
Oy verip yorum yapmayı unutmayın, sizleri seviyorum!
28. Bölüm - Yalancının Mumu
Sertab Erener, Tatlı Küçük Yalancılar
Bir Ay Önce
Barın Alp Yıldırım
Çarptığı kapının sesinde birini arar mıydı insan?
O evin lanet kapısını her açtığımda, o yatağa her yaklaştığımda, onun elinin değdiği herhangi bir yeri gördüğümde deli gibi ağlamak geliyordu içimden. Yaşıyordu, yaşıyordu ama burada değildi. Nefes alıyordu bir iki tane makinaya bağlı halde. Onu yanımdayken özlüyordum. Aklımı yitirmiş gibiydim, yoktu. Sesini duyuyordum kokusunu hissediyordum ama yoktu. Kafayı yiyecektim.
Arabayı evin önünde durdurdum. Anahtarı alıp arabadan inerken yere bastığım adımlar artık sağlam değildi. Ben onunla güçlüydüm. Ben o varken iyiydim. Göğüskafesim onun varlığıyla canlanıyordu. Yoktu. Adımlar attım öyle boş boş. Asansöre binip katın numarasına bastım. Yukarı çıkarken bir ara o yanımdaymış gibi geldi. Gülüşünü duyar gibi oldum, gözümden bir yaş süzüldü. Avuçiçlerimle yüzümü silip dereince bir nefes doldurdum içime.
Asansörden indiğim gibi elimdeki anahtar ile kapıya yöneldim. Anahtarı yuvasına yerleştirmeden önce zil gözüme çarptı. Çal, dedi içimdeki ses. O açar belki. İşaret parmağımla zile bastım, bir kere, iki kere, üç kere, dört kere. Tam dört kez bastım. O sever dört sayısını. Dört kez bastım. Açan olmadı. Bir gün bu eve girerken onun kapıyı açmasını hayalini kurardım. Onu işinden alıp yolda gelene kadar ona tüm gün ne yaptığını sorup, yorgunluğunu göğsümde uyutarak gidermenin hayali dolanırdı kafamda. Şimdi bu anahtarı yuvasına sokup çevirip içeri girmemin tek sorumlusu bendim. Biraz cesaretim olsaydı, onun gözden çıkarılan olmasına izin vermeyecek bir gra gücüm olsaydı şimdi bu kapıda boynuma atlayan bir karım olurdu. Boşluğa bakmazdım.
Kapıyı kapattım. İçeri girdim. Gözlerimin dolaştığı her yerde o vardı. Onun sesi, onun güzel yüzü, onun kokusu...
Oturma odasına girdim. Onun rengini çok beğendiği, bir gün evimize çıktığımızda aynısından alacağımız gri koltuklara baktım. Boş koltukta bir an o canlandı. Kucağında Narin vardı, sonra sesi gelmeye başladı. Şarkı söylüyordu. "Annem sen benim yanıma kalansın." Derken duyuyordum onu. Nasıl güzel bir anne olurdu ondan. Affet.
Yönümü mutfağa çevirdim. Tezgaha doğru bakarken sırtı bana dönük yemek yapan elfida'ya baktım. Elindeki kaşığı bir tencere yemeğin içine daldırıyor, küçük ama dolgun pembe dudaklarına yaklaştırıp üflediği yemeğin tadına bakıyordu. kaşığı bir kez daha yemeğe daldırıp üfledi. "Alp," dedi bu kez. Kalbim tekledi. "Sevgilim bir baksana bunun tuzuna, anlayamadım ben."
İleri adım attım. içim öyle yanıyordu ki, bir denize atsalar beni bu yangınla suyu buhar eder giderdi içimdeki yangın. Sarılmak istedim ama onun görüntüsü oradan da kayboldu. Gözlerimi kırpıştırdım. Etrafıma baktım. Bu kez koridorda gördüm yüzünü. Gülüyordu bana. "Elfida." Diyerek ileri yürüdüm. Ben ona bir adım atıyordum, o benden adımlarca uzağa gidiyordu.
Narin'in odasına girdim. Kayboldu. Tekrar koridora çıktım. Dört duvar üzerime düşüyordu. Yarım yamalak gördüğüm duvarlara tutunarak yürüdüm odamıza. Kendimi yatağa bırakmak istedim ama sanki o yatağa tek başıma yatsam ihanet etmiş olacaktım ona.
İhanet sadece varlığına başka bir varlıkla gelmek değildi. Yokluğuna tek başına gidipte anıları yok saymak da ihanetti.
Yere çöküp sırtımı yatağa yaslarken kafamın içinde bir zelzele oluyormuş gibi başımı dönmesine daha fazla dayanamayıp başımı ellerimin arasına aldım. "Elfida." dedim canımın acısıyla. "Elfida." dedim yine. "Of," dedim içli içli. "Elfida..."
O hiç duymadı. Ben yine de seslenmeyi bırakmadım. Bırakamadım.
⛓️
Bir gerçeği ne kadar çok reddedersek, o kadar çok geliyordu peşimizden. Onu kabul etmemizi, bir gün açığa çıkacak olan o şeyi bilmemizi istiyordu. Gerçeklerin, gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu vardı. Yalancının mumu yatsıya kadar yanıyordu, yatsı ne zaman gelecekti bilmiyordum ama bu vakit gelmeden benim bu mumu söndürmem gerekiyordu.
Bir zamanlar yalnızca bir piyon olduğumu düşünüyordum. Şuan hissetiğim şey ise, tüm ipleri elimde tutuyor olmanın verdiği güçtü. Kağıda bakmayı bırakarak öylece karşı duvara daldım. Hayatım gözümün önünden bir film şeridi misali geçti. Sonra da Barın Alp'in hayatı. Berbat geçmiş denmezdi, yine de buruktu işte. Eksikti. Şimdi gidip ona kızıyordum beni bu işin içinde tutmadıkları için ama o da haklıydı. Pollyannacılık oynayacak değildim ama Alp'in benden bir farkı yoktu. Benim babam kendince beni korumak ve devletine olan görevini yapmak için benden vazgeçmişti. Sonra da onu karşısına alıp daha çocukken beni ona bırakmıştı. Çocuğa çocuk emanet ederken ne düşünmüşü bilmiyordum, kendisine sormak da istemiyordum.
Kızgınlığım ne yapılan operasyona, ne alp'in hayatıma kontrolü bir şekilde sokulmasına, ne de babamın kendini gizlemesineydi. Benim kızgınlığım ve kırgınlığım babasızlığımın acısını çekerken, bir yerlerde babamın olduğunu iddia ettiğimde deli damgası yememe, sevdiğim adamın benden her özür dişeyişinde salak gibi neye özür dilediğini anlamama ve en çokta annemin babamın ölmediğini bilmeden melek olmasıydı.
Kendi kendimi avuttuğum gecelerde elimi saçlarımda gezdirirdim, insanın en kör noktası sırtıydı. Kime ne kadar güveneceğini ve inanacağını bilmeyen bir insan sırtını döndüğü kişinin merhametine asılıp kalırdı. Şimdi ben neydim? Kime güveneceğim bilirdim, kime güvenmeyeceğimi daha çok. Buna rağmen neden sırtımda bir bıçakla geziyormuş gibi hissediyordum? Onu deli gibi seviyor olmama rağmen neden ondan kaçmak istiyordum?
''Ne düşünüyorsun?'' diye soran Büge'ye döndüm. Ve dakikalardır düşündüğüm her şeyden çıkardığım sonuçla konuştum.
''Gidip bu dosyayı önüne atmayı.''
''Gerçekten bunu yapacak mısın?''
Sadece başımı salladım. Sevdiğim adamın, yangında öldü bildiği daha doğmamış kardeşinin yıllardır peşinde olduğumuz örgütün elemanı olduğunu söyleyecektim ona. Bak bu senin kardeşin, koluna benim için bir kurşun sıktığın kardeşin, benim konuşturmak için defalarca aç bırakıp dayaklar attığım o terörist senin kız kardeşin.
''Sabah karargaha çıkacağız. Operasyonlara ara verilmişti devam edeceğiz.'' Büge ne kadar konuyu değiştirmeye çalışarak bir şey ortaya atmış olsa da aklımın tamamı bu konudaydı. Başımla onu onayladığımda odadan çıkmadan saçlarımı okşayıp karnımı sevdi. Bunu dile pek getirmiyordum ama sevgisini hissediyordum. Hemde fazlasıyla.
Herkesi affedip bu hikayeyi buruk bir mutlu sonla mı bitirmem gerekiyordu yoksa hak edileni yaptıktan sonra elimde kalanlar ile kötü mü bilmediğim bir son ile mi? Muamma. Muamma ama şu yavaşça hayal kırıklığına dönen aşkım da çok zorluk çıkarıyordu bana.
Alp'i affetme düşüncesi ne kadar doğruydu bilmiyordum ama onu affetsem bile bu bebeğim için yararlı olacaktı. Bebeğim benim gibi babasız büyümek yerine aksini yaşayacak, belkide onun mükemmel babalığına şahit olacaktı. Ama affetmezsem bebeğim babasının sevgisini tam olarak hissedemeden bir gün onda, bir gün bende buruk ve kırık bir hayat yaşayacaktı. Bunu istemiyordum. Ne Alp'e olan sevgime ne de bebeğimin sevgisine böyle yapmak istemiyordum.
Babam kısmı çok karışıktı. Orada beni bağlayan tek şey küçüklüğümdü. Yıllar sonra babasını bulmuş insanlar vardı, sevgi dolu kalpler olduğu gibi yüzüne bile bakmadan çekip giden ailelerin haberlerini izlerdim küçükken. Anlam veremezdim, bir aile, bir anne, bir baba evladı uzaklardayken nasıl yaşar derdim. Benim babam bensiz bana yanlışlarla dolu bir hayat verip yirmi seneyi geçkin yaşamıştı. Ne hissediyordu ne istiyordu tam emin olamasamda gözlerine baktığım ana kadar onun babam olabileceği düşüncesi bana şaka gibi gelmişti. Ama bana bakan o gözler... tıpkı beni görevde boşluk bulur bulmaz arayan, her doğum günümde yirmi dört saatini bana ayıran, beş yıllık hayatımda bırakın çocukluk anısını bebekliğime dair anılarımı bile anlamamı sağlayan babam gibi bakıyordu.
Ne kadar inkar edersem edeyim o benim babamdı, Milli İstihbarat Teşkilatının Müsteşarıydı. Yanlış çoktu ama mesele devlet meselesi haline gelmişken ben çırpınıp dursam da bunu değiştiremezdim. Babamı affedemezdim evet ama ondan emir almaya başlayacaktım yakında, bunu az çok kestiriyordum. Dibimde bitecekti. Belkide çalışma aralarında yıllardır yemediğim o çokomellerden getirecek biraz olsun beni mutlu etmek isteyecekti. Ama mümkün olmayacaktı işte.
İki ucu da kor alevlerle sarılmış bir değnek. Bir ucundan tutsam ben yanacağım diğer ucundan tutsalar onlar yanacak.
Bırakayım da bu kez onlar yansın.
⛓️
"Büge Hanım, imza için biraz gelir misiniz?"
O aşina sesle irkildi Büge. Parmaklarının arasında tuttuğu kalem bir an boşluğa düştü masasının üzerine bıraktı. Başını kaldırdığında Demir kapının önünde duruyordu. Göz göze geldiler. Büge'nin yanaklarına sıcak bir utangaçlık yayıldı. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp kısa bir an tereddüt etti. Sonra sandalyesinden kalktı.
Herkes kendi işiyle meşguldü ama ona sanki tüm ofis bakıyormuş gibi geldi. Adımlarını küçük küçük atarak Demir'in yanına gitti. Demir kapıyı açtı, elini ileri uzattı."Geç balım."
O tek kelime Büge'nin içini titretti. Odaya adımını attığı an kapı arkasından kapandı. Kilidin tıkırtısı duyulduğunda, Büge daha yürümeye başlamadan Demir kolundan tutup onu kendine çekti. Büge bir an ne olduğunu anlamadan Demir'in göğsüne doğru sürüklendi. Başını kaldırdığında Demir'in gözleri tam karşısındaydı.
Demir onun boynundaki saçları nazikçe geriye attı. Büge kıkırdadı, ama o kıkırtının altında gizlenen şey utangaçlıktan çok daha fazlasıydı. Sırtı kapıya yaslanırken Demir anahtarı çevirip ikisini odaya kilitledi. Sonra birkaç saniye hiçbir şey demeden sadece ona baktı. Dudaklarını birbirine bastırdı, nefesini tuttu.
Demir yavaşça Büge'nin boynuna doğru eğildi.
"Nasıl özledim seni..."
Sesi neredeyse bir fısıltıydı. Büge'nin tenine belli belirsiz bir öpücük kondurdu. Büge'nin gözleri kapandı. Başını kaldırıp alnını onun alnına yasladı Demir. Derin bir nefes aldı.
"Ben gelmesem yanıma geldiğin yok. Hayırdır hatun? Bıktırdık mı kendimizden?"
Büge'nin dudaklarından küçük bir kahkaha kaçtı.
Küçük bir kahkaha bıraktı bÜge dudaklarının arasından. ''Bilmeeem.'' dedi salına salına. ''Kız tarafıyız ne yapalım. Biraz naz yapayım dedim.'' Demir Büge'nin laf anlatış şekline dalıp giderken büge kaşlarını çatarak baktı Demir'e. ''Annen hala aynı mı?'' bıkkın bir nefes vererek yüzündeki gülümsemeyi sildi, Demir. Geriye çekilip BÜge'yi sde kendine çekerek el ele küçük kare odanın içindeki krem rengi koltuğa yerleşti ilk önce. Sonra da Büge'yi kucağına çekti. Asık suratını saçlarıyla örten kadına bakarken içi gitti. Elini uzatıp sarı saçları kulağının arkasına iliştirip çenesine hafifçe dokunarak yüzünü kaldırdı. "Yapma böyle." dedi. "Annem işte. Abartıyor. Zaten düğünden sonra anca bayramlarda görürsünüz birbirinizi."
Omuz silkti,Büge. "Neler söyledi sende duydun. Kadın bildiğin çocuk doğurmayacaksan gelin gelme diyor bana."
"Yavrum." Dedi Demir hemen. "O dedi diye çocuk yapacak değiliz. O dedi diye çocuk fikrini edinecek de değiliz. Şurada en fazla bir ay sonra kimsenin yüzünü görmeyeceğiz. Mis gibi evimizi de aldık, daha ne olsun?"
Omuz silkti yine Büge. "farkında mısın bilmiyorum ama benim ailem seni el üstünde tutmak için elinden gelenin fazlasını ortaya koyuyor. Hayır başına itelemiyorum bunu, sadece bende senin ailenden, daha doğrusu annenden aynısını bekliyordum. Ayrıca tam da senin dediğin gibi annenin lafıyla çocuk yapacak değiliz." Büge hızlı hızlı saydırdığı kelimelerle beraber bir yandan Demir'in ensesindeki siyah saçlarıyla oynuyordu. Demir hiç lafı uzatmadan ve onu kırmadan her dediğini onaylıyor başını sallamakla kalıyordu. Ara sıra Büge konuşmaktan nefessiz kaldığında dudaklarına bir iki buse bırakıyor bu şekilde bir süre susup nefesini toplamasını sağlıyordu.
"Bir evlenebilseydik..." dedi fısıltıyla.
"Hm?" Diye bir mırıltı çıkardı Büge anlamadığını belli ederek.
"Hiç," derin bir nefes aldı Demir, büge'nin yaşına rağmen çocuksu duran tombul yüzüne bakarken. "Hiç, balım."
Büge sıkılarak tuttuğu nefesi bırakıp başını oturduğu kucaktan hiç kalkmadan Demir'in göğsüne yaslandı. "Bu Elfida işini nasıl çözeceğiz?" ikisinin de aklı bu kez aynı soruna odanlandı. "Kızın karnında bebek, ölen bebeğinin mezarı bile yok." Başını kaldırıp dolmuş bal rengi gözleriyle, Demir'in acı kahve gözlerini birleştirdi. "Çok küçüktü bebeği. Demir, o neyle avutacak kendini?"
"İzin verse, Barın yanında olacak ama..."
Büge bir süre daldığı yerden kaşları çatılmış bir şekilde gözlerini ayırdı. "Sana birşey soracağım."
"Dinliyorum."
"Ya Elfida'nın yerinde ben olsaydım?" Bu Demir'in yutkunarak onu hayal etmesine yetmişti. Ya Elfida yerine Büge olsaydı? Ya bir bebeği ölüp diğer bebeğini korumak için saklayan Büge olsaydı, diye düşündü.
"Dayanamazdım, Büge." Duraksadı. "Ama yine de mesele devlet meselesi. Dayanamazdım. Ölürdüm kahrımdan, bilmiyordum belkide Barın'dan daha çok saklardım ama ölmeye yakın halde seni bulmuş olsaydım, kahrımdan ölür giderdim."
"Onlar da yaşıyor gibi değil."
"Nasip."
Nasip.
⛓️
Elfida Türkeç
On beş dakika önce haber verilen toplantı için toplantı yaptığımız salonun masasına yerleşmiştik. Karşımda oturan Buğra'nın gözlerine kilitlenmiş pişmanlığını görmekten mutluluk duyar bir halde oturuyordum. Büge yanımda oturuyordu, onun yanında ise Demir vardı. Bir an bile olmasa da ayrı kalamıyorlardı. Gülümsedim ikisine bakarken, masanın altından el ele tutuşuyorlardı. İşlerind oldukça ciddi insanlardı ikisi de ancak bu denli sağlam bir aşkı bu ciddiyetin içinde yaşıyor olmaları beni de mutlu ediyordu.
Yılladır ikisinin aşkına şahitlik ediyordum, bu gelişime kadar onların aşkı benim için bir mucizeydi. Onunla tanışıp aşkın ne olduğunu öğrendiğimde bügenin o geceleri heyecandan uyuyamadığı anlara, suratı beş karış gidip güle oynaya geldiği buluşmalara, aşık olmayı anlattığı her ana anlam verebilmiştim. Tabii, bu anlamayla karışık mutluluğum bir hastane odasında tek başıma bembeyaz bir duvara gözlerimi açtığım saatte son bulmuştu.
Bin defa söylerdim, onunla yaşadığım hiçbir andan pişman değildim. Hele ki o babamın bir kuklası gibi onun dediklerini yapmak zorunda olmuşken. Ben sadece... sadece bu kimsesiz geçen yıllarımın acısını çekiyorum. Bencillik mi bu bilmiyorum ama bir şeyler yanlış gidiyor biliyorum. Onun tek suçu bana aşık olmaktı, bana aşık olmasaydı onu hiç tanımamış, belkide tanımış olmama rağmen onun sadece bir tim arkadaşı olarak kalacaktım. Gerçek açığa çıktığında ise susmak zorunda kalıp gerçeği söylemediği basit bir arkadaş.
Ona kendimi teslim ederken bir an bile düşünmedim. Bir yerde okumuştum, namluyu verdiğin kişi namluyu sana doğrultursa namerttir, sana zarar vermek isteyene doğrultursa mert.
Ben ona gözlerim kapalı bir silah vermiştim. O o silahı beni korumak için kullanmıştı ama tuttuğu o silah şimdi elinde patlamıştı. Ne kendini bana yaklaştırmaya cesaret edebiliyor, ne de ben kendime onu yaklaştırıyordum. Öyle sonsuz bir döngü olmuştu. Şimdi ona verdiğim silahı geri almak istiyordum çünkü benim ona verdiğim silah benim değildi. Benim ona verdiğim silah babamın yalanlarıydı. Babamın operasyon için ortaya attığı yalanlardı.
Ben bu yalanların ortasına onu bırakamazdım. Ne onu, ne bebeğimi, ne de kızımı.
"Hoşgeldiniz başkanım." Oturduğum yerden saygı amaçlı kalkarken gelen yeni başkana baktım. Kendisi masanın başına geçti. Benim çaprazımdaydı şimdi. Geçen gün beni alıp sorgu odasına soktuğu sonra babamın odaya daldığı an geldi aklıma. Korumuştu beni. Benim kızım hain değil demişti bir nevi. Demişti de ne fayda.
"Oturabilirsiniz arkadaşlar."
Aynı anda yerlerimize yerleştik. Masada ben, Büge, Buğra, Demir, Berfu ve İclal vardık. Önümüze koyulan kağıtlara baktım. Bundan altı sene önce son kez oturuduğum toplantı masasına yine ellerimle kazıyarak mesleğimi geri alarak gelmiştim. O savcının dediği gibi torpilli olduğumu düşünen var mıydı bilmiyordum, olduğunu sanmıyordum buradaki herkesin tek ortak noktası vatanlarıydı. Hepimiz bir vatan çatısı altında doğmuş o vatana ait bir desta olmak için buradaydık.
Toplantı bitişinde ilaçlarımı içmem gerekiyordu. Hatırlatıcıyı odama bırakmıştım. Narin de buradaydı. Odamda oynuyor vakit geçiriyordu. Onu yalnız bıraktığımı düşünüyordum. Bu meseleyi bir an önce bitirip onunla ilgileneyim kafasında değildim. Zira bunu düşünen kişi yüzünden bu haldeydik.
"Son durum nedir?" İclal yerinde kıpırdanarak konuşmaya başladı. "Efendim yaklaşıp bir ay önce gerçekleştirilen operasyonda Akgün'ü aldık. Uzun bir tedavi sürecinden geçti kendisi ancak şuan sorguya alınabilecek vaziyette. Bunlar dışında Supa isimli örgüt liderinden hiçbir ize rastlanmadı."
"Ne yapabiliriz? Önerisi olanlar sunsun."
Göğsümde bağladığım kollarımı açarak oturduğum yerlerde dikeştim. "Ben Sara Liyan'ı tekrardan sorguya almamızı talep ediyorum, başkanım. Kendisi bir şeyler biliyor ve bize yardımcı olabilecek en yetkili kişi o. Akgün bunu bize vermez."
"Akgün'ü Sara ile tehdit ederek konuşturmayı denediniz mi?"
Buğra başını salladı. "Bunu denemedik, fakat ilk sorguda bunu yapabiliriz."
Akgün Sara'yı kurtarmak için konuşmazdı. Konuşmazdı çünkü öz kızı bile değildi o. Bunu yaparsak benim söylemeden önce Barın Alp Sahre'nin ölmediğini öğrenirdi. Bunu istemiyordum, kendim söylemek ya da benim sayemde öğrenmesini istiyordum. "Akgün aylardır Sara'nın burada olmasını umursamamış birisi. Onu kızıyla tehdit etmemiz bize vakit kaybettirir."
Büge araya girdi. "Elfida haklı. Akgün kızını bizim elimize bırakmış birisi. Öyle ki kızı onun pis işlerinin kaydını tutmuş birisiyken. Sara'yı konuşturmamız gerekiyor."
"Sara'nın durumu ne?"
Susarak araya Berfu'nun girmesini izledim. Kendisi doktordu. Birimie çalışan bir doktordu. "Uzun bir kortizon tedavisinden geçti. Genetik bir hastalık taşıyor, bu yüzden krizlerine yapabileceğim saylı şeyler var. Ara sıra kendine geliyor. Psikolojik olarak da bitmiş bir durumda. Ancak konuşturmak için hala bir şansımız var."
Genetik hastalık. Zeynep Yıldırım'ın hastalığını taşıyan Sara Liyan... ya da Sahre Yıldırım.
Gözlerim önümdeki kâğıtlara kaydı ama tek bir satırını bile okuyamıyordum. Zihnim Sara'nın çocukluğuna kaydı. Öz anne babası olmayan pislik insanlara anne baba diyerek büyümüştü belkide. Onları sevmiş miydi? Hiç olmaması gereken bir yerde yaşayıp öz vatanına ihanet ederken yabancı hissetmiş miydi onlara karşı?
Başkan boğazını temizledi. "Demek durum bu." dedi sakin bir tonda. "Peki. O hâlde stratejimizi netleştirelim. Sara Liyan, bizim için kilit isim. Onu kaybedemeyiz."
Büge başını salladı. "Zaten kaybetme lüksümüz yok. Sadece örgütle ilgili değil, Barın Alp Sahre meselesi de hâlâ karanlık."
Buğra kolunu masaya dayadı. "Sara'yı sorguya almak için doğru zamanı beklemek zorundayız. Zorlarsak tamamen kapanabilir." haklıydı.
Demir kaşlarını çattı. "Ama çok da bekleyemeyiz. Supa iz bırakmadan kayboldu. Akgün susuyor. Elimizde tek gerçek kaynak Sara."
Başkan bakışlarını bana çevirdi. O an kalbimin göğsümde biraz daha hızlı çarptığını hissettim. Sanki herkes benden bir şey söylememi bekliyordu. Bu enim için bir fırsattı. "Ben sorguya girmek istiyorum," dedim fırsatı kullanarak. Masadaki herkes aynı anda bana baktı. Büge gözlerime kısa bir an için baktı, sonra başını hafifçe yana eğdi.
"Elfida," dedi başkan sakin ama ciddi bir tonla, "Bu dosya senin için fazla kişisel. Objektifliğini kaybedebilirsin. Rehin alınma durumundaki halinin kinini ona kusarsan hiçbir şey elde edemeyiz."
"Objektifliğimi kaybetmem," dedim kendimden emin olarak. "Ama Sara'yı konuşturabilecek tek kişi benim. Psikolojik olarak ona nasıl yaklaşacağımı biliyorum."
Büge araya girdi. "Ben de Elfida'nın sorguya girmesini doğru buluyorum."
Buğra kısa bir nefes verdi. "Risk var ama faydası daha fazla. Kontrollü bir sorgu yapılırsa sorun çıkmaz." gözlerimi ona diktim. Risk her yerde vardı. Ona bunu söylemek istiyordum. Risk kerem'in vurulduğu anda vardı, risk benim onu vurduğum anda vardı, risk ben bebeğimi kaybederken vardı... risk babamın bu işe çıkışında vardı. Susmayı tercih ettim şimdilik.
Demir başını salladı.
"Ben de katılıyorum. Elfida girmeli."
Onun ardından İclal başıyla onaylayarak konuştu. "Arkadaşlara katılıyorum, elfida aramızda en iyi istihbaratçı. Nerede ne yapacağını bilen birisi. Bu meseleye bu kadar bulaşmışken onun sorguyu alması daha mantıklı olur."
Başkan birkaç saniye sessiz kaldı. Parmaklarını masaya hafifçe vuruyordu. Sonunda başını kaldırdı. "Peki. Sorguya Elfida girecek. Ama yalnız değil. Dışarıda bir ekip hazır olacak. En ufak bir olumsuzlukta müdahale edilir."
İçimde bir düğüm çözüldü ama rahatladığımı söyleyemem. Bu sadece bir onaydı, yük hâlâ omuzlarımdaydı. Bana karşı düşünceleri ne yöndeydi henüz çözememiştim ancak bana güvenmediği bariz bir şekilde belliydi.
"Toplantıya devam edelim," diye ekledi başkan kısa bir süre sessizlikten sonra. "Sara'yla ilgili detaylı bir plan hazırlanacak. Berfu, sağlık durumunu yakından takip edeceksin. İclal, sorgu ortamının psikolojik güvenliğini ayarlayacaksın. Buğra, Demir; Akgün dosyasını paralel yürüteceksiniz."
Saatler birbirini kovaladı. Dosyalar açıldı, kapandı. Haritalar, fotoğraflar, eski operasyon raporları masanın üzerine yayıldı. Supa'nın izini sürmeye çalıştık ama her yol bir noktada karanlıkta kayboluyordu. Sanki biri bilinçli olarak ardında hiçbir iz bırakmamaya yemin etmişti. Bu işin bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu, artık bitmesi lazımdı. Bu işi başlatan kişi bu işi bitirecekti.
Hakan Türkeç başlatmıştı, Hakan Türkeç bitirecekti.
Toplantı bittiğinde omuzlarım ağrıyordu. Uzun süre aynı pozisyonda oturmanın verdiği bir ağırlık değil de, sanki içimde taşıdığım ruhsal her şey omuzlarıma yük gibi biniyordu. Omuzumda iz bırakacak ne çok şeye ev olmuştum şu hayatta. Herkes yavaş yavaş ayağa kalktı.
"Dağılabilirsiniz," dedi başkan. "Herkes kendi görevine."
Masadan kalktım. Büge koluma hafifçe dokundu. "İyi misin?" diye fısıldadı.
"İyiyim," dedim başımı sallarken ama ikimiz de bunun tam olarak doğru olmadığını biliyorduk.
Koridora çıktığımda ilk işim Narin'in yanına gitmekti. Uzun koridoru aşıp beni kapıda bekleyen Adem'e baktım. Her şeyin yolunda olduğunu belli etmek amacıyla başımla küçük bir onay verdim. Aynı şekilde minik baş selamıyla karşılık verdi. Odamın kapısını yavaşça açtım. İçeride hafif bir çocuk kahkahası yankılandı. Narin yerde oturmuş, elindeki oyuncak ayıyı konuşturuyordu. Saçları iki yandan minik tokalarla toplanmıştı. Beni fark edince gözleri parladı. "Anne!" diye seslendi.
O an içimdeki bütün ağırlık bir anda dağıldı. Yere çöküp kollarımı açtım. Narin koşarak bana geldi, boynuma sarıldı. Küçücük kollarının gücü bana dünyadaki en sağlam şeymiş gibi geliyordu. Boynuna başımı gömüp kocaman bir nefes aldım. "Oh, mis kokulu kızım benim." Güldü yine. "Ne yapıyordun bakalım?" dedim saçlarını okşayarak.
"Ayıcık hasta olmuştu," dedi ciddiyetle. "Ona iğne yaptım, şimdi iyileşti."
Gülümsedim. "Demek doktor oldun." bir an onun büyümüş halini hayal etmedim değil ama sonra hiç büyümesin istedim. Hep benim kömür gözlü küçük kızım kalsın istedim.
"Evet," dedi gururla. "Sen de hasta mısın anne? Seni de iyileştireyim mi?"
Bir an duraksadım. "Biraz yorgunum," dedim. "Ama sen yanımda olunca geçiyor."
Yere doğru tekrar dönüp halının ortasına yığdığı oyuncakların arasına oturdu. Bende yavaşça yanına yerleştim. Oyuncağına döndü ama bir gözü hep bendeydi. Bazen konuşmadan da anlaşabiliyorduk.
"Anne," dedi bir süre sonra, "Bugün sen üzgün gibiydin."
Kalbim sıkıştı. "Öyle miydim?"
"Evet," dedi başını sallayarak. "Gözlerin öyle bakıyordu."
Ne diyeceğimi bilemedim. Çocuklar bazı şeyleri yetişkinlerden daha iyi görüyordu. "Bazen büyüklerin işleri zor oluyor," dedim. "Ama merak etme, ben güçlüyüm."
Ayağımı uzatıp sırtımı duvara yasladım. Narin oyuncaklarını sıraya dizdi. Her birine isim veriyordu. Onu izlerken, Sara'nın küçüklüğünü düşündüm istemeden. Kafayı yiyecektim, onun kardeşi olmadığına inanmak çok istiyordum ama elimde kapı gibi rapor vardı.
"Anne," dedi Narin bu kez daha yumuşak bir sesle. "Ben seni seviyorum, çok."
Gözlerim doldu bir an. "Ben de seni seviyorum, çok." dedim onun gibi.
Onu kucağıma çektim. Saçları onun için aldığım çiçekli bebek şampuanı kokuyordu. Alnına bir öpücük kondurdum. İşte bu. Beni ayakta tutan şey buydu. Onu bu dünyanın bütün pisliğinden, bütün yalanlarından korumak istiyordum. Ne babam gibi kandırarak ne annem gibi kapatarak büyütmek değildi niyetim, ben onu onun istdiği gibi yetiştirmek istiyordum. Öyle bir gün uçup gideceğini bildiğim bir kuş gibi hep özlemle ama sanki hiç gitmeyecek gibi hep yanımda tutarak. Doğruyu yanlışı öğretemezdim belki ona evet, ama en azından kendi doğrusunu nasıl koyar onu öğretirdim. Kendi sınırlarını nasıl çizer onu öğretirdim. Güçlü bir kız olurdu.
Bir süre öylece oturduk. Konuşmadan. Narin sonunda başını göğsüme yasladı. "Anne," diye mırıldandı. "Bir daha toplantıya gidecek misin?"
"Evet," dedim. "Ama sonra yine senin yanına geleceğim."
"Tamam," dedi. "Ben burada seni beklerim. Peki sonra eve gidecek miyiz?"
"Gideceğiz anneciğim."
"Alp abi de gelecek mi?"
Hiç cevap veremeyeceğim sorular soruyordu küçücük yaşıyla. Bana ne denli bağlandığını anane demesinden anlayabiliyordum ama Barın Alp'e karşı hissettiği o yakınlık duygusunu tahmin edemiyordum. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi Kapatarak içimden bir söz verdim o an. Ne olursa olsun, ne kadar karanlık olursa olsun, o karanlığın sonundaki aydınlığa çıkaracaktım Narin'i. Narin'i kucağımda uyuturken gözlerimi kapadım.
Birazdan Sara'nın karşısına oturacaktım. Onun gözlerinin içine bakacak, geçmişin bütün sırlarını tek tek çözmeye çalışacaktım. Ama şimdilik, sadece kızımın kokusunu içime çeke çeke biraz olsun kafamı dinlemeye çalıştım.
Dakikalar birbirini kovalarken telefonuma gelen bir mesajın titreşim sesiyle gözlerimi açtım. Narin kucağımda çoktan uykuya dalmış vaziyette kıvrılmış bekliyordu. Çok hareket etmemeye çalışarak telefonumu sağ elime aldım. Sol kolum Narin'e sarılıydı. Ekrandaki bildirime tıklayarak kilidi açtım.
Adem: Sorgu için bekliyorlar, hazır mısınız Elfida Hanım?
Kısa bir süre Narin'e baktım. Onu yatağa bırakmam gerekiyordu.
Siz: İçeri gir.
Birkaç saniye sonra kapı yavaşça açıldı. Oturduğum yerden başımı kaldırarak başımda bir elektirik direği misaliyle dikilen Adem'e baktım. "Narin'i yatağa bırak. Yavaş al, uyanmasın." Diye fısıldadım. Eğilip narin'i bacaklarından ve sırtından kavrayarak kucakladı. O benden uzaklaşıp yatağa yürürken bende olduğum yerden duvara tutunarak kalktım. Bir ayda yetmiş yaşına girmiş gibi duvarlara tutunarak yürümeye başlamak bana da sürpriz olmuştu. Yatağa yaklaşıp Narin'in üzerini örttüm. Yavaş yavaş kıpırdananıyordu.
"Narin," diye konuştum yakınındayken. "sen uyu ben geleceğim anneciğim."
Mırıltılar çıkarıp başını salladı. Odadan Adem ile birlikte ayrılıp koridorda yan yana yürümeye başladık. Aynı anda sağ sol şeklinde attığım adımlar yürüdüğümüz zeminde yankı yaparken yanımda güvendiğim için pişman olmayacağım birisiyle yürümenin rahatlığını taşıyordum. Benim yetiştirdiğim bana ihanet etmezdi. Adem'e bu konuda güveniyordum.
İstihbarata ilk girdiğim yıllarda üst birimlerin dosyasını önüme koyup "kendin gibi birini yetiştireceksin, boynuz kulağı geçerse başarılı sayılacaksın." Dediklerinde anlamamıştım. Biri beni geçtiği için ben kazanmış olacaktım. Adem henüz beni geçmemişti, daha doğrusu bunu kanıtlayamamıştı. Ama ondan emindim.
Binanın asıl sorgu katına, karanlık kısmına indiğimizde her şey daha çok değişti. Sorgusuna gireceğim terörist, karnımda bebeğini taşıdığım adamın ölü bilmediği kız kardeşiydi. Hiç doğmadı sandığı kız kardeşiydi. Acaba mezarı boş muydu?
Babamın mezarı peki? O da boş muydu?
Matemi yuva yaptığımız o mezarların başında intikam yeminleri edip gözyaşı dökerken o mezarlarda birileri yok muydu? Kıyamet kopsa yeriydi. Bu dünya batsa yeriydi şimdi.
Odanın demir ve siyah kapısının önüne geldiğimizde Adem elini beline attı. Çıkardığı silahı bana uzattı. "Bir sorun olmasına izin vermem." Dedi. "Yine de sizde bulunsun. Risk sevmem."
Silahı alıp pantolonumun beline sıkıştırmadan önce emniyetini kontrol ettim. İçeri girmem için adem kapıyı açarken soğuk havanın yüzüme çarpacağını düşünmemiştim. Hayır oda soğuk değildi.
Odada bulunan tek şey bir yataktı. Her yer kapalıydı. Buraya daha önce gelmemiştim ama bu kardeşlik mevzusundan ilk şüphe ettiğimde Sara'yı izlerken odayı da tanımıştım.
Bakışların en sonunda Sara'ya kayarken kapı gürültüyle kapandı. Sara'nın bu haline rağmen rengini belli eden mavi gözlerine baktım. O mavi gözler, her şeyin suçlusu bir çift mavi göz. Deniz gözlü iki kardeşi birbirinden ayırıp birini vatanına aşık bir asker yapıp diğerini vatan haini olarak saatte bir hayatta yaşatan kader bana bunları yapmış, çok muydu?
Sara sırtını yasladığı duvardan hiç ayrılmadı. Öyle bana bakmaya devam eti. Odaya bırakılan sandalyeyi yatağının karşısına yerleştirip oturdum.
Onun bedenini incelerken beynimde flashback gibi canlanan o anları silmek istiyordum. Karnıma attığı o iki sağlam tekmeyi hatırladım önce, belkide bebeğimi benden alan o iki tekmeyi hiç unutmayacaktım. Sara'nın sıkı sıkı karnına sarıldığını gördüm, darmadağın olmuştu üstü başı. Saçları yolmaktan tel tel kalmış, onlar da birbirine girmişti.
Başımı hafifçe sola yatırırken bacak bacak üzerine atıp kollarımı göğsümde bağladım.
"Nasılsın, Sara?"
Ses vermedi. Başımı salladım. "Konuşamayacak kadar kötü haldesin değil mi?" Yine sustu. Güldüm istemsizce. "O aşağılık baba dediğin adam yüzünden anlıyorum seni biliyor musun?" Gözlerini en sonunda gözlerine dikti. Kaşları çatılmış beni izlerken telefonumdan hızlıca Adem'e mesaj attım.
Siz: kameraları hallet. Seslerin duyulmasını istemiyorum. Sorgu çıkışında ifade dosyasını birimin vaka masasına bırakacağımı söylersin.
Adem: Tamamdır. Hallediyorum.
Telefonum tekrardan cebimde yerini alırken sara'nın dakikalar süren bu sessizliği canımı sıkmaya başlamıştı. "Dilini mi yuttun?" Dedim sert bir tavırla. Gerçi buraya girdiğim andan itibaren yaptığım hiçbir konuşma sakin değildi. "Gerçi beklerim onu senden. Malum bu kadar korkuyla konuşmamak için dilini bile yutarsın sen." sağ bacağımı sol bacağımın üzerinden indirip sırtımı sandalyeden ayırarak oturduğum düzeyde ona yaklaştım. "Sara." Dedim benim bile korktuğum bir seste. "Kader ne kadar acımasız görüyor musun?"
Dudak büzüp derince bir nefes aldım. "Ne annenin intikamını alabildin ne de baban seni buradan kurtarabildi... Yazık, çok yazık. Babanın seni kurtarmasını ister miydim bir düşüneyim..." duraksayıp etrafa baktım. Ona geri döndüm. "hayır." dedim gülerken. "Ne basit bir cevap oldu değil mi?"
Benden tiksinir gibi bakmak istediğine emindim ama bunu yapacak hali de yoktu. "Senin yapacağın şeyi söyleyeceğim, sen bana yardım edeceksin bende senin canını bağışlayacağım. Birde..." dedim ve durdum. İlgisin çekmesi gerekiyordu.
"Babam ner'de?" diye sormasını beklemiyordum tabii.
"Bilmem." Dedim omuz silip. "Umarım mezardadır. Maazallah kurda kuşa yem olmasın öldürdükleri yerde."
Yemin ederim, o an gözlerinde görmeyi beklediğim o üzgün ifadeyi görmedim. Gözünden bir yaş düştü. Önümde küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlamasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Buraya gelirken onun bana dikleneceğini, bağırıp çağıracağını düşünmüştüm ama o şimdş karşımda babası için ağlıyordu. Babasının öldüğünü söylediğim için. Körü körüne bana inanmıştı. Bu da demek oluyordu ki, şuan söyleyeceğim herhangi bi şeye onu ikna edebilir hatta onu istediğim gibi kullanabilirdim.
"Çok mu üzüldün babana?" Dedim bu kez sakince. Ağlamaya devam etti. "o zaman kötü haber, baban ölmedi." Gözbebeklerinin büyüdüğünü gördüm. Her yaptığı hareket onu kullanabilmem için bir fikir gibi geliyordu.
İsters annem olsun, isterse babam. Bir vatan hainine acımazdım, benim bayrağım için şehit düşenleri vuranları bu dünyada rahat bırakmazdım. Öbür tarafta Allah'ım var.
"Ne istiyorsun?"
Geriye yaslandım. "Akıllı kızsın," dedim. Kaç yaşında oluyordu. Alp'in doğum gününden bir gün sonra doğmuştu. Alp'in dokuzuncu yaş gününden bu güne tam yirmi beş yıl vardı. Henüz mayısta değildik, yirmi dört yaşında sayılıyordu. Yirmi dört yaşında, itin birinin pis işlerine ortak olmuştu. En kötüsü de hiçbir gerçekten haberi yoktu.
"Ben seni baba sandığın kişiyle konuşturacağım, sende bana baba dediğin adamın tüm kolpalarını anlatacaksın. Gizledikleri dosyalar ve mühimmatlar nerede, buraya gönderdiği Dicle kim, Supa nerede... Hepsini anlatacaksın. Karşılığında hem canını bağışlayacağım, hemde seni onunla konuşturacağım." Ayağa kalktım. "birde gerçekler var tabii. Onları da anlatırım sıkılmazsam."
Arkamı döndüm. "Baban sandığın ne demek? Ne anlatıyorsun sen?" Türkçeyi ne kadar akıcı konuştuğuna takıldım bir an. Evladını çaldığı ülkenin dilini de öğretmişti. Daha ne kadar yara alabilirdi bir devlet? Ona geri dönmeden tam olarak odanın karanlığına bakarken aklımdan geçenleri söyledim. "Adın seviyor musun, Sara?"
Adın... adın, yalan senin Sara. Sen Zeynep'in adını koymayı beklediği günü iple çektiği kızı Sahre'sin. Yalan, yalan, yalan...
Hiçbir şey söylemedi. Ben odadan çıkarken kapı dışarıdan açıldı. Sara ise içeriden tam kapı kapanırken "O ne demek dedim sana!" Diye bağırdı. Bağırışı kapının sesinin arasında kaybolup gitti.
Belimden silahı çıkarıp adem'e geri uzattım. Daha sonra içi yünlü siyah deri ceketimin cebinden telefonumu çıkarıp aldığım ses kaydını durdurdum. Kaydı adem'e gönderip telefonu geri cebime koyarak ona baktım. "Al bu kaydı, Demir, Akgün'ün sorgusuna girdikten sonra onu tehdit et. Eğer Sara'yı umursamaz ve onun konuşmaması için bir oyun yaparsa, Sara'yla onu yan yana getirmeyeceğim. Ama Akgün gerçekten kızı için endişe ederse, işte o zaman bizim için çok güzel bir fırsat doğacak."
Ben ilerden, o geriden yürümeye başlarken arkamdan bana seslendi. "Oyun yapmadığını nereden anlayacağım?"
Gülümsedim sağa dönüp kendi odamın yolunu tutarken. "İşte burada sen devreye gireceksin. Orası senin sorumluluğun." olduğum yerde durup arkama döndüm. "Boynuz kulağı geçmiş mi bakalım."
⛓️
Arabanın motoru durduğunda, bir süre kendimi arabamın içindeki sessizlik ile baş başa bıraktım. Muğlak -bulanık- bir ruh halinde olmamın nedeni sanırım bu karnımda taşıdığım minik şeydi. Elimi anahtardan çekip karnıma yerleştirdim. İçimde bir huzursuzluk vardı ama şuan vakti değildi. Hemen işimi halledip buradan ayrılmam gerekiyordu. Onunla karşılaşmamam gerekiyordu, daha fazla bu bebeği ondan saklayamazdım. Bunu yapmaya devam ettikçe kendimi daha da kötü hissediyordum. Sanki o benden yirmi dört sene bir babayı saklamamış gibi. İçimdeki sıkıntıyı uzun süreli aldığım soluklar ile geçirmeye çalıştım.
Kasıklarım ile beraber belimde de bir ağrı vardı. Yaralarımın bir çoğu acısız hale gelmişti, bir iki derin yara haricinde. Ama bu ağrı çok başkaydı. İçimd bir şey çatlıyor gibi hissediyordu. Her an bebeğim benim karnımda ölecek mi korkusu yaşamaktan nefret ediyordum, herhangi bir anne gibi bebeğimin doğumunda giyeceğim kıyafetleri, hazırlayacağım odayı, onun için alacağım giysileri düşünmek istiyordum. Ne büyük nimetti bu.
"Allah'ım, yalvarırım onu benimle bırak. Ya beni de al, ya da onu benden alma."
Daha fazla arabada kalamadan yan koltukta duran kahverengi paketteki dosyayı alarak arabadan indim. Eve narin'i bırakıp yanına da Büge'yi koymuştu. Sanırım onu sevmişti. Eve gidince üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup duş alıp yeşil çizgili siyah bol kazağımı ve siyah kumaş pantolonumu giymiştim. Eskisi gibi dar kotlarım ve bol kazaklarım ile kombinler yapmak istiyordum ama kotlarım bacaklarımdaki yaralara ve morluklara acı veriyordu. Bir de, hepsi artık bol geliyordu.
Başımı yerden kaldırarak karşımda duran askeriyenin koca duvarlarına baktım. Geçen gün istifamı verdiğim askeriyeye, şimdi ona vermem gereken dosyayı getirmiştim. Bundan haberi olmayacaktı, bu dosyayı ona getirenin ben olduğumu bilmeyecekti. Kağıdı çantama koyarken sıkı sıkı topladığım saçlarımı tokasından itibaren avucumdan geçirerek düzelttim. İleri yürümeye başlarken yerleri kaplayan kara bastıkça çıkan sesleri dinledim. Kapıya geldiğimde bana baş selamı veren askere gülümsedim. "Hayırlı görevler." Diyerek içeri girdim. İçeriyi izlemeye başlarken odayı nerede bulacağımı, taktığım minik kulaklığımdan Adem haber verecekti.
İlk önce idareye gitmem, çıkışımın verilip verilmediğini sorup buraya gelmem için yalancı bir sebep bulmuş olacaktım. Girişteki kadına gülümseyerek içeri yürüyüp karşıma çıkan ilk kadınlar tuvaletine girip kulaklığı aktifleştirdim. "Adem, sendeyim. Tarif et."
"Bulunduğunuz yerden idareye geçeceksiniz. İdareni kapısının olduğu koridorun sonunda bir lavabo var. Bu lavabonun karşısında ise Barın Alp Yıldırım'ın odası. Eğer ilk önce lavaboya, ordan da benim belirlediğim bir anda odanın kapısını altından kağıdı bırakırsanız kimse sizi görmez. Şuan Yıldırım tim odasında. Kör nokta, oradaki kamera kaldırılmış."
Kaşlarımı çattım. "Kamera neden kaldırılmış."
"Bunun hakkında bir net bilgim yok. Ancak sorun yaratıp net kayıt olmadığını söyleyerek bu sabah kaldırmışlar, Elfida Hanım."
"Kim kaldırmış onu biliyor musun?"
Bir süre bekledi. "Yıldırım'ın odasından sorumlu olan temizlik görevlisi."
Çattığım kaşları rahat bırakıp karşımdaki duvar boyunca olan aynaya baktım. "Adem," dedim kendimi izlerken.
"Buyurun, Elfida Hanım."
"Boynuz kulağı geçsin diye uğraşıyorum ama hiç yardımcı olmuyorsun."
"Anlamadım, efendim."
Başımı ilk önce sağa sonra sola yatırıp boynumu kütlettim. "O kamera hala aktif." Dedim derince bir nefesten sonra bıkkın bir sesle. "Kamera gerçekten bozuk mu bilmiyorum ama Yıldırım benim buraya geleceğimi biliyor."
"Ama Elfida Hanım, nasıl biliyor olabilir? Aramızdan kimse tek kelime etmedi." demesine karşılık dudağımda minik bir tebessüm belirdi. "Yalan söylemesine söyledi de, beni iyi tanıyor. Ve beni tanıyorsa, buraya yeniden geleceğimi bilir. Ne amaçla geldiğimi bilmiyor, bunu öğrenmesi imkansız. Ama onun şüphelendiği başka bir şey var gibi."
Neyden şüphe duyuyordu? Bebeğimden mi? Hamile olduğumu eğer o gece duymuş olsaydı söylerdi. Bana bir kez daha yalan söylemeye cesaretinin olmadığını adım gibi biliyordum. Cebimde titreyen telefonumu alarak ekrana baktım.
0535 *** ** **: Elfida Hanım, ben savcı Arda Tunalı. Askeriyedeyim, müsaitseniz sizi aldırayım. İsimsizler için verdiğiniz istifa hakkında konuşmamız gerek.
Tam zamanında.
"Ben biliyorum derdini." dedim sessizce. "Adem, bana bırak. Her şeyi ben halledeceğim."
"Emredersiniz Elfida Hanım."
Kendimi dışarı atıp neredeyse koşar adımlarla idare kapısının önüne geldim. Kapıda gördüğüm bir görevliyi buradan bir şekilde göndermem gerekiyordu. Barın Alp Yıldırım, benim Arda'nın yanına gideceğimi biliyordu. Onun şüphe ettiği şey benim işime yarayacaktı. Bir aksilik çıkmazsa, şimdi buradan gidip kağıdı bırakıp geçecektim. Ama benim Arda denen o savcıyı buraya çağırmam gerekiyordu.
Görevliyle konuşmadan önce bana gelen mesaja bir yanıt gönderdim.
Siz; On dakika içerisinde idare kapısının oradaki koridorun sonunda olmanız mümkün mü?
Cevabı beklerken tedirginliğimi belli etmeden buradan görünen koridorun sonuna baktım. Tam karşıda bir lavabo ve acil çıkış kapısı vardı. O kapının yanında ise Komutan Yıldırım'ın odası. Plan aklımda görüntü olarak canlanmaya başladı.
Arda Tunalı bana doğru geldiğinde onu görmemiş gibi ona çarpacak, önceden açtığım çantamdaki her şeyin içerisine kağıdı atmam gereken kapıya kadar saçılmasını sağlayacaktım. Bu sırada yere eğilip eşyalarımı toplarken kameranın önünde durup kapını altını kapattığım için kağıdı gizlice içeri atacaktım. Savcı da ben de oradan ayrılırken o benim onu oraya attığımı bilmeyecekti. Hem onun şüphe ettiği buluşmayı gerçekleştirecektim, hemde kağıdı içeri koymuş olacaktım.
Odasında kamera yoktu. Bunu biliyordum.
Telefonum titrediğinde birkaç dakikadır ikna edip istifa dosyamı istediğim görevlinin idare odasına girmesini fırsat bilerek ileriye koştum. Telefonu açıp bildirime bakarken okuduğum mesaj daha da hızlı olmam için bir işaretti.
0535 *** ** **: girişteyim.
Telefonu cebime atmadan çantamın fermuarını açmaya çalışırken çantamın fermuarını açmaya çalışırken tam olarak o planladığım şey gerçekleşti. Ben çarpışmanın etkisi ile çantamı düşürdüm, çantadaki her şey o kağıtla birlikte yere saçıldı, ben toplamak için yere eğildim. Yine planladığım gibi o da bana yardım etmek için yere eğildi.
Ama o an planlamadığım bir şey gerçekleşti.
Birçok şey.
Önce kulaklıktan "Elfida Hanım, tüm kamera sisteminden atıldım. Giriş sağlayamıyorum." Dediğini duydum Adem'in. Sonra yerdeki kağıda uzanan bir eli gördüm. Elin sahibinin giydiği kamuflaja bakakaldım. Yutkunarak başımı yukarı kaldırırken, kağıdı alıp ayağa kalkan o kişi ile beraber ayağa kalktım.
Barın Alp Yıldırım.
Kağıdı yukarı kaldırdı, ileri atılıp kağıdı elinden kurtardığım anda belimden beni kendine çekmesinin etkisi ile ellerimi omuzlarına yasladım. Mavi gözleri yüzümde gezindi. "Zeki bir kadınsın." Dediğini işitim. "Ama beni hafife alıyorsun."
Tekrardan yutkunurken sıkı sıkı tuttuğum kağıda baktım. Bu kağıdı eline bırakıp gitmek de bir seçenekti. Tamam, plan iptaldi.
"Adem." Dedim onun gözlerine bakarken. "Plan iptal."
Yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. Başını sallar gibi olduğunda kendimi geri çekmek için onu omuzlarından ittirdim. Bu beni daha çok kendine çekmesine neden oldu. Bir eli belimdeyken, diğer eli kağıdı tutan elimden bileğimi kavradı. Başparmağı nabzımın üzerine geldiğinde, parmağının yaptığı baskı yüzünden kendi nabzımı öyle çok hissediyordum ki, damarım patlayacak gibiydi.
"Yalancının mumu." Dedi mırıltıyla karışık.
Anlamayarak gözlerimi kırpıştırdım. Kendimi geri çekmeye uğraştıkça beni daha sıkı tutuyordu. "Bırak!" Dedim şiddetle. "Bırak dedim sana!" Belimdeki eli gevşedi ama bileğimi bırakmadı. Belimi tamamen bırakırken rahat bir nefes aldım ama bu o an aldığım son rahat nefesti.
"Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, derler." Elimdeki kağıda baktı. Gözlerini kısıp yeniden bana döndü. Aylar sonra gözlerinin içine bu kadar net bakabiliyor olmak beni delirtiyordu. Ama o bundan hiç heyecan duymamış gibi ciddi anlamda hastası olduğum o sesiyle konuşmaya devam etti. "Vakit gelmeden bana söylemek istediğin bir şey var mı, Lilyum Çiçeği?"
Yalancının mumu, deniz gözlerin ruhu, nerede bu yolun sonu?
Yalancının mumu, deniz gözlerin oyunu, burada bu yolun sonu.
⛓️
Bitti, bende bittim bu bölüm
Umarım beğenmişsinizdir.
Öbür bölümde görüşmek ü
zere!
İg/tiktok: eliffbulu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 49.45k Okunma |
3.26k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |