20. Bölüm

19.Görmek

Ebrar Aydın
ebi_books

Selamm.Beklettiğim için tekrar tekrar özür dilerim.Bölüm neredeyse iki bölüm uzunluğunda ve geçrekten önemli bir bölüm.Yorumlarınızı çok merak ediyorum,oy vermeyi ve kitabı paylaşmayı unutmayın.

Umarım beğenirsiniz,keyifli okumalar.

*********

30 yıl önce

Barbaros,dostunun sırtını sıvazladı.Ateş muhafızları sinirle yanıp tutuşuyordu.Nasıl olmuştu bu?Yanıbaşlarındaki ateş muhafızı,üstüne üstlük karşı konulamaz güçteki ateş muhafızı nasıl kaybolmuştu?

Günler olmuştu.Ve Yalkı'ya dair en ufak bir iz yoktu.Alkurah'dan,zorla aldıkları,haberlere göre orada da değildi.Hatta Alderomin'e bile gitmişti bir gece Kara.Bunun bedelini ağır bir yaralanma ile ödemiş olsa da.

Üçüncü ateş muhafızı yoktu.Yalkı yoktu.

Fakat Günkut hissediyordu.Uzaklarda bir yerlerde değildi,buralardaydı.Üstelik Günkut'un hissettiği bir diğer muallakta olan durum çok daha ürperticiydi.

Şüphesiz izleniyorlardı.Çünkü Yalkı ile beraber Dağhan da kaybolmuştu.Belki de ellinci kez Algedi adasını didik didik ediyorlardı.

Toprağı hissetmeye çalışıyordu Günkut.Yanıt vermesini istiyordu.Ve duymaktan,hissetmekten en çok korktuğu şey sevdiği kadının o toprağın içerisinde olmasıydı.

"Bugünlük yeter,"dedi Barbaros,"biraz daha burada kalmaya devam edersek kafayı yiyeceksiniz."

Günkut başını yavaşça kaldırdı.Ateş muhafızları sessizce onlardan uzaklaşırken."Burada kalıp onu aramaya devam edelim Korsan."dedi umutsuzca.

Barbaros başını iki yana salladı.Ve Günkut'un omzuna elini koydu,"İstediğin an seninle tüm okyanusu ve toprakları didik didik ederim Günkut.Ama şu anda boşa kürek çekmekten başka bir şey yapmıyoruz."

Günkut derin bir nefes alıp soğuk havaya üfledi."Bana bir çıkış yolu bul Korsan."dedi çaresiz bir ses tonuyla.

Barbaros sıkıca sarıldı dostuna."Ne zamandan beri kendini salıp çaresiz bakışlar atıyorsun Günkut."

Günkut güldü."Bu zamana kadar yaşadığım her şeyin öncesi vardı ama şimdinin yok.Daha önce hiç Yalkı'yı kaybetmekle yüz yüze gelmedim."

Barbaros başını iki yana salladı."Bulunduğumuz hiçbir an öncekine benzemez Günkut.Benzeseydi bugün, bereketli toprakların kaderi için iki kehanet arıyor olmazdık."

Günkut yine güldü.Barbaros ile kol kola dağın yamacından inmeye başladılar.Barbaros,batan güneşe bakarken,"Çocukken Yalkı'nın sana verdiği kalemi neden hiç kullanmadığını anlamak için bu kadar yıl geçmesini beklemem komik."dedi.

Günkut gülümseyerek başını iki yana salladı.Tam bu esnada Barbaros'un kalbi atmaya başladı hızla.Hatta nefesi kesildi,adımları durdu.Hayır,o durmuyordu.Dünya o,onu gördüğünde duruyor ve ikisi için sakin bir an oluşturuyordu.

Günkut ne olduğunu anlamak için etrafa bakarken Barbaros,"Çabuk şu ağacın arkasına git."dedi.

Günkut ne olduğunu anlamadı."Ne saçmalıyorsun Korsan?"

"Çabuk ol Toprak Muhafızı!"

Günkut,hızla ağacın ardına ilelredi.Artık dağın yamacına elinde, iki büyük sepetle ilerleyen Helena tamamen gözle önündeydi.Barbaros ise onu metrelerce uzaktan fark etti.

Günkut,elini başına koydu."Şöyle bir anda bile aşkınızı yaşayabiliyorsunuz ya,siz korsanlar."diyerek hayıflandı.

Korsanların zamanı yoktu.Zaman olsa bile yoktu.Onlar kısa anlarda aşkı kovalamak zorundaydı ve şüphesiz bundan hiç şikayetçi değillerdi.

Helena Barbaros'u görünce durdu.Aralarında birkaç adım kalmıştı.Barbaros ona doğru yaklaştı.

"Helena,"dedi nefesini vererek,"burada ne işin var?"

Helena gülümsedi."O soruyu ben sana sormalıyım Korsan."

"Sadece yürüyüş yapıyordum,canım biraz sıkkındı."

Helena'nın yüzü hemen değişti."Ne oldu?"dedi endişeyle.

Barbaros ise onun üzülmesine sebep olduğu için kendine kızdı."Hiçbir önemi yok,"dedi biraz daha yaklaşarak,"çünkü gününü önüme çıkarak aydınlatan bir kadın karşımda duruyor."

Helena güldü.Kısa süren sessizliğin ardından,"Bunu sürekli yapıyorsun."dedi.

"Ne yapıyorum,sevgili Helena?"

"Konuyu bana iltifat ederek değiştiriyorsun."

"Kural bir Helena,karşımdaki sen olduğunda konunun sana dönmemesi pek mümkün değil."

Helena başını iki yana salladı.Barbaros bu tesadüfi anı uzatamayacaklarını biliyordu. Ön cebinde sakladığı ve günlerdir vermediği hediyesini vermenin tam sırasıydı.Elini uzatıp,ağarmış kağıdın üzerinde kurutulan mor ve pembe renklerindeki çiçekleri Helena'ya uzattı.

"Bunları senin için birkaç güç öncesinde toplamıştım Helena.Lakin vermeye vaktim olmadı,"hızla düzeltti,"yani senin için her an vaktim var ama şartlar el vermedi."

Helena güldü.Barbaros derin bir nefes aldı.

"Ben de kurutmayı tercih ettim.Çirkin olacaklarını düşündüm ama sonra,seni beklemenin bile ne kadar değerli olduğunu gördüm.Çiçekler kuruyken bile çok güzel oldular Helena."

Helena'nın gözleri büyüdü ve kalbi ısındı.Bu Korsan tanıştıkları günden beri kalbini ısıtıyordu,üstelik içeriye izin almadan giriyor ve sanki hep oradaymış gibi davranıyordu.

"Teşekkür ederim."dedi tüm kibarlığı ile.Barbaros başını yana yatırdı.

İkisi de burada kalmak çok istedi ama yapamazlardı.Helena kısa süre sonra,"Sanırım gitmem gerekiyor Korsan."dedi.

Barbaros üzülse bile başını salladı.Helena yavaşça ondan ayrılırken arkasından bakakaldı.O gittikten sonra bile Barbaros boşluğu izledi.Tam bu sırada Günkut,günler sonra gülüyordu.Barbaros onu fark edince yüzündeki salak sırıtışı silmeye çalıştı.

"Neye gülüyorsun?"dedi yürümeye devam ederken.

Günkut başını iki yana salladı."Sen kaybolmuşsun Korsan,bu aşktan daha fazlası."

"Çok güzel öyle değil mi?"

"Öyle."dedi Günkut,Barbaros'un aklının burada olmadığını biliyordu.

"O kadar güzel bir ruhu var ki Günkut,hiç buradakiler benzemiyor."

"Benzemiyor."

"Kibar adımları,hoş cümleleri ve hayran kalınası bir gülüşü varken onu sevmemem mümkün değildi."

"Üstüne üstlük o da seni seviyorken."

Barbaros heyecanla döndü."O da beni seviyor mudur?"

Günkut güldü."Sen cidden kör olmuşsun."

"Gerçekten mi Günkut,bak sen dersen inanırım hemen."

Ve birkaç saniye sonra yine eskiye döndüler.Yalkı'nın olmayışı ile yüzleştiler.Ta ki, hanın kapısı iki kere tıklanana kadar.

Günkut,hızla kapıyı açtığında karşısında gördüğü kişi Yalkı değildi.Ama onu şaşırtan Yalkı olmaması ya da Dağhan olması da değildi.

"Dağhan,"deid acıyla nefesini vererek.

Dağhan'ın yüzü kan revan içerisindeydi.Sağ bacağı ise diz kapağının üzerinden kesilmiş,sargı sarılmıştı.

"Bunu sana kim yaptı!"dedi Günkut öfkeyle.Dağhan tutunduğu sopalara dayanarak içeriye girip kendini koltuğa bıraktı.Ve onu gören Barbaros'un gözleri kocaman açıldı.

"General,"dedi aynı şaşkınlıkla,"bacağın."

Dağhan başını arkasına yasladı."Önemi yok."dedi skaince.

"Nasıl oldu?"diye sordu Kara.

Dağhan başını iki yana salladı."Nasıl olduğunu söylemek için değil,size bilgi vermek için geldim."

Hepsi donakalmıştı.Birkaç gün önce sapasağlam olan bir adam kaçırılıyor ve öldürülmüyordu.Yalnızca bacağı kesiliyordu.Yalnızca bacağı.

Günkut derin bir nefes aldı,"Bizim yüzümüzden yaptılar değil mi?"

Dağhan sessiz kaldı önüne bakmaya ve camın ardından yağan karı seyretmeye başladı.

"Konuş General."dedi Barbaros sinirle.

Dağhan başını iki yana salladı."Konuşup konuşmamam önemli değil."dedi sesini yükselterek.Bacağına baktı.Olmayan bacağına.

Günkut,"Buradaki varlığımızı ve senin bize yardım ettiğini biliyorlar.Bacağın bizim yüzümüzden kesildi."dedi öfkeyle.

"Bunun sizinle bir ilgisi yok,uzun zamandır gözleri üzerimde,yasadışı işler karıştırdığımı biliyorlar."

Günkut başını olumsuz anlamda salladı."Ama böyle bir ceza bu zamana kadar vermediler."

Dağhan gururla gülümsedi."İşte bu yüzden mesudum Günkut,"dedi.Herkes sessizliğe gömüldü ve Dağhan dolu gözlerle devam etti.

"Bu zamana kadar kendi kendime savaşıp durmuşum.Onları korkutacak şeyler yaşamamışım ki onlar da beni korkutmak istememiş.Ama bugün,"gözden bir damla yaş geldi,"yaptığımız her şeyin bir sonucu olacağını biliyordum dostlarım.Çünkü bedelleri de oldu,olacak."

Barbaros söze girecek iken Dağhan elini kaldırarak susmasını sağladı."Benim hakkımda konuşmamızın hiçbir anlamı yok, en kısa zamanda adayı terk etmeniz gerekiyor.İçerideki Alderomin askerleri,onlara haber gelmese dahi,yaygarayı duymuşlardır.Ve,"nefes verdi,"kıvırcık saçlı bir kadın kaçırıldı.Kısa süre sonra gün yüzüne çıkaracaklar."

Günkut yutkunamadı bile.Oysa her şey kısa sürede öğrenildi ve bitti.Bedellerin ödeneceği,Yalkı'nın nerede olduğu ve neleri değiştirmeleri gerektiği.Eşyalarını toplayıp son kez hanın ortasında beklediler.

Ateş Muhafızları dışarıya çıktığında Barbaros elini Dağhan'a uzattı."Seni tanımak her zaman için bir onurdur General."dedi eski dostuna bakarak.

Dağhan gülümsedi.Başıyla selam verip elini ısktı."Seni tanımakta öyle Büyük Okyanusun Korsanı Kaptan Barbaros."

Birbirlerine selam verdiler.Barbaros yavaşça hanı terk etti.Günkut,"Bir gün bu onurlu duruşunun karşılığını alacaksın."dedi.

Dağhan başını yavaşça iki yana salladı."Bir gün alıp almamam mühim değil,bugün hissettiğim gücün önemi var."

"Daha özgür bir gökyüzünde,ve sıcak topraklar üzerinde tekrar karşılaşmak üzere."dedi Günkut baş selamı vererek.

Dağhan da sessizce baş selamı verdi ve dördü, şehirden uzak bu eski hanı arkalarında bıraktılar.Günkut,bağladığı Ahalteke'yi de alıp dağdan aşağı yavaşça inmeye başladı.

"Şimdi ne olacak?"diye sordu Kara.

"Yalkı'yı aramaya devam edeceğiz ama yerimizi sürekli değişmemiz gerekecek.Aksi takdirde birbirimizi bulamayız."dedi Günkut.

Hepsi onayladı.Yollarına devam ederken uzaktan bir silah sesi duyuldu.Hepsi temkinle yaklaşarak birbirlerinin etrafını sardılar.

Silah sesleri çoğalmaya başladı."Bizi silahla alt edebileceklerini sanıyorlar."dedi Çakır gülerek.

Günkut ise başına aniden giren ağrıyı,derin nefesler alarak dizginlemeye çalıştı.Hayır,karşı taraf silahlarla alınamayacaklarını biliyordu.İşte o an,Toprak Muhafızı Günkut ve Birinci Kademenin Varisi Boris tanışmak üzereydi.

Yüzlerce asker çevrelerindeydi.Herkes harekete geçmişti,Ateş Muhafızları her birini hızla bertaraf ediyordu.Günkut ise hiçbir şey yapamıyordu.Zorlukla ayakta duruyordu,sanki üzerine büyük bir ağırlık çöküyor gibiydi.

Barbaros hızla önüne geçti.Ona gelecek her bir kurşunu su ile havada yavaşlattı.Yaklaşan adamlardan birinin silahını elinden alıp birkaç kişiyi yere serdi.

"Günkut,"dedi endişeli bir sesle,"iyi misin?"

Günkut nefes aldı.Yere çökmemek için zor duruyordu.Barbaros kolunu omzuna attı,"Günkut,"dedi bir kere daha.Günkut bu defa göz bebeklerini kaldırabildi ve ağzından zorlukla,"Kara büyü."kelimesi döküldü.Birçok büyücü maruz kaldığında fark etmekte zorlanırdı.Ama Günkut emindi.

Son birkaç dakikadır duyduğu çığlıkların gerçek olmadığını bilmesi onun için daha iyiydi.Çünkü Boris,Günkut'un kulaklarına Yalkı'nın çığlıklarını yönlendiriyordu.

Barbaros Günkut'un kolunu omzuna aldı."Kara!"

Kara ve Çakır askerlerle kolaylıkla ilgilenebilirdi.Kara başını çevirdiğinde Barbaros,"Günkut iyi değil,burayı halledebilir misiniz?"

Kara hızla başını salladı."Asla merak etme Barbaros,gidin!"

Barbaros başını salladı.Bunca askerin arasından bu şekilde çıkamayacaklarından, dostunun kolunu omzuna iyice sardı.Yerdeki su taneciklerinden ikisini sarabilecke bir hortum oluşturdu.Hortum tekrar yere doğru çökerken ikisini de alıp kıyıya götürdü.

İkisi de derin nefesler almaya başladı.Günkut ise öksürmeye.Bu,başarısız bir yer dğeiştirmeydi.Açma Barbaros hiç böyle acemi hatalar yapmazdı.

"Güçlerimiz zayıflıyor,"dedi Günkut elini başına koyarak.Çok acı çekiyordu.

Barbaros başını salladı."Kim,kim yapıyor bunu?"

Aniden gölgeler,Barbaros'u sardı ve onu metrelerce geriye çekip sırt üstü yere çakılmasını sağladı.Günkut,yeltenmeye çalıştı lakin aynı gölgeler elini kolunu bağlayıp onu da bir o kadar öteye çekti.

Ve Günkut'un acıyan zihnini bir çığlık daha buldu.Ardından ise bir fısıldı,"Üçüncü ateş muhafızının akıbeti pek iyi görünmüyor."

Günkut başını olumsuz anlamda salladı."Bu gerçek değil,kara büyünün sanrısı."

"Gerçekten de kara büyü hakkında bir şeyler bildiğini mi zannediyorsun Toprak Muhafızı?"diye sordu Boris'in zihninden ulaşan fısıltı.

Günkut gülerken başını salladı.Elbette biliyordu.Boris'in kahkahasını duydu ardından.Ve yine her şey çok hızlı gerçekleşti.

Duman,Barbaros'u ve Günkut'u tekrar sarıp Algedi'nin ilerisine,

Boris'e ait bölgeye taşıdı.Aynı dakikalar içerisinde askerleri yenilgiye uğratan ateş muhafızları da aynı dumana maruz kalarak kendilerini,bu geniş bahçede buldular.

Geniş bahçeye binlerce Algedi ve Alderomin askeri sarmıştı.Hayır,burası bir bahçe değildi.Burası bir katliam arenasıydı.

Ortada idam sehpası vardı.Hayır,bunlar bilindik idam sehpaları değildi.Hemen önlerinde masa vardı.Masaların üzerinde ise kesici aletler.Büyülüler,alelade idam yöntemleri ile idam edilmezdi.Doğa onları korumaya çalışırdı.İşte bu yüzden önce,zihinlerine burunlarından,sivri bir demir sokulurdu.Beyinleri zedelenir hemen ardından gözleri kaymaya başladığında boğazları kesilir ya da tam kalplerinden vurulurlardı.Aksi halde,doğa kalplerini canlandırmaya çalışırdı.

Sehpanın arkasında ise,bu dört Algedili büyücünün yıllardır adını duyduğu lakin karşılaşmadığı Alderomin hanedanı.Buraya nasıl gelmişlerdi,bu kadar hızlı haberdar olup nasıl büyük planlara dahil olmuşlardı?

Günkut biliyordu.İçlerinden biri kara büyü ustasıydı.Ve Alderomin bu usta sayesinde güçlüyü.Büyü,yaşadıkları toprakların en paha biçilemez olgusuydu.

Hepsinin elleri kolları bağlanmıştı.Ateş muhafızlarınınki oldukça zor eritilebilecek demirlerle bağlıydı.Barbaros ve Günkut ise sert iplerle bağlanmışlardı.O kadar kalınlardı ki ipleri açmaları mümkün değildi.Sandalyelere oturturmuşlardı.Ateş muhafızlarının sandalyeleri de demirdendi.

Ve büyük gösteri başlamak üzereydi.Alderomin'in lideri öne çıktı.Bütün askerler hazır ola geçti.İdam sehpasının üzerine üç kişi çıkarıldı.Başlarındaki çuvallar açıldı.İkisi tanıdık değildi.Lakin bir tanesi,Alkurah büyü akademisini müdürüydü.Son yılların en güçlü okyanus yöneticisiydi.

Barbaros hareketlendi.Günkut sakince etrafı izlerken ateş muhafızları sinir küpüne dönmüştü.

Günkut sakin kalıyordu çünkü düşünmeliydi.Buradan hiç kimsenin canı yanmadan kaçıp gitmeliydi.Alderomin'in lideri kürsüye çıktı.Askerlerin hepsi hazır ola geçti.

"Yüce Alderomin'in yasaları adına şerefim ve namusum üzerine yemin eder başımı eğerim,"derin bir nefes aldı Alderomin'in lideri,"Bugün,tarihimizde gerçekleşen iki yüz seksen beşinci,isyankar adamlarından birini daha gerçekleştirmek üzere toplandık."

İsyankarların saysıı arttığında topluyorlar ve burada idam ediyorlardı.

Başıyla işaret veri ve üç,beyaz ve mavi giysili asker karşılarındakileri bir bir idam etmeye başladı.Sıra,akademinin eğitmenine geldiğinde çenesini kaldırıp öğrencilerine gülümsedi.Babraors'un gözünden bir damla yaş düşerken eğitmen,"Başınız dik,göğsünüz ferah olsun."dedi gülümseyerek. Ve,yavaşça kabullenilenler yine hızlı gerçekleşti.

Orta yaşlardaki eğitmen bereketli toprakların umutsuz ruhunda gözlerini yumdu.Alkış sesleri koptu.

Alkurahlılar iyi bir insan öldüğünde,gökyüzündeki büyük kopuzun telinin koptuğunu ve kulakları tırmalayan,kalbe acı veren bir sesin yayıldığını söylerdi gökyüzüne.

Günkut bunu hissetti.Acı ulaştı kalbine ama dik durmaya devam etti.Tüm idamlar sırayla gerçekleşti.

Büyük an gelmişti sanki.Boris,keyifli bir gülümseme sundu etrafa ve Alderomin liderinin yanındaki koltuktan kalktı.Konuşma yapmayacaktı,bu aptal askerlere konuşma yapmak zaten oldukça anlamsızdı.O,sadece gösterecekti.

İşaret parmağını geriye doğru salladı.Askerler iki yana açıldı.Ve aralarından geçen iki askerin kolları arasında yarı baygın bir şekilde sürüklenen Yalkı duruyordu.

O an,Kara'yı kimse tutamadı.Bileklerindeki, ayak bileklerindeki demiri ısıtmaya çalıştı.Lakin demir çok kalın ve güçlüydü.Çakır ise dumanları kullanmaya çalıştı lakin Boris,bunun için çoktan önlem almış ve etrafı kara büyüyle bastırmıştı.

"Burayı ateşe veririm!"diye bağırdı Çakır,"kız kardeşimin kılına zarar gelirse yakarım burayı."

"Hiçbir şey yapamazsın."dedi Boris üstten bakan gözleri ile.

Yalkı,demir bir sandalyeye tek başına oturtuldu.Az önce idam edilenler çuvallara konup ateşe götürülmüştü.Hayır,Yalkı'ya bunu yapamazlardı ateş onu kurtarmaya çalışırdı.Onu,tam kalbinden vuracaklardı.

Günkut toprağa erişemiyordu.Gözleri her tarafa gidiyor ama Yalkı'ya gitmiyordu.Kurtaramayacağını kabullenemiyordu çünkü.Boris ise sonuna kadar onun gözlerinin içine bakıyor bir an olsun ayırmıyordu.Kara büyü en çok Günkut'un üzerinde etkiliydi.

Yalkı gözlerini zorlukla açtı.Fiziksel yaraları yoktu ama bedeni kısa günler içerisinde zayıflamış ve yer yer kararmıştı.Rengi solmuş,kıvırcık sönmüştü.Üçüncü ateş muhafızı kara büyüye maruz kalmıştı.Hem de haddinden oldukça fazla.

Günkut sanki sadece kendi nefeslerini duyuyordu.Daha doğrusu buna çalışıyordu.Çünkü Boris ile olan savaşını kendi içinde bitirmişti.Üzerindeki baskıyı bir şekilde unuttu.Ve ayaklarının toprağa değdiğini hatırladı.

Ayakları toprağa değerken yenilemezdi.Büyük asker birliklerinin olduğu toprak,Günkut'un ayaklarının altından açılan bir yarık ile ikiye ayrıldı.Hepsi bir taraflara kaçtı.Lakin Günkut,gözlerini bir an olsun Boristen ayırmadı.

Askerler,eli kolu bağlı olan bu adamın karşısında yenilgiye uğradılar ve birçoğu kaçmaya başladı.Alderomin hanedanındakiler güvenliklerini korumak adına yanlarına aldıkları askerlerle teknelerine kaçtılar.

Geride Boris'in adamları ve element muhafızları kaldı.Günkut,boynunu yana doğru kırdığında üzerlerinde durdukları toprak parçası sadece onları çevreleyen bir yarık ile yarıldı ve geri kalan toprak ile arasında metrelerce uzaklık kaldı.Boris'in askerleri ona ulaşamazdı.

Algedi Lideri ve adamları uzaktan büyük bir ordu ile yaklkaşıyorlardı.Hazırda bekleyen sınır birlikleri dumura uğramıştı.Çünkü hiç kimse toprağa karşı önlem almamıştı ve hazırlıksız yakalanmıştı.

Algedi hanedanının içerisindeki zengin iş adamlarından birinin yanında genç bir kadın vardı.Hanedanın kadınları sessizce köşede beklerken o,ansızın askerlerin arasından sıyrıldı,fark edilmemeye çalışarak geniş arazide ilerledi.Kalabalıkta,bu küçük bedeni kimse görmedi.

Genç kadın sandalyeye bağlanmış büyülülere yaklaştığında Barbaros'un gözleri, gözleri ile buluştu ve dudaklarından minik bir fısıltı çıktı.

"Helena."

Helena sessiz olması için işaret parmağını dudaklarına götürdü.Barbaros başını iki yana salladı.İhanetle suçlanabilirdi.

Helena Barbaros'un arkasına eğildi ve elindeki hançer ile ipi kesmeye başladı.Barbaros hızla başını iki yana sallayarak fısıldadı,"Bunu yapma,yapmamalısın."dedi endişeyle.

Helena gülümsedi."Hayatım boyunca hanedanın içerisinde olan biten her şeye göz yumdum.Şimdi göz yumamam."

"Bunu sadece bu yüzden yapmıyorsun."dedi Barbaros ipler sökülürken.

Helena başını salladı."Evet bunu,bana her zaman nazik davranan korsan için yapıyorum."

Barbaros güldü ve elleri açıldı.Günkut,Boris'i oyalarken Helena bu defa önüne eğilerek bacaklarındaki ipi kesti.Keser kesmez Barbaros onu arkasına aldı.

Helena vakit kaybetmeden Günkut'un iplerini çözmeye başladı.

Barbaros gücünü esirgemedi.İki kolunu da yavaşça gökyüzüne kaldırırken okyanus ona eşlik etti.Askerler korkuyla geriledi ve Boris bu defa Barbaros'a ve onun ardındaki Helena'ya baktı.Keyifli bir kahkaha atarken Helena'nın orada olduğunu fark eden babası askerleri üzerine göndermişti.

Günkut,iplerden kurtulur kurtulmaz Barbaros'un yanına ilerledi ve Helena'yı ortalarına aldılar.

"Korkma."dedi Günkut Helena'ya bakarak.Helena gülümsedi,"Korkmuyorum."dedi çenesini kaldırarak.

Barbaros önüne gelenleri su ile sarıyor ve boğuyordu,üstelik bunu çok hızlı yapıyordu.Günkut ise toprağı sarsmaya devam ediyordu.

Boris,kargaşanın arasında gölgelere karıştı ve Yalkı'yı kolundan tutarak göğsüne yasladı.Kulağına eğilerek,"Ateş,kalbin yok olduğunda seni kurtaramayacak ateş muhafızı."dedi.

Zaten kendinde olmayan Yalkı'nın kalbi hızlı bile atamıyordu."Evet,"dedi Boris rahatsız edici ses tonu ile," doğa sizi kara büyüm karşısında aciz kılıyor."

