
KEYİFLİ OKUMALAR🌹
***
İnsanın hayatı hep inişli çıkışlıdır. Bazen dünyanın en mutlu insanı bazen de en bitik insanı olur. Hiçbir insan tek, düz bir yolda ilerlemez.
Benim hayatım da inişli çıkışlıydı. Belki inişler, çöküşler daha fazlaydı ama mutluluklar da yok değildi. Uluç vardı en başta. O zaten mutluluğumun başında geliyordu.
Ama dedim ya çöküşler daha fazlaydı her zaman. İlk doğduğum gün hayata on sıfır geriden başlamıştım anne babam gibi bir anne babanın çocuğu olarak doğduğum için. Sonrasında inişler bitmedi tabi.
Arada yükselişler olsa da inişler hep vardı.
Hayatımın en büyük çöküşü on yedi yaşımdayken kaybolduğum karanlık sokaktı. O gün ve sonraki günlerde hayatım boyunca tatmadığım acıları tatmıştım. Anne babamın dayakları bile o kadar yaralamamıştı bedenimi. Ama yine de her zaman o dört adamdan nefret ettiğimden daha çok nefret ediyordum anne babamdan. O adamlar rezil nefislerine hakim olamamışlar ve bu acımasızlığı bana yapmışlardı. Elbette dünya ahiret onlardan şikayetçiydim ama anne babamdan daha çok şikayetçiydim. Onlar bana anne baba olsaydı o günü yaşamayacaktım zaten.
Hayatımın diğer büyük bir çöküşü de Batın yüzünden meydana geliyordu. Belki on yedi yaşımdaki çöküşü yaşamamıştım ama yaşayacağımı hissediyordum. Belki aynı şekilde olmayacaktı ama bir şekilde olacaktı.
Batın'ın söyledikleri aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Öyle bir şeklide söylemişti ki cümlelerini bize acıların en büyüğünü yaşatmadan ölmemeye yeminli gibiydi. Ve beni korkutan da bunu yapacak güce sahip olmasıydı.
Evet kaç denemedir beni kaçıramıyordu ama bu defa tüm gücünü ve acımasızlığını kullanacağından emindim. Ne zaman hareket edecekti bilmiyorum ama bu son olacaktı ve başaracaktı. Canımı yakan şey ise sadece benim değil Uluç'un da canını yakacak olmasıydı, ikimizi de bitirecekti. Bu gün söylediklerinden sonra buna emindim artık.
Batın'ın söylediklerinden sonra o odadan anında çıkmak istemiş ama çıkmamıştım çünkü Uluç tekrardan geriye dönüp Batın'ı bir yumrukla yere sermişti. Zorla ayırıp zorla çıkarmıştım dışarı. Sonrasında daha herkes dağılmadan biz ayrılmıştık oradan çünkü daha fazla duracak halde değildik.
Şimdi ise salonda oturmuş açık televizyonun karşısında oturuyorduk, sadece gözlerimiz bakıyordu değişen sahnelere. Batın'ı ve söylediklerini çıkaramıyordum aklımdan. Başım Uluç'un omzunda düşüncelere dalmışken Uluç'un sesiyle çıktım düşüncelerden. “Aysima.”
“Hıh?” Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “İyi misin?” Sadece kafamı sallamakla yetindim çünkü pek iyi sayılmazdım. “Biliyorum o herifin dediklerini düşünüyorsun ama korkma, bir şey yapamayacak.”
“Ben, bilmiyorum Uluç. Yani kendimi kandırmak istemiyorum, bir şeyler yapacak.” Uluç keyifsiz gözlerle yüzüme bakmakla yetinirken yeniden başımı omzuna koydum. O da biliyordu Batın'ın bir şeyler yapacağını ve biliyordu onun karşısında bir şey yapamayacağımızı.
Uluç Batın hakkında benden daha fazla şey biliyordu çünkü onlar benden önce de hatta Batın’ın babasından itibaren Batın’ı araştırıyorlar ve bilgi topluyorlardı. Belki bunu direkt Uluç yapmamıştı ama bir şekilde başkalarından öğreniyordu bunları. Yani Batın’ın ne kadar çok tehlikeli olduğunun farkındaydı.
“Sence bizi ayırır mı?” En çok korktuğum şey buydu. Ben Uluç’tan asla ama asla ayrılmak istemiyordum. Onun sıcaklığını yıllar sonra bulmuşken kaybetmekten ölesiye korkuyordum.
“Asla, asla böyle bir şey yapamaz.” Yapabilirdi, buna gücü yeterdi.
“Çok korkuyorum.”
“Korkmakla bir şey elde edemeyiz Aysima. Biz güçlü olmalıyız ki birliktelğimiz de güçlü olsun.”
“Yine de çok korkuyorum ve ayrılmak istemiyorum.” Başımı omzunda kaldırıp yüzümü yüzüne çevirdi. Yanaklarım elleri arasında hapis halindeyken gözlerimin en derinlerine baktı. “Değil Batın dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse bizi ayırmazlar. Çünkü bizim aramızda asla kopmayacak bir bağ var, bu bağ aşkla birbirine bağlı. Biz bu aşkı devam ettirdikçe bu bağ kopamaz.”
Alınma bir öpücük kondurduktan sonra geri çekildi. “Uluç şunu bil ki seni çok seviyorum.” Gözlerine bakıp orada kaybolma isteğiyle doldum. “Batın neler yapacak bilmiyorum ama bu kalbimde hep sen var olacaksın. Senden başka birinin buraya girmesine izin vermeyeceğim. Ne Batın girebilir de başka bir adam.” Bu mümkün değildi, ondan başkasının kalbimde yer edinmesi asla mümkün değildi. “Aklım unutsa kalbim unutmaz seni.”
*
Dakikalardır, önceden kalmış olduğum odada elimde telefon dört dönüp duruyordum.
Benimle konuşmak isteyen her kimse yine mesaj atmıştı. "Dün gelmedin ve beni uzun bir süre beklettin." diyerek hem hesap soruyor hem de neden gelmediğimi soruyordu.
Kim olduğunu bilmiyordum, kafama takmayacağım demiştim ama düşünmeden edemiyordum da. Batın olabilirdi ama o değil gibi geliyordu. Dün Yiğit’in doğum gününe gelmişti ama yaptığı bir oyun da olabilirdi bu.
O değilse kimdi? Anne babam olabilirdi ya da onları tanıyan bir başkası.
Ne diyeceğini merak ediyordum açıkçası. Eğer anne babamsa o zaman nasıl tepki vermem gerektiğini de bilmiyordum. Onlarla karşılaşacağım günü aklımda bile hiç planlamamış, düşünmemiştim. Birden nereden çıkmıştı bilmiyorum, ben onları çocukluğumla beraber gömmüştüm halbuki.
Onlar olma ihtimali yüreğime ağırlık veriyordu. Yıllar sonra onlarla iletişime geçmeye hazır değildim, istemiyordum da. Onların hayatıma girmesini istemiyordum.
Sanırım mesaj atanın onlar mı öğrenmenin tek bir yolu vardı ne kadar güvenilir bir sonuç ortaya çıkmayacak olsa da. Eğer anne babamsa gerisini sonra düşünecektim.
Daha fala düşünmeyerek ismi yazılı olmayan numaraya girip “Kimsin?” yazdım ve gönderdim. Düşünürsem vazgeçebilirdim ve öğrenmenin başka yolu yoktu.
Fazla beklememe gerek kalmadan mesaj geldiğinde derin bir nefes çekip mesaja tıkladım. “Eğer buluşmayı kabul edersen o zaman öğrenirsin.”
Direkt cevap verse olmuyor muydu?
“Bana zarar vermeyecek biri olduğunu nereden bileceğim?” Batın olabilirdi, işimi garantiye almam lazımdı ama bunun ne kadar faydalı olacağını da bilmiyordum.
"Ne o çok mu düşmanın var?" Sinirlerim gerilerken bir başka mesaj daha düştü.
"Ama doğru ya çocukken de çok aptal cesaretiydin, olması gayet doğal."
Bakışlarım iki kelimede takılı kalmıştı sadece. Aldığım nefes göğüs kafesimde büyümüş de büyümüştü. Ellerim titrerken telefonu yatağın üzerine fırlatıverdim.
Avcumu göğsüme bastırıp derin nefesler almaya çalıştım ilkin, otursam mı ayakta mı kalsam bilemiyordum.
Okuduğum iki kelime kim olduğunu anlamama yetmişti . Sadece o bana böyle derdi, “aptal cesartli”. Anneme bile söyletmez sadece kendi çıkarırdı bunu söylemenin zevkini.
Oydu, babamdı.
Beni nasıl bulduğunu düşündüm, eski hayatımdan kimseyle bir bağım yoktu. Kimsede öğrenmiş olamazdı yerimi, numaramı.
Sonra neden bana ulaştığını düşünmeye başladı zihnim. Ne isteyebilirdi ki benden? Yıllar önce çekip gitmemiş miydi? Şimdi ne diye karşıma çıkıyordu? Ne diyecekti?
Ben onunla, onlarla konuşmaya hazır değildim. Beni terk edip gittiklerinde hayatımdan tamamen çıkarmıştım onları. Şimdi ne istiyorlardı?
Yatağa oturup başımı ellerimin arasına aldım. İstemiyordum, onlarla yeniden bir araya gelmek istemiyordum. Bana çocukluğumu hatırlatmalarını hiç istemiyordum.
Aslında içten içe biliyordum bu günün geleceğini. Bir gün karşıma çıkacaklardı ama ben bu ihtimali görmezden gelip hep ahirete ertelemiştim. Hesabımı ahirette soracaktım çünkü bu dünyada daha fazla onların yüzünden acı çekmek istemiyordum.
Korkuyordum hem de fazlasıyla korkuyordum. Onlarla karşılaştığımda geçmişimi yeniden hatırlayacaktım ve ben geçmişimle yüzleşmekten çok korkuyordum.
Dayaklarını, işkencelerini, acımsızlıklarını, terkedişlerini... her şeyi yeniden görecektim onlarla, bu yüzden hep unutmaya çalışıyordum onları.
Ama insan istese de geçmişinden kaçmıyordu. Eninde sonunda geçmişin ağına takılıyordu. Geçmişle yüzleşmemek için yıllardır onları aramamıştım bile ama geçmiş kendi ayağıyla bana gelmişti.
Onlar benim anne babamdı ve ne yazık ki aramızda iğrenç bir kan bağı vardı. İnsan istese de kan bağını bitiremezdi. Ben onların çocukları olmayı değiştiremezdim, değiştirememiştim de.
Şimdi yıllardır kaçtığım, uzak durduğum şey beni bulmuştu. Ve ben bir kez daha olacaklardan kaçamayacağımı anlamıştım.
Evlenmek de benim için olmayacak bir şeydi ama olmuştu. Ondan nasıl kaçamadıysam geçmişimden de kaçmıyordum.
Mesaja bakakalmışken yeniden bir mesaj gelmesiyle kendime geldim.
"Kim olduğumu anlamışsındır umarım."
O an sanki elektrik yemiş gibi telefonu yatağa fırlatıp odadan dışarı attım kendimi. Onlardan biriyle yeniden iletişime geçmek canımı fazlasıyla yakmıştı.
Lavaboya geçip soğuk suyu açtım. Ellerim titriyor ayaklarım bedenimi zor taşıyordu. Midem yanıyor, acıyordu. Avuçlarıma suyu doldurup yüzme çarptım. Defalarca kez yüzüme suyu çarptıktan sonra aynaya baktım.
Gözlerim kızarmıştı hemen. Ellerim titrerken bedenimde daha fazla güç bulamadığım için lavabo tezgahına dayandım.
Nasıl iletişime geçebilmişti benimle. Tamam numara bulmak çok kolaydı artık ama hangi yüzle yazabilmişti. Hiç mi utanması, utanmaları yoktu acaba? Bana yaşattıkları şeyleri nasıl unutabilirlerdi. Mesajına bakılırsa geçmişi unutmamışlardı ama pişman da değillerdi. O zaman niye beni bulmuşlardı.
Dakikalarca aynada kendime bakıp bu gibi soruları düşündüm. Sonra daha fazla orda öylece kalmamak için çıktım lavabodan. Midem yine kasılıp acıyordu, önce yatak odasından doktorun ağrı olduğunda kullanmam için verdiği ilaçtan bir tane aldım ardından salona geçip kendimi koltuğa bıraktım.
Yapamazdım, onları yeniden göremezdim. Bana acıdan başka bir şey vermeyen anne babayı bir daha görmek istemiyordum. Daha fazla canımı yaksınlar istemiyordum.
Bir süre sadece tavana bakarak o şekilde kaldım koltukta. Daha sonra her şeyi düşünmeyi bırakmak için kalkıp mutfağa geçtim. Yemek hazırlarsam biraz olsun unuturdum belki.
Uluç evde değildi. Biraz işi olduğunu söyleyip çıkmıştı ve hâlâ dönmemişti. Ben yemeği yapana kadar gelmiş olurdu herhalde.
Düşündüğüm gibi de oldu. Ben yemekleri hazırlayınca Uluç da geldi. Yemek yerken olabildiğince normal durup Uluç'a bir şeylerin olduğunu çaktırmamaya çalışıyordum. Şu an hiçbir şey anlatmak istemiyordum ona.
“Ee naptın bu gün? Hangi arkadaşlarınla buluştun, yani asker onlarla mı diye sordum.”
“Evet, Mücahid ve Tayfun'la beraberdik. Biraz işimiz vardı. Karargaha falan uğradık.” Bardağındaki ayrandan bir yudum alıp pilavdan aldı. Uluç akşam yemeğinde ne olursa olsun ayran içmek isterdi. Nasıl bir bağımlılıktı bilmiyorum ama çorbanın yanında bile ayran içerdi. “Anladım, görev falan mı var?”
“Yok, yani şimdilik.”
“Peki, e istersen yeniden çağırabiliriz arkadaşlarını. Hanımlarla o gün iyi anlaşmıştık.” Saltamdan ufak bir çatal alıp devam ettim. “Aslında beylerle daha yakından tanışsam iyi olur gibi ama bu aralar hiç araştırma yapmıyorum, yakında Mücahit komutan beni ekipten atacak.”
“Hanımlarla anlaşmanıza sevindim. Söylerim yine gelirler. Mücahit komutanı da dert etme, Batın konusunu az çok biliyor sana baskı yapmak istemiyor.”
“Yine de tüm gün evdeyim, bir şeyler araştırmak için bolca zamanım var ama asla odaklanamıyorum daha doğrusu başlarına odaklanamıyorum. Başkasını araştırırken nasıl oluyorsa kendimi Batın’ı araştırırken buluyorum. Ondan da sonuç elde edemeyince tüm hevesim kırılıyor.” Gerçekten de öyleydi, Batından kurtulmadan diğer şüphelilere bakamayacaktım.
“Mücahit Komutan bunun farkında o yüzden baskı yapmıyor hem sen de kendine yüklenme, bırak Batın’ı da. Böyle sadece kendini zarar veriyorsun.” Öyleydi, anca kendi psikolojim bozuluyordu.
Bir süre sessizce yemeğimizi yerken sohbet açmak için yeniden Uluç’a baktım. “Bu arada elbiselerimi senin dolabına yerleştirdim, sorun olmaz değil mi?”
“Tabi ki olmaz bir tanem. Böyle daha iyi olmuş hem.” Bunu söylerken dudakları kıvrılmıştı, aynı dolabı paylaşıyor olmak onu da mutlu etmişti. “Senin kıyafetlerinden bazılarının yerini değiştirmek zorunda kaldım inşallah beğenirsin, takım elbiselerini de kendi dolabıma koydum çok kullanmıyorsun diye.”
“Olur, sorun yok. Sen ne yaptıysan beğenirim.” Gülümseyip yemeğe devam ettim. Sonrasında her zamanki gibi geçti vakit. Namazlarımı kıldım, kitap okudum, çay yaptık ve film eşliğinde içtik.
Film neredeyse bitecekti ve saat de ilerlemişti. Üçlü koltukta Uluç'la birlikte oturmuştuk daha doğrusu ben Uluç'un üzerine doğru yayılmıştım. Uykum gelmişti ve arada dalıp gidiyordum. En sonunda başımın öne düşmesiyle irkilip doğruldum. “Uluç benim uykum geldi, yatsak mı artık.”
“Yatalım bir tanem. Kalk hadi.” Filmi bitime gereği duymadan kumanda ile televizyonu kapatıp ayaklandı benle birlikte.
Odaya geçince dolaptan geceliklerimi çıkarıp banyoda değiştirdim. Odaya geri döndüğümde Uluç da değiştirmişti üstünü. “Hadi sen yat, ben ışığı söndürürüm.” Başımla onaylayıp geçtim yatağa. Uluç da ışığı kapatıp abajuru yaktıktan sonra yanıma uzandı.
İkimizde yüz üstü yatmış şekilde tavanı seyrediyorduk. Bir müddet sonra başımı yana çevirip Uluç’a baktım. “Ne düşünüyorsun?” Gözlerini yavaşça tavandan çekip omzunu indirip kaldırarak "Hiç." dedi.
Usulca yanına yaklaşıp başımı göğsüne koydum, anında Uluç da kolunu omzuma sarıp beni kendine çekti. “Uluç.”
“Efendim yavrum.”
“Yavrum?” İlk defa bu kelimeyi kullanmıştı ve nedense hoşuma gitmişti, belki biraz değişik bir hitaptı ama ilkel beynim sevmişti. “Evet, yavrum. Beğenmedim mi yoksa?”
“Yok hayır beğenmedim değil, daha önce hiç demiştin ya ondan öyle bir değişik geldi.” Gülümseyip alımı öptü. “Sen benim karımsın, hayatımsın, bir tanemsin, güzelimsin, yavrumsun, bebeğimsin; kısacası her şeyimsin.”
Başımı yüzüne doğru kaldırıp içtenlikle gülümsedim. Yıllardır sevgiye aç olan kalbim bu lafları duyunca mutlulukla çarpıyordu. Ben onun her şeyiydim. Yıllarca bir yere ait olamamışken, kimsenin bir şeyi değilken bir anda bir adamın her şeyi oluvermiştim.
Başımı usulca kaldırıp yüzüne doğru yaklaştım. Aslında içgüdüsel olarak hedefim dudaklarıydı ama bir şey engelliyordu dudaklarından öpmemi. Dudaklarına yaklaşırken beynim geri çekilmemi söylüyordu.
Kısa bir duraklamadan sonra istikametimi değiştirip çenesine ve boynuna yöneldim. Sakallarının üzerinden çenesini öpüp boynuna da minik bir kaç öpücük bıraktım ve geri çekildim.
Gözlerim Uluç'un gözleriyle karşılaşmak istese de karşılaşamamıştı çünkü gözleri kapalıydı. Normalden daha hızlı nefes alıp veriyordu, dişlerini sıktığını gergin çenesinden anlamak hiç zor değildi.
Yaptığım şeyi sonradan fark ederken utanç ve gerginlikle yerimden doğrulup oturur vaziyete geldim. Utançla gözlerim odada turlarken sesim olabildiğince sessiz çıkmıştı. “Uluç?”
Yavaşça gözlerini açıp baktı. Etraftaki loş ışıktan mı kaynaklıydı bilmiyorum ama koyu kahve gözleri sanki biraz daha koyulaşmıştı. “Ben seni zor bir duruma mı soktum?” Sessiz kalıp cevap vermeyince doğru düşündüğümü anlamıştım. Nasıl böyle davranmıştım ki? “Özür dilerim.” Bakışlarımı kaçırıp birleştirdiğim ellerime baktım.
“Neden?” O da doğrulup oturdu.
“Ben... yani istemeden oldu, böyle olacağını düşünemedim. Seni zor bir duruma soktuğum yetmezmiş gibi bir şey de yapamıyorum.” Gerçekten aptalca hareket etmiştim. Adam zaten benim için kendine hakim oluyor, ihtiyaçlarını belli dahi etmiyordu ama ben onu zor duruma sokuyordum. Bir şey de yapamıyordum, istediğim gibi öpemiyordum bile.
“Sorun yok bir tanem. Sıkma canını.”
“Var sorun.” Huzursuz bir nefes çekip üzgün ama kendime de öfkeli gözlerle ona baktım. “Kendimi iyi hissetmiyorum böyle. Sen... sağlıklı bir erkek olarak ihtiyaçların var ve...” Kelimelrimi nasıl toparlayacaktım bilmiyorum. “Uff. Ben senin karınım ama seni zor duruma sokmaktan başka bir şey yapamıyorum. Öpemiyorum bile seni. Bu hiç doğru değil.” Sesim kısılırken kendime olan öfkem ve utancım da sesime yansımıştı. “Ben sana yetemiyormuşum gibi hissediyorum Uluç.”
Kısa bir an sessizlikten sonra nazikçe çenemden tutup başımı kaldırdı. Alnmı öptükten sonra gözlerimin içine baktı. “Benim için önemli olan şey senin sağlığın ve mutlu olman. Evet benim bir erkek olarak bazen ihtiyaçlarım olabilir ama bu ihtiyaçlar senden daha değerli, önemli değil. Benim önceliğim sensin. Sen mutlu olduktan sonra gerisinin önemi yok.”
“Benim için öyle değil ama ki sana yetmediğimi hissettikçe mutlu da olamıyorum ki. Yanlış anlama sen benim eksik olduğumu hiç hissettirmiyorsun ne sözünle ne davranışınla ama ben de yetişkin biri olarak anlıyorum bunu. Sen belki benden bir şey beklemiyorsun, en başından beri bir beklenti içinde değilsin ama...” Bu yaptığım Uluç’a haksızlıktı, ben rahatça hareket edebiliyor evliliğin tadını kendimce çıkarıyordum ama aynı şeyler Uluç için geçerli değildi. Evet her şey cinsellik olmayabilirdi ama mutlu bir evliliğin temel taşlarından biri de buydu.
“Sen benim her şeyimi karşılıyorsun güzelim. Sen eksik değilsin.” Gözlerimin önüne düşen saç tutamımı kulağımın arkasına sıkıştırıp gözlerime odaklandı. “Sen benim önceliklerimi başka şeyler olarak düşünüyor olabilirsin ama öyle değil. Benim önceliğim senin düşündüğünden daha farklı, benim önceliğim sensin. Sen mutlu ol yeter bana. Ben beklerim, sen iyi olduktan sonra ömrümün sonuna kadar beklemeye hazırım ben. Sen benim için her şeyden değerlisin.”
Mutluluk ve minnet karışımı okunuyordu eminim gözlerimden çünkü öyle hissediyordum. Ben bu adamı hak edecek ne yapmıştım acaba? Hangi iyiliğin karşılığı olabilirdi.
Uluç, ne zaman aktığını bilmediğim göz yaşımı silerken iyice yaklaştım ona doğru. “Bazen diyorum ki ‘Ben bu adamı hak edecek ne sevap işledim acaba?’ Düşünüyorum düşünüyorum bulamıyorum cevabını. Sonra diyorum ki ‘Benim işlediğim bir sevabın karşılığı olamaz. Çünkü ben onu hak edecek kadar büyük bir sevap işlemedim. Uluç olsa olsa Allah'ın bana gönderdiği bir hediyedir.’” Sakallrını okşayıp devam ettim. “Sen benim hediyemsin. Ben seni hak etmedim, Allah bana seni bir armağan olarak verdi. İyi ki varsın, iyi ki sen hediyemsin.”
Uluç gülümseyip iki yanağımdan da öptükten sonra beni kucağına çekti. Anında bacaklarımı kendime doğru çekip toplayarak kucağına yerleştim. Başım göğsünde yerini alırken Uluç'un da elleri saçlarımda yerini aldı. “Sen de iyi ki varsın. Sen de benim hediyemsin. Seni çok seviyorum.”
Sonrasında bir şey konuşmadan bekledik öylece. Bir müddet sonra gözlerim kapansa da henüz uyumamıştım ama Uluç uyuduğumu sanıyordu. Kendiyle beraber kucağından indirmeden yatağa uzanıp sıkıca sarıldı. Bir süre sonra gerçekten de uyuyakalmıştım.
*
Dakikalardır yatak odasında, yatakta oturmuş düşünüyordum. Babam olacak adam dün yine gelmemi istemişti ama ben bir şey dememiştim ve şimdi yine mesaj atmıştı.
"Bu gün geliyor musun sevgili kızım."
‘Sevgili Kızım’ hitabının iğneleyici olduğunu mesajda bile hissedebiliyordum, o bana asla kızım demezdi.
Aklıma pişman olduğu bu yüzden benimle bu kadar konuşmak istediği ihtimali geliyordu ama bunu hemen düşüncelerim arasından çıkarıyordum. Bunun olma ihtimali yoktu, o adam annem başkasını sevemezdi annem de ondan başkasını kendi evladını bile. Hem bu düşünceye sarılırsam ve gerçeğin bu olmadığını öğrenirsem yine yıkılırdım, onlardan yana umutlanmak istemiyordum.
Peki ne istiyor olabilirdi benden? Onların yüzünü bile görmek istemiyordum. Dün sadece mesajını okuduğumda nasıl bir hâle düşmüştüm. Eğer görüşürsem ne hâle gelecektim bilemiyorum.
Merak da etmiyor değildim. Yıllar sonra karşıma çıkıp ne isteyebilirdi. Pişman değildi, bundan eminim. Ne diye beni bulmuştu o zaman. Merak etmemeliydim belki ama ediyordum işte. Sanırım sormaktan başka çarem yoktu.
Kararımı değiştirmeden hızlıca “Ne istiyorsun?” yazarak gönderdim. Anında dönüş sağlanmıştı telefonun başında bekliyormuş gibi.
"Kızımı görmek."
İkimiz de amacının bu olmadığını biliyorduk, bir çıkarı vardı ki nefret ettiği kızını yıllar sonra armış ve bulmuştu.
“Yalana değil gerçeğe ihtiyacım var.”
"Akıllanmışın küçük aptal. Ama nedenini burada söylemeyeceğim. Gelirsen öğrenirsin."
Umutlanmayarak kendime en büyük iyiliği yaptığımı görebilmiştim; amacı asla beni görmek değildi, pişmanlık hiç değildi.
“Bırak sizinle görüşmeyi sesinizi dahi duymak istemiyorum. Ne senin ne de o yanındaki kadının.” Umarım bırakırdı peşimi, Batından sonra onların da musallat olmasını istemiyordum hayatıma.
"Merak etme o yok. Sadece ben görüşeceğim."
Kendisine meraklı olduğumu düşünüyordu galiba, ikisinden de nefret ediyordum. Annemden her zaman daha çok nefret etmişimdir halbuki babam daha fazla şiddet uygulardı. Ama nedense anneme olan nefretim hep daha büyüktü, belki de o küçücük halimle benim en büyük koruyucumun annem olması gerektiğinin farkındaydım. Ben babamdan fazla onun parçasını taşıyordum, dokuz ay boyunca yavaş yavaş onun bedeninde büyüyerek onunla daha fazla bir bağ kurmuştum o da benle ama o bu bağı hep görmezden gelmişti.
