16. Bölüm

Bölüm 14-Kavga

Gül Kelam
efgan1

Keyifli Okumalar 🌹

 

***

(Yazdığım gibi yükledim, hata varsa uyarın lütfen düzelteyim.)

Uyandığımda Uluç'un yatağında yayılmış bir haldeydim. Gözlerimi ovuşturduktan sonra yan tarafa dönmüştüm ama Uluç yoktu yanımda. Gece uzun bir süre Uluç'un kolları arasında kalmıştım o halde en sonunda gözlerim yorgunluğa yenik düşmüştü. Anlaşılan Uluç beni kendi yatağıma götürmek yerine kendi yatağına getirmişti.

Yataktan kalkıp saçlarımı ellerimle düzelttikten sonra yatağı da toplayıp odadan çıktım.

 

Burnuma güzel kokular gelirken önce lavaboya geçip elimi yüzümü yıkadım ardından mutfağa yönlendirdim adımlarımı.

 

Uluç tezgahın önünde uğraşırken yanına adımladım. "Günaydın." diye seslenince bir anda irkildi. Amacım korkutmak falan değildi hâlbuki. “Kusura bakma korkutmak istememiştim.”

 

“Yok sorun değil, ben dalmışım öyle. Ama hiç geldiğini falan da duymadım, hayret.”

 

“Ee hep sen mi korkutacaksın beni.” Gülümseyerek geçmişi hatırlatırken Uluç ilkin anlayamadı daha sonra anlayıp başını sallayarak gülümsedi. “O bir kere olur hanımefendi, bir daha korkutamazsın beni.”

 

“A a nedenmiş o? Demek ki siz de korkabiliyorsunuz Ceyhun Uluç Bey.”

 

Elindeki salatalığı özenle doğrarken çarpık bir şekilde sırıtmayı da eksik etmiyordu dudaklarında. “Ben askerim hanımefendi, normalde sizin geldiğinizi hissetmem gerekirdi ama düşüncelere dalmışım, o yüzden anlayamadım fakat bir daha olmaz.”

 

“Göreceğiz.”

 

Uluç'un hazırladıklarını masaya yerleştirmeye başladım. Çayları da doldurduktan sona biz de geçtik masaya. Bir sürü şey hazırlamıştı. “Bir sürü şey hazırlamışsın, eline sağlık.”

 

“Senin için hepsi, karnını iyice doyuracaksın.” Tabağıma yeteri kadar yiyecek aldıktan sonra yemeye başladım ama tabi Uluç bundan memnun değildi. Benim için yeterli olan şey Uluç'a çok az geliyordu. “Aysima o ne? Biraz daha koy şunlardan.”

 

“Yeter ama bu kadar.”

 

“Yetmez, ayrıca yemek konusunda ben ne dersem o. Yoksa diyetisyene mi gitmek istiyorsun.” Beni tehdit mi ediyordu yoksa bana mı öyle gelmişti. “Yok gerek yok, alırım biraz daha.”

 

Bir kaç şey daha koyduktan sonra devam ettim kahvaltıma.

Kahvaltıdan sonra bulaşıkları halledip salona geçmiştik. Uluç'la yan yana otururken aklım dün gördüğüm rüyadaydı. Uyandığımdan beri düşünmemek için savaş veriyordum ama olmuyordu. Uzun bir süre etkisinden çıkamayacaktım. “İyi misin?”

 

Kendimi zoraki şekilde düşüncelerden çekip çıkarırken tebessümle karışık bir bakış gönderdim. “İyiyim.” Gülümseyişim ona sahte gelmiş olacak ki buna inanmadı, bedenini benden tarafa döndürüp ellerimi avuçları arasına aldı. “Gördüğün sadece bir rüyaydı. Rüyaların gerçekle bir ilgisi yoktur, biliyorsun değil mi?”

 

Bilmiyordu ki bizi buluşturan şey rüyaydı. Bilmiyordu ki ben onu bir kaç aydır değil nerdeyse bir buçuk yıldır biliyordum. Rüyaların gerçek olduğunu biliyordum ben. “Rüyalar öylesine görülmüş şeyler değildir bence, bir anlamı vardır.”

 

“Bunu sana düşündüren ne?”

 

“Ben... yani öyle gibime geliyor. Belki hepsi değil ama bazı rüyalar gerçeği yansıtır.”

 

İçine nefes çekip dudaklarını diliyle ıslattı. Bedenini daha da dik hale getirirken ellerimi daha da sıkmıştı. “O zaman sana şunu söyleyeyim, bu rüya gerçeği yansıtmıyor. O adam bize zarar vermeyecek. Rüyandaki gibi bir şey olmayacak.”

 

Söylediklerine inanasım gelmiyordu hiç. Batın peşimizi bırakacak biri değildi. O çok güçlü ve tehlikeliydi. “Uluç nasıl kurtulacağız? Biliyorum beni sakinleştirmek için bunları söylüyorsun ama nasıl olacak bu? Vazgeçmiyor ki, bir şeyler yapacak.”

 

“Ne olursa olsun ben senin yanındayım, korkma.” Korkma... bu kadar basit değildi. Gerçek apaçık gözlerimin önündeyken nasıl yok sayardım. Batın tehditlerini sürdürürken, her an bir şey yapacak gibi beklerken nasıl sakin kalırdım. Üç maymunu mu oynamam gerekiyordu?..

 

***

 

Zaman akıp gidiyordu. Üç gün olaysız bir şekilde geçip gitmişti. Ne Batın bir iletişimde bulunmuş ne de başka bir şey olmuştu.

Bu gün ise bayramdı.

 

Uluç sabah kalkıp bayram namazına gitmişti ben de şimdi o gelene kadar kahvaltı hazırlıyordum. Bugün sofranın ayrı bir güzel olması için emek harcamıştım. Bu tabi ki ilk bayramım değildi ama Uluç ile kutlayacağım ilk bayramımdı. Ramazan Bayramı'nda Uluç burada değildi, görevdeydi ki burada olsa bile onunla kutlayamazdım bayramı muhtemelen çünkü o zamanlar böyle yakın değildik.

 

Fırındaki böreği soğuması için çıkardım bu esnada. Masayı da hazırladıktan sonra geriye sadece eksik Uluç kalıyordu. O da çok beklememe gerek kalmadan gelmişti. “Hay maşallah, neler yapmışsın böyle.”

 

“Biraz özenmek istedim malûm bu bizim ilk bayramımız.”

 

“Öyle, ellerini sağlık. Bayramın kutlu olsun.”

 

“Senin de, hep mutlu ol.” Uluç kollarını açınca hiç beklemeden bıraktım kendimi yuvam bildiğim yere. Sanırım doğduğumdan beri kutladığım en güzel bayram bu bayram olacaktı.

 

Ayrıldıktan sonra sofraya geçmiştik. Tabağıma bir şeyler alacakken Uluç benden önce davranıp doldurmaya başladı tabağımı. “Uluç yeter o kadar koyma başka.”

 

“Yetmez, şundan da koyayım biraz… Buyur bakalım, hepsi bitecek o tabağın.” Tabağımı önüme bıraktıktan sonra kendi tabağını da doldurup yemeğe başladık. Bugün güzel başlamıştık güne ve bayramdı. Bir şeylerin moralimi bozmasına izin vermeyecektim.

 

Kahvaltıdan sonra bulaşıkları halledip salona geçtik. Uluç gelmeden duş alıp evi de temizlemiştim. Salona geçtikten sonra Uluç hemen döneceğini söyleyerek odasına gitmişti.

 

Geri döndüğünde elleri arkasında bir şey saklıyordu. “Ne saklıyorsun öyle?”

 

“Kapat gözlerini.”

 

“Neden, ne var orda?” Başımı eğip arkasına bakmaya çalışırken o da diğer taraf dönüp göstermemk için çalışıyordu. “Hadi Aysima kapat gözlerini, güven bana.”

 

Heyecanla gözlerimi kapatıp beklemeye başladım. Uluç2un birkaç adım sesi duyulurken daha da heyecanlanmıştım. Açabilirsin dediği gibi gözlerimi açarken karşımda geçen oyuncakçıda gördüğüm ayıcık vardı.

 

“Uluç bu... Sen?” Heyecan bir tarafa gerçekten şaşkındım. Bana oyuncak ayıyı mı almıştı? “O gün çok beğenmiştin, belki kendin alırsın diye bekledim ama almadın. Ben de bayram hediyesi olarak alayım dedim.”

 

“24 yaşındayım Uluç, o yüzden... alamadım.” Gözlerim bir ayıcıkta bir Uluç’ta gidip geliyordu. “Ne olmuş yani? Çocuk olmanın yaşı yoktur Aysima.”

 

Bu adam.. benim her şeyimdi. İyi ki vardı.

 

Kendimi tutamayıp ayağa kalktım ve sıkıca sarıldım. Ben her şeyi onunla öğrenmiş ve öğrenmeye devam ediyordum. Sevmeyi, sevilmeyi, merhameti, şefkati, merak edilmeyi, çocuk olmayı... Tüm her şeyi bana öğreten bu adamdı.

 

Kısık çıkan sesim eşliğinde "Teşekkür ederim." dedikten sonra geri çekildim. Gözlerim hafif nemlenmişti ama bu kez mutluluktandı. Gözlerim uzun zamandır özlemini duyduğu şeyleri görünce ister istemez dolduruyordu kendini. “Al bakalım, baktıkça beni hatırlarsın.”

 

Gözlerim bir Uluç'un bir ayıcığın üzerinde gelip giderken kendimi tutamamış ve kahkaha atmıştım. Bu defa gülmekten gelecekti gözlerimden yaşlar. Sanırım nasıl bir hediye verdiğini aklından çıkarmıştı.

Elimle ayıcığı gösterip kahkahalar eşliğinde cevap verdim. “Bununla mı?”

 

Uluç ilkin neden gülmekte olduğumu anlayamadığı için kısık gözlerle beni izlerken sonradan anlayıp açıklama yapmaya çalıştı. “Yani beni hatırla dedim ama ayı olduğum için değil ben aldım diye.”

 

“Ha normalde ayısın ama yani, inkar etmiyorsun?” Gülmem daha da artarken kendimi kaybetmiştim. Sanırım uzun zamandır belki de yıllardır ilk kez bu kadar içten, kahkaha atarak gülüyordum.

 

Yavaş yavaş kahkahalarım azalırken Uluç'a diktim bakışlarımı onun ise bakışları zaten üzerimdeydi. Gözlerini hiç ayırmadan yüzümde gezdiriyordu.

 

Yavaştan gülmemi bitirip ciddi bir hâle bürünmeye çalıştım. Aramızda bir kaç santimlik mesafe vardı sadece. Uluç çok, çok farklı bakıyordu.

Sağ elini kaldırıp yanağıma koydu, baş parmağı ile dudağımın bitiş çizgisinden hafif hafif yukarı doğru okşamaya başladı.

 

“Çok güzel gülüyorsun, hiç soldurma bu gülüşü olur mu?”

 

Sesi kısık bir tonda çıkmıştı ama benim kalbimin hızlı atmasına yetmişti bu tını. Çok farklı bir duyguydu bu. Evet bu Uluç'un bana ilk dokunuşu değildi hatta daha iki dakika önce ona sarılmış bir vaziyetteydim ama daha önceki dokunuşlar daha çok merhamet ve şefkat barındırıyordu. Bu dokunuş ise bambaşka bir hissiyat içindeydi.

 

Daha önce bir kez yaşamıştım bunu. Uluç, kriz geçirdiği gün önce yanağımı öpmüş ardından boynuma minik minik öpücükler bırakmıştı. Tıpkı o gün oradaki gibi bir duygu içindeydim. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Midemde bir volkan patlamıştı ve sıcaklığı tüm bedenime yayılmıştı. Uluç'un bakışları bile farklıydı.

 

İçimdeki bir dürtü ne kadar Uluç'a uzun uzun bakmamı söylese de onu dinlemeyip kaçırdım bakışlarımı. Uluç da ardında elini yüzümden çekip bir adım geriledi. “Biraz bekleyelim, vakit geçsin sonra ablamlara gideriz olur mu?”

 

“O-olur tabi gidelim.” İçimde hâlâ sebebini bilmediğim bir heyecan ve ne olduğun bilmediğim bir duygu varken doğru düzgün cevap veremedim Uluç'a.

 

Uluç geri koltuğa otururken ben hem ayıcığı bırakmak hem de birazdan yapacağım şalı ütülemek için odama geçtim.

Şalı ütülerken Uluç da gömleğini ütülememi rica etmişti, onu da ütüleyip odasına bıraktım.

 

Geçen gün aldığımız elbiselerinden birini giyecektim tabi ki.

Önce elbiseyi giyip ardından şalımı da bağladım. Bu elbiseyi gerçekten çok beğenmiştim hem sadeydi hem de güzeldi.

 

Odamdan çıkıp salona geçtiğimde Uluç salonda değildi. Koltuğa oturup beklemeye başladım. Beş dakika sonra o da gelmişti salona.

 

Beyaz gömlek ve krem tonlarında bir pantolon giymişti ve yine çok karizmatikti. Her zaman nasıl başarıyordu böyle olmayı anlayamıyordum. Sanırım giydiği şeyler onu değil o giydiği şeyleri süslüyordu.

Öyle yakışıklıydı ki sadece ben böyle görüyor olamazdım.

 

Evet, sadece ben böyle görüyor olamazdım. Başkaları da görüyordu değil mi?

İçim anlam veremediğim kıskançlık duygusuna bulanırken kendime şaşırdım. Tabi ki göreceklerdi bu halini. Ama o evliydi, parmağındaki yüzük kötü bakışlardan korurdu onu, yani umarım.

 

Uluç yanıma gelince ben de ayağa kalktım. Beni baştan aşağı bir süzüp gülümsedi. “Çok yakışmış elbise. İyi ki bunu almışız.”

 

“Teşekkür ederim, sen de çok hoş olmuşsun. Ama yine benziyoruz sanki biraz. Yani elbisemin rengi ile senin pantolonun rengi hemen hemen aynı gibi.”

 

“Merak etme bende küçük papatyalar yok. Hem benzeyelim, ne olacak ki? Böylelikle bir çift olduğumuzu herkes görmüş olur?” Elbisemdeki küçük papatyalara gönderme yaparken gözlerimi devirdim. “Yani?”

 

“Yanisi şu beni elinden kapamaz kimse, merak etme.”

 

“Ha farklı giyinsek başka kadınların seni kapmasına müsaade edeceksin?” Uluç böyle bir tepki beklemiyordu ki biran şaşırdı. Ardından gülümseyip anlamadığım mutluluğunu yüzüne yaydı. “Öyle mi dedim ben? Hem başka kadınlar baksa ne olur, kıskanıyor musun yoksa?”

 

Altta kalmayacaktım. Geçen bana verdiği cevabı verecektim ona. “Kocam değil misin, kıskanırım. Ayrıca benim yanımda olduğun sürece hiçbir kadın farklı bir bakışla bakamaz sana aynı şekilde sen de başkasına bakamazsın.”

 

Bunları nasıl söyleyebilmiştim bilmiyorum ama söylemiştim. Kıskandığımı itiraf etmiştim ve bu sanırım Uluç'un da hoşuna gitmişti. Dibime kadar gelip elini yine yanağıma koyarak az önce olduğu gibi oldukça yavaş bir şekilde okşadı.

 

“Başka kadınların bakmaması için onların gözlerini bağlayamam ama bil ki bu gözler seneden başka hiç kimseyi görmez. Çünkü sen benim gözlerimin ihtiyacı olan güzelliği fazlasıyla karşılıyorsun.” Sıcaklık basmıştı hem de fazlasıyla. Neydi bu duygu, niye oluyordu? Evet Uluç'a aşıktım ama bu duygu aşk duygusu gibi değildi. Kalbim gümbürdüyor nefesim kesiliyordu. Midemden kalbime doğru bir elektrik akımı oluyordu.

 

Uluç'un nefesi yüzümü yalayıp yutarken bu yakınlık çok fazlaydı. Ellerimin terlediğini hissederken gözlerimi kaçırıp bir adım geriledim. Sesimi düzgün tutmaya çalışsam da heyecanımı belli ediyordu.

 

“Gidelim mi?”

 

Uluç gülümseyip başını salladı. Salondan çıkıp önce odama geçerek çantamı ve Yiğit'in hediyesini aldım. Uluç da hediyesini almıştı. Evden çıkıp asansöre oradan da otoparktaki arabaya geçtik.

Sessiz bir yolculuk sürerken Uluç sessizliğimizi bozdu.

 

“Daha öncesinde gitmek istediğin bir yer var mı?”

 

“Yok.” Nereye gidebilirdim ki? Ziyaret edebileceğim ne bir annem ne de babam vardı. Tek bir kişi bile yoktu bayramını kutlayacağım.

 

“Tamam ablamlara geçmeden önce gitmek istediğim bir yer var. Önce oraya gidelim olur mu?”

 

“Olur tabi.” Bir süre sonra araba durduğunda Uluç'un istediği yere gelmiştik. Açıkçası tahmin etmiştim buraya geleceğimizi ama sormamıştım Uluç'a. Daha önce hiç kabristana gelmemiştim, ilk kez geliyordum.

 

Arabadan inip üzerinde "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." yazılı olan büyük demir kapıdan mezarlığa doğru girdik. Ne kadar anlamsızdı aslında değil mi bu ayetin burada yazılı olması. Buraya gelen her insan zaten bir gün öleceğimizi, Allah'a gideceğimizi bilirdi. Bu ayet haramların işlendiği, Allah'ın unutulduğu sokaklarda, iş yerlerinde, evlerde kısacası hayatımızın bir çok noktasında olması gerekirdi.

 

Bir kaç dakika mezarlığın içinde, kabirlerin arasında yürüdükten sonra iki kabrin başında durmuştuk. Bu iki kabir neredeyse dip dibeydi ve ikisini çevreleyen küçük çitler vardı sanki diğer tüm ölülerden ayrılmak ister gibi. Arif Korkmaz ve Necla Korkmaz.

 

Uluç çitleri geçip babasının kabrinin başına geçti hemen. Mezarın üzerindeki fazlalık otları elleriyle temizlemeye başladı. Ben de annesinin kabrinin başına geçip temizlemeye koyuldum.

İki mezarda da renkli renkli çiçekler vardı. Baş uçlarında ise bir çam ağacı dikilmişti. Farklı olarak Arif Bey'in mezar taşının hem yanında bir bayrak asılıydı şehit olduğunun göstergesi olarak.

 

Uluç hem otları temizliyor hem sanki babasıyla konuşuyormuş gibi arada mezar taşına bakıp burukça gülümsüyordu. Kim bilir gerçekten de konuşuyordu belki de.

Ben otları temizledikten sonra dua etmeye başladım. Önce Necla Hanım için dua ettikten sonra diğer kabre doğru ilerledim.

 

Uluç benim geldiğimi hissedince elimden tutup kabrin baş ucuna kadar getirdi. “Bak baba, sana gelinini de getirdim. Geç oldu biraz ama getirebildim sonunda. Biliyorum sana kaç kez burada söylemiştim evlenmeyeceğim diye ama bazen bazı şeyler planlarımızın dışında gerçekleşebiliyormuş.”

 

Bir süre sessiz kaldı, ne diyeceğini düşünür gibiydi. “Biliyor musun, eğer hayatta olsaydın onu çok severdin. ‘Gelinim.’ der gurur duyardın onunla. Keşke görebilseydin…” Babasının varlığına ne kadar çok ihtiyaç duyduğunu görebiliyordu. 28 yaşında bile olsa hâlâ babasını özlüyor onu yanında istiyordu.

 

Uluç derin bir iç çektikten sonra ellerini kaldırıp dua etmeye başladı. Ben de gözlerimi ondan ayırıp dua ettim.

Bir kaç dakika sonra duamız bitince Uluç annesinin kabrinin başına geçip bir süre dalgınca kabri seyretti. Ardından dua edip bana döndü. “Hadi gidelim artık.”

 

Başımla dediğini onaylayıp yürümeye başladım.

Annesiyle arasında tam neler olmuştu bilmiyorum ama babasıyla arasındaki ilişki gibi değildi. Beni annesine tanıtmamıştı bile. Acaba neler yapmıştı annesi, babası öldükten sonra. Uluç kendini kaybettiğini, çocuklarını bile tanıyamaz hale geldiğini söylemişti ama ayrıntıya girmemişti.

 

Kabristandan çıkıp arabaya geçtik. Uluç sessizce arabayı çalıştırıp Yasemin ablalara doğru sürmeye başladı. Bir süre sonra araba büyük bahçenin içinde durmuştu.

 

Kapıyı Aslı açarken tebessümle karşılamıştı yine. "Hoş geldiniz Ceyhun Bey, Asyima Hanım."

 

“Hoş bulduk. Hayırlı bayramlar.”

 

“Hayırlı bayramlar sizlere de.”

 

“Hoş bulduk Aslı. Ablamlar salonda mı?”

 

“Evet Ceyhun Bey, salondalar.”

 

Salona ilerlediğimizde bizi ilk fark eden Serhat Abi olmuştu. "Ooo hoş geldiniz."

 

Babasının konuşmasıyla gelene bakmak için arkasını dönen Yiğit bizi görünce gözlerini açıp sevincini belli etti. "Hiiiii Aysimam gelmiiş!"

 

Hızla elindeki oyuncağı yere bırakıp yanıma geldi. Onun boyuna ulaşmak için eğilip sıkıca sarıldım. “Bayramın kutlu olsun Yiğitciğim. İyi bayramlar.”

 

“Senin de bayramın kutlu olsun Aysimacım.” Sarılmamız bittikten sonra az önce kenara bıraktığım hediye paketini alıp Yiğit'e uzattım. “Al bakalım bu senin.”

 

"Benim mi? Çok teşekkür ederim ne var bunda."

 

“Aç bakalım ne varmış görelim.” Yiğit acele bir şekilde bir erkek çocuk canavarlığıyla paketi yırtıp arabayı çıkardı. "Çook güzel, teşekkür ederim."

 

“Rica ederim canım. Oynarken beni hatırla olur mu?” Uluç'a kaçamak bir bakış atıp gülümsedim. "Sen zaten benim heeep aklımdasın güzellik."

 

“Aaa öylemi? Teşekkür ederim beyefendi.”

 

"Tabiii öyle. Benim aklımdan çıkamazsın ki."

 

“Öhö Öhö, sanırım birileri beni unuttu ve hediyesini almak istemiyor.” Yiğit gözlerini benden alıp dayısına çevirdi. Kulağıma eğilip sadece benim duyabileceğim şekilde fısıldadı. "Sanırım seni benden kıskandı, hihi."

 

Ben de kıkırdayıp ona karşılık verirken yanımdan ayrılarak Uluç'a doğru ilerleyip boynuna sarıldı. "İyi bayramlar dayıcımmmm!"

 

“Sana da iyi bayramlar yiğidim. Al bakalım benim hediyemi beğenecek misin?” Uluç robotik dinozor bir oyuncak seti almıştı Yiğit'e. Yiğit görünce gözlerini ve ağzını kocaman açıp şaşkınlıkla bakıyordu. "Çoook güzel; dinozorlu, anne bak."

 

Yiğit oyuncaklarıyla ilgilenirken biz de Yasemin abla ve Serhat abi ile bayramlaşıp koltuklara geçtik. "Ne iyi ettiniz de geldiniz. Ee neler yapıyorsunuz görüşmeyeli?"

 

“Ne olsun öyle farklı bir şey yok, evdeyiz.”

 

"Güzel güzel, vallahi bazen öyle özlüyorum ki evde boş boş oturmayı." Yasemin abla halinden yakınırken Serhat abi elinden tutup bir öpücük kondurdu. Aşkları öyle güzeldi ki bakışlarından bile okunuyordu. "Bebeğim sana diyorum istediğin kadar evde kal gerektiğinde evde çalışabilirsin diye ama dinlemiyorsun ki."

 

"Kaç kez konuştuk bunu Serhat. Orası benim iş yerim, istediğim gibi tatil veremem kendime, patron kocam dahi olsa."

 

"Hayatım hisselerin bir kısmı sen de ki hatta kendi paranla satın aldın onu da, hatırlatırım. Yani tek patron ben değilim."

 

"Ne olursa olsun işte kaytarmak yok." Ne kadar güzel bir ilişkileri vardı Yasemin ablaların. Her yönden öyle uyumluydular ki. Hep birlikteydiler, her zaman birbirinin destekçisi oluyorlardı. En zor anları beraber atlatmaya çalışıyorlardı. Aynı biz gibi.

Ama aramızda büyük bir fark vardı. Onlar her sorunda beraber olacaklar ve ayrılık nedir bilmeyeceklerdi muhtemelen. Biz ise ayrılık günün geleceğini biliyorduk. Batın sorunu bittiği gün "biz" de bitecektik.

 

İmrenerek onları izlerken gözlerim yanımda oturan Uluç'u buldu. O ise zaten bana bakıyordu. Sanırım ablası ve eniştesine nasıl imrenerek baktığımın farkına varmıştı o da.

Gözlerimi ondan ayırıp yeniden karşımdaki mükemmel çifte baktım. Yasemin abla da bana dönüp konuşmaya başladı. "E Aysima okul işi ne oldum tam olarak, yeniden başlayacaksın değil mi yeni dönemde.”

 

“İnşallah abla, velilerin güvenini biraz kırdım ama Allah yardım eder.” Ne kadar temize çıksak da bir kere adım kirlenmişti. Herkes güvene güvene göndermeyecekti artık çocuklarını. “Nasip bu işler, hem insanlar unutur giderler.” İnşallah öyle olurdu.

 

“Abla Semiha Teyzeler gelmedi mi daha? Ben bayrama kadar gelirler diyordum.”

 

"Ay biz de öyle düşünüyorduk ama babam bırakamıyor bir türlü oraları. Ama gelecekler bir kaç haftaya. Yoksa bu defa buranın sıcaklarını kaçıracaklar." Semiha Hanım ve Mazhar Bey kışın soğuğundan kaçınmak için tatile gitmişlerdi aylar önce ve anlaşılan gittikleri yeri oldukça beğenmişlerdi.

 

"Valla babam bu günleri bekliyormuş, işleri bana devrettiği gün her şeyden elini ayağını çekti. Kendini tatillere adadı adam resmen. Önceden tatile gitmek için bir tarafımızı yırtıyorduk şimdi adamı tatilden getiremiyoruz."

 

"E napsın adam hayatım. Emekliliğinin tadını çıkarıyor. Senin de yaşlılığını göreceğiz bakalım." Konuşmamıza devam ederken Selma Teyze çay ve baklava getirmişti. Koyu bir sohbete dalmıştık ki zilin çalmasıyla hepimizin dikkati de o yöne çevrildi.

 

Azer Bey tam bir “mafya babası” kılığıyla salona girdiğinde bedenimin anında gerildiğini hissettim. Onun kim ve ne işlerle uğraştığını bilmekten öte zarara da uğratmış biri olarak gerçekleri öğrenmesinden ödüm kopuyordu. Ayrıca onun yüzünden kaçırıldığımı da ömrüm boyunca unutamayacaktım.

 

Yiğit "Azer Dedee!" diyerek adamın boynuna atladı anında.

 

"Dedemm, dedesinin aslanı. Aman Mazhar deden duymasın dede dediğini."

 

"Yok o duymaz gelmedi daha, hem duysa da bana kızmaz ki o." Adam bir kaç dakikalık Yiğitle sohbetinin ve bayramlaşmanın ardından bizlere dönmüştü.

 

"Hoş geldin amca."

 

"Hoş bulduk yeğenim. Sen gelmeyince bayramlaşmaya ben geleyim dedim."

 

"Amca gelirdim normalde biliyorsun ama sen yurt dışında değil miydin? Daha bir ay olmadı gideli. İki ay kalacağım diyordun?"

 

"İşlerim erken bitti ben de geldim. Ne yapayım elin memleketinde."

 

"İyi yapmışsın geç otur." Azer Bey tekli koltuklardan birine geçerken geriye yaslanıp gülümseyerek bizlere baktı. "Hayırlı bayramlar sizlere de gençler."

 

"Hayırlı bayramlar amca, hoş geldin."

 

“Hayırlı bayramlar Azer Bey.” Herkes bir şeyler söylerken ben de demem gerektiğini bilmiyordum. Ben de kutlasam iyi olurdu sanırım. “Hayırlı bayramlar.”

 

Tebessüm edip başını salladı. “Hayırlı bayramlar Aysima Hanım. Ayrıca hayırlı olsun."

 

Dedikleri şeyleri sadece başımla onaylamakla yetinirken adam Uluç'a döndü. Sanırım evliliğimizi kutlamıştı. "Demek evlendin sen de be Ceyhun. Aramızdan ayrıldın. Ne diyorlar şimdiki gençler 'Seni de kaybettik.'"

 

“Öyle oldu Azer Bey.”

 

"Yeni sanırım değil mi, yurt dışına çıkmadan önce Serhat ile konuşurken laf arasında söylemişti evlendiğini."

 

“Evet bir ayı henüz doldurduk.”

 

"Güzel güzel. Allah aranızdaki sevgi bağını güçlendirsin. Malum ben hiç evlenmedim o yüzden burada size evlilik tavsiyesi verecek değilim ama her ne bağ olursa olsun bir bağı güçlü yapan şey sevgidir. O yüzden asla sevginizi kaybetmeyin, geri her şey hallolur."

 

“Eyvallah, sağ olun.” Sessizlik olurken etrafa göz atıyordum sadece.

 

“Daha iyisiniz değil mi Aysima Hanım. Herhangi bir sıkıntınız yok.” Yeniden bana dönen söz ve bakışlarla sorunun sahibine baktım. “İyiyim teşekkür ederim.” Bir nevi senin yüzünden Batın şu an bana takıntılı da diyebilirdim ama iyiyim demekle yetinmiştim.

 

“Bir sıkıntın olursa lütfen çekinme söyle. Hala mahcubum sana karşı.”

 

“Geçmişte kaldı, unutabiliriz bence.” Elbette unutmayacaktım ama Azer Bey’i zarara uğrattığımı düşünürsem kaçırılmamı görmezden gelebilirdim.

 

Sohbetimiz ilerleyip devam ediyordu. Azer Bey iyi bir adama benziyordu ama yine de ne halt olduğunu gayet iyi biliyordum. Bu adam bana nefret ettiğim bir adamı hatırlatıyordu, Batın'ı hatırlatıyordu.

 

"Aysimacığım ben biraz senden izin isteyeceğim. Yiğit'in öğle uykusu geldi, malûm bayram olduğu için Selma Hanım ve Aslı dışında evin içinde yardımcımız yok. Uyutup geleyim Yiğit'i."

 

“Tabi abla sen bak işine, sorun değil.” Yasemin abla Yiğitle beraber salondan ayrılırken ben de biraz hava almak için bahçeye çıktım. Öyle güzeldi ki burası. Yemyeşildi etraf, masmavi havuz da güzelliğine güzellik katıyordu. Masalar ve yerdeki minderler de çok güzel bir şekilde dekore edilmişti.

 

Yavaş adımlarla bahçeyi dolanırken önce kış bahçesinin olduğu yere geldim. Siyah kenarlı ve camdan yapılmaydı. İçine girmeden içindeki sayısız çiçekleri görmek mümkündü.

Biraz orada bekledikten sonradan dolanmaya devam ettim. Arka bahçeden çıkıp ön bahçeye doğru ilerlerken yine etrafta gözlerimi dolandırıyordum.

 

Bahçenin kenar kısmında Uluç'un ve tahminim üzere Azer Bey'in arabası duruyordu.

Arabanın başında baştan aşağı simsiyah giyinmiş iki adam duruyordu tıpkı Batın'ın adamları gibi. İkisinin de kulağında kulaklık vardı. Ellerini önlerinde birleştirmişler ve sabit bir şekilde karşıya bakıyorlardı. İkisi de gerçekten ürkütücü görünüyordu. Belki normalde olsa bakıp geçerdim ama Batın'ın ve yaptıkları aklıma gelince içerdeki adamdan bile tedirgin olmuştum.

 

Ben yerimde donmuş şekilde adamları izlerken kolumdan tutulmamla irkilip dudaklarımdan istemsiz küçük bir çığlık kaçtı.

Uluç gözlerini yüzümde dolandırırken onu görmemle rahatlamıştım. “Aysima iyi misin?”

 

“Böyle sessiz sedasız gelinir mi Uluç, ödümü kopardın.”

 

“Aslında seslendim ama duymadın, nereye odaklandın kaldın öyle?” Gözlerim iki adamı bulurken onlar da bize dönmüş bakıyorlardı. Küçük çığlığım onların da dikkatini çekmişti anlaşılan.

Uluç baktığım yöne bakıp yeniden bana döndü. “Azer Bey'in adamları.”

 

“Baksana şunlara, robot gibiler ayrıca ürkütücü. Şu filmlerdeki mafya tipli adamlar gibi.” Gibi değil zaten öyleydiler.

 

“O adamların hele ki Azer Bey'in ne olduğu umurumda değil. Biz de misafiriz burada o da. O yüzden tedirgin olacak, korkacak bir şey yok.” Sadece başımı sallayıp gözlerine baktım. “Sen sıkıldın mı?”

 

“Yok biraz hava almak istemiştim sadece.”

 

“Tamam ablam yemeğe kalın dedi. Yemekten sonra gideriz olur mu?”

 

“Tamam, olur.” Uluç'la birlikte ilerlerken Uluç'un elini hissettim elimin arasında. İstemsiz gülümseyip yürümeye devam ettim. Bu adam küçük bir dokunuşla bir tüm hücrelerime güven aşılıyordu.

 

Beraber salona geçince sohbete dahil olduk. Aradan bir süre geçtikten sonra Selma Teyze sofrayı hazırlamaya başladı. Azer Bey de gitmemiş ve yemeğe kalmıştı. Selma Teyze sofranın hazır olduğunu söyleyince kalkıp masaya geçtik.

 

Yine sohbet muhabbet eşliğinde edilen yemeğin ardından kahvelerimizi de içip kalkmıştık. Azer Bey de bizimle beraber kalkarken evden çıkıp beraber arabalarımıza geçmiştik.

 

Hava kararmış sokak lambaları yanmıştı. Yol altımızdan akıp giderken bir sessizlik hakimdi arabada. Bir kaç cümle dışında konuşmadan eve gelmiştik. Uluç'un söylediği tek şey ise yarın misafirlerimizin olacağıydı. Asker arkadaşlarından bazıları yemeğe gelecekti.

 

Bunu söyleyince şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Kurt ekibibin bir kısmıyla tanışma fırsatım olacaktı ve bu gerçekten heyecan veiciydi.

 

Yolu bu düşüncelerle bitirip eve gelince ilk olarak odama geçip üzerimi değiştirdim. Ardından lavaboda elimi yüzümü yıkayıp salona geçtim. Uluç da koltuğa oturmuş başını geriye doğru atarak gözleri kapalı bir şekilde duruyordu. Yanına ilerleyip oturunca beni fark edip kaldırıldı başını.

 

Arabadaki sessizlik hâlâ devam etmekteydi. Bense bu sessizliği beğenmemiştim ve çenemi tutamayarak konuşmaya başladım.

 

“Azer Bey’in NİLÜFER adında bir şirketinin olduğunu hatırlıyorum. Nasıl kurmuş bu şirketi. Babasından miras kaldığını biliyorum ama nasıl olmuş.”

 

“Bildiğim kadarıyla eniştemin dedesinin babasından itibaren büyük işler yapmaya başlamışlar. Nesilden nesle devam etmiş bir şirketleri varmış. Ama AZER Bey ve Mazhar Amca kazançlarıyla kendilerine ait şirketlerini kurmuşlar.”

 

“Anladım, iki kardeşler mi sadece.”

 

“Bildiğim kadarıyla öyle.” Yine sessizlik hakim olurken etrafta konuşmaya devam ettim. “O zaman hadi sen anlat.”

 

“Ne anlatayım?”

 

“Böyle sus pus oturmak istemiyorum. Geçen gün konuştuk ya öyle şeyler anlat yine, çocukluğundan, geçmiş yıllardan falan.” Bu isteğim hoşuna gitmemiş olacak ki kaşlarını kaldırdı. “O gün yeteri kadar konuştuğumu düşünmüştüm hâlbuki.”

 

“Uluç anlatmadığın birçok şey var ve sen bunu daha iyi biliyorsun doğal olarak.” Cevap vermeyince devam ettim. “Uluç, merak ediyorum seni. Senin hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorum. Seni tanımak istiyorum.”

 

Gözlerini doğrudan gözlerime sabitledi. Bakışlarında hüzün ve bıkkınlık vardı. “Tanısan, tanısam ne olacak Aysima? İkimizde sonumuzu biliyoruz. Tanısan da tanımasan da değişmeyecek. Birbirimizi bilmeylim ki gelecekte her şey daha kolay olsun.”

 

Bakakalmıştım yüzüne. Beklemiyordum böyle bir cevap. Gerçeği apaçık söyleyeceğini beklemiyordum, yüzüme tokat yemiş gibi hissediyordum.

 

Hiç umut yoktu. Hiçbir şekilde gelecek sunmuyordu. Her defasında kendi kendime kurduğum umudu yerle bir edecekti.

Kızmıyordum ona çünkü bana umut vermiyordu hiçbir zaman. Beni severken, sarılırken, yanağımı okşarken bile gözleri umut etmemem için yalvarıyordu her defasında.

 

Ama yine de canım acıyordu. Niye diyordum. Neden istemiyordu. Tamam annesi gibi olacağımdan korkuyor olabilirdi ama nerden bilecekti öyle olacağımı. Nerden bilecekti dirençsiz çıkacağımı. Hem belki şehit bile olmayacaktı.

Görmüyor muydu, bilmiyor muydu ben asıl o ölmeden ondan ayrılırsam kötü olacaktım. Yaşayabilecekken yaşayamazsam dayanamazdım.

 

Anlamıyordu ve anlamayacaktı.

 

Ama ben de susmayacaktım artık. O; gerçeği, onu sevdiğimi kabul etmek istemiyordu belki ama ben ona gösterecektim. “Seni tanısam ne mi olacak? Sevdiğim, aşık olduğum adamın kim olduğunu öğrenmiş olacağım… Uluç görmezden gelme artık, anla artık; ben seni seviyorum. Sana aşık oldum. Ben senin kahve gözlerinde kayboldum Uluç.”

Saniyeler saniyeleri, dakikalar da dakikaları kovalayıp gitmişti. Uluç hâlâ yüzüme bakmakla yetinirken ben de gözlerimi almamıştım ondan. Hiçbir şey söylemiyordu. Ona "seni seviyorum." demiştim ama hiçbir cevap vermemişti.

 

Cevap vermeyeceğini anlayınca pes ederek gözlerimi ondan çekip yavaşça ayağa kalktım. Bu şekilde daha fazla kalamazdım yanında. “İyi geceler.”

 

Arkamı dönüp salondan çıktım. Kaldığım odaya geçtikten sonra geceliklerimi giyip yatağa geçtim. Saat henüz erken sayılırdı ama yatmak istiyordum hemen. Uyumak ve düşünmemek. Çünkü düşündükçe ağlayasım geliyordu. Beni kabullenmemesini düşündükçe kalbim acıyordu. Ona seni seviyorum demiştim ama tek bir kelime bile etmemişti. Kabul etmiyordu. Onu sevdiğimi, sevebileceğimi kabullenemiyordu.

 

Yatağa girmiştim girmesine ama uyuyamıyordum bir türlü. Sağ dönsem Uluç aklımdaydı sola dönsem yine o. İki saat boyunca uyuma çabaları içinde yatakta döndüm durdum. En sonunda uyku gözlerimin yanı sıra beynime de gelebilmiş ve kendimi bırakmıştım uykuya.

*

 

Gözlerim odaya giren güneş ışığına karşı küçük bir savaş verip açılırken ellerimi gözlerimin üzerine koydum.

Bir süre öyle kaldıktan sonra çekmecenin üzerinden telefonumu alıp saate bakmak için yana dönmüştüm ki burnuma gelen kokuyla gözlerim kendiliğinden kapanıverdi.

 

Yastık Uluç kokuyordu. Biraz daha başımı döndürüp burnumu iyice dayadım yastığa ve gerçekten Uluç gibiydi kokusu. Nasıl gelmişti ki bu koku buraya? Ya ben artık her yerde onun kokusunu alıyordum ya da o buradaydı.

 

Odayı incelediğimde burada olmadığını anlamam uzun sürmemişti. Ben uyurken gelmiş olabilir miydi acaba? Ama neden gelmiş olsundu ki? Sonuçta sonumuzu çok iyi biliyordu(!) Ne yapmaya gelecekti ki odaya?

 

Düşüncelerden sıyrılarak yataktan kalkıp lavaboya gittim. Mutfaktan tıkırtılar geliyordu, Uluç uyanmış ve kahvaltı hazırlıyordu muhtemelen. Lavaboda elimi yüzümü yıkadıktan sonra tekrar kaldığım odaya dönüp yatağı topladım ardından üzerime de rahat bir şeyler giyinip çıktım.

Yavaş adımlarla mutfağa ilerlediğimde Uluç masaya kahvaltılıkları yerleştiriyordu.

 

“Hayırlı sabahlar, günaydın.” Uluç başını kaldırıp karşılık verirken “Günaydın.” Demişti sadece. Sessizlik oluşurken biir kaç dakika sonra kahvaltı hazır olmuştu zaten. Hiçbir ses çıkmıyordu ikimizden de.

 

Bir şeyler söylemesini istiyordum. Ben onu sevdiğimi söyleyerek konuşmuştum ne kadar aradan saatler geçmiş olsa da. Şimdi onun bir karşılık vermesi lazımdı. Ama o hiçbir şey dememişim gibi susup oturuyordu.

 

Dalgın bir şekilde tabağıma bakarken sonunda sesini duymuştum ama istediğim konuşma bu değildi. “Bir şeyler ye Aysima.”

 

“Canım istemiyor.”

 

“Yemelisin yine de. Aç kalamazsın gün boyu.” Elimdeki çatalı sıkıp gözlerimi kaldırdım karşımdaki adama doğru. O ise tabağına bakmakla meşguldü.

 

“Yesem ne olacak, yemesem ne olacak? Benim sağlığım beni ilgilendirir. Sonumuz belli ya o yüzden benim sağlığım seni hiç ilgilendirmiyor Uluç.” Gözlerini tabağından çekip anlamaz şekilde yüzüme bakarken son söylediğimle gerilmişti hatta kızmış bile olabilirdi. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki muhtemelen çenesi kırılacaktı.

 

Bir kaç saniye ben de gözlerine baktıktan sonra elimdeki çatalı sertçe tabağa bırakıp kalktım sofradan. “Sana afiyet olsun.”

 

Hızla yanından geçip gidiyordum ki bileğimden tutmasıyla sendeleyip kaldım olduğum yerde. “Otur bir şeyler ye dedim, Aysima.”

 

Sert bakan bakışlarına karşılık aynı bakışları gönderirken asla altta kalasım yoktu. “Yemeyeceğim. Ben de canım istemiyor dedim.”

 

“Yemek zorundasın, otur ve-”

 

“Yemeyeceğim diyorum!” Hızla bileğimi tutuşundan kurtarıp çıktım mutfaktan. İstikametim kaldığım oda olurken sinirle oturdum yatağa.

Neden bu kadar tahammülsüz ve sinirli olduğumu anlayamıyordum ama anlıyordum da. Sadece kontrol edemiyordum seviyesini.

 

Ona onu sevdiğimi söyledim ama o hiçbir cevap vermedi. Ona ondan ayrılmak istemediğimi söyledim ama o yine hiçbir şey söylemedi. Hayatımda ilk kez birine karşı özel duygularım olmuştu ve aldığım karşılık koca bir sessizlikti. Bir de hiçbir şey olmamış gibi normal bir şekilde devam etmemi bekliyordu.

 

Kontrol edemediğim sinirden ellerim bile titrerken yumruk yapıp açmaya başladım. Sakinleşmeliydim, bu kadar sinir fazlaydı. Gereğinden fazla tepki veriyordum şu an.

 

Yataktan kalkıp odanın içinde volta atarken bir süre geçmişti aradan. Biraz daha sakinleşmiştim bu süreçte. Odadan çıkıp lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp açılmalıydım.

Tam lavabodan çıkmıştım ki giriş kapısının da kapanması aynı anda oldu. Uluç gitmişti. Neden gitmiş olduğu hakkında beynimi kurcalarken bu günün cuma olduğu aklıma geldi. Doktor randevusu vardı.

 

Adımlarımı mutfağa yönlendirdim doğruca. Uluç masayı temizlemişti ama kahvaltılıklar ve yeni bir tane servis duruyordu. Sadece kendi tabağını ve benim önceki tabağımı kaldırmıştı. Kahvaltı etmemi istiyordu.

 

Biliyordum beni seviyordu hem de çok seviyordu ama ben de insandım. Bir şey söylediğimde karşılık bekliyordum ve bir gelecek görmemesi, ihtimal dahi vermemesi sinirimi alt üst ediyordu. Duygularımı kontrol edemeyebilirdim, dedim ya insandım sonuçta.

 

Masaya geçip oturdum. Şuan gerçekten hiçbir şey canım istemiyordu ama onun için yiyecektim. Ona sinirle konuşmama ve masadan kalkıp gitmeme rağmen benim için yenilenmişti sofrayı.

 

Bir süre kahvaltıda oyalandıktan sonradan kalkıp masayı topladım. Ardından salona geçip dağılmış yerleri topluyordum ki aklıma akşam gelecek olan misafirlerin gelmesiyle elim ayağım birbirine girdi. Bugün Uluç'un arkadaşları yemeğe gelecekti ve ben unutmuştum. Çok şükür ki henüz öğlen bile olmamıştı.

 

Önce salonu toplayıp temizledim. Yerleri süpürüp sildikten sonra tozları da alıp mutfağa geçtim. Yapacağım şeylere karar verdikten sonra öncelikle pasta ve tatlı yapmaktan başladım. Ardından ana yemeği de ocağa koyup diğerinden devam ettim. Kurabiye, çorba, pilav, mezeler derken uzun bir vakit geçmişti mutfakta. Salatayı onlar gelmeden hemen önce yapacaktım.

 

Mutfakta yemekler pişerken giyeceğim elbiseye de karar verip yatağın üzerine bıraktım. Ardından hızlıca bir duş alıp yeniden mutfağa geçtim. Yemeklerin de pişmesiyle ocağın altını kapadım.

 

Uluç tatlı alıp almamayı sormuştu mesaj yoluyla. Almamasını yazıp gönderdim mesajı. Demek ki eve geliyordu.

 

Yaklaşık yarım saat sonra dış kapı açılıp kapandı, Uluç gelmişti. Ben de bu esnada masayı kurmuş ve mutfağa geçmiştim. Elinde market poşetleriyle mutfağa girip kenara bıraktı. “Kolay gelsin.”

 

“Sağ ol.”

 

Sabah biraz fazla çıkışmıştım. Evet sinir olmakta haklıydım ama fazla tepki göstermiştim. Gözlerimi sabit bir yerde tutamazken nasıl hareket edeceğimi kestiremedim. “Kusura bakma. İşlerim fazla uzadı, hazırlık yapmanda yardım edemedim.”

 

“Önemli değil, hallettim ben hepsini. E, onlar ne zaman gelecek?” Kolundaki saate bakıp yaptığım yemeklere göz gezdirdi. “Bir saate burada olurlar herhalde. Ben duş alıp üzerimi değiştireyim.”

 

Uluç mutfaktan çıkarken arkasından baktım bir süre pişmanlıkla. En sonunda toparlanıp salata yapmaya başladım.

Sadece sos eklenmesi kalan salatayı da tezgaha bırakıp kaldığım odaya geçtim. Ben de hazırlansam iyi olurdu.

 

Dakikalar içinde hazırlanıp salona geçmiştim, Uluç koltukta oturmuş başını da geriye yaslamış şekilde gözleri kapalı duruyordu. Adım seslerimi duyunca gözlerini açıp başını kaldırdı.

Gözlerinin ilk hedefi üzerimi süzmek olurken gözlerimi kaçırıp ben de oturdum.

 

Oturduğum yerde bile nasıl hareket edeceğimi bilemiyordum çünkü Uluç buradaydı ve sabahki olanlardan ötürü gergindim.

Acaba bir şey söylememi bekliyor muydu? Özür dilemek gerektirecek kadar çıkışmış mıydım?

Hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek şey Uluç'la böyle iki yabancı gibi olmayı sevmediğimdi.

 

Ben onu kaybetmek istemiyordum. Hayatımda sadece o vardı. Yıllarca yalnızlığa alışmıştı ruhum. Yalnızlığı kaldırabiliyordum, onunla nasıl yaşamam gerektiğini öğrenmiştim. Ama şimdi Uluç'u, onun varlığını benimsemiştim ve onsuz kalmak istemiyordum.

Eğer sabahki olanlardan dolayı onu kaybedeceksem binlerce kez özür dileyebilirdim.

 

“Uluç.” Gözlerimi ona çevirdiğimde o da ona seslenmemle bana baktı. “Şey, ben sabah biraz fazla tepki verdim sanırım. Eğer kırdıysam seni...”

 

“Kırmadın Aysima. Sorun yok.” Daha lafımı bitirmeden söze girişti ancak nedense hiç samimi gelmemişti. “Ama eğer-”

 

“Sorun yok Aysima. Kızmakta haklıydın. Şimdi lütfen sabah olanları unutalım.”

 

Haklıydın? Acaba neyden bahsediyordu. Bana cevap vermediği için kızmamda mı haklı olduğumu söylüyordu yoksa "sağlığım seni ilgilendirmez." dediğim için mi haklı olduğumu söylüyordu? Gerçi sağlığım ile ilgilenmiyor olsa kahvaltıyı benim için yenilemezdi ama yine de gün içinde düşüncesi değişmiş olabilirdi. Umarım ilki için söylüyordur. Onunla uzaklaşmak çok berbat bir şeydi.

 

“Ben de bir şey söyleyeceğim sana.” Bu defa konuşurken merakla baktım. Dün gece hakında bir e olabilir miydi? “Ne söyleyeceksin?”

 

“Bu gün-” Evi kapı zilinin sesi doldururken Uluç da lafını yarıda kesmişti. Ayağa kalkıp kapıya doğru ilerlemeye başladı. “Geldiler.”

 

“Uluç.” Seslenmemle durup bana baktı yeniden. “Ne söyleyecektin?”

 

Yüzünde anlamadığım huzursuz bir ifade vardı. Söyleyeceği şeyden mi kaynaklıydı bilmiyorum ama gözleri bile iyi hissettirmiyordu. “Önemli bir şey değildi, merak etme. Hadi gel misafirlerimizi karşılayalım.”

 

Başımla dediğini onaylayıp arkasından ilerlemeye başladım. Huzursuzluğunu sonra düşünecektim.

 

Kapıya geldiğimizde duygularım arasına heyecan ve stres de ilişmişti. Yeni kişilerle tanışacaktım ve bunlar Uluç'un yakınlarıydı.

Uluç kapıyı açınca birer birer içeri girmeye başladılar.

 

“Hoş geldiniz.”

 

"Hoş bulduk komutanım."

 

“Hoş geldiniz.”

 

"Hoş bulduk yenge. Ben şunu şöyle sana vereyim." Aralarından birinin baklava olduğunu düşündüğüm bir paketi uzatırken nazikçe tebessüm ettim. “Ne zahmet ettiniz, teşekkürler. Şöyle geçin lütfen.”

Uzatılan baklavayı alıp salonu gösterdim. Dört erkek iki kadın gelmişti.

 

Kapıda karşılama merasimimiz bitince baklavayı mutfağa bırakıp hep beraber salona geçtik. Biz Uluç'la ikili koltuğa geçip otururken diğerleri de diğer koltuklara yerleşmişti.

 

“Ben önce sizi tanıştırayım. Eşim Aysima. Hayatım Üsteğmen Melih, Uzman çavuş Seyit, Başçavuş Doğan, Astsubay Mücahid. Lale Hanım Mücahid'in eşi, Fatma Hanım da Doğan'ın eşi.

 

“Çok memnun oldum, tekrardan hoş geldiniz.” Hepsi de beni onaylayıp karşılık verirken sohbetimiz de başlamıştı bile.

Aradan bir süre geçtikten sonra ben sözü ele alıp konuşmaya başladım. “Masamız hazır eğer isterseniz sofraya geçebiliriz.”

 

İsminin Seyit olduğunu hatırladığım asker hemen söze atıldı. Bu kişi Uluç’lar son görevinden döndüğünde Mücahit komutanın emriyle beni kontrol amaçlı gelen kişiydi. "Valla ben çok açım."

 

“Tamamdır ben yemekleri getireyim.” Mutfağa geçince önce yemeklerin altını açıp salatanın eksiklerini tamamladım. Bu esnada diğer hanımlar da yanıma gelmişlerdi. “Lütfen siz geçin oturun. Ben hazırlarım.”

 

"A a olur mu öyle şey. Berber yaparız hemen."

 

Teşekkür edip gülümsedikten sonra ısınan yemekleri masaya götürmeye başladık. Bu esnada Uluç da gelip yardım etmek istedi ama ben arkadaşlarını yalnız bırakmamasını söyleyip gönderdim.

 

Her şey hazır olunca erkekleri de çağırıp çorbaları kaselere koyduktan sonra başladık yemeğe. Şimdilik gözlemlediğim kadarıyla hepsi de iyi insanlara benziyorlardı. Hele ki hanımlar ile sohbetimiz bayağı ilerlemişti.

 

Benim hackerlik meselesinden ve onlara yardım ettiğim konusundan elbette bahsetmiyorduk çünkü ne kadar eşleri de olsa aramızda bu işle ilgilenmeyen kişiler de vardı. Malum hayatım için gizli kalmam önemliydi. Lale ve Fatma’dan şüphelenmek değildi mesele ama kimseye de güvenemezdik ki.

 

“Diğerleri neden gelmediler.” Uluç'un sorduğu soru üzerine Üsteğmen Melih cevap verdi. "Bayram ya komutanım o yüzden kendi memleketlerine gittiler. Hemen de ayrılamıyorlar tabi. Ama hepsinin de selamları var. Mücahit Komutanı zaten biliyorsunuz, annesine gitti." Uluç anladığım kadarıyla yardımcı komutan konumundaydı ki diğerleri hep komutanım diye hitap ediyordu.

 

“Aleykum selam. Biliyorum gitmeden gelmişti buraya, oturduk.” Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra devam etti. “İnşallah en yakın zamanda onlarla da görüşeceğiz.”

 

"İnşallah be komutanım. Valla sizsiz olmuyor. Bir tarafımız eksik gibi."

 

“İnşallah olacak Seyit.” Ben Uluç'a bakışlarımı çevirirken o da bana kaçamak bir bakış atıp devam etti. “Yakında dönüyorum.”

 

"Nasıl, gerçekten mi?"

 

“Doktorumla konuştum bu gün. Raporumu hazırlayacak en kısa sürede.” Gözlerim yüzünde sabit kalakalmışken aldığım nefes ciğerlerimde takılı kaldı. Gidecek miydi? Dönüyor muydu mesleğine? Ve ben bunu burada şimdi öğreniyordum.

 

Gözlerini yeniden benim dolu dolu olan gözlerime çıkarınca bir süre takılı kaldı bakışlarımız. Yüz ifadem nasıldı bilmiyorum ama Uluç'un beğenmediği kesindi.

İlk önce o gözlerini kaçırınca ben de kendime gelip önüme döndüm ama biran önce masadan kalkıp nefes almalıydım. Boş sürahiyi görünce hemen ayağa kalktım. “Ben su doldurup geleyim.”

 

Sürahiyi kaptığım gibi hızlı adımlarla mutfağa geçtim. Sürahiyi tezgaha koyduktan sonra gözlerim kapalı bir hâlde bir elim kalbimin üzerindeyken diğer elim ayakta durabilmek için tezgahtan destek alıyordu. Bacaklarımın bir an bedenimi taşıyamayacağını hissettim.

 

Yakında gidecekti, aramıza gönül mesafesi girdiği yetmezmiş gibi kilometreler de girecekti. Ama canımı yaka şey bu değildi. Uluç'un gözünde değerimin olmamasıydı. Resmen bir yabancı gibi başkalarıyla öğrenmiştim bunu. Kim bilir arkadaşları gelmese anlatacak mıydı?

Bir de sabah fazla tepki gösterdiğim için aptal gibi pişman olup kendimi kızıyordum bir de.

 

Kendimi değersiz hissediyordum. Kabullenilmemiş bir çocuk gibi. Yıllar önceki ben gibi hissediyordum. Bu çok iğrenç bir şeydi. “Aysima iyi misin?”

 

Ne zaman gelmişti ve kolumdan tutmuştu bilmiyorum bile. Gözlerimi açıp elimi de tezgahtan çekerek ona döndüm. Gözlerim muhtemelen ağlamadığım için kızarmıştı. Ellerini kaldırıp yüzümü avuçları arasına alacaktı ki bir adım geriledim.

 

“İyiyim, suyu dolduruyorum.”

 

Arkamı dönüp sürahiyi aldıktan sonra su şişesini alıp doldurmaya başladım. “İyi görünmüyorsun ama, se-”

 

“İyiyim dedim Uluç. Geç sen hadi, yalnız bırakma misafirlerini, geliyorum ben de.” Uluç sesli bir nefes alıp verdikten sonra tamam deyip çıktı mutfaktan. Ben de daha fazla dikkat çekmemek için dolan sürahiyi alıp çıktım.

 

“Biraz geciktim kusura bakmayın.”

 

"Bir sorun yok, iyisin değil mi?" Konuşan Fatmaydı. Bir şeyim olmadığını söyleyip yemeğe devam ettik.

Masa yine eski haline dönmüş sohbet muhabbet devam ederken ben de elimden geldiği kadarıyla sohbete dahil olmaya çalışıyordum. Gelen misafire karşı somurtacak değildim.

 

Yemekten sonra sofrayı kaldırıp mutfağa geçtik. Tabakları kaldırmada hepsi de yardımcı olmuşlardı. Daha sonra erkekler salona geçerken biz yine mutfaktaydık.

 

“Lütfen siz geçin oturun, hiç olmuyor böyle.”

 

"Asıl öyle oturursak olmaz. Hem ne yapalım biz erkek muhabbetini. Sıktı artık. Hem toplarız hem konuşuruz." Yine teşekkür edip yardımlarını kabul ettim. Gerçekten ikisi de çok iyi kadınlardı. Biz Laleyle bulaşıkları hallederken Fatma da kahve yapmaya başladı.

 

İşimiz bitip kahvelerimiz de olunca ocağa çay suyu koyup salona geçtik. Erkekler koltuklarda otururken biz de daha rahat muhabbet etmek için yemek masasına geçmiştik.

 

Muhabbetimiz güzel bir şekilde ilerliyorken Uluç'un gidecek olması çıkmıyordu bir türlü aklımdan. Ne kadar diğerine belli etmemeye çalışsam da düşüncelerimden silemiyordum.

 

Kahvelerimiz bitince mutfağa geçip çayı demledim. Ardından tabakları ve bardakları hazırlamaya koyuldum. Adım seslerini duymadığım Seyit Bey mutfağa gelerek bir bardak su isteyince birden irkilsem de hemen doldurup verdim.

 

"Yardım edebileceğim bir şey var mı yenge."

 

“Yok teşekkür ederim, siz geçin oturun lütfen.”

 

"Yok sorun değil, içeri götürülecek bir şey varsa götürebilirim." Tezgahtaki doldurduğum tabaklara yan gözle bakıp bana döndü. “Peki madem şu tepsiyi alabilirsiniz.”

 

"Baş üstüne." O, tabaklarla dolu tepsiyi erkekler için götürürken ben de diğer tepsiyi alıp hanımların yanına götürdüm.

 

"Yengeme bakın be, bir sürü şey yapmış. Bana da şöyle hamarat birini bulun da evleneyim."

 

"Boş yapma Seyit. Sen önce büyü ondan sonra bakarız."

 

"Hah bana diyene bak. Sanki kendisi evlendi de on çocuğu var."

 

"Melih doğru söylüyor Seyit. Yaşın gelmiş yirmi altıya ama hâlâ goy goy peşindesin. Bir de asker olacaksın ya hu."

 

"Ne varmış ben de. Sen evlendin de ne oldu hem. Aynı hamam aynı tas. Ayrıca aranızda biraz şen şakrak biri olmak zorunda. Yoksa siz oohoo şehit olmadan ölü olacak adamlarsınız." Bir yandan muhabbetlerini dinlerken diğer yandan tabakları hanımlara verdim. Ne güzel gülüp eğleniyorlardı. Arkadaşlık böyle bir şeydi demek ki.

 

Tekrardan mutfağa geçip çayları doldurdum bu defa. Uluç da arkamdan gelmiş ve erkekler için hazırladığım çay tepsisini götürmüştü. Ben de bizim tepsiyi alıp salona geçtim.n"Ellerine sağlık Aysimacığım. Bir sürü şey hazırlamışsın, ne gerek vardı zahmet etmişsin."

 

“Estağfurullah zahmeti mi olur hiç. Afiyet olsun.”

 

“Sizin ne kadar oldu evleneli.” Sorduğum kişi Lale'ydi.

 

"5 ay oldu."

 

“Öyle mi yeniymiş daha.”

 

"Öyle yeni daha. E Fatma Abla senin bebek nasıl, iyi değil mi?"

 

“A a hamile misin? Hiç belli olmuyor.” Gözlerim şaşkınlıkla Fatma’ın karnına giderken yaşlı teyzeler gibi inceledim. "Evet dört aylık daha."

 

“Anladım. Allah hayırlısıyla kucağınıza almayı nasip etsin.” Tebessüm edip geriye yaslanırken çayımdan bir yudum aldım. "Amin amin. Sağlığı da iyi çok şükür, şimdilik bir aksilik yok."

 

"E siz düşünüyor musunuz bebek Aysima?" Duyduğum soru ile bir anda içim burkuldu. Sanırım artık bu tür sorunlara alışmalıydım.

 

“Yok biz düşünmüyoruz.”

 

"Hemen mi yoksa hiç mi?"

 

“Düşünmedik hiç.”

 

"Yenisiniz daha biraz beklersiniz tabii." Dediğini sadece başımla onaylarken cevap vermedim. Biraz değil ömrümün sonuna kadar bekleyecektim. Hatta beklemeyecektim bile.

 

Bir süre sessizlik hakim olmuştu aramızda. Ardından Fatma konuşmaya başlayınca yüzümü ona çevirdim. "Açıkçası Asyima; Doğan, Ceyhun komutan evlenmiş dediğinde şaşırmadım değil. Doğan onun hakkında evlilik düşünmediğini söylüyordu hep. Bize yemeğe geldiğinde de kendi ağzından duymuştum. Ama nasip işte, seni görünce hemen kurtuluvermiş düşüncesinden."

 

“Öyle oldu.” Gerçeği bilseler böyle düşünürler miydi acaba. "Evet Mücahit de şaşırmıştı. Ben henüz çok tanımıyordum Ceyhun komutanı ama Mücahit daha bir kaç ay öncesine kadar evlilik düşünmediğini söylemişti."

 

“Yıllarca süren düşüncelerimiz bazen bir anda değişebiliyor. Uluç'un da öyle olmuş anlaşılan.”

 

"E tabi senin gibi güzel bir kızı bulunca kaçırmak istememiş." İki kadın kendi aralarında gülüşmeye başlayınca ben de gülümseyiverdim. Ama içim tam tersi bir durum içindeydi. Allah Batın belasını vesile kılmasa evlenir miydi hiç? Sahi ben bunu hiç düşünmemiştim. Sanırım Batın'ın tek yararı hayatıma Uluç'u kazandırmaya vesile olmaktı.

 

Sohbet uzayıp giderken vakit de yerinde durmuyordu elbette. Saat epey ilerlemiş ve misafirlerde gitmek için ayaklanmıştı. “Bir daha bekleriz, yine gelin inşallah.”

 

"Hayır bu defa sıra sizde."

 

"Tanıştığımıza çok memnun olduk yenge." Mücahit Bey hepsi adına konuşurken tebessüm sundum. “Ben de çok memnun oldum. Hayırlı akşamlar.”

 

"Hayırlı akşamlar komutanım. En kısa zamanda görüşmek üzere."

 

“Görüşürüz kendinize iyi bakın.” Hepsi de asansöre binince Uluç kapıyı kapattı. Ben de direkt kaldığım odaya geçip üzerime rahat bir şeyler giyindim. Saçlarımı da mandal toka ile gelişi güzel toplayıp mutfağa yöneldim, çay bulaşıklarını halledecektim.

 

Tabakları temizleyip bardaklarla beraber makineye dizdikten sonra tezgahı da temizleyip ocağın üzerindeki yemekleri dolaba koydum. Süpürge işini sabaha yapacaktım artık.

 

Mutfakta işim bittikten sonra salona geçtim. Uluç da henüz yatmamış koltukta oturuyordu. İçimde öyle büyük bir kırgınlık vardı ki ona karşı bu nasıl düzelirdi hiçbir fikrim yoktu.

 

Sehpanın üzerinden telefonumu alıp "İyi geceler." dedikten sonra arkamı dönmüş gidiyordum ki Uluç durdurdu. “Aysima.”

 

“Efendim.”

 

“Sağ ol, yani bugün yaptığın her şey için.”

 

“Önemli değil.” Yine arkamı dönmüş gidiyordum ki bu defa ayağa kalkıp durdurdu. “Aysima bir dakika.” Derin bir nefes çekip ona döndüm. “Konuşalım mı?”

 

“Ne konuşacağız?”

 

“Bak biliyorum bana kırgın hatta kızgınsın ama ben... Bak böyle olmak istemiyorum seninle.” Yalancı bir tebessüm sunup anlamamış gibi baktım. “Nasılız ki biz Uluç? Bizim aramızda bir şey var mı?”

 

Gerçekten bizim aramızda bir şey var mıydı onunla? Evet birbirimizi seviyorduk, başka? Başka neydik biz? İki yabancıdan ne farkımız vardı? “Tamam özür dilerim. Dün sana bir cevap vermedim ama ne diyeceğimi bilemedim. Düşüncelerimi biliyorsun, ne diyebilirdim ki sana?”

 

Yine sinir bedenimi ele geçirmeye başlarken ellerimi yumruk yapıp açtım. Derin bir soluk çekip bıraktım. “Dün ben sana seni seviyorum dedim. Sana aşık olduğumu söyledim. Bunun karşılığında seven insanın ne söylemesi gerekiyorsa onu söylemeliydin. Ya da illa güzel bir cevap ver demiyorum ama en azından konuşmalıydın.”

 

“Biliyorum biliyorum, ama o an dilim tutuldu sanki. Bak düşüncemi biliyorsun. Ben daha seni sevdiğimi kabullenemezken bir de sen...” Söyledikleriyle kan beynime sıçramıştı adeta. Kabullenemezken? Sadece beni değil kendi sevgisini bile kabullenemiyordu daha.

 

Kan beynime sıçrarken sinirle beraber ses düzeyimi de ayarlayabilmiş değildim. “Biliyorum! Ne yazık ki o acınası düşünceni biliyorum! Beni istemediğini biliyorum!” Gözlerim öfkeyle bakıyordu, sinir sistemim son derece bozuktu. “Nasıl ya neden? Neden istemiyorsun Uluç. Niye kabullenmiyorsun? Seni ne kadar sevdiğimi görmüyor musun?”

 

Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemez bir vaziyetteydim. Uluç ise gerilmiş ve benimle aynı ki haldeydi. “Bunun için kabullenmiyorum. Senin için. Korktuğum için. Az önce masadaki halini gördüğüm için. Mesleğime döneceğimi öğrendiğin zaman yüzünün aldığı şekli görmeliydin. Sen daha ben göreve gitmeden-“

 

“Bunun için mi kötü olduğumu zannediyorsun?! Evet az önce masada nefes alamadığımı hissettim. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibiydi ama sebebi senin mesleğine dönüyor olman değildi!” Öyle bir hâldeydim ki etrafı görmüyordu gözüm. Muhtemelen gözlerim kızarmıştı. Ellerim titriyordu.

 

İşaret parmağımla Uluç'u göğsünden ittirip konuşmaya devam ettim. “Neydi biliyor musun sebebi! Senin beni kabullenmemen! Beni istememen! Senin beni sıradan biriymişim gibi görmen! Beni düşünmemen.”

 

Bana aptalmışım gibi bakışlar atarken şaşkındı da. “Ne? Ne saçmalıyorsun sen?”

 

“Ben, ben saçmalıyorum öyle mi?! Arkadaşlarınla beraber öğrendim be mesleğine döneceğini. Onlardan hiçbir farkım yok gözünde hatta kim bilir onlar gelmeseydi söylemeyecektin bile bana!”

 

“Aysima yanılıyorsun, sabah sana anlatıyordum ama kapı çalınca ben-“

 

“Sus, ben konuşacağım. Senin konuşma hakkın bitti! Konu sadece o da değil ki.” Şu an onu duymak istemiyor içimdeki her şeyi dökmek istiyordum. “Görmüyor musun halimi? Seni ne kadar çok sevdiğimi görmüyor musun? Niye, neden kabullenmiyorsun beni? Beni sevdiğini söyledin ama yaptığına bak Uluç.”

 

Gözleri adeta alev alev yanarken o da sakin değildi asla. “Seviyorum! Evet çok seviyorum seni ama çok da korkuyorum Asyima! Neden korktuğumu biliyorsun ama hâlâ-”

 

“Ben de sana korkmaman gerektiğini gösteriyorum. Seni sevdiğimi söylüyorum.” Bir iki adım gerileyip sağ elime anlıma dayadım. Derin bir nefes çektim sakinleşmek adına. Ardından başımı kaldırıp yeniden Uluç'a döndürdüm bakışlarımı. “Anla artık, canımı yakan mesleğine dönecek olman değil beni kabullenmemen. Beni yok sayman. Beni istememen.”

 

“Ne demek bu? Ne demek seni istememem? Seni ne kadar çok istediğimi bilemezsin.”

 

“İstemiyorsun” Ses tonum o kadar acınasıydı ki bundan ötürü nefret ettim kendimden. “İsteseydin böyle olmazdı, olmazdık. Şu halimize bak. Resmen bir dilenci gibi senden benimle bir gelecek dileniyorum. Hadi bunu geçtim, benimle bir gelecek istememeni yok sayıyorum. Beni sen yok sayıyorsun. Beni kabullenmiyorsun. Herkes gibi görüyorsun beni. Belki kendinden uzak tutmak için bunu yapıyorsun ama canımı ne kadar yaktığını görmüyorsun?”

 

Şu an geldiğimiz durumun farkında bile değildim. Buraya, bu kadar gerilime, strese, acıya, sinire, kriz eşiğine ne ara geldiğimizin farkında değildim.

 

Uluç başını iki yana sallayıp cevap verdi. Onun da sinirleri gerilmişti iyice. Kendini zor tutuyor gibiydi. “Nasıl bu kadar emin olursun Aysima? Senin canını yaktığımın farkında değil miyim sanıyorsun? Senin canını yaktığım için kendimden nefret ediyorum ben. Ama olmuyor, yapamıyorum. O kadar çok korkuyorum ki. Ama sen hala benim bu halimi görmüyorsun ve beni suçluyorsun.”

 

Gözlerime bir perde inmişti sanki. Kulaklarım kendi sesime sağırdı. Ne dediğimi bilmiyordum. Ne ara dolduğunun farkına varamadığım gözlerim de yaşlarını birer birer akıttı.

 

“Evet seni suçluyorum! Çünkü suçlu sensin! Seni ne kadar sevdiğimi görmüyorsun! Beni kabullenmiyorsun! Senin için dışardaki bir insandan bir farkım yokmuş gibi hissettiriyorsun!” Öyle değildi, beni çok sevdiğini hissediyordum ama gelecek vaat etmeyişi her şeyi unutturuyordu. “Seni istediğimi bağıra bağıra söylüyorum ama sen benim sesime kulaklarını tıkıyorsun! Bıktım anlıyor musun, bıktım! Gözlerine baktığımda bir gelecek görememekten bıktım. Beni kabullenmemenden bıktım!”

 

Nefes nefes kalırken hiç durmadan devam ettim kendimi göstererk. “Neyim ben ha? Neyim ben senin için?! Evinde beslediğin, dışardaki kötülüklerden koruduğun bir köpek mi?! Ne olacak, Batın benim için bir canavar. O canavar öldüğünde beni sokağa mı salacaksın? İnsan köpeğe yapmaz bunu!”

 

Sağırdım, gerçek anlamda kulaklarımı tıkamıştım kendime bile. “Tamam anlaşmamız böyleydi, Batın'dan kurtulunca ayrılacaktık ama o zaman sen beni sevmiyordun, ben de seni sevmiyordum. Birbirimizi sadece iyi birer insan olarak görüyorduk. Ama şimdi değişti, birbirimizi seviyoruz.”

 

Gözlerine baktım delicesine, kabullenmesini görmek istedim her şeye rağmen. “Kabullenememenin tek sebebi geçmişin mi? Yemin ediyorum olmam, yemin ediyorum annen gibi olmam.” Çok salaktım, çok acınasıydım ve iş kötü yanın bunun farkında olmama rağmen devam ediyordum. “Bunu sen de biliyorsun, o gibi olmayacağımı biliyorsun. Benim canımı yakan şey senin şehit olacak olman değil, seninle beraber olma ihtimalim varken olmamak. Beni canımı yakan tek şey bu…” Gözlerine baktım yeniden ısrarla ıslak gözlerimin ardından. “Başka sebep yok değil mi kabullenmemenin?”

 

Bir süre ikimiz de sessiz kaldık. Sadece birbirimize bakıyor ve bekliyorduk. Uzun konuşmamdan ötürü nefesler içinde sakin olmaya çalışıyordum. Kendimi kontrol edemediğimin farkındaydım.

 

Bir anda aklıma nerden geldiğini bilemediğim saçma sapan bir düşünce geldi. Saçmaydı, salakçaydı ama bir kere girmişti şeytan aklıma. “Sen... Sen yoksa beni, ondan mı kabullenemiyorsun?”

 

Uluç anlayamaz gözlerle gözlerime bakarken saçma düşünce bir an doğru gibi gelip tüm zihnimi işgal etti. “Ta-tabi ya, sen beni ondan kabul etmiyorsun. Yalan söyledin bana. Önemli değil demiştin ama yalan söyledin.”

 

“Ne diyorsun Aysima?” Delirmiş gibi sağıma soluma bakarken yeniden ona diktim gözlerimi. “Sen beni değil kullanılmış birini kabullenemiyorsun. Beni pi-pis görüyorsun.”

 

“Ne?! Saçmalama Aysima!” Gözlerinde daha önce görmediğim bir öfke oluşurken sesi korkutucu derecede soğuktu ama ben bunu bile umursayacak halde değildim.

 

Kollarımı kaldırıp önce yavaşça ardından hızımı artırarak omuzlarına vurmaya başladım. Uluç bunu beklemediği için bir kaç adım gerilerken ben de o geriye gittikçe üzerine gidip daha da vuruyordum. Gözlerim dönmüştü adeta.

 

“Ben saçmalamıyorum. Evet sebebi bu. Sadece annen olamaz sebep. Bu da var, sen beni kullanıldım diye kabul etmiyorsun! Kirlendim diye!! Pis birini istemiyorsun çünkü! Kirli birini istemiyorsun! İstemediğin şey ben değilim!! Yurttaki kızların dediği gibi kendini sanki isteyerek ortalığa atan bir oros-”

 

“SUS!!” Evi inletecek kadar çıkardığı gür sesinden sonra sesimi keserken bir anda kollarımdan tutup sol tarafımda bulunan duvara sertçe savurdu bedenimi. Kendi bedenini de olabildiğince üzerime yapıştırırken kollarımı başımın üzerinde sabitledi. Gözlerinden ateş çıkıyordu adeta. Kaşları olabildiğince çatılmıştı. Çenesi, eğer biraz daha sıkmaya devam ederse kırılacak gibiydi.

 

Başını eğip yüzüme doğru yaklaştırırken dişlerinin arasından tıslarcasına kısık bir tonda konuştu. “Sakın! Sakın bir daha o kelimeyi kullanayım deme. Hele ki kendin için asla kullanmayacaksın!” Sinirden nefes nefeseydi.

 

Yaşlarını istemsizce akıtmaya devam eden gözlerimi onun alevler içinde kavrulan kahve gözlerinden ayıramazken benim göğüs kafesim de yerinden çıkmak ister gibi nefes nefese inip kalkıyordu.

 

“Dedin ya hani evlenmeden önce birbirimizi sevmiyorduk diye, ben sana ilk gördüğüm anda vuruldum. Kendimden uzak tutmaya çalıştım seni, kabullenmek istemedim ama olmadı. Ben, içimin yanacağını bile bile evlendim seninle. Beni anlayamazın Aysima.”

 

Duyduklarım karşısında aldığım nefes yarıda kesilirken bedenim de puta dönüşmüştü. Canlı olduğumu kanıtlayan tek şey akmaya devam eden göz yaşlarımdı.

 

Uluç yüzünü tamamen yüzüme yaklaştırıp en kısık bir tonda konuşmaya devam etti. “Seni seviyorum Aysima. Seni ne kadar çok sevdiğimi tahmin bile edemezsin.”

 

Nefesinin ilk hedefi dudaklarım olurken oradan tüm yüzüme yayılıyordu. Bense hâlâ hiçbir tepki göstermeden bekliyordum.

Uluç bileklerimi sadece sol eliyle tutmaya devam edip sağ eliyle yüzüme düşen saç tutamımı kulağımın arkasına sıkıştırdı yavaşça.

 

Yüzümün her bir zerresini inceledikten sonra dudaklarını yanağıma yaklaştırıp gözyaşımın üzerinden öptü. Onun öpüşüyle gözlerimde kendini kapattı sanki bu anı tüm hücrelerimde hissetmek ister gibi.

 

Sıcaklığını iliklerimde hissettiğim dudaklar bir süreliğine yanağımda hüküm sürerken yavaşça ayrıldı. Ben hâlâ kendime gelmemiş aksine daha da kötüye gidiyordum.

 

Dudaklarımın üzerinde hissettiğim sıcak nefeslerle zorla araladım göz kapaklarımı. Uluç ise gözlerini bir gözlerimde bir dudaklarımda oynatırken en son dudaklarımı hafif kıpırdatmamla orada takılı kaldı bakışı. Ve o an benim için kapanıştı.

 

***

 

Herkese yeniden merhabalar. Yazdığım gibi yükledim, kontrol edemedim bile. Geç kalmalar için kusura bakmayın.

 

Nasıldı yeni bölüm.

 

Kavgada kim haklı?

 

Beğeni ve yorum yaparak destek olursanız çok mutlu olurum.

 

Gelecek bölüm görüşmek üzere 👋🏻💕

Bölüm : 20.12.2025 20:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...