
Keyifli Okumalar 🌹
***
“Müdire anne yemin ederim bilerek olmadı.”
“Kaçıncı bu ha? Kaçıncı!? Düzeleceksin diye beklerken daha da kötüye gidiyorsun.” Gözünden yaşlar art ardına akıyor ufak dudakları titriyordu küçük kızın. “Valla ben bilerek yapmadım, nasıl oldu anlamadım bile müdire anne.”
Kaldığı yatakhanenin camı patlamıştı ve tüm suç yine küçük kızın üzerine kalmıştı nasıl olduysa. Yine o kömürlükte bir gece daha geçirecekti belli ki. “Yalan söyleme bana! Keseceğim bir gün o dili! Uslanana kadar daha çok günlerin geçecek burada.”
Kadının ayak sesleri gidişine haber verirken kaldığı karanlık boğuyordu sanki kızı. Nefes darlığı geçirircesine ağlıyordu. Henüz on yaşına bile girmemişti ama bazen bu hayata dayanamayacağını hissediyordu.
“Çok korkuyorum… çok korkuyorum Allah’ım…” Kısık sesi etrafta kaybolup giderken yere oturup bacaklarını kendine çekti. Kafasını dizlerine gömüp birkaç gün önce ezberine düşen ilahiyi mırıldandı içinden.
“Yetim kızın başını okşayan mübarek el.
Ben de yetim bir kızım, ne olur bana da gel.
Yetim kızı kendine evlat sayan Muhammed,
Ben de yetim bir kızım, beni yavrun kabul et.
Gül sevgin yeter bana, ey sevgili Resulüm.
Öyle muhtacım sana, ne verirsen kabulüm
...”
*
Gözlerimi zoraki bir şeklide açıp kısık göz kapaklarım ardından çevreme bakındım, yatağımdaydım. Yavaşça doğrulup saate bakmak için çekmecenin üzerinde telefonumu aradım ama yoktu. O an aklıma geldi gece olanlar. Uluç ile konuşmaya başlayınca koltuğa atmıştım gelişi güzel.
Olanları düşünmeye çalışırken buraya nasıl ve ne zaman geldiğimi hatırlamıyordum. En son hatırladığım şey Uluç beni duvarla arasına sıkıştırmıştı ve en sonunda gözlerim karanlığa gömülmüştü, bayılmış mıydım?
Daha öncesinde söylediğim şeyler geldi aklıma ve kendimden nefret ettim. Neler söylemiştim gece. Aklımda bile olmayacak şeyler dilimden dökülmüştü. Nasıl diyebilmiştim onca saçma salak şeyi. Sürekli bağırıp durmuştum. Yetmezmiş gibi elim de boş durmamış omuzlarına vurmuştum sürekli.
Hele söylediğim o salakça sözler.
Nasıl diyebilmiştim onları? Ağzımdan nasıl çıkmıştı? Kendime nasıl söyleyebilmiştim o iğrenç kelimeyi? Daha da beteri Uluç'u bunla suçlamıştım, beni kabullenmemesini buna bağlamıştım. Nasıl gelmişti bu düşünce aklıma hiç bilmiyorum. Kendimi kaybetmiştim dün gece.
Bana çok kırılmış olmalıydı. Bayıldıysam eğer beni o halimle tek başıma bırakmazdı normalde ama şimdi kendimi yalnız başıma kendi yatağımda bulmuştum. Çok kızmış olmalıydı.
Sıkıntıyla soluyup kalktım yataktan. Önce lavaboya geçip elimi yüzümü yıkadım ki kendime gelmeliydim.
Uluç’un yüzüne nasıl bakacağımı düşündükçe adımlarım kendi odama yöneliyordu. Ne diyecektim şimdi ona?
Lavabodan çıkıp önce salona ardında mutfağa geçtim ama Uluç yoktu. Odasının önüne gelip yavaşça kapıyı araladım. Başımı içeri uzatarak göz gezdirdim içerde ama odasında da yoktu, banyodan da ses gelmiyordu.
Neredeydi ki? Yine gitmiş olamazdı değil mi? Salona geçip hâlâ koltuğun üzerinde bulunan telefonumu aldım elime. Hızlıca Uluç'u arayıp beklemeye başladım. Sonuna kadar çalmasına rağmen açmamıştı telefonu.
Sıkıntıyla soluyup kendimi koltuğa bıraktım. Yine gitmişti işte. Beni görmek bile istemiyordu. Kim bilir söylediğim onca saçma sapan şey nasıl bir etki bırakmıştı üstünde.
Başımı koltuğun arkasına dayayıp gözlerimi kapadım. Kendime içimden bağırıp çağırırken kapı açılma sesi ulaştı kulaklarıma. Hızla gözlerimi açıp salon girişine çevirdim başımı. Bir kaç saniye sonra Uluç girdi içeri.
Yerimden doğrulup ayağa kalktım. Beni görünce bir anlık duraklasa da sonrasında yanımdan geçip koltuğa bıraktı kendini.
Selam vermeyi geçtim günaydın demeyişi bile içime dokunurken etrafıma baktım kararsızca. “Günaydın.” Sesim kendine güvenen bir insan sesinden çok uzaktaydı.
“Günaydın.” Çok soğuktu, hem de çok.
Bakışlarımı ona çevirdiğimde boş gözlerle baktığını gördüm ve bu bakış benim içime alev topu düşürmüştü adeta. İlk kez böyle bakıyordu, ilk kez hiçbir duygu göstermediğini görüyordum gözlerinin ve bu bakış başkasına değil bana karşıydı.
“Neredeydin?” Gözleri gibi hiçbir duygu barındırmayan soğuk ses tonu ile karşılık verdi. “Ekmek almaya gitmiştim.”
“Anladım, aradım ama açmadın.”
“Telefon sessizdeydi.” Yine anladım der gibi başımı sallayıp bir adım geriledim. "Ben çay koyayım o zaman." dedikten sonra yüzüne bakmadan çıktım salondan.
Attığı soğuk bakışlardan ötürü içim yanarken mutfağa gittim. Çok kırmıştım onu. İğrenç bir şeyle suçlamıştım, tabi ki kırılacaktı hatta kızmış bile olabilirdi.
İçimde büyük bir sıktı oluşurken çay suyunu koydum ocağa. Ardından patatesleri soyup haşlanması için tencereye aldım, patates salatası yapacaktım. Uluç seviyordu benim yaptığım patates salatasını. Elbette bir salatayla affedecek değildi beni ki ben de affetsin diye yapmıyordum ama belki biraz yumuşardı o soğuk ve sert bakışları.
Her şey hallolduktan masa hazır olmuştu. Sadece ekmekleri dilimleyecektim. Uluç'u çağırmak için arkamı dönmüştüm ki o zaten gelmiş ve masaya oturmuştu. “Ne zaman geldin? Sesini de duymadım hiç.”
“Şimdi.”
Başımı sallayıp ekmeği dilimlemek için önüme döndüm yeniden. Sesi bir buz dağından daha da soğuktu. Benimle konuşmak istemediği öyle belliydi ki cevapları bile kısacıktı. Hiç sevmiyordum böyle olmayı. Ben onunla iyi olmaya alışmıştım. Onunla hep iyilik, mutluluk görmüştüm. Şimdi bu olanlar çok yabancı geliyordu bana.
Düşüncelere öyle dalmıştım ki bu düşünceden beni çıkaran şey sol işaret parmağımda hissettiğim acıydı. Ani olarak ağzımdan "Hiiih" diyerek küçük bir inilti çıkarken omuzlarımda havaya kalkmıştı.
Uluç sandalyeyi devirecek şekilde hızla yerinden kalkarken "Noldu?!" diyerek anında yanımda belirdi. “Yok bir şey.”
“Ne demek yok bir şey. Ver bakayım elini.” Arkaya saklamaya çalıştığım elimi görebilmek için kulumu tutmuş çekiştiriyordu. “Gerçekten önemli bir şey değil, küçük bir sıyrık sadece.”
“Ver dedim Aysima!” Elimi avcunun arasına alıp parmağıma baktı. Hemen peçetelikten bir peçete alıp parmağıma sardı. “Tut bunu ben gazlı bez getireyim.”
“Gerek yok Uluç, küçücük şey.”
“Kanıyor, görmüyor musun? Otur şuraya geliyorum.” Sinirliydi ve bunu göstermekten çekinmiyordu.
Ben sandalyeye geçerken o mutfaktan çıktı. Bir dakika sonra gazlı bez, tentürdiyot ve yara bandı eşliğinde yanıma geldi.
Peçeteyi kaldırıp önce kanı temizledi ardından tentürdiyot sürmeye başladı.
O parmağımla ilgilenirken ben sadece onu seyretmekteydim. Şuan yaram için uğraşıyordu ama yüzüme bile bakmıyordu ve ben buna daha fazla katlanacak değildim.
“Uluç.” Cevap vermeyince sessizliğinden cesaret alarak devam ettim. “Ben dün gece-”
“Konuşmayalım Aysima.” Lafımı ağzıma tıkasa da devam ettim. “Ama Uluç-”
“Lütfen, dün gece hakkında hiçbir şey konuşmak istemiyorum.” Lütfen diyordu ama sesi itiraz kabul edemeyecek kadar sert ve soğuktu. Ben de daha fazla konuşmayı sürdürmedim eğer devam edersem suçunu bilen çocuk gibi ağlayacaktım.
Gözlerimi Uluç'tan çekip etrafa bakmaya başladım. Uluç da işini bitirip elimi bırakınca ayağa kalktı. "Teşekkür ederim." dememe cevap vermedi yine. Dilimlediğim ekmekleri masaya koyup bardakları da doldurduktan sonra karşıma geçip kahvaltısına başladı.
Zar zor, gerilim dolu edilen kahvaltının ardından beni mutfaktan çıkarıp kendi halletti bulaşıkları. Ben de yatağımı toplayıp süpürge işini hallettim. İşimizi halledince Uluç salona geçerken ben odama geçip boş boş bekledim. Bu vaziyetteyken hiçbir şeye elimi süresim yoktu.
*
Koca bir günü Uluçla köşe kapmaca oynar gibi geçirmiştik. Uluç ben neredeysem oradan uzaklaşıyordu. Yemekte bile doğru düzgün oturmamıştı sofraya.
Yatsı ezanı okununca namazımı kılıp salona geçtim. Uluç'un belki siniri yatışmış olabilirdi. Şimdi konuşmamıza izin verirdi belki. Aradan bir gün geçmişti sonuçta.
Salona geçtiğimde üçlü koltuktan oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Benim geldiğimi hissedince başını kaldırıp baktı ardından yeniden telefonuna yöneldi. Sağ çaprazında kalan tekli koltuğa geçip oturdum ben de.
Bir süre sessiz kaldık yine, varlığımızı görmezden gelmeye çalışıyor ve bunu çok iyi başarıyordu. “Uluç, biraz konuşabilir miyiz?”
Başını telefonundan kaldırarak bana bakıp telefonu da kenara bıraktı. Sesi hâlâ sabahki kadar soğuktu. “Ne konuşacağız?”
Neyden bahsettiğimi biliyordu elbette. Utansam da, geceyi hatırlamak istemesem de konuşmamız gerektiğini düşünüyordum. “Dün gece olanlarla ilgili.”
“Ne oldu ki dün gece?” Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kaçırıp derin bir nefes aldım. “Ben özür dilerim. Söylediğim şeyler-”
“Ne söylediğin şeyler ha, ne? Dün gece neler oldu Aysima? Sen neler dedin bana?” Lafımı kesip birden konuşunca kalakaldım öylece. Sesi acı ve kırgınlıkla kaplıydı. Tahmin ettiğimden bile fazla kırılmıştı bana.
“Bak biliyorum biraz ağır konuştum ama-”
“Biraz?” Aptalmışım gibi bakıyordu yüzüme. “Biraz öyle mi? Sen dediklerini hatırlamıyorsun galiba. Beni, kendini neyle suçladığını hatırlamıyorsun.”
Şu an yer yarılsa da içine girsem dediğim anlardan bir tanesindeydim. Gözlerim her an kendilerini doldurmakla meşguldüler. Ne kadar yakmıştım canını ki böyle konuşuyordu. “Özür dilerim, ben ne dediğimin farkında değildim. Aklımda dahi olmayan şeyler dilimden dökülüverdi.”