Son mesajına cevap vermeyince bir daha yazdı.
"Benimle görüşmek zorundasın bilmediğin şeyler var.”
Onlar hakkında hiçbir şey bilmek, öğrenmek istemiyordum. O da bunun farkında olacak ki hemen ardından bir mesaj daha gönderdi.
"Sadece bizim değil, kendi hakkında da bilmediğin şeyler var."
Neydi şimdi bu? Neydi bilmediğim?
Merakım istemsiz artıyordu. Onlar hakkında bir şeyi merak etmiyordum zaten ama kendi hakkımda da bilmediklerim vardı.
“Neyden bahsediyorsun, ne bilmiyorum?”
"Gelirsen öğrenirsin. Dünkü attığım konuma gel iki saat sonra. Her şeyi anlatacağım."
Belirsizlik gerçekten cehennem azabıydı. Gitsem ayrı bir dertti gitmesem ayrı bir dert. Gitsem onu gördüğümde iyi bir durumda olmayacaktım, gitmesem kendi gerçeğimi öğrenemeyecektim. Hem belki ilerde pişman olacaktım gitmediğim için, gitsem de pişman olma olasılığım vardı ama benim suçum olmayacaktı.
Dakikalarca odada düşünüp durduktan sonra karar verdim, gidecektim. O beni bulurken utanıp korkmadıysa ben de korkmayacaktım. Allah zaten kuluna kaldıramayacağı yük yüklemezdi. Bunun da altından kalkardım Allah'ın izni ile. Ben on yedi yaşımda kötünün de kötüsünü yaşamış biriydim ve zor da olsa tam anlamıyla atlatamasam da kendimi toparlamıştım, daha kötü ne olabilirdi ki. Kendim hakkımda bilmediğim gerçekler o geceki kadar canımı yakamazdı.
Oturduğum yataktan kalkıp salona geçtim, gördüğüm manzara hem mutlu olmama hem de şaşırmama neden olmuştu. Uluç kitap okuyordu. Daha önce kitap okurken görmemiştim onu.
“Keyifli okumlar.”
“Teşekkür ederim.” Kaba ellerine kitap tutmak hiç yakışmıyordu, zaten çok tuhaf bir şekilde tutuyordu.
Yanına geçip oturdum. “Nasıl kitap, beğendin mı?”
“Açık konuşmak gerekirse pek bir şey anlamadım.” Okuduğu kitap Alexandre Dumas’tan Siyah Lale'ydi. Muhtemelen kitabın ismini beğenerek kitaplığımdan almıştı.
“Anlamam gayet normal çünkü klasik okumaya alışık değilsin ve sen Siyah Lale'den başlamışsın. Klasik okumak istiyorsan önce daha basit kitaplardan başla. Siyah Lale biraz zor özellikle ilk bir kaç bölümü. Ama diğer bölümler hem daha kolay hem da akıcı.”
Karşında öğrencisine ders veren öğretmeni var gibi kitabı kapatıp başını salladı. “Anladım, ne önerirsiniz peki hanımefendi.”
Gülümseyip devam ettim. “Suç ve Ceza okuyabilirsin, biraz kalın ama akıcı. Onun dışında genellikle Hayvan Çiftliği'ni, Şeker Portakalı'nı, Fareler ve İnsanlar'ı ilk okuyan kişilere sıkça tavsiye ederler ki ben de ediyorum çünkü hem kısa hem de akıcı kitaplar. Oblomov'u okuyabilirsin, hem çok şey katacağını düşünüyorum. Stefan Zweig'in kitapları çok güzel; özellikle Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Korku, Satranç, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat...” Yeni kitaplar düşünerek gözlerimi tavana kaldırdım. “ Ah, İki Şehrin Hikayesi en sevdiğim klasiklerden ama biraz klasiği alış ondan sonra oku onu da. Aynı şekilde Martin Eden, Anna Karenina, Uğultulu Teper, Gazap Üzümleri bunlarda mükemmel ama bunları da biraz alıştıktan sonra okuyabilirsin. Daha çok bir sürü kitap var. Yani şunu oku desem diğeri üzgün bakıyor, diğerini desem öbürü bakıyor. Hepsi çok güzel.” Ellerimi çenemim altında yumruk yapıp kararsızlıkla baktım. Uluç ise gülümseyerek beni dinliyordu sadece ve ben engin bilgilerimi çok bilmiş gibi paylaşmaya devam ettim.
“Bu arada Türk klasikleri de okuyabilirsin. İnce Memed serisini bence seversin. Onun dışında Sabahattin Ali'nin kitapları çok güzel. İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf; üçü de çok güzel. Genellikle Çalıkuşu'nu tavsiye ederler ki ben de çok beğenirim ama sonu beni hayal kırıklığına uğrattı. Feride Kamran'a dönmemeliydi. Her neyse birinden başla işte.” Uzun konuşmamdan sonra bir nefes alıp sustum ve ilgiyle Uluç’a baktım.
O hâlâ gülümseyerek beni dinliyordu. Susunca başını sağa doğru çevirip hafif salladı. “Noldu?”
“Öyle heyecanlı ve kendinden geçmiş bir şekilde konuştun ki kendime kızdım daha önce neden kitaplar hakkında konuşmadım seninle diye.” Gülümseyip omuz silktim. “Kitaplar konu olunca kendimi kaybediyorum, gerçi daha önce kimseyle kitaplar hakkında konuşmamıştım ama demek ki öyleymişim.”
“Bunu fark ettim ve daha sık konuşacağım seninle bu konu hakkında.”
“O zaman şöyle yapalım. Benim biraz işim var dışarda. Ben onu hallederken sen de bir kitap seç ve okumaya başla. Gelince konuşuruz.” Buraya aslında dışarı çıkacağımı Uluç’a haber etmek için gelmiştim ama konu kitap olunca unutmuştum.
Uluç'un az önce neşe saçan yüzü değişip yerine ciddi yüz ifadesi geldi. “Ne oldu, nereye gideceksin?” Şaşırmıştı ve bu normaldi. Evlendiğimizden beri o buradayken hiç yalnız dışarı çıkmamıştım.
“Eski bir tanıdıkla görüşeceğim.” Buna da şaşırdı tabi ama sormadı kim olduğunu. “Ben de geleyim seninle.”
“Yok hayır, yani ben tek gideyim.” Sıkıntıyla bir nefes çekti. Eminim Batın'ın her an gelebilecek zararından endişeleniyordu. “Merak etme çok kalmayacağım zaten. En fazla bir saat sonra dönerim.”
“Peki, ama dikkat et olur mu? En ufak bir şey olursa ara beni.” İlk kez yalnız dışarı çıkacağımı söylediğim için karşı da gelmek istemiyordu. Benim artık içe dönüklüğüme bir son verip hayata tamamıyla karışmamı çok istiyordu.
Odaya geçip günlük bir elbise giyerek şalımı da yaptıktan sonra gerekli eşyalarımı çantaya koydum. Her ihtimale karşı küçük çakımı ve biber gazı da koymuştum. Telefonumu da yataktan alıp saate baktım. Şarjım da az kalmıştı, deminden beri taksaydım iyi olurdu ama fark etmeiştim bu kadar azaldığını.
Yapacak bir şey olmadığını kabullenerek bir taksi çağırıp salona geçtim. “Ben hazırım, çıkıyorum.”
Uluç baştan aşağı üzerimi süzerek ayağa kalktı. “Sen azından ben bıraksaydım seni.”
“Taksi çağırdım, şimdi gelir. Boşuna gelmiş olmasın.”
“İyi peki ama çok dikkat et.” Yanıma gelip yanaklarımı avuçladı, önce iki yanağıma ardında alınma öpücüğünü bıraktıktan sonra geri çekildi. “Şimdi gidebilirsin.”
Gülümseyip "Görüşürüz." dedikten sonra çıktım evden. Bir kaç dakika aşağıda bekledikten sonra taksi de gelmişti.
Yaklaşık yarım saat sonra taksi durunca ücreti ödeyip arabadan indim. Geldiğim yer çam ağaçlarının olduğu, piknik yapmak için uygun bir yerdi. Etrafta kamelyalar ve masası olan banklar vardı. Çok kalabalık olmasa da yine de başka insanlar vardı ve bu içime biraz da olsa su serpmişti. Bazıları arkadaş grubu olarak çekirdek kola keyfi yapıyor, bazıları çay içiyor bazıları da ailecek yemek yiyorlardı.
Etrafı incelemeyi bırakıp gelme sebebim olan adamı aramaya başladı gözlerim. Muhtemelen görsem tanırdım çünkü ikisinin de yüzü hafızamdan silinmemişti. En son gördüğümde otuzlarının başındaydı şimdi ise elli yaşında olmalıydı.
Yavaş yavaş yürümeye başlayıp gözlerimi de etrafta gezdirdim ama görünmüyordu. Adımlarım geri gitmek istese de kendime hakim olup kararlılıkla ağaçların arasında yürüdüm.
Bir kaç dakika geçmeden telefonuma mesaj geldi. Çantamdan çıkarıp baktım ve ama tam mesajı okuyamadan telefon kapandı.
"Biraz ilerle, sol tarafı-” Hepsini okuyamasam da sol taraflarımda olduğunu anlamıştım. Dediği gibi biraz ilerleyip gözümü sol tarafımda kalacak şekilde dolandırdım. Biraz ileride masalı bir bankta yüzü bana dönük bir adam vardı. Uzakta olduğu için yüzünü seçemesem de doğruca benden tarafa baktığı için o olduğunu anlamıştım.
Ellerim içimde istemsizce oluşan korkudan ve gerginlikten dolayı titriyordu. Derin derin bir kaç nefes çekip başımı öne eğerek o tarafa doğru ilerledim. Yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyordum. Her adımım da göğüz kafesin daralıyor ve kalbimi sıkıyordu. Nefesim boğazımda düğümleniyordu.
Yaklaşık on sekiz sene sonra babamla bir araya gelecektim ve geçmişimiz hiç güzel değildi, hasret dolu bir kavuşma olmayacaktı hatta bu kavuşma bile değildi.
Kısa süre içinde oldukça yaklaştığımı düşünerek yavaşça başımı kaldırdım ve gördüğüm şey hem şaşırmama hem de içimdeki korkunun daha da artmasına sebep oldu.
Yüzünün sağ tarafında nasıl olduğunu bilmediğim bir yaradan kalma büyük bir leke vardı. Öyle ki bu leke yüzünün şeklini bile değiştirmişti. Dudağının sağ kısmı yanağına doğru hafif açılmış ve gözünün çevresi dahi lekeden kırışık şekildeydi. Eğer gözlerini görmeseydim dakikalarca onu arar dururdum burada. O olduğunu belli eden tek şey küçüklüğümdeki gibi küçümser şekilde bakan ela gözleriydi.
Bir süre yerimde kalıp yüzünü inceledim sadece. Ne tepki vereceğimi bilmiyordum.
Bu aşamada ne yapılırdı ki; on sekiz sene sonra gördüğüm babama karşı ne yapmalıydım, ne yapılmalıydı? Koşup sarılamazdım, nasılsın diye soramazdım, seni özledim diyemezdim. Ne diyecektim?
Dudakları iki yana kıvrılınca girdiğim donuk halden kurtulabilmiştim. "Ne o, babanı tanımadın mı yoksa?"
Sadece yüzüne bakmakla yetindim. Eliyle karşısındaki oturağı gösterince stres ve tedirginlikle geçip oturdum. Yüzüne bakmadan etrafı inceliyordum. Şu an gerçekten ölebilirdim. Nefesim daralıyor, göğüs kafesim kalbimin çarpıntısından acıyordu. Yıllarca görmediğim, beni terk edip giden babam karşımdaydı. Nasıl iyi olabilirdim ki?
Seslenmesiyle zorla da olsa gözlerimi çevirdim ona doğru. "Babanı özlemedin mi yoksa?"
Az önce duygularımın bile farkında değilken birden öfke aktı damarlarımdan. Sinirle birlikte iğrenircesine yüzüne bakınca cevap vermeyeceğimi anlayıp devam etti. "E nasılsın görüşmeyeli?"
Bu benimle dalga mı geçiyordu? Ne salakça sorulardı bunlar. Beni sinir etmekten başka işe yaramıyordu. “Ne söyleyeceksen söyle. Boş zırvalamalarını dinlemeye gelmedim.” Sesim son derece donuktu, gözlerimin aksine hiçbir duyguya yer vermemişti.
"Biraz sohbet ederiz, geçmişi yad ederiz demiştim ama neyse senin canın biraz sıkkın galiba. Çay ister misin?" Masanın üzerinde bulunan çantadan termos ve iki kağıt bardak çıkardı. Gerçekten beni delirtmek istiyordu.
“Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?” İnanamaz gözlerle baktım yüzüne. “Çay içmeye mi geldim ben buraya. Yıllar sonra karşıma çıkıp nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranırsın?”
Başını umarsızca iki yana sallayıp kendine bir bardak doldurdu. "Konuşacağız herhalde ama önce biraz özlem giderelim değil mi?"
Karşımda utanmadan dalga geçer gibi oturup konuşması sinirimi alt üst ediyordu. Bu halleri aptal kalbimi parçalara ayırıyordu. Neden kırılıyordum, üzülüyordum ki? Ondan hala baba şefkati nasıl bekleyebilirdim? Buraya gelmesindeki amaç kendi çıkarıydı muhtemelen, beni düşünmüyordu bile ama ben hâlâ ondan merhamet bekliyor ve bunu göremeyince de hayal kırıklığına uğruyordum. Gerçekten aptalın tekiydim.
“Anlaşıldı, seninle konuşulmayacak.” Çantamı alıp ayaklanıyordum ki eliyle durdurdu. "Dur yahu biraz muhabbet edelim dedik. Otur şuraya, anlatacağım."
Ateş basmıştı ama titremeye engel değildi, tedirginlikten ziyade artık öfkem titremelere neden oluyordu. Ondan gerçekten nefret ediyordum.
“Muhabbet etmeye gelmedim ben buraya. Senin yüzünü dahi görmek istemiyordum. Kendim hakkımda bilmediğim neyse söyle, yoksa seninle ilgilenmiyorum.”
"Söyleyeceğim sadece biraz vakit geçirelim dedim, neyse.” Sabrımın son demlerindeydim. “Şöyle başlayayım. Seni neden hiç sevmedik en azından ben neden sevmedim düşündün mü hiç?"
Ben nasıl bir insanların çocuklarıydım. İnsan kendi kızına bunu der mi, sorar mıydı? Beni sevmediklerini açık açık söylüyordu. Tamam biliyordum zaten ama böyle de olmazdı ki? Bu nasıl gaddarlıktı böyle.
İnsan evladına nasıl seni sevmedim diyebilirdi, bunu ne aklım ne de yüreğim alıyordu. Kendim bunu yaşamamıştım ama Yasemin Abla ve Serhat Abinin hatta Batın’ın evlatlarına olan düşkünlüğüne defalarca şahit olmuştum. Onları nasıl sevdiklerini, nasıl koruduklarını görüyordum. Onlar da anneydi, babaydı ama benimki neden onlar gibi değildi. Bunun beni nasıl kıracağını bile bile evladına bunları nasıl söyleyebiliyordu?
Bir süre sadece yüzüne baktım. Bu soruya nasıl cevap verilirdi bilmiyordum. “Çok düşündüm hatta belki de doğduğum günden beri düşündüğüm ve cevabını bulamadığım tek şey bu olabilir. Çocukken suçu kendimde arardım hep ama başka bir nedeni var bilmediğim.” Daha fazla konuşamadım, kısa kestim. Konuşmak çok zor geliyordu.
"Bu kadar yıl cevapsız kalman üzücü ama öğreneceksin.” Dalga geçer gibi konuşuyordu. “Düşün bakalım bir baba kızını neden sevmez?"
Daha fazla kalmayacaktım burada. Ağlamamak, karşısında güçsüz durmamak için zor tutuyordum kendimi. Canımı yakmaktan başka bir şey yapmıyor benimle dalga geçiyordu. Ne diye gelmiştim ki zaten buraya.
“Her baba kızını sever, sen ve senin gibi vicdansızlar hariç.” Hışımla yerimden kalkıp çantamı alarak oturduğum yerden çıktım. Bir kaç adım atmıştım ki söylediği şeyler yerimde çakılı kalmama sebep oldu.
"Evet haklısın, her baba kızını sever ama kendi kızını. Kendi kızı olmayanı kimse sevemez, tıpkı benim seni sevmediğim gibi."
Duyduğum cümleler yerimde çivi gibi çakılıp kalmama neden oldu. Bundan tek bir anlam çıkarmıştım ama buna inanmak istemiyordum. Benim onun kızı olmadığımı ima ediyordu.
Yanlış anlamıştım, kesinlikle ben yanlış duymuştum. Böyle bir şey olamazdı, beni sevmese de oydu benim babam. Ben başkasının kızı değildim, hayatım bir yalan üzerine kurulu olamazdı. Yıllarım bir yalan yüzünden mahvolmuş olamazdı.
Yavaşça arkamı dönüp ona baktım. O da ayağa kalkmış ve doğruca yüzüme bakıyordu. Yüz ifadesi ciddiydi az önceki laubali haline kıyasla.
Kafam allak bullak olurken zorla çıkardım kelimeleri dudaklarımdan. “Ne demek bu?”
"Duydun dediğimi, insan sadece kendi öz evladını sever." Tekrardan kızı olduğumu inkar eden cümleleri duymak nefesimi kesmişti. Yalandı, gerçek olamazdı.
Başımı iki yana sallayıp zorla konuştum. “Yalan söylüyorsun.”
"Yalan söylemiyorum. Sen benim kızım değilsin."
Kalbime bir kurşun girdi sanki, nefesim boğazımda takılı kaldı. Yaşamsal fonksiyonlarım durdu sanki. Ağzımda tükürük birikti yutkunamadım, midem bulandı ama yerimden hareket edemedim.
Gerçek miydi? Kızı değil miydim? Yüz ifadesine bakılırsa doğruyu söylüyordu. Hiç bir yalan ibaresi yoktu yüzünde.
Gerçek tüm acımasızlığıyla yüzüme vurulurken içimden bir şeylerin parçalanarak kopup gittiğini hissettim. Tüm vücudum titrerken bacaklarım bedenimi taşıyamayacak kadar güçsüzleşmişti. Yere düşeceğim esnada sağ tarafımda bulunan çam ağacının gövdesine tutundum.
Her şey yalandı. Tüm her şey yalandı. Hayatım yalandı. Her şey boşunaydı. Zaten mahvolmuş hayatım bir yalanla daha da mahvolmuştu. Tüm yaşadığım şeyler bir yalan üzerine kuruluydu.
"Acı ama gerçek. Gerçekler de her zaman can yakamaz mı zaten? Sen benim kızım değilsin, yıllarca bu yüzden sevmedim seni. İnsan başkasının kızını neden sevsin ki? Hiç aklına gelmedi değil mi bu ihtimal..."
O konuşmaya devam ediyor bense her bir cümlesiyle daha da yıkılıyordum. Bu gerçek fazlasıyla yakmıştı canımı. Bu ihtimal aklımın ucundan dahi geçmemişti. Her ihtimali düşünmüştüm ama onların çocukları olmadığıma tek bir ihtimal dahi vermemiştim.
Ben onların kızı değildim, ben başkasının kızıydım. Yıllarca baba diye bildiğim adam şimdi babam olmadığını söylüyordu. İyi ama neden, nasıl? Ben o eve doğmamış mıydım?
Başımı yavaşça kaldırıp baktım karşımdaki adama. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Yıkılmıştım resmen. “Ben kimim?”
Çaresizlikle dolu iki kelimelik bir cümle, ben kimim? Ben kimdim? Sahi ben bu hayatta hiç biri olabilmiş miydim? Ben çocuk olamamıştım. Annemin kızı, babamın evladı olmamıştım. Hiçbir yere kendimi ait hissetmemiştim. Sınıfın bir öğrencisi, yurdun bir yetim çocuğu, bu dünyanın insanı... Ben hiçbiri olamamıştım. Ben kimdim?
"Gerçek babanı mı merak ediyorsun?” Acımasızca gülümsedi. “O seni hiç merak etmedi! Vardı ama hiçbir zaman yoktu, sana inanmadı."
Yok?
Ailem yoktu.
Ne zaman olmuştu ki?
Hiçbir zaman.
Ben acı gerçeğimi içimde sindirmeye çalışırken o konuşmasına devam etti. "Annen gerçekten annen; şu an nerelerde, hangi herifin altında bilmiyorum." Aldığım nefes ciğerlerimi yaktı, öğrendiğim her yeni gerçek kalbime art ardına hançer sokuyordu.
“Babanı merak ediyorsun tabi.” Devam etti konuşmasına ama ben yeni bir şeyi daha kaldıracak halde değildim, bunları sindirmeden yeni bir gerçeği öğrenmek istemiyordum ki bunları sindirebilecek miydim bilmiyorum.
Eğer ağaca tutunup dayanmıyor olsaydım çoktan yere çökmüş olacaktım tıpkı ruhumun, hayatımın çöküşe uğradığı gibi.
Daha fazla kaldıramayacaktım gerçekleri. Babam, babam olmadığını söylüyordu. Annem annemdi ama nerelerde olduğunu o bile bilmiyordu. Bir ailem yoktu. Peki ya gerçek babam?.. Kaldıramayacaktım daha fazla.
Bedenimi zorla, dayandığım ağaçtan çekip sendeleyerek arkama döndüm. Adım atabilecek güç yoktu üstümde ama zorlayacaktım, gitmeliydim buradan. Bu lanet yerden bir an önce gidip kurtulmalıydım.
Gerçek değildi bunlar. Olmamıştı. Bu gün hiç yaşanmamıştı.
Unutacaktım, bu gün yok olacaktı.
"Nereye gidiyorsun, daha işimiz bitmedi.” Bir kaç adım atmadan yine kaldım yerimde, bacaklarım titriyordu ama gitmeliydim, gitmek istiyordum. Daha fazla bu adamı dinlemek istemiyordum.
Atacağım adımın yarıda kalmasına sebep oldu yeniden kurduğu cümle. “Aaa baksana kimler gelmiş, abinle tanışmak ister misin? Gerçi tanışıyorsunuz zaten.”
Kaldırmıyordu, kalbim kaldırmayacaktı. Abim vardı ve tanışıyor muydum?
Korkarak, göreceğim kişiyi bilmeden bile korkarak başımı yavaşça sol tarafıma çevirdim ve gördüğüm kişi başımdan aşağı kaynar suların dökülmesine sebep oldu.
Bu, bu bir oyundu; değil mi? Bu kadar şey üst üste gelemezdi. Ben bu kadar şeyi yaşıyor olamazdım. Kalbim bu kadarını kaldırmazdı. "Aysima."
Konuşmak için dudaklarımı araladım ama sesim çıkmıyordu. Boğazıma bir yumru oturmuştu ve ne nefes alabiliyor ne de konuşabiliyordum.
Derince yutkunup dudaklarımı dilimle ıslattım. Sesim öyle kısıktı ki beni duyduğuna emin değildim. “Serhat abi.”
Rüyaydı, değil mi? Yine o korkunç rüyalardan birini yaşıyordum. Buradan o karanlık sokağa geçecektim değil mi, rüyaydı her şey rüyaydı.
Gözlerimi sıkıca kapatıp sakinleşmeyi bekledim, gözlerimi açınca Uluç’la yatağımızda olmayı diledim.
Değildi, rüya değildi. Açılan göz kapaklarımın ardında değişen hiçbir şey yoktu. Arkamda babam sandığım adam sol tarafımda Uluç’un eniştesi olan ama abim olduğunu öğrendiğim Serhat Abi vardı.
Bu nasıl gerçek olabilirdi, Serhat abi nasıl abim olabilirdi? Ya Mazhar Amca? Babam mıydı yani?
Gitmeliydim, derhal burayı terk etmeliydim yoksa delirecektim.
"Aysima iyi misin?" Halim berbattı, Serhat Abinin ses tonundan bile ne kadar kötü olduğum belli oluyordu.
Yanıma gelmeye kalkışınca ellerimi öne uzatıp durdurdum onu. O benim abim olamazdı, nasıl olsundu? O Uluç'un eniştesiydi sadece, başka da bir şeyim değildi.
"Aysima; sakin ol, gelmiyorum tamam. Ama iyi görünmüyorsun, yardım edeyim."
Başımı iki yana sallayıp bir adım attım ama sendeleyip yeniden ağaca tutundum. Olmuyordu, kaldıramıyordum. Bu kadar şey çok ağırdı. Ağlamak istiyordum; bağır bağıra, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum ama olmuyordu, içim parçalanıyordu ama olmuyordu ta ki ismim onun tarafından telaffuz edilene kadar.
“Aysima!” Başımı kaldırıp karşıma baktım. Uluç korku ve endişe dolu gözlerle bana bakıp koşuyordu. Onu gördüğüm an titrek bir nefes aldım ve göz yaşlarım boşalmaya başladı. Artık güçlü durmama gerek yoktu, ayakta kalmama gerek yoktu. O gelmişti, beni ilk kez biri yapan adam gelmişti. Beni ilk kez bir yere ait kılan, birinin bir şeyi yapan, beni seven, beni çok seven adam gelmişti.
Bu zamana kadar hiçbir şeydim ama onunla, onun sevdiği oldum. Annemin kızı, babamın evladı olamadım ama Uluç'un aşkı oldum. Ne doğdum ev, ne yurt, ne de evim; evim ve yuvam olamamışken onun evi evim onun kucağı yuvam olmuştu.
Ayakta kalmama gerek yoktu, güçlü durmama gerek yoktu. O beni bu halimle kabulleniyordu. Onun yanında ben olabilirdim. Örtülere, maskelere bürünmem gerekmezdi.
Gözlerimden yaşlar, ağzımdan da bir hıçkırık düşerken bendim de yere düştü. Saniyeler geçmeden Uluç bacaklarının üzerine çökerek yanıma geldi ve bedenimi kucağına çekip sımsıkı sarıldı.
Dudaklarından dökülen ilk şey "Allah'ım, iyisin." Olurken hemen ardından iyi olup olmadığımı bana da sordu ama ellerimi göğsüme koyup hıçkırarak ağlamaktan ve ismini söylemekten başka bir şey yapamadım.
Az önce öğrendiğim onca şeyi göğsünde ağlayıp dışarı çıkarmak istedim, kalbim patlayacak gibiydi ve ağlamak şu an için en iyileştirici yol gibi görünüyordu.
Uluç zorla geri çekilip yüzüne bakmasını sağladı. Hıçkıra hıçkıra değil haykırarak ağlıyordum adeta. Sol eli belimi sıkıca tutup kucağında sabit kalmasını sağlarken sağ elini yüzüne çıkardı. “Bir tanem, sakin ol Aysima’m. Korkutuyorsun beni lütfen sakin ol. Noldu, anlat ne oldu. Bir yerine bir şey oldu mu? Söyle bir tanem, anlat hadi ne oldu?” Korkusu her halinden belliydi zaten.
Yüzüne bakıp hıçkırıklarımın arasında sorularını es geçerek konuşmaya çalıştım. “Gi-gidelim, lüt-fen götür beni. Gide-lim burdan. Götür be-ni. Eve evimize gide-lim.” Konuşamadım bile, ağlamaktan nefes alamazken kelimlerim de tam çıkmıyordu dudaklarımdan.
“Tamam, tamam bir tanem götüreceğim. Kalk hadi, gideceğiz evimize.” Öyle berbat bir haldeydim ki istediğimi yapmaktan başka çare bırakmamıştım ona. Güçlükle yerden kalkıp yine Uluç’un desteği ile yürümeye çalıştım ama adım atamıyordum, bedenim öyle ağırlaşmıştı ki bacaklarım bükülüp duruyordu.
Kendimi birden Uluç’un kucağında bulunca hiç beklemeden kollarımı boynuna dolayıp başımı da boynuna gömerek ağlamaya devam ettim.
Saatler gibi gelen dakikalar sonrası ağaçlıktan çıkıp arabaya kadar geldik. Uluç bedenimi ön koltuğa bırakıp yüzümü avuçladı ama ben hala hıçkırarak ağlamamı sürdürüyordum. “Bir tanem bana bak, sakin ol lütfen.”
Sakin olmaktan çok sanki daha da kötü hale gidiyordum. Nefes alamıyordum ağlamaktan ya da öğrendiklerimin ağırlığından. Kriz geçiriyordum yine.
Uluç nefes alamadığımı anlamış olacak ki geri çekilip bacaklarımı arabadan dışarı sarkacak şekilde yeniden oturttu. Temiz hava almamı istiyordu ama ihtiyacım olan temiz hava değildi. “Bana bak bir tanem, gözlerime bak. Derin derin nefes al. Yavaş yavaş, derin derin çek nefesi içine. Sakin ol, lütfen. Hızlı hızlı yaparsan nefes alamazsın, sakin ol hadi.”
Gözlerine bakıp dediklerimi yapmaya çalıştım. Zordu ama başaracaktım, her zaman başarmıştım.
Bir kaç dakika geçtikten sonra nefesim düzene girmişti ama hala ağlamamı durduramıyordum. “Ben su alıp geleceğim sana tamam mı, iki dakika içinde buradayım. Hemen geleceğim.”
Başımı belli belirsiz aşağı yukarı sallayınca koşup su almaya gitti. Dediği gibi iki dakika geçmeden suyla yeniden karşımda belirince kapağını açıp dudaklarıma uzattı suyu. Bir kaç yudum içmeye çalıştım ama hâlâ ağlamamı durduramadığım için su boğazına kaçmıştı öksürmeye başladım.
Uluç sırtıma vuruyor “Skin ol.” Diyerek telkinlerde bulunuyordu.
Biraz daha sakinleştiğimde arabada düzgünce oturup derin nefesler aldım. “Ne oldu? Anlatmak ister misi?”
“Eve gidelim.” Başak bir şey demedim, istediğim tek şey buradan defolup gitmekti.
“Tamam, tamam gideceğiz.” Kemerimi bağlayıp kapımı kapattı ve şoför koltuğuna geçti.
Midem ağrıyordu, bu kadar ağırlık mideme vurmuştu. Midemin üzerinde duran avuçlarımdan dolayı ağrıdığını anlayan Uluç bir şey demeden torpido gözünü açıp ne zaman aldığını bilmediğim ilacımı çıkardı. Suyla birlikte verip içmemi sağladıktan sonra daha fazla beklemeyip arabayı çalıştırdı.
Yol boyunca sesimi çıkarmadan usul usul ağladım. Eminim Uluç delicesine merak ediyordu olanları ama daha fazla üzerime gelmemek için sormadı bir daha.
Yine Uluç’un kucağında dairemize çıktığımızda beni doğruca yatak odasına götürdü ve yatağa bıraktı. Algılamakta zorluk çektiğim dakikalardaydım, ne ara gelmiş ve eve çıkmıştık bilmiyordum bile. Uluç ayakkabılarımı çıkarıp kenara koydu ona bile tepki veremdim.
“Daha iyi misin bir tanem?” Başımı iki yana salladı sadece. “İyi olacaksın tamam mı. Ne oldu bilmiyorum ama beraber atlatacağız. İstersen şimdi dinlen sonra bana olanları anlatırsın olur mu?” Bu defa yine sadece başımı aşağı yukarı salladım. “Hadi o zaman üzerine rahat bir şeyler giy sonra dinlenirsin tamam mı. Yardım etmemi ister misin?
“Hallederim ben.” Israr etmeyip dolaptan pijama takımlarımı çıkardı ve yanıma bırakıp odadan çıktı. Birkaç dakika hareketsiz kaldıktan sonra zorla kollarımı oynatıp üzerimdekileri çıkardım. Sadece iç çamaşırımla kalınca önce alt takımını alıp giyindim.
Pijamanın üstü düğmeliydi ve her bir düğmesi de kapalıydı. Kafamdan geçmeyeceğini düşünerek birkaç düğmesini açmaya çalıştım ama beceremedim. Ağlamaya fırsat kollayan gözlerim yaşlarını akıtırken pijamayı fırlatıp ellerimi yüzüme kapatarak hıçkıra hıçkıra ağladım.
Olmuyordu, her şey çok zor geliyordu.
Ne zaman geldiğini dahi fark etmediğim Uluç önümde diz çöküp zorla başımı kaldırdı. “Noldu bir tanem?”
“Çözemedim.”
“Neyi?” Yere fırlattığım pijamasının üstünü gösterdim. “Onun düğmelerini.”
“Tamam ay yüzlüm, hallederiz şimdi.”
“Çok yoruldum, ben artık bir şeylerle uğraşmak, bir şeyleri halletmek istemiyorum.” Çıplak olan omuzlarımdan tutup beni kendine çekti.
Sorun düğme değildi, pijama değildi. Sorun hayatımdı. Sorun yaşadıklarımdı. Sorun geçmişimdi, bu günümdü ve yarınımdı. Canımı acıtanlardı; annemdi, babamdı, o karanlık sokaktaki adamlardı, Batın'dı...
“Geçecek bir tanem, her şey geçecek. Söz veriyorum geçecek. Hiçbir şey kalıcı değildir. Bu gün ağladığın şey yarın, yarın olmadı ondan sonraki gün bitecek. Eninde sonunda bitecek.”
“Bitmeyecek, bitmiyor. Biri bitmeden öbürü başlıyor. Çok acıyor canım, çok.” Başımı güçlükle kaldırıp yüzüne baktım. “Babam, babam değilmiş Uluç, babam değilmiş.”
Şaşkınlıkla yüzüme bakakalırken ne dediğime anlam vermeye çalıştı. “Nasıl?”
“Babam, ben onun kızı değilmişim. Yıllarca kandırmışlar beni.” Duyduğu şey bir müddet hareketsiz bıraktı bedenini. “Yıllarca bir yalanla yaşamışım. Başkasına baba demişim ve başkasını babam sanmışım. Ben yıllarca babam bana eziyet etti, hakaret etti derken başkasıymış bana bunları yapan.”
“Sen nasıl öğrendin, kim söyledi? O adam baban mıydı?”
Ağlamaktan akan burnumu çekip başımı salladım. “Evet, oydu.”
Başımı göğsüme koyup orda ağlamama devam ettim.
Bir müddet hiçbir şey yapmadan sadece Uluç’un saçlarımı okşamasıyla ağlamamın dinmesini bekledim. Sesim kesilince yavaşça başımı kaldırıp yüzüme baktı. Kurmakta olan göz yaşlarımı temizleyip alnına bir öpücük kondurdu. “Şimdi biraz dinlen, sonra her şeyi konuşuruz olur mu? Her şeyi halledeceğiz, beraber.”
Başımı salladı sadece. Yerinden kalkıp yerdeki pijama üstünü de alarak dolaba yöneldi ve tişörtlerimden birini çıkarttı. Yeniden yanıma dönerek giydirdi tişörtü, saçlarımı da içinden çıkartıp yatak örtüsünü açarak yatağa uzandırdı. Bense bir robot gibi hiçbir şeye itiraz etmiyor sadece yönlendirmelerini takip ediyordum.
Saçlarımı okşayıp alınıma bir öpücük kondurdu yeniden. “Uyu hadi.”
“Gitme, sen de gel.” Emrili bir asker gibi hiç karşı gelmeden yatağın diğer tarafına geçip uzandı ve beni göğsüne çekti. Başımı boynuna sokup derince soluklandım.
Hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum, uyuyarak bu günü unutmak istiyordum.
*
Saçlarımda hissettiğim dokunuşlarla gözlerimi araladım. Uluç gülümseyerek yüzüme bakıyor saçlarımı da nazikçe okşamaya devam ediyordu. Hava kararmıştı iyice. “Günaydın bir tanem.”
Yarı açık göz kapaklarımın ardından etrafa bakıp yeniden ona döndüm. “Akşam olmuş.”
“Evet ve yemek hazırladım. Hadi kalk de yemeğimizi yiyelim.”
“Hiç canım istemiyor.”
“Olmaz, yiyeceksin. En son sabah onda kahvaltı yaptın, kaç saat geçti aradan. Hadi kalk.” Daha fazla ısrar ettirmemek için başımı sallayıp doğruldum yerimden. Uluç da ayaklanıp odadan çıktı.
Gündüz yaşadıklarımı düşünerek biraz kaldım yatakta. Bu gün öğrendiğim gerçekler yıkmıştı hem bedenimi hem ruhumu. Babam, babam değildi ve daha da beteri Serhat abinin abim olduğunu söylemişti.
Canım yanıyordu, hem de fazlasıyla. Yıllarca yalan üzerine kurulmuştu hayatım. Baba bildiğim adam babam değildi ve ben onun yüzünden ne acılar çekmiştim. Kim bilir bu yalan olmasaydı, gerçek babamın yanında olsaydım belki de bambaşka bir hayatım olacaktı.
Belki küçükken gördüğüm dayağı, hakareti görmeyecektim. Belki yetimhane yurduna gitmeyecektim. Müdire annenin cezalarına, kızların acımsızlıklarına maruz kalmayacaktım. O iğrenç şeyi yaşamayacaktım belki de. O gece hiç olmayacaktı belki. O gece ben masumluğumu, çocukluğumu, gençliğimi, anneliğimi kaybetmeyecektim belki.
Derin bir nefes çekip kurtulmaya çalıştım düşüncelerden. Yataktan kalkıp banyoda elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçtim. Uluç yine çok güzel şeyler hazırlamıştı ama canım istemiyordu hiç. “Hadi ye bir şeyler güzelim. Senin için tavuk çorbası yaptım, hadi ye.”
“Pek bir şey istemiyor canım.” Sandalyeyi çekip masaya oturdum, normalde olsa iştahımı açacak şeyler bile şu an fazlalık gibi geliyordu. “Olmaz Aysima, senin için hazırladım her şeyi. Kendine acımıyorsan midene acı, sağlığını düşün.”
Kabullenmişlikle başımı sallayıp zorla da olsa kasemdeki çorbayı bitirdim. Biraz da salatadan yedikten sonra duymuştum.
Yemekten sonra Uluç bulaşıkları hallederken ben da namazımı kıldım. Namazdan sonra uzun uzun dua ettim. Allah yardım edecekti bana, biliyordum.
Salona geçtiğimde Uluç çoktan gelmiş beni bekliyordU.
“Nasılsın bir tanem?” Kendimi bir ölü gibi hissetmem dışında bir sorun yoktu. “Ben bilmiyorum. O kadar karmakarışığım ki. Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Babam, babam değilmiş. Yıllarca bir yalan arasında büyümüşüm. Babamın babam olmaması iyi bir şey mi kötü bir şey mi onu bile bilmiyorum.”
Yalanlar içinde büyüdüğümü fark etmek elbette acıydı ve beni asıl yıkan da buydu ama o dayakları babamdan yememiş olmak kalbimde bir yerleri az da olsa huzura kavuşturmuştu. Annem yine aynı caniliğini koruyordu ama en azından babam değildi beni döven, başka biriydi.
“Anlat bana ne oldu.”
Derin bir nefes çektim içime ve Uluç'a döndüm tamamen. “Dört gün önce, Yiğit'in doğum gününden bir gün önce, mesaj geldi telefonuma. Anne babam hakkında bilmediğim şeylerin olduğu söylenen ve öğrenmek istiyorsam ertesi gün bir yere gitmemi istenen bir mesaj. Dikkate almadım çünkü onlar hakkımda hiçbir şey bilmek istemiyordum hem belki Batın'ın oyunudur diye düşündüm. Ertesi gün zaten hep beraber Yasemin ablardaydık, biliyorsun. Dün yine mesaj attı neden gelmedin diye. Merak ettim ve kim olduğunu sordum, başta söylemek istemedi ama sonradan o olduğunu, babam olduğunu anladım.” Uluç’un bir şey söylemesini bekledim ama konuşmayınca devam ettim. “Gitmek istemedim, yüzünü dahi görmek istemiyordum ama kendi hakkımda da bilmediğim şeyler olduğunu söyledi. Çok merak ettim.”
“Neden bana söylemedin Aysima?” Kızgın değildi ama sitem eder gibiydi. “Seni daha fazla boğmak istemiyorum. Her derdime ortak oluyorsun ve-”
“Aysima biz evliyiz.” Lafımı yarıda keserken sesi artık tahammül edemiyor gibiydi. “Sen benim karımsın, ben senin kocanım. Bana anlatmayacaksın da kime anlatacaksın. Biz neden evlendik Aysima? Birbirimizin derdine ortak olalım diye değil mi?”
“Öyle ama Batın için-”
“Tamam evlenme sebebimiz o şerefsiz olabilir ama ne fark eder. Ne yani Batından kurtulunca boşanacak mıyız, sen beni gerçekten kocan olarak görmüyor musun?
“Hayır tabi ki, sen kocamsın benim.” Biliyorum, gerçeği anlatmayarak ona sanki sırf Batın yüzünden evliliğimiz devam ediyor gibi hissettirmiştim ama amacım bu değildi.
“Neden anlatmıyorsun o zaman?” Bu defa kızdırmıştım Uluç'u. Evet haklıydı ama ben de haklıydım. Onu sürekli dertlerimle sıkmak istemiyordum ama ne yazık ki eninde sonunda yine öğreniyordu. Uluç gözlerini kapatarak derin bir nefes çekip gözlerini açtı ve devam etti. “Her neyse bunu sonra konuşuruz. Ne dedi o adam?”
“Sabah mesaj attı yine beklediğine dair ben de dayanamadım, merak ettim ve gittim. Babam olmadığını, o yüzden beni sevmediğini, o yüzden terk edip gittiğini söyledi. İnanmak istemedim ama yalan söylemiyordu.”
“Annen?”
“O annemmiş ama nerde olduğunu bilmiyormuş.”
“Peki gerçek ailen, onu tanıyor mu? Söyledi mi? Hem ne malum belki gerçek bile değil anlattıkları.” Derin bir nefes çektim. Serhat abi gelmişti ve abim olduğunu söylemişti babam. Uluç da duyunca ne tepki verecekti merak ediyorum. “Bilmiyorum yani biliyorum aslında ama kabul edilebilir bir şey değil, inanamıyorum buna.”
“Ne oldu, kimmiş?”
“Ben gidiyordum, dinlemeyecektim daha fazla onu. Sonra durdurdu beni ve abin geldi dedi. Gelen Serhat abiydi Uluç.” Şaşkınlık tüm yüzüne yayıldığında “Ne?” diyebilmişti sadece. Elbette inanmazdı, nasıl inansındı ki.
“Öyle dedi, abin dedi Uluç.” Sesim titrerken gözlerim doldu yeniden. Bu gerçeğe inanamıyor ve inanmak da istemiyordum.
“Ama bu nasıl olur. Eniştem nasıl senin abin olabilir?”
“Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Ben daha fazla kaldıramıyorum.” Uluç yüzümü avuçları arasına aldı. Baş parmağıyla sağ yanağımdan düşen bir damla yaşı temizleyip gözlerimin içine baktı. “Ben senin yanındayım. Gerçek ne bilmiyorum ama ben hep yanındayım.”
Kollarımı beline dolanıp sıkıca sarıldım. Bu yaşadıklarım gerçek gibi gelmiyordu artık. Her şey üst üste geliyordu ve ben hangisiyle uğraşacağımı bilemiyordum.
O kadar şey oluyordu ki yetişemiyordum hızına. Sanki bir rüyadaydım da gerçek değildi yaşadıklarım. Bir sabah uyanacağım ve her şey bir kabustan ibaret olacaktı.
Ama biliyordum, her şey gerçekti. Uluç'un karşıma çıkması, onu tanımam, evlenmemiz ve onu sevmem.
Sonra Batın. O artık bir kabus olmayacak kadar ağır bir gerçekti. Kabus olsaydı bu kadar uzun sürmezdi.
Şimdi ise yıllardır karşıma çıkmayan babam…
Her şey gerçekti. Uluç'un gerçekliği bana verilmiş bir hediyeydi ve bunda ağır gelen bir şey yoktu. Aksine bir rüyaysa o zaman yıkılırdım.
Ama Batın, babam, geçmişim, yaşadığım onca acı gerçekti.
Evet belki acılarım çok fazlaydı ama hayat tam da buydu, imtihan buydu. Her zaman tam mutlu olamazdı insan. Ya da sadece dertle boğulmaz ona nefes verecek bir güzellik olurdu, tıpkı Uluç gibi...
.
.
Hellooo
Nasıldı bölüm?
Beklemiyordunuz değil mi?
Aslında ilk bölümden itibaren minik spoiler vardı ama tabi tahmin etmesi güçtü.
Yorumlarınızı bekliyorum, diğer bölüm görüşmek üzere.🤗
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.54k Okunma |
80 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |