19. Bölüm

Bölüm 16-İyi ki Vardık

Gül Kelam
efgan1

Keyifli Okumalar🌹

***

 

“Aysima, Aysima.” Bedeninden ağır olan çantasıyla zorla yürürken kendine seslenilesiyle arkasını döndü kız. Okulun arka duvarına gizlenmiş sınıftan bir erkek ona sesleniyordu fısıltıyla.

 

“Efendim.” Sesi cılız ve kısıktı. Merak da etmişti neden seslendiğinden.

 

“Buraya gel.” Kaşlarını çattı önce, neden çağırıyordu bilmiyordu.

 

“Neden?” İsmini biliyordu, Hüseyin’di çağıran. Halbuki sınıfta çok konuşmazdı onunla.

 

“Gel bir şey göstereceğim.” Gitmek istemiyordu çünkü henüz insanlara alışmış değildi ama merak da ediyordu.

 

Ufak adımlarla ilerleyip temkinlice yaklaştı. “Noldu?” Duvarı aşınca Hüseyin’in tek olmadığını gördü. Sınıftan iki kişi daha vardı yanlarında.

 

Korkup bir adım gerilese de çoktan düşmüştü çocukların tuzağına. Kolundan tuttukları gibi aralarına alıp hırpalamaya başladılar küçük kızı. “Napıyosunuz durun!”

 

Ağlamaya başlarken ufak elleriyle kafasını korumaya çalıştı. Neden dövüldüğü hakkında hiçbir fikri yoktu.

 

Dakikalar içinde bitse de dövmeleri ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Çocuklar gitmiş yalnız başına kalmıştı.

 

Vücudu acımıyordu çok ama ruhu paramparçaydı yine.

 

Bitmiyordu, sevilmiyordu…

*

 

“Sesin çok güzelmiş.” Söylediği şeyi dahi algılamaya engel oluyordu zihnim, gerçekliğine inanmıyordum.

 

“U-Uluç.” Nasıl, ne zaman gelmişti? Hiç haber bile etmemişti ve ben daha bir süre gelmeyecek diye kuruyordum kafamda. “Sen ne zaman geldin?” Beynim gerçekten varlığını hissetmeye ihtiyaç mı duyduğundan bilmiyorum ellerimi omuzlarına yönlendirdi. Avuçlarımın altındaki sıcak bedeni hissederken yüzüme de gülümse yayıldığını hissedebiliyordum.

 

Ve… o an da bir şey oldu. Uluç da bana kendi varlığını kanıtlamak mı istiyordu bilmiyorum ama öyle bir şey yaptı ki varlığını hücrelerimde dahi hissedebildim.

 

Önce avuçlarıyla iki yanağımı tuttu, gözlerime en anlamlı bir ifadeyle baktı ve sıcak dudaklarını dudaklarımın üzerine konduruverdi. Dudaklarını hissettiğim an itibariyle beynim uyuştu sanki. Dudaklarımın üzeri karıncalanıyor ve tüm vücudum tarif edemeyeceğim bir hisle bürünüyordu.

 

Gözlerimin hangi ara kapandığını dahi bilmiyorum, parmaklarım üzerindeki kıyafeti sıkıyor. Eğer tutunmasam düşeceğimi hissediyorum.

 

Bedenim arkamdaki tezgaha doğru gerilerken hala dudaklarımın üzerinde olan Uluç da benimle birlikte üzerime doğru eğiliyordu.

 

Duruyordu öylece, duruyordum öylece. Öpmüyordu, sanki sadece dokunuyordu dudakları dudaklarıma ama bu bile her bir yanımın kavrulmasına sebep oluyordu.

 

Zaman algımı an itibariyle yitirdiğimden ölçemediğim bir zaman sonra dudaklarımdaki baskı yavaşça azaldı ve ardından üzerimdeki ağırlık da hafifledi. Gözlerimi açabilmeyi akıl ederken yavaşça araladım ve Uluç’un şaşkın ve tedirgin kahve gözleriyle karşılaştım. Ellerim hala omuzlarına tutunduğu için çok fazla geriye çekilememişti.

 

“Ben…” Yaptığına inanamayarak bakıyordu. Parmaklarım gevşerken o da birkaç adım geriye gitti. “Aysima ben… ben özür dilerim.”

 

Özür?

Zihnim hala algılayabilmiş değildi olanları.

 

“Ben çok özür dilerim, ben engel olamadım kendime. Bir anda-”

 

“Uluç, sen… Sen beni öptün.” Sesimi kendim bile zor duyuyordum ve öylesine şaşkındım ki.

 

“Özür dilerim.” Çok tedirgindi, bakışlarını benden çekmiş etrafta dolandırıyordu aceleyle. Benim için endişeliydi, anlıyordum. Ben, Uluç’tan başka bir erkeğin hatta bırakın erkeği kadınların bile dokunuşundan rahatsız olurken o beni öpüştü ve o ne kadar rahatsız olduğumu biliyordu. “Özür dilerim Aysima.”

 

Karmakarışık duygular içindeydim ama hissettiğim ey ne korku, ne tiksinti ne de endişeydi. Tuhaf hissediyordum ama kötü hissetmiyordum ve bu çok ama çok tuhaftı.

 

Okulun bahçesine beni öpen adamı hatırlıyorum ve sonrasına bana olanları. Ve şimdi, az önce olanları düşünüyorum ve ikisinin bambaşka şeyler olduğunu fark ediyorum. Teorikte aynıydı ama yaşadığım duygular bambaşkaydı. O adamın hissettirdikleri ve Uluç’un hissettirdikleri kesinlikle aynı değildi.

 

Bir adım atıp Uluç’un tam karşısında durdum. Titreyen ellerimi yanağına çıkarıp bana bakmasını sağladım. “Sen beni öptün… Uluç sen…” yüzünün her bir ayrıntısına bakarken nefesim kesik kesikti. “Bu… sen beni…” beni kabul mu etmişti?

 

Öpmüştü beni ve bundan ne anlamlıydım ben? Daha giderken beni kabullenemezken, benden uzak durmaya adeta yeminliyken bu öpücük neyi ifade ediyordu?

 

Düşüncesi bile mutlu olmama sebep olurken gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum. Yanağındaki elimi sakallarında gezdirip okşadım. Bedenim ayak parmaklarımın üzerinde havalandığındaysa dudaklarımı gamzesinin üzerine kondurdum.

 

Dudaklarım… alev topuydu sanki.

 

İçimde heyecan, sevinç, mutluluk, tatlı bir utanç her bir güzel duygu yeşeriyordu. Kalbimin göğüs kafesime sığamadığını hissediyordum.

 

Geri çekilip topuklarımın üzerine durduktan sonra Uluç’a baktım, o ise tedirginliği bırakmış saf bir şaşkınlıkla bakıyordu.

 

“Sen… az önce beni öptün.” Şaşırıyordu. Sanki kendisi beklenilen bir şey yapmış gibi benim öpüşüme şaşırıyordu.

 

Usulca başımı sallayabildim sadece. Uluç yüzünde muazzam bir gülümseme oluşturup beni kendine çekti. Ellerim anında beline dolanırken başımı göğsüne yasladım, kokusunu ciğerlerime hapsediyordum. Bu kokuyu canlı canlı hissetmek bile öyle büyük bir nimetmiş ki...

 

Her ne kadar şu an inanılır gibi gelmese de merak da içimi kaplıyordu. “Sen, az önce... Beni kabullendin demek miydi bu?”

 

Derin bir nefes çekip dudaklarını saçlarıma kondurdu. “Öpüşüm yeterli gelir demiştim anlamana ama istersen bir kez daha öpebilirim idrak edebilmen için.”

 

Mutlulukla derin bir nefes alırken göğsüne daha da gömdüm kendimi. Kokusu içime girdikçe daha da fark edilir olmuştu özlemi. Az önce sevinçle dolan gözlerim kavuşmanın vermiş olduğu hüzünlü mutlulukla birlikte akmaya başladı.

 

Uluç ağladığım hemen anlayıp omuzlarımdan tutarak geri çekti göğsünden yüzümü. Gözlerini suratımda dolandırıp endişeyle konuştu. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun? Seni üzecek bir şey mi yaptım? Eğer sorun iznini almadan öpmüş olmamsa gerçekten özür dilerim. Ben bir an düşünemedim yaşadığın-”

 

“Hayır ondan değil. Ben, ben sadece seni çok özledim Uluç.” Göz yaşlarım akmaya devam ederken yeniden dayandım göğsüne. Uluç ise daha sıkı sarılıp saçlarıma yeniden öpücük kondurdu. “Hadi gel, içeri geçelim.”

 

Beraber salona geçip oturduk. Tabi ki Uluç bedenimi kolları arasına alınca ben de anında başımı koydum omzuna.

 

Bir süre hiçbir şey düşünmeden ona sarılmanın keyfini çıkardım sadece. Hiç ama hiç ayrılasım yoktu kucağından ama merak ettiğim bir sürü de şey vardı. “Sen…” başımı zoraki bir şekilde göğsünden ayırıp gözlerine odaklandım. “Beni kabullenebildin mi gerçekten? Yani nasıl oldu bu?” inanamıyordum çünkü asla fikri değişecek gibi değildi ve ben vazgeçmenin eşiğindeydim artık.

 

“Sen benim hayatımda tahmin ettiğimden bile daha önemliymişsin Aysima. Sen benim hayatımın merkezine oturmuşsun hiç kalkmamak üzere. Bu kısacık ayrılık bana bunu öyle bir gösterdi ki.” Elini yanağıma koyup okşadı. “Ben senden istesem bile vazgeçemem artık.”

 

Yıllardır sevgiye aç ruhum bu sözlerle zevkin doruklarını yaşıyordu. Biri tarafından hele ki Uluç tarafından kabul görülmek, benimsenmek yaşayabileceğim en tatlı ve güçlü zevkti.

 

Bu açlık, sevgiye duyduğum açlık canımı yakıyordu da. Hiç kimse ama hiç kimse bu kadar sevgisiz bir hayat yaşamamalıydı. Yeniden ağlayacağımı hissedince hemen geri Uluç’un göğsüne sokuldum. “Biliyor musun, eğer beni kabullenmeseydin daha fazla üzerine gelmeyecektim.”

 

“Nasıl yani?” Elleri saçlarımda usul usul dolanırken gözlerimi kapattım biraz. “Seni çok fazla sıktığımı düşünmüştüm ve sen görevden gelince sana boşanalım diyecektim.”

 

Saçlarımdaki elleri bir süre durakladıktan sonra sıkıca sarılıp başıma öpücük konurdu. “Özür dilerim seni bu kadar beklettiğim için. Teşekkür ederim beni bu kadar beklediğin için.”

 

Bir süre daha hiçbir şey konuşmadan sadece varlığımızın tadını çıkardık. Kokusu… muhteşemdi. Direkt kaynağından soluduğum bu koku her şeye bedeldi.

 

Dakikalar sonra başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Aç mısın, bir şeyler hazırlayayım mı?” Başını iki yana sallayıp ellerimi tutu. Her birine de öpücükler armağan etmeyi de ihmal etmedi. “Değilim, hem gitmem lazım birazdan; zamanımı senle geçireyim.”

 

Kaşlarım çatılırken nereye gideceğini anlayamadım. “Nere gidiyorsun?”

 

“İşlerim ta bitmedi, onları halletmem lazım.”

 

“İşlerini bitirmeden mi geldin, neden?” Ben görevi bitmiş sanıyordum, acaba İstanbul’da bir işi mi vardı. “Seni görmem lazımdı çünkü. Görmezsem dayanamayacaktım ama merak etme üç gün sonra geleceğim.”

 

“Ne zaman gideceksin.” Kolunu kaldırıp bileğindeki saati kontrol etti. “Bir saat sonra.”

 

“Ama daha yeni geldin.” Onunla ilk defa bu kadar ayrı kalıyordum evlendiğimizden beri, şu bir saat bana yetmiyordu elbette. “Bu kadar bile kalmamam gerekiyordu ama… neyse gel şöyle.” Kollarını açıp göğsüne yerleşmemi bekleyince hiç bekletmeden sokuldum.

 

Bir süre sessizlik olurken bu huzuru bozmaya yeminliymişim gibi kullandım kelimelerimi. “Hâlâ korkuyorsun.” Soru değildi, hissettiğim şeyleri doğrudan söylemekti bu. “Korkuyorum.”

 

“Annen gibi olmayacağımı biliyorsun.” Aslında biliyor ve inanıyordu öyle olmayacağıma ama içinde bir yerlerde kabullenmeyen bir taraflar da vardı. “Bu hemen kabullenilebilecek bir şey değil.”

 

Sıkıntıyla aldığı nefesle başım da inip kalkarken devam etti. “Neyse sen onu bunu boş ver. Ben yokken bir şeyler oldu mu?”

 

“Ne gib?” aptal değildim, biliyordum neyi sorduğunu am anlamamazlıktan gelebilirdim. “Neyden bahsettiğimi biliyorsun. O şerefsiz bir şey yapmadı değil mi?”

 

Yalan söylemek niyetinde değildim, eğer yeniden dönecek olmasaydı söylemezdim de ama geri gidecekti; aklının burada kalmasını istemiyordum. “Ne olsun ki, olmadı. Bekliyor hâlâ.” İyice yalan profesörü olmuştum, hayatım yalan üzerine ilerliyordu.

 

Gerçekten inandı mı yoksa üstüme mi gitmek istemedi bilmiyorum sorgulamadı Uluç. O dakikalardan sonra sadece birbirimize odaklandık ve kısacık bir zaman da olsa varlığımızın tadını çıkarmaya çalıştık.

 

Söylediği gibi bir saat sonra ayrılmıştı evden ve bu defa havaalanına gitmeme müsaade etmemişti, sadece asansöre binen kadar arkasından bakabilmiştim.

Araya mesafe girdiği için içim biraz buruk olsa da uzun bir zamanın ardından ilk kez kendimi bu kadar rahat hissediyordum. Uluç beni kabullenmişti ve bu kelimelere dökemeyeceğim kadar muhteşem bir duyguydu. Bundan sonra her şey daha kolay olacaktı, inşallah.

***

 

Aradan geçen iki gün diğer günlere nazaran çok daha iyiydi çünkü Uluç’la az da olsa vakit geçirebilmiştim dahası yarın geri dönecekti ve ben bundan dolayı çok mutluydum. Bu süreçte sadece mesajlaşabilmiştik ve ben havaalanında yaşanan olaydan dolayı dışarı çıkmamıştım yine. Batından herhangi bir ses seda yoktu ama o zaten her şeyi ansızın yapıyordu.

 

Kahve kupamdan bir yudum alıp masaya bırakırken elimdeki kitabı okumaya devam ettim. Aklımı Batın ve onu çağrıştırabilecek her şeyden uzak tutmak istediğim için araştırmalara ara vermiştim bir süre, Mücahit Komutanın anlayış göstereceğine inanıyordum. Yine Batın’dan korktuğumdan dolayı geceleri uyumuyordum da çünkü bir şey olursa uykuda yakalanmak istemiyordum. Neyse ki bünyem buna eskiden beri alışıktı.

 

Dakikalar sonra işaret parmağımı okuduğum sayfaya sıkıştırıp kitabın kapağını kapattım ve kahvemden bir yudum almıştım ki kulağıma ulaşan sesler ile bir an kalakaldım. Ben az önce mutluyum mu demiştim?

 

Sakin hareketlerle kitabı ve kupayı orta sehpaya bırakıp yavaşça ayaklandım. Parmaklarımın ucuyla salondan sıvışıp Uluç’un yatak odasına kadar ilerledim. Uyumadığım sürece her yerin aydınlık olmasını sağladığım için açık olan koridorun ışığıyla kapı kolunun oynadığı rahatça görülebiliyordu, ben yine tehlikedeydim.

 

Uluç’un odasına girip kapıyı sessizce kilitledim. Hiç vakit kaybetmeden Gamze Hanım’ı aradım. Telefon elinde miydi bilmiyorum ilk çalışta açmııştı telefonu.

 

“Alo Aysi-“

 

“Gamze Hanım eve biri giriyor, yardım edin.” Ne kadar sakin de kalmaya çalışsam korkum sesime yansımıştı öyle ki titriyordu bedenimle birlikte sesim de. Dışardakiler duymasın diye fısıltıyla konuşsam da karşımdaki kadın anlayabilmişti kelimelerimi.

 

“Tamam, korkmayın.” Hareket sesleri geliyordu arkadan. “İyice saklanın ben birazdan ordayım tamam mı, korkmayın sakın.” Hemen ardından kulağıma telefon kapanma sesi gelirken korkmamak elde değildi. Adamlar bir kaç metre ötemdeydi ve benim savunmasızca beklemekten başka çarem yoktu.

 

Telefonumu cebime koyup yatağın yanındaki çekmecenin üzerinde bulunan bıçağı aldım elime. Her ihtimale karşı günlerdir bir bıçak ile uyuyordum ve bunu kullanmamak için dua ediyordum. Umarım kullanmama gerek kalmaz, Gamze Hanı bir an önce gelirdi.

 

Elimde bıçakla odanın içindeki banyoya girip orayı da kilitledim, uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşmalıydım.

 

Aradan ne kadar vakit geçmişti bilmiyorum, elimde bıçak beklemekteydim. Paranoyak olup acaba yanıldım mı diye düşünürken odanın kapısının sertçe açılaması sesi ulaştı kulaklarıma. Atacağım çığlı son anda bastırdığımda zangır zangır titriyordu bedenim.

 

 

Aradan ne kadar vakit geçmişti bilmiyorum, elimde bıçak beklemekteydim. Paronyak olup acaba yanıldım mı diye düşünürken odanın kapısının sertçe açılaması sesi ulaştı kulaklarıma.

 

Korkuyla tüm bedenim titrerken banyonun en dip köşesine iliştim. Gözüm kapıdan ayrılmıyor her an tetikte bekliyordum. Bu kez banyonun kapı kolu da oynamaya başlayınca ikinci defa atacağım çığlığı sol elimle ağzımı kapayarak engelledim ama elbette burada olduğumu anlayacaklardı.

 

Kapı sanırsam omuz darbeleriyle açılmaya zorlanıyordu ve ben çok korkuyordum, Gamze Hanım gelmezse ne olacaktı? Korkuyla yerimde titrerken bacaklarım da titremeye başladı. Artık kalbim yaşam mücadelesi vermekten yorulmuştu ama yine de hızlı hızlı atmaya devam ediyordu.

 

Aklıma en son evimdeyken yaşadıklarım geliyordu sürekli. Uluç tam zamanında yetişmişti yoksa çok kötü şeyler olacaktı o gün.

O anlar aklıma geldikçe ağlamak geliyordu içimden ama şu an ağlamanın sırası değildi. Zaten korkudan elim ayağım titriyordu. Eğer içeri girerlerse nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum bu halde.

 

Son omuz darbesinden sonra gürültüler gelmeye başladı dışardan. Sesler boğuk geldiği için anlamasam da Gamze Hanım'ın geldiğini anlamıştım. İçimde küçük bir rahatlama oluşsa da korkudan hâlâ yerimden kıpırdayamıyordum.

 

Gürültüler gittikçe artıyordu. Gamze Hanım yalnız değildi muhtemelen.

Bense yerimde hâlâ buz kesilmiş kapıya bakıyordum. Bu kadar korku artık fazla gelmeye başlamıştı. Günlerdir zaten diken üstündeydim hep. Daha bir hafta kadar önce kaçırılmaya çalışılmıştım. Aylardır Batın'ın tehditleri zaten yetiyordu. Şimdi yine yeniden karşı karşıyaydım kaçırılma tehdidiyle.

 

Silah patlama sesi ulaşınca kulaklarıma az önce atamadığım çığlığı koyverdim bu defa büyük bir haykırışla. Haykırışlarımla bir kez daha ve bir kez daha o patlama sesi karıştı.

 

Elimin gevşemesiyle bıçak kayıp yere düştü. Tüm bedenim titriyordu, adım atacak güç bulamıyordum kendimde.

 

Bıçağın yere düşmesinin ardından çok geçmeden titreyen bedenim de yere yığıldı. Duvar dibine sinip başımı dizlerimin ve kollarımın arasına aldım.

Öyle korkuyordum ki iliklerimde hissediyordum bunu. Dışarda ne olduğundan bir haberdim ama bir o kadar da kötü şeylerin olduğunu biliyordum.

 

Silahı kim kullanmıştı? O adamların silahı mıydı yoksa polislerin mi? Vurulan var mıydı? Polislere bir şey olmuş muydu? Hiçbir şey bilmiyor ve korkuyla zangır zangır titriyordum.

 

Yavaştan gürültüler azalmış silah sesleri kesilmişti ki banyo kapısı yeniden açılmaya çalışıldı. Korkudan nefesim dahi kesilirken kapının ardındakinin o adamlardan biri olacak olma ihtimali korkumu mümkünmüş gibi katlıyordu. Zaten zirvelerde yaşadığımı hissediyordum bu berbat duyguyu, daha fazlasını nasıl hissedebiliyordum ki?

 

Kapı bir süre açılmak için zorlandı ama açılmayınca ardından bir ses geldi ve bu ses göz yaşlarımın akmasına sebep oldu. İçimi hem ferahlatıyor hem de haykırışlara boğulmama sebep oluyordu.

 

O gelmişti. Yuvam bildiğim, ağlayabildiğim, sevebildiğim tek insan; Uluç’um gelmişti

 

“Aysima, benim güzelim korkma. Hadi aç kapıyı.”

 

Duyduğum ses içimde bir şeylerin gevşemesine neden olurken ağzımdan da bir hıçkırık koparttı.

Kapıyı açmamı istiyordu ama benim yerimden kalkacak halim yoktu. Ellerim dizlerimi sarmış şekilde istemsiz bir ileri bir geri sallanıyordum ama ayağa kalkma gücünü bulamıyordum, bedenim kaskatı kesilmişti sanki. “Aysima'm, benim Uluç. Lütfen hadi aç kapıyı. Kimse yok, hadi aç.”

 

“U-Uluç.” Sesimi kendim dahi zor duyarken Uluç'un duyduğundan emin değildim. Gözlerimi kapıya sabitlemiş şekilde öylece duruyordum yerimde.

 

“Güzelim beni dinle. Kapıyı kıracağım, arkasındaysan çekil tamam mı? Benim Uluç sakın korkma. Çekil arkadaysan, kıracağım şimdi.” Bir müddet bekledi arkasında ola ihtimalime karşı. Saniyeler sonra kapı duvara çarparak hızla açılırken istemsiz dudaklarımdan da bir çığlık daha koptu. Biliyordum, kapıyı açan oydu ama yine de korkuyordum.

 

“Aysima!” Uluç koşarcasına yanıma gelip önümde diz çökeren sıkıca sarıldı bedenime. Ben hâlâ aynı şekilde duruyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. “U-Uluç!”

 

Sesim ağlamaktan kesik kesik çıkıyor göz yaşlarım üzerini ıslatıyordu. “Tamam güzelim geçti, geçti yok bir şey. Ben buradayım, gittiler. Kimse yok, korkma bir tanem.”

 

“Çok korktum, beni götürecekler sandım.” Fena bir haldeydim ve unu düşünecek değildim. “Korkma ay yüzlüm. Ben yanındayım, hiçbir şey olmadı ve olmayacak.”

 

Kollarımı dizlerimden çözüp Uluç'un bedenine doladım. Sanki ondan ayrılınca beni alıp götüreceklermiş gibi her geçen saniye daha da sıkı sarılıyordum. Tabi eş zamanlı olarak ağlamam da devam ediyordu.

 

Uluç ise sesiyle beni sakinleştirmeye çalışırken bir taraftan da örtümün üzerinden öpücüklerini bırakıyordu başıma. “Korkma bir tanem korkma. Hiçbir şey olmadı, güvendesin artık.”

 

Sayamadığım dakikalar boyunca o halde kaldık. Hüngür hüngür ağlıyor Uluç ise sıkıca sarılıyordu.

 

“Hadi gel, içeri geçelim.” Sesi olabildiğince yumuşaktı beni ürkütmekten endişelenir gibi. Yumuşak dokunuşundan ve sıcacık kucağından asla ayrılmak istemiyordum ve bunu yapacak güç de yoktu zaten üstümde.

 

Başımı zorla omzundan kaldırıp gözlerine baktım. Gözlerim kahvelerine değince yeniden boşalmaya başladı gözyaşlarım. Başımı bu defa boynuna gömüp akıttım yaşlarımı.

 

Yerden kalkamayacağımı anlamış olacak ki zorla bedenini tutuşumdan kurtardı ve beni kucağına alıp banyodan çıktı. Kollarımı boynuna sarmaladığımdan ötürü yatağa kucağında benle birlikte oturmuştu.

 

Başımı zorla çenemden tutup kaldırınca yüzüne bakmak zorunda kaldım. Kucağından indirip yatağa oturttu bedenimi ve kendimi ölesiye savunmasız hissettim, üzerimden adrenali atabilmiş değildim asla.

 

Bana doğru dönüp yanaklarımı avuçları arasına aldıktan sonra gözyaşlarımı temizlemeye çalıştı ama temizlendikçe yenisi gelmesi uzun sürmüyordu, korkuyordum hâlâ az önce olabilme ihtimali olan şeylerden.

 

Yüzünü yüzüme yaklaştırıp alnıma sıkı bir öpücük kondurdu. Ardından çekilip yeniden gözlerime dikti gözlerini. “Bana bak güzel gözlüm, geçti. Kimse bir şey yapamadı ve yapamayacak da, korkma lütfen. Ben buradayım, yanındayım.” Yanaklarımı avuçlamış gözlerine bakmam için ısarr ediyordu.

 

“Çok korktum ama. Silah sesleri vardı hep. Götüreceklerdi beni. Bu defa başaracaklardı Uluç. Ya götürselerdi, ne yapardım o zaman.” Salya sümük ağlıyordum resmen dediklerimi anlayıp anlamadığını umursamayarak.

 

“Ama götüremediler değil mi; buradasın, evimizdeyiz, güvendesin.” Yeniden alnımı öptükten sonra başımı göğsüne yasladı. Kolları omuzlarımı örterken ben de sarıldım. Kokusunu çekip sakinleşmeye çalışıyordum.

 

Bir müddet sonra Gamze Hanım'ın küçük öksürüğü ile zorla toparlamaya çalıştım kendimi. Çok güçsüz ve zavallı görünüyordum muhtemelen. "Kusura bakmayın, rahatsız etmek istemezdim ama nasılsınız Aysima Hanım?"

 

Yanaklarımdaki göz yaşlarımı temizleyip başımı salladım olumluca. “Teşekkür ederim, daha iyiyim.”

 

“Herhangi bir yerinizde bir şey yok değil mi? Hastaneye gidebiliriz.”

 

“Yok, sağ olun. Ben size nasıl teşekkür ederim bilmiyorum.” Sesim ağlamamdan dolayı boğuk çıkarken gözlerimin de kızarmış olduğuna hatta şiştiğine emindim.

 

"Estağfurullah, ben görevimi yaptım ayrıca size bir söz vermiştim."

 

“Yine de tam zamanında geldiniz, gelmeseydiniz kim bilir ne olacaktı.” Yeniden gözlerim dolarken bu defa ağlamamak için derin bir nefes çektim içime.

 

"Siz bilmiyordunuz ama günlerdir bu sokaktayım geceleri. Çok şükür ki bu gece de buradaydım. Diğer arkadaşlar gelmeden önce hızlandırmış oldum operasyonu." Bundan haberim yoktu söylediği gibi, olsaydı belki gecelerimi daha rahat geçirebilirdim ama yine de iyi olmuştu. Belki Gamze Hanımın varlığından rahtça uyur ve bu gün o adamlara uykumda rastlamış olabilirdim.

 

“Gerçekten mi, ben nasıl teşekkür edebilirim size? Hiç bilmiyordum buralarda olduğunuzu.”

 

"Önemli değil bunlar.” Topladığı saçından çıkmış olan bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırırken etrafı kontrol etti gözleriyle. “Her neyse ben sizi daha fazla meşgul etmeyeyim zor bir gece geçirdiniz yatın dinlenin. Ama sabah ifade vermeniz için sizi bekliyor olacağım. Bu adamlardan bir şeyler öğrenebiliriz."

 

“Tabi geliriz inşallah.” Yerimden kalkacakken elleriyle durdurup kalkmama izin vermedi. "Ben çıkarım, kalkmayın yerinizden. Görüşürüz." Başka da bir şey demeden önce odadan sonrasında evden çıkmıştı.

 

Adamlara ne olmuştu; götürmüşler miydi, kaçmışlar mıydı bilmiyorum ama şu an bunu öğrenme niyetinde de değildim. Olabildiğince çabuk şekilde bu geceyi sonlandırmak istiyordum. “Beraber uyuyabilir miyiz?”

 

Ellerimi elleri arasında tutan Uluç’a baktım tüm içtenliğimle. Sorumlabir müddet takılı kaldı bakışları. Bir cevap vermedi. Saniyeler geçerken hala cevap vermeyince “Uluç?” diyerek telaffuz ettim ismini.

 

Transtan çıkar gibi gözlerini kırpıştırdı. “Özür dilerim.” dedi içimi acıtan bir tonlamayla. “Neden, istemiyor musun?”

 

Başını hızla iki yana sallayıp ayaklandı hemen. “Hayır yani uyuyalım, bundan sonra hep beraberiz. Gel uzan hadi.”

 

Davranışına bir anlam vermesem de adımlarına uyup yatağa ilerledim. Başımdaki örtüyü çıkarınca saçlarımı da çözdü. Telefonumu da cebimden çıkarıp çekmeceye koyduktan sonra beni yatırıp kendisi önce dolabına yöneldi. Temiz bir eşofman ve tişört çıkartıp banyoya girdi. Bir kaç dakika geçtikten sonra üzeri değişmiş şekilde odaya dönmüştü, kendisi gece lambasıyla uyumasa bile benim için abajuru yakıp ışığı kapattı ve hiç oyalanmadan yatağa geçip beni kendine çekerken ben de anında cenin pozisyonuna gelip başımı boynuna gömdüm.

 

Olanlardan ötürü istemsiz akıyordu gözyaşlarım. Çok korkmuştum gerçekten. Bu kadar şey öyle ağır geliyordu ki artık.

Bazen acaba ben mi çok zayıfım da güçsüz düşüyorum diye düşünüyordum ama bu yaşadıklarımın da kolay şeyler olmadığını biliyordum.

 

Benim acılarım bir kaç aylık şeyler değildi. Acılarla geçireceğim bir eve doğmuştum. Kötü kızların ve yöneticinin olduğu bir yetimhaneye düşmüştüm. Daha küçük sayılacak bir yaştayken dört kişi tarafından tecavüze uğramıştım. Anne olamayacağımı öğrenmiştim. Hiçbir zaman birileri tarafından sevilmemiştim ya da onları ben kendim uzaklaştırmıştım.

 

Sonra Batın girmişti hayatıma kendimi tam da toparlıyorum dediğim anlarda. Hayatımı tam kabullendim, yalnızlığıma alıştım derken hayatımı alt üst etmişti. İki kez kaçırılmıştım, kaç kez kaçırılma tehlikesi atlatmıştım, onun adamı tarafından yeniden tecavüze uğrayacaktım neredeyse. Sürekli tehditlerini duyuyordum. Daha da kötüsü bundan sonra mutlu olacağımın garantisi de yoktu aksine ağır şeyler yaşayacağıma dair olan ihtimaller daha büyüktü.

 

Bu yaşadığım şeyler az, kolay şeyler değildi. Yirmi dört yıllık hayatım, koca bir acı üzerine kurulmuştu. Uluç dışında mutluluk görmemiştim ki ben. Onu dışında sevilmemiştim ki.

 

Ben güçsüz değildim, yaşadıklarım ağırdı. Bu ağırlığı da ağlayarak atmak istiyordum ne kadar pek bir işe yaramasa da.

 

Dakikalar geçerken ne kadar konuşmak istemediğimi söylesem de kendime Uluç’un ne den erken geldiğini merak etmeden duramıyordum. “Sen yarın gelecektin hani?”

 

Saçlarımı okşayan eli biraz durdu. “Öyleydi ama öyle olmadı, sürpriz yapmak istemiştim.”

 

“Bozuldu sürprizin.”

 

“Önemli değil, uyu hadi.” Daha başka bir şey sormadan zorla kapattım gözlerimi, uyumalı ve düşüncelerden uzaklaşmalıydım.

 

CEYHUN ULUÇ'TAN

 

Sabahtan beri öyle mutluydum ki anlatamazdım bu mutluluğu. İlk kez görevimin bu kadar çabuk bitmesine seviniyordum. Normalde aylarca süren görevden bile dönerken içimde böyle bir mutluluk olmazken şimdi on-on beş günlük bir görevden havalara uçarak ayrılacaktım.

 

Bir kaç saat önce tüm işlerimizi halletmiştik ve uçağa binmiştik. Aysima yarın geleceğimi sanıyordu ama ona sürpriz yapacaktım. Biraz geç varacaktım eve ama olsundu. Bir an önce ay yüzünü görmek istiyordum.

 

Havaalanına indiğimizde saat gece yarısına gelmişti. Diğerlerinden ayrılıp bir taksiye bindim. Taksi gece olduğu için hızlı ilerlese de sanki yavaş gidiyorduk. Hemen varmak istiyordum eve.

 

Fakat eve geldiğimde görmek istediğim ve beklediğim manzara bu değildi. Evimde, benim evimde karımı götüreceklerdi. Ben bir an önce yanına gidebilmek için uğraşırken onlar benim elimden onu alacaklardı. Gamze hanım ve ekip bir kaç dakika geç gelseydi belki de kaybedecektim onu.

 

Dairimizin kapısını açık görünce yüreğime düşen korku ve endişe anlatılamaz bir şeydi. Ardından duyduğum silah sesleri yerimde donup kalmama sebep olmuştu. Ben ki yıllardır silah seslerinin, kurşunların arasında yaşıyordum, bir kaç el ateş beni korkutmamalıydı ama şimdi en derinlerimde hissediyordum korkuyu.

 

Bu korku kaybetme korkusuydu. Ben bir kez daha bu acıyı yaşamaktan ölesiye korkuyordum. Kucağımda bir sevdiğimin daha kanlı bedenini tutmak istemiyordum. Bir sevdiğimi daha cansız görmek istemiyordum.

 

Son bir silah patlamasıyla donakalan bedenim irkilince hızla girdim kapından içeri. Koridorda bir kaç polis beni görünce anında silahlarını doğrulttular ama bana engel olamazlardı. "Olduğun yerde kal, derhal!"

 

“Karım, Asyima nerde?! Aysima!!” Deli gibi mutfağa, Aysima'nın odasına, kurduğu çalışma odasına girip çıkarken benim odamdan kolundan yaralanmış bir adamla Gamze Hanım çıktı.

 

“Aysima nerde!” beni gördüğüne şaşırsa da şaşkınlığını bırakıp odamı gösterdi "İçeride, banyoda sanırım. Çabuk gidin yanına."

 

O an yerde bacağından vurulmuş adamı fark ettim. Ama ne onula ne de diğer şerefsizlerle uğraşacak zamanda değildim. Hızla odama girip banyonun kapısını açmaya çalıştım ardından tıklattım ama açmıyordu Aysima.

 

Ne kadar onunla konuşsam da zarar görmüş olmasından, en iyi ihtimalle bayılmış olmasından ödüm kopuyordu.

 

Korkudan ellerim titrerken bir kaç kez daha seslendim ama yine cevap gelmeyince kapıyı kırıp girdim içeri. Gözlerimin ilk hedefi duvar dibinde korku ve titreyen bedeniyle duran Aysima olurken yanına ilerledim hızla.

 

Öyle çok korkmuştu ki vücudu tir tir titriyordu. Sakinleştirmeye çalışıyordum ama sakinleşemiyordu. Şükür ki beni tanıyordu bu defa ama sakinleşmesi zor görünüyordu.

 

Gözümün önüne olma ihtimali olan senaryolar geliyor kendimi daha da korkutuyordum. Ya gelmeselerdi o zaman ne yapardım ben?

Ben Ceyhun Uluç, hayatım boyunca yaşamadığım korkuyu yaşıyor ve taşıyordum artık. Aysima’yı, karımı kaybetmekten ödüm kopuyordu.

Gamze Hanım gittikten sonra beraber uyuyabilir miyiz diye sordu. Onu bu halde yalnız bırakacağımı nasıl düşünmüş olabilirdi ki?

 

Bunu ona benim düşündürmüş olmam kendimden yine ve yine nefret ettiriyordu. Ben onun hep yanında değildim. Ne geçmiş yıllarda yanındayım ne de bir kaç gün öncesine kadar.

 

Aklıma göreve gitmeden bir kaç gün önceki hali geldi o anlarda. O tam lavabodan çıktığı an ben de odamdan çıkmıştım. Orda o gördüğüm hâlini unutamazdım. Gözleri kıpkırmızıydı. Aynı zamanda şişmiş ve morarmıştı. Yüzü bir ölüye benziyordu.

 

O, o hale gelirken ben yoktum yanında. Sinirime yenik düşüp daha fazla canını yakmamak için evi terk edip gitmiştim. Kim bilir neler yaşamıştı o gece.

 

Daldığım düşünceden çıkmama sebep sesi çıkmasa da başını koyduğu göğsümde bile usul usul ağlayan karımdı. Hissediyordum ve hiçbir şey yapamıyordum sarılmaktan başka.

Yaşadıkları ve benim ona yaşattıklarım aklıma geldikçe kendimden dahi herkesten, ona bunları yaşatan herkesten nefret ediyordum. Halbuki onun tek ihtiyacı biraz merhamet ve sevgiydi. Ama herkes onu bunlardan mahrum bırakmıştı.

 

Düşüncelere öyle kaptırmıştım ki kendimi, Aysima'yı ne kadar sıktığımın farkında bile değildim. Onun sesiyle kendime gelirken gözlerime dikmiş olduğu kurban olduğum gözlerine baktım. “Uluç, iyi misin?”

 

Vicdan azabıydı…

 

“İyiyim bir şeyin yok değil mi?”

 

“Yok.” Abajurdan yansıyan ışıkla yüzünü incelerken az önce akıtmakta olduğu göz yaşını temizliyordu. En sonunda gözlerinde durdurdum gözlerimi. Öyle yorgun ve masumdular ki, bir bebek kadar masumdu. Çünkü orda bir yerlerden bebekliğini, çocukluğunu yaşayamayan küçük Aysima duruyordu. O masum kız hep oradaydı.

 

Hiçbir şey söylemeden birbirimize bakarken tekrardan doldu cennetten bir köşe gözleri. Dudakları titriyor ağlamamak için dişlerini sıkıyordu muhtemelen.

 

Sağ elimi yüzüne çıkarıp yanağını okşadım. Alnına bir öpücük bırakıp yeniden baktım gözlerine. “Ağla güzel gözlüm, atma içine. Hep bana ağla, benim göğsümde ağla. Çekinme benden.”

 

Ufak bir hıçkırık döküldü dudaklarından. Alnını göğsüme dayadı. “Çok zor geliyor artık Uluç. Canım çok yanıyor. Dayanamıyorum artık. Çok acıyor canım, çok. Bu hayat bana çok ağır geliyor.”

 

Sesi içimi darmaduman edip yakıyordu ama ben hiçbir şey yapamıyordum. Gözleri acının yuvasıyken sesi yılmışlığın tınısını taşıyordu. Onun acı dolu sesi benim yüreğime bir kor alev düşürüyordu.

Yaşadıkları hiç kolay şeyler değildi.

 

“Ben varım artık, yalnız değilsin ay yüzlüm. Ben senin yanındayım. Her derdine ben ortak olacağım. Her bir derdini beraber sırtlanacağız. Yalnız değilsin artık.” Onu bu halde görmek beni daha da kötü bir hale getiriyordu. İçinde bulunduğu sıkıntıdan onu çekip almak, tüm dertlerini tek dokunuşumla bitirmek istiyorum ama yapamıyordum ve yapamayışım kendime olan öfkemi artırıyordu.

 

“Özür dilerim.” Özrü kaşlarımı çatmama neden olurken dile getirdim merakımı. Özür dileyen o değil, ben olmalıydım. “Neden?”

 

“Seni hep derdimle karşılıyorum. Kaç ay oldu tanışalı seninle ama bir kez bile güldürmedim yüzünü. Hep derdime ortak ediyorum.” Söylediği şeyler öyle anlamsızdı ki benim için. Onun varlığı bile benim en büyük neşe kaynağımdı. Onun olmadığı bir hayat hayat değildi ki artık. Ben onun derdine dertlenmeyi bile seviyordum.

 

Saçlarını öpüp derin bir nefes çektim içime. Ciğerim onun kokusuyla bayram ediyordu. “Aysima'm, sen benim en büyük zenginliğimsin. Senin varlığın bile benim neşe kaynağım. Senin şu an benim yanımda olman bile beni dünyanın en mutlu adamı yapar. Bana bakar mısın?”

 

Başını yavaşça kaldırıp gözlerime baktı. Elimle yaşlarını silip devam ettim. “Sen benim hazinemsin. Sen benim sahip olduğum en büyük varlığımsın. Sen, benim karımsın. Bu bile tek başına beni dünyanın en zengin adamı yapıyor.”

 

Sol elini kaldırıp sakallarımı okşadı. Tek bir dokunuşu bile beni benden alıyordu. “Sen, benim tek varlığımsın Uluç. İyi ki varsın.”

 

Başını yakalaştırıp çenemi sakallarımın üzerinden öptü. Bir öpücük bu kadar yoğun bir hissiyat vermemeliydi ama bu öpüş onun, sevdiğim kadının öpücüğüydü.

Dudakları yavaşça geri çekilirken az önce kapladığı gözlerini açtı. Hızla başını göğsüme gömüp iyice sindi oraya.

 

Utandığı için dudaklarımda oluşacak minik tebessüme engel olamazken derin bir nefes çekip ben de saçlarından öptüm yeniden.

 

Sonrasında konuşmadan sadece sıkıca sarılıp birbirimizi sakinleştirmeye çalıştık. Aysima kısa bir süre sonra uykuya dalmıştı ama benim gözüme uyku girmiyordu çok yorgun olmama rağmen.

 

Az önce olanlardan ötürü gözlerimi kapatamıyordum. Olmamış şeyin korkusunu hâlâ taşıyordu yüreğim. Ya eve geldiğimde bulamasaydım onu, ben ne yapardım o zaman. Daha da kötüsü Aysima ne halde olurdu kim bilir. Bu korku yüreğimden silinmeyecekti.

 

Aradan epey bir zaman geçmesine rağmen uyuyamayınca Aysima'yı uyandırmamaya dikkat edip kalktım yataktan. Saçlarına bir öpücük kondurup odadan çıktım. Koridorun ışığı açık kalmıştı. Su içmek için mutfağa gidiyordum ki koridorun halısındaki kırmızı leke dikkatimi çekti. Ayağından vurulan herifin kanıydı muhtemelen.

 

Aceleyle mutfağa geçip leğene sıcak su doldurdum, bir tane de bez ve sabun alıp çıktım geri. Aysima asla görmemeliydi bunu.

 

Dakikalarca uğraştıktan sonra çıkarabilmiştim iğrenç kanı. Elim bile kan olurken kullandığım bezi ve leğeni poşete koyup çöpe bastım. Ellerimi de kandan ve kokusundan ayırıp su içtikten sonra evi dolandım. Eğer o karmaşa da dağılan bir yer varsa toplayacaktım, sabaha Aysima daha da kötü olsun istemiyordum.

 

Odaya tekrar döndükten sonra yatağa geçip yeniden sarıldım karıma. Kokusunu içime çekip gözlerimi kapattım. Dakikalar içinde uykuya dalmak üzereyken Aysima'nın telefonuna mesaj gelmeye başladı. Normalde olsa bakmazdım ama şimdi ne saat normaldi ne de ardı ardına atılan mesajlar.

 

Zoraki ve bir o kadar da merakla gözlerimi açıp yerimden hafifçe doğruldum. Aysima’nın uyanmamasına dikkat ederek telefonu alıp zaten hali hazırda gelen mesajdan dolayı açık olan ekranı kaydırıp mesajlara girdim. Kayıtlı olmayan bir numaradandı mesaj.

 

"Sandığım kadar aptal değilmişsin ve bunu sevdim, bana çok sevdiğim birini anımsatıyorsun direnişinle.”

"Ama göreceksin seni de elime geçireceğim."

"Çekirge bir sıçrar iki sıçrar. Bir dahakinde elimde olacaksın."

"Ve elime geçince bu yaptıklarının bedelini çok güzel ödeteceğim sana."

"Bana karşı gelmek ne demekmiş, öğreneceksin, herkesin öğrendiği gibi."

"Sadece sen değil kocan olacak o adam dahi sana yardım eden herkes ödeyecek bedelini."

 

Her bir mesajda sinirim vücudumu ele geçiriyordu. Dişlerimi birbirine geçirip derin bir nefes çektim.

 

O*rospu çocuğu, piç herif. Ne şerefsiz, haysiyetsiz bir adamdı bu. Bu... onu tanımlayacak kelime, cümle bulamıyordum.

 

Sinirle dudaklarımı kemirip parmaklarımı hareket ettirerek bir şeyler yazmaya başlamıştım ki mesajımı burada kesen şey Aysima'nın sesi olmuştu. Kesik kesik bir şeyler söylüyordu uykusunda. Telefonu kenara bırakıp gözlerimi ona döndürerek dikkatle dinledim söylediklerini.

 

“Ha-yır, i-stemi. Öldü-me beni. Sila... Ya-p-ma. Ba-tı...” Cümleleri tam çıkmasa da az çok anlayabiliyordum söylediklerini. “Baba, ben yapmadı. Korkuyom...” Bu günün ve yılların biriktirdiği acılar onu uykusundan bile rahat bırakmıyordu. Kesik kesik nefes alırken kapalı göz kapaklarının ardından yaşları süzülmeye başladı.

 

“Aysima, uyan güzelim. Hadi bir tanem uyan.”

 

“Yapma, korkuyom... Batın yap ma.” Yüzünü avuçlayıp biraz daha seslendim. “Aysima'm, hadi uyan bir tanem. Aç o güzel gözlerini.”

 

Ellerini ve başını sağa sola sallamaya başlayınca yüzüne hafifçe vurdum. “Bir tanem, aşkım, uyan. Hadi güzel gözlüm aç gözlerini hadi.”

 

Derin bir nefes eşliğinde hızla gözlerini açarken etrafına korku dolu bakışlar attı. Gözleri odanın içini turlarken en sonunda sağına dönüp bana bakabilmişti. “Bir tanem?”

 

Titrek bir nefes alırken gözlerinden yaşlar akmaya devam etti. “Uluç.” Yatakta oturur vaziyete getirip, bedenini kollarımın arasına alarak sıkıca sarıldım. O da başını göğsüme dayayıp ağlamaya devam etti. “Korkma Aysima'm. Geçti, sadece bir rüya gördün.”

 

“B-ben... Çok korkunçtu. Çok canım acıyor.” Ona yardım edememek, sarılmaktan başka hiçbir şey yapmamak benim de canımı çok acıtıyordu. Elimde olsaydı tüm acılarını alıp kendime yüklerdim ama olmuyordu.

 

“Geçti güzelim, geçecek. Her şey geçecek. Bu gün olmazsa yarın, yarın olmazsa ondan sonraki gün. Ama mutlaka geçecek. Her şey güzel olacak, inan bana.”

 

Hiçbir cevap vermeden ağlamaya devam etti. “Su getirmemi ister misin?”

 

+”ayır hayır, gitme bir yere. Yanımda kal.”

 

“Tamam. Hadi uzan o zaman, uyuyalım.” Tekrardan uzanarak yine sarıp sarmaladım bedenini. Şakağına bir öpücük kondurup saçlarına gömdüm yüzümü.

 

“Çok güzel kokuyorsun, biliyor musun?” Dikkatini başka yöne çeksem iyi olurdu. Ağlayarak uyursa yine kötü rüyalar görebilirdi.

 

Başını yavaşça kaldırıp göz yaşlarını sildi. “Seviyor musun?”

 

“Her şeyden çok. Sanki dünyadaki güzel kokan tüm çiçekleri bir araya getirmişler. Hatta öyle bile yapsalar bu kadar güzel kokmaz yine de.”

 

“Beni sevdiğin için öyle söylüyorsun.”

 

Başımı iki yana sallayıp gözlerimi hayranlıkla açtım. “Hayır gerçekleri söylüyorum. Kokun tüm kadın kokularının en güzeli.”

 

Bir süre gözlerini kısıp düşündükten sonra kaşlarını çattı. “Ne demek şimdi bu? Başka kadınların kokusunu nerden biliyorsun sen?”

 

Söyledikleri karşısında şaşırıp kalmıştım. Söylediğim şeyden bunu mu anlamıştı şimdi? Gerçi benim de hoşuma gitmiyor değildi. Beni kıskanıyordu sonuçta. “Bunu nasıl çıkardın şimdi söylediğim şeyden? İltifat olsun diye...”

 

“Bak gördün mü gerçekleri söylememişsin.” Her bir kelimem ağzıma tıkılıyordu. “Bundan bunu nasıl çıkardın? Başka kadınların kokusunu bilmiyorum ama eminim ki seninki en güzeli.”

 

“Konuştukça batıyorsun Uluç. Ben uyuyorum.” Ardından arkasını dönüp uyuma moduna geçti. Şaşkınca bir süre gözlerimi saçlarında gezdirdikten sonra elimi omzuna koyup başımı kaldırarak yüzüne baktım.

 

“Sen bana trip mi atıyorsun şimdi?” Omuzlarını hareket ettirip dokunuşumdan kurtulmaya çalıştı. “Uyumak istiyorum.”

 

Gülümseyip yüzüne bir öpücük kondurdum. Bedenimle bedenini sarmalarken gerçekten sarmıştım çünkü emindim ki hiçbir uzvu açıkta değildi. “Uluç ne yapıyorsun? Tepeme çıksaydın.”

 

Huysuzca çıkan sesiyle yeniden gülümsedim. Yüzümü omzunun üzerinden boynuna ve ensesine doğru gömerken tüm kokusunu da içime çekmiştim. “Bu koku var ya, cennetten çıkmış gibi. Başka kadınların kokularını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki senin kokun her şeyden daha güzel. Çiçeklerden, diğer kadınlardan, tüm o pahalı parfümlerden. Sen bu dünyanın en güzelisin ve kokun dünyanın en muhteşem kokusu ve bu kokuyu sadece ben duyabiliyorum bu da beni dünyanın en nasipli adamı yapıyor.”

 

Kulağının hemen arkasındaki saçlarının bitiş kısmına uzunca bir öpücük kondurdum. Kokusu da içime girerken aldığım zevkten gözlerim kapandı.

 

Evet bu kadın sadece benim karımdı. Onun kokusunu sadece ben koklayabilirdim. Onu sadece ben böyle sarıp sarmalayabilirdim çünkü sadece bana izin verirdi. Başka bir erkeğe dokunmaya bile çekinen kadın sadece bana izin veriyordu ve bu beni dünyanın en bahtiyar insanı yapıyordu.

 

Uzunca bir süre öpüp nefeslendikten sonra başımı kaldırdım ama yüzüne bakınca az önceki mutluluğum uçup gitmişti çünkü yansıyan ışıkla yüzündeki ıslaklıklar parlıyordu.

Hiç beklemeden hafif geri çekilip bedenini kendime çevirdim. Gözleri kapalı şekilde dudaklarını kemiriyordu.

 

“Ne oldu? Neden ağlıyorsun?”

 

“Ben...” sesi titreyince sustu. “Özür dilerim, canını mı yaktım? Çok mu üstüne geldim? Fazla mı ileri gittim?” Endişeyle yüzüne bakarken gözlerini açıp başını iki yana salladı. Elleriyle yaşlarını temizleyip gözlerime baktı.

 

“Sen beni gerçekten seviyorsun Uluç.” Söylediği şeyler bana anlamsız gelirken anlayamaz şekilde baktım yüzüne. “Tabi ki seviyorum bir tanem. Nerden çıktı şimdi bu?”

 

“Ben, öyle yalnızdım ki. Hiç kimse sevmemişti daha önce beni. Ne annem ne babam ne yurttakiler. Bu yaşıma kadar hiç beni sevdiğini söyleyen biri olmamıştı.” Buna inanmak istemiyordum ama yalan değildi, yalan söylemezdi. Gerçekten nasıl hiç kimse tarafından sevilmemişti ki? “Çocukken sınıfta bazı erkekler bazı kızlarla arkadaş olurlardı. Kalemleri yere düşünce kız daha ayağa kalkmadan yerden alınmış olurdu kalemi. Ya da silgisi kaybolduğunda hemen o erkek kendi silgisini ona hediye ederdi. Teneffüslerde beraber oyun oynama teklifleri yaparlardı ama benim hiçbir zaman öyle arkadaşım olmadı. Aksine erkekler beni sevmezdi. Evet çok cılız bir kızdım ama zayıflık ya da tam tersi kilolu olmak sevilmemek için bir neden değildi bence. Diğer kızlarla oyun oynarken beni okul sonrası dövdükleri bile olmuştu hem de nedenini bile bilmeden.”

 

Aysima hayatı boyunca hiçbir sevgiyi tatmamıştı. Ne ebeveyn sevgisi, ne arkadaşlık, ne kardeşlik ne de bir erkeğin ilgisini. Neden yaşamamıştı ki bunları, onun ne eksiği vardı ki diğerlerinden. Hiç, benim gözümde o herkesten bile sevilmeye layıkken niye benden önce onu kimse görmemişti?

 

“Sonra orta okulda da aynı devam etti. Liseye geçince her kızın içinde beğenilme isteği olur. Sınıfta bir çok kızın sevgilisi vardı ya da ondan hoşlanan birileri ama benim yine olmadı. Benimle gelip konuşmuyorlardı bile. Evet ben de istemiyordum pek, doğru değildi çünkü ama ders hakkında bile bir şey sormazlardı bana. Sonra zaten o olay oldu ben tamamen uzaklaştım herkesten.” Bir süre sesszileşti, hiç konuşmadan bekledim.

 

“Üniversiteye geçince ilk yıllarda kızlardan bile uzak duruyordum yaşadığım şeyden ötürü. Bilirsin ilk yıl arkadaş yapamazsan sonraki yıllarda biraz daha zor oluyor. Haliyle benim de arkadaşım olmadı hiç… Demem o ki beni bu zamana kadar seven hiç olmadı. Artık kendime şunu söylemeye başlamıştım ‘Aysima kabullen artık, sen hiçbir zaman sevilmedin ve sevilmeyeceksin.’ Ben buna kendime alıştırmışken sen çıktın karşıma. Bakışlarını gözlerime kaldırıp hüzünle karışık mutlulukla baktı.

 

“Şimdi, az önce söylediklerin... Sen böyle şeyler deyince ben inanamıyorum. Ben sevimsiz bir kızdım ama sen, sen beni seviyorsun ve bu bana, çok farklı geliyor. Bazen senin bir rüya olmandan öyle çok korkuyorum ki.”

 

Söyledikleri benim canımı bile yakmıştı onun ki nasıl yanmasındı. Sevilmeyi daha önce deneyimlememişti ve şimdi ben onu sevdiğimi söyleyince buna inanamıyordu.

 

Sağ elimi saçlarına atıp okşadım, alnına da sıkı bir öpücük kondurdum. “Sakın korkma çünkü her şey gerçek ve bu gerçeklikte en gerçek olan şey de benim seni seviyor olmam. Seni çok seviyorum Aysima öyle ki bu aşk bazen kalbime sığmayacakmış gibi geliyor.”

 

Bu defa sevinçle hıçkırıp gözünden bir damla yaş süzülürken alnını göğsüme yasladı. “Ben de, ben de seni çok seviyorum. İyi ki varsın.”

 

İyi ki vardı,

İyi ki vardım,

İyi ki vardık…

*

AYSİMA

 

Oturduğum kafeterya sandalyesinde etrafıma göz gezdirip kanımda oturan Uluç’ta durdurdum bakışlarımı. Oldukça ciddi bir şekilde telefonuyla ilgileniyordu.

 

“Neye bakıyorsun?” Bana bir bakış atıp yeniden ekrana döndü. “Mücahit Komutan operasyonla ilgili bir şeyler söylüyor da.” Birkaç saniye bir şeyler yazdıktan sonra telefonu cebine atıp sandalyede geriye yaslandı.

 

Sabah Uluç’un hazırladığı kahvaltıya uyanmıştım ve doyurucu bir şekilde kahvaltımı etmiştim. Sonrasında ifade vermemiz gerektiği için evden çıkmıştık ama öncesinde Gamze Hanımla özel konuşmak istiyorduk. Bu yüzden karakolun hemen yanındaki kafeteryada buluşmak için kararlaştırmıştık.

 

Neyse ki çok beklememize gerek kalmadan gelmiş ve birer kahve sipariş etmiştik. "Evet sizi dinliyorum. Ne hakkında konuşmak istiyordunuz?"

 

İçtiğim kahveden bir yudum daha alıp masaya bıraktım. “Dün gece, eve giren adamlardan bir şeyler öğrenebiliriz dediniz. Nasıl şeyler bunlar? Yani siz, muhtemelen bütün emniyet Batın'ın pis işlerini biliyor ve bir şey yapmıyor. O adamlardan göreceğimiz ne gibi bilgiler fayda sağlayabilir ki?”

 

"Öğrenmeden bilemeyiz Aysima Hanım. Ne olursa olsun, bir şeyler öğrenirsek belki işimize yarar."

 

“Bilemiyorum. Yani o adamı durdurabilecek bir şey olduğunu zannetmiyorum.” Sesim oldukça umutsuzdu, Batın’ı durdurabileceğimize olan inancımı yitiriyordum. Yeşil gözlerine anlayıp pırıltıları düşerken nefes aldıktan sonra elimi tuttu dostça. "Ne olursa olsun, bir gün kurtulacağız o adamdan."

 

“İnşallah.”

 

Uluç'un yine şüpheci bakışları Gamze Hanım'ın üzerineydi. Hâlâ şüpheleniyor muydu ondan. Gece onun vesileyle kurtulmuştum adamlardan. Hâlâ nasıl şüphelenebilirdi ki? “Peki Gamze Hanım siz nasıl tanıyorsunuz bu adamı. Yani sadece Aysima'nın şikayetiyle mi?” Sesinden bir şeylere anlam vermediği açıkça ortadaydı ve bunu karşımızdaki kadına belli etmekten çekinmiyordu, Uluç hala Gamze Hanım’a güvenemiyordu

 

"Aslında-"

 

"Merhabalar." Gamze Hanım'ın sözünü kesen şey bir erkek sesiydi. Yanımıza gelip hepimizi selamlarken otuz iki diş sırıtmaktan geri durmamıştı.

 

"Cem merhaba. Gelsene otur sen de." Uluç'la gözlerimiz birbirine değdikten sonra tekrardan gelen adama döndük. "Siz tanışmıyorsunuz tabi. Bu Cem sizin soruşturmanızda birlikteyiz. Cem sen zaten biliyorsun kendilerini ama yüz yüze görüşmediniz hiç. Aysima Hanım ve eşi Ceyhun Bey."

 

"Merhabalar tanıştığıma çok memnun oldum." Adam elini uzatınca bir an durakladım öylece. Ben daha bir şey demeden Uluç adamın elini kavrayıp "Biz de memnun olduk." dedi ve önüne döndü. Adam bir an afallasa da çabucak toparlanıp Gamze Hanım’ın yanında yerini aldı.

 

"Bu arada gece olanlar için çok üzgünüm. Umarım bir zarar görmemişsinizdir."

 

“Yok teşekkür ederim. Şükür ki bir şey olmadan geldi Gamze Hanım ve ekip.” Gamze Hanım’a bakıp kuşkuyla karışık bir şekilde sırıttı. "Bu defa çok hızlıydılar. Yani geçen sefer yetişememişler."

 

Tam Gamze Hanım’ın zaten evimizin önünde beklediğini söyleyecektim ki Gamze Hanım girdi araya. "E-evet, çok yakınlarda bir işim vardı, Aysima Hanım aradı. Ekip gelmeden müdahale edebildim." Söyledikleri kaşlarımın çatılmasına engel olurken göz ucuyla Uluç’a baktım. O ise benden daha şüpheli bir halde göz hapsine almıştı Gamze Hanım’ı.

 

"Anladım. Açıkçası Asyima Hanım benim bu konuda pek de bir ümidim yok. Yani bu Batın denen adam böyle küçük ihbarla falan yola gelmez. Şikayetinizin pek işe yarayacağını zannetmiyorum."

 

Bu adam polis miydi gerçekten? Bu ne saçma bir laftı? Gerçi bize yardım etmeyen diğer polislerin yanında söyledikleri iyi bile kalıyor olabilirdi.

 

“Ne demek oluyor bu? Şikayetçi olmayalım mı yani?” Uluç'un ani ve sert çıkışıyla bakışlarım ona dönmüştü. Sinirlenmiş görünüyordu. "Estağfurullah, şikayetçi olmak isterseniz olun tabi ama siz uğraşırsınız." Uluç'un öfkeyle yüzü gerilirken ellerini de yumruk yaptı. Bir sorun çıkmaması için elimi yumruk yaktığı eline koyup bana bakmasını sağladım.

 

“Biz kalkalım artık. İfademizi siz mi alacaksınız?” Konuyu değiştirmeye çalışıp ayaklandım. Gamze Hanım kendisinin katılacağını söyleyince ifade vermek için ayrıldık kafeteryadan.

 

Yarım saat kadar olanları anlattıktan sonra işimiz nihayet bitmişti. "Ben bir şeyler bulacağım, merak etmeyin. O adamlardan önemli bilgileri alacağımıza inanıyorum. Bir gelişme olduğunda haber edeceğim size."

 

“Sağ olun, Allah razı olsun.” Başka yapılacak bir iş kalmadığı için ayrıldık karakoldan. Aklımda sadece Gamze Hanım’ın neden yalan söylediği düşüncesi vardı. Cem Bey’e neden yalan söylemişti ki?

 

“Uluç.”

 

“Efendim?” Yolda olan gözlerini anlık bana döndürüp sonra yeniden yola çevirdi. “Sence Gamze Hanım neden öyle söyledi.”

 

“Neyi?”

 

“Dün gece bize bizim sokakta nöbet tuttuğunu söylemişti. Ama şimdi Cem Bey'e oradan geçtiği söyledi.”

 

Yüzü düşünceye bürünürken vites değiştirip hızını biraz artırarak yola odaklandı yeniden. “Benim de aklıma takılmadı değil. Bu işin içinde bir şey var ama ne? Gamze hanım. Bize yardım ediyor ama gerçekten de ediyor mu yoksa başka bir amacı var mı, bilemiyorum.”

 

“Umarım bize ihanet etmiyordur.” Ondan başka yardım eden yoktu bize, yardım değil de ihanet ediyorsa eğer sonuçlar daha da kötü olabilirdi. “Zamanla öğreneceğiz.”

 

Bir süre sessiz kaldıktan sonra yeniden Uluç’a dönüp yüzüne baktım. “Yasemin ablalara mı gideceğiz?”

 

“Bir görünsem iyi olur aslında ama eğer yorgunsan akşam gidelim.”

 

“Yok gidebiliriz. O da merak ediyordu seni.” Son olan olaylar eve kapanma isteği uyandırsa da Yasemin Ablaya bu haksızlığı yapamazdım, o da en az benim kadar merak ediyordu kardeşinşi.

 

“Tamam, çok durmayız zaten. Oradan gelince dinlenirsin.”

 

“Olanlardan onlara bahsetmezsin değil mi? Onların da bulaşmasını istemiyorum konuya.” Söylemeyeceğini biliyordum ama yine de dillendirmek istemiştim. Benim yüzümden onlar da bu ,şe bulaşsın hiç istemiyordum.

 

“Söylemem merak etme. Eğer bir şey yapabilecek olsalardı anlatırdım ama onların da yapacağı bir şey yok.”

 

Kırk beş dakika gibi bir süre içinde Yasemin ablalara deldiğimizde hepsi de haliyle çok mutlu olmuşlardı. Uluç geldiğini bile söylememişti onlara. Bana sürpriz yapamamıştı ama onlara sürpriz olmuştu.

 

"Dayıcımmmm çok özledim seni." Yiğit koltukta oturmakta olan Uluç'un kucağından inmeden ona sırnaşıp duruyordu. “Ben de seni çok özledim aslanım. Ama sana kırılmadım da değil.”

 

"Aaa neden ama?" Gerçekten şaşkın ve üzgün bir hal almıştı ufak suratı. Uluç’la kötü bir ilişki içinde olmak asla isteyeceği bir şey değildi.

 

“Ben buradayken karımı elimden almaya çalışıyorsun, ben yokken onu yalnız bırakmışsın.”

 

"Ama o istemedi. Ona yalvardım burada kalması için ama yine de gitti." Bana küskün bir bakış atıp yeniden dayısına döndü üzgün bir suratla. “Öyle olsun bakalım ama böyle senin zararına. Onu sabah öpücüklerle ben uyandırdım. Eğer sen yanında olsaydın sen uyandırırdın.”

 

Uluç'un söylediği şeyle gözlerim irice açılırken yanımızda Serhat abinin olması yanaklarımı kıpkırmızı etmişti. Gözlerim yavaşça o tarafa dönerken Yasemin abla sinsice sırıtıyor Serhat abi ise duymamış olacak ki düşünceyle bu tarafa bakıyordu. Hemen gözlerimi kaçırıp Yiğit'i dinlemeye başladım.

 

"Hah sen öyle san. Beni onu çoktaaan önce öperek uyandırmıştım ki bile."

 

Uluç'un yüzü düşerken gözlerini irice açıp bana baktı. Ardından gözlerini devirdi. "Hey Allah'ım. Her önceliğimi alıyor bu velet. Bak oğlum eğer karımı bir daha öperek uyandırırsan..." Uzun parmakları Yiğit'i gıdıklamaya başlayınca Yiğit kahkahalarla gülmeye başladı. "Ya-p-ma dayııı."

 

“Sen yapacak mısın bir daha ha?”

 

"Bıraaaak."

 

“Uluç yeter çatlatacaksın çocuğu.” Kolundan tutup durması için çekiştirdim. Gıdıklamayı bırakınca Yiğit hızla yanıma gelip kucağıma tırmandı. Yanağıma sıkı bir öpücük kondurup Uluç'a baktı.

 

"Yapıcam işte, o benim de sevdiğim kız. Sadece senin değil."

 

“Ben şimdi seni...” Uluç yerinden kalkıp üzerimize geldi aceleyle.

 

"Aaaa Aysimaaaa." Başını boynuma gömen Yiğit sıkıca sarıldı. Ben de kollarımı bedenine sarıp arkamı dönerek Uluç'tan kaçırıyormuş gibi yaptım.

 

Biz böyle üçümüz gülüp eğlenirken Yasemin ablanın sinsi bakışının devam ettiğinden bir haberdim tabi. Bir süre sonra yorulup birbirimizden ayrılınca fark ettim Yasemin ablanın bakışını.

 

Yiğit'i çalışanlardan biri uyutmak için götürünce Yasemin abla gülümseyerek Uluç'la bana baktı. "Siiiiz..." Uluç'la birbirimize bakıp yeniden ona döndük. “Biz?”

 

"Siz boşanmayacak mıydınız? Yani evliliğiniz sonuçta kağıt üstündeydi. E Aysima okulu geri aldığına göre, ne bu haller?"

 

Söylediklerinde haklıydı, onlar bizi ayrılacak zannediyordu ama aramızda gelişen şeylerden haberdar değillerdi.

 

Nasıl bir cevap verelim diye düşünürken Uluç’un elimi sıkıca tutmasıyla ona baktım. “Biz ayrılmayacağız, çünkü birbirimizi seviyoruz.” Elime bir öpücük kondurup yeniden Yasemin ablalara döndü. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor aptal gibi sırıtmaktan kendimi alamıyordum.

 

İlk kez başkalarının yanında söyleyebilmişti beni sevdiğini hem de hiç çekindem

 

"Neeee! Ayyy çok güzel bir haber bu. Neden daha önce söylemediniz? Ayy çok sevindim." Yasemin abla heyecanla konuşurken Serhat abiye döndü. "Ay Serhat duydun mu? Boşanmayacaklarmış."

 

"Hıh?" Geldiğimizden beri düşüncelerde olan Serhat abi derin bir uykudan uyanır gibi irkilirken Yasemin ablaya döndü. "Canım senin neyin var? Kaç günlerden beri dalgınsın. Bir sorun mu var bana söylemediğin?"

 

"Yok öyle dalmışım. İşi, yarınki toplantıyı düşünüyordum."

 

"Ama kaç gündür hatta kaç haftadır böylesin Serhat. Bir sorun var ve bana söylemiyorsun. Bir mektup aldın ve-"

 

"İyim yok bir şey Yasemin. Ben biraz hava alıp geleyim." Acelesi varmış gibi yerinden kalkıp bahçeye çıktı, şaşkınlıkla bakakaldık arkasından. Ben bile bir sorun olduğunu tahmin edebiliyordum.

 

"Öfff neyi var anlamıyorum. Geçen haftalarda önce bir mektup gibi bir şey geldi. Ondan sonra böyle oldu. Mektubu soruyorum önemli bir şey değil diyor ama eminim o mektuptan ötürü. Mektubu da yok etmiş, bulamıyorum hiçbir yerde."

 

Yasemin abla bize dert yanarken dinlemekten başka bir şey yapamıyorduk. Açıkçası ben olsam ben de merak ederdim. Aslında bir sorun vardı, ben de sezmiştim bunu hem de Serhat abinin hal ve hareketlerinden. Önceki gibi değildi, daha dalgın ve düşünceliydi. Acaba bana mı denk geliyor böyle hali düye düşünmeye başlamıştım ama anlaşılan bir süredir hep böyleymiş zaten.

 

İçimden bir ses bu durumda benim payım olduğunu söylüyordu ama ben buna inanmak istemiyordum. Çünkü bizim Serhat abi ile bir sorunumuz olamazdı ki. Aklıma gelen tek şey Batın'ı öğrenmiş olmasıydı ve bu gerçekten isteyeceğim bir şey değildi.

 

Gerçekten Batın’ı öğrenmiş olabilir miydi?

 

Ne olursa olsun benimle bir sorunu olsun istemezdim. Eğer bir sorun olursa da onların zarar görmeyeceği bir şekilde hareket ederdim. Onların da benim yüzümden başı yansın istemiyordum.

***

 

Günler geçip gidiyordu. Aradan yaklaşık iki hafta kadar geçmişti. Uluç buradaydı ve beni hiç yalnız bırakmıyordu. Tüm ısrarı sonucu havaalanında yaşanan olayı da öğrenmişti benden ve bir an uzaklaşmak istemiyordu.

 

Bu süreçte olabildiğince sevgisini bana kanıtlamaya çalışır gibiydi. Ben olmadan yatağa geçip uyumuyor; her fırsatta yüzümü, ellerimi, saçlarımı, alnımı öpücüklere boğuyordu.

Geceleri uyurken tüm bedeniyle bedenimi kapatıyordu. Havalar çok sıcaktı ama buna rağmen ben de itiraz edemiyordum çünkü her an yeni bir görev çıkabilir ve gidebilirdi. Yanımda olduğu sürece ben de ondan uzak kalmak istemiyordum.

 

Şimdi yine aynı halde yatağımızdaydık. Uluç arkadan sarılmıştı ve tüm bedenimi esir almıştı. Nefesi ensemi turluyordu ve bu içimde bir şeylerin oynamasına neden oluyordu, hoş olmayan bir şeylerin…

 

 

Gözlerimi kapatıp o sıcaklığı dikkate almamak istedim; Uluç’tu, Uluç’un nefesiydi.

 

Hiç beklemediğim bir anda nefesler yerine dudaklarını hissettim ensemde ve boynumda. Bu şey gözlerimi sımsıkı kapatmama neden olurken midemin de yanmasına neden olmuştu.

 

Uluç dudaklarını kaldırıp boynuma doğru öpücüğüne devam etti. “Çok... Çok güzel kokuyorsun...”

 

Sesi çok kısık çıkmıştı ve bu kısık ses beynimi daha da allak bullak ediyordu. Hızla göğsüm inip kalkarken Uluç bu defa boyun girintime uzunca bir öpücük kondurdu ve orda hızlı alıp verdiği nefeslerle bekledi.

 

Aslında başta sadece nefesimin hızlanmasına neden olan bu öpücükler sonrasında beni başka bir yerlere götürdü. Uluç'un nefesini boynumda hissederken hiç ama hiç hatırlamamam gereken yer beynimi istila ediyordu.

 

Düşünmemeye çalıştım, aklıma başka şeyler getirmeye çalıştım. Arkamdaki kişinin; sevdiğim, güvendiğim adam olduğunu tekrar ettim beynimin içinde ama gözlerimin önüne gelen anlar sakinleşmeme asla yardımcı olmuyordu.

 

Kapalı gözlerimin önüne karanlık sokak ve oradaki adamların boynuma bıraktıkları dokunuşlar geliyordu. Gözlerimi daha da sıkı kapattım, dişlerim birbirine girecek kadar sıkıydı.

 

“Çok güzelsin Aysima.” Az önce içimde kıpırtılar oluşturan kısık ses şimdi kalın, kötü ve acımasızcaydı. Biliyordum bunları söyleyen ve öpen sevdiğim adamdı ama engel olamıyordum onları düşünmeye.

 

“Aysima?” Kontrol edemez bir şekilde bedenimin titrediğini fark ettiğimde durdurmak için kastım bedenimi. Aklımdan silebilseydim o görüntüleri her şey daha kolay olacaktı ama silinmiyordu, silemiyordum.

 

“Aysima, bir tanem özür dilerim. Çok, çok özür dilerim. Hadi aç gözlerini lütfen. Özür dilerim, özür dilerim, lütfen aç gözlerini.” Vücudumu sırt üstü uzandırdı. Elleriyle yanaklarımı avcu arasına alıyordu ama hiçbir tepkide bulunamadım.

 

“Aysima’m lütfen aç gözlerini. Çok özür dilerim lütfen kendine gel.” Zorlayarak da olsa karanlık sokaktan sıyrılıp gözlerimi açabildiğimde gördüğüm şey Uluç’un endişe, korku ve pişmanlık barındıran gözleriydi.

 

“Özür dilerim bir tanem. Ben düşünemedim bir an. İyisin değil mi?” Hissettiğim acı ve suçlulukla bakarken bakarken birer damla aktı yastığıma. “Ö-zür dilerim.”

 

“Ne özrü Aysima. Ben özür dilerim bir tanem, çok özür dilerim.” Gözlerindeki pişmanlık çok uzaklardan bile görünürdü ki yüzüme eğilmiş yüzüyle ne kadar pişman olduğunu görebiliyordum. Ve aha fazla bu şekilde onu görmek istemiyordum.

 

“Yatalım mı?” Başını sallayıp yanıma uzandı ama korktuğu için dokunamıyordu bile. Ben kendim başımı göğsüne dayayıp kollarımı beline sardım. Böyle olunca onun da karşılık vermesi uzun sürmemişti.

 

“Özür dilerim. Söz bir daha iznin olmadan dokunmayacağım sana. Çok özür dilerim.” Ona, onun suçunun olmadığını; kendisini suçlamamasını söylemek istiyordum ama konuşursam ağlayacağımı bildiğim için susmayı tercih ettim. Sadece her geçen saniye daha da sıkı sarıldım.

 

Onun bir suçu yoktu, eksik olan bendim…

*

 

Sabah uyandığımda Uluç da hâlâ uyumaktaydı. Yavaşça kollarının arasından çıkıp elimi yüzümü yıkadım ardından çay koyup evdeki bir kaç eksiği ve ekmek sipariş ettim.

 

Kahvaltıyı hazırladıktan sonra Uluç'u uyandırmak için yanına gittim. Hâlâ uyuyordu.

 

Yaklaşıp yanaklarına minik öpücükler bırakarak uyandırmaya çalıştım onu. Gözlerini yavaşça açınca ben de gözlerimi onun gözlerine diktim.

 

“Günaydın.” Bir süre gözlerime baktıktan sonra karşılık verebilmişti. Yüzü huzursuz duruyordu. Yeni uyandığı için desem şu iki haftadır hep güler yüzlüydü uyandığında ama şimdi keyfi yoktu.

 

“İyi misin?” Yataktan doğrulup sırtını yatak başlığına dayadı. “Ben çok utanıyorum. Dün gece... Yapmamam geren bir şey yaptım ve... Ben gerçekten çok özür dilerim, çok düşüncesiz davrandım a-“

 

“Uluç tamam artık, yeter. Senin suçun yok. Kimsenin yok. Bu şey... Ben senin eşinim ve... Yaptığın şey doğal bir şey ama ben normal değilim. Evet benim suçum değil bu ama senin de değil. Suçlama kendini.”

 

“Yine de daha düşünceli davranıp daha dikkatli olmalıydım.” Yüzüme bile bakmadan konuşuyordu.

 

“Hayır, ben dahil her şeye her zaman düşünceli yaklaşamazsın Uluç. Senin de kendi hayatın, isteklerin var. Bu her şey için geçerli. Dünya sadece birimizin etrafında dönmüyor.”

 

“Yine de özür dilerim ve söz veriyorum bundan sonra bir daha iznin olmadan dokunmayacağım sana.” Yanaklarını avuçlayıp gözlerinin gözlerime bakmasını sağladım.

 

“Uluç. Ben senin dokunuşundan rahatsız değilim ki aksine beni her öpüşünde, sarılışında içimde tarifi olmayan bir duygu yeşeriyor. Sadece biraz zaman gerekli daha ilerisi için. Ama bana sarılmanda ya da öpmende bir sorun yok ki. Eğer sen bunları kesersen ben daha kötü olurum çünkü bunlara sen beni çok alıştırdın.” Gözlerini kaçırıp dişleriyle dudaklarını sıktı. “Tamam, yeter bu kadar ve konuyu kapatalım artık olur mu. Hadi kalk sen de, kahvaltı hazır.”

 

Bu esnada zil çalınca Uluç'a sipariş verdiğimi söyleyip çıktım odadan. Gelen şeyleri aldıktan sonra mutfağa geçip eksikleri tamamladım. Uluç gelince oturduk sofraya.

 

Kahvaltıdan sonra ev işlerini bitirince salona geçmiştik. Havalar o kadar sıcaktı ki bu saatlerde özellikle öğle saatlerinde evden dışarı adım atılmıyordu. Dün dışarıya çıkmıştık ve bayılacaktık neredeyse. Dün de aslında küçük bir işimiz olduğu için çıkmaktık.

 

Yarın Yiğit'in doğum günüydü. Evde küçük bir parti olacaktı ve ona hediye almak için çıkmıştık. Ama onun dışında isteyerek adım atılamazdı kesinlikle.

 

“Çok sıcak ya.” Üzerimdeki tişörtü çekiştirip üfledim.

 

“Klimada bozulacağı zamanı buldu, usta kim bilir ne zaman gelecek.” İki gün önce klimamı bozulmuştu ve ustayı çağırmamıza rağmen gelmemişti. Yoğunluk olduğunu söyleip haber edecğim demişti ama henüz bir haber yoktu.

 

“Ben bir soğuk kahve yapayım bari, içersin değil mi?” Yerimden ayaklanıp Uluç’un cevabını dinlemeden mutfağa girdim. Benim kadar onun da ihtiyacı vardı soğuk bir şeylere.

 

Dakikalar içinde en hızlısından kahveleri yapıp tepsiye koyuyordum ki telefonuma bildirim geldi. Başta umursamasam da aklıma Batın gelince tepsiyi tezgaha bırakıp cebimden telefonu çıkardım.

 

 

Kayıtlı olmayan bir numaradandı mesaj ama bu defa bu kayıtlı olmayan numara ezberimdeki numara değildi, yani Batın değildi. Merakla mesaja tıklayıp okumaya başladım. "Ailen hakkında bilmediklerini öğrenmek istiyorsan yarın atacağım konuma gel. Belki anne babanı da bulursun."

 

Okuduğum şey yerimde buz kesmeme neden olmuştu. Gözlerim defalarca kez okuduğuna inanamaz gibi baştan sona yeniden okuyordu bir kaç cümlelik mesajı. Her okuduğunda yanlış okuduğumu düşünüyor ve yeniden okuyordum.

 

Neydi şimdi bu? Nerden çıkmıştı? Kimdi bu mesaj atan?

 

Annem miydi?

Babam mıydı?

Yoksa tanımadığım biri mi?

Belki, belki de Batın yeni bir oyun oynuyordu beni kaçırmak için.

 

Aklıma sayısız ihtimal gelirken dakikalarca ayakta kalakaldım öylece. Bu asla beklediğim bir şey değildi.

 

-Ailem? Benim bir ailem yoktu ki Uluç'tan başka? O iki insan benim ailem değildi, olamazdı. 17-18 sene önce hatta belki de ilk doğduğum günden itibaren onlar ailem olmayı reddetmişlerdi. Benim tek yuvam Uluç'un kolları, tek evim Uluç'un eviydi. Benim ailem oydu, başkası değil.

 

Kafamın içi allak bullak olmuştu. Hiç ama hiç beklediğim bir şey değildi ve...

Eğer Batın değilse kim, niye böyle bir şey desindi ki? Yıllar sonra nerden çıkmıştı bu mesele. Ben yıllar önce toprak altına atmıştım onları ve bir daha da gün yüzüne çıkarmak istemiyordum.

 

Ne olursa olsun bu mesaja itibar etmeyecektim. Belki Batın'ın oyunuydu ki olmasa bile anne baba diye nitelendirilen kişiler umurumda değildi. Yıllarca bulmak istesem bulurdum zaten. Şimdi onları görmek istemiyordum.

 

Bu şeklide ayakta dikilmiş dururken Uluç geldi ve koluma tutundu. Onu fark edince telefonu kapatıp cebime koydum. “Ne oldu iyi misin?”

 

“İ-iyiyim iyiyim, hazır kahve getiriyordum.” Aceleyle tezgaha bıraktığım tepsiyi alıp salona geçtim. Aklım tabi ki mesajdaydı ama düşünmeyecektim daha fazla. Derdim zaten başımdan aşkındı, bir dert daha yükleyemezdim kendime, Uluç’a.

*

Gün bu şeklide evde geçip gitmişti. Gün içinde sık sık aklıma mesaj gelse de umursamıyor gibi yapmıştım. Yarın zaten Yiğit'in doğum günüydü ve gün boyu orda olacaktım. Mesaj atan kişinin istediği yere gidemezdim.

 

Batın'ın olma ihtimali yüksekti. Kaç defadır beni kaçırmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Belki böyle bir çözüm yolu üretmişti kendince. Böyle kötü bir ihtimal varken asla gidemezdim zaten.

 

Ben böyle düşünceler arasına dalmışken Uluç da saçlarımı okşuyordu yatağımızda. Dün gece olanlardan sonra az önce sarılırken bile izin istemişti. Ben de biraz kızar gibi yapıp böyle yaparsa daha zor bir durumda olacağımı söylemiştim. “Bu gün çok düşünceli görünüyordun. Bir sorun olmadığına emin misin?”

 

Uluç'tan bir şey saklamak istemiyordum aslında ama ne diyeceğimi de bilemiyordum. O bunu öğrenirse ne tepki vereceğini bilememek de kararsızlığımı güçlendiriyordu. “Önemli bir şey yok merak etme.”

 

“Bir şeyler var ama yani.”

 

“Anlatmasam olmaz mı?”

 

“Canını sıkan bir şeyler var Aysima ve bunları benimle paylaşmalısın.” Sesi itiraz kabul etmiyorum der gibiydi.

 

“Önemsemiyorsam o şeyi?” Derince bir nefes çekti içine. Saçlarıma ufak bir öpücük kondurdu. “Tamam anlatmak istemiyorsan anlatma ama kötü bir şey değil, değil mi?”

 

“Değil, merak etme. Eğer önemseseydim belki sıkıcı olabilirdi ama önemsemiyorum.”

 

“Peki. Ama istediğin zaman anlatabilirsin.”

 

“Teşekkür ederim.” Başımı yüzüne doğru çıkarıp gamzesinin üzerinden öptüm. Onu öpmek yanağından bile olsa çok güzel bir his veriyordu. İçim istemsiz mutlulukla kaplanıyordu.

 

Dudaklarımı geri çekerken kapalı gözlerimi de açtım. Gözlerim Uluç'un gözleriyle buluşurken onun gözleri de mutlulukla parlıyordu. “Bu teşekkür etme şeklini çok beğendim. O yüzden ben de sana teşekkür etmek istiyorum, edebilir miyim?”

 

Gözleri bir kaç saniyeliğine dudaklarıma kayınca onun teşekkür etme şeklini de anlamam uzun sürmemişti. Anında sıcaklarken kalbim de hızla çarpmaya başladı.

 

Uluç yeniden bakışlarını istekle gözlerime çıkarınca ben de gözlerimi açıp kapadım ve başımı da yavaşça salladım.

 

Dudakları benimkilere doğru uzanırken gözlerim de kapanıverdi anında. Bir kaç saniye sonra varlığını hissederken kalbim sanki göğüs kafesime sığmıyordu.

 

Dudakları minik bir kıpırtı oluşturunca aklım bedenimi terk etmişti artık.

 

Bir süre sonra geri çekilse de gözlerim kapalı bir şekilde bekledim yine de çünkü açabilecek ne cesaret ne de güç vardı üstümde. Uluç'un nefeslerini kulağıma yakın bir yerde hissederken fısıldaması da gecikmedi. “Teşekkür ederim.”

***

“Bana ne aldın Aysimacım?”

 

“Sürpriz, pastayı kes ondan sonra vereceğiz hediyeni.”

 

“Ama çok merak ediyorum.” Oturduğum sandalyenin önüne gelip yüzüme merakla bakan Yiğit’in yanaklarını okşayıp birer öpücük kondurdum.

 

Bu gün doğum günüydü ve doğum günü partisi başlamak üzereydi.

Hava sıcak olduğu için parti akşama doğru yani bu saatlerde Yasemin ablaların bahçesinde yapılacaktı. Yiğit'in arkadaşları da davet edilmişti ve bu bana uzaktan tanıdığım okulumun öğrencilerini görme fırsatını veriyordu.

 

Buraya geldiğimizde herkes bir telaş içindeydi. Bahçe süslemesi, ikramlıkların hazırlanışı ve dağıtımı için başka yardımcılar da gelmişti. Yiğit ise ayrı bir heyecan ve mutluluk içindeydi, sonuçta bu gün onun günüydü. Şimdi ise ona alınan hediyeleri merak ediyor görmek için sabırsızlanıyordu.

 

Vakit ilerlerken misafirler de gelmeye başlamıştı yavaştan. İlk gelen kişi Azer Bey olmuştu ve neredeyse bir kaos çıkıyordu.

 

Yiğit, Azer Bey'in geldiğini görünce "Azer Dede!!" diyerek bağırıp boynuna atlatmıştı. Tabi bunu gören Mazhar Amca küplere binmişti. Torununu o kadar çok seviyordu ki, kimseyle paylaşmak istemiyordu. Yiğit'in yanında bir şey demese de o gidince İsmail Bey'e çıkışmış hatta Semiha Teyze engel olmasa bağırıp kavga çıkaracaktı neredeyse Yiğit'e dede lafını alıştırdığı için.

 

Bu tablo hem gülmeme hem de içimde bir yerlerde bir şeylerin ufalanmasına sebep oluyordu. Annem babam yoktu ama onların dışında hiçbir akrabamda da yoktu benim. Belki bir dedem olsa bunca şeyler yaşanmış olmazdı.

 

Tartışma kısa sürerken misafirlerin gelişi zaten bitirmeye zorlamıştı.

 

Pasta kesiminden önce gelen palyaçolar çocukları eğlendirmişti. Beraber oyun oynayıp dans ediyorlar ve gösteri sergiliyorlardı. Ben arada çocuklara katılıyordum arada Yasemin Ablanın tanıştırdığı kişilerle sohbet ediyordum.

 

Tabi tüm bu olanların içinde mutlu olduğum başka bir şey daha vardı ki o da Batın'ın burada olmamasıydı. Aslında Ece'yi görene kadar onun da gelme ihtimali aklıma bile gelmemişti ama Ece'yi görünce endişelenmiştim. Şükür ki Ece, başka bir arkadaşının ailesiyle birlikte gelmişti. Ben sormasam da Ece babasının işi olduğu için gelemediğini söylemişti.

 

Beni gördüğünde o kadar mutlu olmuştu ki havalara uçacaktı neredeyse. Ben de mutlu olmuştum elbette. Sonuçta bu olanlarda onun suçu yoktu çünkü o daha bir çocuktu, eğer babası böyle biri olmasaydı onunla da çok daha güzel bir bağ kurabilirdim.

 

Batın'ın gelmemiş olması dün mesaj atan kişinin o olma ihtimalini de artıyordu ayrıca. Belki de beni çağırdığı yerde beni bekliyordu, bilmiyorum.

 

Palyaço eğlencesi bitince pasta kesme ve hediye verme kısmına geçmiştik. Büyük, araba şeklinde bir pasta yaptırılmıştı. Yiğit ve tabi diğer çocuklar bunu görünce çıldırmışlardı. Mumu Yiğit, Yasemin abla ve Serhat abi beraber üçü üflemişlerdi. Ardından hep beraber fotoğraf çekilmiştik.

 

Her şey böyle güzel ilerlerken benim mutluluk kotam burada doluyordu. Hediye verme kısmı nerdeyse bitmişti ki Ece'nin "Babaaaaa!" diye bağırmasıyla sırtımdan enseme doğru buz gibi bir his gelip geçti.

 

O gelmişti, Batın.

Uzun zaman olmuştu kendisini görmeyeli ama hiçbir şekilde eksikliğini hissettirmiyordu. Beni kaçırmaları için gönderdiği adamlardan da öte korkusu zaten peşimdeydi.

 

Kucağında Ece'yle birlikte yanımıza gelirken gözleri sadece benim üzerimdeydi.

Başkalarının fark etmesinden de mi endişe duymuyordu, bilmiyor.

 

Attığı her adımla midem kasılırken Uluç’un avcunu hissettim belimde. Anlık ona bakınca gözleriyle sakin olmam gerektiğini söylüyordu. Onun da yüzü gerilmişti ama sakin kalabiliyordu yine de.

 

Yeniden Batın’a döndüm, o ise Yiğit'in doğum gününü kutlayarak hediyesini verdi. Ardından Yasemin abla ve Batın'ı gördüğüne çok da memnun olmamış gibi duran Serhat abiyi de kutlayıp diğer velilerin arasına girdi.

 

Gözlerim onu takip etmeden duramıyordu. Birileri fark etse yanlış anlayabilirdi ama varlığının kötü hissi iliklerimde dahi hissedilirken ona bakmamak mümkün değildi.

Uluç omuzlarımdan tutup bedenimi de kendisine döndürünce ancak o zaman çekebildim gözlerimi üzerinden. “Endişelenme, korkma tamam mı.”

 

“Neden geldi?”

 

“Ablam davet etmiş, başka bir nedeni yok.”

 

“Ya bir şey yaparsa?” içimde müthiş bir korku vardı. Benim için gelmiş olabilir miydi ki? “Yapamaz, bu kadar insan içindeyken bir şey yapamaz. Korkma, ben buradayım.”

 

Sadece başımla dediklerini onaylarken alnıma öpücük kondurup geri çekildi.

Tekrardan önüme dönünce Batın'ın uğursuz bakışlarının da bizim üzerimizde olduğunu gördüm.

 

Onun varlığını yok saymaya çalışıp biraz zaman geçirmeye çalıştım ama o elbette rahat bırakacak değildi.

 

Hemen birkaç adım ötemizdeki Azer Bey’in yanına gelince onlara bakmayarak başka şeylere odaklanmaya çalıştım. "Azer Bey, merhabalar."

 

"Merhaba, Batın. Seni görmeyi beklemiyordum."

 

"Ece, kızım çok ısrar etti. Ben de işlerimi halledip geç de olsa geldim."

 

"Anlıyorum, zaten seni de böyle bir yere ancak iki kişiden biri olan kızın getirebilirdi." Diğer kişi kimdi?

 

Merakla konuşmalarını dinlerken o iğrenç ses benim ismimi telaffuz etti. "Aysima Hanım. Siz de mi buradaydınız? Ne hoş bir tesadüf."

 

Bakışlarımı ona döndürdüm. Hiçbir karşılık vermek istemesem de Azer Bey'in gözleri üzerimdeydi. “Evet, buradayım.”

 

"Tabi bir yenge olarak olmasanız olmazdı, değil mi? E kahramanlığınızı da unutamayız elbette.” Azer Beye dönüp anlamlıca baktı. “Değil mi?”

 

“Kesinlikle, Aysima Hanım’ın yeri bizim için ayrı.” Batın kadar olmasa da Azer Tekin’den de korkuyordum elbette. İkisinin de yaptığı iş apaçık ortadaydı ama hiçbir şey yapamıyorduk. Bu durumdan en çok Uluç’un rahatsız olduğuna emindim. Askerdi ve görevi böyle adamların varlığını bitirmekti ama elinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.

 

Anlayamadığım çocuklarla kaçırılmamdan sonra nasıl temize çıkmışlardı. Bizi kaçıran Erdem Aslan her şeyi itiraf edip kendi tüm pisliğini ortaya dökmüştü. Bağlantılı olarak Batın ve Azer Tekin’in de yaptığı işler ortaya çıkmıştı ancak bu iki adam tutuklanmamıştı bile o olaydan sonra. Nasıl bir güvenceleri vardı da hep sıyrılabiliyorlardı anlayamıyordum.

 

“Geçmişte bırakalım artık.” Düşüncelerimi toparlayıp Azer Tekin’e cevap verirken devam ettim. “Erdem Aslan ile birlikte geçmişte kaldı o gün. Sahi ben neden kaçırıldım?” Bunu sormak için geç kalmıştım elbette çünkü cevabı bildiğimden sorma gereksiniminde bulunmamıştım ama ne cevap vereceklerini merak ediyordum.

 

“Geçmişte bırakalım diyen sizsiniz Aysima Hanım, ne gerek var bunları konuşmaya?” Azer Tekin gözlerini ciddiyetle yüzümde gezdirirken sanki hiç korkmuyormuş gibi ben de karşılık verdim bakışlarına. “Öyle, geçmişte bırakmak en doğrusu ancak merak etmiyor da değilim; ölümden döndüm ne de olsa. Bunu öğrenmeye hakkım olduğunu düşünüyorum hem Erdem’in siz gibi iki nezih iş adamının çocuğuyla ve yeğeni ile ne gibi bir işi olabilirdi anlamıyorum.”

 

Bu konuyu neden sürdürdüğümü ben de bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı ki tehlikeli sularda yüzüyordum. Batın rahattı, o zaten pis işlerin içinde olduğunu bildiğimi biliyordu çünkü bunu bana bizzat kendisi göstermişti beni kaçırıp tehditlerini savurarak ancak Azer Tekin bilmiyordu ya da beni bir tehdit olarak görmediği için uğraşmamıştı benimle. Halbuki ben o gün Erdem Aslan’dan onlar hakkında bir şeyler öğrenmiş olabilirdim ki öğrenmiştim de buna rağmen Azer Tekin benimle uğraşmamıştı ama bu sorgulamalarım dikkatini bana yönlendirebilirdi.

 

Eğer ki Azer Tekin dikkatini bana verirse açıkçası Batın kadar sabırlı olacağını da düşünmüyordum. Batın kızı için bana tahammül ediyor fiziksel olarak bir zarar veremiyordu ama Azer Tekin için ben önemli biri değildim. Benim sonumu getirebilir ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi cenazeme Yasemin Ablaya destek olurdu.

 

“Bunları sorgulamak için biraz geç kalmadınız mı?”

 

“Belki ama-” devam edemedim çünkü Mazhar Amca yanımıza gelip samimiyetle gülümsedi. “Aysimacığım, kusura bakma bölüyorum.” Benden Batın’a çevirdiği bakışları anında soğusa da yeniden bana dönüp yumuşadı. “Telaşeden halini hatırını tam soramadım.”

 

Biraz şaşkına uğrasam da kendimi toparlayıp samimiyetle karşılık verdim. Aslında şaşırmamam gerekirdi; Mazhar Amca gerçekten iyi biri ve samimiydi. İlk hastanede bir araya geldiğimizde biraz tuhaf gelmişti ama tanıdıkça sevmiştim kendini, kaçırıldığımız zaman Yiğit’e olan tutumumdan olsa gerek bana gayet iyi davranıyordu.

 

“Estağfurullah, iyiyim teşekkür ederim. İnşallah sizler de iyisinizdir.” Kolumdan tutup beni Batın ve Azer Bey’in yanından uzaklaştırınca ses etmedim. Aslında Batın’ın yanında olmak gibi bir niyetim yoktu zaten ama Azer Beyden almak istediğim birkaç cevap vardı.

 

“İyiyim iyiyim, seni gördüm daha iyi oldum. Gelmiyorsun hiç bize, gel hem Yiğit de sevinir.” Diyemedim misafirliğe gitmek gibi bir yoktur diye, diyemedim evden aylarca çıkmadığım oluyordu diye. Benim bu gün burada olmam bile öyle büyük bir gelişmeydi ki.

 

Kaçırılmada önceki hayatımla şu anki hayatım arasında çok büyük farklar vardı ve bu farklılıkları yaşamama vesile olan Uluç’tu. Sahi o neredeydi?

 

“Kısmet olmuyor pek, Uluç da yoktu ya pek evden çıkasım olmuyordu.”

 

“Olur mu öyle şey kızım, asıl o yokken geleceksin ki bir başına olmayasın.” Beynimde dolanan cümleleri geri püskürtüp sadece gülümsedim, normalimi herkesin bilmesine gerek yoktu.

 

Zaman bir şekilde akıp giderken akşam namazımın vaktini kaçırmamak için misafir odasına geçip namazımı kılmıştım. Misafirler henüz gitmiş değildi, aradan sıvışıp namazımı kılıvermiştim.

 

 

Seccadeyi toplayıp aynanın karşısına geçtim. Üzerimde bayramda aldığım ama giymediğim kıyafetim vardı, Uluç beğenmişti. Ucu yamulan şalımı düzeltiyordum ki kapının açılmasıyla bakışlarım o yöne döndü.

 

Batın arkasından kapattığı kapının yanında gülümseyerek bakarken aynanın karşısında durmaya devam etmeyerek ona döndüm tamamıyla.

 

Endişe ve korku eminim yüzümden okunuyordu. Bir kaç adım gerilerken masanın üzerindeki küçük makası da çaktırmadan aldım. “Ne işin var burada senin?”

 

"Nasılsın Aysima?" Sorumu es geçip kendisi konuşurken bir kaç adım attı. “Sen gelene kadar gayet iyiydim.”

 

"Bunu duyduğuma ne kadar memnun olduğumu anlatamam." Hedefinde hiç şaşmadan ilerleyen bir adamın rahatlığı ve mutluluğu vardı üzerinde. Sinir bozucuydu.

 

“Sen... Çık çabuk şu odadan.”

 

"Biraz konuşacağız ya hu. Hiç özlemedin mi beni?" Biliyorum, beni sinir etmek için böyle konuşuyordu ve başarıyordu da. “Midemi bulandırıyorsun. Defol buradan.”

 

Az önce yüzünde olan eğlenir ifade anında kaybolurken üzerime atılıp bileklerimden tutarak arkamda birleştirdi. Bedenimi duvarla arasına alıp sinirli gözlerini gözlerime çevirdi. Kurtulmak için çırpınsam da bedeniyle bedenimi hareketsiz hâle getiriyordu.

 

"Haddini bil.” Sesi kısık ve çok korkutucuydu. “Bu aralar canımı çok sıkıyorsun, onun dahi uğraştırmadığı kadar uğraştırıyorsun.” Gözleri anlık bir yere odaklanırken hafifçe acı bir şekilde tebessüm etti. “Gerçi kimse onun kadar uğraştıramaz.” Kimden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Ama az kaldı, seni de onu da hizaya getireceğim.”

 

“Sen beni rüyanda bile göremezsin, anladın mı? Beni asla yanına alamayacaksın.”

 

"Ona o kadar benziyorsun ki?” kimden bahsediyordu bilmiyorum ama gülümsüyordu. Anlık tebessümü gözlere çıkarken soğudu birden. “Eğer şu an o küçük dilin yerinde duruyorsa Ece için. Bu gün seninle ne kadar mutlu olduğunu yine gördüm. Aylardır mutlu olmayan kızım seninle mutluydu. Her şey onun için. Bunu o küçük beyninden çıkarma."

 

“Sen delirmişsin. Ne yaparsan yap, umurumda değil. Beni öldürsen bile asla o eve gelmeyeceğim.”

 

"Yakında göreceğiz."

 

Bileklerimi bırakıp bedeninin baskısını azalttı ama hala dibimdeydi. Elini yanağıma çıkaracağı esnada sol elimle itekledim. İlkin hazırlıksız olduğu için gerilese de anında kendini toplayıp avuçlarını başımın iki yanında duvara yaslayarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözleri yavaşça yüzümü turlarken nefesi de ona eşlik ediyordu. “Çekil şuradan.”

 

"Biliyor musun, sen böyle reddettikçe daha da vazgeçilmez oluyorsun. Bu... aşk değil, bu arzu da değil… O, ondan başkasına asla ama…”

 

“Çek artık şu iğrenç nefesini üzerimden.” Dediğim şeye rağmen üzerime gelmeye devam edince yapacağı şeyden korkmaya başladım. Elimdeki makası sıkıca tutup tek bir hamleyle omzuna doğru geçirdim hiç düşünmeden.

 

Acıyla karışık bir tıslama dudaklarından dökülürken onu geriye itip hızla çıktım odadan. Elimde ucu hafif kanlanmış makasla lavaboya doğru koşuşturdum.

 

Lavaboya girdiğim an makası bir kenara fırlatıp klozete çöktüm ve yediğim tüm şeyleri çıkardım. Midem bulanıyordu, onu düşündükçe midem alt üst oluyordu.

 

İçim boşaldıktan sonra sifonu çekmiştim ki açık kapıdan birinin geldiğini hissettim. “Aysima’m; ne oldu, iyi misin?” Ayağa kalkıp ağzımı çalkaladıktan sonra elimi yüzümü yıkadım.

 

“İyiyim, merak etme.”

 

Kollarımdan tutup yüzüne bakmam için başını eğdi. “Ne demek merak etme. Yüzün bembeyaz olmuş. Namaz kılmaya gittin kaç dakika oldu dönmedin. O şerefsiz de yok ortalıkta. Bir şey mi oldu, bir şey mi yaptı?” Başımı iki yana sallarken gözleri arkamda bir yere takıldı. Kollarımı bırakıp yanımdan ayrılarak o tarafa ilerleyince makası fark ettiğini anlamıştım.

 

“Bu ne, bu makas kan olmuş.” Aceleyle yanıma gelip sağımı solumu kontrol etmeye başladı. “Bir yerine bir şey mi oldu, iyi misin?”

 

“İyiyim, bir yerimde bir şey. Merak etme.”

 

“O zaman kimin bu kan?” Tabi ki biliyordu cevabını. “Onun de mi? Nerde o?”

 

Tüm hırsıyla lavabodan çıkarak Batın'ı aramaya başladı. Ben de bir şey yapar korkusuyla peşine takıldım. “Uluç dur lütfen.”

 

“Nerde dedim Aysima!” Öfkeli sesi koridoru doldurmuştu resmen. “Bekle sakin ol, bir şey yapmadı. Sakin ol nolur.”

 

“Ne demek bir şey yapmadı?! Adamı yaralamışsın Aysima. Demek ki bir şey yaptı.” Yeniden önüne dönüp odalara girip çıkarken benim namaz kıldığım odaya girdi. Arkasından ben de girerken Batın ceketini çıkarmış ve gömleğinin üzerinden koluna bakıyordu.

 

“Lan şerefsiz!” Engel olmama fırsat tanımadan Batın’ın üzerine yürüyüverdi. Yumruğunu yüzüne geçirirken Batın kolunun da acısıyla inleyip yeri boylamıştı. Uluç yere çöküp ardı ardına vuruyordu.

 

“Lan şerefsiz piç, o*rospu çocuğu seni.” Ağzıma dahi almak istemediğim küfürlerini sıralarken ardı ardına yumruğunu geçirdi yüzüne. “Uu yapma dur!” Kolundan tutup geri çekmeye çalışsam da çekemiyordum. “Uluç yapma. Bak birileri gelecek yapma!”

 

“Lan sen ne laftan anlamaz bir şerefsizsin. İstemiyorum demekten anlamıyor musun o*rospu çocuğu!” Uluç her bir kelimesini yumruklarını savurarak bitiriyordu. Batın da karşılık vermeye çalışıyor ama kolundaki yaradan ve yumruklardan ötürü hareket edemiyordu. Uluç eğer biraz daha vurursa Batın bayılıp kalacaktı.

 

“Uluç yeter artık. Bak birileri duyacak, gelecek.” Çok şükür ki herkes bahçedeydi de kimse duymuyordu. Eğer bu halimizi görürlerse nasıl açıklayacaktım bilmiyorum.

 

Sonunda Uluç da artık yettiğine kanaat getirmiş olacak ki kalktı Batın'ın üstünden. “Ne yapıyorsun sen, öldürecektin adamı. Ya biri gelseydi, ne diyecektik.”

 

“Bırak gebersin şerefsiz.” Batın yavaşlıkla ayağa kalkarken tehditlerini de sıralamaktan geri durmuyordu elbette, gururu incinmişti tabi. "Sizi mahvedeceğim, ikinizi de süründüreceğim. Bu yaptığınızın bedelini çok ağır ödeyeceksiniz."

 

“Bak hâlâ-”

 

“Uluç yeter.” Önüne geçip öfkeyle baktım. Sonra zorla ayakta duran Batın’a döndüm. “Sen de defol git buradan artık. Bu halinle ön taraftan kimseye görünmeden defolup git. Bir daha da karşımıza çıkma, yeter.”

 

Başka hiçbir şey söylemeden Uluç'un kolundan tutup kapıya doğru dönerek dışarı çıkmaya zorlarken Batın konuşmasına devam etti. Sesindeki sert ve keskin tını hem yerimde donmama hem de iliklerime kadar korkmama neden oldu. Öyle bir şekilde söylemişti ki sözlerini bir yemin gibiydi adeta.

 

"Hayatınızı başınıza yıkacağım. İkinizi de perişan edeceğim. İkiniz de doğduğunuza pişman olacaksınız. Biriniz acılar içinde kıvranırken diğerinizin kalbi buna dayanamayacak, pişmanlıklar içinde yanacak. Ölmek için yalvaracaksınız bana ama ben öldürmeyeceğim çünkü aldığınız her nefes size ölümden daha beter gelecek. Bunun için kendimi canımı bile verecek olsam, yapacağım bunu."

 

***

 

Herkese yeniden merhabalar. Yazdığım gibi yükledim diğer bölüme de inşallah en kısa sürede başlayacağım.

 

AGS için hazırlanıyorum ve çok yoğun geçiyor günlerim, bunu bile nasıl yazdım bilmiyorum.

 

Nasıl buldunuz yeni bölümü?

 

Mesaj atan kim olabilir, tahmininiz var mı? (Gelecek bölüm bomba bir şey öğrenebilirsiniz haberiniz olsun)

 

Desteklerinizi esirgemeyin lütfen, beğeni yorum öneri hepsine ihtiyacım var.

 

Kendinize iyi bakın gelecek bölüm görüşmek üzere 👋💕

Bölüm : 09.02.2026 22:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...