Yalkı öksürmeye başladı ve zorlukla söze girdi."Bugün ben öleceğim ama ateş peşini bırakmayacak."

Boris kahkaha attı."Onu savurabilirim."dedi kendinden emin bir sesle.

Yalkı başını olumsuz anlamda iki yana salladı."Bir gün,Od Ana'nın ateşi yanacak ve sen,o ateşte kül olacaksın Boris."

Boris fısıldayarak,"Sana bir sır ver,yim mi Ateş Muhafızı,"çirkin nefesini Yalkı'nın kulağına verdi,"Od Ana yüzyıllardır görülmedi ve görülmeyecek de."

Ve bir an bile düşünmeden elindeki silahı Yalkı'nın kalbine götürdü.

O an,kargaşa durmuştu sanki.Yalnızca Günkut'un gözleri kalmıştı Yalkı'nın üzerinde ve güçten düştü,acı onun toprağını yavaşlattı.Toprak sarsılmayı bıraktı.Barbaros'un kolları yavaşça aşağı indi.üzerlerine gelen birliklerden kalan üç beş asker korkarak kaçtı.

Kalabalığın ansızın sessizliğe gömülmesi mümkün müydü?Yoksa bu,Günkut'un hissettiği acının bir tezahürü müydü?Yoksa kız kardeşini kaybeden Kara'nın anılarının içerisindeki seslerin soluşundan mıydı?Ya da sıcak gözyaşları yanaklarını yakan Çakır'ın duran kalbinden miydi?

Yahut ateşin,haksız yere kaybettiği kıvırcık saçlı hayat dolu muhafızının kalbine atılan ve sessizliği bozan kurşundu bunca acının sebebi.

Kalbi parçalandı Yalkı'nın.Tek bir kurşunla uçup gitti bereketli topraklardan,kıvılcımları andıran ruhu.

Günkut başını kaldırdı.O an, ne her zamanki sakinliğini korudu ne de nefes aldı.Boris ile aralarında birkaç adım kalana kadar yürüdü ve adımını attığı her yer parçalandı.Yerdeki toprağı heyelan misali kaldırıp hortuma kattı ve Boris'in üzerine yöneltti.Boris hazırlıksız yakalanmıştı.

Günkut, ikisi de hortumun arasında kaldığında Boris'in boğazını tuttu ve hızla koca bir yumruk geçirdi.Yalnızca başı yana düşen Boris, gülümsedi.Yanağı hafifçe morarmıştı.

"Ne yapabilirsin Toprak muhafızı?"

"Seni yok edeceğim."dedi Günkut kendinden emin bir sesle.

Günkut,toprağın hayat veren gücünü hissetti.Gözleri Boris'in gözlerine sertçe bakıyor yerden kaldırdığı toz parçalar birer insana dönüşüyordu.

Boris geriledi.Çünkü karşısındaki genç Toprak Muhafızı,toprağın hayat veren ruhuyla kendine bir ordu oluşturuyordu.Boris'in gözlerinden ilk defa korku dolu bir perde geçti.

Yüzyıllardır hiçbir toprak muhafızı bunu yapamamıştı.Lakin Günkut,orduyu Boris'e yönlendiriyor ve tamamen topraktan oluşan kılıçları, üzerine savurmalarını sağlıyordu.

Herkes,bu an karşısında şaşkınlıkla bakakaldı.Binlerce toprak askeri Günkut'u ortalarında bırakmış Boris'in üzerine gidiyordu.

Boris ise gölgelerle oynuyor ve kılıçları savuruyordu.Çünkü toprak askerlerinin elindeki her bir kılıç yaşam enerjisiyle dolu ruhların parçasıydı.

Toprak askerlerinden biri,Günkut'un sert yönlendirmesiyle gölgelerin arasından sıyrıldı.Ve Boris'in tam göğsüne toprak kılıcını indirdi.Kılıca güç veren ruh,Boris'in göğsüne katlanılamaz bir acı bıraktı.

Birinci kademenin varisi o gün,yenilgiye ramak kaldığını hissetti.Saniyeler onu kurtarabilirdi lakin zaman ortalarda yokken kaybettiği saniyelerin de hiçbir önemi yoktu.

Geriye doğru adım atıp dizlerinin üzerine çöktü.Günkut,o gün orada onu yok edebilirdi.Bunu en derinden hissetti.Yok edilebilir olmayı.

Ama kader,zamanın gelmediğini onlara gösterdi.Toprak askerleri toz olup birleşti ve bir hortum daha oluşturdular.Lakin bu defa hortumun ucunda yükselen iki yaldızlı parşömen vardı.

Boris ayağa kalkmak istedi ama yapamadı.O gün orada bulunan herkes gelen iki yaldızlı parşömenin gücüne ve etrafa yaydığı ışığa şahit oldu.

Barbaros bir adım ilerledi.Günkut,yalnızca güvendiği dostu için atlayacaktı toprağı.Hortum aralandı ve yaldızlı parşömenlerin Barbaros'un eline geldi.Barbaros ise sıkıca tuttuğu parşömenleri alıp geriye çekildi ve Günkut ile göz göze geldiler.

İkisi de yapılması gerekeni biliyordu.Bu yola birlikte devam edeceklerdi.

Boris'in gölgeleri onu alıp uzaklara götürdüğünde Helena,ateş muhafızlarının zincirlerinin anahtarlarını bulmuştu.Ateş muhafızları serbest kalır kalmaz yerde yatan kardeşlerine gittiler.Çakır hızla başını iki yana sallıyor ve inanamıyordu.

Çakır ve Kara birbirlerine baktı.Kimse ne olduğunu anlamazken duman,önce Kız kardeşine göz yaşı döken Çakır'ın etrafını sardı ve onun dudaklarından son kez,"Hoşçakal Kıvılcım kız."kelimeleri döküldü.

Duman,kalplerinin acısını hafifletmek ister gibi,geride kalan ateş muhafızlarını alıp götüyordu.Kara'yı sararken kız kardeşine baktı.

"Bana,"hıçkırarak ağlıyordu ateşin en büyük muhafızı,"ateşin gölgesinde değil,ışığında durabileceğimi gösterdiğin için teşekkür ederim."dedi başı kız kardeşinin göğsüne düşerken.Ve duman,Kara'yı da alıp götürdü uzaklara.

Günkut,Yalkı'nın yanına çöktü.Bu defa,en sevdiği hayatı toprağa emanet edecekti.Bunu kaldırmaya hazır mıydı?Hazır olmasına gerek de yoktu,her şey ansızın olurdu olmayan zamanlarda.

Yalkı'nın başını dizlerine aldı."Yalkı,"dedi nefesini vererek.Yalkı'nın gözleri yarı açıktı.Günkut elleriyle kapattı.Sıcak dudaklarını Yalkı'nın alnına götürdü ve minik bir buse kondurdu.

"Yeşeren her çiçekte,doğan her bebekte,hayat bulan her gülüşte ve ocağımı ısıtan her ateşte,"gözyaşları yavaşça Yalkı'nın yüzüne damladı,"seni hep görüyor olacağım."

Barbaros acısına saygı duydu.Lakin saniyeler dakikalara dönüştüğünde burada daha fazla kalamayacaklarını biliyordu.

Helena'ya döndü bakışları.İkisi de ufku seyretmeyi bıraktı aynı anda.Barbaros,Helena'nın yüzünü avuçları arasına aldı.

Helena biliyordu bu kadar büyük bir sorumluluğun altındayken beraber olamazlardı.

"Seni tekrar görebilir miyim bilmiyorum."dedi Barbaros.

"Belki de bilmemiz gerekmiyordur."

Helena alnını Barbaros'un alnına yasladı.Gözünden bir damla yaş düştü.

"Ama sensiz yaşamak istemiyorum Helena."

Helena derin bir nefes alarak gülümsedi."O halde,okyanusun anılarımızı kıyıya vurmasını bekleyeceğiz."

"Ama Okyanus beklemek için değildir."

"Okyanus,her şey içindir Korsan."

İkisi birbirlerinin gözlerine sonsuza kadar bakabilirlerdi.Ama sonsuzluk, gerçekçi bir kavram değildi.Yalkı'nın bedeni toprağın tozuna karıştı ve Günkut,onu huzurla uyuması için Alkurah topraklarına gönderdi.

Geri kalan hayatında yas tutmaya bile vakti olmayacaktı.Barbaros ve Helena'nın yanına ilerledi sakince.Gözyaşlarını sildi.Barbaros endişeyle geriye adımladı."Burada kalamazsın seni öldürürler."dedi onlara yaklaşın Algedi askerlerini göstererek.

Günkut başını olumsuz anlamda salladı."Burada kalmayacak."Helena'ya yaklaştı,"Hayatımızı kurtardın.Burada telef olmana izin veremem."

"Bunu yapmanıza gerek yok."dedi Helena.

Günkut başını olumsuz anlamda iki yana salladı."Ben,yapılanı unutmam.Bırak da sana borcumu ödeyeyim."

"Ne yapabilirsin ki,babam bir haini hayatta tutmaz."

Günkut kibarca gülümsedi."O halde doğru olanın hainlik olmadığı topraklara seni göndermeme izin verebilirsin."

Helena düşündü.Algedi'de onu tutan bir şey var mı diye?Lakin askerler düşünmesine fırsat vermeden ateş açmaya başladılar.Yalnızca başını olumlu anlamda sallamak zorunda kaldı.

Günkut gülümseyerek toprağı bir kere daha kullandı ve Helena'yı Alkurah'daki evine gönderdi.Bundan sonraki hayatının nasıl olacağını bilmiyordu belki ama bereketli toprakların en yürekli insanlarının ve sadık topraklarının yanında güvende olacaktı.

Barbaros ve Günkut ellerine aldıkları parşömenlerle ortadan kaybolup kıyıya yaklaştı.Hava kararmış ve yıldızlar ortaya çıkmamıştı.

Suyun altından bir gemi yükseldi.Ortalama bir boyutu vardı ama iki bu muhafıza günlerce yetebilirdi.Gemiye binip okyanusun onları götürmesine izin verdiler.

Çünkü,yıllar sonra Komutan Barbaros'un minik Korsana öğütleyeceği gibi,"Yola çıkmak için sebebe gerek yoktur.Sen yola gitmezsin yol sana gelir ve uyum sağlarsın hiçbir teferruat da gerektirmez."

*************

Tomris

Yolların sonuna geldiğimiz her halinden anlaşılıyordu.Beklediğim kadar uzun sürmemişti.Ve ilerledikçe düz taşlar kayboluyor yerini işlenmiş taşlara bırakıyordu.

Yosunlar da sanki bu işlenmiş güzel taşlara uyum sağlıyordu.En önde Kılıçarslan yürüyordu.Bir adım daha attığında bulunduğumuz yer aydınlandı.Tavandan sarkan sarkıtların uçları parladı.

Kılıçarslan kolunu kaldırıp durmamız için işaret verdi.Kapı,artık karşımızdaydı.Devasa boyuttaki kapının üzerine,yine taş işlemelerden, başını kaldırmış bir kurt vardı.Kurdun hemen üzerinde hilal şeklini almış ay ve yıldız.

Kıvanç,çok beklemeden yanıma gelip kapıya ilerledi.Çantasını açıp birkaç sayfayı hızla çevirdi."Suni bir şifre ile açılacağını düşünmüştüm ama hayır,"başını kaldırıp gözlerime baktı,elindeki meşaleyi kapının yanındaki duvara tuttu.Göktürk alfabesinde birkaç harf vardı ama düzenli değildi.

"Biraz sürebilir."diyerek harfleri incelemeye başladı.Dündar da yanına gittiğinde hepimiz beklemeye başlamıştık.Daha fazla beklemek istemiyorken çözmeleri saatleri aldığı için sırtını mağaraya yaslamış Berkay'ın, yanına oturdum.

Berkay da benim gibi düşünüyor olacak ki derin bir of çekti,"Ne zaman bitecek bu iş?"

Cevap gelmedi.Kılıçarslan da dikkatle Kıvanç ve Dündar'ı izliyordu.Arada gözleri bu tarafa kayıyordu.Ben ona baktığımda hiçbirimiz gözlerini kaçırmadığı için uzun bir döngüye giriyor en sonunda planlanmış gibi aynı anda başımızı çeviriyorduk.Neydi bu şimdi?Neden diğer insanlarla kurduğum sıradan ilişkileri Kılıçarslan ile kuramıyor ve yaptığı her harekette,ki o da diğerleri gibi davranmıyordu,derin bir anlam arıyordum?

Kısa süre sonra Kıvanç,"Tomris,"dedi düşünceli bir sesle.

"Efendim."

"Buraya gelmen gerekiyor."

Yaklaştığımda çözümlediği kağıtları bana doğru gösterdi."Burada ne görüyorsun?"diye sordu Dündar.

Elime verdiği kağıtta geometrik şekillerle çizilmiş bir gökyüzü vardı.Lakin her biri birer yıldızı işaret ediyordu.Yıldızın altında ise yine göktürk alfabesinde demir yazıyordu.

"Bu da ne demek oluyor?"

Kıvanç derin bir nefes aldı.,"Adı demir olan sensin."

"Ama bu isim bana verilen kehanetten sonra kondu,böyle bir yerde geçmesinin mantıklı bir sebebi yok."

"Belki de adı Demir olan tek kişi sen değilsindir."dedi Gencay.

Dündar başını olumsuz anlamda salladı."Adınıza yazılan kehanetle resimlerinizden bağımsız olabilir ama isimlerinizin konmasının sebebi onlar.İsminin ne olacağı da kehanetinle beraber bellidir belki de."

Derin bir nefes alıp başımı yana doğru eğdim.Parmaklarımı kurdun üzerinden aşağıya doğru indirdim.Gözlerimi kapatıp yerin altındakileri hissettim.Metrelerce ötede sürünen solucanların nefesi, üzerimizde adım atanların,ses çıkaran farklı hayvanların mırıltıları kulaklarıma doldu.

Efsaneler veya kehanetler öylesine oluşmazlar.Onlar bir tarih ve birikimle var olurlar.Kapı da öyleydi,hatta insan da.Ve yaşayacak her şeyde.

Gözlerimi açıp başımı yana eğdiğimde zihnimi kullanarak kapının içerisine gücümün dolduğunu ve onu iki yana açtığımı düşündüm.Neredeyse hepimizi sarsılmasını sağlayan bir ses ile kapı iki yana doğru açıldı.

"Görüyorsun değil mi Kıvanç,senin bir saattir yapamadığını kız gözünü kapatıp açarak yaptı."Gencay'ın söylediğine minik bir gülümseme sunduğumda Berkay hafifçe kafasına vurdu.

"Yalan mı,derin bir nefes,gözünü kapa aç ve buyur sana müzik aleti."

"Kopuz."diye düzeltti dündar.

"Susun da kapının ardında ne var bakalım."dedi Çağrı.

Lakin hiç de beklediğimiz gibi olmadı.Kapının ardından uçsuz bucaksız bir okyanus vardı sanki.Su akmıyor,kapı gibi sınır çizmiş şekilde boylu boyunca duruyordu.Bıkkın bir nefes verdim.

"Neden sürekli suyla karşılaşmak zorundayım ki?"diye hayıflanıp geriye adımladım.

Gündüz elini başına koydu"İnan bana Tomris bu soruyu kendine uzun yıllar sormaya devam edeceksin."

Kılıçarslan keyifle kahkaha attı."Evet Kıvançcım söyle bakalım, orada bir yerde son yüzyılın gelmiş geçmiş en iyi kaptanı büyük Kaptan Kılıçarslan'dan bahseden bir yazı var mı?"

Kıvanç dudaklarını birbirine bastırdı ve maalesef der gibi başını iki yana salladı.Bu defa gülme sırası bendeydi.Kıvanç'ın elindeki kağıdı aldım ve önüme doğru açtım,"Burada bir şey var!"dediğimde hepsi ardıma toplanmaya çalıştı.Ama Kılıçarslan diğerlerini eleyerek peşime geldi.

Kağıdı ondan kaçırdım,"Bir şey yazıyor."

"Ben okuyamıyorum!"dedi Kılıçarslan arkama geçmeye çalışarak.Bense sürekli ondan kaçıyordum.

"Okuyamazsın bu toprakça yazılmış."

"Öyle bir şey mi var?"diye sordu.

"Tabik var okyanuscça yok mu?"

"Yok,"başını geriye götürdü,"olsa bilirim."

"Sus da bakıyım."

"Tamam sustum."dedi en sonunda masum bir çocuk gibi.

"Şey yazıyor,"

"Ney yazıyor Tomris?"

"Adı Demir olan toprağın en büyük muhafızı ve varisi konumundaki kız yeryüzüne hükmederek tüm sırları çözüyor ve,"elimi ağzıma götürdüm,"şuna bak Kılıçarslan sen de oradasın!"

Kılıçarslan dikkatle incelerken dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Hani neredeyim?"

"Görmüyor musun,şurada balıkçılık yapıyorsun işte."

Kendimi daha fazla tutamayıp kahkaha atmaya başladığımda diğerleri de bana katıldı.Kılıçarslan bozularak kağıdı elimden aldı.Gülmekten karnım ağrıyacaktı.

Alaz başını iki yana salladı."Balıkçılık yapması oldukça olası."

Kılıçarslan, ona ters bakışlarını sundu,"Sen sus Ateş Muhafızı.Ben balıkçıysam sen de fırıncısın!"

"Balıkçı olduğunu kabul ediyorsun yani?"

"Tomris,"diyerek derin bir nefes aldı,"bunun intikamı ağır olacak."

"Hala intikam peşinde mi koşuyorun Kılıçarslan?Sen bildiğin güçlerimi kontrol altına aldın!"

"Her istediğimi yapacaksın demek güçlerini kontrol altına almak değil."

"Güçlerimi kontrol altına almak, ayrıca kimse bana her istediğini yapmamı söyleyemez."

"Ben söyledim işte."

"Söyleyemez."

"Ben kimse değilim Tomris,Kaptan Kılıçarslan'ım."

"Sürekli bunu dile getiriyorsun!"

"Kaptanım çünkü!"

"Değilsin."

"Öyleyim."

"Değilsin işte değilsin!"

"Lafını geri al ben Kaptan Kılıçarslan'ım!"

"Benim için değilsin."

"Ama olucam!"

"Olmayacaksın."

"Ben olucam dediysem olucam."

"Nasıl yapacakmışsın onu?"

"Yeter!"İkimiz de aynı anda sesin geldiği tarafa,Kıvanç'a başımızı çevirdik."Lütfen birbirinizi yemeyi bırakın.Kaptan,suyun içerisinden kopuzu çekerseniz bize gelebilir."

Kılıçarslan tekrar gözüme baktı,"Ben seni yiyeceğim merak etme."

"Çok beklersin Kılıç!"

"Kaptan!"diyerek düzeltti.

Ona ters bakışlarımı sunarken sınırlanmış suyun yanına ilerledi.İçinde birkaç değişik balık vardı.Kesinlikle normal değillerdi.Sağ elini kaldırıp yana doğru çevirdiğinde içeride bir girdap oluştu ve kendi içerisinde döngü oluşturdu.Oldukça yavaş olan girdaba sadece sağdan sola değil aşağıdan yukarıya olan akıntılar da eklendi.

Gerçekten de etrafı yosunlarla çevrili,koyu ahşaptan,tellerinden birkaçı kopmuş kopuz Kılıçarslan'ın eline geliyordu.İyice yanına yaklaştığımda gülümsedi."Hayran kaldın değil mi Toprak Muhafızı?"

Göz devirdim."Ne demezsin,ölüyorum bitiyorum senin için."

Gülerek başını iki yana salladı."Kopuzu aldığımda su taşacak."

Korkuyla ona baktığımda gözleri gözlerime değmedi."Hepiniz gidin,sizin için hızlı bir döngü oluşturacağım."

Mürettebat gitmeye hazırlanıp hızla yanımızdan ayrılırken korkuyla Kılıçarslan'a bakıyordum."Ben de mi onlarla gitmeliyim?"

Başını olumsuz anlamda iki yana salladı.

"Benim yanımda olmalısın Toprak Muhafızı."

"Suyun altında bırakmazsın beni değil mi?"diye sordum gülerek,ama şimdiden korkmaya başlamıştım.Dar bir alanda sular altında kalmak istemiyordum.

"Sana boğulmana izin vermeyeceğimi daha kaç defa söyleyeceğim?"

"Öyleyse neden buradayım,onlarla gitseydim."

"Benim yanımda ol diye."

"Ne önemi var?"

Derin bir nefes alıp ona yaklaşan kopuzu aldı ve suyun bariyeri birkaç saniye içerisinde aşılıp hızla akmaya başladı.Kılıçarslan,harekete geçmedi yalnızca bana baktı."Ne yapıyorsun,hadi gidelim!"

"Sakin ol,"dedi fısıltıyla,"bana tekrardan sıkıca sarılmanı istiyorum."

Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım ve fısıltıyla,"Korkumdan yararlanıyormuşsun gibi hissediyorum."

"Nasıl bir yararlanma?"

Sular yanımızdan akıp gidiyordu ve o,beni kendine odaklıyordu sanki.Eliyle yavaşça yanağımı okşadığında su belimize gelmişti.

"Her okyanusla karşılaştığımızda sana sıkıca sarılmamı söylüyorsun,bundan ne anlamalıyım Kaptan."

Gözleri yüzümde uzunca oyalanırken minik bir tebessüm sundu.Kolları belime dolandı,hiç bırakmayacak gibi ve ben de okyanusun beni sarışından kaçamayacağımı kabullenerek kollarımı onun boynuna doladım.

"Haklısın,"dedi başını yana yatırarak,"bazen sana sarılmak için an kolluyorum."

Başını yana yatırarak gözleriyle büyüyü yönlendirdi ve okyanusun içerisinde bir döngü açtı.Döngü,bizi hızla çıkışa götürecekti.

Su çeneme ulaştı."Hadi gidelim artık."

"Kollarımın arasında hala korkuyor musun Toprak Muhafızı?"

Kısa süre düşündüm.Gözlerine daldım uzunca bir süre.Ve onun gözlerine daldığım sırada bedenimi saran yahut biraz sonra beni boğacak olan suların hiçbir önemi yoktu.O,zaten beni içine çekip,en güvenli kuytularına yerleştirmişti.

Bu defa ona karşı dürüst olmak istedim.Bu,içimden gelen bir duyguydu.

"Hayır,"titrek bir nefes aldım,"kollarının arasındayken korkmuyorum."

"Güzel,"dediğinde gözleri parladı.Ve beni iyice sarıp döngüye girmemizi sağladı.Birkaç saniye içerisinde gökyüzü yine üstümüzde,güneş tekrar tepemizdeydi.

Lakin bizler,birkaç saniye önce sadece su ile sarmalanmamıştık,ruhlarımız usulca birbirlerine dolanmıştı.Okyanus yalnızca bahaneydi.Tıpkı yola çıkarken olduğu gibi.

***************

Alderomin

Netan insan değildi.Olamazdı.Karşısında acı içinde yatan çocuk da tam olarak bunu düşünüyordu.Kim,savunmasız birine karşı güç kullanırdı ki?

Burası cehennemdi.Hayır,cehennem kötüler içindi,burası savunmasız insanların mide bulandırıcı olaylarla karşılaştığ ve gerektiği yerde bedenlerinin parçalandığı bir kasaptı.

Netan kollarını önünde birleştirdi.Burası,Alderomin'in ilerisinde devam eden minik bir kara parçası ile bağlanan yarımadaydı.Netan'ın korkunç deneyleri ve sapkın rüyalarını süslediği o yer.Alkurah'dan getirilen çocuklar ve kadınlar da buradaydı.

Kocaman bir askeri üs gibi görünen bu merkezin beş ayrı bölümü vardı.Birincisi Alderomin burjuva yahut siyasilerin toplanıp,sapkın partiler düzenlediği büyük bölümdü.

İkinci bölüm ticaretten ibaretti.Sanılandan daha büyüktü.Genç kız ya da çocukların derileri,iç organları burada alınıyordu.

Üçüncü ve dördüncü bölüm ise deney bölümüydü.En değişik ölümler burada gerçekleşir,insanlık onuru en çok burada ayaklar altına alınırdı.Alderomin,büyünün önüne geçebilecek o sırrı çözebilmek için kimseyi harcamaktan çekinmezdi.

Ve beşinci bölüm.Büyücülerin,deneyden sağ çıkan özel çocukların toplandığı kısım, işte tam olarak burasıydı.Başarılı deneklerin büyük,özel tasarlanmış odaları olurdu.Onlar,diğer üslerde olandan uzak büyütülürdü.

Netan burayı sık sık ziyaret ederdi.Deneyde başarılı çocukların birçoğu basit büyüler yapabiliyordu.Zaten büyü yeteneği olan azınlık grup oldukça bitkindi.En büyük araştırmalar onların üzerinde yapılıyordu.

Netan,bu özel bölümde ilerlerken camların ardında uyuklayan yahut öylesine bir durgunlukla boşluğa bakan insanları inceledi.Alkurah'dan buraya,yıllar önce gelene erkek çocukları arasından bir çocuk yatağın üzerinde yorgunlukla oturmuş,başını duvara yaslamıştı.Yorgun gözlerini yavaşça kaldırdığında Netan ansızın onunla göz göze geldi.

Ansızın olması hazırlıksızlığını gözler önüne serdi.Karşısında ona bakan çocuğun büyük mavi gözleri onu alıp çok uzaklara götürdü.

"Buraya gelmek beni pek hoşnut etmiyor."dedi Boris sert adımlarla yaklaşırken.Netan irkildi.Boris ona aşağılayan bakışlarını sunarken,"Neden,yoksa üzülüyor musun Boris?"

Boris alayla güldü."Belli ki sen üzülüyorsun Netan."

Netan başını yana yatırdı."İnanç Boris,inancım karşısında hiçbirinin önemi yok.Yüce Alderomin ve onun insanları dışında hiçbir şeyin önemi yok."dedi üzerine basa basa.

Boris tek kaşını kaldırdı."Beni buraya neden çağırdın?"

"Cevabını bildiğine eminim."

Boris bıkkın bir nefes aldı."Çok uzun zamandır bu topraklar üzerindeyim Netan.Aklına gelebilecek milyonlarca sorunun cevabını biliyorum."

"Bildiğin halde nasıl başarısız oluyorsun Boris?"

Boris güldü."Haddini bil."dedi hızla.

"Kız,elinden nasıl kaçtı?"

"Toprak Muhafızı,"diye düzeltti Boris,"senin gibilerin aksine Netan,büyü planlanabilen bir şey değil."

"Yani onun karşısında planlarının yetersiz olduğunu söylüyorsun."

Boris bu defa dayanamayıp minik bir kahkaha attı."Bugün fazla cesur konuşuyorsun Netan,yoksa benim bilmediğim bir şey mi biliyorsun?"

Netan sessiz kaldı.Boris,üzerine doğru bir adım attı."Benim bilmediğim ama senin bildiğin hiçbir şey olamayacağını biliyorsun."

"O halde nasıl başarısız oldun?"diye sordu Netan hırsla.

Boris,düşünceli bir şekilde başını iki yana salladı."Bana o kızdan bahsederken düştüğün en büyük hata neydi biliyor musun Netan?" derin bir nefes aldı,"onu,kadim Toprak Muhafızından ayırmandı."

"Günkut ile büyümüş olması onun da aynı birikime sahip olduğu anlamına gelmez Boris.Belki de bunu düşünmenin sebebi,"devam etmesine izin vermeden Boris elini kaldırıp susmasını sağladı.

"İnsanlar onları büyütenlere benzer Netan."

"Benzesin!"diye çıkıştı Netan,"bunun ne önemi var?"

Bu defa Boris bir adım daha attı ve Netan'ın aksine fısıltı gibi çıkan sesiyle,"Bundan yıllar önce sizler deney merkezini kurarken harcanan fonların yarısından fazlasının yok edilmesinin sebebi Günkut'tu,Alkurah'ı çoktan yok edebilecekken onun tehditleri yüzünden kılını bile kıpırdatamayan sendin üstelik en kötüsü ne biliyor musun Netan?Bizler her yerde ikinci,birinci kademeyi ararken dizinin dibinde onu sessizce büyüten de oydu.Hayır,"başını iki yana salladı,"korkması gereken kesinlikle sen ya da ben değiliz.Ama iki yüz yıldan fazla süredir hayattayım ve bilmen gereken birşey varsa o da düşmanını hafife almaman gerektiğidir."

İğrenerek baktı Netan'ın yüzüne ver geriye doğru adımladı."Sana tek kelime daha öğretme zahmetine girmeyeceğim.Zira bunun hiçbir yararı olmadığı aşikar"

Bu defa başını iki yana sallayarak gülen Netan oldu."Her zaman güçlü insanlar yahut güçlü büyücüler oldu Boris.Ama bizler hepsinden bir şekilde kurtulmayı başardık.Bunu sende biliyorsun.İşte şimdi,bu karşında görmüş olduğun büyük deney merkezi meyvelerini bir kere daha veriyor."

Netan,mantosunun ön cebinden bir taş çıkardı.Bu,alelade bir taş değildi.Pürüzsüz bir kare içerisinde dalgalanıp duran kırmızı kan şeffaf kısma yansıyordu.

Boris Netan'ın neyden bahsettiğini anladı."Genç Korsan'ın kan bağını kullanmak sence akıllıca mı Netan?"

Netan cevap verecekken Boris onu durdurdu."O kan bağı yıllardır elinizde ve Korsan buna nasıl karşı koyabileceğini biliyor."

"Hayır,"dedi Netan hızla,"karşı koyamadığı anlar var,son deneyler bize bunu gösteriyor kan bağını daha fazla güçlendirebiliriz."

Boris başını olumsuz anlamda iki yana salladı."İçlerinden birini yönetmek mi istiyorsun Netan,o zaman hedefin korsan olmasın."

"Toprak Muhafızını zihnini kullanarak yönetemedin Boris,onu ne ile yönetmemizi bekliyorsun? Belki de yapmamız gereken tek şey onu ortadan kaldırmaktır."

"Bir toprak büyücüsü ortadan kalkmaz.Kızın zihin perdesi çok güçlü,"düşünceli bir şekilde karşısındaki Netan'a baktı,"ve çatlak oluşturulamayacak kadar sağlam."

"Ne planlıyorsun?"

"Çatlatamıyor olabilirim lakin zihinlere erişmenin binlerce yöntemi vardır Netan.Bazen bir köprü,bazen de aralık bir kapı."

"Zaten bunu denedin."

Boris başın olumsuz anlamda salladı."Bunu Boris olarak denedim Toprak Muhafızının benliği olarak değil."

*******************

Tomris

"Biz neden sürekli bu adaya geliyoruz ki?"

"Sus artık Kılıç."

"Bana sus deme Toprak Muhafızı'!"

"O zaman sus Kılıç!"

"Bari Kaptan Kılıç de."

Başımı iki yana salladım.Derin bir nefes aldım.Gün yeni aymıştı.Ve biz yine toprak halkının adasına,kayı adasına, gelmiştik.

"İyi de biz buraya daha yeni gelmiştik."

En önde yürürken yanımda Komutan Barbaros yürüyordu.Kılıçarslan'ın bu haline güldü.Kopuzu Berkay taşıyordu.Ama önemli bir müzik aleti değilde öylesine bir sopa taşıyormuş gibiydi.Bu haline güldüm.Neyse ki mürettebat hız kesmemeye oldukça alışıktı.

"Nasılsın?"diye sordu Komutan Barbaros.Pek konuşmaya fırsatımız olmamıştı.

"İyiyim."

"İyi olduğunu görmek güzel Tomris."

"Neden bu iğrenç adaya geldik!"diye hayıflandı Kılıçarslan tekrar.

Komutan yine güldü,bu defa bende dayanamadım.

"Siz de böyle miydiniz yoksa bu Kılıçarslan'a özgü bir durum mu?"

"Ben de Toprak adasını pek sevmezdim,"bir süre sessiz kaldıktan sonra güldü,"belki de Kılıçarslan'dan bile beter olabilirim."

"Demek ki size benziyor."

"İnsanlar,onları büyüten kişilere benzerler Tomris."

Güldüm.Gözlerim karşıya bakarken tevazuyla toprağa indi.İnsanlar,onları büyüten kişilere benzer.Acaba Okyanus anneye ya da Lider Günkut'a benziyor muydun?Belki adada bize sürekli yemek yapan Maral anneden bile bir şeyler kapmış olabilirdim.

"Nefret ediyorum bu yerden!"Kılıçarslan bir kere daha bağırdı.Mürettebat birbirlerine yakın yürürken o, en arkadan yürüyordu.

"Abartma Kılıç!"dedi Gündüz dayanamayarak."İlk defa gelmiyorsun."

"Ama Tomris bana Kaptan demiyor Gündüz!"

"Bunun,Toprak adasına gelmemizle hiçbir alakası yok Kılıç."dedi Gündüz, kollarını önünde birleştirerek.

Ağaçlar iki yana açıldığında bu defa girişte bizi,Komutan Ertuğrul karşıladı."Kısa zamanda tekrar karşılaşmak varmış."dedi gülümseyerek.

Başımla selam verdim.Komutan Barbaros,ona mektupla anlatmıştı.Kopuzu,çalacak kişiye bizi o götürecekti.

"Dağın biraz ilerisine gitmemiz gerekiyor.Lakin bizi oraya götürecek olan hayvanlar gelmeden öğrenmeniz gerekenler var."

"Neymiş o?"diye sordu Kılıçarslan bıkkın bir nefes vererek,"Toprak halklarının gereğinden fazla kuralı var."

Yanıma gelmişti,hafifçe omzuna vurdum."Yalan mı Toprak Muhafızı,baksana yol gitmek için bile bir kural var burada."

"Sus da dinle Kaptan."

Aniden gülümsedi."Kaptan mı dedin sen?"

"Neden her defasında ilkmiş gibi davranıyorsun?"

"Hep demiyorsun da ondan."

Başımı iki yana salladığımda Komutan Ertuğrul gülümseyerek ikimize bakıyordu.Duruşumu dikleştirip boğazımı temizledim.O da ciddileşip söze girdi.

"Bizleri Kübey Ana'nın atları götürecek."

Gülümsedim.Kübey Ana'nın atları.Ceylan gibi kocaman gözleri ve kahverengi derilerinin üzerinde beneklere sahiplerdi, birer at boyutundalardı toynakları ve bacaklar da ceylanlara göre çok daha büyüktü.

"Binmeden önce bilmeniz gereken ilk şey,heybetli olmalarına rağmen ruhlarının birer ceylan olduğu.Fiziksel incitmeden ziyade üzerlerindeyken ne düşündüğünüze ve ne konuştuğunuza da dikkat etmelisiniz.Farklı hayvanlarla karşılaşmayı sevmezler."

"Görüyor musun Berkay,sen binemeyeceksin."dedi Çağrı kahkaha atarak.Bir anlık boşluğuma gelmiş olmalı ki ben de güldüm.Berkay gözlerime hayal kırıklığıyla baktı.

Komutan Ertuğrul,"Aslında haklısın,o binemez."dedi.

Herkes gülerken Alaz,"Neden?"diye sordu.

Komutan Ertuğrul,"Sen de binemezsin."dedi.

Bu defa Kılıçarslan keyifli bir kahkaha attı.Komutan bu defa ona döndü,"Sen de binemezsin Kaptan."dediğinde Kılıçarslan ciddileşti.

Gündüz sebebini biliyormuş gibi gülümsedi.Komutan Ertuğrul,Berkay'ı göstererek,"Sen fazla irisin.Bu hayvanlar fazla iri insanları taşımak istemez.Taşısalar bile yavaşlatırsın ve dağı aşamayız.Aynı zamanda normal insanları ve toprak halklarının büyücülerini taşıyabiliyorlar.Farklı elementlerin muhafızlarını değil."

Kılıçarslan,"Buraya en son geldiğimde de bu ateş muhafızı ile beraber kalmıştım ve siz yine bana aynısını yaşamam gerektiğini mi söylüyorsunuz?"

"Öyle demeyin Kaptanım,bu sefer ben de varım."dedi Berkay öne gelerek.

"Sağol Berkay yüreğime okyanus serptin."

"Rica ederim Kaptanım."

Alaz rahatlamış gibiydi."Çok iyi oldu,zaten dağı aşmak istemiyorum."Kılıçarslan yere bakarak gülümsediğinde ben de güldüm.Daha sonra ciddileşmemiz gerekti çünkü Alaz ikimize de kınayıcı bakışlarını attı.

Komutan Ertuğrul,"İlerlemeye devam edin giriş muhafızları sizi karşılayacak ve meydana götürecektir."dedi.

Tam bu sırada ağaçların arasından gürültülü toynak sesleri duyuldu.Yavaşladıklarında ve narince durduklarında hayranlığımı gizlemek elde değildi.İçlerinden biri yanıma yaklaştı, başını avcumun içine yasladı.Sanki kocaman gözlerinin içerisinde yıldızlar var gibiydi.Kübey Ana'nın can taneleri gibi.Yumuşacık derisini okşarken kedi gibi mırladı.Bu haline güldüm.

Başımı saygıyla eğip omurgasını okşadım.Narince üzerine binip başını okşamaya devam ettim.

Kılıçarslan,"Komutan Barbaros neden sizinle geliyor peki,o da Okyanus Muhafızı."diye sordu hala direterek.

Komutan Ertuğrul,"Çünkü o daha önce bindi."dedi.

Kılıçarslan,"Ama bu nasıl olabilir?"diye sorduğunda Komutan Ertuğrul ilerlemeye başlamıştı."Elbette bir Toprak Muhafızının dostluğu ile."

Dostlukların büyünün bile bu kadar çok ilgilendiği bir olgu olmasının elbette sebepleri vardır.Dostlukları bu denli kıymetli kılan da şüphesiz onlarla geçirilen zamandır.Çok ya da az oluşu değil,paha biçilemez oluşu.

Ben bunları düşünürken çoktan hayvanlar üzerinde yol almaya başlamıştık.Ada biz ilerledikçe büyüyordu adeta.İç içe geçmiş şelaleler ve ormanların arasından her geçtiğimizde bambaşka bir ekosistem ile karşılaşıyorduk.Ve buradaki hayvanlar gerçekten diğer adalardan farklıydı.Onlar,efsanelerin hayvanlarıydı.

Hepimiz büyülenmiş gibiydik,bu nedenle ağzımızdan tek bir kelime çıkmıyordu.Bu adaya geldiğimden beri ise aklımdan çıkmayan tek bir isim vardı,Gökçe.

Adanın iç kısımlarında mıydı?İçimden bir his geldiğimden haberi olsaydı burada olurdu diyordu.Komutan Ertuğrul'a yanaştım,düşünceli gözlerle ileriye bakıyordu.Başını bana çevirid,"Ada büyüleyici öyle değil mi?"

Başımı salladım."Öyle."dedim iç geçirerek."Gökçe,onu görmedim."

Başını yavaşça salladı."Onu son zamanlarda bende görmüyorum."

"Neden?"

"Toprak halkaları hakkında daha çok şey öğrenmelisin."

Kaşlarımı çattım."Bilmediğim bir şey mi var?"

"O bir varis Tomris.Her zaman gözler önünde olmaz hatta bazen,"gülerek karşıyı gösterdi.

Etrafı dağlarla çevrili yeşil vadinin yüksek tepesinden aşağıya,Adagan'ın üzerinde bir kız iniş yapıyordu.Saçlarındaki örgü aşağıya sarkıyordu.Mavi,belinden bağlanmış kaftanı gökyüzünün içerisinde çok güzel duruyordu.

Adagan,beklediğimden daha sert bir şekilde toprağın üzerine iniş yaptığında Gökçe,adeta üzerinden kayarak aşağıya atladı.

"Bu insanlar bu adaya çok sık uğramaya başladı Komutan,yoksa bir işgal hayali mi kuruyorlar?"

Komutan Ertuğrul başını iki yana sallayarak güldü.Gökçe ile göz göze geldiğimizde kocaman gülümseyip hızlı adımlarla yanıma geldi.Ben Kübey Ana'nın atının üzerinden iner inmez kendine doğru çekip sıkıca sarıldı.Kısa bir an nefes alıp sakince kollarımı beline doladım.Aslında kısa süre önce görüşmüştük,bu kadar içten bir karşılama beklemiyor olmalıydım.

Geriye çekilip beni süzdü."Kesinlikle sana kaftan bulmalıyız.Kıyafetleirn kültürümüzden fazla uzak."

"Bir Toprak Muhafızı olarak kaftan giymem gerekir öyle değil mi?"

Hızla başını salladı."Elbette."

Başını Komutan'a çevirdi,"Tomris ve ben önden gideceğiz."

"Hayır."dedi Komutan Ertuğrul.

"Evet."dedi Gökçe hızla.

"Evet."dedim onu taklit ederek.

Komutan Ertuğrul derin bir nefes aldı.Ardından yavaşça başını salladı."Girişe geldiğinizde bizi bekleyin."

Gökçe bileğimden tutup beni çekiştirmeye başladığında,"Zaten işimiz biraz sürer!"diye bağırdı.

Adagan'ın üzerine binip bana doğru elini uzattı,tek kaşımı kaldırdım."Abartma varis."diyerek Adagan'ın üzerine tırmandım.Keyifli bir kahkaha attı.

Adagan,o kadar hızlı yukarıya sıçardı ve kanatlarını açtı ki,rüzgar yüzüme sertçe çarptı."Nereye gidiyoruz?"

"Orduyu görmeye."

"Kimi?"

Adagan dengesini sağlayıp hızla süzülmeye başladı.Kısa süre sonra yavaşlayıp rüzgarı ikiye yardı ve aşağı doğru inmeye başladı,Neredeyse gökyüzüne değen ağaçların etrafına adeta bir örgüymüş gibi dolanmış sarmaşıkların arasından geçerken onları incitmiyorduk.Bizim için geçiş yolunu açıyorlardı.

Gökçe'ye sıkıca tutunurken etrafı izlemek için bu kadar az zamana sahip olmak beni üzdü.Çünkü şahit olduğum şey büyüleyiciydi.O küçük adada yıldızları izleyen Tomris'in kurduğu hayallerden çok daha ilerideydi.

İniş yaptığımızda hala daha büyülenmişçesine etrafa bakıyordum.Gökçe derin bir nefes alıp Adagan'ın üzerinden indi.Bu defa inişimiz için ikiye ayrılan kalın ve katmanlı sarmaşıklar tekrar birleşti.Gökyüzü,yeşilliklerin arasından sızan bir ışık gibi kaldı.

Ağaçların arasından köprü gibi uzanan kalın sarmaşıkların her birinin üzerinde ağaçtan yapılmış heykellere benzeyen insanlar vardı.kaşlarımı kaldırdım bu da neyin nesiydi?

Aşağıya atladığımda Gökçe ve ben hariç bulunduğumuz toprakta bunun gibi bir sürü ağaçtan insan olduğunu gördüm."Bunlar da ne böyle?"

"Toprak askerleri."

"Bu nasıl olur,hiçbir kitapta yazmıyor."

"Yazmamalı çünkü."

"Bak,"öylesine dizilmiş olanların ardında çok daha fazlası vardı.Köklere tutunan çok daha büyük olanlar ve yalnzıca ağaçtan değil, renk renk topraktan olanlar."Onlar bizim askerlerimiz Tomris."

"Neden buradalar," derin bir nefes aldım."Neden varlıklarından haberdar değilim."

"Çünkü vakti gelinceye kadar bilmemen gerekiyordu.Birilerinin onların varlığını öğrenmesi senin de hayatını tehlikeye atar."

"Nasıl?"

Ellerini omzuma koydu,"Onları yalnızca sen yönetebilirsin,Toprak Muhafızı komutanlık sıfatını kullanarak onları kullanabilir."

"Ve eğer onları kontrol edebileceğim öğrenilirse beni de kontrol etmek isterler."

Başını olumlu anlamda salladı."Ama onları başka şekillerde de kullanabilirler,"kaftanının içerisine elini uzatıp bir kağıt çıkardı,"bu hesaplamama göre her element halkının askerleri var.Doğanın onlara gerektiğinde kullanmaları için bahşettiği askerler."

"Nasıl kullanabilirler?"

"Bir mühür var Tomris.Yeri sürekli değişen yani bulmak neredeyse imkansızdı."

"İmkansızdı,"diyerek vurguladığımda başını olumlu anlamda salladı.

"Komutan Açelya,geçtiğimiz günlerde mühüre ulaştı.Bunu nasıl yapabildiğini bilmiyorum,mühür sürekli yer değiştiriyordu."

"Bulması oldukça olası."

"Nasıl?"diye sorduğunda gülümsedim."O kızın gözlerinde başka bir şey var.Hırstan fazlasıyla i

kendiyle hatta hayatıya bir kavgası var.Ve istediğini almak için olağan imkanların üzerine çıkabilir."

"Bu sefer işine yaramadı.Mührü bulmuş olabilir ama ne için kullanıldığını dahi bilmiyor,yalnızca değerinin farkında."

"Bu,şimdilik güvendeyiz demek."

Başını olumlu anlamda salladı."Yine de mühür onda kalmamalı.Her şey,Boris'in tek bir kelimesine bakar Tomris.Onun bilmediği pek bir şey yok."

Başımı salladım."Haklısın onun bilmediği pek bir şey yok.Ama bildikleri onu ele verecek."

"Ne demek istiyorsun."

"Boris yenilmez değil demek istiyorum."

Adagan birkaç mırıltı çıkardığında başına elimi yasladım."Gidelim ve şu dumanı bulalım.Sonra seninle tekrar görüşeceğim Gökçe."

Başını salladı,"Emredersiniz Toprak Muhafızı."

Elimle çıkması için yol verdim,"Lütfedersiniz Toprak varisi."

Adagan bu defa yumuşakça zıplasa da yine gökyüzünü delercesine yükseldi.Sarmaşıklar yolumuzu açtı ve Adagan,Kübey Ana'nın yaşadığı mağaranın birkaç metre ötesinde bizi süzülerek indirdi.

İner inmez ardımda Gencay'ın sesini duydum."Al işte onlar bizden önce gelmiş."

Birkaç metre ötemziden bize doğru yavaşça geliyorlardı."Ne bekliyordun Gencay,adamla kocaman kuşla geliyor."dedi Kıvanç.

"Sizce onun adı kuş mu?"diye sitem etti Çağrı."O büyük bir hayvan,bir efsane ona nasıl kuş diyebilirsin Kıvanç."

Kıvanç güldü."Büyük Kuş."Çağrı ise göz devirmekle yetindi.

Çağrı,"Kaptanımı özledim."dedi.Yanıma geldiklerinde bana bakarak gülümsedi,"Tomris sen de özledin mi?"

"Çok özledim Kaptanını, ölüyorum bitiyorum onun için."

Gündüz keyifli bir kahkaha attı."Şu söylediklerini duysa ne kadar mutlu olacağını tahmin bile edemezsin."

Sinir bozukluğuyla güldüm."Şimdi Alaz'la ne güzel oynuyorlardır.Burada olsa saatlerce şikayet ederdi,yok efendim ayakları toprağa değemezmiş,yok efendim gemisini özlemiş,yok efendim bu adadan nefret ediyormuş.Balık mısın sen be adam?"

Hepsi kahkaha attı.Gencay yanıma yaklaştı ve kolunu omzuma koydu."Mizah yönünden oyumu Tomristen yana kullanıyorum."

Kıvanç başını hızla olumsuz anlamda salladı."Kimse Kaptanımın eline su dökemez."

"Ben su dökmem zaten Kıvanç!"dedim hızla.

Çağrı,"Niye öyle diyorsun Gencay,kaptanımın da harikulade şakaları var.Bir kere şakasına seni denize dökmüştü."dediğinde Gündüz keyifli bir kahkaha attı.

"Yeter bu kadar,hadi bulalım şu dumanı."dedi Komutan Barbaros.

Mağaraya doğru ilerlediğimizde içerisi karanlık değildi.Aksine gittikçe aydınlanıyordu ve etrafta yetişmiş bitkiler vardı.Hiçbir yerde görmediğim bitkiler.Mavi çiçekler,kırmızı sarmaşıklar.

Bunları düşünürken ayağımı bir şeyin sarmasıyla irkildim.Kimse ne olduğunu anlamadan mağara karanlıkla kaplandı.Ardından kalın bir erkek sesi,"Neden buradasınız?"diye sordu.

Komutan Ertuğrul,"Kübey Ana'yı görmeye geldik."dedi.

"Birçok kişi Kübey Ana'yı görmeye geldi.Ama çoğunluğunun geri dönüşü olmadı."

Sessizliği bozan Gökçe'nin sesi oldu,"Lakin bizler daha önce de geldik Karas."

"Toprak varisi."aynı kalın sesi duyduktan hemen sonra etraf tekrar aydınlandı.

"Sizleri bu şekilde ağırlamamalıydık Toprak Varisi."

Sesin nereden geldiğini anlamazken Gündüz ile göz göze geldim.Eliyle aşağıyı işaret edip gülümsedi.Başımı eğer eğmez diz kapağımın biraz üzerine kadar uzanan boyuyla,kızıl saçlı,yeşil desenli kıyafetler giyinmiş bir adam duruyordu karşımda.

Dündar yanıma yaklaştı kimseye sezdirmeden,"Kübey Ana'nın hizmetkarları."dedi.

"Az önceki ses bundan mı çıktı şimdi?"diye sorarak düşüncelerime tercüman oldu Gencay.

Minik adam başını kaldırdı,"Beğenemedin mi Korsan?"

"Korsan olduğumu nereden biliyor?"

Gökçe dizinin üzerine çöktü,"Görmüş oldukların alelade korsanlar değiller.Onlar,Toprak Muhafızını bize getirdi."

Söylediği cümlenin ardından mağaranın içinde fısıltılar duymaya başladım.Küçük adama benzeyen, bir sürü cüce etrafta adeta yanan sokak lambaları gibi belirdi.

"Toprak Muhafızı mı?"

Cüce,başını Kıvanç'a çevirdi ve mutsuz bir sesle,"Toprak Muhafızı bir erkek mi?Yine mi?"diye sordu.

Gökçe burun kemerini sıktı."Hayır."eliyle beni gösterdi.Minik adamın gözleri parladı ve sanki daha da kısalabilecekmiş gibi bir dizinin üzerine çöktü,"Şeref verdiniz Toprak Muhafızı."

"Toprak Muhafızı olma serüvenim birkaç saat sürdü beyler."

Kıvançın söylediğine gülmemek için zor dururken ben de dizimin üzerine çöktüm,"Karşılamanız için teşekkür ederim."

Cüce başını kaldırdı,"Üstelik oldukça da kibar."dedi diğer cücelere dönerek.Hala,olağanüstü derecede kalın sesinin bu bedende hapsolması beni şok ediyordu.

"Sen bir de bize sor."dedi Gencay.Ona yandan ters bakışlar attım.Ne kabalığı mı gördüler acaba?

"Beni takip edin Toprak muhafızı,sizi Kübey Ana'ya götürelim."

Biri önümüzde ve geri kalanlar her birimize eşlik edecek şekilde yürümeye başladık.Mağara gittikçe genişledi ve kocaman bir bölüme geldik.Her taraf o güzel bitkiler ve değişik çiçeklerle bezenmişti.Üzerimizden pembe renki zarif kuşlar uçtu.Tüm bu doğa harikası canlıların tam ortasında sarmaşıklardan ve rahat görünen bitkilerden oluşmuş bir taht vardı.Tahtın üzerinde bir kadın oturuyordu.

Üzerinde tüm bedenini ,saran mavi,adeta su gibi dalgalanan kıyafeti vardı.Saçları sarmaşıklardan gibiydi ve gökyüzüne uzanan geyik boynuzlarını andırıyordu.Sanki ayakları yok gibiydi,sadece bedeninden aşağı ağaç köklerine karışan yeşil uzantılar vardı.Parlak bir yüzü,çekik gözleri ve hafif uzunca bir burnu vardı.Gözleri yemyeşildi lakin içerisinde kahverengi damlalar,karışan çizgiler vardı.

Gökçe ve Komutan Ertuğrul tek dizinin üzerine çökerek selam verdiğinde biz de aynısını yaptık.

"Bizi huzurunuza kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz Kübey Ana."dedi Komutan Ertuğrul."

"Toprak insanları,"dedi yumuşak ama bir o kadar tok olan kadın sesi.Gözlerimi kaldırıp büyüleyici yüzüne baktım.Onun gözleri ise bana döndü ve zarifçe başını yana yatırdı."Ne zamandır seni beklediğimi bilemezsin birinci kademe Toprak Muhafızı."gülümsedi,"Yaklaş bana."

Yavaşça ayağa kalktım,birkaç adımla yanına geldim.Gözlerime uzunca baktı.Onun gözlerine bakmak ağaçların kuşların toprağın ve daha nicesine arasında uçuşan bir rüzgar olmak gibiydi.

"Gözlerinde hala yıldızları görebiliyorum."

Gülümsedim.Herkes ayaklandı.Kübey Ana,"Şimdi söyleyin bakalım,nedir sizi buraya getiren."

"Bir kopuz,onu yalnızca siz çalabilirmişsiniz."

Kübey Ana gülümsedi."Bunu zaten biliyorum lakin benim merak ettiğim o kopuzun sizi neden buraya getirdiği."

Komutan Barbaros söze girdi."Vaktiyle saklanan hikayeler bir duman ile saklandı.Bizler,nereye gittiği bilinmeyen dumanı yakalamak isteriz."

Kübey ana başını salladı."Sarf ettiğin cümleler için teşekkür ederim,"Komutan Barbaros'a dikkatle baktı,"eskinin dostu."

Komutan barbaros manidar bir gülümseme sundu.Kıvanç,kopuzu Kübey Ana'ya uzattı ve Kübey ana önce parmaklarını üstünde gezdirdi.Ardından çalmaya başladı.

Bu hayatimda duydugum en farklı melodilerden biriydi.Eski bir ruhun ezgisini hissettiriyor,doğaya yakınlaştırıyordu adeta.Mağara tekrar karanlığa büründü ve tekrar aydınlandığında yalnızca yeşil,minik ışıklar vardı.Kübey Ana'nın saçlarından uzanan sarmaşıklar da parlıyordu.

İçeriye yoğun bir sis doldurdu.Arasından seçebildiğim grilik buydu.Bizi,kehanetlerimizin saklanış hikayesine götürecek olan duman.

Kübey Ana son kez tellere vurduğunda duman usulca karşısına geçti hizmetkarlarından birinin ona getirdiği kavanozu açarak dumanı sakince içine hapsetti.

Yollar uzundu,lakin haritalar yavaşça çiziliyor rüzgar bize yol göstermeye yeni başlıyordu.İşte bu çocukluğumun,benim ve bereketli topraklarda atan her kalbin kaderini,kendini öğreneceği hikayenin yol göstericilerindendi.

Derin bir nefes aldığımda Kübey Ana kavanozu Dündar'a uzattı.Kopuz ise sanki bir ateş onu yakmış gibi küle dönüştü.

O,görevini tamamlayıp sonsuzluğa gitti.Görevini tamamlama sırası da bizdeydi.Ne zaman olacağı bilinmez.

*******************

"Berkay,şu ayrandan bir daha doldur."

Berkay gülümseyerek bakır sürahiden yine bakır,işlemeli bardağa ayranı doldurdu.Kaptan Kılıçarslan adeta kafayı bulmuşçasına ayran içiyordu.

Toprak halkaları onlara etrafı açık, misafir çadırını tahsis etmiş masayı donatmıştı.Berkay,donatılmış sofradaki çeşit çeşit etler karşısında mest olmuş gibiyid.

"Şöyle düşünmek lazım kaptan,şu anda o değişik hayvanların üzerinde sürünüyor da olabilirdik.Ama burada doğanın nimetlerinden yararlanıyoruz."

Ve ağzına bir et parçası daha atıp üzerine yayık ayranı içmeye devam etti.

Kılıçarslan tek bir lokma dahi yememişti.Yalnzıca ayranını içiyor,arada Alaz'a ters bakışlar atıp gerçekliğini sorguluyordu.

"Tomris çok mutlu olmuştur."dedi iç geçirerek.

Berkay,hunharca yemeye devam ederken,"Neden?"diye sordu.

Kılıçarslan'ın üzerinden perişanlığı kısa bir an gitti.Yalnızca tebessüm etti."Bu ada onu mutlu ediyor.Doğanın hayvanları,efsaneler,Toprk Halkları."

"Suyu sevmiyor çünkü."dedi Alaz.Kenarda sessizce oturmuş bir şeyler karalıyordu.

Kılıçarslan ona sinirlenecekti lakin yapamadı.Çünkü zihnini kaplayan düşünceye engel olamadı."Hiç mi sevmiyor?"

Alaz kaşlarını kaldırdı."Hiç."

"Ama beni seviyor."

"Bu fikre nerden vardın?"

Kılıçarslan ne söylediğini ve Alaz'ın keyifli ses tonunu fark edince ciddileşti."Sen neden benimle konuşuyorsun ateş muhafızı?"

"Sen konuşuyorsun da ondan."dedi Alaz hızla.

Tam bu sırada büyük bir ses duyuldu.Borazanlar çalıyordu,bu bir aciliyet miydi?

Kılıçarslan temkinli bir şekilde yakalanıp çadırdan çıktığında diğerleri de onun peşinden geldi.Kenarda dikilen askerlerden biri,"Alderomin askerleri!"diye bağırdı.

Kılıçarslan meydana geldiğinde etrafta kaos hakimdi.Öfkesi bedenine doğdu.Masum halkların ansızın Alderomin askerlerinin gelebileceği korkusuyla yaşamasından ve canlarına mallarına kast edilmesinden nefret ediyordu.Etiyle tırnağıyla tiksindiği askerleri yok etmek için fazla efor sarf etmedi.Önden yaklaşan ve birkaç kişiyi esir almış olanların silahlarını zihniyle kendilerine yöneltip ateşledi.

Sinirlendiği zamanlar zihnini çok daha hızlı kullanabiliyordu.Sol elini kaldırıp yana sürükleyerek yaklaşan diğer askerleri rüzgarla savruldu.Hepsini ateşe verebilir,boğabilir ya da olur olmaz bir fırtınaya sürükleyebilirdi.Çok daha ileri giderlerse toprağa da gömebilirdi.Üstelik saniyeler içerisinde.

Lakin askerler durdu.Hemen önlerinde duran genç kadın onlara durmaları için işaret vermişti.Kılıçarslan ise o genç kadın ile göz göze geldi.O gözlerin onda bıraktığı hislerden nefret eidyor,kapana kısılmışlığı hatırlıyordu.Ya da o hırsın alevinin onu mutlu olduğu her şeyden uzak tutabileceğine.

Komutan Açelya da derin bir nefes aldı.Çünkü o da Kaptan'ı burada görmeyi beklemiyordu.

Kılıçarslan,"Askerlerine söyle geri çekilsinler Komutan.Yoksa sonları pek iyi olmayacak."dedi sertçe.

Açelya aynı ciddiyetle başını olumsuz anlamda salladı,"Ben istediğimi almadan gitmem Kaptan."

Kılıçarslan hızlı hareketlerle Berkay'ın ona attığı halatı ağaca fırlatıp kendini çekti ve yükseldi.Rüzgar ona yön verirken beraberinde ateşi sürükledi ve orduların geçemeyeceği bir sınır çizgisi oluşturdu.

Geride halk ve önlerinde o kalmıştı.,"Sığınaklarınızı gidin,endişe etmeyin buraya zarar gelmeyecek."Toprak askerleri halkı alıp sığınaklara götürmeye başladı.

"Her istediğin her zaman olacak diye bir kaide yok Komutan."

Açelya sinirlendi.Lakin sakinliğinden ödün vermedi.Karşısındaki adamın doğuştan sahip olduğu bu büyüden nefret ediyordu.Büyüsü olmadan karşısında bir an bile duramazdı.Açelya hep bunu düşünmüştü.

Kılıçarslan Açelya'nın geri adım atmadığını görünce çıktığı dalın üzerinden ellerini iki kere birbirine çarptı.Okyanusun üzerinden yüzlerce akıntı her bir askerin üzerine doğru geliyordu ve onları alıp boğuyordu.

Kılıçarslan aşağı atladı ve Berkay'a seslendi."Halkı koruyun,yanlarına yaklaşmalarına izin vermeyeceğim."

Berkay onaylayıp Alaz ile beraber hızla oradan ayrıldı.

Açelya,askerlerinin teker teker boğulmasını önemsemedi.O kadar fazlalardı ki zaten son bulmuyorlardı.Öfkeyle attan inip kılıcını Kılıçarslan'a çekti.Kılıçarslan rüzgarla civardaki kılıçlardan bir tanesini kendine çekip Açelya'ya savunmaya geçti.

"Bir sürü donanma arkamızdan geliyor Kaptan burayı ne kadar savunabilirsin?"

Kılıçarslan alayla güldü."Söyle o donanmalarına geri dönsünler Komutan yoksa hepsi küle dönüşür."

"Tek başına bu kadar güçlü olmadığını biliyoruz."

"Bence hafızan yaşın ilerledikçe zayıflıyor Açelya."

"Yaşım ilerledikçe güçleniyorum Kılıçarslan."

Açelya'nın kılıç darbelerini savururken biliyordu Kaptan.Her zaman kendilerinin galip geleceğine inanırlardı.

"Her zaman şuursuz bir inanca sahip oldunuz Komutan."

Kılıç darbeleri hızlanmaya başladı.Açelya donanmaları durdurmadı ve Alderomin askerleri adaya akın etmeye devam ettiler.Adanın önüne onlarca donanma dizilmişti.Bugünkü planları adayı tamamiyle ele geçirmekti.Kayı adası,Toprak halkalarının mihenk taşıydı ve bunu çok iyi biliyorlardı.

Ama Kaptan Kılıçarslan buna izin vermeyecekti."Sana donanmaları göndermeni söylemiştim."dedi Kılıçarslan.

Ardından eğilip hızla Açelya'nın olduğu yerden uzaklaştı."İkimizde bana zarar vermeyeceğini biliyoruz Kılıçarslan."

"Evet,çünkü sizin aksinize bir kadına zarar vermem."

Açelya bu gözlerine inanamadı."Sana yaptığım onca şeyden sonra bile hala kadınlıktan bahsediyorsun."

Kılıçarslan başını yavaşça iki yana salladı.Açelya da ona zarar vermedi.Aralarındaki hukuku çiğneyemezdi.Açelya Kılıçarslan'ı çok iyi tanıdığını biliyordu.Ama onda değişenleri fark ettiği ikinci andı bu.

Kılıçarslan savaşmak dahi istemiyordu.Sonucu ne olursa olsun bu yarışı önemsemiyordu.Açelya yavaşça kılıcını indirdi ve incelemeye başladı.İncelerken yüzündeki iğrendiğini gösterne ifade Kılıçarslan'ı etkilemedi.

"Ne oldu sana böyle?"

Kılıçarslan yalnızca gülümsedi.Hayatına yeni girenin onda bıraktığı tesiri sevdi.Açelya ise onun gözüne her baktığında biraz daha iğreniyordu.Saraydaki günler geliyordu aklına.Şuursuz adımlar.Nefret ettiği mavi gözler.Anlamsız haykırışlar.İnançlarını reddeden asi düşünceler.

Kaptan Kılıçarslan değişmiş olabilirdi ama Açelya gün geçtikçe değişmiyor çok daha körükleniyordu.İşte bu yüzden ilk defa sınırları aştı.

Ve Kılıçarslan emin olduğunun tersini yaşadı.Gözü dönen Açelya hızla Kılıçarslan'ın yanına gidip kılıcı karın boşluğuna savurdu.Kılıçarslan kendini korumaya çalışırken bıçağın soğuk demiri,sıcak derisinin içine girdi.

Şaşkınlık ve acı doldu.Nefes almaya çalıştı lakin sendeledi.Kaçabilirdi,ya da karşı koyabilirdi ama bu hamleyi beklemiyordu.

Açelya kılıcın ucundaki kana çenesini kaldırarak baktı."Keşke bunu daha önce yapsaydım da senin gibi birinin kutsalımızı çiğnemesine izin vermeseydim."

Kılıçarslan derin yaraya dayanmaya çalışıyordu.Zorlukla,"Keşke,"nefes verdi,"keşke dünya üzerinde senin gibi insanlar hiç var olmasaydı."

Teni soldu,soğuk terler dökmeye başladı.Dudakları bir damla suya muhtaç kaldı sanki.Ve gözleri yavaş yavaş kapandı.Son gördüğü çocukluktan aşina olduğu ve merhametsizliği karşısında ezildiği gözlerdi.Son duyduğu ses de bir o kadar midesini bulandırdı.

"Benden bu kadar kolay kurtulamazsın Theodore."

****************

Tomris

"Kaptan nerede?"

Sertçe boğazını sıktığım adam zorlukla,"Bilmiyorum."dedi.

"Aynı cevabı vermen hiçbir işime yaramıyor!"

"Tomris,daha fazla asker buraya doğru geliyor!"dedi Kıvanç.

Öfkeyle adamı yere ittirdim zihnimi bu iğrenç adam için yormak istemesem de mecbur kalmıştım.Gözlerimi kapatıp karşımdaki adamın boşluğun ortasında duran kapısını araladım.Ve ieçriye girip puslu gözlerin son gördüğü ana girdim.

İşte o an zihnim dağılacak kadar doldu.Nefes seslerim yankılandı.Açelya'nın kılıcı,Kaptanın karın boşluğunu delip geçti.Kan,sanki benim yüzüme fışkırdı.Sol karın boşluğum sızladı ve o duygusuz gözlerin onu alıp götürüşünü seyrettim.Gözlerimi,omzuma değen elleri hissetmemle araladım.

Komutan Barbaros,"Nerede o?"diye sordu.

"Açelya onu yaralamış ve,"nefes verdim,"götürmüş."

Başımı kaldırıp Komutan'ın gözlerine baktım."Onu almaya gideceğim."

Çağrı,"Yalnız gidemezsin nerede olduğunu bilmiyorsun."dedi hızla.

Başımı iki yana salladım."Burada kalın ve adayı savunun."

"Donanmalar yanıyor!"

Duyduğum sesle başımı kıyı tarafına çevirdim.Ağaçların arasından gördüğüm kocaman bir ateşti.Bu kadar büyük bir ateşi yakabilecek tek bir kişi vardı.

Alaz,kıyıdan büyük ateşi yönetiyordu.Gökçe onun hemen ardında yeri sarsıyordu.Ve gelenleri toz bulutuna hapsedip gömüyodu.

Komutan Ertuğrul ve kalabalık ordusu da iş başındaydı.Berkay,"Tomris haklı.Biz burayı savunabiliriz."dedi.

Hızla başımı salladım."Beklemeden harekete geçin halktan kimse yok ama sığınakları bulmalarına izin vermeyin."

Herkes harekete geçerken Gündüz kolunu omzuma koydu."Tomris sana birşey söylemem gerekiyor."Gözlerinde endişe vardı ama bir yandan da düşünceliydi.Sanki teninin rengi solmuştu.Kılıçarslan'ın yokluğu en çok onu etkiliyordu.

"Söyle."dedim hızla.Çünkü zihnim o kadar hızlı felaket senaryoları kuruyordu ki onu durduramıyordum.

"Açleya'yı biraz tanıyorsam onu, sevdiği bir yere götürmüştür."

"Nasıl yani?"

"Kılıçarslan'ı havada ya da toprakta arama.Onu en sevdiğinin içinde ara."

"Onu sevdiği şeyin içinde mi acıya hapsedecek."Gündüz başını olumlu anlamda salladı ve yanımdan ayrıldı.

Komutan Barbaros tam giderken arkamdan bağırdı,"Sakın unutma Tomris,göze aldıkların seni ona götürecek!"

Adanın dışına çıkıp büyüyle gizlenmiş Kayıp Zamanlar Gemisinin üzerine atladım.Güntek güverteden koşarak yanıma geldi."Hadi Kaptanımızı bulalım Güntek."

Yelkenlerin ipini çekip gemiyi harekete geçirdim.Geminin kendine ait hızlı çalışma prensibi vardı.Kütüphanede el yazısıyla yazılmış rehberde okumuştum.

"Rüzgar seksen iki dereceyle alınıp okyanusun tabakası aşağıya ittirildiğinde ve büyük yelkenin altındaki ip çekildiğinde gemi hızlanır."

İpi sertçe çektiğimde sarsılarak yere düştüm.Çünkü gemi neredeyse Adagan kadar hızlı gidiyordu.Önce açık okyanusa çıkacaktım.Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.Kılıçarslan'ı istersem hissederdim.

Lakin dakikalar geçtiğinde ne kadar denersem deneyeyim odaklanamıyordum ve bu beni çileden çıkarıyordu.Yapmama gereken tek şey karanlık zihnimde yanan kuzey yıldızını bulmaktı.Çünkü Kılıçarslan'ın zihin gözü kuzey yıldızından başka bir şey değildi.Ama gözlerim parlayana her yaklaştığında yıldız çok daha uzağa gidiyor gibiydi.

"Anılar Tomris anılar."duyduğum sesle irkildim.Başımı çevirir çevirmez esmer,uzun boylu bir adamın yanımda oturuyor olduğunu gördüm.Kılıcımı tutup ona doğru çektim.

"Kimsin sen?"

Ellerini iki yana kaldırdı."Hatırladığın ya da hatırlamak üzere olduğun pek geniş zamanda tanıdığınım."

Kaşlarımı çattım,"Sana kim olduğunu sordum!"dedim sertçe.

"Ben de cevap verdim."

Kılıcı sertçe boğazına götürmeye çalıştığımda bir güç, kılıcın havada asılı kalmasını sağladı.

"Gerçekten dedikleri kadar sertsin."

"Sana cevap ver dedim!"

"Sinan,"dedi gülümseyerek,"pek az ve pek sık karşılaşılan Sinan."

"Ne işin var burada?"

"Önemli bir iş değil.Yalnızca zihninin fazla odaklanamadığını hissettim."

"Yaratık mısın?"

Başını olumsuz anlamda salladı.

"Yalnızca birkaç kelam edip gideceğim."

Durumun saçmalığı sinirden tenimin yanmasına sebep oluyordu."Ne saçmalıyorsun!"

"Söylediklerim saçmalık olarak algılanabilir.Lakin beni iyi dinle."

Karşımda gerçek gibi hissettirmeyen bu adam derin bir nefes aldı ve aramızdan serin bir rüzgar eserken,"Hissetmek istediğinde anılarını hatırla,çünkü eğer hatırlarsan bir kez daha yaşar ve oluşan zincirin parçalarını hissedersin."

Gözlerimi tekrar kapatıp açtığımda adam yok olmuştu.Başımı Güntek'e çevirdim,"Belki de bu okyanus üzerinde yalnız olmamdan kaynaklanıyordur."

Güntek başını iki yana salladı."Neydi bu şimdi?"başımı salladım.Dikkatimin daha fazla dağılmasına izin veremezdim.

"Anılarını hatırla."sesim bir fısıltıdan farksızdı.Ve oturması gereken taşlar oturuyor gibiydi.Gözlerimi tekrar kapattığımda bir hortum beni usulca içine alıp götürdü.O güne,Alkurah'ın sıcak topraklarında geçirdiğim son güne.

Güntek kafese kapatılıyordu.Onu kurtarmaya çalışırken olanlar oluyor ve boynuma bir şırınga batıyordu.Bilincim kayboluyordu ama ben kendimi uzaktan seyrediyor gibiydim.Gemideki odamdaydım uzanırken yanı başımda,bir çift okyanus mavisi göz vardı.Gözlerimi tekrar araladığımda o hırçın dalgalarla sert kahvelerim buluşuyordu.

Puslanıp geçen an yeni bir an kovaladı."Kaptan,"dedi bir ses,"bana herkes kaptan der."sonrasında duyduğum kendi sesim bir melodiden farksızdı.Gemiye su doluyor ve ben bilincimi kaybediyordum.Dolan su büyüdü ve okyanusa dönüştü.Okyanustan yukarıya çıktığımda su dalgasının üzerinde yine o maviler vardı."Peki Tomris için ne zaman Kaptan olurum?"diye sorarken yankılandı sesi.

Nefesimi verdim.Mağaranın içerisindeydik.Büyü beni etkiliyordu ama kolları sıkıca belime dolanmıştı.Eli yatağımda geziniyordu ve gözlerimin en derinine bakıyordu.Toprak, okyanustan derin olabilir miydi?

"Sevgili Toprak Muhafızı."bir fısıltı yankılandı kulağımda.Ardından tanık olmadığım bir an."Gündüz bir insanın güveni nasıl kazanılır?"diye soran meraklı bir ses.

Derin bir nefes alıp verdiğimde ağın içindeydik."Çünkü sen mükemmelsin Tomris."dedi nefesini vererek.Gülümsedim.Bir eli belimde ve bir eli yatağımdaydı gözlerime uzunca baktı,öylesine gerçekti ki bir anının içerisinde değil gibiydim.Ya da o, hep gerçekti.

Ve kollarını iki yana açıp şapkasını indirdi,"Kayıp Zamanlar Gemisine hoşgeldin Toprak Muhafızı!"neşeli görüntüsünün ardından gökyüzüne yükseldim ve yine fısıldadı.

"Ben buradayken boğulmana izin vermem."

Duyduğum son söz buydu çünkü anılar bitip gittiğinde gemi yolunu bulmuştu.Ve ben gözlerimi açtığım andan beri Kılıçarlsan'ın kesik nefeslerini duyuyordum.Nefes sesleri okyanusun içinden geliyordu.

Geminin kenarına yaklaştığımda başımı Güntek'e çevirdim.

Sakın unutma Tomris,göze aldıkların seni ona götürecek.Saçalarımı sıkıca bağlayıp kendimi okyanusun içine bıraktım.

Yüzdüm,yüzdüm ve yüzdüm.Nefessiz kalmaktan korkmadım çünkü duyduğum kesik nefes sesleri bana yetti.Ve yaklaştıkça etrafı sarmaşıklarla çevirili bir kürenin içerisine daldım.

Oradaydı,sarmaşıklar etrafına dolanmıştı.Bedeninden akan kan okyanusa karışmıştı.Nefes almam gerekiyordu,hayatımda belki de ilk defa okyanustan yardım istedim ve o, bana hava boşluğunu getirdi.Kılıçarslan ve benim çevremdeki suyu basınçla kaldırıp bize nefes alabileceğimiz yeri bıraktı.

Kılıçarslan hala kesik kesik nefes alıyordu ve gözleri kapalıydı.Sarmaşıkları koparmaya başladım ama her kopardığım tekrar oluşuyor."Lütfen,"dedim devam ederken.Sesimin ardından onun sesi duyuldu.

"Toprak Muhafızı."

Nefesim tekledi.Sarmaşıkların üzerindeki elimi tuttu sıkıca,"Kaptan."

"Boşuna uğraşma sarmaşıklar benim lanetim."dedi zorlukla.

Yarası derindi ve teni solgun.Gözlerim yandı."Ama okyanusun içindeyiz,burada lanetlenemezsin."

Güldü.Gözümden akan bir damla yaşı sildim."Neye gülüyorsun aptal Korsan?"

"Sen okyanusun içine nasıl düştün?"

Ben de güldüm.Gülüşüm onun az aralanan gözlerinin kapanmasıyla soldu.Bu sarmaşıklar doğal değildi.Ateşle yapabilirlerdi.

"Onları yakabilirim."

"Yani beni de mi ateşe vereceksin?"güldü bu dediğine.

"Şaka yapmayı kes,yoksa kan kaybından öleceksin."

"Senin ateşe vermen beni hep çok güldürür."

Başımı iki yana salladım.Bir sarmaşığı avcumun içine serdım ve ucunu ateşledim.Diğer sarmaşılar da onunla beraber bir mumun fitili gibi tükenip gitti.Kılıçarslan ise okyanus tarafından korundu.

"İşte şimdi beni bir kere daha ateşe verdin."

"Daha önce de mi verdim?"

Onaylayan mırıltılar çıkardı,"Bana ilk Kaptan dediğinde."

Okyanus bizi çevreleyen havayı boşalttı.Ve bizi bir döngüye aldı.Kılıçarslan'a sıkıca sarıldım,tekrar gökyüzünü gördüğümde okyanus bizi havaya kaldırıp güverteye bıraktı.

İkimiz de su yuttuğumuz için öksürmeye başladık.Ama Kılıçarslan gülüyordu.Hızla toprlanıp Kılıçarslan'ın başını dizlerime yasladım."İyi misin Kılıçarslan?"

Gülmeye devam etti.Gözüm yarasına gitti,yavaşça kapanıyordu."Bu nasıl olabilir?"

"Söyledim ya,beni ateşe verdiğin için."gözleri tamamen açıldı ve doğruldu.

Şaşkınlıkla ayağa kalktım.Sağlam olduğundan emin olmak için şöyle bir baktığımda yalnızca ıslaktı.

Bana dikkatle bakarken kalkması için ona elimi uzattım.Ayağa kalkar kalkmaz kollarını belime dolayıp beni sertçe kendine çekti.Yavaşça kollarımı omzuna doladım.

"Bu yaptığın aklımdaki soruları bitirdi."

"Hangi soruları?"

Aramızdan sakin bir rüzgar esti.O ise acelesizce bana baktı ve başını yavaşça iki yana salladı.

"Eski göktürk yazıtlarında yazan bir efsane var Toprak Muhafızı,"yanağımı okşadı,"seni seven kişinin yaktığı ateş yaralamaz."

Gözlerime uzunca baktı. Avucuna daha çok sokuldum ve onun gibi kısık sesle tamamladım."Yaraları sarar."

Başını salladı."Benim için okyanusa atladın."dedi gözlerime uzun uzun bakarak.

Sanki karşısındakine ne kadar değer biçeceğini bilemez haldeydi,göz bebekleri maviliklerinin arasında titriyordu adeta.

"Sen,senin için boğulmayacağımı mı zannettin Okyanus Muhafızı?"

Dudaklarımı hızla dudaklarına yasladım.Sanki bir an düşünmeye bile ihtiyacım olmadan.Tıpkı onun öğrettiği gibi.O ise usulca karşıladı ve beni kabul etti.Usulca ama büyük bir özlemle öptü.

Sanki hiç nefes almamıştık ve aynı anda hayata yeniden başlamıştık.Geri çekilip elini çeneme yasladı ve yavaşça okşadı.

"Gözlerinde hala yıldızları görebiliyorum."

************

Yine ben.

Ay valla heyecandan evde koşturuyorum.İhtiyacım olan buymuş.Umarım siz de beğenmişsinizidr bölüm için yorumlarınız çok değerli.

Bir dee aranızda zaman arası okuyanlar belki biliyordur Tomris'in gemide karşılaştığı esmer uzun boylu amda yani sinan abi benim ana evrenimin Gölgenin kristali isimli kitabımın bir karakteri.

Henüz yayında değil lakin tüm evrenlerim birbirine bağlandığı için Sinan abi de her kitabıma giren bir karakter.Sonunda kzg okuru da Sinan abi ile tanıştı.

Her neysee bol bol edit yapacğaım sizler de yapıp beni etiketleyebilriisniz bölümle ilgili mesajlarınızı da bekliyorum bilginizee.

Bu bölüm kime hayran kalacağımı bilemedim,Gökçe ve Tomris'in ilişkisine mi,Lider Günkut'un Alderomin'e korku salmasına mı,Barbaros ve Helena'ya mı ve tabiki gözleirnde yıldızlar görbeilen kaptan Kılıçarslana mı?

Tamam hadi çok öptüm ağzım açılırsa susmam ben.



Bölüm : 11.03.2026 21:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...