
...

Bölüm 26 | Anka Kuşu
Şebnem Ferah, Çakıl Taşları
2023 Aralık
O sessizliğin içinde dinlediğim nefes sesi kadar hiçbir şey korkutmadı beni.
Bembeyaz sargı bezleri ile sarılmıştı. Parmak uçları, tek, tek, tek... Boynu? Boynunda vardı. Belinde vardı. İki tane. Omuzunda vardı bir tane, sol omuzundaydı. Bacağında vardı. Kaç taneydi? Üç mü? Dört müydü? Sayamadım ki.
Süzdüm biraz yatakta gözleri kapalı yatan, sadece nefes sesini duyabileceğim uyanıklıkta olan kadını. Saçlarına baktım, elimi kaldırdım okşamak için ama nefesi öyle bir derinleşti ki, öyle bir iç çekti ki onunla beraber bende iç çektim. Elimi indirip saçlarına dokunamadan oturduğum sandalyenin ucundayken başımı onun yatağına yasladım. Alnını elinin yakın yerinde tutarken öylece kaldım bir süre.
Bir insan düşünmekten kafayı yiyebilir miydi? Yedim. Her ihtimali yüz defa, bin defa düşünürken kafayı yedim. Acaba başka yolu var mıydı diye düşünmekten uyuyamadım. Vardı belkide, vardı da ben bulamıyordum.
"Birtanem." Diye fısıldadım olduğum pozisyonu hiç bozmazken. "Birtanem." Dedim yine aynı ses tonunda. Başımı hafifçe kaldırınca, eline kaydı gözlerim direkt. Parmak uçlarına doğru morlaşan, ama morlukların geri kalanını sargı bezleri ile kapatan eline. Tuttum o eli. Bir pamuğa dokunur gibi nazikçe tutarken dudaklarımı avucuna bastırdım.
"Bak canımın içi, kalbinden öptüm seni."
Yüzümü buruşturdum kurduğum cümleden sonra, kaşlarım çatıldı, boğazım düğümlendi. Ağlasam şimdi diye düşündüm, ağlasam duyar mısın beni? Ağlasam döner misin hayata? Ölmek için çok erken, güzeller güzelim. Ölmek için çok az mutlu oldun.
Canımın içi, sen ölmek için henüz yaşayamadın.
Ölme Elfida.
Beni nefessiz bırakma.
Beni bu dünyada sensiz bırakma.
Sesli sesli ağlamaya başladım sonra. Annemle babamı bir yangında cennete uğurladığım o gün, ellerimi yüzüme kapatıp bağıra çağıra ağladığım o gün gibi ağladım. Odanın uzun süredir bir ses işitmeyen duvarları, benim ağlamamla sarsıldı. Sesim içeride yankı yaptı.
Elini saçlarımda hayal ettim şimdi. Yine yatsam dizine, okşadan saçlarımı...
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Kalmadı başka seçeneğim." Burnumu çektim o ağlayışım arasında. "Benim çarem sensin." Gözyaşlarım yatağının çarşafına düştü.
Uyanık olsa bana kızar mıydı ağlıyorum diye, yoksa yapılan şeylerden sonra bunu hak ettiğimi mi düşünürdü?
Öyle bir sıkıştım ki köşeye, yıllarımı verdiğim kadının bana ne tepki vereceğini bilmiyordum.
Bir haftalık yoğun bakım sürecinden çıkmıştı aslında. Hayati tehlikesi yok demişlerdi. Yaşayıp yaşamamak ona bağlı, güçlüyse yaşama tutunacak bir şeyi varsa yaşar, demişlerdi.
"Bana tutunsan?" Yutkundum yüzüne bakarken. "Bana sığınsan yine, bu kez söz veriyorum göğsümün içinde saklayacağım seni. Kimseye vermeyeceğim." Ses gelmeyeceğini bile bile konuşmak zor oluyormuş, bunu ikinci kez anlıyordum.
Gözlerimi yüzünden indirip boynuna, oradan yavaşça karnına indirdim. Gülümsemek geldi içimden ama tek bir mimik yapamayacak kadar yorgundum. "Evleneceğiz biz daha." Başımı salladım hemen. "Çocuklarımız olacak. Bakma, yapamadık bir öncekinde." Gözlerimi kıstım. "Gerçi emindim o zaman hamile olduğundan ama nasip, yokmuş demekki." Dudak büzdüm kendime engel olamayarak. "Babalar hisseder derler aslında. Babam öyle demişti anneme. Biliyor musun? Annem hamile olduğunu babam sayesinde öğrenmişti." Zar zor güldüm. "Babam inat edip kesin hamilesin bak hissediyorum ben, diyerek hasteneye götürmüştü annemi."
Sustum sonra. Bekledim.
"Özür dilerim." Dedim olduğum yerde yavaşça kalkarken. Elimin tersiyle yüzümdeki yaşları silip dilimle dudağımı ıslattım. Üzerine doğru eğildim ağır ağır, alnına bir öpücük bıraktım belli belirsiz, sonra bir tane yanağına, bir de saçlarının arasına. Ama en uzun, saçlarında beklettim dudaklarımı.
Yavaşça çekildim, saatlerimi geçirmiştim odada. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sabah erken saatlerde geliyor, sabah ezanı okunmadan birkaç saat önce çıkıyordum.
Odadan ayrılırken kapıyı yavaş ve sessizce kapattım.
Çıkıp koridorun başında beni bekleyen Yasin'in yanına yürüdüm. Odanın içinin sıcaklığından sonra, koridorun havası içimi ürpettmişti.
Yasin oturduğu koltuktan kalkarak elini bana uzattığında karşısında durup uzattığı eli sıkarak onunla tokalaştım. Bu esnada elini omzuna koyarak birkaç destekleyici vuruş yaptı. "Nasılsın kardeşim?" Dedi ben konuşmayınca.
"O iyi değil."
O iyiyse iyiydim.
Yasin başını salladı. Ellerimizi ayırılınca ellerimi ceplerime attım. Sigara paketimin ve çakmağımın eşofman cebinde olduğundan emin olunca kafamda küçük bir plan yaparak sigarayı içmek için bekledim.
"Müsteşar seni emretti." Dedi Yasin bu kez.
Derince bir nefes alarak hastane koridorunda yürümeye başladım yanımda Yasin ile.
Elfida'nın yattığı katı tamamen kapattırmış, hiçbir hasta giriş çıkışına izin vermemiştik. Babamın hastanesi olması gerekçesiyle bunda bir sorun görmemiştim. Onu koruyamamış olmanın verdiği pişmanlık öyle fazla ve can yakıcıydı ki, pişmanlıktan geberip gidecektim. Ondan sakladığım sırların altında eziliyordum, ezildikçe onu yanımda istiyordum.
Koridorun sonunda yanında korumalar ile bekleyen Hakan amcayı görünce adımlarım hızlandı. Yasin, birkaç adım geride kalarak sohbete saygıdan dolayı dahil olmadı. Ben ise karşısında beklediğim adamın kollarını açıp bana sarılmasıyla kendimi babama sarılıyor gibi hissetmiştim.
"Oğlum." Dedi. Sırtımı sıvazladı bir süre. Geri çekilerek elini omzuma koydu. Boylarımız neredeyse aynıydı. Elfida'nın neden manken misali uzun olduğunu onu görünce daha çok fark ediyordum. Gözleri yeşildi, babası gibi. Tek tük çilleri vardı, severdi onları.
Lise yıllarında hep saklıyordu. Kart ekstrelerini incelerdi Hakan Amca. Nerede ne yapıyor bilirdik ama yine de bakardı bazen. Her hafta başka bir kapatıcı dönerdi. Son senesinde bunu yapmayı bırakmıştı. Onu görmeye gittiğimde yüzünde rengi belirginleşmiş çillerini görmüştüm. Belki de sevmeye başlamıştı.
Koluma dokunan bir el ile daldığım yerden gözlerimi çekerken bir mırıltı çıkardım. Gözlerimi kırıp Hakan amcaya dikkatimi verdim.
"Sorguya girecek misin?"
Ne sorgusu diye düşündüm bir an. Aklım öylesine ondaydı ki, sanki her şey silinmiş de gözlerimin önünde bir o kalmıştı. Aklımı işgal ettin, Şafak Güzeli.
Başımı salladım usul usul. "Evet. Başkasını almayın, ben gireceğim sorguya."
Daha fazla birşey konuşmayacağını anlayınca etrafımı kısa bir süre inceleyip sonra geri doğru attığım adımla beraber yürümeye başladım. Ben öylece giderken, adımla seslendi Hakan Amca, dur der gibi.
Döndüm. "Efendim."
Ellerini ceplerinden çıkardı. Babacan tavrıyla bana gülümsedi. Keşke dedim, keşke yirmi dört sene bana değil ona böle baksaydın. Ben öksüz yetim olarak büyüseydim ama o böyle olmasaydı.
"Kızınla aramdaki şeye rızan var mı diye sormuştun..." Boynumdaki damarların gerilediğini hissettim. Kalbim olması gerekenden daha hızlı attı. "Benim sana rızam var. Hep vardı. Yüzüğünü taktığın kızımın sana rızası varsa, benimde var. Ben sana bunu ona ilk tutulduğunda söyledim. Kızım sana emanet." Yürüdü, yürüdü. Bir elini omzuma koyup sarıldı. Birkaç kez sırtıma vurup ayrıldı. "Sorumlusu sen değilsin, oğlum." Dedi başını iki yana sallayarak. "Ben koruyamadım kızımı." Gözleri dolar gibi oldu, diye düşünecekken sağ gözünden bir yaş inip yanağına yerleşti.
Sonra da çekip gitti.
Arkasından bakarken ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi. Sanki biri omurgamdan tutup bütün gücümü çekip almıştı. Koridorun floresan ışıkları gözlerimi yakıyor, zemindeki beyaz fayanslar üstüme üstüme geliyordu. Bir an için dizlerimin bağı çözülecek sandım. Duvara yaslandım. Avucumu göğsümün ortasına bastırdım.
“Ben koruyamadım kızımı.”
Kafamın içinde yankı yapıyordu sanki onun söyledikleri. Her yankıda biraz daha çöktüm. O cümle bana ait olmalıydı. Onun ağzından dökülmemeliydi. Çünkü korumak benim işimdi. Yanında durmak, önüne geçmek, yükünü almak… Benim.
Koridor bomboştu. Hastanenin bu katını kapattırmış olmamızın sessizliği vardı. Her şey daha soğuk, daha yabancı geliyordu. Bir süre orada öylece durdum. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ayağım geri gitmek istiyordu, kapattığım o kapıyı yeniden açıp odasına dönmek, sandalyeye yeniden oturmak, ezberlediğim halde bakmadığım her an unuttuğum yüzüne bakmak, nefesini yeniden dinlemek istiyordum.
Yasin’in uzaktan beni izlediğini fark ettim. Yaklaşmadı. Yaklaşmaması iyi oldu. Konuşacak hâlim yoktu. Bir kelime çıksa ağzımdan, arkası sel olurdu. Ağlardım.
Adımlarımı mescide doğru çevirdim.
Ayaklarımın değil, kalbimin beni götürdüğü yere gittim.
Hastane mescitleri hep aynı kokar. Halı, eski kitap ve sessizlik. Kapıyı itip içeri girdiğimde loş bir ışık karşıladı beni. Ayakkabılarımı çıkarırken ellerimin titrediğini fark ettim. Bağcıklarımı çözerken parmaklarım uyuşmuş gibiydi. Sanki bir an önce seccadeyi yere serip derdimi unutmak istiyordum.
Abdest almak için lavaboya yöneldim. Bu esnada mescidin açık küçük penceresinden duyduğum ezan sesiyle huzurla bir nefes aldım. "Aziz Allah." Dedim fısıltıyla. Soğuk su yüzüme çarptığında irkildim. Aynaya baktım. Gözlerim kızarmış, yüzüm çökmüştü. Sakallarım uzamıştı, fark etmemiştim. Yanımda durunca, sarılınca, kucağıma gelince... Eli yanaklarıma giderdi, sürekli kestiğim sakallarıma dokunurdu. Kocaman öperdi yanaklarımdan, sonra da bir kez çenemden. Gülümsedim bi'an. Sonra gözümde yine o yataktaki hali geldi.
Suyu avuçladım, yüzüme bir kez daha çarptım.
“Uyan.” dedim kendi kendime, sesim kısık çıktı. “Sen yardım et Allah'ım. Sen onu bana bağışla.”
Abdest alırken her hareketim yavaştı. Ellerimi yıkarken parmaklarının sargılı halini gördüm gözümün önünde. Yüzümü mesh ederken saçlarının arasına bıraktığım o öpücük geldi aklıma. Ayaklarımı yıkarken, bu ayakların beni ondan uzaklaştırdığını düşündüm. İçimden bir isyan geçti ama dilime gelmedi. Gelmemeliydi.
Mescide geri döndüm. Seccadeyi serdim. Dizlerimin üstüne çökerken içimde bir ağırlık vardı, sanki omuzlarıma görünmez bir yük bırakılmıştı.
Niyet ettim.
İlk tekbiri aldığımda sesim titredi.
“Allahu Ekber.”
O an, tutunduğum her şey elimden kaymış gibi hissettim. Secdeye vardığımda alnım seccadeye değdi, bir süre orada kaldım. Kalktım, bitirdim iki rekatı. Sonra oturdum, tekrar secdeye gittim istemsizce. Rekatın içinde olmamama rağmen secdeye yasladım alnımı. Normalden uzun. Çok uzun. İçimden kelimeler dökülmeye başladı, ama düzenli değildi.
“Allah’ım…” dedim sessizce. “Ben bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Doğruyu da bilmiyorum, yanlışı da. Ben senin bir aciz kulunum, benim duam senin hazinende bir nokta. Yalvarırım Allah'ım onu benden alma. Ne olur.” Boğazım düğümlendi. Yutkundum. Gözlerimdeki yaşlar doğrudan seccadeye düştü. “Onu alacaksan…” diye devam ettim, kelimeler ağzıma acı geldi. "Beni de al.” dudaklarım titredi. "Yemin ederim Allah'ım, isyan edemem sana. Etmem. Ama onsuz da yaşayamam."
Secdeden kalkamadım bir süre. Omuzlarım titredi. Ağladığımı fark ettim ama ses çıkarmadım. Namazın içinde ağlamak ayıp dediler hep. Belki de en doğru yer burasıydı. İbadet için alnımı yasladığım secdede bile onun için ağlıyordum.
Namazı bitirdiğimde içimde acı dinmemişti ama sanki biraz yön değiştirmişti. Ayağa kalktım. Ellerimi yüzüme sürdüm. Mescitten çıkmadan önce arkama dönüp bir kez daha baktım. Bir gün buraya onunla gelmeyi hayal ettim. Omuz omuza, sessizce. Rabbime sığındığım her gece, onun da yanımda olmasını diledim.
⛓️
Çok küçükken - henüz farazi bir ölüm acısı yaşamamışken - annem, babam ve ben hep hayal kurardık. Annem sayfalarından kafasını kaldırıp gülümseyerek koltukta oturan ağzı emzikli küçük kıza yaklaşırdı. Oturur babamla yaz tatilinde nereye gideceklerini düşünürlerdi, orada ne yapacaklarını, havanın nasıl olacağını... Gidemezlerdi. Babam görevde olurdu gidemezdik.
Aslında babam gittikten sonra da bir süre böyle devam etti bu. Hayal kurma kısmı. Babam şehit olduktan sonra annem yine hayal kurmaya devam etmişti benimle. Yaşım küçüktü, çok küçüktü ama bir şeyleri anlıyordum. O hayallerin içinde hep babam olurdu. Annem "Baban yaşasaydı nasıl olurdu?' diyerek başlatırdı hayal kurmaya. Ben düşünürken ağlamamak için kendimi sıkardım.
Keşke derdim içimden. Annem duymasın diye.
Keşke babam yaşasaydı, derdim.
Bunu düşünürken babamın bir anda çıkıp geleceğini sanırdım. Babam şu kapıdan içeriye elinde en sevdiğim çikolatayla girecek, bana sımsıkı sarılacak, annemi yine alnından öpecek sanırdım. Küçük bir çocuğun bilinç altı mı denirdi bilmiyorum ama her yerde babamı gördüğümü düşünürdüm, annem psikolog ve psikiyatristlerimle konuştukça bu durumu ne kadar sık yaşadığımı öğrenirdi. Ben anneme söylemezdim, içimde tutardım. Yolda, bir bankta, otobüste, şoför beni almaya geldiğinde... Bir yerlerde hep babamı görürdüm. Bazen bir yürüyüş, bazen bir duruş yeterdi onu sandığım kişiye benzetmeye.
İnsan, kaybettiğini bulmak için dünyayı sürekli tarıyormuş meğer.
Ben de bakıyordum; durmadan, yorulmadan. delirdim sanıyordum.
Delirme diyordum kendi kendime, delirme Elfida kendine gel. Babam yaşamıyor.
Yaşıyormuş.
Benim babam yaşıyormuş.
Benim biricik babam yaşıyormuş.
Bu cümle sevinç değildi. Bu cümle umut da değildi.
Evim yanıyor, kalbim benim evim. Babam yaşıyor. Evim yanıyor, cayır cayır yanıyor. Benim babam beni kandırmış. Ölüyorum sanki acıdan, yalandan dolandan... Ölüyorum. Ölmek bu kadar zor mu? Ben ölmek istemiyorum öyleyse, ölmek buysa şayet ben istemiyorum ölmek.
Ben artık yaşadığımı hissetmek istiyorum.
Hayatta kalmayı değil, hayatın içinde kalmayı.
Ben bir denizde boğulmayı değil, her gün o denizde dalgalarla dans etmek istiyorum.
Donuk olduğunu bildiğim ama kendime itiraf edemediğim bakışlarımı, önüne oturup bir battaniyeye sarılarak kalbimin soğukluğunu geçirmeye çalışırken izlediğim manzaradan ayırdım. Derince bir soluk alarak ağrıyan boynuma elimi götürdüm. Yavaşça sağa bükerek minik çıt sesini duyunca rahatça nefes verdim. Elimi boynumdan indirip başını dizime yaslayarak uyuyan Narin'in saçlarını sevdim.
Sıcak terasın kapısı gürültüyle açıldığında arkama oturduğum yerden dönerek kaşlarını çattım. Adem elinde telefon ile yanıma yaklaşıyordu. İşaret parmağımla kucağını gösterip sonra da dudaklarıma götürerek susmasını işaret ettim. Adem dışarıyı işaret ederek "Benimle gelir misiniz?" Diye sordu sakin ve sessiz bir şekilde.
Narin'in başının altına bir yastık yerleştirip yerimden kalktım. Üzerindeki battaniyeyi düzeltip parmak uçlarımda yürüyerek Adem ile birlikte odadan çıktım. Odanın döşemeleri uzun süredir ısıtması yapılmadığı için soğuktu, hatta fazla soğuktu. Teras kattan aşağıya inen merdidivenleri kullanarak salona indik.
Odanın masasının üzerindeki kağıtların düzenine bakakaldım yürümeye devam ederken. Bu çocuk gerçekten bir harikaydı.
Çalıştığı her şey, inanılmaz bir düzen de simetri içinde masanın üzerinde dizili haldeydi. Soldan sağa tam dört dosya, ve bu dosyaların önünde birer kağıt ve kalem duruyordu. İçtiği kahvenin bardağını, masanın bir köşesine kağıtlardan uzak bir mesafeye bırakmıştı.
Masaya yaklaşınca durdum. "Dinliyorum."
Adem elinde ilk önce mavi kalemi ve ilk dosyanın kağıdını aldı. "Bu Kale'ye dönüşünüz için imza atmanız gereken belge." Diyerek bana uzattı. Masaya oturup elime aldığım kalemle kağıdı imzaladım. Klasik bir geri dönül ve yemin kağıdıydı. Adem'e geri uzattım. Özenle yerine yerleştirip ilk dosyayı masadan kaldırdı.
İkinci kağıdı eline aldı. "Bu banka hesabınızdaki parayı sizin aldığınızda dair bir onay belgesi." İmza için uzandığımda kağıdı geri çekti. "İmza atmanıza gerek yok, korumanız olduğum için resmi bir belge gerekmedi. Dolaylı yoldan diyelim." Kağıdı bana tekrar uzattığında yazan miktar için kısa bir şaşkınlık yaşadım. Gerçekten güzel para vardı hesabımda. Kızıma, bana ve bebeğine yetecek kadar.
Başımı sallayıp kağıdı uzattım. Alıp aynı işlemi o kağıda da uyguladı. Diğer kağıdı eline aldı. Derin bir nefes alarak konuşurken onu da uzattı. "Bu ölü bilindiğine dair olan belge, artık geçersiz. Bunu zaten biliyorsunuz." Başımı salladım. Açığa alındığım için elimde olan tek şey de alınmıştı. O kağıdı da dosyaya koyarak son kağıdı eline aldı.
"Ve bu da..." Dedi kağıdı bana uzatmadan benimke göz temasına geçti. Adem'in kahve gözlerine bir süre kilitlendim. "İsimsizler Timi ve Hakan Türkeç'in yürüttüğü tüm operasyon ve belgelerin olduğu dosyanın ilk kağıdı. Aynı zamanda sizin dilerseniz İsimsizler Timi ile olan bağınızı koparabileceğiniz o istifa formu."
Elbette bunu yapacaktım. O timde bulunmanın hiçbir anlamı ve olumlu yanı olamazdı bundan sonra. Ki hamile olmamla birlikte saha görevlerine olan dikkatimin artması gerekiyordu. Ya tek başıma olacaktım ya da tamamen karargahta kalacak eskiye dönecektim. İyi yanından mı bakmalıydım bilmiyorum ama neredeyse altı ayda hayatım değişmişti. Bir Eylül ayında çıkıp gittiğim bu yere şimdi yine darmaduman bir halde geliyordum.
Elimdeki tek varlığım mesleğimmiş, bunu kafama vura vura öğretmişlerdi.
Açıklama dinlesem ne olacaktı? Barın Alp haklı olsa ne olacaktı? Babam haklı olsa ne olacaktı?
Benim yirmi dört senem geri gelecek miydi? Benim annem babamın hasretinden düştüğü yataktan kalkacak mıydı? Sonra mezardan?
Kime ne hesabı, neyin hesabını soracaktım ben?
"Ver kağıdı." Dedim birkaç dakika düşünmemin ardından. Kağıdı imzaladım, Adem'e geri uzattım. Derin bir nefes alarak başka bir şey var mı diye masaya baktım biraz.
"Başka yok Elfida Hanım. Bu kadar." Dedi Adem. Başımı sallayarak masadan kalkıp Narin'i uyuttuğum odaya geri dönmek üzere yürümeye başladım. Aklıma düşen şey ile olduğum yerde durup geriye döndüm. "Büge aradı mı hiç?"
Adem kağıtları topluyordu. Bu kez o başını salladı. "Aradı."
"Ne dedi?"
Kağıtları koyduğu çantayı masanın köşesine bırakıp eline telefonunu alıp cebine attı. "Sizin yanınızda olmak istiyormuş, öyle söyledi."
"Sen ne dedin?" Diye sordum bu sefer.
Omuz silkti. "Ben Elfida Hanım'ın kişisel korumasıyım evet ama gidipte eski nişanlısı ve ailesi arasında olanlara karışacak kadar kafayı yemedim, dedim."
"Anladım." Diyerek odaya girdim. Narin hâlâ uyuyordu. İçerisi artık gece geldiğimiz gibi soğuk değildi. Yavaş yavaş ısınıyordu. Narin'in uyuduğu koltuğa doğru yaklaşıp tavandan yere kadar uzanan bordo perdeleri açtım. Güneş içeriye son hızıyla girip içeriyi ferahlatırken Narin yüzüne gelen güneşten rahatsız olduğunu belli edercesine bir mırıltı çıkardı. Gülümseyerek yere çöktüm. Elimi saçlarına atarak "Uykucu, hadi bakayım kalk." Dedim. Narin bir süre gözlerini kırpıştırdı, sonra iyice genleşerek gözlerini açtı. O güzel gözlerini görünce gülüşüm derinleşti. Uzanıp saçlarından öptüm. "Mis kokulum benim." İçimden hiç geçmeyen o sıkıntıyla derin bir nefes alıp verdim. “Annem benim.” Dedim.
Hayır, tek varlığım mesleğim değildi. Kızımdı. Bebeğimdi.
Bir bebeğim karşımda, bir bebeğim karnımdaydı.
Yemin ediyorum Allah'ım, kıymayacağım o cana. Bana yapılan her şeye rağmen benimle kalmasını isteyecek kadar doğru bir karar gibi geliyor.
“Anne.” Diyerek boynuma sardı ellerini. Küçük bedenine sarıldım sıkı sıkı. Boynundan birkaç kez öpüp ayrıldım. “Kahvaltı yapalım, sonra benim biraz işim var.” Meraklı gözlerle bana baktı. “Nereye gideceksin? Bende gelecek miyim? Geleyim mi? Geleyim anne lütfen.” Dudak büzerek sorduğu sorulara karşı olumsuz bir bakış attım. “Üzgünüm birtanem, seni götüremem. Bu pek sağlıklı bir davranış olmayabilir. Ama…” dedim a’yı uzatarak. “İşim bittiğinde seninle beraber bir yere gideceğiz.”
“Nereye?” Derken onu yavaşça kolundan tutarak ayağa kaldırdım. Minik ellerini tutup onu önümden banyoya yürüttüm. Güzelce ellerini yüzünü yıkanmasını söyleyerek yıkayınca odadan ayrıldık. Salona Narin’i oturtup hızlıca üzerime giymek için birkaç parça kıyafetimi koyduğum bavulu alarak giyinme odasında açtım.
Elime ilk gelen siyah boğazlı kazağımı hızlıca üzerime geçirip altına da birkaç kıyafetin altından çıkardığım deri bol pantolonumu geçirdim. Odadaki eski, tozlanmış aynanın karşısına makyaj malzemelerinin olduğu küçük çantayı alarak oturdum. Kapının üzerinde duran minik beyaz sargıya dokunmamaya dikkat etmeyi düşünürken yüzümdeki diğer yaralar çarptı gözüme. Nefes almak zor geldi. Aldım. Elim titreye titreye bir kapatıcı sürdüm tüm yüzüme. Canım yanıyordu ama kapansın istiyordum. Yüzümün tamamına kapatıcıyı yedirince elime allık alarak renksiz yüzümü biraz renklendirdim. Maskaramı sürüp en son koyu tonlarda hafif kahveye kaçan bir bordo ruj sürerek makyajı bitirdim. Saçımdaki tokayın çekip hafif dalgalı olan saçlarımı düzeltip açık bıraktım. İlk gün gibi.
Odadan çıkarken içi siyah yünlü dışı da deri olan ceketimi giyip telefonumu cebime attım. Narin'in üzerini çoktan giydirdiğim için onun montunu giydirip bizi kapıda bekleyen Adem'in yanına geçtim. Hep beraber aşağı inip arabaya geçtik. Narin'in çocuk koltuğunu bile düşünmüş olduğu için Adem’e minnettardım ama bunu dile getirmiyordum. O anlıyordu. Ön koltuğa oturmak la beraber Adem arabayı kahvaltı edeeğimiz yere sürdü. Evde hiçbir şey yoktu, olsa da ben kahvaltı hazırlayacak kadar toparlanmamıştım. Canım çok acıyordu. Kalbim ağrıyordu, kemiklerim sızlıyordu, bacağındaki sargılar canımı sıkıyordu… Daha bir sürü şey. Hafif hafif bir kasık ağrısı hissediyordum ama doktorun bahsettiği ağrılardan olabileceği için aşırı bir telaşa kapılmadım. Zaten Teşkilat’tan çıkınca Narin'i de alarak hastaneye gelecektim. Hem Narin kardeşini öğrenecekti hemde ben doktora soğutmayı kararlaştırdığımı söyleyecektim.
Karnımda yaşadığım şeylere dayanamayıp bir kuş gibi uçup giden bebeğimi şimdilik bilmeyeceklerdi. Şimdilik ben evlat acısıyla yanıp tutuşurken kimse bilmeyecekti. Ama en kötüsü, bunlar açığa çıktığında da benim cayır cayır yanmaya devam edecek olmamdı. İlk doktor randevumdan beri deliye dönmüştüm. Gerçek gibi gelmiyordu olanlar. Bu mezarlıkların benimle ne alıp veremediği vardı? Gerçi benim mezara koyacağım bir bebeğim de yoktu. Minicik bir can gitmişti. Giderken bana da kardeşini bırakmıştı. Şimdi yapacağım şey onu korumaktı. Onu, Narin'i...
Kısa süren bir kahvaltıdan sonra hızlıca toplanıp kalktık. Kahvaltı sırasında Büge kafama takıldığı için onu aramış "Narin'e bak, bir iki saate eve geri gelirim. Sana son bir şans veriyorum, Büge. Ya dostluğumuzla aynı masada bir ömür yaşarız ya da sen ihanetini masaya oturtmaya kalkarsın. Ama unutma, o masadan ayrılacak ilk kişi benim." Demiştim tane tane. Bu kez bir sorun çıkacağını sanmıyordum.
Adem ile birlikte Narin'i eve bırakıp beraber Teşkilat'a gitmek üzere arabaya bindik. Biz evin önünden ayrılır ayrılmaz peşimizde dikkat çekmeyecek mesafelerde, farklı semt ve sokaklarda farklı arabalar takıldı. Hepsi istihbarat tarafından gönderilmişti.
"Şu ikincisi yapılmayan görev teklifini neden üç kez aldığınızı düşünüyordum başlarda." Söze bodoslama dalan Adem'e döndüm. Sırtımı koltuğa canım acıdığı için tam yaslayamıyordum, yavaşça kendimi geri bırakırken bile omuriliğim kırılırcasına ağrıyordu. Dikkatimi ağrıdan çekmeye çalışarak "Ee? Anladın mı bari?" Dedim.
Başını salladı Adem. "Baya baya."
"Güzel. Ve unutma, seni ben yetiştirdim. En az benim kadar iyi bir istihbaratçısın." Dedim bir nevi ona uyarıyla karışık motivasyon yaparken.
"Boynuz kulağı geçti mi diyorsunuz?" Dedi direksiyonu avuç içiyle sağa dönderirken.
"Bundan beş yıl öncesinde olsaydık, sana istihbaratın son operasyon dosyalarını son gece verir sabaha kadar eksik kalmadan incelemeni ve tez hazırlamanı isterdim." Durdum, az çektirmemiştim ona. Ama hepsi analitik düşünme becerisi için gerekli olan şeylerdi. "Ama bu yılda olduğumuz için abartma demekle yetiniyorum. Boynuz kulağı henüz geçmedi."
"Başım gözüm üstüne, efendim." Dedi hafif gülerek.
Kale'ye yaklaştığımızda Adem arabayı kapının eşiğinde durdurdu. Arabanın kapısı korumalar tarafından açıldığında ayakkabılarının zeminle buluşması arasındaki o kısa sürede kafamın içinden bin tane düşünce geçti. Yine de sapasağlam bastım topuklularımı yere. Araçtan inerek yanımda yürüyen Adem'in verdiği güvenle başımı kaldırdım. Milli İstihbarat Teşkilatı binasının o görkemli duvarlarına baktım. En tepede süzülen ay-yıldızlı kırmızı bayrağa. Verdiğim şehitler geçti aklımdan, bu ülkenin evlatları geçti. Sonra babamın intikamı için ettiğim yeminler… Bir kez daha nefret ettim bu yaşımda öğrendiklerimden. Sahi, bu yaşım demişken, benim doğum günüm gelmişti.
İçi boş bir mezara intikam yeminleri ettiğimi öğrendiğimde 28'imin ilk günüydü.
“İlerleyelim mi Elfida Hanım?”
Başımı sallayarak arkamızdaki korumalar ile birlikte yürüdük. Asansörle yukarı çıkarken katta kimseyi görmemiş olmak bana da sürpriz olmuştu, yeni bir operasyon yapılıyor olmalıydı. Ancak güçlü operasyonlar sırasında herkes köşesine çekilip saatlerce çalışırdı. Kapı açıldığında alışkanlıkla elim cüzdanıma gitti. Kimliğimi çıkaracaktım, sonra buraya mesleğimi geri almak için geldiğimi hatırladım. Cüzdanımı yavaşça kol çantama geri bıraktım. Adem kartını okuyarak kapıyı açtığında benim bir zamanlar görev yaptığım katta Arif Başkan olmak üzere tanıdığım pek çok İstihbarat mensubunun beni beklediğini gördüm. Aynı zamanda aynı zamanda daha önce hiç görmediğim, orta yaşlarını çoktan geçtiğinden emin olduğum birisi Arif Başkan ile yan yana duruyordu.
Anlam veremeyerek ileri yürüdüm. İlkay ve Bulut’un bana olan bakışlarını fark ettim, nasıl desem… Farklı bakıyorlardı. Sanki, üzülüyor gibi.
Yine nefret ettim bir şeylerden.
Etrafa göz attım. Açık bıraktığım saçlarından bir tutam omzundan göğsüme düşünce kulağının arkasına sıkıştırdım.
“Hoş geldin, Elfida. Bizde seni bekliyorduk.” Diye söze başladı başkanım. Başımla kendisini onaylayıp başımı dikleştirip konuştum. “Hoşbuldum, efendim.” Gülümser gibi oldu bir an. “Uzun bir süre geçmişti, senin için geldim.” Dediğinde anlamsız bakışlar attım kendisine.
“Anlamadım, efendim?”
"Rütbem değişti, yakın bir vakitte. Seni gönderen bendim, geri geldiğinde karşılayan birisi olmak istedim. Yıllardır devletimin elinde ne kadar başarılı ve kararlı bir personel olduğunu izlemek benim için bir gururdu." Bu konuşmaları çok özlediğimi şimdi fark ettim. Gözlerim dolacak gibi oldu bir an, yutkunup yüksek tavana baktım. Nefes aldım dedim derin. Geçtiğinden emin olunca karşımdakilere diktim bakışlarımı. Arif Başkan bana bir adım attı. Yaklaştı. Kollarını açtı.
Başımı sağa sola salladım. "Babamdan çok babalık yaptınız bana." Duraksadım. O ise kaşlarını çatmasına rağmen o babacan tavrını, gülümsemesini kesmedi. "Babamın ölmediğini, beni kandırdığını bildiğiniz için mi babalık yaptınız bana?"
Artık konuşmak istiyordum. Sonuçları ne olursa olsun konuşmam gerekiyordu.
"Elfida, kızım-" Yıllardır, mesleğim için saygımdan ve sevgimden bir kez lafını kesmediğim adamın sözünü elimi kaldırarak kestim. "Lütfen." Dedim. "Bana açıklama yapmayın. Mesele devlet meselesiydi, sizde beni kurban ettiniz. Eyvallah, canım pahasına giderim o yolda. Ama beni kandırmasaydınız şuan çoktan yakaladığımız iki örgüt olurdu."
"Seni korumamız gerekiyordu."
"Koruyamadınız ama."
Aramızda geçen muhabbet, tanımadığım o adamın bize doğru yaklaşarak Arif başkanımın yanında durmasıyla sonlandı. "Belgelerini teslim ettin mi?"
Evet anlamında başını salladım.
"Sorguya alınacaksın. Daha sonra çıkabilirsin. Sağlık raporun tamamlandığında görevine tekrardan başlayabilirsin." Tekrar Arif başkanıma döndüm.
"Mustafa Albayrak." Dedi bir çırpıda. "Yeni Daire Başkanımız."
Başımı salladım. "Memnun oldum efendim." Dedim. Dilimi dudaklarımı açmadan dişlerimde gezdirdim. "Ancak neden sorguya alındığımı anlayamadım."
"Kendini kanıtlaman için."
"Neden kanıtlayacakmışım kendimi?"
Tam o an, sinir uçlarımın beynime baskı yapacak kadar kabartacak cümleyi kurdu. "Uyuşturucudan açığa alınan bir personeli elini kolunu sallayarak göreve geri alamam."
Ağzımı açıp bir şey söyleyeceğim anda "Savunmanı sorguda bekliyorum. Şimdi arkadaşlarınla konuş. Yarım saat sonra sorgu odasında ol." Diyip yanımızda. Bir hışımla ayrıldı.
"Beni açığa alan sizsiniz! O uyuşturucuyu benim bilinçli olarak almadığımı biliyorsunuz. Nasıl böyle aslı olmayan sorguya müsaade edersiniz?" Sesimi yükselterek herkese tek tek bakarak konuştum. Hepsi gözlerini kaçırdı. "Çok güzel." Dedim. "Herkes her şeyi biliyordu ve ben kandırıldım! Öyle mi?"
"Elfida, sorgu konusunda bir şey yapamıyorum. Üzgünüm. Girmen gerekiyor. Her ne kadar yıllardır personel olsan da açığa alınma sebebin normal bir sebep değil."
Başkanıma baktım. "Bana sonuna dek güvenmeniz gerekiyor." Gözlerimi devirdim belli belirsiz. Aşırıya kaçmamaya çalıştıkça sinirlerim tepeme çıkıyordu. "Ama ne yazıkki o güven iki taraflı olmuyor, Başkanım. Ne diyorsunuz?"
"Elfida Hanım, lütfen. Sakinleşin." Dedi Adem arkamda dururken sessizce. Arka arkaya nefesler alıp verdim. Daha fazla burada durmayı kendime yediremeyerek ileriye yürüyüp dakikalardır bu konuşmaları dinleyen Buğra'nın karşısında durdum. "Sana da yazıklar olsun." Dedim. "Güya çocukluk arkadaşım, kardeşimdin. Yazıklar olsun sana. Yazıklar olsun size!"
Kapıdan topuklarımı yere vura vura yürüdüm. Sorgu odasına inerken de Adem yanımdaydı. O merdivenlerde düşecek gibi olduğumda da Adem yanımdaydı. Kafayı sıyırmak üzere olduğumda da.
"Buradayım." Dedi ben sorgu odasına girerken. "Siz çıkana kadar." Başımı salladım. Kapıyı açıp beni bekleyen yeni başkana baktım.
İçerisi buz gibiydi. Girdiğim hiçbir sorguda bu kadar soğuk olduğunu fark etmemiştim. Kendi sorgum olunca öyle oluyordu galiba.
Bilmem, hain mi sanıyorlar bizi?
Müsteşar Hakan Türkeç'in hain sanılan kızı ha?
Oturmamı işaret ettiler. Sandalyeye geçtiğimde sırtım dikti ama omuzlarım kasılmıştı. Bunu fark ediyordum. Kontrol etmeye çalıştıkça daha da belirginleşiyordu.
Karşımda Mustafa Albayrak vardı. Dosya önündeydi. Açmıyordu. Bu bilinçli bir tercihti. Önce beni tartmak istiyordu. Nasıl konuştuğumu, hangi soruda duraksadığımı... Ben olsam böyle mi yapardım? Bilmiyordum.
“Anlatmaya başla,” dedi.
“Ne anlatayım?” diye sordum. Sesim düşündüğümden daha sakindi. Bu sakinlik bana ait değildi; tamamen hayatta kalma refleksiydi.
Bir an sustu. Kalemi eline aldı ama yazmaya başlamadı. “Uyuşturucu konusunda ilk kimden şüphelendin?” dedi.
Bu soru hazırdı. Defalarca kendi kendime sormuştum. Cevabı içimde dönüp durmuştu ama söylemek yine de ağır geldi. “Büge Demirci ve Buğra Aksoy,” dedim. Net konuştum. İsimleri yuvarlamadım. “Buğra’nın o dönem bana karşı tutumu değişmişti. Sürekli ortadan kayboluyordu. Yanımdayken bile aklı başka yerde gibiydi. Aynı süreçte eski nişanlım Barın Alp Yıldırım’la ciddi tartışmalar yaşıyorduk. Her şey üst üste geldi.”
Kalemi oynadı. Yazdı. “Büge Demirci?”
“Onunla ilgili net bir sebep söyleyemem,” dedim. “Ama bazı insanlardan şüphe duyarsınız. Elinizde kanıt yoktur ama içiniz rahat etmez. Büge benim için oydu.” Öylesine kötü hissettim ki kendimi. İhanete uğrayan ben değilmişim gibi onun hakkında bu cümleleri kurduğum için ağlamak istedim.
Başını kaldırmadı. “Dicle Kahraman ile arandaki münasebet neydi?”
“Komşuyduk,” dedim. “Zaman zaman yemeğe gelirdi. Tabaklarla. Otururduk, konuşurduk. Çok yakın değildik ama güven duyuyorduk. İyi arkadaşlardık. En azından ben öyle sanıyordum.”
“Uyuşturucuyu sana o mu verdi?”
“Evet,” dedim.
“İsimsizler Timi Komutanı Barın Alp Yıldırım seni korumakla görevliyken bunu neden engelleyemedi?”
Bu soru beni sandalyeye biraz daha gömdü. Sanki o sorular birer mezar taşıydu, bende o taşların altında ezildikçe eziliyordum. Dik durmaya çalıştım. “Birlikte yaşamaya karar vermiştik,” dedim. “Dicle Kahraman yakın çevremizdeydi. Aynı zamanda tim arkadaşımız Yasin Aksel’le ilişkisi vardı. Bu yüzden ne Barın ne de ben ondan şüphelendik.” Bir an durdum. Nefesimi kontrol ettim. “Eğer askeriyede düzenlenen o eğlence olmasaydı,” diye devam ettim, “Ve eğer Buğra Aksoy ile Hakan Türkeç kendi aralarında mantıksız bir operasyon planı yapmasaydı, benim kaçırılmama izin verilmezdi." Vermezdi. Yemin ediyorum bundan öylesine emindim ki, bana yalan söylemesine rağmen bana zarar gelmemesi için çırpındığını bilmek canımı yakıyordu..
“Kaçırıldığın gün Buğra Aksoy seni korumakla yükümlüydü,” dedi. “Neden koruyamadı?” Dişlerimi sıktım. Bu soru canımı acıtıyordu. O işkence dakikaları gözümğün önüne geldi. Saatler sürmüştü, aklımı yitirecektim. Ne kadar sürmüştür acaba diye düşünmeden edemedim. Benden bebeğimi alan o dakikalardan sorguya çekilmek canımı yaktı.
“Yanımda değildi,” dedim sonunda. “İşkence sürecimde uzak tutuldu. Ben onu hain sanıp vurduğum için tedavi gördüğünü sonradan öğrendim.”
Başını salladı. Hiçbir minik yoktu. Yalnızca soruları cevapladığım da birkaç not alıyor diğer soruya geçiyordu. Bu kez kalemi bıraktı sorgunun bittiğini sandım ama yüzüme bakıp konuşmaya başladığında yutkundum. "Hakan Türkeç..." Diye başladığı cümle koridordan, tam olarak kapıdan gelen bir bağırma ile yarıda kesildi. Öyle gür bir sesti ki, bi an olduğum yerde sıçradım.
"Kızımı almaya geldim!" Diyordu o ses. Kapı açıldı aniden. Onu gördüm. Yıllar sonra ikinci kez bu kadar yakından. Kalbim öyle çarptı ki, kıyafetimin dışından bile belli olduğuna emindim.
Ayağa kalkarken bacaklarıma çarparak geriye doğru düşen sandalyenin sesi odada yankı yaptı. Mustafa Albayrak, ona doğru yürüdüğünde elini kaldırıp onu durdurdu. "Onu sorguya almak için bana bildiri gönderdiniz mi, Mustafa Başkanım?" Dedi sertçe.
Ses gelmedi.
İzni yokmuş. İzni yokmuş! Hain olmadığımdan emin.
"Sayın Müsteşarım," dedi başkan.
"Sizinle bunu başka zaman görüşeceğim." Dedi. Bana döndü. Gözlerinin yeşilini aldığım adamın gözlerine baktım bir süre. Öyle ağlamak geldi içimden. Hıçkıra hıçkıra ağlamak. Ona sarılmak istedim sıkı sıkı. Küçük Elfida için sarılmak istedim ama yapamadım. Olmadı. "Dışarı çıkalım. Böyle bir muameleyi hak etmiyorsun." Onaylar şekilde başımı salladım. Hızlıca önden dışarı çıkıp fırlarken Adem'in bana seslenmesiyle arkama baktım.
"Elfida hanım, iyi misiniz?"
Gözlerimle doğruladım.
"Adem, üst kata. Benim kızımla konuşacaklarım var." Adem merdivenlerden çıkmadan önce benden bir emir bekler gibi baktı. "Çık." Dedim sadece.
Karşı karşıya kaldık.
Küçücük yaşımda, kucağında beni gezdiren sonra ellerini üzerimden bir anda çeken bir adamla yıllar sonra karşı karşıya geldim. Öyle şefkatle bakıyordu ki bana boynuna sarılıp ağlama isteğim giderek daha da arttı. Ama yapamadım. Nasıl yapacaktım.
Gerçek mi acaba diye düşündüm. Düşünmek çok ayrıydı. Düşünürken böyle hissedeceğimi anlayamamıştım. Karşımda gördüğümde bu kadar kötü olacağımı bilmiyordum.
Anlayamamıştım.
Büyümüştüm.
En kötüsü de, ben babamı çok özlemiştim.
Elini uzattı dokunmak için ama eli, benim geriye bir adım atmamla havada asılı kaldı; tıpkı benim hayallerim gibi.
"Elfida." Dedi uzun süre sonra ilk kez. "Kızım." Kaşlarımı çattım. Yirmi dört sene sonra gelip kızım demek ha? Baya iyi ya... Ama çok özledim baba, benim şu beş harflik kelimeye ne kadar hasret olduğunu biliyor musun?
"Kızın yok senin." Karşımdaki dolu yeşil gözleri görünce içim ezildi. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim yine ama gardımı öyle bir almıştım ki, şuan istediğim şeyleri söyleyip defolup gidecektim.
"Kızım yapma böyle." Dedi bana yaklaşmaya cesareti yokmuş gibi yerinden kımıldamadan.
Başımı sağa sola salladım.
"Kızım deme bana.""Elfida..." Dedi.Kirpikleri titreye titreye süzdü beni baştan aşağı. Sanki ne kadar büyüdüğüme bakıyordu.
"Babanım ben senin."
Başımı sağa sola salladım. "Benim babam yirmi dört sene önce, ay-yıldızlı bir bayrağa sarılı tabut ile çıktı evimizden." dedim. Durdum. O kadar ağırdı ki her şey. "Benim babam sen değilsin." Dedim daha net bir sesle. "Benim babam beni kandırmazdı. Benim babam annem can çekişirken canı pahasına çıkıp gelirdi. Benim babam bana sadece masal anlatırken yalan söylerdi. Sonları değiştirdi. Hatırladın mı?" Usul usul evet dedi. "Gördün mü? Sen değilsin benim babam."
"Yapma kızım." Bu kez o başını sağa sola salladı.
"Sen bana babalık yapmaya 24 sene kadar geç kaldın, Hakan Türkeç." Başımı dikleştirdim. "Sen bana çok geç kaldın. Bırak en azından burada olmadığını bileyim. O mezarda yattığına inanmaya devam edeyim. Daha az canım yanar." Sonra bir şey takıldı aklıma. Dudaklarım titredi sorarken.
"Mezar boş muydu, Hakan Türkeç?" Cevap vermedi. Sinirlerim bozuldu güldüm istemeden. "Bana gerçek olmayan intikam yeminlerini boş bir mezarın başında mı ettirdin?"
Sustu.
Ama bu yaşımda en çok bundan nefret ettim. Herkesin susmasından.
Geriye döndüm. Merdivenleri çıkarken kasıklarıma saplanan acıyı belli etmemeye çalıştım. Elim karnımda onun görüş açısından çıktım. Sonra Adem'i gördüm bulanık bir şekilde. Gözyaşlarım önünü kapatıyordu. Uğultulu geliyordu sesi. Bir şey oluyordu bana. Tüm bedenim uyuşuyor gibiydi.
"Gidelim." Dedim sadece ne duyduğumu bilmeden. Yutkunup gözlerimi kırpıştırdım. Aşağı inerken merdivenlerde beni sıkı sıkı tutan Adem'den destek aldım. Kapıya indik, Adem'e iyi olduğumu söyledim. Israr ettim onu hatırlıyorum.
Adem arabaya binmek için önden yürüdü. Arkasından gittim, bir adım attım, ikinciyi attım, üçüncüyü attım ama pek sağlam değildi. Görüş açım artık bulanık değil karanlıktı. Dördüncü adım boşluğa düştü.
⛓️
Elfida'nın doğum günü için not bırakabilirsiniz 🤍🤍
Selamlar!!!
Sizi çoookk özledim
Oy ve yorum yapmayın lütfen unutmayın, hayalet okuyucular ile başım dertte.
Öpüldünüz!!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 49.45k Okunma |
3.26k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |