninden ziyade alt bedeninden gitmesini herşeyden daha çok isterdi.
Kadının yüzüne bakmaya devam eden adam derin bir nefes verdi. Bu kadını sanki kendisi yapan diğer bir özellik bir sonraki hamlesini hiç belli etmeyişi gibiydi.
Farklıydı, kendisine göre saygı çerçevesi ve prensipleri vardı.
Gülhan karşısındaki adamın öylece dikilmesini bir süre izlemiş ardından konuşmayacağına kanaat getirerek yanından geçip gitmek istemişti. Ancak Kemal anında yanından geçmeye yeltenen kadının bileğini nazikçe yakalayarak omzunun üstünden kadına bakmıştı.
"Konuşalım mı? "
Kemal'in sorusuyla Gülhan yüzüne bakmaya devam etti. Ardından sabırla dudaklarını aralayarak bir adım geri çıktı. "Yüzüme bakacağınıza konuşsaydınız, Kemal Bey." dedi Gülhan lafını esirgemeden. "Şimdi izninizle, işlerim var. " Soğuk avucunu bileğindeki adamın sıcak eline atarak çekmek istedi. Kemal inat edip bırakmadı aksine konuya patdadanarak girerek onu uzun bir diyalogun içine çekmeye çalıştı.
"Çalışacağun hastaneden memnun değulsen, yardum ederum. Hangi hastaneyi istiyorsan söyle, ben hallederum. " İstekle söylediklerine karşı Gülhan yavaşça gözlerini yumdu. Bu yumuş öfkeden çok sabırın izlerini taşıyordu.
"Bakın." dedi tekrar gözlerini aralayarak. "Ben sizden hiçbir zaman yardım istemedim. İstemem de. " Bastırarak söyledikleriyle adamın elini nazikçe ayırdı kendisinden. "Bana bir iyilik yapmak istiyorsanız lütfen çevremde dolanmayın. "
Kemal kaşlarını çatarak boşta kalan eline bakındı. "Ha o son cümleyu anlayamadum?" Gözlerini kısarak karşısındaki kadına baktı.
"Benden uzak durun. " dedi Gülhan içinde daha ne kadar açık olabilirim, diye düşünürken. Çünkü içinde karşısındaki adama karşı doğan duygu çok farklıydı. İstemediği bir duyguydu. Onu korkutacak bir duygu. Farklıydı.
"Aynı evun içinde mu? " diye sordu Kemal kaşlarını öfkeyle kaldırarak. Belli etmemeye çalışsada içine dokunmuştu sözleri. Bu mümkün olabilir mi? Zaten arada bir denk geliyorlardı, hoş gelmeselerde Kemal kadını görebiliceği bir köşede illaki oluyordu ya neyse.
Adam düşündü, ne ara bu hale gelmişti haberi bile yoktu. İşleri Kinyas kaptana kitleye kitleye bir yere kadardı. Adamın da canı birdi sonuçta. İkiye bölünüp iki gemi yönetemezdi ya Yazhaneyle beraber. Biraz daha işe gitmezse batması an meselesiydi. Sonuçta müşterilerin isteği kadar kum da yetişmeliydi ve Kemal eğer biraz daha gitmezse Kinyas kaptan çıkamadığı derinliklerde onu boğacaktı.
Derinden bir of çekti. İçten içe Burak'a küfür etti. O şuursuz eğer beddua etmeseydi bu halde olmazdı belki. Kemal sırf onlara Şeref'in kızlarından uzak dur dedi diye ona söylenmişti. Onları anlaması içindi bütün sözleri.
Kulağında çınlandı sanki tekrardan.
"Dilerum senu de birgün böyle yanup yakulduğun bir sevda'da görüruk. Ha o zaman bizden olacaksun. "
Ulan Burak, dedi içinden. Ağızuna sıçayım senin, diyerek de tamamladı. Şuursuz herif.
O ara onu dövmek istesede pek ciddiye almamıştı. O an ki totemi, köpeğin duası kabul olsa gökten kemik yağardı. Nerden bilsindi bu duruma düşeceğini.
Hemen de olmazdı herhalde. sevgi veya aşk değilde daha çok hayranlık veya hoşlantı olmalıydı. Kendi kendine düşündüklerine karşı tekrar ofladı. Karşısındaki kadın kısılmış gözleriyle onu izlemeye devam ederken kollarını göğüsünde toplayıp kavuşturmuştu.
"Aynı evin içinde oluşumuz bir şeyi değiştirmez. Yakında taşınacağım zaten, temelli burada sayılmam. "
"Ney! " dedi hemen Kemal. Gözleri kocaman olmuştu. "Nasul?"
Farkında olmadan kadının üzerine bir kaç adım atmasıyla Gülhan sanki mıknatısın ters yüzeyiymiş gibi bir iki adım gerileyip kollarını çözdü. "Gidicem ben. " dedi gözlerini adamdan çekerek.
"Nereye, İstanbul'a mu? " korkuyla sorduğu soruya karşı üst üste yutkundu. Gitmezdi inşallah. "Benim yüzümden mi? " diyerek devam ettirdi sorularını. "İstersen dediğum gibi sıkıntısuz sorunsuz seni aldırurum o hastaneden istediğun bir hastaneye de girmen için yardum ederum. Refakatçin olurum."
Gülhan sıkıntı içinde nefesini vererek, "Sadece bir ev alıp buradan ayrılacağım. Yine Rize'yim, gitmiyorum İstanbul'a falan. " İmâ içinde baktı gözleri adama. "Malum. Çalışmam gereken bir hastane ve o hastane de durmam gerek bir süre var. " Eğer sorunsuz bir şekilde istifa etmek istiyorsa sisteme geçmiş olan iki ay süreyi doldurmalıydı.
"Ayrıca." dedi tekrar merak içinde. Gözleri, rahatlayarak yutkunup gözlerini saniyelik yumup açan adamın yüzünde gezindi. "Siz beni nasıl bu kadar kolay işe aldırabildiniz? Hadi aldırdınız, bir süre bir protokol söz konusu. Ortada imza atmamama rağmen sisteme geçen bir sözleşme var. Nasıl istifa etmeme yardımcı olabilirsiniz ki? "
Gülhan'ın merakla sorulduğu soruya karşı, "Bir telefonuma bakar. " dedi. Sesi düz ve netti. İsterse şuan yapardı ama istemesindi. Çıkmasındı ordan. İstemiyordu.
Gülhan'ın kaşları şaşkınlıkla kalktı. Dudakları bükülürken, "Namınız o kadar yaygın yani? Ya da soyadınız? "
Kemal derin bir nefes vererek koridora kısa bir bakış attı. Kadının üstüne tekrar ağırcana bir adım attı. Bu defa Gülhan geriye çıkmamış kendine hakim olarak bu istediğine direnmişti. "Ben soyadumla adum atacak bir adam değilum. " dedi. "Naama gelecek olursak da aynu şeyi söylemem zor tabi. "
"Neden? "
"Biraz manyağum." dedi omzunu silkerek.
"Bu kadar mı? " dedi Gülhan.
"Evet."
"Yani namınız da mı değil? " Kemal kadına karşı kaşlarını kaldırarak indirdi. Bu bir cevaptı. "O zaman nasıl, bir tanıdığınız felan mı hastane sahibi? " Kadın kendinden bu kadar konuşmayı bile beklemiyordu ancak merak da ediyordu. Ünü değilse, soyadının verdiği o yaygınlık değilse, neydi? Geriye kalan tek düşüncesi hastane sahibinin bir yakını olmasıydı ki bu da adamın tekrar kalkan kaşlarıyla olumsuz yanıtlandı.
"E nasıl o zaman? " dedi artık çıldıracak gibi.
"Sahibi benum."
Kadının gözleri kocaman olurken gözleri yuvalarına dar gelmişti. Göz bebekleri öfkeden ve şaşkınlıktan büyümüştü. "Ne! "
Kemal yutkundu. Başta rahat rahat söylediği şeyleri acaba söylemese miydi diye bir düşündü. Çünkü karşısındaki kadın hiç güzel bakmıyordu. Bir süre durdu ardından alayla güldü. "Tabi ya! Başka türlü hangi insan tanımadığı bir insanın cv'sine, başvurusunun olup olmadığına bakmadan, özgeçmişini okumadan işe alıp sözleşmesini sisteme taşır ki!"
"Sakin o-"
Gülhan öfkeyle arkasını dönemsiyle Kemal'in sözleri yarım kaldı. Hızla arkasından giderek kolunu tutup önüne geçti. "Dur hemen öfkelenme, özür diler-"
"Sadece iki ay! " dedi kadın öfkeden yanan gözleriyle. "İki ay çalışıp istifa edicem! Ardından da kendime bir ev bulunca buradan gideceğim! " İşaret parmağını adamın yüzüne karşı savurdu. "Siz bayım! Siz tanımadığınız bu kadından hiç olmadığınız kadar uzak durcaksınız! Benden uzak durup beni daha fazla sinir etmeyeceksiniz! Çünkü maaşımın bile sizden yana yatacak olması sinirden tüm tüylerimi diken diken ediyor! Benden uzak durun! Şimdi izninizle! " Omzunu adamın sert omzuna geçirerek yanından çekip gitti.
Kemal ise dilini yutmuş vaziyette öylece kalakalmıştı. Sanırum her şeyi berbat ettum, dedi kendi kendine. Çünkü ilk tanıştıklarında daha yumuşaktı, gerek bakışlarıyla gerek konuşmasıyla gerek ona karşı tavrıyla. Yine mesafe ve saygı çerçevesi olsa da şuan ki kadar değildi. Bu kadın ile arasındaki resmiyeti nasıl yıkacaktı hiçbir fikri yoktu. Fakat bu öfkeyi kendi elleriyle aralarına ördüğü aşikardı.
Belki de böyle yapmak yerine yanına giderek sohbet etseydi daha az araları açılırdı.
Ağızına sıçmıştı resmen. Daha yolun başında reddedilirse de pes etmeyip kaşlarını çatmıştı. Şuan öfkeliydi, ondan izinsiz iş yapmasına ayrı onu kendi hastanesine alması konusunda ayrı öfkeliydi. O yüzdendi. Dimi? Öyleydi...
İki ay da iki aydur, dedi içinden. Şu iki ayda kendisini affettirip bir şekilde bu evde kalmasını sağlayabilirdi. Aradaki resmiyet için yapabileceği bir şey yoktu. İnatçıydı. Belki zamanla onu da atlatırdı.
Şimdi, ya güzelce anlaşıp bu evde kalmasını sağlayacaktı ya da yine işin sonu bütün kiralık daire ev ne varsa yakın çevreden satın alacaktı. Uzağa da gidemezdi herhalde.
Ahu burdaydı sonuçta. Kardeş gibi olduğu kadını bırakmazdı.
Düşüne düşüne adımlarken kafası çok doluydu.
"Ne bok yedim ben ulan! " Kendine ayrı o Burak'a ayrı küfür etti.
"Sen eve bir gel, o dileduğun laflarun hepsinu deluklu götunun diğer yanağundan birer birer çıkarmazsam! Diğer götunden de ben vuracağum oğlum senu! "
Ters yöne gittiğini anlamasıyla hemen arkasını döndü. Gülhan'ın gittiği yöne giderek evin dışına çıktı. Bir an önce limana gitmeliydi yoksa kaptan o kadar işin arasında bunca yıldır çalışıyor demeden istifasını verip emekliliğe ayrılması an meselesiydi.
"Hay ben böyle işun! "
🥀
"Anne? " dedi Ahuzar bebeğini kucağına alarak. Yerde yan bir şekilde oturan güzel annesine baktı. Onun gibi uzun simsiyah saçları vardı. Masmavi gözleri, tıpkı onun gibi minik bir burnu ve aynı yüz şekline sahipti. Ama her seferinde bu kadar aynı olmasına rağmen kendince annesini daha güzel bulmasına engel olamıyordu.
Onun için her zaman annesi daha güzel olacaktı. Kendisi bile her ne kadar annesine benzerse benzesin annesi onun için hep bir numara olacaktı.
"Söyle annecim? " dedi Ahu legolardan dalgın bakışlarını ayırıp başını kaldırarak.
Ahuzar annesinden ilk defa çekinerek yerinden kıbırdandı. Ona anlatmak istiyordu ancak içindeki o karanlık odanın sesini bir türlü kısamıyordu. "Sana bir şey söylemeliyim. "
"Neymiş bakalım o? " Ahu kızının kaçan gözlerini fark etti. Kaşları hafif çatılmak için titrese de durularak kızının kendi anlatmasını bekledi. Bir eli tekrar kırmızı bir logoyu kavrayıp yaptığı sarayın tepesine dikerken yerde olan bakışlarını ara ara kızına doğru kaldırdı.
"O adam," diyerek yüzünü tekrar oyuncaklarına doğru eğdi. Bir şey onu üzüyordu. Ahu anladı hemen o adamın kim olduğunu. Yüzü düz bir hal alırken legoları dizmeye devam etti. "Beni polis abilerle götürdüğü akşam..." Titredi. Tüyleri diken diken olurken o anları tekrar hatırlatmak sanki boğazına bir bıçak yaslamıştı. Tıpkı o gece olduğu gibi...
Ahu, "Çekinme annecim." Diyerek kızını konuşmaya teşvik etti. Önüne düşen uzun saçlarını sırtından geriye atarak logoları bırakıp oturduğu yerde dikleşti. "Söyle bana."
"Bana o gece, benden alınan bir bebeğe karşılık, yıllardır yaşamasına izin verdiğim çocuk, gibi bişey söyledi, anne." Başını eğdiği yerden kaldırarak hafif dolmuş gözleriyle onu izleyen annesine baktı. "Bu söyledikleri ne demek anne? " Merakla ve yaşlarla parlayan gözleri Ahu'nun içine işlerken kadının dudakalrı balık gibi şaşkınlıktan aralanmıştı.
Ondan alınan bir bebek mi?
Yıllardır yaşamasına izin verdiği çocuk...
Ahu'nun gözleri yavaşça yuvalarına dar gelirken dudakları daha da aralanmıştı.
En başından beri Ahuzar'ın ondan olmadığını biliyor muydu yani?
Bakışlarını odanın duvarlarını talan ederken kendine sordu. Yaşamasına izin verdi, neden?
Onu hep tehtid etti. Kızı üzerinden defalarca şantaj yaptı. Ondan bir yıl uzak tuttu. Peki sonra...
Biliyordu...
Ahu ona söylemde ne önce de Ahuzar'ın ondan olmadığını biliyordu ama nasıl?
Nasıl fark etmişti?
Kimden öğrenmişti?
Duvardaki gözleri kucağındaki oyuncağının başını seven kızının gözlerine indi. Minik kızın mavi hareleri hafif yaşaran çevresiyle parlıyordu.
Kimse onu zorlamamıştı, o da kimseye o geceden asla bahsetmemişti.
Bahsetmek istememişti.
Onun her gece rüyasına giren, nefesini keserek boğazına bıçak dayıyan bu konuyu kimseye açmak istememişti.
Ancak annesi başkaydı. Annesi sadece onun için bir anne değil olmayan arkadaş, dostu gibiydi. Annesi onun herşeyiydi. Onda olmayan herşeyi. Bir zamanlar babası yokken bile annesi onun hem annesi hem babasıydı. Annesi onun için böyle bir şeydi.
Kimseye o geceyi anlatmamıştı çünkü istememişti, korumuştu ancak annesine anlatmamasının en büyük sebebi artık üzülmesini istememesiydi.
"Bana, ben öldüğümde sana ve babama ne olacağını, sorarak bı.. bıçak çekti. Bo... boğazıma yasladı."
Ahu donmuş yüzüyle kızına bakmaya devam ederek minik kızının ani sözleriyle şaşkına uğramıştı.
Bıçak mı?
O adam, o pislik adam onun kızına bıçak mı çekmişti?
Dudakları birbirini örterken dişleri aniden kenetlendi.
"Anne... O çok... " de Ahuzar'ın ağlamaya başlayarak. Gözlerinden bir damla yaş kendini bağımsız ilan ederek akıp çenesinden sıyrılarak yerle buluşmuştu. "Korkunç." Son sözünü annesine bakarak söylemesiyle Ahu hızla gözlerinden akan yaşaleı sildi.
"Tamam yeter." Dedi kadın daha fazlasına katlanamayarak. Kızını kendine çekerek sarıp sarmaladı. Mavi gözleri yaşla parlamaya devam etti. O pislik herifin kızına bir şeyler yaptığı belliydi.
O gün korkuyla odaya daldığında kızını o halde bulmak onun için ölümle eş değerken bir de bunları duymak o adamı öldürmek için içindeki isteği daha da gün yüzüne çıkarıyordu. "Hiç birşey yapamadı, yapamaz." Diyerek kızının saçlarını okşayarak sevdi. Ağlamaması için onu sakinleştirerek başının tepesini öptü. "Geçti hepsi."
Nasıl sessiz kalabilmişti?
Ben üzülmeyeyim diye mi açmamıştı bu konuyu, dedi kendi kendine.
"Sana zarar da veremez artık." Ahuzar tekrar başını sallarken derince nefesini vererek ellerini annesinin sırtına doğru sıkıca doladı.
Ahuzar yanağını annesinin kalbine yaslayarak huzurla derin bir nefes verdi. Burdaydı, annesinin kollarında. O adam uzaktaydı. Ona zarar veremeyecek kadar uzakta. Her gece bu olayı düşünmekten bıkmıştı. Annesine sormak ise rahatlatmıştı.
"O kötü birisi Ahuzar." dedi kadın akan göz yaşlarına engel olamadan. Her bir yaş aktığı yerden uzun bir yokuş çizerek kızının saçlarına aktı. "Sana tüm bunları söylemesinin tek nedeni seni ve bizi kötülüğe çekmek. Aklımızı katıştırmak. Yaralamak," Ahuzar başını kaldırarak annesine baktı. "Beni anlayabiliyorsun değil mi annecim? "
Boncuk gözleri annesinin yaşlı gözlerini izlerken hızla başıyla onaylayıp tekrar yanağını annesinin göğüsüne yasladı. "Bizi yaralamak istiyor. Bizi bizden koparmak, ayırmak istiyor. " diyerek devam etti. Saklamadı. Küçük bir çocuk diyerek hikayeler uydurmadı. Çünkü eğer şuan hikaye uydurursa ileride nelere şahit olacağını kestiremiyordu. Eğer saklarsa onu daha da kötü etkiyeleyeceğini biliyordu. Ondan hiçbir şey gizlemeden, olanı üstü kapalı anlayacağı bir şekilde sadece anlatıyordu.
Kollarını annesinin belini bir kez daha sıkıca sararken kız üzgünce fısıldadı. "Seni üzdüğüm için özür dilerim, anne." diyerek konuştu hızla. "Seni üzdüğüm için özür dilerim, seni üzdüğüm için özür dilerim! "
"Şşh!" dedi hemen Ahu kendini ağlamamak için sıkmaya devam ederek. "Merak ettin ve sordun sadece. " diyerek kızını kendinden hafif uzaklaştırarak ağlayan yüzünü avuçladı. "Bende cevap verdim annecim, bitti. Tamam mı?"
Ahuzar başını salladı usulca. "Hem iyiki anlatın annecim," diyerek kızının yanaklarını sevdi. "Anneden hiçbir şey gizlenmez. Bana anlattın, benden gizlemedin. Teşekkür ederim. " Kızının saçlarını alnından geri iterek derin bir öpücük kondurdu.
"Hem." dedi Ahu devam ederek. İçindeki öfkeyi ve acıyı belli etmemek adına gülümsedi kızına. En derinine gömdü. Elbet hesap günü gelirdi. "Ne demiştik anneler sadece anne değil bir arkadaş bir dosttur."
Ahuzar gözleri dolu dolu bakmaya devam ederek, "Ben anlatırım ama üzülmeni istemiyorum. " dedi.
"Annen üzülmesin istiyor musun? " diye sordu yine Ahu. Ahuzar başıyla onayladı. "O zaman unutucaksın, tamam mı? Onun dediği her şeyi unut. Bize zarar veremez, sana zarar veremez artık. Tamam mı? Merak etme. " Ahuzar yine başıyla onaylarken küçük kızının akmaya yüz tutan yaşlarını sildi.
"Bize asla zarar veremez. Artık bunu yapamaz."
İkisi bir süre boyunca sarılı vaziyette kalarak Ahu kızının saçlarını okşadı. Ona hep onun yanında olduğunu güvende olduğunu söyleyerek bu gerçeği unutmaması için tekrarladı.
Daha sonra oyun oynayan Ahuzar kaldığı yerden devam ederken Ahu dalgın ddalgı kızını izledi.
...
MİRA AHU ALKIM...
Kafamdaki sesler asla susmazken duyduklarım resmen o sesleri üzerine tuzu biberi olmuştu.
Ahuzar önümde bebekleriyle oynarken gözlerim ve kalbim sanki iş birliği yapmış gibi aynı anda yanmaya başlamıştı.
Derin bir nefes almaya zorladım kendimi. Şimdi ağlamamalıydım belki de ancak içimdeki harlanan o ateşin acısı daha fazla içerde kalamayarak bir göz yaşına dönüşmüş ve yanağıma doğru taşarak süzülmüştü.
Ahuzar arkasını dönüp yüzüme bakmadan hızla kaldırdığım elimle yanağımı silerek o göz yaşını yok ettim.
Derin bir nefes alarak duyduklarımı sindirmeye çalıştım. Bir çocuk nasıl böyle bir şeyi kaldırabilirdi?
Aklım almıyordu.
Ona bir şey belli etmemek o kadar zordu ki. O kadar üzülüyordum ki.
Kızımı benden almış ve akşamında dönüşü olmayan bir psikolojik şiddete maruz bırakmıştı. Bu düşünceler ellerimin sert bir yumruk olmasına neden olurken gözlerimi sımsıkı yumdum.
Yanan gözlerimi aralayıp kısa bir an oyununa devam eden kızıma çevirdim. Dediğimi yapmak istercesine gülümsüyordu. Unutmaya çalışıyordu.
Gözlerimi kızımdan ayırarak odadaki geniş deniz manzaralı pencereye çevirdim. Yanıyordum, hem de cayır cayır.
Gerek öfkeyle, gerek yaşlarımla.
Yavruma karşı öyle bir utaç vardı ki içimde o utancın kor ateş parçaları artık gözlerime vuruyordu.
Ona sahip çıkamamak, onu koruyamamak...
Ayrıyeten öfke. İçimde o pislik herife karşı asla bitmeyen bir öfke vardı.
Kızımın boğazına bıçak dayamış...
Benim kızımın... boğazına.
Boğazımdaki yumru büyüdü. Söylediği her söz aklıma geldikçe tüylerim diken diken oldu.
Tam şuan o herifin nerde olduğunu bilseydi eğer, gider onun boğazını hiç şüphesiz keser kopan başını Karadeniz'in dalgalanan asi dalgalarına fırlatırdı.
"Anne bak." Dedi Ahuzar arkamdan. Bakışlarım oturduğum yerden görünmeyen denizden ona doğru döndü. Deniz yoktu belki ama gökyüzü her yerdeydi.
"Bakayım." Dedim anında dönerek. Kocaman gülümsedim. Belli etmeyecektim. Artık üzülme iş ne izin vermeyecektim.
"Bak bu Hamsi." Dedi Ahuzar balığını bana doğru kaldırıp göstererek. Gözlerimdeki ateş dışarıdan nasıl görünüyordu bilmiyorum ama elimden geldiğince o ateşi içime akıtarak sildim gözlerimden. Onun yerine minik bir alayla kızıma baktım. "Bu mu hamsi?" diyerek güldüm.
Ahuzar da gülümseyerek, "Evet, hamsi." dese de benim gülümseyen suratımla şüpheye düşerek bir benim yüzüme birde balık oyuncağına bakınıp durdu. "Ne..." dedi. "Değil mi?"
İçtenlikle güldüm. "Kız ne hamsisu." Diyerek elimle oyuncağını işaret ettim. "Boyle hamsi mu olur? Ha bundan olsa olsa kefal olur."
"İyi ama anne." Diyerek teredütle yüzüme bakındı. "Babam bana bu balığın şimdilik hamsi olduğu söyledi."
"Hee," dedi bir ses odada yankılanarak. "Dedum."
Bakışlarım elleri arkasında omzunu kapı pervazından ayıran adamı buldu. Bakışları kızının üzerinde dolanırken dudaklarını güzel bir gülümseme sardı. Bugün her zamankinden farklı gibiydi. Sanki biraz daha özenli gibi.
Ahuzar ayaklanarak odanın içinde yavaş adımlarla bize yaklaşan babasına doğru koştu. Bacaklarına kollarını sasarak, "Babaaa." Dedi uzunca. Hep bu kelimeyi bağırarak söylemenin hayalini kurardı. Şimdi ise...
Şükrederek derin bir nefes verdim. Ayşe ablam bir nevi haklıydı. Bu anın hayalini kurmak çok farklıydı. Şimdi ise gerçek oluşunun verdiği his ise apayrıydı.
Onları izlerken benim de dudaklarımı, çok sonradan fark ettiğim bir gülümseme esir almıştı.
Ne zamandan beri gülümsediğimi bilmiyordum. Ya Ahuzar sarılırken oluşmuştu.
Ya da sevdiğim adamı gördüğüm de.
Kaya, kızımızın ona sarılmasıyla anında tek elini arkasından ayırarak Ahuzar'ın sırtına indirip yaslamıştı. Ardından sırtından çekerek, başını kaldırmış bir şekilde aşağıdan aşağıdan babasının yüzünü izleyen kızının alınını okşayarak yüzündeki saçları geriye doğru itelemişti.
"Ya baba neden tek elle sarılıyorsun, alsana beni kucağına?" Ahuzar ilk defa gördüğüm türden bir huysuzlanmayla minik ellerini havaya kaldırarak açıp kapadı. Ancak sadece gülümsemekle yetinip izleyen adam onu kucağına almayınca Ahuzar şüphelenip Kaya'nın arkasına bakmaya çalıştı. "Ellerin neden arkada senin baba?" Kaya, arkasına bakmak için kafasını uzatan kızımıza izin vermeden gerilemesiyle minik kızım kaşını kaldırarak onu halen gülümseyerek izlemeye devam eden babasına baktı.
Kaya gözlerini kızından ayırarak onları öylece gülümseyerek izleyen bana çevirdi. Bakışları yüzümde dolanırken harelerindeki o parıltı biraz daha yoğunlaştı.
"Süprizz babacum." Diyerek şiveli konuşmasını sürdürdü.
"Ne ki o?" dedi Ahuzar. "Ne zaman göstericeksin?" Heyecanla iki kere zıplayan kızım bana dönerek kocaman gülümsedi. "Anne, babam bana hediye almış galiba."
"Galiba değul, aldum." Kaya kendinden emin bir vaziyette göğüsünü kabarta kabarta kızının önüne tek eli ile pantolonunu yukarı doğru çekip çömeldi.
Hala bir eli arkasında şekilde çömeldiği yerden kızına bakarak, "Seni biriyle tanuşturucağum." Dedi.
Ahuzar'la aynı anda meraktan olsa gerek kaşlarımız çatılmasıyla güldü. Benzerliğimiz onu mutlu ediyordu.
"Baba," dedi Ahuzar kısa bir an bana bakıp geri önüne dönerek. "Kim?"
Kaya yüzüme bakarak sırıttı. "Hamsi." Arkasındaki elini ortaya çıkararak kızının yüzüne doğru salladı. Bu seferki aldığı balık gerek minikliğiyle gerek yüzü ve rengi duruşuyla gerçekten bir hamsiye benzerken Ahuzar ağızını kocaman açarak güldü.
"Hamsiii!" dedi heyecanla.
"Hamsi ya!" dedi Kaya gülerek.
"Ha bu da kefal." Dedim hemen önümde duran balığı havaya kaldırarak.
"Ya anne," dedi Ahuzar halime gülerek. "Öyle deme o benim ilk balığım."
Şöyle bir baktım elimdeki balık oyuncağına. "Kızum bu kefal."
"Baba kefal ne?" Ahuzar'ın sorusuyla kıkırdadım. Onunda bir balık türü olduğunu kızıma söylemeyi unutmuştum öyle değil mi?
"O da bir baluk türü babam." Dedi Kaya sakince anlatarak. "Hamsiye göre kat ve kat büyük bir baluk ama."
"Tad olarak hamsi daha büyük." Kaya yüzüme bakıp hemen Ahuzar'a doğru parmağı ile beni işaret ederek onaylarken Ahuzar babasının kolunu tutarak oyuncaklarının toplu olduğu kısıma doğru sürüklemeye çalıştı.
"Hadi baba, hamsi ve kefala oyun oynayalım, hadi."
Kaya ayaklanarak yanıma doğru adımlarken yutkundum. Sabahki belgeler yine zihnime düşmesiyle gözlerimi ondan kaçırdım. Ona en kısa zamanda bana gelen belgelerden bahsetmem gerekiyordu.
Göz ucuyla tekrar ona bakmamla anlamaz bir biçimde kaşlarını çattığını fark ettim. Gözlerimi kaçırmam hoşuna gitmemişti.
İçimdeki heyecan ve endişe bir olurken hemen yanımdaki mindere oturan kızıma doğru, "Ahuzar biraz uyumalısın kızım." dedim. Genelde öğlen uyumaları biraz azaltmış olsak da yorgun olduğu günler uyumasını sağlıyordum.
"Ama anne." Dedi gözlerime bakarak. "Babamla biraz oynayayım sonra söz uyuyacağım."
Kıyamadım bakışlarına, " Söz mü?" dedim yine tekrar ederek.
"Söz ama türkü söylersen..." Gülümsemesi gözlerine sıçrarken ellerimi karnına doğru attım.
"Uyanık seni!" Önce tikle başlayan gıdıklamalar bir anda bütün bedenine sıçrarken Ahuzar'ın gür kahkahasının sesi odayı taşırdı.
Benden sonra babası onu devir alırken gülmeyi sürdürdü. Yorgun kahkahaları artık yalvarmalara dönmesiyle gülerek Kaya'nın koluna hafifçe asıldım. "Tamam." Dedim gülmeye devam ederek. "Tamam yeter, yazık kızım kıpkırmızı oldu."
Ahuzar derin nefeslerini vererek babasından kurtulmak adına uzandığı yerden bana doğru yuvarlanarak ayaklandı. "Anne!" dedi oyunbaz çığlığı ile. "Kurtar beni, yiyecek babam beni!"
Kaya bir elinde hamsiyi diğer elinde kefali tutarak ısırıyormuş gibi yaptı. "Baluklarınu yedum Ahuzar Hanum," diyerek sinsice, oturduğum yerde hızla arkama saklanıp ellerini omuzlarıma koyarak gülen kızımıza yaklaşmaya başladı. "Sıra sendeee." Kaya kalınlaştırdığı sesiyle arkamda duran Ahuzar'a atılmasıyla kızımla beraber az daha bende kaçacaktım. Kaya ikimizde korkmamızla duruldu.
Yutkunarak arkamda duran kızıma bakıcaktım ki Ahuzar'dan şen bir kahkaha kopmasıyla Kaya oyuna kaldığı yerden devam edercesine üstüme doğru atıldı. Ahuzar'dan hafif bir çığlık koptu. Korkmuştu fakat babasına belli etmeden oyununa devam etmek amacıyla minik avuçlarını omuzlarımdan çekmiş ve yatağa doğru koşmuştu.
Kaya ise üstüme gelmesiyle tam heyecandan olsa gerek geriye doğru gidiyordum ki belimden kavrayarak bozulan dengemi geri sağladı.
Kaya koşan kızına bakmadan yüzüme bakakalırken derince gülümsedim. Bir elimi ona doğru uzatıp açarak, "Kefali bana ver." Dememle bir elinde öylece duran kefali avucuma bıraktı. Bir yandan da dalıp giden bakışlarını asla gözlerimden çekmeden yutkundu.
Ahuzar geniş yatağın bir tarafında öylece dururken elimdeki kefalle Kaya'nın yanından ayaklanıp belimdeki elinin sıcaklığından sıyrıldım. Minik adımlarla koşmaya başladım. "Anneciimm!" dedim kefalle koşarken. Geldiğimi gören kızım iki elini dudaklarına basarak güldü. "Babam annemi de zombi yapmış."
"Ahu'm." Dedi yerden ayaklanan adam yüzüme bakarak. "Ha bu baa zombi mi dedu?" Paralayan bakışları toparlanmış tekrar oyunbaz bir hale bürünmüştü.
Başımla anında onayladım. "He dedu." Diyerek bir kızıma bir Kaya'ya baktım.
"Baa dedu?" diye tekrar sorarak kendini eliyle işaret etti.
"Evet." Dedim gülerek.
"Hmm." Dedi önce hemen sonra ise, "Ha ben bu kızun şimdu icabina bakarum." Diyerek hızla Ahuzar'a doğru adımladı.
Ahuzar babasının ona koşmasıyla çığlığı basarak tam benden yana gelecekti ki benim de ona doğru koştuğumu görmesiyle öncekinden daha gür bir çığlık kopardı. "Hayır," dese de çoktan ikimiz ona karşı sağdan soldan saldırmaya başlamıştık.
Ahuzar hızla geriye doğru kaçarak geniş çift kişilikli yatağa tırmanıp hemen dibinde biten babasına karşı avucuna gelen yastığı fırlattı.
Yüzüne hafif değen yastık düzgün taranmış olan saçlarını dağıtırken umursamdan şaşkınmış gibi yüzüyle kızına baktı. Ardından o şaşkın bakışlarını bana çevirerek, "Baa yastukla vurdu mu o?" diye sordu. Ahuzar onun şaşkın yüzüne eskisi gibi, acaba kötü bir şey mi yaptım, diye düşünmeden kıkır kıkır gülerken bende onunla beraber güldüm.
Kaya, yanına oturarak onu onaylamamla tekrar Ahuzar'a döndü. "Bizum kiza da bak sen hele. Babasuna yastukla vurayi!" diyerek Ahuzar'ı yalvarana kadar ağızıyla karnını kıdıkladı.
Bu halleri ağlanacak halimdeyken beni bile kahkahalara boğarken Kaya kızımızı iyice elleri kolları ile hapis edip bir süre gıdıklamaya devam etmişti.
"YAA BABAĞĞ!" demişti Ahuzar çığlık atarak. "YETERR, BABAĞĞĞ..." dese de kahkahalarla gülmeye devam etmişti.
Kaya en son kızından yana insafa gelmişti de bırakmıştı.
Son durumumuz şuydu ki; Ahuzar bir yanında kefal diğer yanında hamsiyle Kaya'nın odasındaki çift kişilik yatağın tam ortasında yatıyorken beni ve babasını da tıpkı hamsi ve kefal gibi yanına alarak bizden bir türkü söylememizi istiyordu.
Biz ise bir süre başımızı yasladığımız yatak başlığından öylece birbirimize bakakalmıştık. "Ne söyleyelim?" diye sordum.
Bir süre yüzüme baktı. Cevap vermeden öylece dalıp gitti. Parlayan koyu renk gözleri sanki gözlerime bakarken uykusu gelmiş bir birkaç saniye huzurla yumarak geri araladı.
Kızımız uzandığı yerde yüzündeki ufacık gülümsemeyle aşağıdan bizi izlerken bir eli hamsinin altında babasının avucundaydı. Diğer eli ise asla bırakamadığı uzun saçlarımdan birazını seviyordu.
"Sarıl bana tenim sende soğumadan," demesiyle duruldum. Nefes alışım-verişim bile durulurken öylece yavaşça söze giren adamın güzel gözlerine baktım.
Ardından bana aşağıdan aşağıdan minik bakışlar atan kızıma kısa bir an bakarak boğazımı temizledim ve bildiğim sözleri yumuşak bir biçimde söylemeye koyuldum.
"Sarıl bana yüreğim kurumadan."
"Sarıl bana gözlerim kapanmadan," demesiyle yutkunsamda bir sonraki nakaratı beraber birbirimizin gözlerine bakarak devir aldık.
"Sarıl bana sarıl da,
Sarıl bana sarıl da."
Gözlerinde gördüğüm o huzur benimde içime akarken derin bir nefes verdim. Ahuzar saçlarıma sarılmış birazını yüzüne serperek gözlerini yumarken bizim söylediğimiz türkü çoktan aramızdaki basit bir diyaloğa dönüşmüştü.
"Canı cana katsan da,
Aşkın ile yaksan da,
Vazgeçmedum sevmekten, Korkmam inan ölmekten," diyerek aynı anda birbirimize gülümsedik.
"Vazgeçmedum sevmekten, Korkmam inan ölmekten."
İkimizde başımızı yasladığımız yatak başlığından birbirimizin gözlerinin içinde boğularak ikinci kere aynı kıtayı söylemeye devam ettik.
Ardından tek başına söylemeye devam ederken kıtanın anlamlığına serçe yutkunup gözlerimi yumdum.
"Ben ölürken uyu sevduğum,
Dünya bu kadar,
Sensiz hiçim." demesiyle yanağımdaki hissetiğim dokunuşla bakışlarımı araladım. Göz kapaklarımın ardındaki karanlık kendini başka bir koyuluğa bırakırken yanağımdaki avucuna iyice yüzümü sürterek yasladım.
"Öyle bir sevdaluk bu, öyle derin, Öyle bir sevdaluk bu, öyle derin." Diyerek yaşarmış gözlerimle yüzünün her bir yanını keşfe çıktım.
"Canı cana katsan da,
Aşkın ile yaksan da,
Vazgeçmedum sevmekten, Korkmam inan ölmekten, Vazgeçmedum sevmeten,
Korkmam inan ölmekten." Elim yanağımdaki elinin üzerini örterken aramızda, oyun oynamaktan yorgun düşmüş bir eli babasının elinde diğer eli annesinin saçlarında öylece uyuyakalmış kızımızla son kez birbirimize sözleri söylemiş ve türküyü böylece aramızda başlattığımız gibi de sonlandırmıştık.
🥀
Deponun aralanan kapılarıyla bir köşede öylece eli kolu ağızı bağlı olan adamın gözlerine gündüzün sıçaklığı sakince çarptı.
Gözlerini kısarak yavaşça aralarken bu defa önden bağlanmış ellerini yüzünün önüne doğru siper etti. Gelen güneşi keserek gözlerinin yanmasını engelledi.
"Ooo Sungur Beyy." diyerek içeri Furkan ardından da ikizi Burak girmişti.
Şahin ise elleri bağlı olan adamın ense kısmından gömleğine tek eliyle asılarak hemen yangazların ardılarından sürüklemiş Burak'ın işareti üzere abisinin yanına fırlatmıştı. Şahin fırlatığı adamın hemen ardından diğer elindeki halatlarla ayaklarını da bağladı. Ağızı açık olan adam abisine şaşkınlık ve korku içinde bakarken kaşlarını çatmıştı. Başını, yeni yeni aralanan gözleriyle yanına düşen adama çeviren Sungur'un da ondan pek bir farkı yoktu.
"Lan... " dese de ağızını açamayıp sadece kardeşine baktı.
Poyraz abisine dönerek kaşlarını daha da çattı. Abisinin iki dudağının arasında bağlı olan beze baktı. Onun aksine kendi ağızı bağlı değildi. "Sana bu işe girmeyelim demiştim! " diyerek bağırdı. Abisine karşı hissetiği öfkeyle tekrar bağırdı. "Çok para var diye tutturdığun işin sonu, al! "
"Hadi ama beyler. " dedi Burak.
Sungur ona öfkeyle bakmaya başlasa da Poyraz susmadı. "Sana Karahanlı'nın oturduğu masa olmaz demiştim abi! "
Furkan elinisallayarak daire çizdi havada. Hey gidi hey, hareketiyle dudaklarını büktü. "Valla hiç abi kardeş yüzleşmesune katlamam," diyerek kapıya doğru ayaklarını daire bir biçimde çevirerek döndü.
Bir elini havaya kaldırarak kapıdaki Cihan'a doğru, "Batsunn bu dünyaa!" diyerek bağırdı. Cihan aldığı komutla Furkan'ın değişik zevklerine karşı gülümseyerek ilerleyip elindeki karton kutuyu Furkan'ın ayaklarının dibine bıraktı.
Tim yavaştan içeri girerek aynı hizada olacak şekilde duvar yanında yerlerini alırken Burak ellerini ceplerine yerleştirerek burnunu çekti.
"Ne yapacaksınız? " Sungur ağızındaki bez yüzünden sadece bakmakla yetinirken onun aksine kardeşi Poyraz merak ettiği soruyu yönlendirmişti.
"En sevduğum şeyi yapacağum." derken kocaman gülümsemişti Furkan. Ellerini havaya kaldırarak heyecanla bir kere yerinden zıpladı. "Nasul heyecanluyum. Nasul, bir bilsen. Aklun şaşar ha!" hem söylenip hem de yere eğilerek kutuyu sakince kucakladı.
Burak, Tim'e doğru dönerek, "Şu iki asalağun bilek kısumlaruna ha şuradaki geniş lastikleru geçurur musunuz?" diye sormasıyla Sergen ve Seyfettin deponun köşesinde bulunan lastikleri aldılar.
"Paçalaru lastiğin altunda kalsun size zahmet. " Furkan tekrar yere bıraktığı kutuyla bir çift eldiveni eline aldı. "Bakalum sizun çavuşlar ne kadar dayanacak. " Sırıtan yüz ifadesiyle ellerine eldivenleri çekerek kutuya eğildi.
O sırada kurtulmak için tepinen Poyraz'ı, Sergen başa çıkmaya çalışırken Akın yavaça dev cüsesiyle yerinden kıbırdadı. Seyfettin kaşlarını çatarak para lastiğine benzeyen lastikleri heriflerin ayağından geçirmeye zorlarken küfür etti.
Akın ağır adımlarla adamın önüne gelmesiyle kısık sesle söylenen, lastiği Poyraz'ın ayağından geçirmeye çalışan Seyfettin'i izledi. Konuşmak, çok gerekmedikçe yasaktı. Seyfettin de içinden söverek söylenirken Sergen en son dayanamayıp bir ayağını durması için adamın cinsel organına dayadı. Ancak Poyraz acıyla daha çok debelenmesiyşe Seyfettin dayanamayıp, "Oğlum, biz dursun diye çabalıyoruz sen herifi daha da kudurtmak için çavuşuna basıyorsun!" diyerek söylendi.
"Napim abi ya, " diyerek ayağını ordan çekti yavaşça Sergen. "Durmuyor."
Poyraz daha da kurtulmak için bırakın beni, diye bağırarak sağa sola oynamasıyla Akın çenesine sert bir tekme geçirdi. Poyraz aldığı darbeyle başı duvara doğru geriye giderken sersemlemişti. Seyfettin öf be, çekerek anında lastikleri geçirirken Sergen de aynı şekilde derin bir nefes vermişti.
Bilseydi böyle duracağını çavuşa basmadan kendisi de basardı tekmeği de neyse.
İkisi aynı şeyi Sungur'un ayaklarındaki halatlarıda çözerek yapmasıyla geri çıktılar. Tabi Seyfettin geri çıkarken ikisininde yüzlerine, maskesinin altından gülerek hafif tokatlar atarak dalga geçmeyi de es geçmemişti. Poyraz baygın gözlerle onlara bakarken Furkan elindeki eldivenlerle tekrar Tim'e baktı.
"Beyler, " dedi zevkle gülümseyerek. "Ha bu ikisinu lütfen kurbanluk çengellerune bağlar mısunuz? "
Bu defa Şahin ve Bünyamin ikisinin kollarından tutarak sürüklemeye başlamasıyla Seyfettin ve Akın tavana bağlı olan çengellerin yanlarına gitmişlerdi. İkisi çengeldeki halatları aşağıya çekerek eşitlerken, her iki taraftan biri tutarken diğeri Sungur ve Poyraz'ın bileklerini havaya bağladılar.
Furkan elindeki kutuyla adımlayarak asılı kalan iki adamın hemen önlerinde durdu. Sadece ayak uçları yere değen iki adam yandan birbirlerine bakarak Furkan'a döndüler. "Bilirsunuz ki en son adamun birinun adınu çıkarmuştum." işaret parmağunu havaya kaldırarak güldü. "Şimdi de diyirum ki, sizi Jandarmaya teslum etmeden önce bir eğlenelum."
"Yok, " dedi Sungur ağızındaki bezle.
"Şunun ağuzundaki bezden kurtulalum." Furkan'ın sözleriyle ve işaret ettiği Sungur ile Tim'in en uzunu ve iri yarısı olan Koray adımlayarak Sungur'un arkasına geçti. Bünyamin ondan bir kaç santim daha uzun olsa da kendisi iri vücuduyla onu bile geri de bırakıyordu. Adam havadayken bile Korayla daha tam aynı boya gelemedikleri için hiç zorlanmadan bezi çözerek geri çıktı.
Geri silah arkadaşlarının yanına dönerken Seyfettin kısık bir ıslık çaldı ona doğru. "Şerefsiz beybi feyste senii! " diyerek ellerini arkasına bağladı. "Seni her gördüğümde kadına dönmek istemem normal mi? "
"Sus Seyfettin! " dedi Harun hemen yanından. "Bokunu çıkardın! "
"Aman Seyfo. " dedi Koray ellerini bedenine sarma hissiyatıyla ona iğrenerek bakarken. "Bu vücudu senin için veya senin kadın versiyonun için dönüştürmedim lan!"
"Ulan hayvan gibi yakışıklısın hala konuşuyorsun, pis herif. " dedi kısık sesiyle. Şahin ikilinin arasındaki diyaloglara hemen arkalarında ama ortalarında olacak vaziyette dinlerken güldü. İki ddudağının arasında olan kürdan maskesi varken bile varlığını sürdürüyordu. Onun için herzaman çiğnenen bir stres çubuğu gibiydi.
Zamanın da dişlerini fazla sıkmaktan dolayı böyle bir çözüm bulmuş ve yıllarını artık küçük bir kürdanla sonlandırıyordu.
"Sen iyi alıştın ha bana yavşamaya," dedi Koray sesine dikkat ederek.
"İyice yavşak mı oldun demeye çalışıyorsunuz komutanım? " Sergen, masumca Koray komutanına soru sorarken başını Seyfettin Komutanının omzunun üzerinden uzatmıştı.
Seyfettin omzunun üzerindeki başa, göz ucuyla bakarak omzunun sertçe kaldırdı. Çenesine hafif darbe alan çocuk geri çıkarken Seyfettin, "Seninle istersen sonra bu konu hakkında bir görüşelim Sergen'cim." diyerek uyardı.
Sergen bir eliyle çenesini tutup sıvazlarken, "Emredersiniz komutanım. " dedi. Bir yandan da sıçtığına emin olmuştu. Belasını sikicekti.
O sırada Furkan asılı adamlara bir süre bakmış ardından yapma ya da direkt teslim et diye bağıran adamalra karşı kutan bir tane fare çıkarmıştı. "Ta daaa! " diyerek kocaman bağırdı. "İşte eğlencemizun değerlu parçasu." Kuyruğudan kavramış olduğu dişleri sivri olan lağam faresini gülümseyerek işaret etti. "İkizum?! "
"Evet? "
"Başlayalum."
Burak da eline bir çift eldiven giyerek o da piyasada olmayan kendi üretimleri olan bir sprey alarak içindeki fareleri kışkırtacak peynir aromalı yağı adamların pantolonlarına sıktı. Ardından biten işiyle tekrar kutuya ilerleyip elindeki spreyi bırakarak diğer fareyi kaptı.
"Abo! " dedi Sertaç yüzünü buruşturark.
Seyfettin ve Bünyamin ise gülmemek için kendini sıktı. "Oğlum o fareleei pantolonlarının içine atsınlar varya tam da Kaya komutanımın kardeşleri derim vallahi. Hep acıya oynuyorlar. " dedi Bünyamin.
Akın sadece gözlerini kısarak izlerken Harun gördüğü görüntülerden dolayı şaşkındı. Kendi kendine Kaya'nın kardeşleri olduğu için neden şaşırdığını sorgulasa da kendine engel olamıyordu. Adamlardaki işkence zevki çok farklıydı.
Şahin dişlerinin arasındaki kürdanı değişirken gayet sak
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 9.09k Okunma |
646 Oy |
0 Takip |
26 Bölümlü Kitap |