21. Bölüm

Bölüm 18-Günahın Bedeli

Gül Kelam
efgan1

Keyifli Okumalar 🌹

(Arkadaşlar emeğine karşılık bir beğeni fazla görmeyin, kitabımın daha iyi yerlere geleceğine inanıyorum ama etkileşim oldukça az. Motivasyonum ister istemez düşebiliyor. Birkaç yorumu esirgemeyin lütfen)

***

 

İkili koltukta Uluç'la yan yana oturmuş sessizlik içinde bekliyorduk neyi beklediğimizi bilmeden, aslında bir tahminim vardı ama onunla yüzleşmek istemiyordum. Karşımızdaki koltukta oturan Serhat abi ve Yasemin abla da biz gibi sessizliği bozmuyorlardı.

 

Dün akşam Uluç'la konuşurken Serhat abi aramış ve Uluç'a beni sormuştu. Ardından sabah müsaitsek bize gelip konuşmak istediğini söylemişti.

Şimdi ise gelmişler ve sessizlik içinde oturuyorduk. Uluç sessizlikten sıkılmış olacak ki o başladı ilk konuşmaya. “Eee, ne konuşacağız. Böyle susmaya gelmediniz herhalde.”

 

Uluç'tan gözlerimi çekip Serhat abiye baktım onun ise gözleri zaten bendeydi. "Gerçekleri konuşacağız. Dün olanları." Tahminimde yanılmazken bakışlarımı çektim üzerinden.

 

“Onu anladık zaten de...” Uluç sıkıntıyla nefes alıp koyverdi. Oturduğu yerden belini doğrultup öne doğru hafifçe eğildi bir sır söyleyecekmiş gibi. “Neler oluyor böyle. Adamın biri çıkıyor Aysima'ya ben senin baban değilim diyor ve seni abisi olarak gösteriyor. Ne demek bu?”

 

"Ben de şok içindeyim ve hâlâ neler olduğunu anlamış değilim.” Göz ucuyla baktım yeniden. “Ama... muhtemelen doğruyu söyledi."

 

Nasıl hissetmem gerektiğini bilemiyordum. Babamın babam olmadığına sevinmeliydim belki ama bunca yaşadığım acının da bir yalandan dolayı olmasını bilmek daha da acı vericiydi.

Serhat abi abim, Mazhar amaca babamdı dediğine göre. Bu zaten baştan başta bir sorundu. Bu kabul edilebilir değildi.

 

“Nasıl gerçekleri söylüyor Serhat abi?” Birden lafa girip hayretle konuştum. Buna inanmak istemiyordum ki. “Tamam o benim babam değil, buna inanabilirim ama sen nasıl... Mazhar amaca benim nasıl babam olabilir? Bu-” Devam edemeyip derin bir nefes çektim içime. Bu olanlar çok anlamsızdı.

 

"Biliyorum, çok garip geliyor ama doğru olan bu. Ben de inanmadım başta ama her şey doğru olduğunu gösteriyor." Neyi biliyordu da bu kadar emin konuşabiliyordu.

 

“Ne demek her şey doğru olduğunu gösteriyor, nereden biliyorsun?”

 

"Anlatacağım, her şeyi anlatacağım." Derin bir nefes çekip devam etti. Aynı Uluç gibi öne eğilerek ellerini kavuşturdu. "Haftalar önce bir mektup geldi. Mektupta senin benim kardeşim olduğun yazıyordu. Tabi inanamadım buna, çok saçma ve imkansız geldi. Sen Ceyhun'un eşiydin, kaçırıldığında Yiğit’i koruyan kızdın; bu kadar. Nasıl olur anlayamadım ama içime bir kurt düşmüştü bir kere, araştırmaya başladım. Mektubu gönderen baban yani Okan'mış. Onunla iletişime geçtim."

 

Demek Serhat abi haftalardır bu gerçeği biliyordu ve bu neden tuhaf davrandığını ortaya çıkarmıştı. "Her şeyi anlatmadı ama senin kardeşim olduğun konusunda ısrar edip durdu. Eğer ona istediği parayı vermezsem sana gerçekleri söylemekle tehdit etti beni."

 

Demek her şey para içindi. Gözünde bir değerim olmadığını biliyordum ama gerçekliğimi parayla satın almaya çalışmıştı. Bu kadar değersiz olamazdım. Hâlâ buna nasıl şaşırıyordum orası da ayrı bir mevzuydu.

 

"Tabi inanamadım ama gerçek olma ihtimali de içimi yiyip bitiriyordu. O sana bunları anlatmamdan çekileceğimi zannediyordu ama ben sana anlatacaktım her şeyi. Kesin delilleri elde ettiğimde her şeyi anlatacaktım, gerçeği bilmek hakkındı ve bunu saklayamazdım senden. Tabi ona para vermedim o da anlatmış sana her şeyi. Dün bana mesaj attı, sana her şeyi anlatacağını söyledi. Seni aradım gitme diye ama telefonun kapalıydı, Ceyhun'u aradım ama sen çoktan çıkmıştın evden."

 

Sabah Uluç’un anlattığına göre dün ben evden çıktıktan bir süre sonra Serhat Abi onu aramış ve beni sormuş. Uluç evde olmadığımı söyleyince derhal göndereceği konuma gitmesini söylemiş. Tabi bu konumu ona gönderen de babamdı. Yani Uluç beni orada bu şekilde bulmuştu.

 

“Nasıl eminsin kardeşin olduğuma?”

 

"Biraz araştırma yaptım ve bir kaç şey öğrendim. Tam emin değilim, belli bir delil yok ama... biliyorum, kardeşimsin. Babama sordum. Karşısına çıktım, konuştum. Evet demedi ama inkar da etmedi."

 

Şaşkınlık, inanamayışlık, pişmanlık, yılmışlık... Her bir duygu barındırmaktaydı içim ama sadece sessiz kaldım. Hiçbir şey cevap vermedim, veremedim.

 

"Yine de emin olmak istersen DNA testi yaptıralım." Az önce eğidiğim başımı kaldırıp hızlıca iki yana salladım. İstemiyordum ki gerçekleri, aksine her şeyi unutmak ve iki gönceki halimle devam etmek istiyordum.

 

“Hayır, istemiyorum. Benim annem de babam da öldü. Ben kimsenin kızı değilim. Benim tek bir ailem var o da Uluç. Benim bir babam yok. Yıllar önce gitti ve öldü.”

 

"Ama Aysima-" Karşı çıkacakken izin vermeyip ben devam ettim. “İstemiyorum. Mazhar Amaca babam olamaz benim. O sadece senin bababn benim için. Benim babam yok.”

 

Serhat abi yine bir şey diyecekti Yasemin abla araya girdi bu defa. "Tamam Serhat, Aysima bir süre düşünsün. Onun için zor bir durum." Bu kez pes ederek başını salladı sadece.

 

Şu an yüzleşebileceğimi zannetmiyordum. İleride muhakkak konuşacaktım Mazhar amaca ile çünkü Yasemin ablanın, yani Uluç'un ablasının ailesiydi onlar muhakkak bir iletişimim olacaktı ama şu an değil. Şuan buna hazır değildim. Bu kadar gerçeği bir anda kaldıramazdım.

 

Yasemin abla ve Serhat abi aralarında kaş göz hareketi yapıp ayaklandılar. "Biz kalkalım artık, şirkete geçmemiz gerekiyor. Sen de düşün, biraz kendine zaman ver Aysimacığım. Ama eninde sonunda babamla karşılaşacaksın, hem Serhat da abin. İyice düşün olur mu?"

 

Biz de ayaklanırken Yasemin ablayı başımı sallayarak onayladım. Serhat abiye kaçamak bir bakış attığımda bana baktığını gördüm. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O abimdi söylediğine göre ama bir anda kabullenip öz abim gibi göremezdim ki.

 

Onlar gittikten sonra yeniden salona geçip oturduk. Uluç ellerimi ellerine alıp gözlerimin içine baktı. “Kararın ne olursa olsun ben senin yanındayım. Ama ablamın söylediği doğru, Mazhar amaca ile muhakkak bir şekilde görüşeceksin. Sonuç ne olacaksa olsun yine de konuşmalısınız bence. Ama dediğim gibi ben her kararında yanındayım.”

 

“Teşekkür ederim ama şimdi görüşebileceğimi zannetmiyorum. Onunla konuştuğum zaman daha bilmediğim bir sürü şey öğreneceğim ve ben öğreneceğim şeylerden şimdiden çok korkuyorum.” Kendimi inanılmaz şekilde çaresiz hissediyordum.

 

“Biliyorum her şey üst üste geliyor gibi oluyor ama dünya burası. Kimse bize mutlu olacağımıza dair bir garanti vermedi, öyle değil mi. Üzüleceğiz, ağlayacağız hatta yıkılacağız ama her zaman beraber olacağız. Ben senin hep yanında olacağım. Tüm acı anlarında, dertlerinde yanında olacağım. Bunu unutma olur mu?”

 

İyi ki tanımıştım bu adamı. İyi ki girmişti hayatıma. İyi ki oydu kocam. İyi ki oydu beni seven. İyi ki ve iyi ki...

 

*

 

Aradan bir kaç gün geçmişti, bu süreçte Mazhar amca ile konuşmamıştım. Bir kaç defa Serhat abi aramıştı ama Uluç'la konuşuyordu. Onunla bile abi kardeş gibi olmaya, konuşmaya hazır değildim.

 

Uluç'la birlikte kahvaltımızı edip salona geçmiştik.

 

“Bir tanem.” Yanımda oturuyordu ve bedeni bana dönüktü. Açık televizyonda olan bakışlarımı çekip ona döndürdüm. “Hm?”

 

“Acaba, bu gün ablamlara gitsek mi?”

 

“Neden?” Nedenini biliyordum ama bilmezlikten gelmek istemiştim. Oraya gidince konuşacaklarımız, öğreneceklerim canımı yakacaktı, biliyordum. O yüzden elimden geldiğince ertelemek istemiştim konuşmayı ama eninde sonunda olacaktı bu.

 

“Sence de konuşmanın zamanı gelmedi mi? Aradan bir kaç gün geçti, bir karar vermişsindir.”

 

“Bir karar vermek zorunda değilim, bunu kabullenmek zorunda değilim.” Üzülerek baktı gözlerime, zorunda olduğumu biliyordu. Bu belirsizlikle yaşayamayacağımı biliyordu.

 

Bir demeyince kabullenmişlikle gözlerimi kapatıp açtım. “Konuşacağız biliyorum ama korkuyorum öğreneceklerimden. Ya kaldıramazsam, o zaman ne olacak?”

 

Uluç ellerimi avuçlayıp ikisine de birer öpücük kondurdu. Bu huyunu o kadar çok seviyordum ki. Her durumda ve her anda elimi, yüzümü, saçlarımı öpüyor ve kelimelere bile gerek kalmadan beni sevdiğini ve yanımda olduğunu gösteriyordu. Çok seviyordum onu, çok.

 

“Ben yanında olacağım. Oradan gitmek istediğin an gideceğiz. Gidelim dediğin an bir saniye bile kalmayacağız, söz veriyorum. Hemen evimize döneceğiz.”

 

“Beni korkutan orada olmak değil ki, öğreneceklerim. Oradan ayrılınca da kurtulamayacağım gerçekler.” Biliyordum ama, eninde sonunda o korktuğum her neyse öğrenecektim. Ertelemenin de bir anlamı yoktu.

*

 

Yol boyunca stres ve sıkıntıdan ellerimle oynayıp durdum. Ne konuşacağız, nasıl başlayacağız, ne diyeceğim hiç bilmiyordum. Doğaçlama gidecektim artık.

 

Bir süre sonra büyük bahçede durmuş bekliyorduk. Gözlerimi villada gezdirip içimden cesaretimin gelmesini beklerken sol elimde bir elin varlığını hissettim. Tabi ki de Uluç'un eliydi. Elimi acıtmadan sıkıca tutup "Haydi." der gibi başını salladı. Ben de başımla onaylayıp eve doğru adımladım.

 

Herkes salonda toplanmış bizi bekliyordu. Yiğit yine her zamanki gibi bizi görünce bulunduğu yerden hızla ayaklanıp yanımıza koştu. Ben de yere doğru eğilerek sıkıca sarıldım. "Seni çok özledim Aysimacım."

 

“Ben de seni özlemişim canım benim.” Zoraki bir şekilde gülümseyip gözlerine odaklandım. Bu çocuk benim yeğenim miydi yani?

 

Yiğit yanaklarıma birer öpücük armağan ettikten sonra benden ayrılıp Uluç'a yöneldi. Gözlerimi ondan ayırmıyor, diğerlerine bakmıyordum.

 

Yiğit Uluç'a da sıkıca sarıldıktan sonra geri çekildi. "Bu gün sana öpücük yok dayı. Dudaklarım Aysimacaığımın yanağına değdi, izleri silinsin istemiyorum."

 

Bu konuşma Uluç’u sahte bir şekilde öfkelendirirken yine sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çattı. “Bak çocuk gelir gelmez asabımı bozma, kötü olur.”

 

"Naaaparsın ha? Senden korkmuyorum bir kere. Aysimam beni korur, değil mi?" Bana tüm beklentileriyle baktı. “Tabi canım, ben seni korurum dayından. Merak etme.”

 

"Baaaaak gördün mü? Kıskan!"

 

“Karımı avcunun içine almaya çalışıyorsun ama yemezler. O benim karım hergele.”

 

"Tabi tabi tabi." Ben gülümseyip Yiğit'e bakarken hâlâ diğerlerine bakmış değildim. Yasemin abla konuşmaya başlayınca ister istemez o yöne döndüm. "Anneciğim hadi sen şimdi Betül ablanla oyna olur mu?"

 

"Hayır, ben Aysimamla oynayacağım."

 

"Ama anneciğim bizim biraz işimiz var, sen şimdi Betül ablanla oyna sonra yine oynarsınız." Yiğit üzgün gözlerle yüzüme bakınca yanaklarını okşayıp öpücük kondurdum. “Annen doğru söylüyor Yiğit'ciğim. Sonra oynarız yine, tamam mı?”

 

"Peki tamam, ama sonra oynayacağız." Yiğit salondan çıkınca biz de diğerlerine döndük yeniden. Yasemin abla "Hoş geldiniz." deyip sarıldıktan sonra diğerinin de "Hoş geldiniz." demesiyle koltuklara geçtik.

 

Biz Uluç'la ikili koltukta otururken karşımızdaki tekli koltuklarda Mazhar amca ve Serhat abi, sağ çaprazımızdaki üçlü koltukta da Yasemin abla ve Semiha Teyze oturuyordu.

 

Gözlerimi kaldırıp yüzlerine bakmıyordum. Karşımda babam olduğu söylenen adam oturuyordu ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Konuşmaya ben mi başlamalıydım? Cesur davranıp gözlerinin içine mi bakmalıydım? Hesap sormalı mıydım? Ne yapmalıydım bilemiyordum.

 

Derin bir nefes çekip gözlerimi kaldırdım. Mazhar amca bana bakıyordu ama ondan hızla gözlerimi çektim. Serhat abi de aynı şekilde bana bakmaktaydı ama benim ona baktığımı görünce o kaçırdı gözlerini. Yasemin abla biraz telaşlı duruyor gözleri her yeri turluyordu. Semiha Teyze. Onun gözleri ise hiçbir yere değmeden sadece benim üzerimde odaklıydı.

 

Gözlerindeki duyguyu anlamak güçtü. Hem kızgın hem üzgün hem acı hem de yıkım vardı sanki. Kendimi bir an için onun yerine koydum. Ben ne düşünürdüm acaba? Onun benden haberi var mıydı, yok muydu bilmiyorum. Eğer yoksa yıllar sonra kocasının bir kızı olduğunu öğrenmişti.

 

O gözlerini ayırmayınca ben çektim bakışlarımı ve önüme döndüm.

 

"Nasılsınız?" Serhat abi konuşmaya başlatmak istemiş ama nasıl başlatacağını bilememişti muhtemelen. "Buraya nasıl olduğumuzu konuşmaya gelmedik, o yüzden lafı uzatmaya gerek." Uluç'un açık sözlülüğü ile ona döndürdüm yüzümü. O da bana dönüp gözlerime güven verircesine bakarak elimi sıktı.

 

"Evet, baba hadi anlat bakalım. Aysima da biz de gerçekleri bilmeliyiz artık." Gözlerimi zoraki Mazhar amcaya çevirdim. O da üzgün bir o kadar da tedirgin ve stres dolu gözlerle bana bakıyordu.

 

Ne diyeceğini bilememiş gibi birkaç kez dudaklarını açıp kapattı, en sonunda cesaretini toplayarak bir çırpıda konuşuverdi. "Sen benim kızımsın Aysima. Baban yani Okan doğruları söylemiş sana."

 

Boş gözlerle yüzüne bakmaya devam ederken sessiz kaldım ve o konuşmaya devam etti. "Okan, benim kardeşim." Duyduğum şey şokla yüzüne bakmama neden oldu. Kardeşi miydi? Şaşkınlığımla "Ne?" diye sorabilmiştim sadece.

 

"Evet, kardeşim." Derin bir nefes alıp yutkundum. Bir kaç saniye gözlerimi dolandırdıktan sonra yeniden Mazhar Amcaya döndüm. “Bana her şeyi baştan sona anlatın, şimdi.”

 

Buraya gelmeden önce öğreneceklerimden korkuyordum şimdi de korkuyorum ama bilmek istiyordum yine de. Hayatım neyin uğruna mahvoldu öğrenmek istiyordum.

 

Mazhar amca başını sallayıp boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.

 

"Okan bizim en küçüğümüz. Babam vefat ettikten sonra mirası da üç kardeş arasında paylaşıldı. Okan deli dolu, işini bilmeyen, sorumsuz biriydi ama babam yine de ona mirastan büyük bir pay verip şirketten de belli bir oran verdi. Biz Azer ile çalıştık çabaladık ve kendi şirketlerimizi dahi kurduk ama Okan bir baltaya sap olamadı."

 

Söylediklerini pür dikkat dinliyor kendime ait öğreneceğim şeyleri kaçırmamak için dikkatimi dağıtmamaya çalışıyordum. "Evlenmeden önce bir kaç arkadaşla küçük kaçamaklar yaptığımız bir ev vardı. Bazı kızlar sadece bizim için çalışırdı.” Bahsettiği evin ne olduğunu hepimiz anlamıştık elbette. “Ben bilmiyordum ama Okan da oraya gidermiş. Evlendikten sonra uzaklaştım tabi öyle yerlerden, adımımı dahi atmaz sokağından geçmezdim. Evliliğimiz çok iyi ilerliyordu çünkü."

 

Mazhar amca biraz durup nefeslendi. Yaptıklarından utanıyordu muhtemelen. "Fakat bir dönem, Serhat altı yaşında falandı." Semiha Teyze'ye kaçamak bir bakış atıp yeninden bana döndü. İstemsiz benim de gözlerim Semiha Teyze'ye döndüğünde onun daha şimdiden gözleri hafif nemlenmiş yere baktığını gördüm. Yeniden Mazhar Amcaya dönünce o da konuşmasına devam etti.

 

"O dönem bazı sorunlar oldu Semiha ile aramızda. Biraz uzak kaldık birbirimizden, boşanma raddesine gelmiştik neredeyse. O dönem bir kez, sadece bir kez gençken gittiğim o eve gittim." Aklıma üşüşen tahminle bir an yerimde titredim. Olamazdı, olmamalıydı. Düşündüğüm şey olmasındı. "Yıllar sonra gitmiştim ve kızların bazıları değişmiş bazıları aynıydı. Yeni bir kız vardı aralarında, gençti henüz yirmisinde ya var ya yoktu.” Nefeslendi bir süre. “Çok içmiştim, ona dair hatırladığım tek şey gözleri... aynı seninki gibiydi."

 

Nefesim kesildiğini hissettim bir an. Tahmin ettiğim şeyin gerçek olmaması için şu an her şeyi yapabilirdim. "Nereden bilebilirdim ki hamile kalacağını, korunmayacağını."

 

Boğazıma bir yumru oturmuştu. Sadece karşıma bakıyor nefes dahi alamıyordum. Bu olmamalıydı, olamazdı. Günlerdir düşünmekten dahi kaçtığım, ihtimalinden bile korktuğum şey başıma gelmiş olamazdı. Ben bir zina çocuğu olamazdım. Ben bir fahişenin, bir nefsine engel olamayan zavallının kızı, kızları olamazdım.

 

Daha fazlasını kaldırabilir miydim bilmiyorum ama susması için hiçbir harekette de bulunamıyordum.

 

"Dedim ya Okan da gidiyormuş oraya ve o kadına, annene tutulmuş. En sonunda elinde kalan ne var ne yoksa oraya döküp ne tesadüf ki benim gittiğimin ertesi günü anneni almış o evden…” Sustu bir süre, etrafta sessizlik oldu. “Uzun bir süre haber alamadık, kaybolmuştu ortadan. Sonra öğrendik ki anneni de alıp İzmir'e gitmiş."

 

Acıyla yerimden hareket edemezken Serhat abinin gür çıkan sesi ile kendime gelip derin bir nefes çektim. "Yeter! Yeter baba! Sen nasıl yaptın bunu, nasıl yapabildin bize? Anneme nasıl ihanet edebildin?"

 

"Oğlum dedim ya annenle boşanacak raddeye gelmiştik, aklım yerinde değildi. Yaptım bir hata."

 

Hata. Hataydı öyle mi? Ben bir hatadan doğan bir çocuktum yani, öyle mi?

 

Tüm vücudum acıya bürünmüşken son duyduğum kelime ile sinir de hissedilir dereceye ulaşmıştı. Hışımla yerimden kalkıp sinirle döktüm içimi. “Hata ha? Basitçe bir hata öyle mi!? Senin hata dediğin şeyle bir can dünyaya geldi be! Ben doğdum o hata ile ben! Senin o basitçe gördüğün hatayla ben iğrenç bir hayata doğdum, iğrenç bir anne babanın hayatına düştüm! Senin o hata dediğin şeyle benim yaşamadığım acı kalmadı.” Ben ayağa kalkınca Selma Teyze hariç diğerleri de kalkmış beni dinliyorlardı. Uluç kollarımdan tutarak sakinleştirmeye çalışıyordu beni. Sonlara doğru sesim titrerken omuzlarımdan tutup sarıldı.

 

Ellerimi ve alnımı göğsüne koyup şikayetime devam ettim. “Duyuyor musun? Hata diyor Uluç, hata. Benden basit bir hata olarak bahsediyor. Ne yani ben bunca acıyı basit bir hatadan ötürü mü yaşadım? Benim hayatım bir hata yüzünden başlayıp o hata yüzünden mi mahvoldu?”

 

Gözlerimden çaresizlikle yaşlar süzülürken Uluç da elini başımda gezdirip sarılmasına devam etti. “Tamam bir tanem sakin ol, lütfen.” Başımı kaldırıp Uluç'a ardından da diğerlerine baktım.

 

“Olmuyorum, sakin falan olmayacağım!” Uluç'un tutuşundan kurtulup Mazhar amcanın önüne geldim. “Senin yaptığın hata falan değil koca bir günahtı ve o günahın bedelini ben ödedim. O günahın acısını benden çıkardılar. Ben yıllarca ne yaşadım senin haberin var mı? Ben o evde neler çektim sen biliyor musun? Sadece o evde de değil. Beni terk edip gittiler, bir çöp gibi bir çöpe atıp gittiler. Ben o yetimhanede neler çektim sen biliyor musun? Bu koca hayatı tek başıma sırtlanmaya çalıştım ben. Neden biliyor musun, senin işlediğin günah yüzünden. Basitçe hata deyip geçtiğin günahın beni bu iğrenç hayata düşürdü.”

 

"Kızım ben-"

 

“Ben senin kızın değilim, anladın mı! Ben senin kızın değilim! Sen beni nasıl bir hayata bıraktın biliyor musun?”

 

"Ben seni bilmiyordum, öğrendiğimde inanamadım."

 

“İnanmadın, sen beni kabullenmedin. O adam söyledi, sen benim varlığıma bile inanmamışsın!” Göz yaşlarım yanaklarımı ıslatsa da öfkem son derece şiddetliydi.

 

“Aysima sakin ol, oturup konuşalım.” Uluç belimden tutup beni koltuğa doğru yönlendirerek oturttu. Ayakta duracak mecalim kalmadığı için itiraz etmedim. Derin derin nefes çekip gözlerim kapalı bekledim bir müddet.

 

Gözlerimi açtığımda az önceki öfkem dinmese de şiddeti azalmıştı. Konuşurken sesim çaresizliğin, acının, yılmışlığın tınısını taşıyordu. “Neden kabullenmedin beni?”

 

Gözlerini pişmanlıkla gözlerime çıkardı. "Olanlardan bir kaç yıl sonra, sen belki de iki buçuk yaşında falandın, tam hatırlamıyorum Okan beni aradı. Bir kızım olduğunu onu yani seni almam gerektiğini söyledi. Tabi inanmadım, nasıl inanabilirdim ki? O geceyi doğru düzgün hatırlamıyordum bile. Semiha ile de aramızı düzeltmiştik, yeniden bozulsun istemedim."

 

Hayatı, düzeni bozulmasın diye benim hayatımın bozulmasına izin vermişti. “Senin kızın olduğumu nereden bilmişler?”

 

"Başta kendi kızı sanmış seni ama nasıl olduysa sen hastalanmışsın ve senin kanını almışlar, Okan'ın kanı ile bir işlem yapılmış ve kan uyuşmazlığı olmuş. O günlerde DNA testi yaptırmış ve kızı olmadığını öğrenmiş. Annen zaten sana hamile kaldığını ilk öğrendiğinde bile şüpheliymiş ama Okan'a söylememiş."

 

Gerçekler acımasızca yüzüme bir tokat gibi çarpıyor bense dinlemekten başka çare bulamıyordum.

 

O an aklıma gelen şeyle bir an aydınlandığımı hissettim. Mazhar amca benim babam olamazdı ki. Bu imkansızdı. Ya da en azından babam olacak adamla kardeş olamazlardı. “Siz benim babam olamazsınız. Benim soyadım Özkan'dı evlenmeden önce, sizin ise Tekin. Eğer o adamla kardeş olsaydınız benim de soyadımın Tekin olması gerekirdi.”

 

"Okan'ın soyadı Tekin zaten, sen annenin soyadını almışsın. Okan senin, kızı olmadığını öğrenince soyadını değiştirmiş." İçimde yeşerecek olacak küçücük umut iki cümle ile yerle bir olmuştu.

 

Gözlerimin önüne gelen yaşları geri itekleyip konuşmaya devam ettim. Şu an ağlamanın sırası değildi ve bu gün her şeyi öğrenip bir daha bunun acısını yaşamayacaktım.

 

“Sen düzeninin bozulmaması için benim hayatımın yanmasına izin verdin. Tamam hemen inanmanı bekleyemem zaten ama insan şüphelenir, biraz araştırırdı. Hiç mi merak etmedin, ya benim kızımsa diye hiç mi şüphe etmedin? Eğer sen bana inansaydın ben belki de bu kadar şeyi yaşamayacaktım.”

 

"Yıllarca içimde bu ihtimalin ağırlığı ile yaşadım ama yapamadım. Eğer öyleyse ne yapacağımı bilemedim. Aileme ne diyeceğimi-"

 

“Ailen?” Hayretle kaldırdım kaşlarımı. “Ailene ne diyeceğini bilemedin? O zaman karına, açıklamasını yapamayacak şeyleri yapmasaydın. O zaman o nefsine engel olsaydın.” Sesim titriyordu ve bunu en büyük sebebi öfkemdi. “Sen beni kabul etseydin ben bu gün bu halde olmayacaktım. O evde bana neler yaptılar biliyor musun sen?” O günleri hatırladıkça canım yanıyordu ama onun da canı yansın istedim, pişmanlıkla kavrulsun istedim. “Her gün dövdüler beni, her gün eziyet ettiler. Kaç gece aç bir şekilde uykuya daldım ben haberin var mı senin? Yediğim dayaklardan günlerce ayağa kalkamadığım oldu benim. Eğer sen biraz beni merak edip bana yardım etseydin ben bunları yaşamayacaktım."

 

Söylediğim her bir şeyle gözlerindeki şaşkınlık ve acı arttı. Her bir cümleyle gözleri büyüyor, dudakları titriyordu. Yaşadığım şeyler ona acı vermişti ama kimin işine yarardı ki. Onun şimdi bana acımsı benim neyime yarardı. "Be-ben bilmiyordum, bilseydim-"

 

“Bilmedin ama, bilmek istemedin. Eğer araştırsaydın öğrenecektin.” Gözlerini pişmanlıkla yere indirdi. Ben de başımı kaldırıp derin bir nefes çektim. Hiç kimse konuşmuyordu, etrafta sessizlik oluşmuştu.

 

Son bir şey daha sorup gidecektim buradan. “Yıllar önce inanmadın, şimdi ne diye inandın kızın olduğuma.”

 

"Buraya boşuna gelmedin Aysima." Başını kaldırdı, yüzünde oldukça ciddi bir ifade vardı. “Ne demek o?”

 

"Neden buraya geldin? Aniden zengin oldun ve burada bir evin olduğunu öğrendin değil mi?” Bunları nereden biliyordu? “Sence bunlar sana nereden geldi?” Öğrendiğim her yeni şey daha fazla şaşırtıyordu. O evi bana veren ve birden, hayatım boyunca yetecek kadar parayı bana sunan o muydu? "Ben getirdim seni buraya, o evi senin üstüne yapan ve o parayı sana veren bendim.” Bunları söylerken kibirli değildi sadece gerçeği anlatma çabasındaydı. “Birkaç sene önce dayanamadım artık bu duruma ve araştırdım, Okan'ı buldum. Beni ikna etti, ben de en azından yakınımda ol diye..."

 

Buraya geliş sebebim bile bir oyundu, planlıydı. Koca hayatım sahtelikle örülmüştü resmen. Üç sene önce beni bulmuştu ve yalanlarına devam etmişti.

 

Bir çok şey söylemek istiyordum daha ama ne önemi vardı ki. Hayatım bitmişti zaten daha ne diyebilirdim. Hangi söyleyeceğim kelime bana kaybettiğim yılları geri verirdi. “Uluç, gidelim.”

 

Uluç söz verdiği gibi anında ayağa kalkıp kolumdan tutarak beni de kaldırdı. Söz vermişti bana, gidelim dediğim an götürecekti beni buradan.

 

"Kızım dur biraz daha-"

 

“Ben senin kızın değilim, duydun mu beni? Sen benim babam olamazsın. Sen sadece beni bu zorlu hayata gelmeme vesile olan kişisin o kadar.” Arkamı dönüp gidiyordum ki yanıma gelip kolumdan tuttu sıkıca. "Beni bir dinle-"

 

“Mazhar Amca! Bırak.” Bunu söyleyen Uluç’tu.

 

"Ama-"

 

“Gidelim sonra konuşursunuz. Gel bir tanem.” Uluç elimden tutup evden çıkardı ikimizi de. Arkamızdan Yasemin abla da geliyordu. Arabanın yanına gelince Yasemin abla omuzlarımdan tutarak gözlerime baktı.

 

"Zor olanı başardın Aysima. Şimdi ne karar vermek istiyorsan verebilirsin. Ama unutma o senin baban. Hemen kabullen demiyorum ama düşün. Olur mu?" Başımı sallayıp ayrıldım kollarından ve arabaya geçtim. Babam olduğunu kabullenemeyecektim ama daha fazla burada kalmak istemediğim için uzatmadım. Yasemin abla Uluç'a da bir kaç şey söyledikten sonra Uluç da geçti arabaya ve oradan ayrıldık.

 

Yol boyunca hiç konuşmadan eve gelmiştik. Öğrendiğim onca bilgiden sonra tek bir şey dahi söylemek istemiyordum. Eve geldikten sonra da durumum değişmemişti. O konu dışında başka konular hakkında bile konuşmak istemiyordum.

 

Gün böyle bitip gitmişti. Gün boyu hiçbir şey konuşmasak da Uluç’a artık bu suskunluk fazla gelmişti. “Sence de bu kadar sessizlik yetmez mi?”

 

Her halimi anlıyordu. Gün boyu sessiz kalıp kendimce düşünmeme ihtiyacım vardı bu yüzden hiç ses etmemişti. Ama şimdi artık tek başıma, yalnız hissetmememi istiyordu. “Sadece kendin, tek başına düşünme. Kendi içine atıp orda kendini boğma. Bana anlat birlikte düşünelim, konuşalım. İçinde bulunduğun durumu anlayamam ama gözlerinden okuyabiliyorum. Tek başına yaşama bunu.”

 

O böyle konuştukça gözlerim de doluyordu. Gün boyunca susuşum onun yardımıyla dışa dökülüyordu. “Bilmediğim bir çok şey varmış. Hayatım koca bir yalan üzerine inşa edilmiş. Bunca yaşadığım dert, sıkıntı sahte bir hayat için olmuş. Bu çok gurur kırıcı.”

 

Uluç sadece anlayışla gözlerime bakıyor başka bir şey söylemiyordu. Kendimi kendim açmamı istiyordu. “Yıllarca anne babasızlığın acısını yaşadım. Onları sevmeye çalıştım ama sevemedim, sevdirmediler. Ama yine de anne babam var diyordum, kim oldukları belli diyordum. Beni sevmeseler de onlar anne babamdı. Ama öğreniyorum ki babam, babam değilmiş; annem bir fahişeymiş daha da kötüsü ben koca bir günahla dünyaya gelen bir çocukmuşum. Hayatım ne kadar kirli olsa da en azından doğumum temiz derdim ama o da kirliymiş Uluç. Ben daha dünyaya gelmeden kirlenmiş bir çocukmuşum.”

 

Gözlerimden yaşlar süzülüp akarken daha fazla konuşamadım. Uluç yanaklarımı avuçlayıp başını iki yana sallayarak gözlerime baktı. “Asla, sen asla kirli değilsin Aysima. Sen bu dünyanın en temiz kadınısın. Anne babanın işlediği günah seni kirli yapmaz. Onlar bir günah işlediler ve evet sen böyle dünyaya geldin ama bu senin kirli olduğun anlamına gelmez. Sen de en az diğer bebekler kadar temiz bir bebektin. O günah anne babanındı, seni kirletmez.”

 

“Hayır, o günah beni de kirletti. Eğer temiz olsaydım bu kadar acı çekmezdim ki. Bunca sene bu çektiklerimi imtihan sanıyordum ama bunlar anne babamın günahına ve benim kirliliğime kefaretmiş.”

 

Ben imtihan içinde değilmişim bunca yıl, annemin ve Mazhar Amcanın yani babamın işledikleri günahla zaten kirle doğmuştum. Onun bedelini ödüyordum belki de yıllardır.

 

Uluç söylediklerime şiddetle karşı çıkarken kaşlarını da çattı. “Yanılıyorsun Aysima. Sen temizsin. Doğduğun günde temizdin, yetimhaneye gittiğinde yedi yaşındayken de temizdin, o şeyi yaşadığında on yedi yaşındayken de temizdin şimdi yirmi dört yaşındayken de temizsin. İnsan başkanlarının işledikleri günahla kirlenmezler. Günah işleyenindir, masumun değil. Sen benim gözümde bu dünyanın en temizi, en masumusun.”

 

Dudaklarımdan minik bir hıçkırık dökülünce kollarımı Uluç'un beline dolayıp sıkıca sarıldım ve dakikalarca hiçbir şey demeden ağladım orada.

 

Haklıydı, o her zaman haklıydı zaten. Anne babamın işledikleri günah beni kirletmezdi belki ama kefaretini ben ödemiştim. Yirmi dört yıllık bir hayatı mahvederek onlar kefaretlerini bana ödetmişlerdi.

***

 

Tüm olanların üzerinden iki gün geçmişti. Bu iki gündür kendimi o kadar boş, halsiz, dermansız hissediyordum ki halim acınılasıydı. Uluç'tan başka kimseyle konuşmuyor, onun dışında kimseyle görüşmüyordum tabi Rabbim istisna.

 

Yasemin abla ve Serhat abi çokça defa aramış hatta eve gelmek istemişler ama ben konuşmak istemediğimi söylemiştim Uluç'un aracılığıyla.

 

Tabi ki onlara kızgın veya kırgın değildim ama koca bir hayatın sahte olduğunu öğrenmiştim, nasıl kendime gelebilirdim ki hemen. Bu yüzden kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyordum.

 

Ne kadar Mazhar Amca'nın kızı olduğuma ikna olsam da DNA testi yaptırılmasına izin vermiştim. Aslında bunu da istemiyordum ve kesinlikle karşıydım ama ömrümün sonuna kadar bir şüphe içinde de yaşayamayacağımı biliyordum. Bu gün hastaneye gidip kan örneği verecektik. Muhtemelen bir kaç gün içerisinde de belli olacaktı.

 

Kahvaltıdan sonra Uluç; Serhat Abi ve Mazhar Amca'nın hastaneye geçmekte olduklarını söyleyince biz de hazırlanıp çıktık. Yarım saat sonra hastanenin bahçesindeydik. “Kendini hiçbir şey için zorunlu hissetme tamam mı? İstemiyorsan yaptırmayız.”

 

Uluç hastaneye girmeden yeniden güven veren sesiyle konuşunca başımla reddettim söylediklerini. Aslında hepimiz de biliyorduk gerçeği ama içimizde ufacık da olsa bir şüphe, ihtimal kalsın istemiyorduk.

 

Hastaneye girince Mazhar Amca daha samimi davranmak istemiş ama geri çevirmiştim kendisini. Yıllarım onun, annemin ve babamın yüzünden mahvolmuşken onu hemen baba diye kabul edeceğimi beklememeliydi.

 

Serhat abi ne kadar iletişim kurmak istese de henüz hazır olmadığımı fark ettiği için üzerime gelmiyordu. Aslında şaşırmıyor değildim bu haline. Ben uzak durmasam beni hemen kardeşi olarak kabul edecek gibiydi. Halbuki ben biraz da olsun bana soğuk davranmasına hazırlamıştım kendimi, ne de olsa babasının ihaneti sonucunda olan bir kardeştim. Üstelik Serhat abi çok samimi, konuşkan bir adam da değildi. Dışardan bakıldığında sert bir mizacı vardı hatta. Ama o bana karşı tam aksine yumuşak ve samimi davranıyordu.

 

Örnekleri verdikten sonra yine pek bir muhabbete girmeden hastaneden ayrıldık. Dediğim gibi bir kaç güne belli olacaktı sonuçlar. Yol boyu pek konuşmamıştık. Eve vardığımızda Uluç daha salona girmeden konuştu. “Hadi hazırlan.”

 

Bir yere gitmeyi planlamadığımız için şaşırmıştım. “Neye?”

 

“Bu aralar çok yoruldun, biraz kafa dinlemek istersin diye düşündüm. Şehirden, ailenden, geçmişinden hatta bu gününden uzak bir yere gidelim, küçük bir kaçamak. Olur mu?”

 

“Nereye gideceğiz ki?” Koridorda ayakta kalmış şaşkınca bakıyordum, birden oluşturulan olanlardan pek haz etmezdim. “Orası sürpriz.”

 

Aslında güzel bir fikir sayılabilirdi ani olması dışında. Sürekli evdeydik ama şehir hayatının ortasındaydık. Biraz sakinlik iyi gelebilirdi.

 

Küçük bir bavula hem kendi eşyalarımı hem de Uluç'un eşyalarını yerleştirdikten sonra üzerime de rahat bir eşofman giyip onu üzerine de feracemi giydim. Uluç bir kaç saat arabada olacağımızı söylediği için rahat olmak istiyordum ve arabada feracemi çıkartabilirdim.

 

Uluç bavulu bagaja koyarken ben de feracemi çıkartıp arka koltuğa koydum. Ardından Uluç'un da arabaya binmesiyle yola koyulduk. Yaklaşık iki buçuk saat sonra arabanın durmasıyla ve etrafın farklılığıyla geldiğimizi anlamıştım. Feracemi yeninden üzerime geçirip arabadan indim.

 

Geldiğimiz yer Uluç'un da dediği gibi şehirden uzak, etrafın yemyeşil ağaçlarla ve bitkilerle çevrili olduğu bir yerdi. Karşımdaki ahşaptan ev bir çiftlik evini andırıyordu. Etrafta çok fazla ev görünmese de uzak bir mesafede bir kaç ev görünüyordu yine de. Ama bizim bulunduğumuz alan oldukça büyüktü ve etrafı çitlerle örülüydü.

Evin biraz ilerisinde gölet vardı ve içinde de bir kaç yüzen ördek görünüyordu.

 

“Uluç burası muhteşem.” Etrafa göz gezdirirken ağzımdan dökülen ilk cümle de bu olmuştu. Gerçekten mükemmel bir yerdi. “Beğenmene sevindim. Önce eşyalarımızı koyalım sonra etrafı gezeriz olur mu?”

 

Hevesle başımı salladıktan sonra eve doğru adımlamaya başladık. Eve yaklaştığımız esnada altmışlarına yakın bir amcanın bize doğru geldiğini fark ettim. "Hoş geldiniz Ceyhun oğlum."

 

“Hoş bulduk Fevzi Amca, nasılsın?”

 

"İyiyiz çok şükür, siz nasılsınız? Hangi rüzgar attı sizi buraya. Bayrağıdır yoktun ortalıkta." Bana bir bakış atıp yeniden Uluç’a döndü. “İyiyiz biz de şükür. Malum işten güçten anca vakit bulabildik. Bu arada tanıştırayım karım Aysima, Aysima bu da Fevzi Amca. Burayla ilgilenir eşi Şermin Teyze ile beraber.”

 

Olabildiğince samimi bir tebessüm sundum. “Tanıştığıma çok memnun oldum efendim.”

 

"Ben de çok mutlu oldum kızım. Allah mutlu mesut etsin." Başımı sallayıp teşekkür etmekle yetindim. “Biz şimdi eve geçelim Fevzi Amca sonra etrafı gezeriz biraz.”

 

"Tamam oğlum, nasıl isterseniz."

 

Fevzi Amcadan ayrıldıktan sonra eve geçmiştik. İyi bir insana benziyordu. Bazı insanların yüzüne baktığınız an iyi mi kötü mü az çok tahmininiz olabilirdi. Fevzi Amcadan çok güzel bir enerji yayılmıştı etrafa.

 

Eve girince gözlerim anında etrafı turladı ve buraya da bayılmıştım. Dubleks bir evdi. Alt katta görebildiğim kadarıyla salon, mutfak, iki oda ve tuvale-banyo bulunmaktaydı. Salonda göle doğru bakan duvar betondan değil camdandı. “Uluç burası harika.” Yetmişlerde şehir görmüş köylü gibi hissediyordum kendimi.

 

“Yine beğenmene sevindim.”

 

“Ne kadar güzel bir yer, kimin burası?” Gözlerimi etrafta dolandırmayı bırakmadan gezinmeye başladım. “Ablamın. Önceden dedemindi, küçükken neredeyse her tatilimizi burada geçirirdik. Dedem vefat etmeden önce ablama bıraktı miras olarak.”

 

“Anladım, gerçekten çok güzelmiş. Yasemin abla biliyor değil mi? İzinsiz girmeyelim.”

 

“Merak etme biliyor.” Üst kata çıktığımızda burada da bir kaç oda ve banyo tuvalet vardı. Uluç bizim kalacağımız odaya eşyaları bırakırken ben de onu takip edip odaya girdim. Burada da yine ayriyeten bir banyo vardı.

 

“Eğer yorulduysan biraz dinlen, sonra gezeriz.”

 

“Yok, saat zaten geç oluyor. Eğer dinlemeye kalırsam hava kararır. Benim abdestim var, namazımı kılayım ve çıkalım.”

 

“Tamamdır, sen burada kıl ben salona geçiyorum.” Uluç odadan çıktıktan sonra bavuldan seccadeyi çıkarıp telefondan da kıbleyi bularak namaza başladım.

Namazım bittikten sonra duamı edip seccadeyi de toplayarak salona indim.

 

Uluç sehpanın önünde durmuş elindeki çerçeveye bakıyordu. Yanına aydımlayıp baktığı fotoğrafa baktım. Dedesi ve anneannesin ya da babannesi olduğunu düşündüğüm iki kişi ortada, sağ tarafta annesi olduğunu düşündüğüm çok güzel bir kadın -Yasemin ablanın kime çektiğini anlamıştım- sol tarafta da babası olduğunu düşündüğüm aynı Uluç gibi uzun boylu, heybetli bir adam duruyordu. Annesinin önünde elleri omzunda altı-yedi yaşlarında bir kız çocuğu -muhtemelen Yasemin ablaydı- babasının kucağında da dört veya beş yaşındaki Uluç bulunuyordu.

 

Hepsi de son derece gerçek bir gülümseme ile kameraya bakmışlardı küçük Uluç hariç. Kollarını elleriyle dirseklerinden tutarak birleştirmiş küskün bir şekilde dudağını büzerek kameraya bakıyordu babasının kucağında. Bu haline gülümsemeden edememiştim. “Ne kadar güzel bir fotoğraf.”

 

“Evet çok güzel, çok güzeldik biz.” Uluç derin bir nefes çektikten sonra baş parmağı ile babasının yüzünü okşayıp çerçeveyi sehpaya bıraktı. Geçmişine özlem duyduğu çok belliydi benim aksime, özellikle de babasına. Babasını çok seviyor ve onu çok özlüyordu. Şu an gözlerine baktığım an dahi anlayabiliyorum bunu.

 

Konuyu dağıtmak için hemen konuşmaya başladım. “Herkes mutlu görünüyor ama bir yaramaz hariç. Neden üzgündü acaba?” Gülümseyerek söylediğim şeyden sonra o da gülümseyip anlatmaya başladı.

 

“Annem günde bir nadiren de olsa en fazla iki tane çikolata yememe izin verirdi sağlığım için. Bu fotoğraf çekildiği gün üç tane yemiştim ve dördüncüyü de istiyordum ama tabi annem izin vermedi. Benim de huysuzluğum tutmuştu ve ısrar edip durmuştum, babam da annemden yana olunca tabi istediğimi alamamıştım. O yüzden hepsine küsmüştüm.”

 

Anlattıklarına gülümsesem bile içim burkulmuştu. Uluç'un annesi sağlığı için dördüncü çikolataya izin vermemişti, benim annem ise tek bir çikolata istediğim için yediğim dayakları gülümseyerek seyretmişti.

 

Elbette Uluç'u kıskanmıyordum aksine böyle güzel bir çocukluk geçirdiği için mutlu bile oluyordum ama benim de böyle bir çocukluk geçirebilme ihtimalimi düşündükçe canım yanıyordu.

 

Uluç durumu anladığı an yüzündeki tebessümü silerken hemen kendime gelip daha çok gülümsemeye çalıştım. Bu güzel anı bozma niyetinde değildim. “Sanırım yaramaz bir çocuktun?”

 

“Asla, eh belki biraz.” Yaramazca gülümseyince sırıttım ben de. “Eminim doğrudur.”

 

“E haydi gel çıkalım; ördekler, tavuklar, atlar hatta tavşanlar seni bekliyor heyecanla.”

 

“Tavşan mı?”

 

“Evet, tavşanlar.”

 

“Daha önce hiç gerçek tavşan görmedim. Gerçi ördek ve tavuk da görmedim ama...” Bir taraftan konuşuyor bir taraftan da evden çıkmaya çalışıyorduk. “At gördün mü?”

 

“Evet, ilk okuldayken öğretmenimiz at çiftliğine götürmüştü bizi. Müdire annenin iyi zamanına denk gelmiş olacağım ki izin vermişti.”

 

Dışarı çıktığımızda önce göle gittik. Oldukça büyüktü, büyük ördeklerin dışında yavru ördekler de vardı ve hatta Uluç iki tanesini yakalayıp sevmeme izin vermişti. Ördeklerden sonra tavşanların yanına gittik. Öyle tatlıydılar ki pamuk gibi tüyleri vardı. Onları sevip okşamaktan bıkmazdım hiç. Ardından tavuk kümesine ve tavuklara baktık. Kümes oldukça büyük ve temizdi, içinde bir insan dahi yaşardı neredeyse. Orada da civcivleri sevmek istemiştim ama anneleri izin vermemiş ve hatta Uluç elini gagalamıştı.

 

Çitlere yakın bir yerde de ahır bulunuyordu. Atlar oldukça sağlıklı ve güçlü görünüyordu. Fevzi Amca atları çok sevdiği için özel olarak ilgilenirmiş. Önceden Uluç'un kendi atı da varmış ama iki sene önce yaşlılığından ötürü ölmüş.

 

O kadar çok eğlenmiştim ki zamanın nasıl geçtiğini, havanın ne ara karardığını bile fark etmemiştim. Tekrardan eve döndüğümüzde ezan okunmuştu. Hiçbir şey yapmadan önce namazımı kıldım ve ardından aşağı inip mutfağa geçtim. Midemden sesler gelmeye başlamıştı.

 

Uluç'un masaya tabakları yerleştirdiğini görünce ne ara yemek hazırlandığına şaşırmıştım. “Ne ara hazırladın bunları?”

 

“Sen kocanı küçük görüyorsun sanırım hanımefendi. İki dakikamı almadı.” Göz devirip sandalyeyi .ekerek oturdum. “Gerçek soruyorum, bu kadar kısa sürede bu kadar şeyi hazırlaman imkansız.”

 

“Sen beni ne sanıyorsun. Zoru başarırız imkansız biraz zaman alır.” Yüzümü buruşturup yanağımı avcuma alarak dirseğimi masaya koydum. “Çok ergence, bu söz on sene öncesine ait diye hatırlıyorum.”

 

“Pes edercesine elini kaldırıp kendine de doldurduğu tabağı masaya bırakarak oturdu. “Tamam tamma, ben yapmadım. Şermin Teyze hazırlamış, az önce oğlu geldi verdi yemekleri.”

 

“Çok komikti.” Ben gözlerimi devirirken Uluç gülümseyip yemeye başlayınca önüme döndüm. Yemekler gerçekten leziz görünüyordu. Uzun zamandır ilk kez kendimi bu kadar aç ve iştahlı hissediyordum. Hemen tabağımı doldurup yemeye başladım.

 

Karnımızı doyurduktan sonra sofrayı toplayıp mutfaktan çıktık. Uluç salona geçerken ben yine hemen yatsı namazımı kıldım ardından salona geçtim. Uluç koltuğa yayılmış ve elindeki telefona bakıyordu. Kendimi de yanına bırakıp bana dönmesini sağladım. “Gerçekten her yer o kadar güzel ki, teşekkür ederim.”

 

“İyi ki geldik o zaman.”

 

“Evet, çok beğendim.” Kolunu kaldırınca yanına sırnaşıp sarıldım. Başım göğsünde ellerim bedenine sarılı haldeyken dünyanın en huzurlu insanı oluyordum.

 

Gözüm sehpanın üzerindeki fotoğrafa buldu. “Anneannen ve dedenle anlaşır mıydınız? Bu arada anneanne mi babaannen mi?”

 

“ Anneannem. İkisi de, dedem de anneannem de dünyanın en iyi insanlarıydı. Onların yanına ziyarete gittiğimiz zaman hiç ayrılmak istemezdik.” Zaten annesini anneannesine biraz benzetmiştim ama emin olmak istemiştim.

 

“Annen tek çocuk muydu?”

 

“Evet”.

 

“Anladım. Peki babaannen ve diğer deden? Hiç onlardan bahsetmiyorsun.”

 

“Onları ben de pek hatırlamıyorum açıkçası. Babam bazen aylarca görevde olduğu için biz anneannemlerin yanında yani İstanbul'da büyüdük. Babam Niğde’li ve babaannemlerin yanına çok gidemezdik ki zaten onlar da ben daha beş altı yaşlarımdayken vefat ettiler.”

 

“Neden?”

 

“Trafik kazası.”

 

Başımı sallayıp “Başın sağ olsun.” diyebildim. Uluç da sadece saçlarıma bir öpücük kondurarak karşılık vermişti.

 

“Amcam var demiştin, pek görüşmüyormuşsunuz. Neden?”

 

“Babam şehit olunca bizi yok saydılar nerdeyse, dedim ya annemin psikolojisi bozulmuştu. O dönemde bize hiç sahip çıkmadılar. Dedemler vardı onlar bize yardım ediyordu ama insan akrabalarını da yanında görmek istiyor. Zaten daha öncesinde babaannemler vefat ettikten sonra miras için babamla kavga etmişti, ondan pek sevmezdi bizi. Sonra...”

 

Uluç lafını yarıda kesip sessiz kalınca "Sonra?" diyerek ben devam ettim. “Önemli bir şey değil. Neyse yıllardır görüşmüyoruz işte.”

 

Anlatmak istemediği bir şey vardı o yüzden ısrar etmeyecektim.

 

Aslında aklımda deli gibi merak ettiğim sorular vardı. Annesiyle ilgili sorular. Uluç babası şehit olduktan sonra iyi şeyler yaşamadıklarını söylemişti. “Bir şey sorabilir miyim?”

 

“Tabi sorabilirsin.”

 

“Bana biraz annenden bahseder misin?” Göğsünde olan başımdan dolayı bir an nefes almayı durdurduğunu hissetsem de hemen toparlandı. “Keyfimizi bozmasak?”

 

Başımı göğsünden kaldırıp gözlerine baktım. “Hayır, ben seni ve yaşadıkların bilmek, tanımak istiyorum artık. Sen nerdeyse benim her şeyimi biliyorsun ama ben senin hakkında çok az şey biliyorum.” Sessiz kalınca yeniden başımı göğsüne koyup sarıldım.

 

Derin bir nefes çekti, göğsü bu nefes çekimi ile kalkıp inerken benim de başıma kalkıp inmişti. “Annem dünyanın en iyi annesiydi. Bizi o kadar çok sever, bizimle öyle ilgilenirdi ki sanki dünyadaki tek amacı bizi sevmek ve bize bakmasıydı. Onun anneliğini hiçbir annede görmedim. Ablam mesela Yiğit'i çok seviyor, onun için her şeyi yapmaya hazır ama o bile annemin yanında anne değil gibi.” Bir süre sessiz kaldı, devam etmesini beklediğim için sesimi çıkarmadım.

 

“Ama sadece iyi bir anne değil aynı zamanda çok iyi de bir eşti. Babamı çok seviyordu, babam da onu. Birbirlerine baktıkları an gözlerinin içi parlıyordu. Dünyanın en iyi anne babasına sahip olduğumu düşünürdüm her zaman, öyleydim de ta ki babam şehit olana kadar.” Yine sessiz kaldı ama bu kez biraz daha uzun sürmüştü.

 

“Babamın şehit haberi gelince annem de öldü onunla beraber. Benim annem gitmişti, yerine hiç tanımadığım ve hiçbir zaman sevmediğim bir kadın gelmişti. Uzun bir süre psikolojik tedavi gördü. Biz dedemlerin yanındaydık artık. Sonra annem çıktı hastaneden, o da dedemlere geldi ama iyileşmemişti. Herkese karşı çıkıyordu. Bizim için yaşayan kadın onun çocukları olduğumuzu unutmuştu.”

 

Anlattıklarıyla gözlerim yanıyordu. Ağlamamak için dişlerimi sıkıyordum. Bu kadar duygusal olmak berbat bir yedi. “Bazen daha da beter olup bizi suçluyordu babamın şehit olmasında. Bir defasında, galiba sekizinci sınıfa gidiyordum, odamda ders çalışırken ablamın odasından bağırış sesleri gelmeye başladı. Annem ablamı yere yatırmış saçlarından tutarak bağırıp duruyor. Dedemler evde değildi. Annemin kolundan çekip ablamı kurtarmaya çalıştım ama deli gücü var derler ya doğruydu. Bir türlü kurtarmadım hatta arada ben de dayak yedim. En sonunda bahçıvan sesimizi duymuş da geldi kurtardı.”

 

Kendimi sıkmayı bırakmamış ve göz yaşlarımın akmasına izin vermiştim çünkü ne kadar zorlasam da akmaya başlamıştı. Hem Uluç için hem Yasemin abla için hem de kendim için ağlıyordum. Uluç'un anlattıklarını dinledikçe yaşadığı acıyı düşündükçe canım daha da yanıyor ve kendi yaşadıklarımı aklıma getiriyordu. “Ama çok acı çekmemize gerek kalmadı o yıl içerisinde öldü. Biz de kurtulduk, o da.”

 

Göz yaşlarım daha da artarken kırık çıkan sesim arasında "Nasıl oldu?" demeyi başarabilmiştim.

 

“İntihar etti.” Duyduğum cevap nefesimi dahi kesti. Gözlerim karşıya bakıp sabit bir şekilde kalakaldı. Yaşadığı acı ne kadar büyüktü.

 

O an kendime kızdım. Ben Uluç'un acısını çok küçük zannetmiştim. Onu, beni kabullenmesi için ne kadar çok zorlamıştım. Oysa o ne kadar büyük bir acı çekmişti. Annesi kocasının acısından aklını kaybetmiş, çocuklarına işkence çektirmiş ve en sonunda intihar etmişti. Ne kadar da bencildim.

 

Nefes almayı akıl edebildiğimde yavaşça başımı da kaldırıp yaşlı gözlerle Uluç'a baktım. “Özür dilerim, çok özür dilerim. Ben bu kadar ağır olduğunu bilmiyordum.”

 

“Özür dileme. Senin hata değil.”

 

“Hayır, ben senin ne yaşadığını bilmeden, neler çektiğini bilmeden seni ne kadar çok zorladım. Seni anlamak yerine beni kabullenmen için ısrar edip durdum.”

 

“İyi ki de zorladın. Yoksa şu an burada, bu halde olamazdık.” Ellerine tutunup gözlerine baktım. Bana göstermek istemese de hala korkuyordu annesi gibi olmamdan.

 

“Sana söz veriyorum, yemin ediyorum annen gibi olmayacağım. Eğer... bir gün şehit olursan ‘Vatan sağ olsun’ diyeceğim ve acımı kalbime gömeceğim ama asla annen gibi olmayacağım. Her şey için yemin ederim, söz veriyorum.” Bilmiyorum, bunu yapabilir miydim; vatan sağ olsun deyip unutabilir miydim ama Uluç’a bunu inandırmak istedim.”

 

Ellerimi ellerinden çekip boynuna doladım kollarımı ve sıkıca sarıldım. Uluç da kollarını belime dolayıp beni kucağına çekti.

 

Sözümde duracaktım. Annesi gibi olmayacaktım ama olurda şehit olursa ne halde olacaktım biliyorum.

 

*

Gözlerimi açtığımda nerdeyse Uluç'un üzerindeydim. Başım ve sol tarafım komple üzerindeydi ve tüm bedenini sarmıştı.

Çok da kibar olmayan bir esnemenin ardından başımı kaldırıp Uluç'a baktım. Saçları alnına düşmüş sol koluyla bedenimi sarmış hâlâ uyuyordu. Uyandığım ilk an onun yüzünü görmek muhteşem bir duyguydu.

 

Sağ elimi yatağa koyup biraz kalktım üzerinden ve alına düşen saçı geri itekledim. Biraz yüzünü izledikten sonra parmağımı buruna vurdum hafif. Anında yüzünü kırıştırdı. Bu defa biraz baskı uygulayarak kirpiklerine dokundum ve bu hareketim ile uyandırmayı başarmıştım.

 

“Ne kadar da uykucusun ya. Asker adam bu kadar uyur mu hiç!? Her an tetikte olmalısın.” Uykulu gözlerinin ardından gülümseyip sağ eliyle önüme düşen saçlarımı geriye attı. “Tetikte uyumamı gerektirecek bir şey yoktu ama kedimi unutmuşum.”

 

“Ben miymişim kedi?”

 

“Evet, baksana kedi gibi üzerime tırmanmışsın ve mama ister gibi yüzüme partilerinle dokunarak uyandırıyorsun.”

 

“İstemiyorsanız kalkarız Ceyhun Uluç Bey.” Tam üzerinde kalkıyordum ki bileğimden tutup yeniden üzerine düşmemi sağladı. “Seni nasıl istemeyeceğimi düşünürsün? Sen benim hayatım için, yaşayabilmem için en gerek olan şeysin.”

 

O böyle konuştuğu an ister istemez gözlerim doluyordu. Böyle güzel sözlere öyle açtım ki buna kavuşmanın sevinci anında gözlerime yansıyordu yaşlarla. Sonrasında sevgiye bu kadar aç büyüdüğüm düşüncesi aklıma geliyor ve gözlerim daha da doluyordu. “Hemen doldurma gözlerini, mutlu ol diye söylüyorum.” Tüm güzel anları berbat ediyordum.

 

“Sevinçten doluyor, hem engel olamıyorum ki, dayanamıyorum.”

 

“Ben de ağlamana dayanamıyorum.” Gülümseyip yanağına bir öpücük kondurarak yerimden doğruldum ve gözlerimi sildim. “Bak ağlamıyorum. Hadi kalk acıktım ben, kahvaltı edelim.”

 

“Tamam, sen hazırlan ben de duşa gireyim sonra yaparız kahvaltımızı.”

 

“Niye hazırlanıyorum?” Yataktan kalkışını izleyip tüm vücudunu inceledim. Uluç’u daha önce atletle bile görmemiştim ama üzerindeki sıkı tişörtü çıplak olmasını gerektirmeden zaten ne mücevherler gizlediğini ortaya seriyordu. Kocam gerçekten hem yakışıklı hem de çekiciydi hatta… neyse onu söyleeyecktim.

 

“Şermin Teyze hazırlamıştır, dışarıya sofrayı kurmuştur bile. Orda ederiz.”

 

“Tamam o zaman.” Vücudu dikkatimi dağıttığı için başka bir şey demeden valizden kıyafet çıkardım.

 

Uluç banyoya girerken ben de üzerimi değiştirip aşağıya indim. Diğer odalar Yasemin ablaların ve ya başkalarının özel odası olması ihtimaliyle pek dolaşıyordum evi o yüzden salona geçip orayı kurcalamaya başladım.

 

Dünkü gördüğüm fotoğraf dışında başka bir sehpada bir kaç fotoğraf daha vardı. Bazıları yine on beş yirmi sene öncesine aitken bazıları ise Yasemin abla, Serhat abi ve Yiğit'in fotoğraflarıydı.

 

Merakla çekmeceleri kurcalarken pek dikkatimi çekecek bir şey bulamamıştım. Uluç da çok geçmeden gelmişti zaten.

 

Evden çıktıktan sonra tavuk kümesine yakın bir yerdeki küçük lojman tarzı eve doğru yürümeye başladık. Fevzi Amca ve eşi Şermin Teyze burada yaşıyormuş. Çocukları da varmış ama ikisi merkezde, bir tane oğulları da buraya yakın bir kasabada yaşıyormuş. Oğulları hemen hemen her gün buraya gelirmiş.

 

 

Lojmanın kenarına bir masa koymuşlardı ve Şermin Teyze olduğunu tahmin ettiğim tatlı bir kadın masayı hazırlıyordu. Bizi görünce doğrulup gülümsedi. "Hoşgeldiniz hoşgeldiniz."

 

“Hoş bulduk Şermin Teyze, nasılsın?”

 

"İyiyim çok şükür, siz nasılsınız?" O da aynı kocası gibi bana bir bakış atmıştı ama kocasından farklı olarak baştan aşağı ilgiyle süzmüştü. “Biz de iyiyiz elhamdülillah. Dün görünmedin dışarda.”

 

"Evin içinde işim vardı da sonra benim herif sizin geldiğinizi söyleyince yemek yapayım dedim."

 

“Eline sağlık, hepsi de çok güzel olmuş. Bu arada karım Aysima; Aysima, Şermin Teyze."”

 

“Çok memnun oldum efendim, ellerinize sağlık yemekler şahaneydi.”

 

"Afiyet olsun kızım, bu gün yine yaparım yersiniz."

 

“Size zahmet oluyor ama böyle, biz hazırlarız kendimiz.”

 

"Olur mu öyle şey, siz gezin eğlenin. Ben yaparım her bir şeyi." Şermin Teyze son olarak getirdiği ekmekleri de masaya bırakıp ayrıldı yanımızdan. Uluç sandalyeyi benim için çekince teşekkür edip hemen oturdum. Çaylarımızı da doldurup yemeğe başladık.

Masada yok yoktu. Her şey çok lezzetliydi, bu sofra için de ayriyeten teşekkür etmeliydim Şermin Teyze'ye.

 

Doyurucu bir şekilde geçen kahvaltının ardından biraz etrafta dolandık ve havanın sıcaklamasıyla eve geçtik yeniden. “Akşam üzeri yeniden çıkarız, olur mu?”

 

“Olur, fark etmez.” Vakit geçirmek için bir film açmıştık. Daha sonra çay yapıp çay içtik. Vakti girdiğinde namazlarımı kıldım derken zaman geçip gitmişti. Havanın hafif serinlemesiyle birlikte çıktık dışarı. Ben gölün yanına ilerlerken Uluç benim yaşlarımda bir adamla kısa bir şey konuşup yanıma geldi. Konuştuğu kişi Fevzi Amca'nın oğluymuş.

 

Yine dünkü gibi ördekleri, tavşanları ve tavukları sevdik tabi anne tavuk yine civcivlerine dokundurtmamıştı. Atların yanına geldiğimizde Uluç'un konuşmasıyla ona döndüm. “Binmek ister misin?”

 

Oldukça güçlü görünen, koyu kahverengi tonlarına sahip ata bakıp başını okşadım. Öyle bakımlıydı ki tüyleri adeta parlıyordu. “Binebilir miyiz ki?”

 

“İstersen bineriz tabi.”

 

“Bilmem daha önce binmedim, ya düşersem.” Tereddütle bakıp getirdiğimiz havuçlardan bir tane daha verdim. “Merak etme düşmezsin, eğer öyle bir şey olacak olursa da ben seni tutarım.”

 

İçimde hafif korku olsa da Uluç’a güvenmeyi tercih ettim. Fevzi Amca'nın atlardan birini ayarlamasıyla ata yaklaştık. Az önceki beslediğim at gibi kahverengi, büyük ve heybetli bir attı. Bacaklarındaki kaslar sabit durduğu halde bile belli oluyordu.

 

“Düşmem değil mi?”

 

“Düşmezsin.” Uluç'un yardımıyla ata bindim ve sıkıca tutundum. Uluç yerde yanımdayken atın yularından tutup yavaş yavaş yürümeye başladı. “Çok güzelmiş.”

 

Yaklaşık on dakikadır atın üzerindeydim ve Uluç da hiç bıkmadan yanımda durup ata yön veriyordu. “Hep yavaş hareket ettik, biraz hızlanalım mı?”

 

“Hayır, düşersem?”

 

“Pekâlâ, ben de bineceğim ve düşmene asla izin vermeyeceğim.”

 

“Ya ikimiz birden düşersek?” Uluç gülümseyerek gözlerini kapatıp nefes çekti. Kızmamıştı ama beni ikna etmenin yollarını arıyordu. E ama ne yapayım, ilk kez bilmiyordum ata. Tabi ki korkacaktım. “Söz veriyorum bu attan sapa sağlam, kendi hür irademiz ile ineceğiz.”

 

Tereddüt etsem de kabullendim en sonunda. “Peki madem, öyle diyorsan.”

 

Uluç tek hamlede çıkıp arkama geçti. Yuları atın başının arkasından geçirip üzerine bırakırken dizginleri tuttu ve atı hareket ettirdi.

 

Sırtım göğsüne değiyor ve orada güven verici bir sıcaklık oluşuyordu. Güçlü kolları her iki yanımdan dizginleri tutarken hiç korkmadım, kendimi gerçekten güvende hissettim.

 

Bu kadar yakın oluşu ilk değildi hatta daha yakın olduğumuz analar bile oluyordu ama arkamdaki varlığı hem güven veriyor hem de heyecanlandırıyordu. Uluç’a alışmam gerekirdi ama ben her yakınlığında hâlâ heyecanlanmadan edemiyordum.

 

At hızını artırırken Uluç’un bacaklarına tutundum, o da kollarını omuzlarıma biraz daha bastırıp dizginleri dengede tuttu. İçimdeki tuhaf duygulara engel olmazken başımı çevirip Uluç’a baktım. O ise gözlerini karşıya odaklamış atın yönüne dikkat ediyordu.

 

Anlık gözleri bana kayınca gülümseyip yeniden önüne döndü, ben de daha fazla bakmayıp önüme döndüm ve anın tadını çıkardım.

 

At hızlandıkça içimdeki coşku ve adrenalin artıyordu. Bazen nefesim kesiliyor gibi olurken bazen kahkahalarla gülüyordum.

Yarım saatin sonunda eğlenmiş bir şekilde sağ salim indik attan. Gerçekten çok güzeldi, hele ki hızlandığımız anlarda daha da muhteşem olmuştu. “Ne kadar güzelmiş ata binmek.”

 

“Bir dahaki seferde tek başına biner, dizginleri elinde tutarsın.”

 

“Bakalım.” Yalnız binebileceğimden emin değildim ama inkar da etmek istemedim.

 

Sabah kahvaltı ettiğimiz masaya geldiğimizde çoktan hava kararmıştı ve yine Şermin Teyze dışarıya hazırlamıştı sofrayı, ışıklandırmalar da açılmıştı.

 

Elinde telefon ile Fevzi Amca yanımıza gelince ona baktım merakla. "Sizi öyle eğlenirken görünce fotoğrafınızı çekeyim dedim. Pek profesyonel işi olmadı ama seversiniz belki."

 

Gösterdiği fotoğraflar gerçekten güzel çıkmıştı. Habersiz olduğumuz için en doğal halimizdi ve bu ayriyeten bir güzellik katıyordu. “Çok güzel olmuş hepsi de, teşekkür ederiz. Bunları Uluç'un telefonuna gönderebilir misiniz rica etsem?” Bir fotoğrafı tam benim Uluç’a baktığım anlardan biriydi, bir başkasında ise en eğlendiğim kahkahalara attığım bir fotoğraftı.

 

"Tabi kızım, benim oğlana söyleyeyim hemen gönderir." Sofrada yine iki kişilik servis görünce yanımıza gelen Şermin Teyze'ye döndüm. “Siz yediniz mi yemeğinizi?”

 

"Yok yemedik daha, birazdan yeriz biz de."

 

“Bizimle birlikte yer misiniz? Eğer isterseniz çok mutlu olurum.”

 

"Yok kızım siz yiyin baş başa, rahatsız etmeyelim biz sizi. Biz içerde yeriz."

 

“Estağfurullah ne rahatsızlığı, o kadar şey yapmışsınız, hep beraber yiyelim lütfen.”

 

"Eh iyi madem, ben tabak çatal getireyim." Yeni servislerin açılmasıyla hep beraber oturduk sofraya. Yine her şey mükemmel, lezzetliydi. Uzun zamandır ilk kez bu kadar çok yemiştim şu iki günde. Belki de yemekler değil de ortam ve dertlerimi kısa bir süreliğine unutmam bu kadar iyi hissettiriyordu.

Yemekten sonra namaz kılmak için eve gitmek yerine Şermin Teyzelerin müştemilatını kullanmıştım, hava çok güzeldi biraz daha oturmak istemiştik dışarda.

 

Namazı kılarken Şermin Teyze de birer kahve yapmıştı. Bitlikte dışarı çıktığımızda masada sadece Fevzi Amcayı gördüm, Uluç yoktu. “Uluç nerde Fevzi Amca?”

 

“Eve gitti, işi varmış. Sana da kahveyi içsin gelsin dedi.” Bir işi olduğundan hiç haberim yoktu, hem ne işi olabilirdi ki burada. “Anladım, tamam.”

 

Üçümüz birlikte oturup kahvelerimizi içtik. Bu sırada Şermin Teyze bana çocuklarından ve torunlarından bahsetti. Ayrıca kendileri gençliklerinden beri burada çalışıyorlarmış, Uluç’un dedesi gençken çalışmaya başlamışlar.

 

Sohbetimiz çok güzel ilerlese de Uluç’u da merak ettiğimden bir süre sonra müsaade isteyip kalktım. Neyse ki evle müştemilat arasında ışıklandırmalar vardı da korkmadan eve gidebilmiştim.

 

Kapıyı çalmak için elimi kaldırdım ama zaten kapının açık olduğunu gördüm. Yavaşça aralayıp ilk adımı attım ve gördüğüm manzara bir kaç saniye duraklamama kalmama neden oldu.

 

Yerde, ilk girişten salona kadar yol şeklinde uzanan yan yana dizilmiş mumlar vardı ve etraf güllerle süslenmişti. Karanlık değil loş bir ışık aydınlatıyordu.

 

Kalbim heyecandan pır pır olurken ilk adımımı atıp içeri girdim ve kapıyı ardımdan kapattım. Yerdeki güllere basmamaya çalışarak bir tanesini alıp salona grdim ve burada gördüğüm manzara daha da güzeldi. Uluç elinde kocaman bir gül buketiyle durmuş bana bakıyordu.

 

“Uluç?” Şaşkınlık ve heyecan barından sesimle ismini seslendim soru sorar gibi. Bir kaç adım atarak salonun ortasına gelirken o da bana yaklaştı. “Bunlar… Sen ne yaptın böyle?”

 

“Hepsi senin için.” Elindeki gül buketini elime tutuşturduktan sonra yanaklarımı avuçlayıp alnıma öpücük bıraktı. Gözlerinin içine bakarak gülleri burnuma yaklaştırıp kokladım ama hiç gül gibi kokmuyordu. Kaşlarım istemsiz kokusundan ötürü kalktığında Uluç'a baktım. “Bunlar gül değil mi?” Tatlımsı kokuyordu ve bana neyi hatırlattığını bilemedim ama çocukluğumdan bir şey olduğunu anımsadım.

 

Buketi sol koluma yatırıp sağ elimle dokusuna baktım, hiç gül yaprağı gibi yumuşak değildi. Kalın bir dokusu vardı.

 

Tekrardan sorarcasına Uluç'a bakınca başını hafifçe iki yana salladı. “Gerçek güller az önce içeri gelirken gördüklerin. Bunlar gül değil, başka bir şey.”

 

“Ne peki?”

 

“Çikolata.” Aldığım cevap şaşırtırken tekrardan bukete döndürdüm bakışlarımı. Bir nefes daha çektim içime ve az önceki tahminimde yanılmadığımı fark ettim. Bu koku beni, babamın dayağına ve annemin keyfine götürürdü. O gün ilk ve son kez almıştım bu kokuyu.

 

Uluç elimden buketi alıp masaya bıraktı ve içinden bir tane gül daha doğrusu çikolata çıkarttı. Gözlerim masayı bulduğunda sonuna kadar açılmıştı çünkü masanın üstü çikolata paketleriyle doluydu.

 

“Bunlar ne bu kadar?” Şaşkınca Uluç'a bakarken o, gülden bir parça kırıp yanıma geldi ve ağzıma doğru uzattı. Gözlerim çikolata ve Uluç'un arasında gidip gelirken konuşmayı başarabilmiştim. “Ama ben, biliyorsun yemiyorum çikolata.”

 

“Yiyeceksin, ilk çikolatanı benim ellerimden yiyeceksin.”

 

“Ama-” İtirazlarımı dinlemeden sözümü keserken gözleri merhametle bakıyordu gözlerime. “Sen bu dünyadaki güzel şeylerin hepsini sonuna kadar hak ediyorsun. Bir çikolata dahi olsa bile bundan mahrum kalmanı istemiyorum.”

 

Gözlerim istemsiz doldu, canım hem yanıyor hem de Uluç gibi bir adama sahip olduğum için mutlu oluyordum. Az önce kırdığı parçayı yine dudaklarıma yaklaştırdığında tereddüt ettim, kokusu bile canımın yanmasına sebep oluyordu.

 

 

Dudaklarım tereddütle açılıp kapanırken en sonda cesaret gösterip hafifçe araladım. Dudaklarım arasında içeri doğru kayıp gitti çikolata ve bununla birlikte gözlerim de kapandı.

 

Ağzımda eriyen tadını her geçen saniye daha fazla alıyor ve her geçen saniye gözümdeki yaşlar da artıyordu. Sütlü bir çikolataydı ve hayatım boyunca yediğim en lezzetli şeydi.

 

Yediğim çikolata boğazımda aşağı giderken dudaklarım titremeye, kapalı göz kapaklarımın ardından da yaşlar süzülmeye başladı. Beni az önce yediğim bir parça şeyden mahrum bırakmışlardı.

 

E hani dünya bozulmadı, kıyamet kopmadı. O gün, çocukken öyle bir dayak yemiştim ki hep korkar olmuştum çikolata yemekten. Sanki çikolata yesem çok kötü bir şey olacaktı da babam bu yüzden büyük bir şiddetle karşı gelmişti yememe ve annem babamı desteklemişti.

 

Son günlerde öğrendiklerimden sonra babamı es geçiyordum da ya annem?

Annem, beni doğuran kadın, beni aylarca karnında taşıyan kadın buna nasıl müsaade edebildi. Hadi birinin çocuğu değildim ama annem? Ben onun kızıydım, onun kanından, onun canındandım. Nasıl izin verebilmiş hatta nasıl keyif almıştı benim dayak yememden? Babam beni bayılana kadar döverken nasıl da içi yanmamıştı hiç? Bu kadar vicdansız nasıl olabiliyordu?

 

Beni niye hiç sevmedi? Ben neden hiç sevilmedim?

 

Beni niye hiç sevmedin anne?!

 

İçimde fırtınalar kopup anneme isyanımı savururken gözümden de yaş eksik değildi. Omuzlarımda Uluç'un ellerini hissedince yavaşça araladım gözlerimi. Kendimi gülümseye zorlarken ağlayışımın arasından konuştum. “Ç-Çok güzeldi.”

 

Uluç gözlerimden yaşadığım her şeyi anlıyordu. Ruhumun nasıl kırıldığını, kalbimin cam parçalarıyla kapandığını, çocukluğumun yaşanmayışını... Her şeyi bir bakışla anlıyordu.

 

Omuzlarımdaki elleriyle beni kendine çekerek sıkıca sarıldı. “Söz veriyorum, seni güzel olan hiçbir şeyden mahrum etmeyeceğim. Mahrum kaldığın her şeyi tek tek önüne sereceğim.”

 

Biliyordum, yapardı, yapıyordu da. Bu zamana kadar neyden mahrum kaldıysam teker teker hepsini benim için gerçekleştiriyordu.

 

Başımı göğsünden kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Seni seviyorum, seni çok seviyorum Uluç. Bunu asla unutma olur mu?”

 

“Asla, asla unutmam. Ne seni ne de sevgini. Ben de seni çok seviyorum, her şeyden çok.”

 

Daha sonrasında gecemiz koltuklara geçip beraber çikolata yiyerek geçti. Fındıklı, fıstıklı, bademli, sütlü, böğürtlenli, kuru yemişli, farklı farklı meyveli... Bir sürü çikolata vardı. Tabi ki hepsini yiyemezdim, bir paket yedikten sonra ikinci paketi de yemiştim ama daha fazlasını almamıştı midem.

 

Durmadan teşekkür edesim geliyordu Uluç’a. Beni sevdiğini hissettirmesi ve bunu göstermekten çekinmemesi çok mutlu ediyordu, varlığına ne kadar şükretsem azdı. Ona ne kadar teşekkür etsem de az kalırdı ama elimden sadece yanağından öpmekten başka bir şey gelmiyordu.

Bana bunları yaşatan adam her şeyin en güzelini, en iyisini hak ediyordu ama başka yapabilecek bir şeyim de yoktu. Belki vardı ama bende o güç yoktu.

 

*

 

Sabah uyandığımda yatakta tek başımaydım. Yataktan çıkıp odadaki banyoda elimi yüzümü yıkadım ve aşağıya indim. Merdivenlerin biraz ilerisinde mutfak olduğu için ilk oraya baktım ama Uluç orda değildi. Daha sonra salona geçtim ve burada bulmuştum onu. Boydan boya olan camın önüne geçmiş elleri pantolonun cebinde dışarı seyrediyordu. Salon girişi arkasında olduğu için beni görmüyordu.

 

Yavaşça, sessiz adımlarla yanına ilerledim; beni duymaması için parmak uçlarımda yürüyordum. Tam arkasına geldiğimde kollarımı aniden belinden göğsüne doğru sarıp sıkıca sarıldım. Ani sarılışımla irkilip bana dönmeye çalıştı ama öyle sıkı tutuyordum ki o dönerken ben de onunla birlikte arkasında kalıp dönüyordum, daha doğrusu bir sağ bir sola savruluyordum.

 

“Benim ya benim, korkma.” Ben kıkırdama eşliğinde konuştuktan sonra Uluç omzunun üzerinden çatık kaşlarla bana bakarken ben de alttan bakıp sırttım asice. “Öyle sinsi sinsi gelinir mi Aysima. Düşman mısın sen?”

 

“Ben düşman değilim ama senin asker olduğun sorgulanır valla. İki gündür hiç dikkatli değilsin.”

 

“Demek öyle?” Çenemi sırtına yaslayıp alttan alttan baktım. “Hı hı öyle.”

 

Benim konuşurken fark etmeden gevşettiğim tutuşumu ben fark etmeden o fark etmiş olacak ki bir anda arkasına dönüp kollarımdan tutarak bedenimi cama sabitledi.

 

Ağzımdan ani çekilmeyle bir "Hiii!" nidası dökülürken gözlerim de fal taşı gibi açıldı. “Napıyorsun Uluç?” Çapkınca sırıtıp yüzüme yaklaştı. “Demek askerliğim tartışılır hanımefendi, öyle mi?”

 

İçimde minik bir korku ve heyecan oluşsa da geri adım atacak değildim. “Öyle.”

 

“Şu an kollarımın arasında çaresizce duran sen mi söylüyorsun bunu?” Gözleriyle avuçları arasında tuttuğu bileklerimden başlayıp ayaklarıma kadar süzdü bedenimi. “Az önce sen benim kollarımın arasındaydın, hatırlatırım. Hem o gelen ben değil düşman da olabilirdi.”

 

Uluç gülümsemesini genişletip daha da yaklaştı. “Buraya hiçbir düşman gelemez ama iki gündür seni, yaramaz kedimi unutuyorum. Sanırım bu defa seni cezasız bırakmamalıyım.”

 

“Ceza mı?” Tehlikeli bir şekilde gözüme bakıp başını aşağı yukarı salladı. Onun bu hareketiyle yutkunurken o da gözlerini dudaklarıma dikti bir süre. Ardından gözlerime baktı izin istercesine. Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Yanaklarımın birer domates olduğuna emindim. Daha hiçbir harekette bulunmadan Uluç gözlerimden onayı alıp dudaklarıma bastırdı dudaklarını.

 

Gözlerim yine kapanırken dünyadan soyutlanmıştım. Dudaklarımın üzerinde minik minik kıpırtılar hissediyor ama hiçbir şekilde kendim hareket etmiyordum. Çok geçmeden, bir kaç saniye sonra Uluç da alt dudağıma bir buse kondurup geri çekildi. Hiçbir zaman, hiçbir şekilde ileriye gitmiyor hatta öpüşünü bile derinleştirmiyordu. Benim hazır olmamı bekliyordu.

 

Gözlerimi yavaştan açarken heyecandan göğsüm inip kalkmaktaydı. “Bu muydu ceza?” Evet, gerçekten bu muydu ceza? Uluç bana verilen bir hediyeydi böylece öpüşü de onun bana verdiği bir hediye oluyordu. “Ne o beğenmedin mi cezanı?”

 

“Ceza beğenilir mi?”

 

“Bilmem, cezayı alan sensin. Sen söyle?”

 

“Cezalar beğenilmez ama bu... bu bir ceza değildi.” Gözlerimi kaçırıp konuşurken yanan yanaklarımı hissediyordum. Uluç dünyanın en güzel gülümsemesiyle gülümseyip hâlâ avuçları arasında olan ellerimi serbest bırakarak sağ eliyle saçlarımı geriye attı. “Benim sana verebileceğim en büyük ceza bu. Daha fazlasını hak etmiyorsun.” Sol şakağımı öptükten sonra sıkıca sarılıp başını boynuma gömdü. Derince bir nefes çektikten sonra enseme doğru bir öpücük daha bırakıp geri çekildi.

 

“Seni sürekli öpmek, sürekli sarılmak, sürekli nefesini ciğerlerimde hissetmek istiyorum. Ömrümün sonuna kadar yanımda, bana sıkıca sarılmış halde olsan sanki yine de yetmeyecek gibi geliyor.” Bunları öyle bir aşkla söylüyordu ki hiç tereddütsüz inanıyordum. “İçimdeki yerin öyle büyük ki bazen sen bile dolduramıyorsun sanki orayı. Senin için kalbimde öyle bir yer var ki sadece sen dolduramıyorsun o boşluğu ama başkası da girmiyor. Ben de kokuna, bakışlarına, tenine de aşık oldum. Sadece ruhuna, sana değil her bir ayrıntına aşık oldum. Orası ancak böyle doluyor.”

 

Duyduğum cümleler içimde sevinç, mutluluk ve aşk patlamalarına neden oluyordu. Bu adam beni gerçekten çok seviyordu. “Beni bu kadar çok sevmeni bazen kalbim kaldırmayacak gibi hissediyorum.”

 

“Bu aşk öldüremez ay yüzlüm, canına can katar tıpkı senin benim canıma can kattığın gibi.”

 

*

Dün yine Şermin Teyzelerle birlikte kahvaltı yaptıktan sonra şehre geri dönmüştük. İki günlük tatil, Uluç'un değimi ile kaçamak çok iyi gelmişti hem bedenime hem de ruhuma. Kendimi dinç ve yenilenmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Özellikle de Uluç'un hazırladığı sürprizden sonra ruhum sanki huzura bulanmıştı.

 

Gülleri ve gül çikolatalarını dönüşte yanımıza almıştık ama geri kalan çikolatalar o kadar çoktu ki bir kaç paketini çantama atıp gerisini Fevzi Amca'nın oğluna vermiştik kasabadaki çocuklara dağıtması için.

Ama sanki Uluç bir çikolata fabrikasına sahipmişçesine her an elinde bir çikolata ile yanıma geliyor ve bir parça bile olsa ağzıma sıkıştırıyordu. Yirmi dört yıldır yiyemediğim çikolatayı iki gündür yedirmişti nerdeyse.

 

Az önce yine salonda otururken elinde bir çikolata paketi ile gelmiş ve dudaklarıma doğru uzatmıştı, bense artık yiyemeyeceğimi söyleyince ısrar etmeye devam etti. En sonunda bu gün toplamda üç paket çikolata yedirdiğini isyan edercesine söyleyince fazla olduğunu kabullenip çekmişti çikolatayı önümden.

 

Şimdi ise can sıkıntısından çalışma odama geçmiş, kitaplarımı karıştırıyordum. Bazılarının yerlerini değiştirip yeni bir düzene oturtuyordum.

 

Uluç kapıyı tıklatıp yanıma gelince elimdeki kitabı uygun bir yere koyup ona döndürdüm bakışlarımı. “Kolay gelsin, ne yapıyorsun?”

 

“Hiç öyle kitaplarla oyalanıyordum.” Başını sallayıp yanıma kadar geldi. Ellerimden tutup birer öpücük koyunca bir şey diyeceğini anlamıştım. “Yine çikolata getirdiğini söyleme bana.”

 

Gülümseyip başını iki yana salladı. “Hayır merak etme, bu gün çikolata yok başka.”

 

“Çok şükür, iyi bari. Ne diyeceksin o zaman?”

 

“Bir şey diyeceğini nereden biliyorsun, sana bir şey söyleyeceğim demedim ki.”

 

“Ben anlarım, hadi söyle.” Yeniden gülümseyip gözlerime baktı. “Bu gün DNA sonucu belli olacak, biliyorsun. Eniştem buraya gelmek istedi sonuçlar belli olunca.”

 

Sessiz kalıp başımı biraz öne doğru eğdim. Bir kaç gündür ne kadar da mutluydum. Geçmişimden, bu günümden, yaralarımdan sıyrılmıştım ne güzel ama hiçbir zaman tamamıyla kurtulamazdım.

 

“Kaç gündür konuşmuyorsun, biliyorum kendini hazır hissetmiyorsun ama onlar da merak ediyor seni. Hem... eniştem senin abin Aysima. En azından onunla konuşsan? Onun bir suçu yok.”

 

“Biliyorum, suçu yok... ama abim olmasını kabullenemiyorum ki.” Bunu benden beklememeliydiler de. Hemen her şeyi kabul edebilecek değildim. “Neyse tamam gelsin, hatta yemek hazırlayalım yemeğe gelsinler, Yasemin abla ve Yiğitle.”

 

Onlar gelene kadar yemek işiyle uğraşırken zaman da ilerlemişti.

 

Zil çalınca sanki ilk kez geliyorlarmış gibi içimde hem heyecan hem de gerginlik oluştu. İlk kez gelmiyorlardı belki ama ben onları ilk kez farklı bir konumda ağırlayacaktım.

 

Yiğitle sarılıp öpüştükten sonra Yasemin ablaya da sarıldım, Serhat abiyle ne yapacağımı bilemez halde bana bakarken sadece "Hoş geldin Serhat abi." demekle yetinebilmiştim. Biliyordum, DNA sonucunu görmeden bile inanmıştım abim olduğuna ama yine de kabullenemiyordum ki. Hayatımda Uluç'tan başka bir erkeğe isteğimle sarılmamış hatta dokunmamıştım. Bunun üzerinde dini kuralların yanında yaşadığım o iğrenç olay da etkiliydi. Evet tüm erkeklerden nefret etmiyordum ama yakınlık da gösteremiyordum bu ne kadar bir kaç hafta önce öğrenmiş olduğum az önce de test sonucu ile kesinleşmiş olan abim de olsa.

 

Biraz oturup muhabbet ettikten sonra, bu muhabbet genellikle Yiğit'in konuşmalarıyla geçmişti, sofrayı kurup yemeğe geçtik.

 

Muhabbetimiz genel olarak günlük meselelerdi. Biz de Yasemin ablalar da itina ile Mazhar Amca'nın kızı olduğum konusundan kaçıyor ve konuşmuyorduk. "Eee tatiliniz nasıl geçti?"

 

“Çok güzeldi gerçekten. Sanki tüm stresimi, sıkıntımı orada bırakıp geldim.”

 

"Çok sevindim eğlenmenize."

 

“Bu arada sana da teşekkür ederiz, sonuçta seninmiş orası.”

 

"Yok canım estağfurullah. Evet dedem resmiyette bana verdi orayı ama orası aynı zamanda Ceyhun'un da yani sizin. İstediğiniz zaman kullanabilirsiniz.” Daha teşekkür edemeden Yiğit girdi araya. "Atlara da bindin mi Aysima?"

 

Yiğit'in heyecanla sorduğu soruya ona dönüp başımı sallayarak cevap verdim. “Evet, bindik. Bir ara seninle de bineriz olur mu?”

 

"Bindik derken?" Kaşlarını çatıp şüpheyle baktı. “Eee ben biraz korktum, o yüzden dayınla birlikte bindik.”

 

Gözleri kocaman açılırken bir telaş sarmış gibiydi. "Öyle miiii? O zaman kesinlikle birlikte binmeliyiz, dayımdan geri kalmak istemiyorum." Ayranından bir yudum alıp bıyık yaparken gülmemek için tuttum kendimi.

 

“Ohoo Yiğit efendi siz bana yetişemezsiniz artık. Karımı asla elimden alamazsın.”

 

"Nedenmiş o?" Uluç Yasemin ablaya bakıp "Söylemediniz mi?" diye sorunca Yasemin abla başını iki yana salladı sadece. Uluç keyifle Yiğit'e dönüp zafer kazanmışçasına sırıttı. “Bundan sonra karımı hayallerinden çıkar aslanım. İstesen de evlenemezsin onunla.”

 

"Neden? Ben vazgeçmiş değilim ki, hem öğretmenim de sever beni." Yiğit kızgın bir yüz ifadesiyle Uluç'a laf yetiştirirken yanaklarını sıkıp öpmemek için zor tutuyordum kendimi. Öyle tatlıydı ki şu an...

 

Uluç izin ister istercesine bir Yasemin ablaya bir Serhat abiye bakıp onay alarak Yiğit'e döndü. “Çünkü Aysima sadece senin sevdiğin kız değil.”

 

“Biliyorum senin de karın yani yengem. Ama seninle boşanırsa yengem olmaz. Ben de evlenebilirim.” Behlül Ziyagil gel de yengecilik neymiş öğren. “Cık, sadece yengen de değil.”

 

"Neyim ki başka?" Yiğit şaşkınca herkeste gözlerini gezdiriyor ve cevabını bekliyordu. “O senin halan ve halalar ile evlenilmez.”

 

Çocuğa inme inmiş gibiydi sanki. Şaşkın şaşkın donup kalmıştı sanki. "Ne?"

 

“Evet halan aslanım. Onunla evlenemezsin, unut artık bunu.” Büyük bir hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Yüz ifadesinden bir çok duygu yaşadığını görebiliyorduk. "Ama nasıl? Babamın kardeşi yok ki. Baba senin kardeşin yoktu hani?"

 

Serhat abi gülümseyip Yiğit'i kucağına aldı. "Ben de bilmiyordum oğlum ama Aysiam benim kardeşimmiş. Yani senin de halan."

 

Yiğit şaşkınca açılmış ağzıyla bana döndü. "Ama hayıııır. Ben seninle evlenecektim, uuufff." Gözleri ağlamak istercesine hafifçe doldu. “Kendine başka kısmet bul artık Yiğit efendi ve karımı aklından çıkar.”

 

İkisinin atışması devam ederken gülümseyerek baktım. Bir ara Serhat abiye döndü bakışlarım, o da tebessüm eşliğinde bana bakıyordu. Herhangi bir tepki vermeden önüme döndüm.

 

Yemekten sonra sofrayı toplayıp bulaşıkları hallettik. Beyler salona biz de mutfakta kahve yapmakla meşguldük Yasemin abla ile. İkimiz de olanları konuşmaktan kaçınıyorduk ama merak ettiğim sorular vardı. Hazır yalnızken bir kaç şey sorabilirdim Yasemin ablaya. “Evdekiler, sizdekiler yani nasıllar? Bu durumdan sonra evde bir şey oldu mu?”

 

Yasemin abla cezveyi karıştırmayı bırakıp bana döndü. “Açık konuşmak gerekirse evde durumlar çok iyi değil. Serhat babamla gerekmedikçe konuşmuyor. Yanlış anlama sana karşı ya da seni istemiyor değil sadece babamın anneme olan ihanetini kabullenemiyor, affedemiyor. Günlerdir ilk kez burada mutlu görüyorum onu. Hep mutsuz, dalgın. Ama dediğim gibi sana karşı hiçbir kızgınlığı ya da kötü bir hissi yok.”

 

“Evet bunu ben de görüyorum. Ben kabullensem o hemen beni kabullenecek gibi. Ama ben... Sanırım biraz zamana ihtiyacım var.” Anlayışla başını sallarken devam ettim. “Peki... Semiha Teyze? O ne düşünüyor bu konu hakkında.”

 

Yasemin abla sanki tahammülü kalmamış gibi gözlerini açıp bir iç çekti. “Onu hiç sorma. Günlerce hiçbirimizle konuşmadı, tek bir kelime dahi etmedi ama şimdi daha iyi. Sanırım geçmişte yapılan bir hata olarak görüyor, bu günlerde daha iyi gibi.”

 

“Yaşadığı acıyı anlayamam ama ne derse, ne yaparsa hakkıdır. Sonuçta yıllar sonra kocasının ihanetini ve bu ihanet sonucu olan bir kızı olduğunu öğreniyor. Ne kadar o dönemde araları iyi olmasa da evliymişler sonuçta. Kabul edilebilir bir şey değil.”

 

“Öyle, umarım her şey en kısa sürede yoluna girer.” Kahveler piştikten sonra salona geçtik. Kahveleri ben pişirmediğimden fark etmemiştim, ama bir fincan eksikti. “Abla, eksik yapmışsın kahveyi.”

 

"Ben içmeyeceğim, gel."

 

“Neden?” Uluç da ben de Yasemin Ablanın ne kadar kahve sevdiğini biliyorduk, şaşırmıştık. “İçmem yani içemem."

 

"Neden, dokunuyor mu?" diyerek sordum yeniden.

 

Yasemin abla Serhat abiye bir bakış attıktan sonra gülümseyip bize döndü. "Bizim size bir haberimiz var aslında?"

 

“Ne oldu abla?” Uluç’un sorusuyla merakla baktık ikisine. Yasemin abla tam konuşacaktı ki Serhat abi araya girdi heyecanla. "Hamileyiz biz, yani Yasemin hamile ama bizim çocuğumuz, ikimizin."

 

"Ya kimin olacaktı Serhat? Benimle çiftlikteki horozun olacak hali yok ya."

 

"Aşkım ben onu mu demek istedim? Tabi ki başkasının olamaz." Onlar aralarında atışırken biz de şaşkınlıkla ikisine bakıp kalmıştık. Az önce Yasemin ablanın hamile olduğunu söylemişti Serhat abi, yani bir çocukları daha olacaktı.

 

“Siz böyle kavga edecekseniz biz çıkalım isterseniz.” Uluç'un lafı ile Yasemin abla açtığı ağzını kapatıp Serhat abiye kötü bir bakış attıktan sonra bize döndü. "Kavga etmiyoruz ki küçük bir çekişmece sadece. Neyse hamileyim, size bir yeğen daha geliyor!"

 

Yasemin abla yeniden aydınlanıp müjdeli haberi ilk heyecan gibi verirken biz de bozuntuya vermeyip ayağa kalktık. “Yani benim bir yeğenim daha mı olacak? Allah be!”

 

Uluç hızla Yasemin ablaya gidip sıkıca sarıldı.

 

Onlar için ne kadar mutlu olduğum anlatılmazdı şu an. Çocuk sahibi olmak dünyadaki en güzel şey olmalıydı.

 

İçimde bir parçanın sıkıştığını hissetsem de onu görmezden geldim. Asla kıskanmıyordum onları, bebekleri olacaktı nasıl kıskanç davranabilirdim. İçimin yanması benim asla bu heyecanı yaşayamayacak olmamdı ama bu ana asla bozmak niyetinde değildim, bazı şeyleri artık kabullenmem gerekiyordu.

 

Uluç sarılmasına son verirken Yasemin ablanın alnına öpücük bırakmayı unutmamıştı. Sanırım alın öpme hobisi vardı.

O Serhat abiye sarılmaya giderken ben de Yasemin ablaya yaklaşıp sarıldım. “Çok tebrik ederim. Allah sağ salim kucağınıza almayı nasip etsin.”

 

"Amin canım amin."

 

Serhat abiye döndüğümde o da bana bakmaktaydı. Tebrik edecektim tabi ki ama sarılmama gerek var mıydı? “Tebrik ederim Serhat abi.” Hiç cevap vermeden gözlerimin içine baktı bir süre. Ardında yanıma adımlayıp omuzlarımdan tutarak beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı.

 

Ani sarılışıyla neye uğradığımı bilemezken buz kestim yerimde, bedenim kaskatı olmuştu.

Nefes almayı akıl edemezken herhangi bir karşılık veremedim, ellerim iki yanımda yumruk halde duruyordu.

 

Alışamıyordum, Uluç’tan başka kimsenin dokunuşuna alışamıyordum; olmuyordu. Geçmişim peşimi bırakmıyordu.

 

"Sen benim kardeşimsin Aysima. Ne kadar kabullenemesen de kardeşimsin. Bunca yıl ayrı kalmışız, daha da sen mesafe koyma." Kısık sesini duyarken tüylerim ürperdi sanki.

 

Karşılık vermeyince bir süre sonra geri çekildi ve ben o çekildiği an kendimi salondan dışarı attım. Mutfağa geçip tezgaha yaslanarak nefeslenmeye çalıştım.

 

Ayıp olmuştu biliyorum ama orada iyi bir haldeymişim gibi durmam da hiç mümkün değildi. Serhat abi belki yanlış anlamış, ona karşı geldiğimi düşünmüştü ama bilmiyordu geçmişimi yaşadıklarımı.

 

Arkamdan Uluç da gelince omuzlarımdan tutarak beni kendine çevirdi. Nefes alışımdan göğsüm kabarıp iniyordu. “Sen çok güçlü bir kadınsın, biliyorsun değil mi?”

 

Başımı iki yana salladım, güçlü falan değildim. “Değilim, bazı şeyleri hâlâ atlatamadım.” Bakışlarına merhameti sığdırıp en güzel biçimde baktı. “Yine de az önce kendine hakim olabildin, sen gerçekten çok güçlüsün.”

 

“Öyle miyim?”

 

“Öylesin.” Uluç bir süre gözlerini yüzümde gezdirdikten sonra elini yanağıma çıkarıp dudaklarını alnımla buluşturuyordu ki kaşlarını çatıp geri çekildi. “Kalbin neden bu kadar hızı atıyor?”

 

“Bilmem.” Ne kadar canım acısa da Serhat Abinin abim olması ve onun bana bu denli ilgi göstermesi aptalca bir şekilde kalbime iyi de geliyordu. Bu normal miydi bilmiyorum.

 

Uluç da anlamış olacak ki memnun olmamışa benziyordu. Elini sol göğsüme koyup bir süre bekledikten sonra başını iki yana salladı. “Birinden kurtuldum derken diğeri çıktı başıma. Bu kalp benden başkasına bu kadar hızlı atmamalı.”

 

“Nedenmiş o?” Eğlenerek sorduğum soru sonrasında Uluç önce dudaklarıma sonra gözlerime baktı. “Çünkü orası benim mekanım ve ben izin vermiyorum.”

 

Demek öyleydi. Tamam o zaman ben de geri durmayacaktım. “Sen yaparken ben bir şey demiyorum ama.”

 

“Ne yapıyormuşum ki?”

 

“Dudakların bana ve sadece benim alnıma ait. Ama sen de ablanı öptün az önce hem de alnından. Ben buna bir şey demiyorum, değil mi?”

 

“Ben sen gibi paylaşımcı değilim. Bana ait olanı kimseyle paylaşamam. O şey senin göğüs kafesindeki kalbin dahi olsa.”

 

"Yaaaa" der gibi kaşlarımı kaldırıp gülümsedim. Uluç bu defa dudaklarıma bakıp uzanıyordu ki arkamızdan bir ses gelmesiyle hemen uzaklaştırdım Uluç'u.

 

"Halamı rahat bırak dayı. Bundan sonra ona dokunamazsın, izin vermiyorum."

 

Yasemin ablaların gidişinden sonra oyalanmadan odamıza geçtik. İkimiz de sırt üstü uzanmıştık ama ben başımı her zamanki gibi Uluç'un göğsü ve kolu arasına koymuştum. “Bir kaç haftaya okullar açılıyor değil mi? Okuluna tam anlamıyla kavuşuyorsun.”

 

“Evet açılıyor ama ben kavuşabilir miyim bilmiyorum?” Uluç merak dolu sesi ile başını eğip yüzüme bakmaya çalıştı. “Ne demek o?”

 

“Sana söylemedim ama ben okulu satışa çıkaracağım.”

 

“Ne?” Uluç duyduğu şey ile yerinden doğruldu. Doğrulurken beni de kaldırmış ve karşısına oturtmuştu. “Ne demek satacağım? Nereden çıktı bu?”

 

Sıkıntıyla soluklanıp başımı salladım. “Uluç o gün duydun. Bana evi veren de okulu almamı sağlayan parayı veren de oymuş, kendini yıllarca gizleyen babammış. Kendince vicdanını susturmaya çalıştı belli ki.”

 

“Emin misin bu kararında, sonradan pişman olma.”

 

“Olmam, ben ne onun parasını ne de parasıyla aldığım şeyleri istiyorum.” Bu konuda kararım kesindi, ya okulu ve evi satıp parasını gönderecektim ya da isterse kendisi alabilirdi. Harcadığım paraları ise bir şekilde ödeyecektim. Onun vicdanını rahatlatmak için gönderdiği para artık midemi bulandırıyordu.

*

 

Günler geçip gidiyordu. Her günüm neredeyse bir öncekisinin aynısıydı, sürekli evdeydik. Arada dışarı çıkıyorduk ama genellikle evde oluyorduk. Zaten tek başıma asla dışarı çıkamıyordum. Batın ne kadar sessiz olsa da ne yapacağı belli olmuyordu. Yalnız bir anımda hemen yanına alabilirdi beni.

 

Bir ara Nihan gelmişti, uzun zamandır görüşmemiştik. Bunda benim payım da büyüktü. Henüz insanlarla sıcak, samimi ilişkiler kurmaya alışamadığım için araya mesafe koymuştum istemeden.

 

Avukatım Tuğba Hanımla da konuşup okulu ve evi satışa çıkarmasını istemiştim. Henüz bir alıcı yoktu ama kısa süre içinde olacağına emindim. Okul zaten geçmişinden dolayı oldukça önemliydi, evin konumu ise çok güzeldi. Hemen alınacağını biliyordum.

 

Mazhar Amcaya gelecek olursak henüz konuşmamıştım onunla. Bir süre daha da konuşmayı planlamıyordum. Biraz daha zamana ihtiyacım vardı ve ben aslında onunla hiç konuşabileceğimi de düşünmüyordum.

 

Serhat abiyle aramız iyiydi, o gün onun sarılışından kaçar gibi uzaklaşmamı elbette yanlış anlamış ama üzerinde çok durmamıştı yine de. Alışamadığım için öyle bir tepki verdiğimi düşünmüştü.

 

Uluç ile aramız her zamanki gibi mükemmeldi. Her fırsatta bana olan sevgisini göstermekte asla çekinti duymuyordu. Sevgisini her şekilde göstermeye çalışıyordu. Gerek sözleriyle, gerek hareketleriyle, gerek dokunuşlarıyla. Özellikle de öpüşleri. Günde belli de yüz defa elimi, yüzümü, saçlarımı koklayıp öpüyordu. Şimdi olduğu gibi. “İyi ki şafii değilim Uluç.”

 

“Nereden çıktı bu şimdi?”

 

“Nereden olacak, senden. Yoksa her dakika abdest almam gerekecekti. Bazen dışarı çıktığımızda zor olmasın diye ya da evdeyken bir abdestle iki vakit namaz kılabiliyorum ama eğer Şafii olsaydım bu imkansız olacaktı. Her on dakika da bir dokunup öpüyorsun.”

 

“Bu kadar rahatsızlık verdiğimi bilmiyordum hanımefendi.” Sahte bir alınganlıkla konuşup uzaklaşırken gülümseyerek yanına yanaştım. “Rahatsız olmuyorum, aksine çok hoşuma gidiyor. Sadece öyle söylemek istedim.”

 

“Ağzından çıktı bir kere, kabul etmiyorum.”

 

“Kalbinizi geri kazanmak için ne yapabilirim efendim.” Uluç yandan bir bakış atıp düşünüyormuş gibi yaptıktan sonra yüzünü bana döndü. “Bir öpücük ile affedebilirim.”

 

“Tabii ki.” Hiç karşı gelmedim. Uluç istekle parıldayan gözlerini gözlerime dikince yüzüne yaklaştım. Dudaklarına doğru gidermiş gibi yapıp yanağına bir öpücük kondurduktan sonra geri çekildim. “Bu sayılmaz ama.”

 

“A a niyeymiş o, sen bana nereni öpeceğimi belirtmedin ki?” Uluç derin bir nefes çekip gülümseyerek baktı yüzüme. Öyle bir bakışı vardı ki aşkı görebiliyordum. “Ne oldu, neden baktın bir anda öyle.”

 

“Nasıl ayrı kalabileceğimi düşünüyorum.” Yüreğime anında korku salınırken kaşlarım çatıldı. “Ne diye ayrı kalalım ki?”

 

Ellerimi avuçlayıp yine öptükten sonra bakışlarını gözlerime kaldırıp hüzünle baktı. “Bu gün haber geldi, göreve gidiyorum, iki aylığına.”

 

Gidiyordu ve ben yokluğunda neleri öğreneceğimden habersiz onun gidişine üzülüyordum.

***

 

Merhabalar

Umarım beğenmişsinizdir.

Gelecek bölüm bomba şeyler olabilir (olacak) bekleyiniz lütfen. Görüşmek üzere🥰

Bölüm : 26.02.2026 20:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...