“Gerçekten mi? Tek bir özürle söylediklerini silebilecek misin?” Silinmezdi elbette, çok ağır bir ithamda bulunmuştum. Aynısını Uluç bana söylese ben bile kaldıramazdım. “Biliyorum silinmeyecek ama anlamanı istiyorum beni.”
“Sen beni anladın mı Aysima? Anlamadın! Anlamadığın gibi suçladın.” Acımayacaktı, bu gece acıma duygusunu neydi unutmuştu sanki.
“Bak seni anlıyorum ama gerçekten ne söylediğimi bilmiyordum dün gece. Aklım başımdan gitmişti.”
“Hayır, bunlar senin düşüncelerindi Aysima. Bilinç altında bunlar gizliydi ve kriz anında ortaya çıktı. Sen bunları düşünüyordun zaten.” Neler söylüyordu böyle? Asla böyle bir şey yoktu. Tek bir kez bile düşünmemiştim.
Şaşkınlığımı gizleyemez bir halde koltukta biraz daha öne gelip ellerimi de kullanarak reddettim söylediklerini. “Hayır hayır, asla! Asla böyle bir şey yok. Ben, bir kez bile böyle bir şey düşünmedim. Biliyorum yemin ederim biliyorum. Senin umurunda değil benim... benim bakire olup olmamam. Biliyorum, ama işte dün gerçekten iyi durumda değildim ve saçma salak şeyler çıktı ağzımdan. Nol-”
Birden ayağa kalkıp itiraz cümlelerini sıralamaya başladı. Hiç acıması yok gibiydi sanki. “Hayır Aysima, düşündün ve gerektiği yerde söyledin! Benim bir şerefsiz olduğumu ima ettin!”
Gözlerim iyice dolmuştu ve önümü bulanık görüyordum. Sesim bile titremeye başlamıştı. “Uluç yemin ederim öyle bir şey yok. Ben öyle şey düşünür müyüm sen de bi-”
“Bilmiyorum. Düşünür müsün, düşünmez misin bilmiyorum artık.” Başka bir şey dememe müsaade etmeden ve arkasına bile bakmadan çekip giderken sadece "Uluç!" diyebilmiştim ardından. O salondan çıkar çıkmaz göz yaşlarım da boşalırken sessizce içli içli ağlamaya başladım.
Dış kapının açılıp sertçe kapanma sesi kulaklarıma ulaştıktan sonra dudaklarımdan da bir hıçkırık kopmuştu.
Nefret ediyordum kendimden, iğreniyordum. Söylediğim şeylerle hem kendime hakaret etmiştim hem de Uluç'u suçlamıştım. Cezamı da şimdi onsuzlukla çekiyordum.
Canım öyle çok acıyordu ki bu acı ten acısı gibi değildi. Sanki yüreğimin orta yerinde koca bir köz vardı ve dağlanıyordu. Gerçekten tenim dağlansa bu kadar acı hissetmezdim.
Ellerim bir yerlere zarar verme umuduyla havaya kalkarken bedenim ayağa kalkacak halde değildi. Ellerim de en yakın olan ve suçlu olan yere ceza vermeye karar verip başıma indirmeye başladı darbelerini. Avcumun içiyle ve tüm gücümle vuruyordum kafama. Ama ne kalbimdeki acı bitiyordu ne de zihnim cezasını dayakla çekiyordu.
Ne kadar zaman geçmişti o vaziyette bilmiyorum, kolum başıma vurmaktan yorulunca çaresizce yana düşmüştü. Gözlerim yerde, halıda sabitliyken yaşlarını da usul usul akıtmaya devam ediyordu. Uluç ise hâlâ gelmemişti gittiği yerden.
Oturduğum yerden yavaşça kalkıp bezgin adımlarla kaldığım odaya geçtim. Gözlerimi boş bir şekilde odanın içinde gezdirirken masanın üzerindeki telefonumdan bildirim sesi geldi. Belki Uluç'tur umuduyla kapıyı kapatıp telefonu aldım elime ama o değildi. Ezberimdeki o numaradandı.
"Seni ne kadar özlediğimi bilemezsin, eminim sen de beni özledin. Ama merak etme, bir kaç güne yanımdasın. Bekle beni Aysima, her an götürebilirim seni kocanın o sıcak koynundan."
Telefon elimden kayıp masanın üzerine düşerken yerimde sendeledim. Boş gözlerle etrafı süzmeye devam ettim.
Berbattım, berbat bir haldeydim. Eğer içimdeki Allah’a olan inanç olmasaydı kendimi bu hayattan söküp atardım.
Bir deli gibi sağıma soluma baka baka küçük adımlarla odanın içinde ilerlemeye başladım. Ne yaptığımı, ne yapmam gerektiğini zerre kadar bilmiyordum.
Gözlerim sanki bir su deposu gibi akıttıkça bitmeyen yaşlarını yanaklarımdan süzdürürken son kez baktım etrafıma. En sonunda bir perde inmiş gibi hiç bir yeri göremedi gözlerim.
Odanın içinde elime ne geçiyorsa savurmaya başladım etrafa. Hem ne söylediğimi bilmeden bağırıyordum hem etrafı savaş alanına döndürüyordum.
Uluç olsaydı, o şimdi benimle beraber olsaydı tüm acımı, sinirimi onun göğsünde ağlaya ağlaya geçirirdim ama o yoktu. Hani ne olursa olsun o benim yanımda olacaktı? Daha bir kaç gün öncesine kadar öyle söylememiş miydi bana? Evet söylemişti ama ben ona bağırmadan, onu kızdırmadan önceydi o. Şimdi ise onu kızdırıp, kırıp göndermiştim evden.
Gözlerimin önüne gerçekten bir perde inmiş yaptığım şeyleri göremem izin vermiyordu. Neyi kırdım, neyi nereye savurdum bilmeden elime gelen ne varsa savıp savurdum.
Uzun bir süre, yorgun bedenim iyice halsiz kalana kadar devam ettim. En sonunda bedenim daha fazla dayanamayarak yatağa bıraktı kendini. Başım ayak ucunda ayaklarımın bir kısmı yataktan dışarı fırlamış vaziyetteydi. Ama öyle yorgundum ki bırakın yatış şeklimi düzeltmeyi parmağımı oynatacak halim yoktu.
Bu yorgunluk çok fazlaydı. Bedenim artık kaldıramıyordu bu hali. Sadece bedenim değil tüm ruhum, zihnim, duygularım her şeyim yorgundu. Artık dayanamadığımı hissediyordum. Artık dayanamıyordum. Her şey bu zayıf, cılız bedenime çok ağır geliyordu.
Gözlerim tavanda donuk bir haldeyken dudaklarım kendiliğinden hareket etti. Çocukluğumda çok geceler yorganın altında usul usul ağlarken ya da müdire annenin ceza olarak verdiği karanlık odalarda korkmamak için söylediğim o ilahi gücü aşılamak istedim yeniden bedenime.
Yetim kızın başını okşayan mübarek el,
Yetim kızın başını okşayan mübarek el.
Ben de yetim bir kızım, ne olur bana da gel,
Ben de yetim bir kızım, ne olur bana da gel.
Yetim kızı kendine evlat sayan Muhammed;
Ben de yetim bir kızım, beni yavrun kabul et.
Gül sevgin yeter bana, ey sevgili Resulüm;
Öyle muhtacım sana, ne verirsen kabulüm...
Benim annem de babam da sen ol Ya Rasulallah.
En sonunda gözlerim de yorgunluğa dayanamazken dilimde mırıldandığım ilahi eşliğinde yaşlarını akıta akıta kapattılar kendilerini uykuya.
*
Feci bir baş ağrısıyla açtım gözlerimi yeni güne. Gözlerim acıyor başım ise patlayacaktı sanki. Halimi görmüyordum ama gözlerimin bir ceviz kadar şiştiğinden emindim, hissediyordum.
Bir süre sadece o halde tavanı seyredip bekledim öylece. Ardından yataktan doğrulup kalktım ama geri düşmem bir oldu. Başım sanki bin ton ağırlığındaydı ve taşıyamıyordum onu. Bir süre daha kendime gelebilmek için o halde bekledikten sonra yavaşça kalkıp duvara tutuna tutuna lavaboya geçtim.
Aynaya baktığımda gördüğüm görüntüyle gerçekten kendim bile korkmuştum. Gözlerim olduğundan üç kat daha fazla şişmişti. Saçlarım darmadağınık bir haldeydi. Yüzümün rengi bile atmıştı ya da bana öyle geliyordu, bilmiyorum.
Buz gibi suyla dakikalarca yıkadım yüzümü. Saçlarımı da ıslaklıkla geriye yatırıp yeniden baktım aynaya ama değişen pek bir şey yoktu. Sadece havaya kalkmış saçlarım inek yalamış gibi başıma yapışmıştı.
Yapacak bir şey olmadığına ikna olup çıktım lavabodan ama çıkmamla Uluç’a çarpmam bir oldu.
Başımı kaldırıp baktığımda ilk önce Uluç'un yine acımasızca savurduğu soğuk bakışlarıyla karşılaşırken onun da bana bakmasıyla anında bakışları korku ve telaşa kapılmıştı. “Aysima noldu, ne bu halin?”
Bir kaç saniye boyunca o halde durup hiçbir cevap vermeden sadece gözlerine bakmakla yetinirken yeniden sordu sorusunu. “Aysima noldu, söyle. Niye bu haldesin sen?”
Başımı iki yana sallarken cevap verdim. “Bir şey olmadı.” Ses tonum bile dediklerimi inkar edercesine berbat çıkmıştı.
“Ne demek olmadı, şu haline bak. Anlat ne oldu. Batın-”
“Bir şey olmadı... Uluç. Başım ağrıyor biraz.” Yanından geçip gitmek istedim ama önüme geçip durdurdu adımlarımı.
“Bak lütfen-”
“Yok bir şeyim. Şimdi izin ver çay koyayım.” Cümlesini bitirmesine izin vermeden bu kez kurtulup mutfağa yöneldim. Zaten bu halimi gördüğü için içim kötü olurken daha fazla kalmak istemedim böyle yanında.
Kahvaltıyı hazırlamaya başlarken Uluç da geldi mutfağa. Sürekli bana baktığını hissediyordum ama dönüp bakmıyordum ona. Çok kötü bir halim vardı ve böyle konuşmak istemiyordum.
Sessiz geçen kahvaltının ardından ev işlerini de halledip kaldığım odaya geçtim. Savaş alanıydı adeta. Tüm her şey yerle bir olmuştu. Elbiselerim bile yerlerdeydi, dolabı bile dağıtmıştım ve bunu hatırlamıyordum.
Hızlıca toplamaya başladım. Uluç gelirse bu halde görsün istemiyordum. Zaten beni dağılmış bir halde görmüştü bir de odanın hâlini görürse daha çok telaşlanır ve soru sormaya başlardı.
Her yeri toplayıp temizledikten sonra yatağa geçip oturdum. Bir an önce kendimi toparlayıp bir şeyler yapmalıydım. Batın gece açık açık konuşmuştu. Her an gelebilirdi buraya ya da başka yerde bir şeyler yapabilirdi.
İlk yapacağım şey Uluç'a bunu anlamaktı. Aramız iyi değildi ama bu konuda yanımda olacaktı. Önce ona anlatıp ardından Gamze Hanım'ı arayacaktım. Ona da söylemem gerekiyordu her şeyi. O bir şeyler yapardı muhtemelen.
Odadan çıkıp salona geçtim. Uluç salonda değildi. Odasında olduğunu tahmin edip oraya yönlendirdim adımlarımı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. “Müsait miydin?”
“Evet, gel.” Uza dığı yerden doğrulup toparlandı. “Ben bir şey söyleyecektim sana. Dün gece-”
“Aysima” yine lafımı ağzıma tıkayıp devam etti. “Lütfen kapatalım artık bu konuyu. Görüyorum ki seni de beni de kötü etkiliyor. Daha fazla konuşmayalım.”
“Ama konu-”
“Lütfen, uzatmayalım.” Başımla dediğini onaylayıp başka hiçbir şey söylemeden çıktım odasından. Beni dinlememişti bile. Farklı bir konudan bahsedeceğimi söyleyeceğimde bile kestirip attı. Daha fazla üsteleyemezdim.
Bezgince kaldığım odaya geçip masanın üzerindeki telefonumu aldım. Rehberden Gamze Hanım'ın numarasını bulup aradım.
Dün gece Batın’ın mesaj atığını, yakında benim geleceğini yazdığını söyledim. Gamze Hanım konuyla ilgileneceğini söyleyip bana az da olsa güvence aşılmaya çalıştıktan sonra telefonu kapatmıştı. Bu saatten sonra yapacağım bir şey yoktu.
İçimde büyük bir sıkıntı vardı ve olması gayet doğaldı. Uluç'la yaptığım salakça bir konuşmadan dolayı aramız açıktı, Batın tehditlerini bırakmadan sürdürmeye devam ediyordu. Belki bir kaç güne kadar beni buradan alıp götürecekti ve benim yine ve yine elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Gün bomboş ve oldukça sıkıntılı geçerken saatler sonra salona geçtim. Uluç da buradaydı ve televizyona bakıyordu. “Uluç.”
“Efendim.” Dünkü soğukluk yoktu artık üzerinde ama aramızdaki mesafe hissedilir düzeydeydi.
“Ben biraz dışarı çıkmak istiyorum, sen de gelir misin?”
Evet dışarı çıkıp biraz temiz hava almaya ihtiyacım vardı iyi geleceğini düşünüyordum çünkü. Evde olmayı seviyor ve kendimi güvende hissediyordum ama son günlerde olanlardan sonra boğmaya başlamıştı ev.
Uluç'un da benimle gelmesini istiyordum çünkü onunla olmak istiyordum ayrıca Batın daha gece tehdit etmişken tek başıma dışarda dolaşmak pek akıllıca değildi. “İyi misin, bir sorun yok değil mi?” Alışık değildi tabi benim dışarı çıkma isteklerime.
“Yok biraz hava almaya ihtiyacım var sadece. Belki sahile iner bir deniz havası alırız, olmaz mı?”
“Tamam olur, hazırlanıp çıkalım.” Verildiği cevap hem mutlu ederken hem de rahatlatmıştı çünkü itiraz edeceğini de düşünmeden edemiyordum.
O odasına giderken ben de kaldığım odaya geçip değiştirdim üzerimi. Odadan çıktığımda Uluç koridordan beni bekliyordu.
*
Deniz bu hayatta sevdiğim, hayran olduğum şeylerden bir tanesiydi. Yaratılan her şeye hayranlık gözüyle bakardım her daim ama denizin beni kendine çeken başka bir tarafı vardı.
Gökyüzüne bakmayı çok severdim ve denize baktıkça aynı zamanda göğe de bakmış oluyordum. Maviliğini olduğu gibi yansıtıyordu.
Bazen sakin bir akıntıyken bazen sert dalgaları barındıran bir canavara dönüşüyordu. Tıpkı insanlar gibi. İnsanların nasıl ki değişen duyguları varsa denizin de vardı.
Gözlerim mavilikte dolanıp burnuma da kendine has o kokusu dolarken düşüncelere dalmış gitmiştim öyle. Yanımda sevdiğim adam vardı. Karşımda muazzam bir manzara. Benden daha mutlusu olmamalıydı aslında ama kendimi mutlu hissedemiyordum.
Gerçekler her geçen gün yüzme yüzme savrulurken takınacağım tek mutluluk sahte olurdu. Ve ben sahtelikten hep nefret ederdim ama başıma da ne geldiyse hep sahtelikten gelmişti.
En basitinden Uluç'la olan evliliğim bile sahte bir nişanlılıktan meydana gelmişti.
Gözlerimi durgun denizden alıp Uluç'a doğru çevirdiğimde onun da uçsuz bucaksız gibi görünen denizi seyrettiğini gördüm. Kendine has çatık kaşları biçimliliğini korur vaziyette karşıya bakıyordu. Kim bilir bu bakışın ardında ne tür düşünceler gizliydi.
“İstersen biraz dolanalım sonra döneriz eve.”
Teklifimle gözlerini uçsuz bucaksız mavilikten almadan başını aşağı yukarı sallayıp sessiz bir cevap verdi. Ardından bir kaç saniye sonra bedenini de hareket ettirerek yürümeye başladı. Ben de yanında sessizce ilerliyordum deniz kokusunu içime çekerek.
Yarım saat kadar daha dolaştıktan sonra arabaya doğru ilerlemeye başladık. Bu süre boyunca hiçbir şey konuşmamıştık.
Bir süre sonra eve geldiğimizde üzerimi değiştirdim. Ardından abdest alıp ezanı beklemeye başladım. Okunduktan sonra hemen namazımı kılıp dua etmeye başladım.
Dua etmekten bıkmıyordum hiçbir zaman çünkü kendimi o an Allah'a çok yakın hissediyordum. Evet Allah zaten her an bizimleydi, o insana şah damarından daha da yakındı ama dua ederken ruhum da duygularım da onunla oluyordu ve onun varlığı bana güç kuvvet veriyordu çünkü biliyordum ki bir gün bu olanların hepsi geride kalacaktı.
*
Aradan iki gün geçmişti olanlardan sonra. Bu süre içinde Uluç'la ilişkimiz henüz düzelmiş değildi. Kaçmıyordu benden ama konuşmaya da yanaşmıyordu, ben de daha fazla üzerine gitmemeye karar vermiştim. O kırgınlığı geçince konuşurdu yine benimle.
Şimdi ise salonda oturmuş ve televizyon seyrediyorduk sanki başımızda hiçbir dert yokmuş gibi, hele ki ben. Belki Batın birazdan eve gelecek, Uluç'a zarar verecek, beni de alıp götürecekti ama ben hiç umursamaz televizyon izliyordum. Aptallığın âlâsıydı bu.
“Aysima, bir şey söylemem gerekiyor sana.” Daldığım düşüncelerden Uluç’un sesiyle çıkarken ona çevirdim bakışlarımı. “Dinliyorum.”
“Demiştim ya geçenlerde, doktorum raporumu hazırladı ve onayladı. Dün gönderdim raporu ve... İki gün sonra gidiyorum.”
Öylece yüzüne bakakalırken bir aptaldan farkım olmadığına emindim. Gideceğim diyordu, ciddi ciddi gidiyorum demişti. Göreve dönüyordu şimdi, öyle mi?
Aklım bir süre söylediği şeyi idrak edemese de en sonunda anlamış ve kendime gelmiştim. Sesimi ne kadar normal tutmaya çalışsam da kırk bir tonda çıkmıştı yine de. “Öyle mi, hemen olmuş her şey.”
“Hemen onaylandı, komutanım da gelmemi istedi.”
Başımı sallayıp kuruyan dudaklarımı ıslattım. “Anladım, hayırlısı olsun. Sağ salim gidip gel inşallah.”
Sadece başıyla onaylayınca bitmişti konuşmamız. Gözlerimin önüne kadar gelen yaşları itekliyordum geri, şimdi olmazdı. Eğer ağlarsam Uluç'un düşüncesinde haklı olduğunu kanıtlamış olurdum. Hemen yanından kalkıp gidemezdim de aynı şekilde.
Bir müddet daha salonda kaldıktan sonra "İyi geceler." diyerek odaya geçtim. Arkamdan kapıyı kapar kapamaz gözlerime de izin verdim yaşlarını akıtmaları için. Üstümü dahi değişmeden yatağa girdim. Örtüyü başıma kadar çekip sessiz sessiz ağlamamı sürdürdüm.
Elimi yumruk yapıp ağzıma bastırıyordum çünkü hıçkırıklarımı durduramıyordum.
Gidiyordu sonunda, aylardır tutulduğu mahkumluktan kurtulmuş ve özgürlüğüne kavuşuyordu.
Elbette içim yanıyordu ondan ayrı kalacağım için ama isyan edemezdim çünkü biliyordum en baştan, o bir askerdi. Eninde sonunda gidecekti görevlere. Canımı yakan şey şu an tamda ilişkimizin kötü bir durumdayken gidiyor olmasıydı. Daha biz barışmadan aramıza kilometreler de girecekti.
Ona artık söyleyemezdim bir şey. Bu gün bir kaç kez konuşmakla niyetlenmiştim, Batın'ın mesajını söyleyecektim ama artık diyemezdim. Eğer söylersem onu burada tutmak için bahane ürettiğimi düşünebilirdi. Hem mecburdu gitmeye eğer söylersem gittiği yerde içi rahat etmezdi. En iyisi söylememekti.
Hıçkırıklarımı bastırabilsem de göz yaşımı durduramıyordum. O özgürlüğüne kavuşuyordu ama ben daha da tutsak olmuştum bu koca dünyada.
*
İkili koltukta yan yana Uluç'la otururken karşımızda da Serhat abi ve bir adet şaşkın aynı zamanda kızgın Yasemin abla oturuyordu.
"Ne demek yarın gidiyorum Ceyhun Uluç?"
“Bunun açıklanacak bir şeysi yok abla. Yarın gidiyorum göreve.” Sabah kahvaltı yaptıktan sonra bir süre daha evde kalkmıştık. Ardından Uluç Yasemin ablayı arayıp akşam yemeğe oraya gideceğimizi ve bir şey açıklayacağını söylemişti. Şimdi ise yemeğimizi yemiştik ve Uluç yarın sabah uçağa binip görev için gideceğini söylüyordu.
"Neden bizim bundan şimdi haberimiz oluyor?"
“Bana da dün öğlen haber verdiler.”
"Raporun ne zaman hazırlandı, doktorun izin verdi mi?"
“O izin vermese çağırmazlardı zaten. İyiyim ben artık.”
Uluç’un her bir karşılık verişinde daha da solgunlaşan Yasemin abla üzüntünün vermiş olduğu öfkeyle ellerini yumruk yapmış halde kardeşine bakıyordu. “Of Uluç of. Yine başlaycak bize uykusuz geçecek geceler.”
“Ne yapabilirim abla, görevim sonuçta. Gitmek zorundayım.”
"Sen yıllar önce yapacaktın yapman gerekeni, ama elinin tersiyle ittin o avantajı."
“Benim için hiçbir zaman avantaj olmamıştı abla, anla bunu atık.” Neyden bahsettiklerini anlayamazken Yasemin abla devam etti. Serhat abi ve ben ise sadece onları dinliyor hiç sesimizi çıkarmıyorduk.
"Eğer dedeme 'Şirketi satma' deseydin satmayacaktı ve bu gün bir şirket sahibi olacaktın. Kendi işinin başında olacaktın."
“Hiçbir zaman öyle bir şirket istemedim abla ve bunu en iyi sen biliyorsun. Ben hayallerimdeki mesleği yapıyorum ve çok mutluyum.”
"Biz değiliz ama.” Sesi yüksek çıkarken bunu hiç umursamıyordu. “Geride kalmak ne kadar zor kendin biliyorsun. Her dakikam seni düşünerek geçiyor, her an... kötü bir haber alacağım diye elim kalbimde geziyorum. Eğer dedeme izin vermeseydin bu gün rahat yaşayacaktık."
“Evet, geride kalan olmak ne demek biliyorum abla ayrıca sen de izin verdin, vermeseydin. O şirketin yarısı da senin olacaktı.”
"O zaman senin payını da almış olacaktım çünkü sen asla kabul etmeyecektin payını."
“Kötü mü olurdu? En azından bir işe yaradı hisseler. Şimdiki gibi boş boş bankada beklemezdi onca para.”
"Ben de onu diyorum. Dedemin onca emeğini boş beleş bekletiyorsun. Halbuki şirketin başına geçseydin şu an o emek heba olmuş olmazdı." Uluç derin bir nefes çekip sakinleşmeye çalıştı. Sıkılmışa benziyordu bu konudan.
“Her neyse abla, aynı konuyu bin defa konuşmaya gerek yok. Yarın gidiyorum ben ve Asyima size emanet.”
"Emredersiniz efendim. Karını çok düşünüyorsan kendin başında dur."
“Abla! Yeter artık.” Ortam iyice gerilirken Serhat abi araya girdi.
"Tamam sakin olun. Hayatım sen de yapma böyle, adam mesleğini seviyor ve yapmak istiyor. Çocuk değil ki elinden oyuncağını alasın."
"Ama Serhat ne kadar üzüldüğümüzü görmüyor mu? Yıllardır bu acıyı yaşamaktan yoruldum. Ben bir daha o haberi almak istemiyorum. İçime bir ateş daha düşsün istemiyorum." Yasemin ablanın sonlara doğru sesi titrerken bir nefes çekip başını yukarı doğru kaldırdı. Canın nasıl yandığını tahmin bile edmiyordum. Babasından sonra kardeşini de şehit olarak anmak istemiyordu.
Bir süre hepimiz sessizliğe gömüldük. Sessizliği bozan Serhat abi oldu. "E ne kadar sürecek görev. Ne zaman döneceksin belli mi?"
“Tam olarak ne kadar sürer bilmiyorum ama çok olacağını zannetmiyorum. Henüz tam bilgi sahibi değilim, komutanım küçük bir operasyon olacağını söyledi sadece. Belki üç gün sürer belki bir hafta. Haber ederim yine size.”
“Anladım. Nereye gideceksiniz peki?”
“Yarın önce Mardin'e ineceğim, oradaki komutanla görüşeceğim ardından Bitlis'e geçeceğiz ekiple beraber.”
Bu bilgileri aklımda canlandırmaya çalışıyor ama herhangi bir kötü senaryo oluşturmak istemiyordum.
Başımı kaldırıp derin bir nefes aldım. Bakışlarım Serhat Abideyken onun gözleri de bendeydi. "Tamamdır, Aysima da bize emanet merak etme."
“Eyvallah, sağ ol enişte.”
Bir süre daha oturduktan sonra kalktık. Yasemin abla sonrasında tek bir kelime dahi konuşmamıştı. İnşallah yarın barışırlardı da araları bozuk ayrılmazlardı. Gerçi benim kendime hayrım yoktu bir de onları düşünüyordum. Acaba benimle nasıl ayrılacaktı? Henüz tam iyi değildi bana karşı.
Düşünceler arasında sessizlikle eve geldiğimizde abdestim olduğu için ilk olarak namazımı kıldım. Ardından üzerimi değişip salona geçtim. Uluç üçlü koltukta oturmuş telefonuna bakıyordu. Hiç bir şey demeden yanına oturdum.
Başını kaldırıp gözlerime baktı, diyeceği bir şey mi vardı bilmiyorum ama ben ondan önce davrandım. “Konuşalım mı biraz?” İnşallah geçen gece olduğu gibi son bulmazdı konuşmamız.
Telefonunu kenara bırakıp bana döndü. “Konuşalım.”
Bir nefes çekip koltukta öne doğru hafifçe doğruldum. Avuçlarımı birleştirip gözlerine baktım. “Biliyorum olanları konuşmak istemiyorsun, ben de hatırlamak ve hatırlatmak istemiyorum zaten ama...” Uluç'un yarın gidecek olması bilincimdeyken konuşmak çok güçtü. Boğazıma bir yumru oturmuştu adeta. Gözlerimin yandığını hissediyordum. “Böyle olmak istemiyorum ben seninle. Böyle iki yabancı gibi olmak canımı çok yakıyor. Lütfen eskisi olalım.”
Bir süre yüzümü inceledi sadece. Aklından geçenleri okumak zordu. Gözlerini çekip derin bir nefes çekti içine. Onun konuşmayacağını anlayınca devam ettim. “Yarın gideceksin, böyle küs gibi ayrılmayalım lütfen.”
“Gideceğim diye üzülüyorsun, korkuyorsun değil mi?” Sesi donuk ve söylediklerinden emin gibiydi. Haklıydı, korkuyor ve elbette üzülüyordum ama bu halde olmamın tek sebebi bu değildi.
“Ben seninle ayrı odalarda olduğumuzda bile seni özlüyorum ama önemli olan şey bu değil. Beni asıl üzen beden uzaklığı değil ki gönül uzaklığı. Bir kaç gündür buradasın ama dünyanın öbür ucundaymışsın gibi hissediyordum.”
Gerçekten de öyleydi. Evet Uluç'u özleyecektim. Onu yanımdayken bile özlüyordum ama bu şu anki halimizden daha az yakardı canımı. Böyle yakındayken uzakta olmak daha can yakıcıydı.
Uluç yeniden gözlerimin içine bakıp devam etti. “Ne yapabilirim, sen söyle.”
“Eskisi gibi olalım, başka bir şey istemiyorum ki.” Tek istediğim buydu, başka hiçbir şey değildi.
Kollarını dirseklerine dayarken bir eliyle saçlarını çekiştirdi geriye doğru. Aldığı derin nefes duyuluyordu. Bir süre sessiz kalırken yeniden yüzüme bakabildi bir süre sonra. “Sen o gece neler söyledin Aysima. Benim hakkımda neler düşündün. Ben şimdi bunu bilirken, nasıl?..” Devam edemedi, zaten ben de ne demek istediğini anlayabiliyordum.
“Sana söyledim o benim aklıma bile gelmeyen bir şey. O an, kriz geçiriyordum ve neler söylediğimi bilmiyordum. Yemin ederim yok öyle bir şey. Ben biliyorum seni Uluç, benim hakkımdaki düşüncelerini çok iyi biliyorum. Lütfen daha fazla uzatmayalım bunu. Affet beni, eskisi gibi olalım, lütfen.”
“Doğru söylüyorsun, daha fazla uzatmaya gerek yok… Sabah erken kalkacağız, yatalım hadi.” Konuşmayı birden sonlandırınca ne söyleyeceğimi bilemedim. O da çok beklemeden kalkıp odasına gitti geride beni bırakarak.
Bu kez tartışmamıştık ama yine bir sonuca bağlanmamıştık da. Çekip gitmişti yine. Yarın da çekip gidecekti ve biz hâlâ barışmamıştık.
Uzun bir süre o halde kaldım hareket etmeden. En sonunda gözlerime uyku gelince yerimden doğruldum. Normalde gururlu biri olup odama geçmem gerekirdi olanlardan sonra ama benim gururu düşünecek halim yoktu çünkü yarın gidiyordu Uluç ve gittiği yer ölüm temelliydi.
Adımlarımı onun odasına çevirip kapısına kadar geldim. Uyuyor olabileceğini düşünüp yavaşça açtım kapıyı. Telefonumun ışığıyla hareket ediyordum. Işığı hafif yatağa doğru döndürdüm ve Uluç'un uyuduğunu gördüm.
Sessiz adımlarla odaya girip kapıyı aynı sessizlikle kapattım. Baş ucuna gelince feneri kapatıp telefonu çekmeceye bıraktım. Ortamın loş ışığına rağmen belirgin yüz hatlarını izledim bir süre ve daha fazla dayanamayarak örtüyü kaldırıp kendimi de Uluç'un yanına bıraktım.
Başımı yuvam olarak gördüğüm göğsüne gömereken kolumu da beline atıp kendimi yasladım iyice vücuduna.
Kokusunu ciğerlerime hapsediyordum sanki bir daha duyamayacakmış gibi. Ama bir terslik vardı, her zaman beni mest eden kokusu bu defa burnumu sızlatıyordu. Gözlerim yanıyor ve kaşınıyordu. Koku içime girdikçe her an ağzımdan bir hıçkırık dökülecekmiş gibi hissediyordum.
Gidiyordu yarın ve biz küs ayrılacaktık.
Başımı göğsünden kaldırıp boynuna gömdüm ve o sırada gözümden de bir damla yaş süzülüp gitti. Kollarım sıkısını artırırken dudaklarımı birbirine bastırıyordum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum ki Uluç da bir an kollarını sıkıca bedenime dolayıp vücudumu vücuduna hapsetti ve o anda hıçkırıklarım döküldü dudaklarımdan.
Hem ağlayarak hıçkırıyor hem de konuşmaya çalışıyordum. “Özür dilerim, lütfen affet beni. Lütfen beni kendinden mahrum etme. Sen de bırakma beni Uluç.”
Ağladığım için sesim kesik kesik çıkarken başımı tamamıyla boynuna gömdüğüm için boğuk da çıkıyordu. “Canım çok yanıyor, kalbime bıçaklar saplanıyor. Ne olur yardım et bana. Mahrum etme kendini, şefkatini, sevgini. Ne olur.”
Gerçekten iyi değildim, hayatımda sadece o vardı. Başka kimsem yoktu ki gururumu seçip ondav vazgeçebileyim. Korkuyordum, yeniden yalnız olmaktan çok korkuyordum.
Uluç sarılışını artırırken bedenini tamamıyla bana döndürüp kolları ve bacakları arasına hapsetti bedenimi. Dudaklarını başımın üzerinde kondururken ben de boynunda ağlamaya devam ettim. “Seni çok seviyorum Uluç. Senden başka yanımda kimse yok. Bana iyi gel tek kişi sensin. Ne olur sen de bırakma beni, sen de terk etme. Mahrum etme kedini, canım çok yanıyor.”
Bu süre zarfında hiçbir şey söylemeden bekledi. Sadece her an sarılışını sıkılaştırıyor ve saçlarıma öpücüklerini bırakıyordu.
Bu yaptığımı biri görse aciz olduğumu düşünürdü. Kimilerine göre gurursuzluk hatta belki de aptallıktı. Ama benim için hiçbiri değildi. Ben onu seviyordum ve hayatımda ondan başka biri yoktu. Yıllar sonra hatta hayatımda ilk kez hayatıma birini katmıştım. İlk kez sınırlarımı birinin geçmesine izin vermiştim ve bunu kaybetmek istemiyordum ve onu kaybetmemek için ne onurum var derdim ne de gururum.
Bir süre sonra hıçkırıklarım kesilmiş sadece kesik kesik aldığım nefesler geriye kalmıştı. Gözlerim yorgunlukla savaşırken akıttığım gözyaşımdan ötürü Uluç'un ıslanmış boynunda kendimi uykuya bıraktım.
*
Sessizliğe inat beynimin içi bir sürü sesle doluydu. İçimi kemiren yüzlerce şey olduğu halde susuyordum. Arabanın içini yoğun, rahatsız edici bir sessizlik kaplamıştı ama ikimizden de çıt çıkmıyordu.
Sabah uyandıktan sonra yine aynı bu şekilde sessizlik içinde kahvaltı etmiştik. Sonrasında Uluç kendine bir çanta hazırlamış ve evden çıkmıştık havaalanına gitmek için. Aklım dün gece ve daha önce olanlar arasında gidip geliyordu ama susuyordum çünkü ağlamaktan korkuyordum. Şimdi, burada Uluç giderken ağlayamazdım.
Uzun bir sessizliğin ardından havaalanına gidebilmiştik.. Etrafta bir sürü insan vardı. Kimileri geliyordu, kimileri gidiyordu. Kimileri gelenleri karşılıyor kimileri de gidecekleri yolcu ediyordu. İçimde büyük huzursuzluk, sıkıntı oluşurken boş bir banka geçip oturduk. Kısa bir süre sonra Yasemin abla ve Serhat abi de geldi.
Onların gelişiyle aramızdaki sessizlik artmıştı çünkü onlar da konuşmuyordu. Havada gergin bir atmosfer vardı ve kimse bunu bozma niyetinde değildi. Bir süre sonra sessizliğimizi bozamaya neden olan şey ise Uluç'un uçağı için yapılan anonstu.
Hep beraber ayağa kalktığımızda üçümüzün de bakışları Uluç’taydı. Yasemin abla tıpkı Yiğit’e bakar gibi bakışlar atıyordu Uluç’a. Birkaç adımla kardeşinin yanına gidip iki kolundan tuttu. "Kızma bana. Seni sevdiğim için, korktuğum için böyle yapıyorum, biliyorsun."
“Biliyorum ve kızmıyorum.” İkisi sımsıkı sarılırken Yasemin abla konuşmaya devam etti. "İnince haber et, müsait olduğun her an ara. Merakta bırakma bizi." Geri çekilip gözünden akmakta olan yaşları nazikçe sildi. “Ararım, merak etmeyin.”
Ablasının önünden çekilip Serhat abi ile sarıldı. “Daha önce sadece ablamı emanet ediyordum sana ama bu defa o da var. Ona da iyi bak olur mu? Önce Allah'a sonra sana emanet Aysima.”
Serhat abi, erkeklere has o hareketle koluna bir kaç kez vurduktan sonra tebessüm etti. "Sen merak etme, gözün arkada kalmasın. O benim kardeşim... sen gibi"
Uluç "eyvallah" derecesine başını salladıktan sonra Serhat abiden de ayrıldı. Bana döndüğünde istemsiz gözlerimi kaçırdım çünkü çok zor durumdaydım. Ağlamayacaktım, Uluç'a güçlü durabileceğimi göstermek zorundaydım ve bu kolay bir şey değildi.
Yasemin abla yanıma gelip "Biz seni dışarıda bekliyoruz." deyince ayrıldılar yanımızdan. Bu defa ben döndürdüm bakışlarımı Uluç'a.
İki adım atıp dibime kadar geldi. “Küçük bir operasyon olacak, korkma.”
“Korkmuyorum.” Ödüm kopuyordu bir şey olacak diye.
“İnince ararım seni.”
“Ara.” Kısa kısa cevaplar veriyordum çünkü uzun cümleler kuramayacaktım.
“Gidiyorum o zaman. Allah'a emanet ol.”
“Sen de.” Bir kaç adım gerileyip çantasını aldı ve ilerlemeye başladı. İki adım atmıştı ki böyle ayrılmak istemediğimi anladım.
“Uluç.” Arkasını dönüp bana baktı. Yanına ilerleyip gözlerine baktım. “Sarılmayacak mısın bana?” Gözlerime tüm şefkatiyle bakarken kollarını bedenime doladı. Ben de dolayıp yüzümü göğsüne gömdüm. Ağlamamak için büyük bir savaş veriyordum.
“Ağla, tutma gözyaşlarını. Güçlü durmak zorunda değilsin.”
Çatallaşan sesim eşliğinde cevap verdim. “Zorundayım.”
“Değilsin, ağlayabilirsin.” Başımı iki yana sallayıp kaldırdım göğsünden ve ellerimi koydum yerine. “Ağlayamam, güçlü olmak zorundayım. Çünkü ben asker karısıyım ve buna alışmam lazım, öyle değil mi? Bu ilk ayrıldığımız olmayacak, yıllarca yaşayacağız bunu, değil mi?”
Gözlerini tarıyordum ufacık bir umut kırıntısı dahi bulabilmek için. Üzgün ifadelerden başka bir şey göremeyince devam ettim. “Öyle değil mi? Yıllarca yaşayacağım ben bunu, değil mi? Beni bırakmayacaksın değil mi?”
Gözlerim dolmuştu ama akıtmıyordum. Ağlamayacaktım, o gidene kadar ayakta duracaktım. “Uluç, ne olur. Lütfen bir umut, gitmeden bir umut ver bana. Ayrılmayacağız değil mi? Bak ağlamıyorum, güçlü duruyorum ve duracağım. Söz veriyorum, bırakmayacağız değil mi birbirimizi?”
Hiçbir cevap vermiyordu. Gözlerindeki acı her geçen saniye artıyordu ama dudaklarından hiçbir cevap dökülmüyordu. Ben gurur falan dinlemeden yalvarıyordum ona ama o bir kelime dahi söylemiyordu.
Uçak için son anonslar yapılınca Uluç derin bir nefes alıp yanaklarımı avuçları arasına aldı ve dudaklarını alnımla buluşturdu.
Bir süre dudaklarını mühürledikten sonra geri çekilip gözlerime baktı.
Yanaklarımı okşayıp ellerini geri çekerken "Allah'a emanet ol." dedi ve gitti.
Bense sadece dudaklarımı kıpırdatıp "sen de, Uluç." diyebilmiştim, gitme diyememiştim. Engel olmamıştım. Gözden kaybolana kadar arkasından bakarken olduğum yerde ayakta kalakaldım.
Etrafımdan insanlar gelip geçiyor ama ben olduğum yerde hareket etmeden bekliyordum. Kalabalığın sesi bir uğultuya dönüşmüş beynimde yankı yapıyordu. Birinin omzuma dokunmasıyla irkildim bir an.
"Sen gelmeyince merak ettim. İyi misin?" Gelen Yasemin Ablaydı.
İyi miydim? Değildim. Nasıl iyi olabilirdim ki?
“Lavaboyu kullanmam gerekiyor. Git sen geliyorum ben de.”
"Tamam, bekliyoruz."
Ben lavabonun olduğu yöne giderken Yasemin abla da dışarıya çıkıyordu. Lavaboya girdiğimde elimi yüzümü yıkadım. İyi hissetmiyordum kendimi. Sanki ruhumu bedenimde tutan iplerden biri daha kopmuştu. Gitmişti ve bir umut dahi bırakmamıştı. Kim bilir belki de doğru olan buydu. Belki de zaten biz hiçbir zaman biz olamayacaktık. Belki Batın amacına ulaşacaktı.
Tuvalette bulunan tek kadın halime karşılık tuhaf bir bakış attıktan sonra çıkmış ve beni yalnız bırakmıştı. Kendime yorgun bir şekilde bakan gözlerimi aynadan çekip bir peçete aldım ve ellerimi kuruladım. Ardından yeniden aynaya dönüp kaymış olan şalımı düzelttim.
Aynada son kez halime bir bakış attıktan sonra çıkıyordum ki kapı açıldı. Karşımda bir adam belirince şaşırmıştım doğal olarak. Eğer az önce tuvalete bulunan bir kadın olmasaydı dalgın kafayla yanlış yere girdiğimi bile düşünebilirdim.
Arkamı dönüp bana dikkatle bakan adama baktım ben de. “Burası kadınlar bölümü beyefendi, yanlış geldiniz sanırım.”
"Yok, gayet doğru geldim. Beni hatırlamadın mı yoksa?" Söyledikleriyle şaşkınlığım meraka dönüşürken adamın yüzüne inceler bir şekilde baktım ve o an beynime gelen sahne ile bu defa merakım yerini korkuya bırakmıştı.
Bu, oydu. Okuldayken beni öpen adam vardı karşımda.
“Se-sen?”
"Tanıdın, süper."
“Ne istiyorsun?” Bir adım geri gittim ama lavaboya çarpmamla atmak istediğim diğer adımları atamadım.
"Estağfurullah ben ne isteyebilirim? Yalnız Batın abi istiyor, seni."
Duvara yönelip bir kaç adım gerilirken istemsizce başımı da iki yana salladım. Yüzünde sırıtış ile o da bana doğru gelince adımlarımı hızlandırıp etrafıma bakındım kurtulabileceğim bir yol bulmak için ama yoktu. Duvarda sadece bir havalandırma vardı ve ne ben oradan sığardım ne de oraya boyum yeterdi.
“Git, gelmeyeceğim ben.” Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe vardı. "Sana soran olmadı ki, ben götüreceğim seni."
“Asla, asla götüremezsin beni.”
Bir anda çığlığı basıp "Yardım edin!" diye bağırmaya başladım. Üzerime atılacakken yan tarafından sıyrılıp kapıya doğru ilerledim ama kolumdan tutabilmişti.
“Bırak! Bırak beni pislik. Yardım edin! Yar-” Ağzımı avcuyla sıkıca kapatınca sesim yarıda kesildi. Sağ koluyla omuzlarımdan tutuyor sol eliyle ağzımı kapatıyordu.
Var gücümle elini ısırınca anlık olarak elini çekti. “Yardım edin! İmdat!”
Yeniden elini ağzıma kapatmıştı ki kapı kolu oynadı ama kapı açılmadı. Ne ara kilitlemişti kapıyı?
Yerimde durmadan elinden kurtulmaya çalışırken kapının ardından Yasemin ablanın sesi geldi. "Aysima, orda mısın?" Ağzımdan iniltiler çıkarmaya çalışıyordum ama sesim duyulmuyordu karşı taraftan.
Yasemin abla kapıyı açmaya çalışırken gözüm lavabo tezgahındaki sabunluğa ilişti. Az önce kullanırken fark etmiştim, porselen ya da benzeri bir maddeden yapılmıştı; ağırdı. Adamın kolları arasında çırpınıyormuş gibi yapıp tezgaha doğru gitmeye çalıştım. O ise bir yandan beni tutmaya çalışırken diğer yandan kulağıma eğilip kısık bir tonda konuşuyordu.
"Sessiz ol, yoksa öldürürüm seni." Zor öldürürdü. Eğer ben ölürsem Batın da onu öldürürdü.
Tezgaha iyice yaklaşırken yeniden fısıldadı kulağıma. "Şimdi bir anlaşma yapacağız. Elimi çekeceğim ağzından ve o kadını buradan uzaklaştıracaksın yoksa seni de onu da öldürürüm, anladın mı beni!?"
İçimdeki korku her geçen saniye artarken donakaldım yerimde. Beni öldüremezdi ama Yasemin ablaya bir şey yapabilirdi.
Bedenlerimizi aynaya doğru döndürüp gözlerimin içine baktı ve "Anladın mı?" diyerek tekrar etti.
Başımı usulca aşağı yukarı salladım. Yasemin ablaya bir şey yapmasına izin veremezdim, vermeyecektim.
Elini yavaşça ağzımdan çektikten sonra bedenimi de hafif serbest bıraktı. Aynada hâlâ birbirimize bakarken kapının yeniden tıklatılmasıyla o tarafa döndü bakışları.
"İyi görünmüyordu, kapıyı da kilitlemiş. Belki bayıldı kaldı içerde." Yasemin abla tek değil başkaları da vardı yanında. Onun telaşlı sesi ile Serhat abi ve bir kaç kişinin daha sesi ulaşıyordu kulaklarıma.
O an arkamdaki adamın dikkatinin dağıldığını görünce hızla öne doğru atılıp tezgâhtaki sabunluğu aldım. Adam daha ne olduğunu anlayamamıştı ki başına geçirdim sabunluğu. O acıyla inleyip yere yığılırken gözlerim bir kaç saniyeliğine yerde yatan bedeninde dolandı.
Sesini dışardakiler de duymuş olacak ki Yasemin abla telaşla ismimi bağırıyor ve kapı zorlanıyordu. Kendime gelerek kapıya doğru koşup açtım.
İlk karşılaştığım şey Serhat abinin kapıyı kırmak için üzerime doğru gelen heybetli bedeni olurken beni görünce aniden durdu. Ne hâldeydim ya da onlar ne hâldeydi bilmiyorum ama Serhat abi kollarımdan tutup boyuma gelmek için eğildi. "İyi misin Aysima?"
Tutulmuş bir şekilde ona bakarken ne tepki vermeliydim bilmiyordum, kilitlenmiştim sanki. Az önce kendimi koruma içgüdüyle hareket ederken şimdi fark ediyordum kaçırılmakta olduğumu. Korkuyla Serhat abinin ela gözlerine bakarken Yasemin abla kollarımı Serhat abinin tutuşundan kurtarıp kendine çekti beni.
Ellerim iki yanımda öylece duruyordum. Önce bir şeyim var mı diye kontrol etmiş ardından sıkıca sarılmıştı. Ellerini yanaklarıma koyup gözlerime baktı. "İyi misin canım? Bir şey yapmadı değil mi o adam?"
Başımı belli belirsiz iki yana salladıktan sonra arkamı döndüm. İki güvenlik yarı baygın adamı yerden kaldırmış ve lavabodan çıkarıyorlardı. Yasemin abla beni kendine döndürüp dışarı çıkmamızı söyleyince hiç beklemeden çıktık dışarı. Temiz hava almaya ihtiyacım vardı.
İnsanlarla çevrili ortamdan çıkıp yine insanların doldurduğu açık alana geldik. Banka oturunca Yasemin abla da yanıma oturdu. Serhat abi sinirle bir ileri bir geri yürüyordu.
"Tanıyor musun o adamı? Ne oldu, niye böyle bir şey yaptı? Bakışlarımı Yasemin ablaya çevirdim. Batın'ın adamı olduğunu söyleyemezdim onlara. Onun oyununa daha fazla kişiyi bulaştıramazdım ama okulda beni öpen kişinin o olduğunu söyleyebilirdim.
“O adam... okulda beni ö-öpen adam.”
"Ne?" Yasemin ablanın fal taşı gibi açılan gözlerine karşılık serhat abinin yüksek sesiyle on döndüm. Adımlarını durdurup öfkeli olduğu her halinden belli olacak şekilde karşımda dikildi.
"O adam bu adam mı? Şimdi göstereceğim ben o*rospu çocuğuna ne-"
Cümlesini bitirmeden sesli bir nefes alıp verdi. Ardından önüme gelip eğildi. Gözlerime bakarken ben de baktım gözlerine.
Gözleri… Nefret ediyordum bu gözlerden, bu göz renginden ve dahi kendi gözlerimden.
"Şimdi karakola götürülecek ve sen de şikayetçi olacaksın. O adamın bu adam olduğunu da söylersin."
Başımla dediğini onaylayıp gözlerimi kaçırdım. Serhat abiyi ilk kez böyle görüyordum. Normalde bu kadar yakın değildik yani konuşuyorduk ama böyle... Sanırım Uluç'a verdiği sözden ötürü bu kadar yakındı.
O yerinden doğrulunca biz de kalktık ayağa. Dediği gibi polis gelmiş, adamı karakola götürmüşlerdi ve bir şeyi yoktu. Biz de şimdi gidecektik. Yasemin abla ve Serhat abi ön koltuğa geçerken ben de arka koltuğa geçtim. Normalde biz Yasemin ablayla Uluç'un arabasını alıp gidecektik ama şimdi işler değişmişti. Uluç'un arabasını şoförleri alacaktı artık.
Karakola gelince şikayetçi olduğumu ve okula beni taciz eden adamın da bu adam olduğunu söyledim. Bir süre karakolda kaldıktan sonra yapacak başka bir şeyimiz olmadığını ve gelişme olduğunda haber edeceklerini söylediler.
Karakoldan çıkıp Yasemin ablalara geldik. Aslında eve gitmek istiyordum ama bu gün yaşadığım şeyden sonra yalnız kalmak istemediğime karar verdim.
Eve geldiğimizde namazımı kılıp Yasemin abla ve Yiğitle beraber salonda kaldım biraz. Uluç uçaktan inmiş olmalıydı ama aramamıştı hâlâ. Yasemin abla telaş yapmamamı bazen arayamadığını söylemişti. Yine de endişelenmeden edemiyordum.
Bir süre daha salonda kaldıktan sonra artık ayakta duracak hal bulamıyordum kendimde. “Abla müsaadenle ben biraz uyumak istiyorum.”
"Tabi tabi dinlen biraz. Yemek hazır olunca uyandırırım ben seni." Hemen ardından Aslıyı çağırdı.
“Abla Uluç ararsa söylemeyin olur mu bu gün olanları. Üzülmesin, kaygılanmasın orda.”
"Tamam sen nasıl istersen.” Bakışlarını benden çekip gelen kıza çevirdi. “Aslıcım Aysima'ya kalacağı odayı göster lütfen."
"Tabi Yasemin Hanım." Ayaklanıp Aslıyı takip etmeye başladım. İkinci katta bir misafir odasına getirmişti beni. O gidince hiç beklemeden şalımı çıkarıp yatağa girdim.
Ağlamak istiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum ama yapamıyordum. Burası öyle yabancı geliyordu ki olmuyordu. Ağlamak için rahat hissetmiyordum. Burası başka bir yerdi ve ben içimi burada dökemezdim. Evime, evimize gidip orda ağlamak istiyordum. Evimiz, bizim evimiz...
Benim bir evim vardı artık. Yuvam Uluç'un kollarıyken evim de Uluç'un evliydi. Onda bulmuştum yuva sıcaklığını, onda bulmuştum bir evin rahatlığını. Ama şimdi ne evimdeydim ne de yuvamda. İkisi de uzaktı bana.
Yuvam kendi isteği ile uzaklaşmıştı benden, beni terk etmişti bir süreliğine. Evime ise kendim gidemiyordum bu gün olanlardan sonra.
Bir süre ağlamadığım için yanan gözlerimle uykuyu bekledim. En sonunda düşüncelerimin yoğunluğuna dayanamayıp uyudum.
*
Yüzüme kondurulan öpücüklerle gözlerimi araladım. Kısık gözlerimin ilk hedefi koyu kahve gözler olmuştu. O tonu görünce gözlerim hızla açılırken yüzünü tamamıyla gördüğüm kişi küçük bir hayal kırıklığına sebep olmuştu.
Yiğit dayısının bir eşi gözleriyle bana bakıp öpücükleriyle de uyandırmaya çalışıyordu beni. "Güzeller güzeli prenses. Hadi uyan uykundan, prensin geldi. Yemek için seni bekliyor."
Yüzüme güzel bir gülümseme yerleştirip doğruldum. “Bu yakışıklı bey mi prensim oluyor?”
"Prensesler prensler tarafından öpülerek uyandırılır ve ben de seni öptüğüme göreeee..." Abartılı bir şekilde kollarını açıp kendini gösterirken ne kadar tatlı olduğunun farkında değildi.
“Peki Bay Prens, hemen kalkıyorum. Sizi daha fazla bekletmek istemem.”
"Sizi masada bekliyorum olacağım." Gerçek bir prens edasıyla yavaş bir şekilde odadan çıkarken arkasından gülümseyerek bakmıştım. Ne halde olursam olayım beni gülümsetmeyi başarıyordu.
Yiğit odadan çıkınca önce Uluç'un arayıp aramadığını kontrol ettim. Telefonum açıktı, arasa uyanırdım ama yine de kontrol etmek istemiştim ama hiçbir cevapsız çağrı yoktu. Sıkıntıyla telefonu bırakıp odanın içindeki lavaboda elimi yüzümü yıkadım ardından şalımı da yapıp aşağıya, salona geçtim. Herkes sofraya oturmuş beni bekliyorlardı.
“Kusura bakmayın, beklettim sizi. Başlasaydınız siz.”
"Yok canım biz de yeni geçtik daha. Sen, daha iyi misin?"
“İyiyim abla, sağ ol. Uluç aradı mı?” Tek merak ettiğim şey şu an Uluç’tu. "Yok aramadı henüz ama merak etme. Bazen ertesi gün arıyor, yarını bekleyelim olur mu?"
“Anladım, ama yani bir mesaj atmaz mı? Kötü bir şey yoktur, değil mi? Hem bana inince arayacağını söyledi.”
"Korkma, yoktur bir şey. Mesaj dahi atacak fırsatı olmayabiliyor. Yarın arar muhakkak." Başımı sallayınca yemeğe başladık. Sofrada genel olarak Yiğit'in soruları dışında pek bir konuşma olmamıştı. Yemekten sonra koltuklara geçip oturduk.
"Aysima, bir sor soracağım sana?" Konuşan Serhat abiydi. “Buyur abi.”
"Bu, sabahki adam neden peşinde senin? Kim o?" Bunu sormalarını bekliyordum açıkçası ama cevabım yoktu. Ne cevap vermeliydim ki bu soruya? Hiçbir doğru düzgün cevabı yoktu bu sorunun. Batın'ın adamı olduğunu söyleyemezdim, başka da ne diyebilirdim?
“Daha önce ben de hiç görmemiştim kendisini. İlk kez okulda o şey olduğunda gördüm, bir de sabah.”
"Allah Allah. Niye böyle bir şey yapsın ki bu herif. Başka rahatsız ettiği oldu mu hiç?" Başımı iki yana salladım sadece. Umarım dediğime inanmıştı.
Aradan epey bir vakit geçmişti. Bu esnada namazlarımı da kılmıştım ve bana verilen odaya geçmiştim. Yasemin abla pijamalarından birini vermişti. Üstümü değiştirirken telefonuma bir bildirim geldi. Çabucak giyinip telefonumu aldım elime. Gelen mesaj aynen şuydu.
"Bu gün elimden kaçmayı başardın küçük fare. Ama çok umutlanma her an yeni bir kapana kısılabilirsin. Bekle beni Aysima."
*
Dakikalardır yatakta oturmuş şekilde Batın'ın attığı mesajı düşünüyordum. Aslında düşünmemem gerektirdi çünkü beklemediğim bir şey değildi sonuçta ama yine de düşünmeden edemiyordum.
Telefondan yeniden bir bildirim sesi yükselince dişlerimi sıktım istemsiz. Hangi saçma sapan şeyi yazmıştı yine acaba. Sinirle telefonu elime alıp mesaja baktım ama mesajı daha da önemlisi atan kişiyi görünce sinirim uçup giderek yerini heyecan ve mutluluğa bıraktı.
“Uyudun mu?” Beklemeden bir cevap yazdım.
“Hayır uyumadım, sen iyi misin?”
“İyiyim. Gelince haber edemedim. Şimdi de aramak için müsait değilim ama mesaj atabilecek durumdayım. Sen iyi misin, bir sorun yok değil mi?”
İyi değildim ta ki o mesaj atana kadar.
“İyiyim çok şükür. Sen beni düşünme, aklın burada kalmasın.”
“Ablamlardasın değil mi?”
“Evet ama evimize gitmek istiyorum yarın.”
“Ben gelene kadar orda kal Aysima.” İsmimi kullandıysa ya sinirlenmişti ya da istediğini reddetmememi istiyordu ki ikinci seçenek daha mantıklıydı.
“Burada rahat etmem için her şeyi yapıyorlar ama evimizde daha rahat hissediyorum. Hem alışmam lazım, hep ablanlarda kalamam.”
Bilerek evimiz diyordum çünkü benim kabullendiğimi bilmeliydi. Ve vazgeçmediğimi de bilmeliydi ki hâlâ bu duruma alışmam gerektiğini, daha yıllarca beraber olacağımızı ona ima ediyordum. Biliyorum daha bu sabah o kabullenmediğini, zamanı geldiğinde ayrılacağımızı ima etmişti bana cevap vermeyerek ama ben vazgeçmiyordum, vazgeçmeyecektim.
Bu gurursuzluk olabilirdi. Küçük düşmüş bir insan olabilirdim hatta sakız gibi yapıştı bile denilenebilirdi ama benim umurumda değildi bunlar. Çünkü beni anlayamazdı kimse. Beni annem babam bile kabullenmemişken ben beni seven ve sevdiğim birini bulmuştum bu hayatta. Nasıl gurur yapabilirdim ki? Benim için gurur nasıl önemli olabilirdi? Kimse umurumda değildi. Benim umurumda olan tek şey Uluç'tan ayrılmamaktı. Ben ondan ayrılmak istemiyordum ve gururu düşünecek hâlde değildim.
Ben yeniden yalnız olduğum bir bataklığa düşmek istemiyordum.
Bir kaç dakika geçmesine rağmen Uluç cevap vermemişti. Yazdığım şey hoşuna gitmemişti büyük ihtimalle ve bana nasıl bir cevap yazacağını düşünüyordu.
Beni kırmak istemiyordu ama daha da önemlisi umut vermek istemiyordu. Umut vermemek onun için daha önemliydi. Gerekirse kalbimi kırar yine de umut vermezdi ve düşündüğüm şeyi de yaptı bir müddet sonra.
“Alışma Aysima, alışmamalısın.”
Neden? Nedendi bu kadar inat? Beni sevdiği için mi? Benim kötü hâle düşmemem için mi? Ben razıydım, annesi gibi olmaya razıydım ama biliyordum ki olmayacaktım da. Onun için güçlü duracaktım.
Beni kabullenememesi artık dayanılmaz bir raddeye geliyordu. Canımı çok yakıyordu.
“Umarım sen yokken Batın bir şey yapmaz Uluç ve sen beni kabullenmediğin için pişman olmazsın.”
Belki yazmamam gerekirdi bunu. Görevdeydi ve endişelendirmemeliydim onu ama daha fazla dayanamayacaktım artık.
Anında cevap geldi.
“Bu ne demek şimdi?”
“Bir şey demek değil, uyarı sadece. Neyse sen beni düşünme ve kendine dikkat et. Çabucak dön.”
Gerçekten artık dayanamıyordum bu duruma. Onun kabullenmemesi, korkularını kıramaması canımı yakıyordu. Ben başımda Batın gibi bir bela varken onunla bir gelecek hayal ediyor, umut ediyordum. Belki Batın yarın alıp götürecekti beni ve ömrümün sonuna kadar tutsak edecekti ama ben buna rağmen Uluç'la gelecek ihtimalini yok saymıyordum. Kendimce umut ediyordum ama o geçmişte yaşadıkları yüzünden hâlâ korkuyordu, hâlâ kabullenmiyordu.
O da biliyordu Batın'ın olduğunu. Eğer Batın bana bir şey yaparsa pişman olacağını da biliyordu. Ama hâlâ inadından vazgeçmiyordu.
Ama yeterdi artık. Ben de insandım ve sınırlarım vardı. Benim de gücüm bir yere kadar yetiyordu hatta bu kadar çaba bile benim için büyük bir başarıydı. Daha fazla nasıl dayanacaktım bilmiyorum.
*
Sabah namazı vaktinde alarmın sesiyle uyandığımda ev sessizdi. Herkes uyuyordu, ben de namazı kılıp çok fazla uykumun olmasıyla geri uyudum.
İkinci kez gözlerimi açtığımda etraf aydınlıktı. Saat sekiz buçuk olmuştu. Elimi yüzümü yıkayıp yatağı topladıktan sonra dünkü elbiselerimi geri giyindim.
Salona indiğimde Yasemin ablalar kahvaltı yapıyordu. “Günaydın. Afiyet olsun.”
"A Aysima uyandın mı? Ben de dinlen diye kaldırmamıştım seni. Gel kahvaltı yapalım."
"Günaydın Aysimacıım." Yiğit’in tatlı suratına karşı tebessümler sunup Yasemin ablanın karşısındaki sandalyeye geçip oturdum.
“Sana da günaydın canım benim.” Selma Teyze benim için bir servis açınca başladım kahvaltıya.
Aklımda Uluç vardı. Gece söylememem gereken şeyleri söylemiştim. Ama o an tutamamıştım kendimi, görevde olan insana söylemeyecek şeydi o. Şimdi kim bilir nasıl endişeliydi. Zaten benim başıma ne geliyorsa şu çenemi tutamamamdan, saçma sapan konuşmadan geliyordu.
Kahvaltıdan sonra Yasemin abla ve Serhat abi şirkete geçmişlerdi. Biz de Yiğitle birlikte evde kalmıştık. Yasemin abla ben olduğum için gitmek istememişti ama ben benim yüzümden işinden kalmamasını söyleyip gitmesini istemiştim.
Aslında bu gün eve gitmeyi düşünüyordum ama Uluç kal demişti. Elbette o gelene kadar burada kalmayacaktım ama en azından bu gün de kalabilirdim.
Yasemin ablalar gittikten sonra Gamze Hanım'ı aradım. Dünkü havaalanında olan olayı anlatmam gerekiyordu.
Arayıp söyledikten sonra sürekli özür dileyip durmuştu sonuçta beni koruyacağını söylemişti ama onun haberi bile olmamıştı bu durumdan. Elbette ben kızmıyordum ona kimin aklına gelirdi ki o halde orda kaçırılacağım.
Gamze Hanım özürlerini ardı ardına sıraladıktan sonra daha dikkatli olacağını ve en ufak bir durumdan bile ona haber etmemi söyledikten sonra telefonu kapattı. Dediklerini yapacaktım çünkü başka yapacak bir şeyim yoktu.
Konuşmamızdan sonra bir süre Yiğitle oyunlar oynamıştık. Ardından bir film açıp seyretmeye başladık. Ne kadar zamanı bir şekilde geçirsem de Uluç aklımdan çıkmıyordu. Acaba şu an ne yapıyordu? Nasıl bir görevdeydi? Tehlikede miydi? Ya da başlamışlar mıydı operasyona? Binlerce soru vardı kafamın içinde.
Film izlerken telefonu alıp mesaj attım Uluç'a. Daha fazla merakta kalamazdım. “Selamun aleykum Uluç. İyi misin?”
Telefonu kucağıma bırakıp beklemeye başladım. Dakika başı telefona bakıyordum ama bir cevap yoktu henüz.
Aradan yarım saat kadar geçmişti. Yiğit kucağımda uyumuştu. Yiğit'le özel olarak ilgilenen yardımcı gelip odasına götürdü.
Ben de filmi kapatmıştım ki telefonum çalmaya başladı. Heyecanla telefonu elime aldığımda istediğim kişinin aradığını gördüm.
“Alo, Uluç.”
“Aysima, nasılsın? İyi misin?”
“Evet iyiyim çok şükür. Sen nasılsın, ne yapıyorsun? Bir sorun yok değil mi?”
“İyiyim bir sorun yok. Hâlâ Mardin'deyim. Bu gün Bitlis'e geçeceğiz. Orda iletişimde bulunmam zor olur. Bir süre arayamazsam merak etme, olur mu?” Nasıl merak etmeden durabilecektim, bilmiyorum.
“Tamam. Ne kadar sürecek peki?”
“Bilmiyorum şimdi. Küçük bir operasyon ama neyle karşılaşacağız tam bilmiyorum. İlk fırsatta haber edeceğim sana.”
“Tamam, mutlaka ara.”
“Sen ablamlardasın değil mi?” Tek derdi buydu.
“Evet.”
“Tamam eve gitme. Ablamlarda olman daha iyi.”
“Sen beni, bizi merak etme. Kendine dikkat et sadece, biz iyiyiz.” Derin bir nefes aldığını duyarken söyleyeceklerini dinlemek için bekledim.
“Aklıma söz geçirmiyorum ki, her saniye aklımdasın.” Bunları söylediği için pişman olacağına emindim ama buna rağmen mutluydum.
“Sen de öyle.”
Bir süre sessizlik oldu aramızda. Bir şey demesi için konuşmuyordum ama o da diyemedi bir şey.
“Aysima, seni... bir dakika bekle lütfen.” Tam bir şey söyleyecekti ki arkadan başka birinin sesi geldi. Bir kaç saniye sonra geri döndü. “Aysima benim şimdi kapatmam lazım. Dediğim gibi beni meraka etme. Kendine iyi bak.”
“Sen de kendine iyi bak. Allah'a emanet ol.”
“Sen de...” Telefon kapandıktan sonra koltuğa bıraktım kendimi. Sesini duymak bile öyle iyi gelmişti ki. Sağ salim bir an önce dönerdi inşallah.
*
Zaman akıp gidiyordu. Aradan üç gün geçmişti. En son konuşmamızdan beri Uluç'tan bir haber yoktu. Görevi bitmemişti henüz. Ben ise Yasemin ablalarda kalmaya devam ediyordum. Uluç'la konuşmamızın ertesi günü gideceğimi söylemiştim ama ne Yasemin abla ne de Serhat abi kabul etmemişti. Uluç gelene kadar onlarla kalmamda ısrarcıydılar. Havaalanında yaşanan olay sonrası onlar da endişeliydi çünkü.
Ama artık ben de eve gitmek istiyordum. Neredeyse bir hafta olacaktı ve evimde kalmayı özlemiştim.
Dün Serhat abinin anne ve babası da gelmişti. Onlar açısından bir sorun yok gibi görünüyordu en azından bana belli etmiyorlardı ama yabancı bir evde kalmak hele ki bu kadar süre beni rahatsız ediyordu artık.
Bu gün Yasemin abla şirkete gitmemişti. Ona eve gitmek istediğimi söylediğimde elbette reddetmişti ama ben ısrar edince en azından akşam yemeğinden sonra gitmemi isteyince kabul etmiştim.
Şimdi ise kaldığım odada eşyalarımı çantama koyuyordum. Uluç’la konuştuğum gün bir kaç parça eşya getirmiştim evden. Birazdan yemek yiyecektik ve gidebilecektim.
Eşyaları topladıktan sonra odadan çıkıp salona gidecektim ki merdivenlerin önünde bir bedene çarpmamla dengemi kaybettim. Yere düşeceğimi düşünürken belimde hissettiğim kollarla sıkıca yumduğum gözlerimi açtım.
Serhat abi bedenimi son anda yere düşmekten kurtarmıştı. Şaşkın gözlerle ona bakarken aradan iki saniye geçmemişti ki Yasemin ablanın sesi ulaştı kulaklarıma.
"Ne oluyor burada? Aysima iyi misin?"
Hemen kendimi toparlayıp doğruldum ve Serhat abinin kollarından kurtuldum. “İ-iyiyim Serhat abiyi görmedim ve çarptım. Çarpınca o da düşmeden tuttu beni."”
"Anladım, iyisin değil mi?"
“İyiyim iyiyim. Sana da teşekkür ederim Serhat abi.”
Çekingenlikle yüzüne bakarken o da farklı bir duyguyla bakıyordu yüzüme. Sanki dalıp gitmişti yüzüme bakarken. Ama bakışları rahatsız edici değil daha da farklıydı. Adını koyamadığım duygular barındırıyordu yüzü, gözleri.
Neler oluyordu şu an?
En sonunda o da kendine gelip gözlerini benden çekerken birlikte salona geçmiştik. Semiha Hanım ve Mashar Bey gelince birlikte sofraya otururduk.
"Bu gün gidecekmişsin kızım? Yasemin öyle söylüyor."
“Evet Mashar Bey, gidiyorum.” Yaşlanmaya başlamış yüzüne kırışıklıklar ilişmişti. Sahte bir kızgınlık ifadesine bürünüp beni ayıplarcasına konuştu. "A a hiç Bey oluyor mu? Aramızda bir bağ var bırakalım şu resmiyeti."
“Tabi siz nasıl isterseniz.”
"Bizim için hiçbir sorun yoktu biliyorsun değil mi? İstediğin kadar kalabilirsin burada." Bunu sırıf nezaketlik gereğini söylemediğini hissedebiliyordum ama yine de kimseyi rahatsız edemezdim. “Biliyorum çok teşekkür ederim hepinize de ama artık gitsem iyi olacak.”
"Tabi sen nasıl istersen. Ama bil ki her daim bu kapılar sana sonuna kadar açık. Ceyhun da benim evladım sayılır, onun karısı benim de kızım."
“Sağ olun, çok teşekkür ederim.”
Yemek süresince Serhat abi ve Yasemin ablaya bakmamıştım. Yasemin abla bir an o halde bizi görünce yanlış anlayacak diye çok korkmuştum. Serhat abinin bakışlarını ise unutabilecek değildim.
Bakışları anlamadığım bir şeklide rahatsız etmiyordu beni ama bakışlarından rahatsız olmadığım için rahatsız oluyordum. Ne kadar o bir nevi eniştem olsa da yine yabancıydı ve bu şekilde derin bakması rahatsız hissettirmeliydi.
Ama daha fazla kalamazdım bu evde. Hem insanları daha fazla rahatsız etmeye hakkım yoktu. Beni aileden biri gibi görseler de yabancıydım onlar için.
Yemekten sonra kalmayıp kalmıştım artık. Yasemin abla hiç içine sinmediğini dile getirse de bu defa caymayarak onların şoförleriyle eve gelmişti.
İlk olarak duşa girdim. Duştan sonra yatsı ezanının okunmasıyla namazımı da kıldım. Namazın ardından Uluç ve askerlerimiz için dua ettim Allah'a.
Salona geçtiğimde yapacak bir şey yoktu. Uluç yokken hiçbir şeyin tatlı tuzu yoktu. Ne film açıp izlemek istiyordum ne bir şeyler yemekler ne de başka bir şeyle vakit geçirmek. Uluç'la birlikte hiç kitap okumamıştım ama o yokken kitap okumak bile içimden gelmiyordu.
Belki biraz işe yarayıp birilerinin kuyusunu kazabilirdim ama onu bile yapasım yoktu.
Bir süre boş boş salonda oturduktan sonra yatmaya karar verdim. Salondan çıktıktan sonra adımlarım kaldığım odaya değil Uluç odasına çevrildi. Geleliden beri girmemiştim oraya ve onsuz onun odasını görmek çok zordu ama orda uyumak istiyordum.
Yavaş adımlarla odaya girince gözlerim kapandı kendiliğinden. Burnuma onun kokusu geldikçe gözlerim doluyordu. Kokusunu bile öyle çok özlemiştim ki. Gözlerimi açıp etrafa bakındım. Her şey aynıydı. Değişen bir şey yoktu.
Yastıkların ikisinde de onun kokusu vardı. Bir tanesine başımı koydum diğerini de kollarımın arasına aldım ve kokusunu daha da çektim içime öyle ki koku sanki yanımda gibi hissettiriyordu.
Her geçen saniye gözlerim doluluğunu artarken bu kez tutmadım kendimi. Yaşlarımın akmasına izin verdim. O kadar çok özlemiştim ki onu kokusunu hissettikçe bu özlemi daha da iyi anlar oldum.
Göz yaşlarım usul usul akarken yastığı ıslatıyor ben de düşünceler içinde daha da ağlıyordum. Uluç yanımdan değildi ve ne halde olduğunu da bilmiyordum. Bu bilinmezlik gerçekten çok yorucu ve can yakıcıydı. Belki onu göremeyecektim bir daha bu dünyada ve onu üzdüğüm, kırdığım, yorduğum için öyle pişmandım ki.
O an bir karar verdim. Daha fazla gitmeyecektim Uluç'un üstüne. O demek ki bensiz daha rahat edecekti. Bensiz hayatı daha dertsiz, acısız olacaktı ve ben onun için her şeyi yapmaya hazırdım. Kendi canımın yanmasını hiçe sayacaktım ve onun mutluluğu için uğraşacaktım. Görevden döndüğü gün ona vazgeçtiğimi, boşanabileceğimizi hatta Batın'ı bile beklemememiz gerektiğini söyleyecektim. Hemen boşanalım diyecektim.
Canım çok yanacaktı, biliyorum. Ama Allah dayanma gücü de verirdi. O insana kaldıramayacağından fazla yük yüklemezdi. Eğer kaderimizde ayrılık varsa kalkabilirdim altından. Zor olacaktı, belki o yükün altında ezileceğimi hissedecektim ama ayakta duracaktım. Güçlü olacaktım.
Daha önce yıllar boyu yalnızdım zaten. Yine aynısı olacaktı daha zor hâliyle.
*
CEYHUN ULUÇ'TAN
Günler zorlu bir şekilde geçip gidiyordu. Aysima'nın sesini duymayalı beş gün olmuştu bu gün ve ben onun kıymetini ancak böyle anlayabilmiştim.
Meslek hayatım boyunca ilk kez görevim bu kadar ağır gelmişti küçük bir operasyon olmasına rağmen. İlk kez bir göreve kendimi verememiş aklım sürekli başka yerlere gitmişti. Göreve odaklanmak için iki kat fazla güç harcamıştım. Aklım sürekli Aysimadaydı. Gözümü kapattığım her an o canlanıyordu gözümde. Nasıl özlemiştim onu. Sesini, yüzünü, kokusunu, gülüşünü, gözlerini... her bir yerini ayrı ayrı özlemiştim.
Gerçi kokusunu duyabiliyordum çünkü çantama gizlice bir eşarbını koymuştum ama yavaş yavaş o da kokusunu yitiriyordu ayrıca yanımda olduğu gibi bir hissiyatı tam veremiyordu.
En son ayrılırken de dargın ayrılmıştık, daha doğrusu ben. Bir de bu eksiklik olunca özlem tüm hücrelerimde hissedilir olmuştu.
Biliyorum fazla gitmiştim üstüne ama onun da o gün söyledikleri dumura uğratmıştı beni. Onunla bir gelecek istemememi daha doğrusu isteyemememi onun geçmişte yaşadığı o olaya bağladığımı düşünmüştü. Evet o an kriz geçiriyordu ama zaten sorun da buydu. Demek ki derinlerde bir yerde böyle düşünüyordu.
Bu canımı öyle yakmıştı ki kabullenmemiştim.
Bilmiyorum belki de bu bahanemdi. Annem gibi olmasını istemiyordum ve onu kendimden uzak tutmalıydım. Belki de bunu bahane ediyordum.
Uzun zamandır karmaşıklık içindeyken onun o düşünce ve sözleri üzerine karar vermiştim, kesin ayrılacaktık. Benim hakkımda böyle düşünüyorsa benimle birlikte olmasına gerek yoktu karar vermiştim artık ta ki geçen güne kadar.
Beş gün önce Mardin'den Bitlis'e gitmekteydik uçakla. Ben ve tim tam takım hepimiz beraberdik. Herkes kendi arasında muhabbete dalmış konuşuyordu bense tabi ki Aysima'yı düşünmekteydim.
Bir an herkesin sesinin kesilmiş olduğunu fark edince onlarla döndürdüm bakışlarımı. Onların ise gözleri benim üzerimdeydi. “Ne oldu hayırdır ne bakıyorsunuz?”
Geveze Seyit hiç beklemeden atıldı. "Valla komutanım daldınız gittiniz derin denizlere. Asıl size sormalı, siz neye daldınız?"
"A a bu da soru mu Seyit? Adam daha evleneli şunun şurasında ne kadar oldu, tazecik karısını bıraktı geldi kimi düşünecek?"
Hepsi hep bir ağızdan gülmeye başlayınca ters bir bakış attım. Aysima'yı düşünüyordum doğruydu ama onların düşündükleri gibi değildi. “Kerim sen de bu gevezeyle takıla takıla geveze oldun iyice.”
"Estağfurullah komutanım. Kimse Seyit gibi olamaz."
"Ne varmış benim halimde. Gülmeyin o zaman bundan sonra benim yaptığım espriye, şakaya."
“Yeter tamam vız vız konuşup durma. Yanık hadi sen bir türkü söyle de kulaklarımızın pası silinsin.”
İlyas nam-ı diyer Yanık lakabından da anlaşılacağı gibi güzel türküler söylerdi. Sesi insanın içini yakardı. Kimi zaman coşturur, kimi zaman güldür kimi zaman utanmasa ağlatırdı.
"Sazım yok ama komutanım."
“Olsun sen söyle yine de. Özledik sesini.”
"Emredersiniz komutanım." İlk cümleyle başlar başlamaz yüreğim de aklımda sevdiceğime akıverdi.
Gayrı dayanamam ben bu hasrete.
Ya beni de götür, ya sen de gitme.
Ateşin aşkına canım yakma çıramı.
Ya beni de götür ya sen de gitme.
Nasıl dayanacaktım, nasıl dayanacaktı? Ben alışmıştım ayrılıklara, geride bırakılmayı da iyi bilirdim geride bırakmayı da. Ya Aysima, o da alışmıştı ayrılıklara ama ilk kez bağlanmıştı birine. İlk kez güvenmişti, ilk kez sevmişti. Beni sevmişti. Ya şimdi ben onu bırakırsam o bu acıya nasıl dayanırdı. İlk kez ayrılacaktı güvendiği, sevdiği birinden. Bu acının altında ezilirdi.
Yar bağrıma koydu kızgın dağları,
Viran etti mor sümbüllü bağları.
Sevdiğim geçiyor gençlik çağları,
Ya beni de götür ya sen de gitme.
Eğer vazgeçersem asıl o zaman dağlanacaktı yüreği. Viran olurdu kalbi.
Ya ben, evet ben alışığım ama Aysima'dan ayrılmaya alışık değildim ki. Onun aşkı başka şeye benzemiyordu ki. Onsuz nasıl dayanacaktım. Onsuzluğu kaldırabilir miydi kalbim?
Ya pişmanlık, ya pişman olursam? Ya şehit düşemezsem. Şehit düşmeden geldiğim her görevden sonra pişmanlık duymayacak mıydım? Duyacaktım. Kendimi ondan, onu da kendimden mahrum ettiğim için ömrüm boyunca pişman olacaktım, belki de kendimden nefret edecektim.
Kafam karışıyordu sürekli. Şehit olursam onun canı yanacaktı ayrılıp da olmazsam ikimizin de canı yanacaktı. Arafta kalmıştım ve ne yapmalıyım bilmiyordum.
"Kardeşim, komutanım kulaklarımızın pasını sil dedi. Ciğerimizi söküp at demedi ki."
İlyas'a karşı haklı isyanını savuran Tayfun'du. Ciğerimizi yakmış ve beynimi allak bullak etmişti o gün İlyas.
Şimdi ise Bitlis'te misafir kaldığımız karargahın yatakhanesinde bunları düşünüyordum. Bu sabah görev bitmiş, bir kaç haini esir almıştık ve merkeze gelmiştik. Birkaç güne Bitlis'te işimiz bitecek ve İstanbul'a dönecektik.
Ne Aysima'yı ne de ablamları arayamamıştım. Arayıp iyi olduğumu haber etmek istiyordum ama bir şey engel oluyordu Aysima'yı aramama. Ablamı da arayamazdım eğer ararsam Aysima'ya söylerdi bu da hiç iyi olmazdı. Aysima onu düşünmediğimi düşünürdü.
Ama bilmiyordum ki onsuz geçecek birkaç gün daha bana kararımı verdirecekti. Aysima'ya giden yolu geçmişim sarmıştı, ben kendim kapatmıştım o yolu ama öyle olmayacaktı artık. O yolları bir bir aşacaktım, belki benim için can yakıcı olacaktı ama bu acı Aysimasız geçecek bir ömürden daha acılı olamazdı.
*
AYSİMA'DAN...
Bu gün tam bir hafta olmuştu Uluç'un sesini duymayalı. Hiçbir haber yoktu. İyi miyidi, kötü müydü, bir şey olmuş muydu, ne haldeydi? Hiçbir şey bilmiyordum ve bu durum öyle can yakıcıydı ki?
"Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir." diyor Özdemir Asaf. Ama ben bilmiyordum gelebilecek miydi ve insanın yüreğini acıtan da bu belirsizlikti.
Çok özlemiştim. Öyle ki aklımdan bir saniye çıkmıyordu. Yatağında uyuduğum için yavaş yavaş benim korkum bulaşıyordu yastıklara ve onun kokusunu yitiriyordu, artık geceleri dolabından bir kıyafetini alıp ona sarılarak uyuyordum. Sesini özlemiştim çok. Gözlerinin kahve tonunu, bakışlarındaki şefkati, dokunuşunun naifliğini... Her ayrıntısını ayrı ayrı...
Zor geçiyordu günler. Evden dışarı çıkmamıştım Yasemin ablardan geleliden beri. Zaten tek başıma çıkmaya korkuyordum. Çıksam da ne yapacaktım bilmiyorum.
Zamanı geçirmek için kendimi temizliğe vermiştim bu gün. Tüm odaları baştan sona silip süpürmüştüm. Her bir dolabı, çekmeceyi, pencereleri, yerleri temizlenmedik yer bırakmamıştım. Şimdi ise en son mutfak kalmıştı.
Telefondan karışık müzik açmıştım, temizlik yaparken bir şeyler dinlemek güzel oluyordu. Dolapları boşaltıp silmiştim ve şimdi son kalan bir kaç tabağı yerleştiriyordum. Derken en sevdiğim şarkılardan biri çalmaya başladı.
Şarkı ilerliyordu ki nakarat kısmını ben de söylemeye başladım.
"Unutmadım, nasıl unutur kalbim?
Alışmadım yokluğun cehennemim.
İsyanım hep özlemimden.
Ah bi' gelsen o gündür bayramım."
Unutmadım, nasıl unuturdum. Uluç'u asla unutamazdım ben. Onun yokluğuna alışmak, alışılmazdı. Ona olan isyanım, kabullenemeyişim onu sevdiğimdendi.
Kendimi şarkıya öyle kaptırmıştım ki hiçbir ses duymamıştım, kolumdan sertçe tutulup döndürülmemle bir çığlık attım. Gözlerim korkuyla açılırken karşımdaki adama bakakaldım.
Ne zaman, nasıl gelmişti?
"Sesin çok güzelmiş."
***
Herkese yeniden merhabalar.
Nasıldı yeni bölüm?
Müziklerle doluydu biraz.
En son sahnede gelen kim sizce?
Her an bir yerlerden Batın çıkacak diye korkuyorum.
Beğeni ve yorum yaparak destek olursanız çok sevinirim.
Gelecek bölüm görüşmek üzere 👋💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.54k Okunma |
80 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |