30. Bölüm

29. Bölüm | İntikam Ateşini Söndürme Vakti

Elif Eylül Bulu
eliffbulu

 

29. Bölüm | İntikam Ateşini

 

Söndürme Vakti

 

 

🎶Sertab Erener, Aşk

 

 

⛓️

 

 

Bir saat önce...

 

 

Barın Alp Yıldırım'dan.

 

 

Ani gelişen şeylerden nefret ederim.

 

 

Tabii, bu operasyonların istisna olduğu bir genellemeydi. Tam olarak, şuan karşımda durup benim yanımda, bana bakarak sevdiğim kadına mesaj atan Arda Tunalı'ya yapacaklarım gibi. Çünkü bunlardan zevk alacaktım.

 

 

Başımı ilk önce sola, sonra sağa büküp boynumu kütleterek rahatlattım. İler bir adım attım. Koca askeriye koridorunda, karşımda dikilmiş "Bak, ne de güzel profil resmi." Diyordu. Avuçlarımda bir elektrik akımı geziyor gibi hissediyordum. Ve yemin ederim bu akım birini çarpmadıkça geçmeyecekti.

 

 

Arda denen piçle aramızdan iki kişi geçti, onlar koridorun sonunda gözden kaybolana kadar onları izledim. En sonunda içimden saniyeler sayarken, yakasına yapıştığım gibi Arda'yı arkasındaki kapıdan içeri soktum. Bu itin şansına odada elime alıp onu dövebileceğim bir alet yoktu. Dolaplar vardı sadece.

 

 

"Seni öldürürüm!" Diye haykırdım yüzüne doğru. Birkaç saniye önceki gibi sırıtamıyordu. "Sicil sikimde olmaz, burda gebertirim seni."

 

 

"Ne oldu? Eski nişanlına mesaj atamıyor musun?"

 

 

Yüzüne indirdiğim ilk yumruk bu cümle yüzünden oldu. O yediği yumruğu sindirmeye çalışırken kapıyı arkadan kilitledim. Yere yığılmış burnundan akan kanı siliyordu. Kapının anahtarını rastgele bir yere savurup yerde camış gibi yatan o elemanın üzerine yürüdüm. "Telefonunu ver." Dedim elimi uzatıp. Vermedi.

 

 

Başımı salladım. "Teklif var, ısrar yok." Üzerine eğilip ikinci yumruğu vurdum. Cebine sıkıştırdığı telefonu alıp son sohbet ettiği kişiye bakmak için ondan birkaç adım geriledim. Ezbere bildiğim numaranın olduğu sohbete tıkladım.

 

 

Siz; Elfida Hanım, ben savcı Arda Tunalı. Askeriyedeyim, müsaitseniz sizi aldırayım. İsimsizler için verdiğiniz istifa hakkında konuşmamız gerek.

 

 

"Bana bak lan!" Dedim telefonu elimde sallarken. "Kimsin, necisin bilmiyorum." İşaret parmağımı onu tehdit edercesine yüzüne doğru salladım. "Eğer seni, Elfida'nın yakınlarında görmeyi bırak, baş harfini andığını bile duyarsam gebertirim."

 

 

Aldığım telefona bir mesaj geldiğinde okuyup cevap yazdıktan sonra telefonu yere doğru fırlatmadan önce Elfida'nın numarasını sildim. Yere savurduğum anahtarı aramakla uğraşamayacak kadar gözüm dönmüştü. Sınırım oydu. Sınırlarım ondan ibaretken aşılmasına izin vermezdim. Deliye dönmüş gibi onu kıskanıyordum, çıldırmaya yakın halde kendi telefonumu elime alıp Yasin'i aradım.

 

 

"Efendim, komutanım."

 

 

Hala yerde burnun tutarak yatmaya devam eden Arda'ya baktım. "İkinci katta dosya kontrol odasının yedek anahtarını al gel."

 

 

"Emredersiniz komutanım."

 

 

Telefonu kapatacağı sırada "Yasin." Dedim.

 

 

"Buyurun, komutanım."

 

 

"Benim kataki kameralara sızan bir cihaz var."

 

 

"Saldırı mı var komutanım?"

 

 

Dilimi damağıma doğru vurup onu reddettim. "Kameralara giren kişi, Elfida. Kameraları kapat."

 

 

Hiç sorgulamadan, bana güveneret tamam dedikten sonra aramayı sonlandırdı. Birkaç dakika içinde olduğum odanın kapısı açıldı. Yasin'in yüzündeki o umursamaz ve rahat tavrın yerini, Arda'yı gördükten sonra telaş aldı. "Lan ne yaptın?" Dedi kapıyı kapatıp bağırırken.

 

 

"Rütbedeyiz, lanlı lunlu konuşma benimle. Al şu iti, benim zaptetmem gereken bir deli var. Onu halledip geleceğim." kendi telefonumdan kameralara girip koridoru boylu boyunca çeken kameraya baktım. Gözlerim koca koridorda tek bir kişiye takıldı.

 

 

Yeşil yatay çizgilerle dolu bol beyaz bir kazak girmiş, o upuzun turuncuya kaçan kızıl saçlarını da tepeden sıkı sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Kameradan birkaç küçük nokta olarak gözüken kolyesine takıldı gözlerim. Yine o ayyıldızlı kolyeyi takmıştı. Çıkarmamıştı onu. Eli usulca tepeden topladığı saçlarının tokasına uzandı. Eliyle kabaran saçlarının elektiriğini ucuna kadar yok edip başını salladı sağa sola. Hep yapardı bunu. Ellerine baktım, her parmağının ucu sargıda olan ellerine. İdarenin kapısında bekliyordu. Biliyordum birazdan Arda ile buluşacağını sanıyordu ama neden? Neden yapıyordu bunu? Benim canımı yakmak mı istiyordu?

 

 

İsterdi, hakkıydı. En çok onun hakkıydı benim canımı yakmak. Başka kimsenin hakkı değildi. Gerçi, başkası canımı yaksa geçirirdi o acımı. Kıyamazdı.

 

 

Çok özledim. Allah belamı versin ki çok özledim, eve geldiğimde kapıyı açan o kadına sıkı sıkı sarılmayı özledim, alışveriş yaparken bana kıyafet bakan o kadını özledim, operasyonun ortasına birbirimize bir şey olmasın diye kırk takla attığımız o kadını özledim, çocuk hayalleri kurduğumuz o kadını özledim... çok özledim.

 

 

İç çektim derinden. Gözümün önündeydi şimdi, tırnağı kırılmazdı artık. Kırılmasına kırılmazdı da, onun artık acıyacak bir canı kalmamış gibiydi. Sahi, şu kameranın metrelerce uzaktan çekmesine rağmen gözlerindeki bakış neydi?

 

 

İnsan sevdiğine bakınca yeniden doğar derler. Ben bin kez ölüyordum onun bakışlarında. Binbir türlü kurşunla delip geçiyordu yüreğimi.

 

 

Daha fazla dayanamadım. Telefonu cebime atarken alt kata merdivenlerden koşmaya başladım. Aynı anda elfida'da koridorda koşmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra tam olarak göğsüme başını çarparak sarsıldı. Kollarım onu tutmak için ileri uzandığında beni hiç görmeden yere, çantasından dökülen eşyaları almak için eğildi. O, yere döktüğü onlarca eşyaya bakarken kahverengi, kese kağıdını andıran bir zarfa yöneldim.

 

 

Ne olduğunu bilmediğim halde, o zarfın içindeki şey öyle çok kendine çekti ki beni. Elimde sıkı sıkı tuttum. Aynı saniyelerde, Elfida'nın mucizeyi andıran yeşil gözleri beni buldu. Beni yeni fark etmişti. Öyle ki, ağzını açıp söyleyeceği "Pardon." bile havada asılı kalmıştı.

 

 

Eş zamanda, gözlerimizi hiç ayırmadan ayağa kalkarken yüzündeki çözemediğim ifadeye bakakaldım.

 

 

Askeriye

 

 

Şimdi.

 

 

Kapana kısılmak. Dakikalardır tek kelime etmeden, gözlerimi kaçırıp durduğum adam bana artık konuşmam için yalvarırken yaşadığım şey tam olarak kapana kısılmaktı. Şimdi burada her şeyi anlatacaktım, başka çarem yoktu. Yolun sonu buradaydı.

 

 

"Elfida, bana bak. Kaçırıp durma şu gözlerini." Bakışlarımı yutkunarak kaldırdığımda bana endişe ve merak içinde bakan deniz gözlere daldım. Denizinde boğulmak... Uzunca bir soluk aldım. Dikkatimi dağıtan şey ise karnımdaki hareketlilik benzeri bir karıncalanma oldu. Bunu ilk kez yaşıyordum, acı benzeri bir şey değildi. Kendini belli ediyordu. Elimi karnıma götürmek istedim bir anlığına, sonra vazgeçtim. İçimde kıpırdayan miniğin hisleri sanırım kuvvetliydi.

 

 

Artık konuşmam gerekiyordu, bebeğim bile bir şeyleri hissediyorsa benim tam olarak şuan konuşmam gerekiyordu. Ağzımdan tecrübesizce "Alp," diye bir kelime savruldu dışarıya. Bakışları yumuşadı ona seslenmemle. Başını salladı konuşmamı istercesine. Burada mı konuşacaktım?

 

 

"Ben," diye mırıldandım. Ellerim zangır zangır titrerken kağıdı oyduğum kahve zarfı yukarı kaldırdım. İçimd bir saat vardı, normal bir saat değildi. Saatli bir bomba gibiydi söyleyeceğim her şey. Dudaklarımı araladım, kısa bir an gözlerimi kapatıp açtım. Cümleler ağzımdan bir hışımla dökülecek gibi oldu. "Senin kardeşin," dedim.

 

 

Ancak cümlelerim koridordan kükrercesine bağıran hafif aşina bir sesle boğazıma dizildi. Ne yapacağımı bilemeden Alp ile beraber sesin geldiği yöne baktık. "Yüzbaşı Yıldırım!" dedi bir kez daha Sinan Yarbay.

 

 

Alp'in belli belirsiz bir küfür savurduğunu duydum. Adımları ilk önce iler gitti, sonra geriye bana döndü. Sanki arada kalmıştı, benimle omuzunda taşıdığı rütbe arasında kalmıştı. "Elfida," dedi ellerini omuzlarıma yerleştirmek için uzatırken. Sonra kendi kendine vazgeçti bu isteğinden. Ellerini yumruklar halinde sıktı. "Elfida, söyle bana. Tam şimdi söyle."

 

 

Belanın içinde, ihanetin ortasında ve acıların en sonunda. Daha ne kadar berbat bir hale gelebilirdik? Hangisini söylersem daha az yıkılırdık? Zarfta tuttuğum şey, senin öldü sandığın kardeşinin aslında yıllar önce kaçırılıp örgüte verildiğine, sonra da o bebeğin içeri atıp konuşturmaya çalıştırdığımız Sara olduğuna dair bir belge desem, tam olarak şuan ne derdi?

 

 

Birinden vazgeçmem gerektiğini, Alp koridorun sonundan ona yaklaşan askerlere baktığında anladım. "Elfida, yalvarıyorum sana. Ne saklıyorsun benden?"

 

 

Bir, iki, üç, dört... öyle saymaya başladım içimden. Ne yapacağımı bilmeden tuttuğum ve artık tutmaktan yorulduğum sırlardan birisi dudaklarımdan dışarı firar eti. "Alp, kardeşin yaşıyor!"

 

 

Askerler Alp'e yaklaşırken onun kaşları çatılmış bir şekilde bana bakmasını izledim. Aklımdaki sorulara birde onun neden askerler ile birlikte götürüldüğü eklendi. Arkasından bakarken tekrar bağırdım. "Alp, Sahre yaşıyor!" onu yalnızca izlememe rağmen attığı adımların hiçbirinin sağlam olmadığını anlayabiliyordum.

 

 

Gözlerimdeki yaşlar akmak için debelenirken koridordaki sırayla dizilmiş sandalyelerden birine oturdum. Sırtım sert bir zeminle buluştuğunda derin bir nefes aldım. Ben bir sırrı, öğrendiğim geceden beri içimdeki bu sıkıntıyla saklıyordum. Onlar benden yirmi dört seneye yakın nasıl saklamıştı?

 

 

Elimde zarfla öylece kalakalırken telefonuma bir bildirim düştü. Açtım, öylece ekrandaki bilirime baktım.

 

 

Yasin'den bir mesaj vardı.

 

 

İki dakikaya yanına geliyorum. Sakın bir yere ayrılma. Barın tek kelime etmiyor. Bana kardeşim kardeşimi bul dedi. Elfida, ona ne söyledin?

 

 

Ne söyledim? Ona yıllardır acısını çektiği kardeşinin yaşadığını söyledim. Tıpkı benim yıllardır acısını yaşadığım babamın ölmediğini bana söyledikleri gibi.

 

 

Yasin tıpkı söylediği gibi iki dakika içinde yanıma geldi. Ayaklanmaya bile halim yoktu. Yanıma oturdu. "Alp'i nereye götürdüler?" Diye sordum sadece.

 

 

Yasin'in gözlerinin elimdeki zarfa çarptığını gördüm. Yanağıma doğru süzülen bir yaşı sildim parmaklarımla. Elim tekrar kucağıma, karnımın üzerine yerleşti. İç çektim utana sıkıla. tekrar, hıçkırır gibi bir nefes aldım. Ağlamaya başlayacaktım biraz sonra. Bir şey bekliyordum sanki. Bir sebebim olsun. Basit bir sebep bile olurdu ama asıl sıkıntıyı anlatamazdım.

 

 

"Elfida!" Başımı sağa çevirdim. Biraz önce Yasin'in geldiği yere baktım. Gözlerim şaşkınlıkla büyürken ayağa kalkmam için bir sebep buldum. Elimdeki zarfı hala sıkı sıkı tutarken bana doğru koşarak gelen Kerem'e doğru hızlı adımlar attım. Beni sıkı sıkı kendine çekerek sarıldığı anda, boğazımdan kopana hıçkırıklar için artık gerçek bir sebebim vardı. "Abla," dedi sımsıkı sarılırken. Boynuna sardığım kollarımı hiç gevşetmeden ağlamaya devam ettim. "Ablam." Dedim.

 

 

Benim için vurulan, benim için kendini ortaya atan, daha yola çıkmadan bir şeyler olacağını hisseden, Kerem. Benim hiç sahip olamayacağım kardeşim. Ah, benim kardeşim. Kollarım ondan ayrıldığında, gözleri dolu dolu olmasının aksine dudaklarındaki geniş gülümseme dikkatimi çekti. Gülüyordu şimdi.

 

 

"Özür dilerim," dedi. Gözünde akmayı bekleyen yaşlar sessizce düşerken tekrar özür diledi benden. "Engel olamadım, affet abla."

 

 

Abla. Yemin ederim hiç yadırgamıyordum imdi bu kelimeyi. Hemde hiç. Sanki kerem benim yıllardır kardeşimdi. Hep yanımdaydı sanki.

 

 

"Özür dileme," dedim. Dudak büzecek gibi oldum ama tuttum kendimi. "Kerem," dedim. "İyisin değil mi?"

 

 

Başını salladı gülümseyerek. "İyiyim, çok şükür." durdu bir an. "Sen istifa vermemiş miydin?"

 

 

Bu kez başını sallayan ben oldum. "Başka bir işim var." Duraksadım. Arkamı dönüp Yasin'e baktım. "Onunla konuşmam gerekiyor."

 

 

"Kerem," diye seslendi Yasin. "Koçum sen geç. Biz bir konuşalım." Alp'in yanında dura dura ona benzemişti. Gülümsemek istedim bu haline.

 

 

Kerem başını salladı, bana dönüp sıkı sıkı topladığım saçlarıma baktı bir an. Sonra ellerimdeki sargılara. Görünen ve belli olan tek ellerimdeki sargılar vardı. Diğer hepsi saklamak için kapalı giydiğim kıyafetlerimin arkasındaydı. "Ben gelirim yine. Az uğruyorum buraya. Operasyonlardan ban verdiler de." gülerek kurduğu cümleye güldüm. Üzüldüm ama güldüm. Kerem hızlı hızlı ortamdan uzaklaşırken Yasin, Alp'in odasının kapısını açıp içeri girdi. Bende içeri adım attığımda kapıyı kapattı. Burayı da aynı şekilde dizayn etmişti. Hiçbir farkı yoktu Hatay'dakinden. Acaba fotoğrafım masasında duruyor mu diye düşündüm. Bu düşünce kalbimin hızını arttırdı.

 

 

"Elfida." Diye konuya girdi, Yasin. "Alp'in kardeşine ne oldu?"

 

 

Hiçbir şey. Annesinin taşıdığı hastalıkla savaşıyor öyle.

 

 

Alp'ten önce onun bilmesi doğru muydu bilmiyordum ama en azından bu sırrı birinin daha paylaşması benim daha iyi hissetmeme neden olacaktı. "Yasin," dedim kararlılıkla. "Sana her şeyi anlatacağım."

 

 

Sadece on dakika. On dakikada her şeyi döktüm önüne. Elimdeki zarfı da ona verdim. Deliye döndü. On dakikanın sonunda patlamaya hazır bir bomba haline gelmesi iyi değildi. Şimdi Alp'in gelmesi lazımdı.

 

 

"Sara, onun öz kardeşi."

 

 

"Sikerim öyle işi!"

 

 

Odada bir oraya bir buraya hızlı hızlı yürüyordu. Onu gözlerimle takip etmekten başım dönmüş migrenim kendini göstermeye başlamıştı. Oflayarak kağıdı zarfa geri koydum. Başımı ellerimin arasına alarak ovalamaya başladım. "Yasin, yerinde dur artık!" Diye bağırdım daha fazla tahammül edemeden.

 

 

"Neye dur? Lan Sara diyoruz, örgütün baş elemanının kızından bahsediyoruz. Nasıl kardeşler lan bunlar?"

 

 

Ellerimi başımdan çekip ayağa kalktım. "Bağırıp durma bana! Bin tane derdim var zaten, git Alp'i getir bana."

 

Alp'i getir bana. Onca şeyden sonra, yine Alp'i mi istiyordum? Yine sıkışık olduğum anda gidip onun yanına o duracaktım? Elbette öyle olacaktı, ben yine ona gidecektim. Gurursuzluktan değil, haysiyetsizlikten hiç değil. Onu seviyordum, ona yalan söylemiyordum ve o da bu olanların hepsine mecburdu.

 

 

Şimdi kaderin kırmızı ipleri elime yavaş yavaş dolanıyordu.

 

 

"Gelir birazdan, soruşturma falan başlatılmazsa." Duraksadı bir an. "Bu angut da sanki derdimiz yokmuş gibi gitti savcıyı dövdü!"

 

Kaşlarım çatıldı. "Ne yaptı?" Dedim şaşkın şaşkın.

 

 

"Güya savcıyla buluşacaktın ya, onunla buluşuyorsun diye gitti ağzını yüzünü patlattı."

 

 

Dilimi damağıma vurup sinirle ofladım. Onu oradan çıkaracak kişi bendim sanırım. Eğer yanındakilere kendini iyi savunduysa çoktan çıkmış olması gerekirdi. Burada olmadığına göre kendisi büyük bir sorunun içindeydi.

 

Oda kapısına doğru yürürken Yasin arkamdan seslendi. "Nereye?"

 

 

"Gidip şu geri zekâlıyı almaya!"

 

 

Kapıyı açar açmaz, tabiri caizse daha demin geri zekâlı dediğim adamla burun buruna geldim. Kokusu saniyeler içinde ciğerlerime dolarken için titredi.

 

 

"Geri zekâlı?" Dedi kaşları havalanırken. Belli belirsiz gülümsediğibi gördüm. Bakışlarım dudaklarında oyalandı. Nereye baktığımı görünce daha da gülümsedi. Şerefsiz.

 

 

Mavilerine baktım sonra. "Geç içeri." Dedi en sonunda. Sanki bu anı bitirmek istemiyordu da zorundaymış gibi geldi. Geri geri birkaç adım attım. Sonra yine gidip yerime oturdum.

 

 

Kapı arkamızdan kapandığında kısa bir sessizlik oldu. O sessizlik, anlatacaklarımın ağırlığını omzuma daha da yükledi. Omzuma yük almaktan çok yoruldum.

 

 

"Ne oldu?" dedi Alp. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında yaklaşan bir fırtına vardı. Bana bakıyordu, karşıma oturmuş direkt gözlerimin içine bakıyordu. Kaçamadım. "Operasyonda..." diye başladım, sesim düşündüğüm kadar sağlam çıkmadı. Duraksadım, nefesimi toparladım. "Açığa alınmadan önceki operasyonda bir şey buldum." Nasıl anlatacaktım? Allah'ım yardım et sen bana.

 

 

"Sonra?" Dedi yatıştırıcı bir sesle. Etrafımda baktım. İkimizin oturduğu koltuğun arasında ingin bir sehpa duruyordu. Sehpanın üzerne koyduğum zarfa baktım.

 

 

"Yasin, sen çık." Yasin bir şey demeden hızlı adımlarla kapıyı çarpıp çıktı. Sinirini hâlâ hissediyordum. İçerideki sesler biraz daha azaldığında artık tamamen başbaşaydık. Dertlerimizle, sırlarımızla.

 

 

"Bana kardeşin yaşıyor dedin," dedi başını sağa sola sallarken. Acıyla çıkar ya bir insanın sesi, sesi titrer ama ağlayamaz. Öyleydi şimdi. Onu öyle gördükçe ağlayacaktım. Dudaklarım titredi. O, oturduğu yerden kalkıp yavaş adımlara ortadaki sehpaya oturdu. Büyük bedeni karşımda durduğunda bakışlarının altında eziliyor gibi hissettim.

 

 

"Dokunamıyorum sana." Dedi. Canımdan can gitti. "Dokunamıyorum, sarılamıyorum. Sorumlusu benim kendime yediremiyorum. Sakladım senden ama mecburdum." Sesi git gide kısıldı. Ağlayacaktı da, o gücü kendinde bulamıyordu.

 

"Yapma." Dedim içim acıya. "Yapma çok yanacak canın." İstemsiz kuruyordum artık cümleleri. Bedenim ona kavuşmak için kırk takla atıyordu. Karnımdaki kırıptı yeniden kendini gösterdi. Ağlamak istedim ona sarılarak ama bunu yapamadım. Yapamazdıö şimdi olmazdı.

 

 

"Senden gelen her şeye razıyım ben." Dedi. "Ama yalvarıyorum sana, bana anlat."

 

 

Sırtımı geriye yaslayıp ellerimi yüzüme kapatarak ağlamaya başladım. Kendimi sıkıyor, sesim duyulmasın diye uğraşıyordum ama bunu bir süre sonra beceremedim. "Yapma şunu." Ağlıyordu. Alp karşımda ağlıyordu. "Yapma şunu, çok özledim seni. Çekip sarılamıyorum, çok özledim seni."

 

 

Burnumu çektim. Göğsüm ağlamanın şiddetiyle inip kalkarken ellerimi yüzümden çektim. "Asıl sen yapma!" Diye bağırdım çatallaşan sesimle. "Ya kardeşin yaşıyor diyorum, kardeşini buldum diyorum! Niye ağlamayayım diye yalvarıyorsun?" Ellerimi omuzlarına vurdum. Parmak uçlarımdaki sızıyo hissetmedim başlarda. "Yapma şunu yapma! Canım acıyor yapma!" Yine vurdum. "Kardeşin yaşıyor, Barın." Ağlamaya devam ettim.

 

 

"Kıyamıyorum sana." Dedi bu kez.

 

 

Başımı sağa sola salladım. Bir kez daha vurdum, iki yumruğumu da aynı anda omuzlarına geçirdim. Hiçbir tepki vermedi, görüş açım gözyaşlarım yüzünden bulanıklaştığı için onu net göremiyordum. "Sara, senin kardeşin!"

 

 

Taç bu noktada durdum. Omuzlarında ki ellerim öylece kaldı. Gözlerimi kırpıştırıp onu görmeye çalıştım. Dudakları hafif aralık kalmış, mavi gözleri deniz misali dolmuş da taşmak için doğru anı bekliyor gibiydi. Çatık kaşlarla ellerimi bileklerimden yakalayıp incitmeden kucağına indirdi. "Ne?"

 

 

Başka bir şey söyleyemedim. Öyle bekledim dolu gözlerle. Hançerden farkı olmayan gözleri beni süzdü, bileklerimdeki elleri gevşedi. En sonunda bıraktı.

 

 

Gözlerini kapatıp kapatıp açtı. Ellerini kamuflajının üzerinden bacaklarına sürttü. İzledim tüm hareketlerini. Ayağa kalktı bir hışımla. "Öldü." Diye fısıldadı. İki eli aynı anda saçlarını karıştırıp ensesinde buluştu. "Öldü." Tüm odayı izledi. Kendi masasına gitti öyle çekmeceleri açıp kapattı. Ne yaptığını kendisinin bile bilmediği ne emindim. "Öldü." Dedi bir kez daha.

 

 

Bu kez ben ayaklandım. "Ölmedi!" Diye bağırdım. "Yaşıyor!"

 

 

Masasının üzerindeki bir şeyleri savurdu. "Öldü!" Diye diretti. En sonunda eline bir küçük kağıt aldı. Uzaktan çok göremedim ama bir fotoğraf olduğu belliydi. Fotoğrafa bakarken masaya tutundu. Ağzımı açmadım. Sehpada duran zarfı aldım ellerim titreye titreye o kağıdı çekip zarfı yere bıraktım. Kağıdı önüne koydum. Okuması birkaç saniyesini aldı. Sindirmesi uzun sürecekti. Yere çöktü. Elinde bir kağıt ve bir fotoğraf ile dizlerini kendine çekip duvarı izledi.

 

 

Yanına çöktüm. Elimi kaldırdım dokunmak için ama havada asılı kaldı elim. Geri indirip onu izlemeye devam ettim. "Alp," dedim, sesim bu kez daha yumuşaktı, kırılacak bir camın üstüne basıyormuş gibi dikkatli. Tepki vermedi.

 

 

Bakışları hâlâ duvarda sabitti ama o duvarı göremeyecek kadar çok düşündüğüne emindim. Elindeki kağıt titriyordu, farkında bile değildi. Fotoğraf dizinin üzerinde kaydı, yere düşecek sandım ama son anda parmaklarıyla yakaladı.

 

 

"Yalan," dedi.

 

 

O boş hastane odasındaki halim aklıma geldi. Herşeyin bir yalan olmasını istediğim o an aklıma geldi. Gülümsedim. "Çok isterdim." Diyebildim yalnızca.

 

 

Başka hiçbir şey söylemedi. Sessizliğinden korktum, bağırıp çağırsa ne bileyim en azından ağlasa bu kadar endişe etmeyecektim onun için ama ediyordum işte. Delicesine korkuyordum onun için. Deli gibi. "Alp," dedim aaratık dayanamayarak.

 

 

Ses vermedi. Sustu.

 

 

"Alp," dedim git gide tedirginleşen sesimle. "Alp susmasana." Ayağa kalkmak için yerden destek aldım. Yere bastırdığım parmaklarım sızladığında yüzümü buruşturdum. Yanından kalkmama rağmen başını çevirip bana bakmadı bile. Olduğu gibi kaldı. "Alp, kalk." Dedim sakin olmaya çalışarak tekrar denerken.

 

 

Bir ah etme sesini duydum önce. O ah, saniyeler içinde ağlamalara döndü. "Ben," diye mırıldandı. "Ben ellerimle gömdüm." Devam etti ağlamaya. "Ben üçünün de mezarına toprak attım, nasıl yaşıyor?" O ağladı ben ağladım. O sustu ben sustum ama öyle rahatladım ki ağlıyor diye. Sonunda dedim, sonunda susmuyor. Çünkü biliyorum, susunca işler hiç iyi gitmiyor.

 

 

⛓️

 

 

Pişman değildim ama memnun da değildim halimden. Öyle arada kalmış, sıkışmıştım. Bir yanda yanımdaki koltukta oturup kardeşi yaşıyor ve bir terörist diye feryat figan ağlayıp en sonunda yine susan eski nişanlım, bir yanda eski nişlanlımla bana ait bir bebek, bir yanda korumakla yükümlü olduğum kızım ve bir yanda senelerce şehit oldu diye yeri göğü inlettiğim babam.

 

 

Direksiyonu sağa kırarken üzerinde ilerlediğim yol kadar uzundu düşüncelerim. Onu bu halde tek başına bırakamazdım. O bana bunu yapsa da ben yapamıyordum. Kahretsin ki bırakıp gidemiyordum onu. Arabamı villanın kapısının önünde durdurdum. Bir süre ikimizde inmedik. En sonunda ben sessizliği bozdum.

 

 

"Narin evde." Dedim. "Seni özlemiş, bilmiyor ayrıldığımızı. Söylemeye çalıştım ama öyle basit bir küslük sanıyor." Derin bir nefes alırken elim istemsizce ayyıldız kolyeme gitti. Parmaklarım pürüzlü yüzeyde dolaşırken tekrar konuştum. "Kızımı üzme. Ona bir şey söyleme."

 

 

"Küçücük kıza neden ayrıldığımızı anlatacak kadar yemedim kafayı. Tanımıyor musun sen beni?"

 

 

Omuz silktim. "İy bir ajan değilmişim."

 

 

Sustu. Sanırım aklında son konuşmalarımızdan birisi canlandı. Ben ona sordum, Alp benden bir şey saklamıyorsun değil mi, dedim. Saklamıyorum, saklasam da sen iyi bir ajansın anlarsın, demişti. İyi bir ajan değilmişim demekki.

 

 

"Elfida,"

 

 

"Ne olursun konuşma." Diyerek susturdum onu. Gerçekten bunu kafam götürmezdi. Ne birini dinlemeye ne de birine laf anlatmaya halim yoktu. Elimi arabanın kapısına atıp açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı. İçimdeki sıkışmışlığı bir anlığına dağıttı. Arabadan indim, villanın demir kapısına doğru yürüdüm. Arkamdan kapı sesinden sonra adım sesleri geldi.

 

 

Anahtarı kilide sokarken elim titredi. Yorgunluktan mı, yoksa onun burada olmasından mı bilmiyordum. Kapıyı açtım, içeri girdim. O da sessizce peşimden geldi. Ancak ikimizin bu çekilmeli sessizliğini yok edecek şey tam olarak bu evdeydi. Kapının kilit sesini duyup koşa koşa bana doğru gelen Narin'e baktım. Yine bu kadar şeye rağmen güldüren tek şey oydu. Yere eğilip kollarımı açtım. "Anne!" Dedi bana sıkı sıkı sarılırken. "Annem." Dedim içli içli.

 

 

Narin benden ayrılıp arkama baktı. Sanırım artık dikkatini çeken büyük bir şey vardı. "Alp abi!" Siyaha yakın kahverengi renkteki gözleri kocaman olurken ağzı açık kaldı. Koşa koşa alp'in kucağına atladı.

 

 

Eğer doğarsa, eğer beni bırakmazsa büyüyünce benim kollarıma atlayacak benim bebeğim. Babasına koşacak. Ama doğarsa. Bir canımdan can gitti de diğer canım kalsaydı bari. Arkama bile bakmadan eşyalarımı olduğu yere bırakıp lavaboya koştum. Kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yaslayarak kendimi yere doğru bıraktım. Ellerim sıkı sıkı karnımı tutuyordu. "Özür dilerim." Dedim fısıltıyla. "Özür dilerim, bebeğim."

 

 

Annesi ölene yetim diyorlardı. Babası ölene öksüz. Hepsinin bir tarifi vardı. Hepsine bir kalıp bulunuyordu. Ama evladı ölene yoktu. Ne olmuştum ben şimdi? Anne bile değildim. Annesi bile olamamıştım ki onun.

 

 

"Yalvarıyorum kal benimle."

 

 

Başımı sıkan tokaya attım elimi. Parmak uçlarım öyle acıyordu ki çekip çıkaramayacak kadar canım yandı. Annem olsaydı çıkarırdı şimdi. Babam olsaydı tarardı saçımı. Alp olsaydı acıyan saç tellerimi tek tek öperdi. Ama hiçbir şeyin eskisis gibi olmadığı gibi hiçkimse de aynı değildi.

 

 

Kapıya sessizce vuran birisini duydum. "Anne," dedi narin tedirgince. "Geliyor musun?" Hızla yerimden kalkıp aynaya baktım. Yüzümde makyaja dair pek bir şey kalmadığı için hızlıca bir su çarptım sargılarım ile olabildiği kadar. "Geliyorum bir tanem. Sen geç içeri."

 

 

"Tamam anne."

 

 

Suyu kapatıp havluyla yüzümü kuruladım. Artık kırmızıya yakındı gözlerimin içi. Etrafındaki çizgiler de cabasıydı tabii. Ama şuan düşüneceğim son şey bile görünüşüm değildi. Açamadığım için hala ağrıyan saç diplerime baktım. Gece büge gelirdi belki. O açardı saçlarımı.

 

 

Artık daha fazla burada durmadan dışarı çıktım. Oturma odasında Alp ve Narin koltukta yanyana oturuyordu. Narin bıcır bıcır bir şeyler anlatıyor Alp ise gözlerindeki çökmüşlük ile onu izliyordu. Ara sıra söylediklerine başını sallıyordu ama bunun dışında hiçbir tepki vermiyordu.

 

 

Narin'in yüzüne baktım bir süre. Tüm yüzünü, benlerinin olduğu noktaları ezberleyecek kadar izlerken aklıma avuçlarımın arasından kayıp giden bir gençlik ve bebeğim geldi. Minicikti şimdi karnımdaki, kalp atışlarını dinlerken kalbimin göğüskafesimden dışarıya fırlayacağını sanmıştım. Korkmuştum deli gibi, hala korkuyordum. Önce kabullenemedim ama şimdi öylesine yanıyordu ki canım, bir yandan içimdeki kız çocuğunun gözyaşlarının oluşturduğu denizde boğuluyor bir yandan kendi nefretimin içinde cayır cayır yanıyordum.

 

 

Yediremiyordum ki kendime, kabullenemiyordum son iki ayda olup biteni. Yirmi sekizime girdiğim gün evladımı kaybettiğimi öğrenmiştim, yeni yaşlarım bana ne verebilirdi? Benim acımın tarifi bile yoktu kim ana nasıl yardım edecekti?

 

 

Bebeğim ölmeseydi, belkide Narin gibi güzeller güzeli bir kız olacaktı. Sürekli mızmızlanacak ama yine de güçlü duracaktı. Bilmem, belki çok sakin birisi olurdu, ya da sinirli... Bilemedim belki çok eğlenceli birisi olurdu. Öyle burnunun dikine giderdi benim gibi.

 

 

Ya benimle kalan? Minicik can rahmimde büyümeye devam ediyordu. Yaşayacak mı o da ikizinin peşinden mi gidecek bilmiyordum. Ben hiçbir şey bilmiyordum.

 

 

Neredeydi o dik başlı, pek bir bilmiş, saçlarını sallaya sallaya işini yapan Elfida? Neredeydi benim umudum? Neredeydi benim bunca sene acısını çektiğim babam? Neredydi benim babamın acısından yataklara düşen, ölüm döşeğinde bile 'babana kavuşuyorum, annem. Üzülme.' diyen annem? Benim ailem ne zaman böylesine dağılmıştı?

 

 

Önceden empati yapıpta birilerinin acısına üzülmeye çok zamanım olurdu. Televizyonda gördüğüm bir habere, internette okuduğum bir yoruma, yolda gördüğüm iki kuruş için mendil satan çocuklara ağladığım çok olmuştu. Ağlamak zayıfık değildi en iyi ben bilirdim. Ağlamak zayıflık olamazdı. Acı çekmek zayıflık olamazdı. Bunu hiçbir zaman böyle düşünmemiştim. Demem o ki,önceden acısını çektiğim insanlar yine karşıma geçse de keşke onların dertlerine ağlasam diyorum utana sıkıla.

 

 

Keşke bunların hepsi bir rüya olsa.

 

 

Beni yazan kader, tuttuğu kalemi kırsa. Sayfaları bu hikayenin başına kadar yaksa ve yeniden yazsa. Yazsa da bu acı dinse. Bu kadar acı nedendi? Bir kalem ne denli acı çekmiş olabilirdi ki ben böyle yanıyordum? Bir kalemin sahibi ne kadar yıkılmıştı da bana yazılan bu kader böylesine acı doluydu?

 

 

"Anne, gelmiyor musun?" Bir bulut misali dağılan düşüncelerimi o anlığına unutarak, bana bakıp gözlerini kırpıştııran Narin'e baktım. Geçte olsa gülümseyerek "geldim," dedim. "Geldim anneciğim." Adımlarımı oturdukları olduğa doğru atıp yavaşça yanına oturdum. Elimde başından destek vererek saçlarından öpüp geri çekildim.

 

 

"Nasıldı günün?" Diye sordum. Saat epey geçmişti, birkaç saat öncesine kadar evde Büge ile duruyordu ama Büge'nin acilen kaleye çağırılmasından dolayı evde yalnız kalmıştı. Yalnız kalması her yerinde sivil korumalar olan bir ev için sorun değildi ama yine de endişe ediyordum.

 

 

"Güzeldi..." Diye başladı her zamanki gibi. "Anne boyama yaptım." Kafamı sallayarak onu onaylarken iki toka taktuğım saçlarıyla oynamaya çalıştım. Parmaklarımdaki sargılar daha ne kadar gözüme batacaktı bilmiyordum ama çok can sıkıcılardı. Saçlarımı bile açamamıştım. Narin'i duymayacak kadar kopup gittim bir ara. Duysam da söylediği hiçbir şey beynime girmiyor gibiydi. Algılarımın tamamı düşünmeye başladığım an kapanıyordu son zamanlarda. Zaten ne olduysa son zamanlarda olmuştu.

 

 

Vakit eskisi gibi hızlı geçmedi bu sefer. Önceden Narin, Alp ve ben beraber konuşmaya başladığımızda, parka gittiğimizde ne bileyim, sadece kahvaltı yaptığımızda bile çok hızlı geçerdi zaman. Şimdi öyle sıkışmıştık ki, eskiyi düşünürken bile azrail misali başımda bekleyen zamandan kurtulamıyordum.

 

 

"Narin," dediğini duydum Alp'in. Gözlerim daldığım yerden ona kayarken usulca narin'in yanağından bir makas aldı. "Hadi bakalım, sen odana."

 

 

"Benim odamın eşyaları gelmedi daha." Dedi Narin.

 

 

"Bu odandaki yatağında kalmayacağın anlamına gelmiyor, küçük hanım." Dedim onun gibi bilmiş bilmiş.

 

 

"O zaman sen çık uyu." Açık açık küçücük kızı yanımızdzan göndermeye çalışmasına gıcık olmuşken konuşmamız gereken şeyler olduğunun fikriyle sarsıldım. Kalbime, göğüskafesime ince ve nefes kesen bir ağrı girdiğinde titrek bir nefes aldım. Lütfen, her şey normale dönsün.

 

 

Narin, oflaya puflaya koltuktan indi. Bir Alp'e bir bana baktı. İşare parmağımı yanağıma koyarak "Hani benim iyi geceler öpücüğüm?" Diye sordum. Gülerek yanağıma bir öpücük bıraktı. Beni öpünce, ona yaklaşıp bir öpücük de onun yanağına braktı.

 

 

Benim hastanede olduğum süre boyunca nasıl bir ilişkileri vardı bilmiyordum ama Narin'in onu bu kadar çok sevmesi beni mutlu ediyordu. Yalan yok, acı çeksin istiyordum. Yemin ederim yansın istiyordum ama bir yerlerde, onu delicesine seven ama benim bir süreliğine içime hapsettiğim kız buna izin vermiyordu. Yine canını yakamıyordu. Tek tük cümleler işte. Onu kıracak birkaç cümle.

 

 

Narin küçük adımlarıyla yukarı katın merdivenlerine koştu. "Narin, koşma merdivenlerden. Bak düşersin, anneciğim." Merdivenlerden, çok bilmiş küçük hanımdan yankılı bir ses geldi. "Anne düşmem ya!"

 

 

"Dişlerini fırçala, yorganın altına iyice gir. Sen uyumadan geleceğim."

 

 

"Tamam!" Diye cevapladı bu sefer.

 

 

Narin'in sesi gidince her yer sakinledi. Sessizliğim içinde kaldık bir süre yine. Yine ve yine. Odanın serinlediğini hissedince giydiğim kazağa sarıldım. Gözlerim şömineyi aradı. Ne kadar petekler yanıyor olsa da kocamana evi, özellikle de yıllardır yanmayan evi ısıtmak zor oluyordu. Üst katlar oda oda olduğu için çabuk ısınıyordu ama burası sadece mutfak, salon ve bir küçük terastan oluşşturğu için ısınması zor oluyordu.

 

 

"Ne kadar susacaksın böyle?"

 

 

Yüzüne bile bakamadım. Oturup ağlayacağımı bildiğim yüze hiç bakmadım.

 

 

"Konuşmamız gereken şeyler var." Dedi bu sefer. Var. Çok şey var. Bebeğimiz var mesela. Bebeklerimiz. Birisi ölen bebeklerimiz. Attıkları tekmeler yüzünen ölen bebeğimiz vara konuşmamız gereken. Yaşayacak mı bilmediğimiz bebeğimiz için kıymamız gereken nikah var konuşmamız gereken. Çok şey var.

 

 

"Öyle." Dedim.

 

 

"Öyle." Dedi.

 

 

Tek kelimeyle aklım yine eskilere kaydı. "Öyle." Derdim konuşmayı bitirirken. O muzip gülümsemesiyle, üzerime eğilerek "Öyle." Derdi. Çık aklımdan, çık yoksa çıldıracağım. Anıların olduğu her nereyse orayı patlatmak istiyordum. Kafam ağrıyordu artık. Canım acıyordu.

 

 

"Kuğulu'ya gittim." Başımı kaldırıp saçma gelen o cümleyle kaşlarımı hafif çatarak ona baktım. Gözgöze geldiğimizde yüzümü izlemeye başladı. "O banklardan birisine oturdum. Sonra düşündüm," bu kez kaşlarını çatan o oldu. Sanki farklı bir şey düşünüyordu. "Acaba dedim, birgün olacak mı bir villamız? Bir kız bir erkek çocuklarımız..." Gözlerimi kaçırdım. Ellerimle oynamaya başlarken o devam etti. "Elfida." Dedi. "Sana yemin ederim, hiçbir şey umrumda değil." Net ve kararlı sesini dinlemeye devam ettim. "Senden başka kimseyi önemseyecek halim yok."

 

 

Sözünü kestim yüzüne bakmadan. "Biz ayrıyız." Dedim. "Konuşmamız gereken şeyler bunlar değil. Senin kardeşin."

 

 

"Küfür ettirtme şimdi bana." Dedi. "Ayrı olduğumuz ikimizin de birbirine köpek gibi aşık olduğu gerçeğini değiştirmiyor." Geriye yaslandığını hissettim. "Ayrıca sen ayrıldın ben değil. Elime koyduğun yüzüğü tamam desen tam şuan takarım parmağına. Ayrılıktan bahsettiğin her anın Allah belasını versin."

 

 

Omuz silktim. "Suçlu sensin." Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Dağılmış açık kumral saçlarında gezindi gözlerim. Biraz o saçlarla oynasam, dizimde uyutsam seni gidecek tüm dertlerim ama yapamıyordum şimdi.

 

 

"Benim." Dedi direkt. "Evet benim suçlusu." Cebinden bir şeyler çıkardığını gördüm. Masaya cüzdanını, telefonunu, özel kuvvetler rozetini ve en son silahını bıraktı. "Cezamı da ver. Mis gibi. O zaman affedeceksen çekeyim cezamı ben." Silaha baktım.

 

 

"Nasıl geçecek nefretin?" Diye sordu. İyice dolduğunu arka arkaya bu kadar konuşmasından anlıyordum. Konuşup duracak, en son sustuğunda sabır çekecekti. "Ha o nefret sabahki gibi Ardaitinin yanında durarak geçecekse," dedi eliyle geriyi göstererek. "Eğer cezam o itin yanında durarak keseceksen hiç deneme."

 

 

Onun gibi oturup ona baktım. "Neden? Çok mu zoruna gitti?"

 

 

"Gitti!" Dedi. "Çok zoruma gitti. O kadar zoruma gitti ki, daha birkaç saat önce ellerimle gömdüğüm bebeğin yaşadığını öğrenmeme rağmen sana bunları söylüyordum!"

 

 

Benim ölüsünü gömecek bir bebeğim yok. O an bunun farkındalığı ile kalakaldım. Benim, ellerimle gömeceğim bir bebeğim bile yoktu.

 

 

"İstediğim herkesle görüşür, sana istediğim cezayı keserim."

 

 

İşaret parmağını yüzüme sallayıp indirdi. "Yok öyle dünya." Dedi başını sağa sola sallayarak. "Daha bir ay öncesine kadar aynı yatakta uyuduğum kadın, elime yüzüğü götüme tekmeyi koydu diye elin itiyle görüşmesine izin vermem. Öyle bir adam değilim ben."

 

 

Ayağa kalktım sinirle. "Nişanlını ölümün içine bırakıp yıllarca babasız bir kızı kandıracak bir adamsın ama değil mi, Barın?"

 

 

O da ayağa kalktı. Aslında kalkmasa daha iyiydi böyle olunca tartışmak zor oluyordu.

 

 

"Ben seni ölüme falan bırakmadım!" Dedi tıpkı benim gibi sesini yükselterek.

 

 

"Kandırdığını kabul ediyorsun yani?" Dedim sinir bozukluğu ile gülerek.

 

 

"Ne yapsaydım?" Diyerek iyice dibime girdi. "Ney yapsaydım? Baban yaşıyor diyip senin huyunu bildiğim halde ölümün içinde mi bıraksaydım seni? Babanın yaşadığından sadece şüphe ediyorlar diye seni köşe bucak arayıp berlin'de kıstıran adamlar yaşadığını ve onun kızı olduğunu bilseydi ne yaparlardı biliyor musun sen?"

 

 

"Ne yaparlardı? İşkence mi ederelerdi?" Elerimi yukarı kaldırdım. "Bunu mu yaparlardı?" Ellerimi indirip kazağımı yukarı kaldırarak karnımı açıkta bıraktım.

 

 

Ten rengimden kat kat daha koyuluktaki izlere ve morluklara bakmasını sağladım. Dumura uğramış şekilde yüzüme bakıyordu. "Yoksa bunu mu?" Kazağımı bırakırken bu kez omzumu sıyırdım. Sargı bezini gösterdim. "Bunlar da bir seçenek değil mi?" Kazağı tekrar bırakırken boğazımdaki yumrular teker teker hıçkırıklar ve iç çekişler olarak açığa çıkıyordu. "Ne yaparlardı, Alp?" Ağlamaya devam ettim hışımla. Ellerimi boynuma yerleştirdim. "Asarlar mıydı?" Gözlerimde bir flashback sahnesi gibi canlandı asılma anım. "Onu da yaptılar değil mi?" Ellerim karnıma gitti. Ağlamanın etkisiyle sarsılan omuzlarımdan tuttu beni.

 

 

"Dur," dedi. Yüzündeki ifaedeyi seçemeyecek kadar çok ağlıyordum. Sonu falan yoktu bu işin. Onun karşısında ağlayıp zırlayacak, zayıf noktamı o olarak görecek kadar çok seviyordum. Olmuyordu yine de. Bazen sevmek yetmezmiş.

 

 

Derler ki, bazen sevmek yetmez. Aşk hiç yetmez. Yetinmeye çalıştığın şey yer bitirir seni.

 

 

"Ezbere biliyorum," dedi beni tuttuğu omuzlarımdan sarsarken. Direkt gözlerime kilitlenip ona bakmamı sağladığında ağlamam biraz durmuş, gözyaşlarım ise bir bir akmaya devam ediyordu. "Bilmiyor muyum sanıyorsun?" Dedi dikkatimi ona vereceğim bir sesle beni uyarırken. "Bilmiyor muyum, yaraların nerede?" İç acır gibi baktı bana. Elei omuzlarımdan yukarı çıktı. Gözyaşlarımla ıslanan yanaklarımı avuçları arasına aldı.

 

 

Başparmağıyla yaşlarımı silerken kapandı gözlerim. Ağlarken de huzurla doluyordu içim. Bazen mutluyken gözyaşlarım yanaklarımla kavuşuyordu. Bazen tüm duyguları birlikte yaşıyordum. Onunda tanıştığımdan beri tam olarak yaşadığım şeylerin izleri u duygu değişimleriydi. Yıllarca psikiyatri seansları almış, görevimi elime alana kadar ilaçlar kullanmıştım ama beynimi tepetaklak eden ilaçlar bile bende böylesine bir etki bırakmamıştı.

 

 

"Tek bir gözyaşının, yanağına düşüşünden anlarım ben senin acını." Dudaklarım büzülünce başını sağa eğerek yanaklarımı silmeye devam etti. "Sana kırk defa söyledim," dedi birkaç dakika önce bağırıp çağırmıyormuşuz gibi oldukça sakin bir sesle. "Kırsan döksen bağırsan çağırsan başım gözüm üstüne." Yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı.

 

 

Tam olarak şuan o içimdeki ses bana ona sarılmam için bağırıyordu. Kalbimin ağrısı gittikçe derinleşirken artık ağrılarıma bir yer daha eklenmişti. Kasıklarımın bacaklarıma kadar vuran ağrısı benim dikkatimi ikiye parçalarken onu dinlemeye devam ettim. Alnını alnıma yasladı. "Ama şu gözlerinden düşen tek yaşa ölüyorum, Elfida. Tırnağın kırılca canımdan can gidiyordu benim." Ellerimi karnıma sardım. Sıcak nefesi yüzüme doğru yol alırken yanağıma sğuk bir yaş düştü. Bana ait olmayan bir yaştı bu. Onun gözyaşlarıydı.

 

 

Deniz gözlümün denizinden düşen bir damla yaştı sadece.

 

 

"Benim kıyamadığım kadına neler yaptılar..." Bunu bana değil kendine söylüyor gibi hissettim. "Saçlarına dokunmaya kıyamazdım elfida, beni suçlama. Seni ipe asan bu dünyadaki son kişi bile olmam ben."

 

 

Sol elimi onun gibi yanağına yerleştirdim. Başparmağımdaki sargı yanağında gezinip yaşı silerken avucum sakallarını hissediyordu. "İpe asan kimdi beni?" Diye sordum.

 

 

Sustu önce. "Bana bunu sorma." Demesiyle dudağımın bir kenarı kıvırıldı. "Bak," dedim. "Cevap bile veremiyorsun." Alnını alnımdan ayırdım. Buna rağmen hala çok yakındım. "Çünkü sende kendini suçluyorsun."

 

 

Başını sağa sola salladı. "Lütfen sus."

 

 

"Kendini yiyip bitiriyorsun değil mi aylardır?" Sesim bu kez sertti. "Ağlayıp duruyorsun belkide."

 

 

"Yapma şunu."

 

 

"Ben seni nasıl affedeceğim?"

 

 

"Yalvarırım sus."

 

 

Bir adım geri gittim. Kendini öylece vırakmış omuzları çökmüş bana bakıyordu ağlayarak. Şarkıdaki gibi benim omuzlarımdaki yükler onun omzunda iz mi bırakacaktı? Hayır. Bırakmayacaktı.

 

 

"Yıllarca nasıl sustun?" Artık kelimeler ağzımdan benden izinsizce çıkıyordu. Tam olarak bu noktada gözümü karartmıştım.

 

 

Yere çöktü koltuktan destek alarak. Dizkapakları yere değerken eleri kucağındaydı. "Bittim." Der demez omuzları sarsılarak ağlamaya başladı. "Yemin ederim bittim." Başın yukarı kaldırıp bana baktı. Dudaklarım titriyordu ama daha fazla ağlamak istemiyordum. "Ölüyorum görmüyor musun?"

 

 

Görüyorum. Görüyorum ama bu kez kendimi feda etmek istemiyorum. Bu kez elfida olmak istemiyordum. "Her yaramı bildiğini mi sanıyorsun sen?"

 

 

Bilmiyordu. Nasıl bilecekti hamile olduğumu öğrendiğim an bir düşük yaptığımı?

 

 

"Bilemezsin." Dedim başımı sallarken.

 

 

Eğildikçe eğildi. En sonunda başını yere yaskayıp bacaklarıma tutundu. Tam olarak ayaklarıma kapandığı anda ona bakmaya cesaret edemedim. Tekrar bağlanmaktan korktum, hemen affetmekten daha çok korktum.

 

 

"Bir şey söyle bana." Dedi boğuk sesiyle. "Yalvarıyorum bilmediğim ne varsa söyle bana delireceğim ben."

 

 

Bacaklarımı oynatmaya çalıştım ama öyle sıkı sıkıya tutuyordu ki imkanı yoktu bunun.

 

 

Şimdi söyleyecektim. Şu derdim bedenimi aşmışken yükümü hafifletecek tek kişi oydu.

 

 

Bana ait bir saat varmış da, akrep ve yelkovanı hızla, yerinden çıkmış gibi dönüyordu. O saat ne zaman duracaktı bunu da bilmiyordum ama en azından bir cesaret o saat durmadan önce bebeğimi söyleyecektim.

 

 

"Barın," diye başladım söze tek bir noktaya odaklanmışken. Sustu. Tek kelimemle ağlaması bile dindi. "Alp." Dedim bu kez.

 

 

Bacaklarımdaki kolları gevşediğinde başımı yere eğerek yüzüne baktım. Bacaklarımın titremesi beni ayakta tutamayacak kadar çok zorluyordu. Onun gibi yere çöktüm en sonunda. Dizkapaklarımız birbirine yaslandı. Bu kadar dip dibeyken nasıl ayrı kalabilmiştik aklım almıyordu. Bu kadar acıya rağmen nasıl bir basit yara bandı olmamamışken birbirimize benim aklım almıyordu artık.

 

 

Elinin tersiyle yüzünü sildi. Ne ağlıyordum ne de tek bir tepki gösteriyordum. Bunun ciddiyetini görmüş olacak ki, mavi gözleri pür dikkat beni izlemeye devam etti.

 

 

"Hamileyim."

 

 

Tek kelimeyle bir dünyanın yükü indi omuzlarımdan.

 

 

Gözlerimi ondan kaçırmadım. Kaçıramazdım. Vereceği tepkiyi görmek zorundaydım. Çünkü o tepki, sadece benim değil, içimde büyüyen o küçücük hayaın da kaderini belirleyecekti. Önce hiçbir şey yapmadı. Sadece baktı. Mavi gözleri, az önceki o sertlikten sıyrılmıştı. Yerine tanımlayamadığım bir ifade gelmişti. Şaşkınlık vardı. Ama korku da vardı.

 

 

Belki de en çok o vardı.

 

 

Duyduğu şeyi anlamamış gibi bakıyordu. Sanki söylediğim tek kelime havada asılı kalmış da ona hala ulaşmamıştı.

 

 

Yine keşke dedim içimden, keşke şu haberi sana ağzım kulaklarımda gözlerimde mutluluk gözyaşları içinde verseydim.

 

 

"Ne?" Dedi en sonunda. Bu kadar düşünüp sadece bu kelimeyi söylemesine sinir bozukluğu içinde gülerken sabır çekim.

 

 

"Hamileyim." Dedim bir kez daha.

 

 

Gözlerini kırpıştırdı. Elini ensesine atıp saçlarını karıştırdıkta sonra etrafa bakındı. Derince nefesler alırken "Hamilesin?" Dedi sorar gibi.

 

 

"İnanma için kaç defa daha söylemem gerekiyor bilmiyorum."

 

 

Yemin ederim o an gözlerinin parladığını gördüm. O mutluluğu görmek içimi öyle ferahlattı ki, yemin ederim artık ölsem de gam yemezdim.

 

 

"Sen," dedi kaşları havalanırken. "Bayağı ciddisin."

 

 

"Bayağı ciddiyim." Dedim.

 

 

Gözleri karnıma kaydı. O an ne düşündü bilmiyorum ama gözlerini karnımdan çektiğinde şu cümleyi kurdu. "Ama sen.. sen bunun mümkün olmadığını söyledin bana."

 

 

Başımı sağa eğdim. "Öyle sanıyordum. Hamile kalamam sanıyordum ama varmış işte bir ihtimal."

 

 

"Bir ihtimal." Dedi. "Mucize yani?"

 

 

Gülümsedim belli belirsiz. Mucize işte. İki mucizeden birisi burada diğeri uçup gitti. Ama sen bunu bilmeyeceksin. Yine gülümsedim. Düşüncelerim ardı arkası kesilmeyen bir yerdeyken onayladım onu. "Mucize."

 

 

Bizim mucizemiz.

 

 

Biri gökte olan, bunca şeye dayanamayan bizi bırakıp giden mucizemiz.

 

 

Gecenin ilerleyen saatleri çok daha sakin geçti. Bir süre o şokunu atlatmaya uğraştı. Ben ise çantamda taşıdığım ultrason kağıdını çıkarıp o koltukta otururken yanına yerleştim. Bağdaş kurarak yanına iliştim. Elleri öylesine titriyordu ki bir an o kağıdı veremekte tereddüt ettim. Başparmağı ve işaret parmağının arasına sıkıştırdığım ultrason sonucunu incelemeye başladı.

 

 

Hayat ya bu, birkaç saat önce bir hainle aynı kanı taşıdığına dair kağıdı okuyordu şimdi ise aynı kanı taşıyacağı bebeğin ultrason sonucuna.

 

 

"Kaç aylık?" Diye başladı sorular sormaya.

 

 

"Öğrendiğimde iki buçuktu. Şimdi üçü geçmek üzere."

 

 

Ne düşündüğünü yine çözemedim ama güler gibi oldu. Onun bu hali yüzünden içimdeki o büyük korkuya rağmen bende gülebildim. Gecenin ilerleyen saatlerinin tamamı bebeğimiz hakkında ona bilgi vermekle geçti. Sağlık durumu, benim sağlık durumum, düşük riski... Hepsini bir bir konuştuk. Ama bana uykuya dalmak üzere olduğum bir anda sorduğu soru afallamama neden oldu.

 

 

"Cinsiyeti belli mi?"

 

 

Onaylamaz bir mırıltı çıkardım sırtımı yasladığım koltuk beni rahatsız ediyordu ama uyku o an çok tatlı geliyordu. "Hayır." Dediğimi hatırlıyorum.

  

 

"Güzel." Dedi. Saçlarımda bir baskı hissettim. Saç tellerim gevşiordu sanki. Gözlerimi açmadım. Algılarım yavaş yavaş kendimi uykuya teslim ederken duyduğum son şey onun bana çok yakın bir mesafeden gelen seni oldu. "Ona geç kalmadım en azından."

 

 

Hani diyor ya Sertab Erener; Aşk, dön ölümden. Bir sebepten, gir dünyama.

 

 

Tamda öyle işte. Bir ölümden dönüp yine ve yine girdi dünyama aşk. Kendimi tamamen bir boşluğa bırakmışken yediremediğim kadar acı bir aşk yine sardı bedenimi. Beni bir uçurumun ucundan alırken, başka bir acının içine merhemiyle beraber attı.

 

 

Yara aşktı. Aşık olmaktı. Sevmekti. Merhem ise gözü kapalı sevilmek. Sonuna kadar bilmek. Ama yine de diyor ya şair, sevmek bazen yetmez.

 

 

Sabah kendimi tüy kadar hafif şekilde kendi yatağımda buldum. Gözlerimi kendi odamın tavanına açarken yatakta sağa doğru döndüm. Görüş açıma ilk önce yatağa dağılmış, beyaz çarşafın üzerindeki turuncu kızılı saçlarım girdi. İlk şaşkınlığımı sargılarım yüzünden açamadığım saçlarımla yaşarken ikincisi yatağın başındaki komodinin üzerinde duran koca bir buket beyaz pembe lilyumlar ile geldi.

 

 

Yatakta doğrulup uzandığım çiçekleri kucağıma çektim. Şaşkınlığım sayamayacağım kadar artarken önce ellerime baktım. Eski, kirlenmiş ve kan lekeleri dolmuş sargılarımın yerini bembeyaz, daha küçük ve az rahatsız eden sargı bezleri almıştı. Sargılarımı mı değiştirmişti?

 

 

Çiçeği incelerken koca buketin ortasında kaybolan minik karta baktım. Hafifçe tutup üzereinde yazanları okuyabileceğim şekilde çıkardım çiçeklerin arasından.

 

 

"Lilyum çiçeğim."

 

 

⛓️

 

 

Bölüm : 01.03.2026 21:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...