
Selamlarrr!!!
Uzun bir aradan sonra yeni bölümle buradayım. Yeni bölüme geçmeden önce son bölümde olanları kısa bir hatırlayalım.
Poyraz ve Elvin ormanda bir eve gittiler, aralarındaki sırları konuştular. Parazit'ten, Elvin'in gizliden gizliye araştırdığı ve Soykanların sistemlerini nasıl karıştırdığından bahsettiler. İki hafta sonunda sonunda küslükleri bitti, tablolardan konuştuk. Modigliani'nin ruhunu görmediği birinin gözlerini çizmediğini söyledi Poyraz Elvin'e ve bir gün kendi ruhunu gördüğü biri olursa Modigliani'nin göz çizdiği o tabloyu şöminenin başına asacağını söyledi.
Bu bölüm neler olacak, bakalım.
Keyifli okumalar!!

21. BÖLÜM
ÜSTÜ KAZINAN YARALAR
Bilgisayar üzerinden gelen son maillere cevap yazdıktan sonra önümdeki dosyalardan gümrük verilerini inceledim, aynı zamanda reklam ve kampanyalar üzerinde yapılan yeniliklere göz atıyordum. Sadece bir gün çalışmamıştım ama ona rağmen işlerim o kadar birikmişti ki anca sabahlarsam bitecekmiş gibi duruyorlardı.
Bunun başıma geleceğini bildiğim için sabahın ilk ışıklarıyla Poyraz’ı beni buraya getirmesini istemiştim. Öğleden sonra alışveriş için dışarı çıkacaksak işlerimin bir gün daha birikmeden bir kısmı halletmek istemiştim ama yapılması gereken o kadar çok şey vardı ki hangi birine bakacağımı şaşırmıştım.
Burada işe başlayalı bir aydan fazla bir zaman geçmişti ama bunun iki haftasını evde geçirmek zorunda kaldığım için hâlâ kendi ekibimi kuramamıştım, bu da bütün işlerim böyle sarpa sarmasına neden olmuştu. İki farklı sektörün üç ayrı departmanına bir anda hakim olmam imkânsızdı. Benden önce var olan her departman ekibiyle irtibat içinde olsam bile kendi ekibimi kurmadan işime düzen sağlamam çok zordu. Poyraz her ne kadar bana bu konuda yardım teklif etse de birlikte çalışmak istediğim kişileri kendim seçmek istiyordum. Ona güvenmediğimden değil, ki burası onun iş yeriydi ve haliyle en iyisini isterdi. Ama ben her zaman çalışacağım kişileri özenle seçen biriydim. Çalışma disiplinlerini ve yaratıcı bakış açılarını kendi gözümle görmeden birileriyle çalışmam çok zordu. Şimdilik onların sistemine göre hareket etmek zorunda kalsam da ameliyatım biter bitmez o ekibi kuracaktım.
Toplantı saatlerimi kontrol ederken bir yandan da aklımdakileri eyleme dökebilmem için üç haftadan fazla bir süredir asistanlığımı yapan Betül’ü aradım. Telefon saniyeler sonra “Buyurun, Elvin Hanım,” diye açıldığında hiç uzatmadan “Odama gelsene,” dedim ve cevabını beklemeden telefonu kapatıp bitirdiğim işlerimi üstünü çizdim.
Betül’ün evde kaldığım dönemde geçici olarak asistanım olmasını istemiştim ve bu kadar kısa sürede bana ayak uydurma hızını sevdiğimi söylemeden geçemeyecektim. İşinde iyiydi, insanlar genelde benimle çalıştığında çıldırırken o kolaylıkla bu halime uyum sağlayabiliyordu. Harun’un bile bazı zamanlar benden kaçtığı oluyordu. Çalışırken bambaşka birine dönüşmem onu ürkütürdü. Betül gibi bana katlanabilecek birini çok zor bulacağımı bildiğim için ekstra bir asistanlık arayışına girmek yerine onun kalıcı olmasını isteyecektim. Onda bu sektöre ilk işe başladığımda olan halimi görüyordum. Tabii daha sevecen ve katlanılır bir yanı vardı. Bu şekilde çalışmaya devam ederse daha iyilerini başaracağına emindim ve ben bana yapılanı ona yapmayacak, önünü asla kesmeyecektim.
Saçlarım rahat çalışmamı engellediği için elimdeki kalemle tepeden toplayıp tekrar işime odaklandığım sırada kapı çaldı. Bakışlarım kısa bir anlığına oraya değdi. “Gelebilirsin,” diyerek tekrar önüme döndüm.
“Kolay gelsin, Elvin Hanım. Yaşıyor musunuz diye kontrole geldim.”
Duyduğum sesle başımı ümitsizce iki yana sallarken Harun’un yine beni gözetleme derdinde olduğunu bildiğim için ona bakmadan işime odaklandım. “İşine bak, Harun.”
Dudaklarının arasından minik bir kıkırtı çıktı. Ona bakmadığım için rahat davranıyordu. Eğer ona baksaydım ağzını açıp tek kelime edemezdi. “Ben de onu yapıyorum,” dedi eğlenir gibi. “Poyraz abi sana bakmamı söyledi. Saatlerdir odadan çıkmamışsın.”
Poyraz’ın şu an toplantıda olduğunu biliyordum. Uzun bir süredir odasında yoktu. Benim kadar onun da bugün işleri fazlasıyla yoğundu ama buna rağmen toplantının ortasında bile beni sorguluyordu. “Gördüğün gibi çalışıyorum Harun,” derken bakışlarımı bilgisayardan ayırmadan parmaklarımı klavyelerin arasında gezdirdim. “Ve sen de bir süre daha gözüme görünmesen iyi edersin.” Kısa bir anlığına kıstığım gözlerimle bilgisayarın üzerinden ona bakıp tekrar işime odaklandım. “Yaptığım her hareketi Poyraz’a bildirdiğin için kızgınım hâlâ sana.”
“E sizin aranız düzelmemiş miydi?” Sesinde şaşkınlık vardı.
Düz bir ifadeyle tekrar ona baktım. “Onunla aramız düzeldi Haruncum,” dedim sahte bir tebessümle, başımı yan yatırarak. “Seninle değil. Şimdi önemli bir şey söylemeyeceksen kaybol gözümün önünden.”
Bakışlarından geçen benden çekeceği olduğunu anladığı ifade, biraz daha böyle dursa beni güldürecekti. Gözlerimin arasında yine onu korkutan ciddi ifadeyi gördüğü için yutkundu. “İyi madem… Ben kaybolayım en iyisi.”
Sözlerini onayladım. “Sen kaybol en iyisi.” Bu saatten sonra arkamdan iş çevirirken altı kez düşüneceğine emindim.
Harun odadan çıktıktan sonra küçük bir kıkırtıyla bilgisayardan açtığım yeni reklam verilerine baktım. Birkaç eksiklikleri düzelttikten sonra kapım tekrar çaldı. Kapının ardındaki kişiye içeri gelmesi için komut verdikten sonra bu sefer odama Betül girdi. Onda fark ettiğim şeylerden biri sarı saçlarını çoğu zaman tepeden toplamasıydı. Bugün de aynı şekilde dağınık bir topuz yapmıştı. Ona yakışıyordu.
Kapıyı ardından kapatıp bana baktı. “Buyurun Elvin Hanım?”
Karşımdaki koltuğu işaret ettim. “Geçsene.” Başını salladıktan sonra komutuma uyup karşıma oturdu. Ellerini siyah pantolonun altındaki dizlerinin üstüne götürürken tedirgin bakışları beni buldu. Biraz çekingen biriydi. Neler düşündüğünü az çok tahmin edebiliyordum ama ona düşündüğü şeyin aksini düşündüğümü anlaması için “Çalışmanı çok beğeniyorum,” dedim öncelikle. Bunu duyar duymaz rahat bir nefes verdiğini görmek gülümsetti beni. Onunla çalışmayı bırakacağımı düşünüyordu.
“Teşekkür ederim, böyle düşünmenizi sağladıysam mutluluk duyarım.”
“Asıl ben teşekkür ederim… Bana katlanabildiğin için.” İçtenlikle gülümsedim.
Gözleri büyüdü hemen. “Sizinle çalışabildiğim için çok şanslıyım asıl, bu kadar kısa sürede bana çok şey öğrettiniz.”
Böyle düşünmesi beni memnun etmişti. “Biliyorsun, işe geri dönene kadar seni geçiçi olarak asistanım yapmıştım…” diyerek asıl konuya girdim. Başıyla beni onayladı. “Ve şimdi de dediğim gibi çalışmanı beğendiğim için bunun kalıcı olmasını istiyorum. Tabii senin de fikrini almak isterim.”
Sözlerim onu heyecanlandırmıştı. Gözlerinin içi ışıldarken “Çok isterim…” dedi heyecanını sesine de yansıtarak. “Çok teşekkür ederim. İnanın şu an ne diyeceğimi bilemiyorum.”
“Bir şey demene gerek yok,” dedim gülümseyen bir sesle. “Sadece işini yap, bana yeter. Çalışma tarzını az çok kendime benzettiğim için Poyraz’dan bile istemediğim şeyi senden isteyeceğim.”
“Ne isterseniz…”
“Biliyorsun ki üç departmanda da görev yapıyorum ve hepsine yetişmem şu dönem için imkânsız.” Söylediğimi başını salladı sadece. Son zamanlarda ne kadar yorulduğumun farkındaydı. “O yüzden kendime bir ekip kuracağım. Sen uzun bir süre burada çalıştığın için herkesi benden daha iyi tanıyorsun.” Önüme düşen perçemlerimi elimle düzeltip masanın üstündeki termosumdan bir yudum kahve aldım. “Senden istediğim… bana işinde gerçekten iyi olan kişileri seçmen. Tanıdığın veya birinin önerdiğinden bahsetmiyorum. İyi olanları istiyorum. İş disiplini sağlam kişilere ihtiyacım var. Bir ay sonra geri döndüğümde her birini tek tek inceleyip seçeceğim.”
Konuşmamı bitirene kadar herhangi bir tepki vermemişti ama son cümlemden sonra şaşırmış bir ifadeyle yüzüme bakmaktan kendini alamadı. Bunu söylememi beklemiyordu. “Elbette… İstediğiniz gibi sizin için bir çalışan listesi ayarlarım. Ama… bir yere mi gideceksiniz ki?” Hızla başını iki yana salladı. “Tabii sormamda bir sakınca yoksa?”
Gülümseyerek başımı iki yana salladım. Durumumu ona söylememiştim. “Birkaç gün sonra ameliyatım var. O yüzden bir süre daha tekrar gelemeyeceğim.”
Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Çok geçmiş olsun, Elvin Hanım,” dedi gerçekten de üzgün bir sesle. “Umarım ciddi bir şey değildir.”
“Merak etme…” Sesim fazlasıyla rahat bir tondaydı. Bu ameliyat hayatımdaki en küçük şeylerden biri olmuştu. Ameliyat olacağımı ilk öğrendiğimde her şeyin benim başıma geldiği hakkında bir iç isyan başlatıp pes etmiş gibi görünsem de zaman geçtikçe buna da alışmıştım. “Benim baş edemeyeceğim hiçbir şey yoktur. Poyraz bir ay çalışmamam konusunda ısrarcı olduğu için bir ay dedim ama ben en geç üç haftaya dönerim.”
Sözlerim onu gülümsettiğinde bal rengi gözleri kısıldı. “Poyraz Bey konu siz olunca her şeyin en iyi şekilde olmasını istiyor.” Sağ elinin işaret parmağı kulağının arkasına gittiğinde sözlerini bitirdiği an gözlerini benden kaçırdı. Genelde bu hareketini haddini aştığını düşündüğünde yapardı.
Bundan bir sene önceki Elvin olsaydım benimle özel hayatımdaki kişiyi asla konuşamazdı ama şimdi daha yumuşak bir yapıya sahiptim. O yüzden onun üstüne gitmek yerine “Fazla korumacıdır,” diyerek onu onayladım. Bunu duyduğu an tekrar bana bakıp gülümsedi. “Şimdilik müstakbel eşimi bir kenara bırakalım. Birkaç saat sonra dışarı çıkacağım. Sabah senden istediğim evraklar ben gitmeden hazır olsun, onları görmek istiyorum. Yarını da planla. Şu işler toparlanınca olmayacağım süreçte neler yapman gerektiğini sonra konuşuruz.”
Başını sallayarak yerinden ayaklandı. “Nasıl isterseniz, Elvin Hanım. Başka bir isteğiniz var mı?”
“Hayır,” derken başımı olumsuz iki yana salladım ama son anda aklıma gelen diğer meseleyi hatırlayınca, tam gideceği sırada “Ha bu arada…” diyerek araya girdim. Tekrar durdu. “Ameliyattan sonra geldiğimde Harun’un odasında sana masa ayarlarız. Bana yakın olman işimizi kolaylaştırır. Ben olmadığım günler odamda çalışırsın.”
Tereddüde düşer gibi “Harun Bey için sorun olmazsa…” dediğinde lafını böldüm.
“Olmaz. Zaten Harun odasında çok fazla çalışan biri değil. Poyraz’la birlikte sürekli. Her şey tamamen toparlandığında bu katta ayrı oda ayarlayabilirsem o zaman odanı değişiriz.”
“Peki o zaman, siz nasıl isterseniz.”
Sormaktan hoşlanmadığım bir şey olsa da merak ettiğim için “Her zamankilerden de geldi mi yine?” diye sordum sıkılmış bir edayla. Adını anmak bile rahatsız ediyordu beni. Kimin gönderdiğini bilmiyordum ama geri zekâlının biri bir haftadır benimle uğraşıyordu.
“Hayır, henüz daha gelen bir şey yok Elvin Hanım.” dedi Betül, gergindi biraz. Bu mevzunun sadece ikimiz arasında kalacağını söylediğim için olacaklardan endişelendiğini biliyordum. Poyraz duysa ona söylemediğim için bana çok kızacaktı.
“İyi. Eğer gelirse ve yine isimsizse dediğim gibi bana sorma, direkt çöpe at.”
Başıyla onayladı. “Nasıl isterseniz.”
“Bir de… bunu döndüğümde daha detaylı konuşuruz da psikolojik olarak kendini hazırlaman için şimdiden söylüyorum…” derken az önceki sinirimi yok sayıp güldüm istemsizce. Ben yapmak istediğim hiçbir şeyi unutmazdım. O çocuğun benden çekeceği vardı. “Poyraz’ın kardeşi de yakında burada çalışmaya başlayacak. Daha çok benimle çalışacağı için seninle de çalışacak.”
Betül bunu beklemediği için şaşkınca büyüttüğü gözleriyle bana bakıp “Yaprak Hanım mı?” dediğinde Tarık’ın akla bile gelmeyecek kadar berbat bir izlenim bırakmasına ümitsizce başımı salladım.
“Hayır,” dedim. Bunu dememle Betül biraz daha gerildi. Yaprak değilse geriye sadece Tarık’ın kaldığını biliyordu. “Yaprak’ın hâlâ bitirmesi gereken bir üniversitesi var, ki zaten onun çalışma alanı benimkiyle bir değil… Tarık gelecek. İş sevmez bir herif olabilir ama üniversitesini bitirmiş. Buna hâlâ şaşırıyorum.”
“Tarık Karaaslan?” Başını iki yana salladığında onu onayladım. “Burada çalışacak, hem de bizimle?”
Dudaklarımın arasından küçük bir kıkırtı kaçarken “Evet,” diyerek tekrar onayladım onu. “Kendisinin sosyal medyada ne türde bir ünü olduğuna hâkim olduğum için şu an neden bu denli şaşırdığını anlayabiliyorum Betülcüm ama merak etme. Benim yola getiremediğim insan yoktur. Bizi biraz uğraştıracak ama sürecin sonunda artık çalışması gerektiğini öğrenecek…” Önümdeki evraklara baktım. “Neyse, sen işine dön. Benim birazdan günün bilmem kaçıncı online toplantım başlayacak.” Elim kalemle tutturduğum saçlarımın arasına gitti. Kimlerle toplantım olacağını hatırladıkça sinirlerimi sakinleştirmeye çalışıyordum. “Çıldırmama ramak kaldı. Bu adamların hepsi birbirinden geri zekâlı.”
Betül son söylediğime gülmemek için kendini zor tuttu. “Peki, beni sizi rahat bırakayım. Kolay gelsin şimdiden.”
Bezmiş bir şekilde nefesimi bırakıp “Umarım,” dedim sadece.
Betül odadan çıktıktan sonra tekrar işime döndüm. Dakikalar sonra online toplantım başladı ve her biri tahmin ettiğim gibi beni yine çıldırtmayı başardı. Ekranın içine girip odamdaki tüm her şeyi kafalarına fırlatmak istiyordum ama kendime söz verdiğim için sakinliğimi bir saat boyunca tuttum. Bir saatin sonunda ekranı kapatır kapatmaz odadaki ses yalıtımı sayesinde kimsenin beni duymayacağını bilmenin rahatlığıyla çığlığı bastım. Sonrasında bir iki kalemi duvara doğru fırlatıp derin bir nefes verdim, sırtımı koltuğa yaslarken biraz da olsa sakinleştiğimi hissediyordum.
Beyinsiz aptallar!
Zekâsını açık artırmada ucuza satmış salakları bir kenara bırakarak işime dönmek için tabletimin ekranını açtım, yeni bir maile bakacağım sırada garip bir şey oldu.
İzlendiğim hissiyatına kapılmıştım.
Kaşlarım çatıldı. Bu çok olmazdı, hatta hiç olmazdı. Derken aklıma hemen sağ tarafımda kalan cam bölme geldi.
Perdeleri çekili olan ve yan oda tarafından full HD görülebilen cam bölme.
Dudaklarımı birbirine bastırırken gözlerim de hafiften büyüdü. Onu tamamen unutmuştum. Eğer Poyraz odasına döndüyse, toplantı boyunca sadece ekrana odaklandığım için geldiyse de görmemem çok doğaldı, az önceki her hareketimi görmüştü. Şayet oradaysa bana katıla katıla güldüğüne yemin edebilirdim.
Bu aralar en büyük hobisinin bana gülmek olduğuna kalıbımı basardım. Dün de öyle yapmıştı çünkü. Gittiğimiz evin bahçesinde havuza düştüğüm rezil ânımdan sonra bana söylediği garip sözleri sanki hiç duymamış gibi yaparak tek kelime bile etmeden ondan kaçmış, getirdiği çantayla üst kattaki odasında üstümü değişmiştim. Ondan sonra da pek fazla konuşmamaya çalışmıştım. Akşam çalışanlarından getirmesini istediği yemeği yediğimizde veya birlikte salonda kitap okuduğumuzda bile gözü sürekli üstümdeydi ve gülüyordu. Sinirimi bozacak derecede bir gülümsemeydi bu.
Gülüşünü her fark ettiğimde gözlerim istemsizce şöminenin üstünde asılı duran tabloya kayıyordu ama sonrasında hızla başımı iki yana sallayarak önüme dönüyordum. Ne yapmaya çalıştığını anlamak istemiyordum. Ben mış gibi yapmayı çok iyi becerebilen biri olduğum için anlasam bile anlamamış gibi yapmaya devam edecektim.
Bu sabahtan bu yana Poyraz’la çok konuşmadık ama dün olanlar olmamış gibi yaparak onunla tekrar konuşmaya başlamıştım. Aramız daha yeni düzelmişken bunu tekrar bozacak bir tepki vermem fazla aptalca bir hareket olurdu. Bunu anlamıştı. Ama yine de bana ayak uyduruyordu. Tuhaf bir şekilde ben anlatmasam bile beni anlayabiliyordu. Ağzımı açmama gerek kalmıyordu.
Kıstığım gözlerimle başımı sağa doğru yavaş bir şekilde çevirdim. Yanlış hissettiğimi ummama fırsat kalmadan daha beteri ile karşı karşıya kaldığımı fark ettiğim an, yapmak istediğimi ilk şey kendimi bulduğum ilk köprüden aşağı atmaktı. O perdeyi açık bıraktığıma inanamıyordum, koca bir aptaldım!
Odada Poyraz olsa şükredecek bir haldeydim. Onun dışında tanımadığım iki kişi daha vardı.
Tamı tamına üç kişiye rezil olmuştum. Üç!
Üçünün de bakışları üzerimde gezinirken aralarında esmer, kirli sakalları olan sırıtarak elini kaldırmış; selam vermek ister gibi sallıyordu. Ne yapacağımı bilemediğimden olsa gerek içgüdüsel bir refleksle kendimi bir anda sağ elimi hafifçe kaldırmış, sallarken buldum. Dudaklarımın arasında yapma bir tebessüm vardı.
Ardından hemen Poyraz’a döndüm. Başı hafif öne eğikti, iki parmağıyla burun kemerini sıkıyor, kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. Ona döndüğümü hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı, gözleri birkaç saniye üzerimde gezindi. Sonra küçük bir baş hareketiyle beni odasına çağırdı.
Havadaki elimi indirip neden der gibi başımı salladığımda, o da aynı hareketi tekrarladı. Sırtımı yasladığım yerden ayırıp doğruldum. Kaşlarım farkında olmadan çatılmıştı. Aklımdan geçen ilk şey başka bir toplantının olup olmamasıydı. Gerçi olsaydı haberim olurdu. Hem yanındakiler de kimdi? Poyraz sorun değildi de, tanımadığım insanlara böyle aptalca bir vaziyette yakalandığıma inanamıyordum. Rezil olma duygusu yapıma uymuyordu.
Bana el sallayan adam, Poyraz’la aramda bakışlarını gezdirirken ikimizin de mimiklerimizle anlaştığımızı fark etmiş olacak ki ansızın kahkaha atmaya başladı. Yanında oturan siyah saçlarını üç numaraya vurmuş diğer adam da onun gülüşüyle güldü. Poyraz’ın yanında böyle rahat davranabildiklerine göre toplantıdan ziyade gayrîresmi bir buluşma olmalıydı. Merakıma yenik düşerek odamdan çıktım ve birkaç saniye içinde kendimi yan odanın kapısının önünde buldum.
Kapıyı çalmadan içeri girdim. Üç çift göz bir anda bana çevrildi. İlk hareket eden Poyraz’dı, oturduğu yerden kalktı. Hemen ardından diğerleri de ona eşlik etti. Kapıyı kapatıp onlara doğru yaklaştım. Poyraz masanın etrafından dolanıp yanıma geldiğinde, dişlerimin arasından sadece onun duymasını umduğum bir sesle “Umarım toplantı değildir,” dedim uyarı niteliğinde.
Poyraz tam cevap vermek için dudaklarını aralamıştı ki onun yerine esmer olan araya girdi. “Ben buna tanışma toplantısı derdim.” Sesi fazla rahattı.
Bakışlarımı Poyraz’ın omzunun üzerinden ona çevirdiğimde gözlerimi hafifçe kıstım. Gür, koyu kahve saçları vardı; kısa sakalları yüzünü çerçevelemişti. Onu daha önce gördüğümü hatırlamıyordum.
“Tanışma mı?” dedim anlamaya çalışır gibi. Poyraz gülerek kenara çekildi. Karşımdakileri daha net görebiliyordum şimdi.
“Bir nevi…” Bu sefer diğeri cevap vermişti. Yüzüne baktığımda dikkatimi çeken ilk şey, sağ kulağındaki küçük gümüş küpe oldu. Üç numaraya vurulmuş siyah saçları ve sinekkaydı tıraşıyla Poyraz ve esmer olanın yanında farklı bir havası vardı. “Hazır gelmişken yengemizle tanışalım dedik.”
Bir an donakaldım. Böyle bir cevap beklemiyordum. Gözlerimi kısmış bir şekilde anlamamış gibi başımı sallarken “Yenge mi?” diye tekrarlarken buldum kendimi. Bu kelimeye Yaprak ve Tarık aracılığıyla çok fazla maruz kalsam da tanımadığım biri tarafından işitince oldukça garip hissettiriyordu.
Poyraz güldü, daha fazla kafamın karışmaması için “Çetin ve Oğuz…” diyerek karşımdakileri kişileri tanıttığında gülümsemesi hâlâ yüzündeydi. “Sana onlardan daha önce bahsetmiştim.”
Dudaklarımın arasından “Haa…” dercesine bir tepki döküldü. Hafızamın bir yerine çoktan yer edinmiş isimleri işitmek tüm karmaşıklığı bir anda çözmüştü. Onlar Poyraz’ın yakın arkadaşlarıydı. Benimle tanışmak için mi gelmişlerdi?
Yani, arkadaşlarıyla evleneceğime göre gayet mantıklı bir sebepti. Yine de yenge mi? Gerçekten mi? Poyraz’la tanıştığımdan beri en çok duyduğum kelime bu oldu dersem yalan söylemiş olmazdım sanırım.
İlk önce küpeli olan yanıma gelip elini uzattı. Yüzündeki gülümsemeyle “Çetin ben,” diyerek kendini tanıttı. “İki gün önce benim mekâna geldiğinizde orada olmadığımdan tanışma fırsatı bulamadım, umarım sizin için hazırlattığım masayı sevmişsindir.”
Uzattığı eli sıktım. “Elvin,” dedim küçük bir tebessümle, başımı hafifçe eğerek. Kırmızı güllerin donatıldığı masayı hazırlatan oydu demek. “Mekânın da yemekler de gerçekten çok güzel. İspanyol mutfağını severim.”
Çetin bundan memnun olmuş gibi sırıttı. “Perfecto! (Mükemmel!)” dedi neşeyle, ardından parmak şıklattı. “İşte gerçek bir gurme ya!” Başını Oğuz’a çevirdi. “Bir sen anlamazsın zaten yavşak herif.”
Oğuz burun kıvırdı. “Siktir la oradan,” dedi umursamaz bir şekilde. “Sevmiyoruz gardaşım. Zorla mı yiyelim?”
“Zıkkım ye sen.”
“Daha lezzetlidir.” Başını iki yana sallayıp bu kez bana döndü. “Kusura bakma yenge, konu yemek olunca bu kılkuyruk deliriyor, beni de delirtiyor.” Bir adım atıp elini uzattı. Hafif bir Ankaralı aksanı vardı ama kulağa garip gelmiyordu, hatta onda oldukça samimi duruyordu. “Ben deniz de Oğuz. Genelde Ozi derler, Takıl sen kafana göre.”
Uzattığı eli sıktım. El sıkıştığımız anda gözlerimin ucuyla Poyraz’a baktım. Dün öğrendiğim şey aklımdan silinmemişti. Kendimi tutamadım için dudaklarımın kenarına yerleşen sinsi bir gülümsemeyle “Ben Siber Parazit apk versiyon demek istiyorum, uygun mudur?” dedim.
Söylediklerimden sonra Poyraz gülmemek için çabalarken Oğuz’un yüzü ise bir anda soldu. Beti benzi atmış hâlde bir bana, bir Poyraz’a baktı. Elini benden uzaklaştırdı ve Poyraz’a dönüp “Öttün mü göt?” diye söylendi sitemle. Ardından tekrar bana döndü. "Allah belamı vermesin ki bu şerefsiz herif bunu benden ilk istediğinde ona sövdüm. Yanlış yapıyon gardaşım, git kendin sor dedim. Yengeyi tanımıyorum ama öğrenirse seni çiğ çiğ yer bence dedim ama ısrar etmeye devam edince napayım, el mecbur, sadece aradığı ismi öğrendim. Başka hiçbir bok bilmiyorum.”
Çetin konuştuklarımızdan bir şey anlamadığı için “Abicim ben niye muhabbete Fransız kaldım şimdi? Ne paraziti?” dedi kendi kendine, ardından çatık kaşlarla Oğuz’a baktı. “Sen yine ne boklar yedin?”
Poyraz Oğuz’un konuşmasına fırsat vermeden sessizliğini bozdu, “Geçin oturun,” dedi. Sonra bana baktı. “Bütün suçun bende olduğunu biliyorsun, gözünü seveyim çok üstüne gitme. Sonra susmuyor. Başımı ağrıtana kadar söyleniyor. Beni bunun çenesiyle uğraştırma.”
Oğuz ve Çetin Poyraz’ın komutuyla tekrar yerlerine otururken ben de Poyraz’ın söylediklerine dudaklarımı büzüp omuz silktim. “O da senin problemin,” dedim Oğuz’un karşısındaki koltuğa otururken. “Kindar biri olduğumu çok iyi biliyorsun.”
Poyraz kendi koltuğuna oturmak yerine yanımdaki boşluğa geçti. “Bilmez miyim?” derken ağzının içinden söyleniyordu ama yine de sesinde bundan rahatsız olduğunu belli eden bir ifade yoktu. Hatta hoşuna gittiğini bile söyleyebilirdim.
Çetin tekrar araya girdi. “Tío (Kanka), biri beni aydınlatabilir mi artık? Siz neyden bahsediyorsunuz?”
Çetin Poyraz’ın yakın arkadaşı olsa bile, olaylara hakim değildi. Poyraz dün söylediği gibi Oğuz dışında başka kimseye bu konuyu açmamıştı, o da zaten detayları bilmiyordu. Bu sebepten ötürü Çetin’in yanında bundan bahsetmiş olmam ne kadar benim her detayı düşünen yapıma ters olsa da Poyraz’a güvendiğim için bu konunun üstünde çok durmadım. Çok tuhaftı ama sanırım onunla tanıştığımdan beri bazı davranışlarımı törpülüyor gibiydim.
“Bir mesele vardı, hallettik.” Poyraz bunu söylerken daha çok altını kurcalama der gibi bir tonlama kullanmıştı. Çetin de daha fazla sorgulamadı. Konunun benimle alakalı olduğunu anladığı için sırtını koltuğa yaslayıp başıyla onayladı.
“Ben de zaten çok bir şey bilmiyorum. Bu herif bir bok anlatmadı.” Kaşlarını çatıp Poyraz’a bakan Oğuz, bu sefer benden yana döndüğünde yüzündeki ifade yumuşadı. “Bilmemi istemediğini düşündüğü için genel olaya hakim değilim. Zaten seninle ilgili ağzından tek kelime çıkmıyor. Evleneceğini bile söylemedi yavşak herif. Oradan buradan duyduk.”
“Harbi amına koyayım ya.” Çetin öne doğru yaklaşırken Oğuz’u onayladı. “Şaka yapmıyorum, en az yarım saat okumayı mı unuttum acaba diye kocaman yazan evleniyorlar yazısına baktım.”
Poyraz onların dert yandığı şeyle pek ilgilenmiyordu. Asıl takıldığı nokta başkaydı. Bu yüzden “Biraz daha küfrederseniz ikinizi de atacağım buradan. Düzgün konuşun lan,” diyerek çatık kaşlarıyla ikisini de uyardı. Çetin ve Oğuz kısa bir anlığına susup birbirlerine baktılar ama hemen ardından sanki komik bir espri duymuş gibi kendilerini tutamayıp kahkaha atmaya başladılar.
Çetin rahat bir edayla sırtını geriye yaslarken “Vayyy!” dedi, gülmeye devam ediyordu. “Yengeye şekil ha. Ulan senin ciğerini bilmesem inanacağım.” Kahkahası yavaş yavaş kesilince bana baktı. “Bu arada kusura bakma Elvin. Ağız alışkanlığı.”
Sorun değil gibi başımı sallarken istemsiz bir gülümseme yayıldı yüzüme. Gözlerimle Poyraz’ı işaret edip ona takıldım. “Önce kendi uygulasın bunu. Sonra başkalarını uyarabilir.” Çetin ve Oğuz söylediklerimden sonra Poyraz’a bakarak tekrar güldüler.
Oğuz çenesiyle Poyraz’ı işaret etti. “Duydun mu la bebe?” derken ses tonundan bu durumdan eğlendiği oldukça belliydi. “Emir büyük yerden.”
Poyraz Oğuz’un lafına aldırmadı. Bunun yerine doğrudan bana dönüp “Sen az önce niye çıldırdın, onu anlat,” dedi. “Biri seni rahatsız edecek bir şey mi söyledi?” Tepkimi anlamak istercesine yüzümü inceliyordu. Gözleri dudaklarımdan saçlarıma doğru kayarken, bir noktada takılıp kaldı. Çenesini hafifçe kaldırıp saçlarımı işaret etti. “Hem bu kafandaki ne?” Elini başımın üstüne götürdüğünde saçlarımı tutturduğum kalemi yerinden çıkardı. “Niye takıyorsun?” Kısa bir duraksamadan sonra açılmaya başlayan saçlarıma bakarken sesi yumuşamıştı. Dudaklarının kenarında varla yok arası minik bir gülümseme oluştu.
“Böyle daha güzel.”
Omzuma dökülen saçları da, başka zaman söylese dünkü gibi afallayacağım sözleri de umursamadan kaşlarımı çattım. Bana rezil oluşumu hatırlattığı için onu fena halde pataklama isteği ile dolsam da toplantıda yaşadığım siniri tekrar giyindiğim için “İş yaptığınız insanların hepsi birbirinden sorumsuz!” diyerek çıkıştım. Az önceki gülümsememin yerinde yeller esiyordu. Tepemde fitili çoktan ateşlenmiş baş ağrısı giderek büyümüştü. Avuç içlerimi şakaklarıma bastırdım. “Biri malları üç gündür bekletiyor, diğeri şoförüm mağdur diyor. Konaklama imkânı yokmuş. Araçlar geçemiyormuş. Ben ne yapabilirim bu konuda! Benim işim mi bu?!”
Yine aynı gerginlik üstüme bindiği için ellerimi şakaklarımdan ayırıp yüzüme doğru yelledim. “Neymiş efendim şehir merkezinde gündüz saatleri ağır tonajlı araç girişi yasakmış.” Dudaklarımın arasında histerik bir gülümseme kaçtı, keyiften oldukça uzaktı. “Çözüm üret o zaman geri zekâlı, çözüm! Her biri kendini savunuyor, biri de çıkıp sorunların üstünde duralım demiyor… Araç için izin çıkar mesela, şoförler de vardiyalı çalışabilir. Çok basit değil mi, çok basit! Salak mısın, bunu düşünemiyor musun?..” Sabır diler gibi nefesimi bıraktıktan sonra devam ettim.
“Daha bunun gibi bir sürü saçma sapan problemle uğraştım. Zaten sabahki Çinliler de beni ayrı ayar etti. Evrakta eksiklik var diye saatlerce bana sayıp sövmesini işitmek zorunda kaldım… Bana dedi ya, bana! İnanabiliyor musun? Hiçbir detayı atlamayan bana eksik var dedi. Çıldıracağım ya!.. Onlarla senin baban ilgileniyordu, doğru düzgün kontrol etmiyor mu şunları?! Ben niye benimle alakalı olmayan eksikliklerinin peşinde koşmak zorundayım? Daha kendi işimi bile düzene sokamamışken düzgün çalışmayanların arkasını toplamakla uğraşıyorum. Hayır anlamıyorum ben, oyun parkı mı burası?.. Bak sana yemin ediyorum, bu işleri Defne’ye versem hepsinden daha iyi iş çıkarırdı. Of!.. Geri zekâlı aptallar. Yapamıyorsan bırak ya. Git edebinle otur köşende. Beni de uğraştırma.”
Her saniye sesim yükseliyordu, dudaklarımın kıpırdaması bile sinirimin tonunu ele veriyordu. Özellikle Cengiz Karaaslan’a ayrı öfkeliydim. Adam işleri boş verecek kadar kafayı beni araştırmaya taktığından bir de onun eksikleriyle uğraşıyordum. Eğer şu an karşımda olsaydı iş sahibi demem, onunla fena halde tartışırdım. Sorumsuzluktan da sorumsuz insanlardan da nefret ediyordum.
Sözlerim bittikten sonra derin bir nefes bıraktığımda Oğuz ve Çetin bön bön bana bakmaya başladılar. “Oha,” diyen Çetin’di.
“Yenge nefes alsaydın.”
“Karayel Yıldız Poyraz acil papatya tarlası satın almalısın.” Çetin yüzüyle beni işaret etti. “Seninki fazla gergin.”
“Valla papatya tarlası da iş görmez gardaşım… Yenge içinden ne çıktı öyle ya?”
Poyraz elini kaldırarak ikisini de susturdu. “Öfkesini çıkaracağı sıradaki kişi olmak istemiyorsanız ikiniz de çenenizi kapayın,” dedikten sonra bana döndü. Beni tanıyordu. Öfkeli olduğum anlarda, hele de konu iş ise, kişi ayırmaksızın herkes o öfkeden nasibini alıyordu. “Sen de sakin ol biraz. Stres şu an sağlığın için iyi değil, biliyorsun. Merak etme, ben halledeceğim meseleyi. Sen kendi işinle ilgilen sadece.”
Sözleri beni yatıştırmak istediği bir tonda olsa da yine de başımı alayla sallarken buldum. “Aynen… aynen, bak hemen sakin olurum şimdi. Bekle…” dedim gergince. Tüm gün kaşlarımı çatmaktan alnımın ortasındaki çizgiler sızlıyordu artık. “Bu kadar absürt hatalar varken kendi işime odaklanamıyorum ben. Bir de gelmişsin bana bir ay çalışmayacaksın diyorsun.” Başımı iki yana salladım. “Mümkünatı yok.”
Poyraz söylediğimden hoşlanmamıştı. “Bu konuda anlaşmıştık. Dinleneceksin.”
Onunla göz göze gelmek için bedenimi ona doğru çevirdim. Uzamış perçemlerimi iki yanıma dökülen saçlarımla birlikte kulağımın arkasına sıkıştırırken ses tonumu sert tuttum. “Hayır efendim anlaşmadık. Sen fikrini söyledin sadece. Ben kabul etmedim. En fazla iki hafta… sadece iki hafta tutabilirsin beni, üçüncü haftaya kalmaz buraya geri dönerim. Haberin olsun.”
“Hayal kurmaya devam et sen.”
“Sinir etme beni,” dedim gözlerimi kısarak, “geleceğim diyorum.”
“Asıl sen sinir etme beni. Evde dinleneceksin.”
“Çalışacağım.” Yüzümü ona doğru yaklaştırdım.
O da bana yaklaştı. “Bütün sistemlerini kapattırırım.”
Beni bu kadar basit bir şeyle tehdit edemezdi. “Ben de geri açtırırım.”
“Harun sana yardım etmeyecek.”
Harun’a saldığım korkudan sonra bu konuda Poyraz gibi düşünmüyordum ama zaten aklımdaki isim Harun değildi. “Ben Harun'dan bahsetmiyorum,” dedim. Çok değil, birkaç saniye içinde Parazit’ten bahsettiğimi anlayıp ters ters bana bakmaya başladı. Parazit’in yeteneklerini ona dün gayet net bir şekilde açıklamıştım.
“O virüsle tanışmak istiyorum.” Bunu söylerken ses tonu fazlasıyla asabiydi. Yine de Parazit’ten virüs diye bahsetmesi beni neredeyse güldürecekti. Ama onunla neden tanışmak istediğini merak ettiğim için anlamamış gibi başımı iki yana salladım.
“O nereden çıktı şimdi? Tanışıp da ne yapacaksın?”
Poyraz oldukça netti. “Karımın arkadaşlarını tanımak en büyük hakkım,” derken arkadaş kısmını özellikle bastırmıştı. Hem karım mı demişti o?
“Yalnız biz daha evlenmedik,” diye direttiğimde parmağımdaki yüzükleri işaret edip, “Ama evleneceğiz,” diyerek üste çıkmaya çalıştı.
“Ama evlenmedik değil mi?”
“Bu evleneceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Yani o Virüs bozuntusuyla en kısa zamanda tanışmak istiyorum.”
Gözlerimi devirdim. Bu konuda olan ısrarını anlamamakla birlikte daha fazla diretmeyecektim. Parazit'le tanışmasında benim açımdan bir sakıncası yoktu. Eğer kendi de tanışmayı kabul ederse bunu gerçekleştirirdim. Bu yüzden sadece “Kendisine iletirim,” demekle yetindim.
Poyraz aksini kabul etmeyeceğini belli eden bir tonda “Tanıştıracaksın,” diye yineledi isteğini.
Sabır çektim. “Tamam dedim ya. Ortalık durulunca söylerim. Pek meraklı o da seninle tanışmaya zaten. Reddedeceğini sanmıyorum.” Her telefonda konuştuğumuzda evliliğim ve Poyraz hakkında bir şeyler sorup duruyordu.
Poyraz’ın yüzü buruştu. Bu konuda başka bir şey diyecek gibiyken “Bunlar olmuş gardaş, benden tam not aldılar,” diye araya giren Oğuz’un keyifli sesiyle ikimizin de bakışı ona döndü. Tartışmaktan Çetin ve onun burada olduğunu tamamen unutmuştuk.
“Estoy flipando en colores! (İnanamıyorum / vaov)” Çetin büyüttüğü gözleriyle Poyraz’la bana baktı. Bu üç olmuştu. Üç seferinde de İspanyolca tepkiler verdiği gözümden kaçmamıştı. Belli bir seviye bildiğim için onu anlayabiliyordum. “Bizim Karayel Yıldız Poyraz zaten inatçıydı, yenge ondan ayrı inatçı çıktı. Me mola mazo! ( Hoşuma gitti.)”
Oğuz elini kaldırıp Çetin’in ensesine pat diye yapıştırdı. “Ulan pezevenk herif, kaç kere diyeceğim sana Türkçe konuş diye?”
Çetin bir eliyle ensesini ovuşturup, diğer eliyle de Oğuz’u omzundan iterken “Ya bir siktir git, ağız alışkanlığı diyorum sana,” diye söylendi. Oğuz homurdanarak “Senin ağzına sıçayım o zaman,” dese de, Çetin onu umursamayıp bize döndü.
“Ben sizin nasıl tanıştığınızı merak ediyorum asıl.” Yüzüyle Poyraz’ı gösterdi. “Bu yavşağı arayıp sordum kaç kez ama anlatmadı. Sen anlatsana Elvin.”
Poyraz ümitsizce başını salladı. “Ulan bir şeyi de merak etme sen de,” diye söylenirken, şirket telefonuna uzanıp birini aradı ve üç çayla bir limonata getirmesini istedi. Gün içinde kahveyi fazla tükettiğim için limonatayı bana söylemişti. Çayı sevsem de kahvaltı dışında pek tüketmezdim. Kahveyi de bir keresinde sohbet arasında ona fazla kahve içersem çarpıntı yaptığını söylediğim için istememiş olmalıydı, bunu hatırlıyor olması beni şaşırttı.
Çetin çenesini sıvazlarken Poyraz’a baktı. “Merak ederim abicim, merak ederim.”
“İlk defa bu götle aynı fikirdeyim. Anlat la.” Çetin Oğuz’un söylediklerini tiye almadı. Erkeklerin tuhaf bir anlaşma şekilleri olduklarını az çok biliyordum ama yine de garip geliyordu.
Gözlerimi her ikisinde gezdirdim. Poyraz anlatana kadar onu rahat bırakmayacaklarını anlamıştım. Onları daha fazla merakta bırakmamak, daha çok Poyraz’ı onların ellerinden kurtarmak için bugüne kadar herkese ne anlattıysam onlara da aynısını söyledim. “Bana arabasıyla çarptı.” Devamını getirmeme müsaade etmeden her ikisinin bakışları bir anda Poyraz’a döndü.
“Ha siktir la ordan, niye çarptın kadına?”
“Cabron!(Piç!) Delirdin mi sen?”
Oğuz başını salladı. “Bence delirdi.”
Çetin eğlenir gibi “Bak şimdi de ben sana ilk defa katılıyorum Ozimen,” dedikten sonra Poyraz’a döndüğünde yüzü tekrar ciddileşti. “Amaç neydi kardeşim?”
Poyraz ikisine de tahammül edememiş gibi “Ya bir siktirin gidin,” diye yükseldi ellerini kaldırarak. “Bilerek çarpmadım.”
İkisinin de sanki bile isteye bana çarpmış gibi tepki vermesi onu hafiften çıldırtmıştı. Ama onu asıl çıldırtan mesele bana çarptığı gerçeğiydi. Tanışalı sadece birkaç ay olmuş olsa bile onunla geçirdiğim vakitlerden sonra neye nasıl tepki verdiğini anlayabiliyordum. İstemeden bile olsa bana zarar verdiğini düşündüğü için kendini kötü hissediyordu. Hele bir de o günden beri başıma gelmeyen şeyin kalmadığına en yakından şahit olduğundan, o zararlardan birine sebep olanın kendisi olmasını kaldıramıyordu.
Ama ben böyle düşünmüyordum. Poyraz olmasaydı çoktan ölmüş olacağımı biliyordum. Feyza Soykan istediğini başarmış olacaktı. Görkem hayatımı karartmamış gibi kendi hayatına devam edecekti. Beni hâlâ sevdiğini söylemek gibi bir hadsizlik yapsa da tek kelimesine bile inanmıyordum. Seven biri sevdiğini yarı yolda bırakmazdı.
Poyraz hayatıma girdiği için şanslıydım. Bunca dram yüklü kasvetli hayatımdan sonra belki de şanslı hissettiğim tek şey oydu. Eğer şu an hayatımı bir şekilde bile olsa idame ettirebiliyorsam, yine dimdik bir şekilde her zorluğa karşı savaşacak gücü kendimde bulduysam bunun en büyük etkeni oydu. Elimi tutmasaydı kalkabileceğimi sanmıyordum.
Poyraz Karaaslan inanılmaz bir adamdı.
Arkadaşlarının Poyraz'ın üstüne daha fazla gitmemeleri adına onun söylediklerini onayladım. “Bilerek çarpmadı tabii ki. Hem Poyraz öyle bir adam değil,” dedim. Her ikisi de bana döndü. “Ben birazcık arabasının önüne atlamış olabilirim.”
Sesimdeki sarkastik hava her ikisini de bozguna uğratmış gibi bu sefer de bana bön bön baktılar. Oğuz başını geriye doğru yatırıp “Nasıl birazcık?” diye sordu anlamadığını belli eden bir tonda. “Yenge bunun birazcığı mı olur Allah'ına kurban? Tak diye arabanın önüne atlamak nedir?”
Kaşlarımı çatıldığında “Tak diye atlamadım,” dedim kendimi savunmaya çalışarak. “O hızla geliyordu, yani öyleydi galiba, pek hatırlamıyorum. Neyse, konu bu değil zaten… Gece yarısıydı. Poyraz ileriden geliyordu, ben de…” Başımı belli belirsiz salladım. “yolun ortasına çıkmışım.”
Çetin lafımı böldü. “Niye, manyak mısın ki sen?” diye sordu başını merakla sallarken.
Poyraz Çetin'in söylediğinden hoşlanmadığı için bir anda elinde olan saçıma tutturmuş olduğum kalemi ona fırlattı. “Düzgün konuş lan.”
Kalem Çetin’in alnının tam orta yerine yapışmıştı. Bunu gören Oğuz büyük bir kahkaha attı. Çetin ise yüzü buruşmuş bir şekilde alnını ovuşturmuş, homurdanıyordu. Tam Poyraz’a cevap vereceği sırada kapı çalınca susmak zorunda kaldı. Poyraz’ın komutuyla içeriye içeceklerimizi getiren şirket çalışanı geldi. Tepsidekileri masaya koyduktan sonra tekrar odadan çıktı.
Odada tekrar dördümüz kalınca Çetin’e döndüm. Herhangi biri olsaydı umurumda olmazdı ama Poyraz’ın arkadaşı olduğu için ruh hastası olduğumu düşünmesini istemezdim. “Pek iyi bir gün geçirmiyordum,” dedim detaylara girmeden, Poyraz’la tanıştığım olayı anlatırken. İstemeden de olsa o güne gider gibi olduğum için içim ürperdi. Ellerim dizlerimin üstünde yumruk alırken göğsümde bir sızı hissettim. Çok kısa bir anlığına sessizliğe gömüldüm. O günü asla unutmayacaktım. Ne o günü ne hastane odasında bebeğimi kaybettiğimi anladığımda yüreğimden kopan feryadı ne de uçurumdan atlamak istediğim korkunç günü zihnimden silebilirdim. Bunun için Görkem’den bir kez daha nefret ettim. Ondan sonsuza dek nefret edecektim.
“Kendimde değildim,” diye devam ederken sesimi düz bir tonda tutmaya çalıştım. Duygularımı yansıtmamalıydım. “Bilerek önüne çıkacak kadar kafayı yemedim yani.”
Masanın üzerindeki limonataya uzandım. Poyraz’ın bakışlarını üzerimde hissetsem de ona doğru dönmedim. O kazadan önce neden kendimde olmadığımı bildiği için ne hissettiğimi anlamaya çalışıyor olmalıydı. Ama ben hissettiğim her şeyi iyi gizleyebilen biri olduğum için içim yine sızlasa da bunu belli etmedim.
Çetin ve Oğuz kaza konusunda başka bir şey sormadı. Özel bir durumum olduğunu anladığı için “Eee, düğün ne zaman?” diyerek konuyu değiştirdi Oğuz, çayından bir yudum alarak. Sorusunu Poyraz yanıtladı.
“Eylülde. Elvin’in ameliyatı bir geçsin.”
Çetin dudağının bir kenarını yana kıvırıp, merakla başını sallarken “Ameliyat?” dedi sorarcasına. “Ne ameliyatı?”
Oğuz ise beni şaşırtarak “Benim enişte yüzünden mi?” diye sordu. Eniştesi Suat Demirkıran’dı. Bakışları beni buldu. “Poyraz, yavşak herifin seni yaraladığından bahsetti.”
Çetin’in gözleri büyüdü. “Hadi lan ordan?” Poyraz’a döndü. “Ciddi mi?” Poyraz sadece başını salladığında bu sefer küfretti. “Piç kurusuna bak, niye hapiste değil lan? Daha geçen gün benim restorana geldi bu it.”
Poyraz derin bir soluk bıraktı. “Suçu başkası üstlendi,” derken fazla sinirli duruyordu. Çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum. “Kamera kayıtları da silinmiş. İfadeler bir işe yaramadı.”
“Suat Demirkıran’ın çevresini bilmiyormuş gibi konuşma amına koyayım.” Oğuz sinirle konuşurken küfrettiği için bana döndü. “Pardon yenge. Alışkanlık.” Söyleyeceklerini merak ettiğim için sorun değil dercesine başımı salladım. “İt herifin bir sürü karanlık işi var, parasını verip susturuyor.”
Kaşlarım hafiften çatıldı. Oğuz onun yaptıklarına hakimmiş gibi konuşuyordu. Eğer o adamı mahvetmek istediğimi onlara açabilseydim Oğuz’dan her şeyi anlatmasını isterdim. Ama yapamazdım. Ne yapacaksam Poyraz ve Parazit’le yapacaktım. Ne kadar dün Poyraz’a bu konuya iyileşene kadar bulaşmayacağımı söylesem de her şeyi en kısa zamanda öğrenme isteğinden de bunu düşünmekten de kendimi alıkoyamıyordum.
Çetin’in suratı buruştu. “Derdi neydi peki? Kendi kızı…” derken birden sustu. Kaçamak bakışları çok kısa bir anlığına bana değdi. Ben buradayken Aylin’i hakkında konuşmanın yanlış olacağını düşünüyor olmalıydı.
Poyraz şekeri es geçerek bardağına uzandı. Çayı şekersiz severdi. Bir yudum içtikten sonra Çetin’e ters bir ifadeyle bakarken “Kapatın şu konuyu,” dedi. Aylin onun umurunda değildi. Sinirlendiği nokta vurulmamdı. Vurulmuş olduğumu hatırladıkça deliriyordu. Sonra da önüne atladığım için bana kızıyordu ve bunu bir daha yapmamam gerektiği konusunda beni bunaltana kadar konuşuyordu.
Poyraz çok konuşan bir adam değildi ama benimleyken çenesi kapanmıyordu.
Oğuz Poyraz’ın dediğini umursamadan “Ameliyat vurulmayla mı ilgili?” diye sordu tekrar. “Ulan böyle akrabalarım olduğuna inanamıyorum, bahtımı sikeyim ya.” Poyraz, Aylin ve Oğuz’un pek anlaşamadıklarından bahsetmişti. Şu an ne demek istediğini daha iyi anlıyordum. Aylin’le kuzen olmaktan rahatsızdı, hem ondan hem de babasından nefret ettiği yüzündeki ifadeden de anlaşılıyordu.
Çetin Oğuz’un söylediğine güldü. “Kimin ahını aldın lan?”
“Ne bileyim gardaşım ya… Benim rahmetli teyze, mekânı cennet olsun, bu piç herifle niye evlendi ki zaten?”
İstemsizce kaşlarım çatıldı. Sorar gibi “Rahmetli?” dediğimde Poyraz’a dönerken buldum kendimi. O da bana baktı. “Aylin’in annesi öldü mü?”
Poyraz sadece başını salladı. Aylin’e karşı içimde herhangi bir duygu beslemesem de bu duruma üzülmüştüm. Bir anneyi kaybetmek ne demek iyi bilirdim.
Oğuz merakla bana bakarken “Onunla tanıştın mı?” diye sordu. Aylin hakkındaki meseleyi bilip bilmediğimi sorguluyordu.
Sırtımı geriye yasladım. “Evet,” dedim umursamaz bir sesle. Başka bir şey söyleme gereksinimi duymadım. Sonuçta kimse evleneceği adamın eski sevgilisi hakkında konuşmak istemezdi. Oğuz bu konuyla ilgili bana başka bir şey sormayıp konuyu kapattı. Aylin hakkında tek kelime ederse yakın arkadaşı olduğu için Poyraz’ın kızacağını biliyor olmalıydı.
Daha sonra bu olayları bir kenara bıraktık ve normal bir sohbet ettik. Çetin de Poyraz’ın söylediği gibi onunla üniversitede tanıştığından bahsetti. Poyraz daha öncesinde İngiltere’de okuduğunu söylemişti. O okulu bitince Türkiye’ye dönerken, Çetin ise İspanya’ya gitmiş ve iki yıl da orada yaşamıştı. Oğuz’a bu yüzden İspanyolca konuşmasına ağız alışkanlığı dediğini sanırken aslında o çocukluğundan beri bu dile hakim olduğunu, ailesinin dil eğitimi için üç yaşından beri öğretmenler tuttuğunu söylediğinde biraz şaşırmıştım. Esasında mantıklı bir hareketti. Çocuklar daha çabuk öğrenirdi.
Çetin İspanya’dan döndükten sonra Poyraz’la gittiğimiz mekânı açmış, uzun süre de işletiyormuş. Aslında mekânı oldukça ünlü bir yerdi ama ben hayatımı o kadar işime adamıştım ki daha önce duyma fırsatım olmamıştı. İleride yine gitmeyi düşünüyordum. Çetin de zaten en kısa zamanda Poyraz’la tekrar gelmemi istemişti.
Çetin’den sonra Oğuz biraz kendini anlattı. Poyraz’la çocukluklarından beri arkadaş olduklarını zaten biliyordum. Her ikisini bu yüzden aynı yaşlarda sanıyordum ama Poyraz’ın ondan iki yaş büyük olması beni biraz şaşırttı, hatta Poyraz çok yakında otuzuna girecekti.
Oğuz Poyraz’ın Ankara’daki şirketinde çalışıyordu. Bir nevi ortak sayılırlardı. Karaaslanlar buraya taşınırken oradaki şirketi başta Ahmet Karaaslan yürütse de Poyraz yurtdışından gelince o da İstanbul’a yerleşmişti.
Poyraz Ankara’daki şirketi bir süre tek başına yürüttüğünü, daha sonra Oğuz’la çalışmaya başladığını söyledi. Amcası İstanbul’da çalışırken ve kendisi sık sık yurtdışına toplantılar için giderken yokluğunda şirketi güvenilir ellere bırakmak istiyordu. Amcası her ne kadar gelip gitse bile daimi birine ihtiyacı vardı, kuzeni Selim de bakamazdı. Çünkü Yağmur İstanbul’dan ayrılmak istemiyordu.
Oğuz Poyraz için biçilmiş kaftandı. Hem en yakın arkadaşı hem de güvenebileceği bir insandı. Uzun bir süre birlikte çalıştılar ama sonra Poyraz İstanbul’a gelince Oğuz tek başına orayla ilgilenmek zorunda kaldı. Aslında Poyraz’ın İstanbul’da yaşamak gibi bir fikri yoktu, bunu daha önce de söylemişti ama sonra ne olduysa vazgeçmiş ve tamamen buraya yerleşmişti. Aylin’le olan mesele yüzünden böyle olduğunu düşünmüştüm ama o zaman onunla aynı şehirde kalmak yerine geri dönmeyi ve bir daha onunla muhatap olmamayı tercih etmesi daha mantıklı geliyordu. Ailesi için kalmış olmalıydı.
Çetin ve Oğuz’la yeni tanışmış olmama rağmen sohbet oldukça keyifli geçiyordu. Aylin’den sonra Poyraz’ın yanında beni görmek ikisine de tuhaf geliyor olsa bile onlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmıştım. Oğuz özellikle her laf arasında büyük bir keyifle “Bunlar olmuşlar,” diyip duruyordu. Çetin de onu destekliyordu.
Sohbet boyunca Poyraz’la birlikte üçünün anlaşma şekli bana biraz tuhaf gelmişti ama iyi anlaştıklarını inkar edemezdim. Oğuz her fırsatta Çetin’e vurup duruyordu. Sonra Çetin ona küfrediyordu, Poyraz da küfrettikleri için ikisine kızıyordu. Sonra kendi onlara küfrediyordu. Bir ara konu, nasıl oldu anlamadım, bir şekilde futbol muhabbetine gelince anlamsız ifadelerle onları inceledim. Bunca yıllık hayatımda her konuya ilgi duyup, araştırmış ve öğrenmeye çalışmış biri olarak konu spor dallarına gelince geri kaçıyordum. Biraz olsun ilgimi çekmiyordu.
Konuşmadan anladığım tek şey Poyraz’ın Beşiktaşlı olduğuydu. Takım hakkında bildiğim tek şey ise renklerinden ibaretti. Bir yerde siyah beyazdan önce asıl renklerinin kırmızı beyaz olduğunu okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam 1912’lerde Balkan Savaşı’nda büyük bir yenilgi alan Osmanlı’da şehit düşen, yaralanan, esir edilen askerlerin yasını tutmak amacıyla kırmızı rengi karartma kararı almışlardı. O günden beri de takımın rengi siyah beyazdı.
Onlar konuşmaya devam ederken bahsettikleri garip isimler, sanırım bunlar futbolcular oluyordu, ilgimin dışına çıktığı için ben de telefonumdan gelen birkaç maile cevap verdim. Yarın için bir toplantı planladım. Cengiz Karaaslan’ın sekreterine eksik dosyaları bildirdim. Betül’ün gönderdiği birkaç dosyayı inceledim ve eksik bulduğum yerleri ona gönderdim.
Poyraz, “Elvin,” diye seslenene kadar kendimi işime kaptırmıştım ama yine seslendiğinde hımlayarak yanıt verdim ona. “İlaç saatin geldi.”
Gözlerimi telefonumdan ayırmadan başımı salladım. “Hı hı…”
“Yemek yemen gerekiyor.”
Mesajı gönderirken bu sefer “Sonra yerim,” dedim ağzımın içinden. Önce işimi bitirmem gerekiyordu. Kendimi işime ne kadar kaptırdıysam tam firmaya diğer cevabımı yazıyordum ki birden Poyraz elimdeki telefonu çekiştirince irkildim. Bir hışımla ona döndüm, telefonumu benden uzaklaştırmıştı. “Ne yapıyorsun ya?” dedim ters bir sesle. Elimi uzattım. “Ver şunu.”
“Hayır.” Başını iki yana salladı. Fazlasıyla ciddi duruyordu. “Biraz dinlen artık. Saatlerdir işlerle kafayı bozdun.”
“Hakikaten Elvin ya. Eres un currante (Çok çalışkansın) falan da, azıcık sal.”
Çetin’in söylediklerini duymazdan gelerek histerik bir şekilde güldüm ve Poyraz’ı işaret ettim. “Diyene bak,” dedim söylediğine ithafen, “haftalardır gecelere kadar çalışan bendim zaten.”
“Teknik olarak evet.” Bunu söylerken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Son günlerde onun yüzünden geç saatlere kadar çalışıyordum. Eve geç geliyor ve benimle konuşmuyor diyeydi. Suç tamamen onundu.
Elimi gelişine savurup “Başlatma şimdi tekniğine,” dedim. İşim gücüm vardı ve beni engelliyordu. “Ver şu telefonu, acil dönüş yapmam gerekiyor.”
Omuzlarını umursamazca silkti. “Bekleyebilir.”
Poyraz, inadını devreye sokunca asla geri adım atmayan biriydi ve bu durum çoğu zaman, hatta her zaman benim sinirlerimi fazlasıyla bozuyordu. Pekala odama geçip mesajı bilgisayarım veya tabletimden de atabilirdim ama arkadaşları burada olduğu için çekip gidemezdim. O yüzden telefonumu geri almalıydım.
Önce derin bir nefes alıp verdim. Gözlerimi kısa bir anlığına kapattıktan sonra tekrar ona baktım ve elimi uzattım. “Telefonumu ver.”
Parmağını uyarı niteliğinde bana uzattı. “Çalışmaya ara verip yemek yiyeceğine dair söz verirsen veririm.”
Gözlerimi devirmeden edemedim. “Söz vermediğimi bildiğin halde söz vermemi istemen ne hoş… Şu mesajı atayım, sonra yerim. Çocukmuşum gibi davranma bana.”
Poyraz’la birlikte konuştuğumuz süre zarfınca sessizliğini koruyan Oğuz, “Alışırsın yenge,” diyerek bana baktı. Yüzünde eğlendiğini gizlemediği bir sırıtış vardı. Avuç içini yere doğru eğdi. “Şuncacık veletken bile böyleydi bu. Biri hasta olunca başımıza doktor kesiliyordu. İlaç içmezsek, yemek yemezsek tepemizde zebella gibi dolaşıyordu manyak herif. Hatta bak… hiç unutmam, bir keresinde bana yumruğu bir çakmış… yıldızları falan gördüm galiba.”
Bunu beklemediğim için büyüyen gözlerimle Poyraz’a döndüm. Hafif aralanmış dudaklarımla birlikte şaşkınlığım tüm yüzümdeydi. Ciddi ciddi ilaç içmedi diye Oğuz'a vurmuş olduğuna inanamıyordum. Gülmekle gülmemek arasında kalırken “Lütfen şaka de,” demekten kendimi alamadım bu yüzden.
Poyraz ise eline aldığı başka bir kalemi “Siktir git lan ordan!” diyerek Oğuz’a fırlattı. Oğuz kalemi havada kaptığında Poyraz’ı sinir ettiği için gülüyordu.
“Yalnız küfretmiyorduk gardaşım.”
“Sana bir hafta aralıksız küfrederim, yalancı göt,” derken tahammülünün sınırlarındaydı. Oğuz aldırış etmeyip daha çok sırıttı. “Havale geçiriyordun lan o gün. Hastaneye gitmemek için evde kaçtın diye bütün gün peşinden koştum.”
Üstümden atamadığım şaşkınlıkla Poyraz’a bakmaya devam ettim. “Havale geçiren birine vurmadım de.”
Konuşmamla birlikte bakışlarını bana çeviren Poyraz, inandın mı ona der gibi başını salladı. “Ne vurması kızım? Bu salak benden kaçarken kafayı bahçedeki ağaca çarptı, düştü bayıldı. Yıllar geçti hâlâ benim vurduğumu sanıyor.”
Çetin büyük bir kahkaha patlattı. “Ağaçtan dayak mı yedin lan? Keşke Poyraz’dan yeseydin.”
Oğuz Poyraz’ın söylediklerine inanmıyor gibiydi. “Hiç kıvırma, ağaca falan çarpmadım. Şahidim var la.”
Poyraz ümitsizce başını iki yana salladı. “Sana platonik olan kızdan mı bahsediyorsun, adı neydi onun?”
Oğuz hiç düşünmeden yanıtladı. “Sinem.” Ardından ekledi. “Gözüyle gördü her şeyi.”
“Kız senin gözüne girmek için yalancı şahitlik yapmayı tercih etti. Ne oldu, hiç. Sen kızdan kaçmaya devam ettin diye en sonunda gerçeği söyledi, yine inanmadın. Bin sene geçti hâlâ benim yaptığımı iddia ediyorsun ama keşke ben yapsaydım. En azından çeneni çekmeme değmiş olurdu.”
Çetin hâlâ gülüyordu, ona ben de eşlik ettim. “İlaç içmemek için ne ağlamışsın Ozimen ya, tonto herif. (salak herif)”
Oğuz’un yüzü buruştu. “Siktir git la.” Ardından Poyraz’a baktı. “Dediğine de inanmıyorum ama affettim gardaşım. Sıkıntı değil yani.”
Hayrete düşmüş gibi Oğuz’a bakarken biraz daha güldüm. Asla kendi yaptığını kabul etmiyor, üste çıkmaya çalışıyordu. Poyraz gülmekle gülmemek arasında başını salladığında onu boş verdi. Alışkındı galiba. Ama Oğuz durmadı, bu sefer de “Hazır eskileri konuşuyoruz senin damın tepelerinde mahsur kaldığın günlerden de bahsedelim mi?” dediğinde Poyraz’ın gülen yüzü silindi, kaşları anında çatıldı. Oğuz ben varım diye onunla eğlenmek istiyor gibiydi.
Poyraz hemen araya girip “Seni şu camdan aşağı atarım,” dedi ve bana baktı. “Sakın sorma.”
Artık çok geçti. Merak etmiştim bir kere. “Neden mahsur kaldı ki?” diye sordum Oğuz’a.
Poyraz Oğuz’u susması için ters ters bakıyordu ama Oğuz onu dinlemek yerine “Birinden saklanıyordu,” dedi bana bakarak, o günleri hatırlamış gibi. gülüyordu “Onu çağırmaya evlerine giderken bir baktım biri bana sesleniyor, etrafı taradım kimse yok. Bir tutuşmuşum ama. Ses var, görüntü yok. Bir baktım yine seslendi, cinlendim sandım Allah belamı vermesin. Ama bu göt ‘yukarıdayım’ dedi sonra... Kafamı kaldırdım baktım, harbi evin çatısında leylek yumurtası gibi dikiliyor. Dedim insene lan aşağı. Dedi inmem. Dedim in, manyak mısın; inemiyorum dedi bu sefer. Unuttum tabii ben bunun yükseklik korkusunu, ağladı ağlayacak.”
Sahneyi zihnimde canlandırdığımda çok tatlı gelmişti gözüme. Poyraz’ın yüksekten korktuğunu bilmiyordum. Gerçi Oğuz'un söylediğine göre o zamanlar daha çocuklardı, şu an korkmuyor olabilirdi, yine de sormadım. Belki sonra sorardım. Yüksekten korkan çocuk bir Poyraz'ı merak ediyordum.
Çetin ve Oğuz Poyraz’ın çatlarını çatmış onlara bakmasına gülüyorlardı. Poyraz tahammül edemedi. “Senin belanı sikerim, ne zaman ağladım lan?”
Oğuz sırıttı. “Seni gözümde öyle canlandırasım geldi gardaşım. Ama Fidan abla zamanında gelmeseydi net ağlardın.”
Fidan’ın ismini duyduğumda gülümsemem yüzümden silindi. Poyraz’a döndüm. Ablasından bahsedilmesi onu üzer mi diye baktım ama öyle olmadı. Poyraz o günü hatırlamış gibi az önceki sahte sinirini bir kenara bırakmış belli belirsiz gülümsüyordu.
“Oraya çıktığım için ağzıma sıçmıştı.”
Çetin merakla sordu. “Harbi niye çıktın lan? Kimden kaçıyordun?” Onun sorusunu Oğuz yanıtlayacaktı ki birden kapı açılınca hepimizin bakışları oraya döndü.
İçeri giren Ceyda’ydı. Elinde içinde kahve olduğunu tahmin ettiğim karton bardağıyla bana ve Poyraz’a baktı ilk önce. “Selam millet,” dedi. Gülümsüyordu. Ses tonundan da keyifli olduğu anlaşılıyordu. Ardından bakışları Oğuz ve Çetin’e kayınca çok kısa bir anlığına yüzünün buruşur gibi olduğunu fark ettim, bir şey söylemeden bakışlarını onlardan çekti ve kapıyı kapatıp bize yaklaştı.
Oturduğum yerden kalktım. Diğerleri de benimle ayaklandı. Tam dudaklarımı aralamış konuşacağım sırada Çetin büyük bir şevkle araya girdi. “Hola Cey Cey. Mucho gusto verte.” (Merhaba, Cey Cey. Seni görmek ne güzel.)
Ceyda kıstığı gözlerini ona yaklaşıp önünde duran Çetin’e çevirdi. Yüzüne sabitlenmiş neşeli ifadesi yerini buz gibi bir soğukluğa bıraktığında “Seninle aynı fikirde olmayı isterdim…” dedi. “Ama maalesef Çetin, seni görmek berbat bir şey. Hatta ne diyordun sen?” Kaşları havalanırken, düşünür gibi yapıp bir süre sustu ama sonra yapma bir gülümsemeyle tekrar konuştu. “Lamento verte, Çetin.” (Seni gördüğüme üzüldüm, Çetin.) Ses tonu bıçak gibi keskindi ama yüzündeki alaycı ifade hâlâ aynı yerinde duruyordu.
Aralarında tuhaf bir gerginlik hissettim, daha çok Ceyda'nın ona olan tavrı bu yöndeydi. Birbirleriyle anlaşamıyorlar mıydı? Gerçi böyle olsa Çetin de mesafeli olurdu ya da olmazdı, bilmiyorum. Onu tanımadığım için net bir şey söyleyemezdim. Ama Ceyda’nın ondan haz etmediğini anlayabilecek kadar onu tanımıştım.
Çetin garip biriydi. Ceyda’nın tavrı daha çok hoşuna gitmiş gibi “Bu da bir gelişme,” dedi sırıtarak. “En azından aynı fikirde olmayı istiyorsun, estupendo! (harika!)”
Ceyda başını ümitsizce iki yana salladı ve ona cevap verme gereksinimi duymadan Çetin için “Yemin ederim ki mal bu bebe,” diyen Oğuz’a döndü. Oğuz'a bakarken Çetin’e olan ifadesini yüzünden silinmiş, her zamanki sıcakkanlı Ceyda olmuştu.
“Naber Oğuz? Geldiğini bilmiyordum.”
Oğuz Çetin’in ensesine bir tane yapıştırıp Ceyda’ya döndü. Ceyda bu durumdan hoşlanmış gibi hafifçe sırıttı. Çetin ise sanki darbe alan o değilmiş gibi yüzündeki arsız gülümsemeyi silmeden Ceyda’ya bakmaya devam ediyordu.
“İyidir Ceyda, seni sormalı?” dedi Oğuz başını hafifçe eğerek.
“Aynı ben de, hastane ev arası koşturuyorum. Sen ne zaman geldin? Kalacak mısın biraz?”
“Sabah geldim ya, birkaç gün buradayım daha.” Buruşturduğu yüzüyle Poyraz’ı işaret etti. “Senin bu göt kuzenin ağzını kiraya vermiş, tek kelime etmiyor. Ben de gelip mevzuyu kendim öğreneyim dedim.”
Ceyda anlamamış gibi başını iki yana sallarken Poyraz’a döndü. “Ne mevzusu?”
Poyraz cevap vermeden ben araya girdim. “Ağzını kiraya vermiş, konuşamaz,” dedim onunla uğraşma fırsatını kaçırmadan.
Poyraz dışındakiler bir anda gülerken Poyraz omzunun üzerinden bana döndü. “Uy sen de bunlara, aferin,” diye söylendi.
Sağ omzumu indirip kaldırırken oldukça eğleniyordum. Gülümsemem genişledi. Poyraz'la uğraşmaktan keyif alan yanımla “Az önce işimle arama girmeyecektin,” dedikten sonra yüzümdeki tebessümü silmeden Ceyda’ya döndüm. “Hoş geldin Ceyda.”
Ceyda’yla aramızda tuhaf bir uyum vardı. Çok iyi anlaşıyorduk. Poyraz'ın evinde kaldığım süre zarfınca Yağmur ve Yaprak dışında onunla da fazlasıyla vakit geçirmem de buna etkendi. Sık sık ziyaretime gelmiş, sağlık durumumu en yakından takip etmişti ve bana unuttuğum arkadaş sıcaklığını hatırlatmıştı.
Elindeki kahve bardağını masaya bıraktıktan sonra bana yaklaşıp içten bir tavırla sarıldı. “Hoş buldum Elvin,” dedi gülümseyen ses tonuyla. Sarılışına karşılık verdim. Geri çekildiğinde merakla yüzüme baktı. “Nasılsın? Her şey yolunda değil mi?”
Ameliyata hazır olup olmadığımı soruyordu. “Gayet yolunda. Sen nasılsın? Nöbetin nasıldı?” Dün Poyraz'la konuşmaktan kaçındığım dakikalarda Ceyda imdadıma yetişmiş gibi beni aramıştı. Uzun sohbetimiz arasında nöbette olduğunu ve bir an önce sabah olmasını dilediğini söylediği hâlâ zihnimin bir köşesindeydi. Bu sebepten buraya gelmesi beni bir hayli şaşırtmıştı. Evde uyuyacağını sanıyordum. Uzun süren nöbetlerinden sonra yaptığı ilk şeyin uyumak olduğunu onu tanıdığım bu kısa süre zarfında ve dünkü konuşmamızda net bir şekilde öğrenmiştim.
Elini geçiştirir gibi salladı. “Öyle böyle… Seninle konuştuktan sonra biraz sakinleşti,” dedi şükreder gibi, sonra yanımdaki Poyraz’a başıyla selam verdi ve ona yaklaşıp sarıldı. “Sen nasılsın Poyraz?”
“İyiyim, iş güç her zamanki gibi.” Poyraz sağ eliyle yanağını kaşıdıktan sonra bu sefer merakla konuştu. “Hem hayırdır, sen niye geldin? Nöbetten çıktığında uyurdun.”
Çetin yine araya atlamadan duramadı. “Nöbetler senden bir şey götürmüyor, Cey Cey. Yine fazla güzelsin,” dedi sırıtarak. Bakışlarında haylaz bir kıvılcım vardı. Ceyda'yla flört etmek hoşuna gidiyordu.
Poyraz'ın kaşları anında çatıldı. Çetin’in sözlerinden hoşlanmadığı her halinden belliydi, ters bir şekilde ona bakıyordu. “Biraz daha konuşursan seni fena benzeteceğim, haberin olsun.”
Çetin Poyraz ona bunu hep söylüyormuş gibi alışkın bir kayıtsızlıkla gözlerini devirdi. “Başladı yine bunun kıskanç abi damarı. Hiç çekilmiyorsun tio. (Kanka)”
Ceyda hemen araya girdi. “Birincisi biz aynı yaştayız,” dedi bunalmış bir sesle. “İkincisi de…” İşaret parmağını uyarı niteliğinde Çetin’e doğru uzattı. “Çeneni kapamazsan Poyraz’a kalmadan seni fena halde benzeten ben olacağım.”
Gözlerim Çetin’le Ceyda arasında gidip gelirken aralarındaki mevzuyu anlamaya çalışıyordum. Ceyda niye bu kadar sertti? Onu tanıdığımdan beri herkesle iyi anlaştığına şahit olmuştum, ilk defa biriyle atışırken görüyordum.
Çetin'in ise Ceyda'ya olan bakışlarından ondan hoşlandığını anlamak zor değildi. Poyraz’ın Çetin’e karşı gösterdiği tavrından onun da bunu bildiği belliydi. Zira bu tavrını Yaprak’ın konuştuğu kişilere de gösteriyordu. Birkaç kez buna şahit olmuş ve onu kardeşini kıskanırken nasıl da değişik bir insana dönüştüğünü öğrenmiştim.
Düpedüz deliriyordu. Bir keresinde bu konu yüzünden yüzüne baka baka güldüğüm için bana da ayrı patlamıştı. Ama sinirlenince yüz ifadesi o kadar tatlı oluyordu ki o tavrına da ayrı bir kahkaha atmıştım. Ben güldükçe Poyraz çıldırıyordu. En sonunda benimle uğraşamayacağını anlayıp, odasına çekildiğinde arkasından tekrar güldüm. Hatta Yaprak, Yağmur ve Ceyda da bana eşlik etmişti. Gerçi o gülüşümü de geçtiğimiz bu iki haftada benimle başka sebeplerden ötürü konuşmayarak burnumdan getirmişti de neyse, sonuca bakalım.
Poyraz kıskanınca kafayı yiyordu.
Çetin teslim olurcasına elini havaya kaldırdı. “Nasıl dilersen, Cey Cey. Ama bil ki bana istediğin her şeyi yapabilirsin.”
Ceyda, Çetin’in laubali tavırlarına daha fazla dayanamadığı için Poyraz’a döndü. “Ben bununla daha fazla muhatap olamayacağım,” derken Oğuz da “Kapa la artık şu sik çeneni,” diyerek Çetin’e bir kez daha vurdu.
Ceyda’nın bakışları kısa bir anlığına beni buldu. “Elvin’le konuşmam gereken bir mesele var… Onun için geldim.” Ses tonunda garip bir şey vardı. Sanki hoşuma gitmeyecek bir şeymiş gibiydi.
Kaşlarım merakla havalanırken Poyraz benden önce “Bir sorun mu var?” dedi neredeyse telaşlı çıkan sesiyle. İkimiz de ameliyatla ilgili bir sorun olduğundan endişeleniyorduk. Dertlerimden biri bitmeden başka biri daha çıkarsa ciddi anlamda isyan edecektim ama neyse ki Ceyda başını olumsuzca iki yana sallayarak beni rahatlattı. Ne ara tuttuğumu bilmediğim nefesi bırakıp ona baktım.
“Sonuçlarında bir şey yok, şu an her şey yolunda. Ben başka bir şey konuşacaktım.” Saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken tekrar bana döndü. “Müsaitsen odanda konuşalım mı?”
Başımla onayladım onu. Ne söyleyecekse çok fazla merak ediyordum. “Elbette… Geçelim,” dedim ve ardından Çetin ve Oğuz’a döndüm. “Biraz erken ayrılacağım ama… Tanıştığımıza gerçekten çok sevindim. Daha sonra tekrar konuşmak isterim.”
Elini bana uzatıp konuşan ilk Oğuz oldu. “Ben de çok memnun oldum Elvin,” dedi yenge dışında ilk defa adımı söyleyerek. Uzattığı eli tuttum ve gülümseyerek karşılık verdim. Elimi geri çektiğimde bu sefer Çetin’in uzattığı eli tuttum.
“Fue un placer conocerte. (Seninle tanışmak güzeldi.) Kendine iyi bak Elvin. Bak sözünü aldım, bekliyorum benim mekâna.”
Oğuz ağzının içinden homurdandı. “Gene ne diyor bu ibne herif?”
Çetin’i başımla onaylarken “Vale, Çetin… Adios,” (Elbette Çetin… Hoşça kal.) dedim, samimi bir tebessümle. Sohbetimiz arasında verdiği İspanyolca tepkilerini anladığım bir şekilde gözünden kaçmamış ve dili bilip bilmediğimi sormuştu. Şimdi ise ona bu şekilde cevap vermem hoşuna gitmiş gibi sırıttı.
Poyraz bana doğru döndü. Başıyla yan tarafında kalan Çetin ve Oğuz’u işaret ederken “Bu ikisini gönderince çıkarız,” dedi. Bunu düğün alışverişi için söylediği sanmıştım ama cevabımı beklemeden Ceyda’ya bakarak “Konuşmayı fazla uzatmayın, Elvin hâlâ bir şey yemedi,” diye devam ettiğinde asıl bahsettiği şey için ona verdiğim tek tepki gözlerimi devirmek oldu. Yemek yiyen kadar beni rahat bırakmamaya yemin etmişti.
Bunu anlayan Çetin büyük bir keyifle “Allah sana sabır versin Elvin çünkü Poyraz vermeyecek,” gibisinden bir şeyler söylerken, ben de Poyraz'a bakmadan oldukça bezgin bir şekilde “Başlama yine ya,” diye söylenerek odadan çıktım. Ceyda da Çetin’i es geçip, Oğuz ve Poyraz’la vedalaştı ve hemen peşimden geldi.
Odama geçtiğimiz gibi sırtım cam bölmeye dönük olacak şekilde masamın önündeki koltuğa oturdum, karşımda oturan Ceyda’ya meraklı gözlerimi dikmiş bana ne söyleyecekse bir an önce söylemesini bekliyordum. Poyraz’dan bir şey saklamazdı ama Çetin ve Oğuz’un yanında konuşmak istemediyse benimle alakalı önemli bir mevzu olmuş olmalıydı.
İçimi kemiren garip bir duygu vardı. Oysa şu an Ceyda’ya Çetin’le arasındaki sorunun ne olduğunu sorup normal konulardan sohbet edebilmeyi ne çok isterdim. Ama hayatım buna pek izin vermiyordu.
Sükûnetimi korumayı temenni ederek birkaç kesik nefes alıp verdim. Bacağımı gergin bir şekilde salladığımı Ceyda “Sakin ol, Elvin,” diyene ve beni rahatlatmak için elini dizimin üstüne koyana kadar fark etmemiştim. Paranoyak davrandığımın farkındaydım. Ama benim yerimde kim olsa böyle davranırdı. Sürekli başına bir şey gelen biri için az bile tepki veriyordum. “Sağlığınla ilgili bir mesele değil. Odada da söylediğim gibi her şey yolunda. İnan bana.”
Başımı ağır bir şekilde kaldırdım. “Ama benimle ilgili başka bir mesele var, değil mi?” diye sordum tedirgin bir sesle. “Yüz ifaden de anladığım kadarıyla hoşuma gitmeyecek bir konu bu.”
Ceyda gözlerini benden kaçırdı. “Bilmen gerektiğini düşündüğüm bir konu var,’” derken bakışları arkamda bir yere takıldığı için bir süre duraksadı. Kaşları arasında belirgin bir çizgi yer aldığı gibi yüzü de buruşmuştu. Bir şeyden rahatsız olmuş gibiydi. Bunun ne olduğunu merak ettiğim için arkamı döndüm.
Gördüğüm şey yan odaydı. Poyraz arkası dönük otururken karşısında oturan Çetin ise camın ardından bize doğru bakıyordu. Daha doğrusu yüzüne yerleşmiş, biraz daha zorlasam özlem olduğunu düşündüğüm bir tebessümle Ceyda’yı izliyordu. Ceyda onun bakışlarına tahammül edememiş olmalı ki bir hışımla yerinden kalkıp camın önüne geçti. Bir süre odaya, Çetin’e doğru baktı ama sonra hiçbir şey söylemeden stor perdeyi Çetin'in suratına kapattı.
Tekrar karşıma oturduğu sırada merakıma teslim olup başımı iki yana salladım ve “Sorun ne?” diye sordum. Sinirli ve bir o kadar da kırgın duruyordu. Gözlerinde görebiliyordum bunu.
Sorumu geçiştirir gibi elini salladı. “Boş ver,” dedi kendini sakinleştirmek için parmaklarıyla saçlarını tararken. “Aptal bir geçmiş sadece.”
Derin bir iç çekti. Geçmiş derken her bir harfi acının harlandığı bir ateşten çıkmışcasına birleşmeye çalışmıştı dudaklarının arasında. Çetin'le aralarında geçmişten kalan bir sorun olduğu aşikârdı. Ama nasıl bir sorundu bu? Çetin ondan hoşlanıyordu. Bu barizdi, onu tanımama üzerinden saatler geçmemesine rağmen gözlerinin ardında bir ışık misali parlayan sevgiyi görebilmiştim. Ama Ceyda için aynısını söyleyemeyecektim, Ceyda daha çok ondan nefret ediyor gibiydi. Bu durum en başından beri mi böyleydi, yoksa sevginin dönüştüğü bir nefret miydi bu? Sevgi de ölürdü çünkü, yeni bir beden bulurdu sonra kendine. Nefret, kırgınlık gibi; acı gibi, yüreği yakan…
Ona güven verici bir gülümseme gönderdim. “Anlatmak istersen dinlerim.”
Ceyda sözlerimde samimi olduğumu bildiği için aynı şekilde gülümsedi bana. “Eski sevgilimdi,” dedi. Söyledikleri karşısında gözlerim irileşti. Geçmişte bir şey olduğunu anlamıştım ama bunu beklemiyordum.
Neden ayrıldıklarını merak ettiğim için konuşacağım sırada Ceyda tekrar araya girdi. “Neyi soracağını biliyorum ama bu mevzuyu başka zaman konuşuruz olur mu? Daha müsait bir anda…” Kapalı perdenin olduğu yere baktı kısa bir anlığına. Gözlerinde hüzün vardı. Ama sonra onu sildi ve bana döndü. “Şimdi önceliğim başka bir konu.”
Cümlesiyle birlikte odaya adım attığım ilk andan beri üzerimde olan gerginlik tekrar gün yüzüne çıktı. Buraya gelme nedeninden bahsediyordu. Gerginlik bedenimi tamamen sardığında sorusunu başımla onaylamakla yetinmiş, konuşmasını beklemiştim.
Ceyda sesli bir nefes aldı, hemen ardından “Her ne kadar sorunlarını bana anlatmasan da senin meselende yanında olacağımı söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi?” diyerek esas konuya girdi, ciddi bir sesle. Önce kaşlarımı çattım. Hangi konudan bahsettiğini anlamaya çalışıyordum.
Derken haftalar önce sonuçlarım için hastaneye gideceğim sırada yanıma geldiği gün aklıma geldi. Söyledikleri tek tek hafızamdaki yerini gösterirken, saniyeler sonra başımı salladım ve “Evet, hatırlıyorum,” diyerek sorusunu yanıtladım. Sözünü ettiği gün evlilik meselesiyle sağlık durumumu konuşmuştuk. Değiştirilen ilaçlarımın piyasada olmadığından ilk o zaman bahsetmişti.
“Ben… bu konuda ciddiydim Elvin. Gerçekten. Ne olursa olsun bu işin peşini bırakamazdım. Hem biliyorsun ki ben bir doktorum. İnsan sağlığını korumak benim en önemli görevlerimden biri. Bu yüzden…” Gözlerini kaçırır gibi oldu ama tekrar bana baktı. “Bu yüzden sana sormadan bir şey yapmak zorunda kaldım.”
Kaşlarımı kaldırdım gergince. “Ne yaptın?” diye sorarken kuşkuyla yüzüne bakıyordum. Her şeyi öğrenmiş olmasına ihtimal vermesem dahi yine de huzursuzluk sarmıştı bedenimi. Sevdiğim birinin daha beni araştırmasını kaldıramazdım. Ama sağlıktan bahsediyordu, insanları korumaktan. Bu sebepten ötürü mevzubahis geçmişimle alakalı bir durum olduğunu sanmıyordum. Başka bir şey olmuş olmalıydı.
Kollarını dizlerine yaslayıp öne doğru eğildi. “İlaçlarını laboratuvarda incelettiğimi zaten biliyorsun…” Tek kelime edemedim. Sadece başımı sallamakla yetindim. Konu değişen ilaçlarım olunca içim sızlıyordu çünkü benim.
Tekrar söze girmeden önce kollarını dirseklerinden ayırıp ellerini bana doğru uzattı. Sanki söyleyeceği şeye hazırlıklı olmam adına ellerimi tutmak istiyordu. Desteğe ihtiyacım olacağını biliyordum, bunu hissediyordum. Bundan mütevellit isteğini gerçekleştirdim ve uzattığı elleri tuttum.
“Bu konuyu açıp seni üzdüğüm için gerçekten çok özür dilerim Elvin ama daha fazlasını öğrenmem lazımdı…” dedi çaresizce, yüzüme bakarak. “Beni anlamak gerek.” Yüz ifadem sertleşti. Neyden bahsettiğini anlamadığım halde onu anlamamı istemesi koca bir saçmalıktan ibaretti. Böyle şeylerden hoşlanmıyordum. Daha açık olmalı, önce ne söylemek istiyorsa onu söylemeliydi. Onu anlamamı da açıklaması bitince istemeliydi.
Lafı uzatmasından hoşlanmadığımı belli eder bir tonda “Ne yaptın?” dedim ellerimi ondan ayırarak. Sırtımı koltuğa yasladığımda suratına bakarak cevap aradım. “Neden yine o ilaçları konuşuyoruz Ceyda? Hiçbir şey anlamıyorum ben.”
Konuşmakta zorlanıyormuş gibi derin bir of çektikten sonra dudaklarını araladı. “Üretilen bu ilacın çok tehlikeli bir şey olduğunu biliyorsun. Hem de birini öldürebilecek cinste…” Biraz duraksadı. Cevap vermem için değildi bu duraksama. Zaten ilacın çoktan birini öldürdüğünü biliyordu, o kişi benim bebeğimdi.
Gözlerime engel olmaya çalışsam da ellerimin istemsiz olarak karnıma gitmesine mani olamadım. Bunu fark eden Ceyda, mahzun bir ifadeyle suratıma baktı ama daha fazla uzatırsa sinirleneceğimi bildiği için konuşmaya devam etti. “Nasıl yaptılar… içeriğinde ne kullandılar, yarattığı toksik etkiler neler… Daha bunun gibi birçok soru. Poyraz istediğinde birkaç araştırma yapmıştım ama onların hepsi yüzeyseldi. Hiçbiri sorularımın cevabını tam anlamıyla karşılamıyordu. Daha fazlasını öğrenmek istedim. O araştırmayı yaptığım günden beri de huzursuzdum zaten. Bir de senin bedeninde bıraktığı hasara şahit olunca… dayanamadım işte Elvin. İlacın tüm içeriğini derinlemesine anlayabilmek için haftalardır Poyraz dahil kimseye bahsetmediğim kapsamlı araştırmalar sürdürmeye başladım.”
Duyduklarım karşısında adeta donup kaldım. Sahiden bebeğimi öldüren o ilacı yeniden mı araştırmaya başlamıştı? Böyle bir şey yapmasını beklemiyordum. Aklımın ucundan dahi geçmemişti. Uçurumun başıma gittiğim günden sonra bu konuyu tamamen kapatmıştım. Şu an vuku bulan hastalığımda bile doğru düzgün konusunu açmıyordum.
Başta tepki vermeden, bir şeyleri anlamaya çalışır gibi Ceyda'nın yüzüne baktım. Nedenini, nasılını sormadan “Bir şey bulabildin mi peki?” diyerek şaşkınlığımı şimdilik bir kenara bıraktım. Bu sonranın konusuydu. Şimdi önceliğim ilacın kendisiydi. Çünkü Ceyda buraya gelip gizlediği meseleyi bana açma gereksinimi duyduysa, ya bir şeyler bulmuştu ya da bir şeyler soracaktı.
Başıyla onayladı beni. “İlaç… bildiğin üzere piyasada yok. E durum böyle olunca haliyle her şeyi gizliden yürütmek zorunda kaldım. İnan bana, şu bir ay işkence gibiydi; hiçbir veriyi sisteme geçmemeleri için birilerini ikna etmek o kadar zordu ki her gün biriyle tartıştım. Seni de riske atmamazdım…”
Kısık bir nefes aldı ve ellerini koltuğun iki kenarına yerleştirerek mahcup bir yüzle bana baktı. “Sen şimdi sana neden önceden söylemediğimi merak ediyorsundur, eminim. Poyraz da bu konuda bana kızacak ama yapamazdım Elvin. Zaten başında bir sürü dert varken kesin bir sonuç almadan bir de bununla uğraşmanı istemedim… Sabah laboratuvardan arayıp istediğim sonuçların çıktığını söylemeselerdi ameliyatından sonra sana anlatacaktım her şeyi ama…”
Duraksadı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırmak zorunda kaldı bana bakmaya çalışırken. Uykusu olduğu gözle görülebilecek cinstendi. “...ama gördüklerimden sonra bazı teorilerimi netleştirebilmem adına sana sormam gereken şeylerle karşı karşıya kaldım. O yüzden bu konuyu bugün açtım. Senin cevaplarına ihtiyacım vardı.”
Tam tahmin ettiğim gibi bir şeyler soracaktı. Bana yardım etmek istediğini biliyordum ama yine de kendimi bir deneyin parçası gibi hissetmekten de alıkoyamıyordum. Bizim bildiğimiz kadarıyla o ilacı kullanan sadece bendim. Her safhasında nasıl etkiler gösterdiğini anlayabilmek için neler yaşadığımı soracak olmalıydı.
Araştırma parçası için bir denektim. Düşüncesinin böyle olmadığını, iyi bir amacını olduğunu elbette ki biliyordum. En nihayetinde konu piyasada olmayan, anne karnındaki bir bebeğin ölmesine neden olan ilaçtı. Konuşmanın başında bir doktor olduğunu neden söylediğini şimdi daha iyi anlıyordum.
Bu ilaç piyasaya sürülemezdi, bunu Ceyda da biliyordu. IND başvurusu onaylanmaz bir kere. Zaten ilacın yapılma amacı da piyasaya sürülmesi değil, bana zarar vermesi içindi. Burada sorun başkaydı. El altından en az kendileri kadar kötü niyetli kişilere satıp bir sürü cana sebep olabilirlerdi. Geniş çapta düşününce daha bir çok felaket yaşanabilirdi. Ceyda’nın korktuğu şeyin bu olduğunu biliyordum.
Lakin bunu yapmadan önce fikrimi alması gerektiğini ya da bana en azından biraz zaman tanıması gerektiğini düşünüyordum. Ne olursa olsun bu konuya profesyonel bir gözle bakamazdım.
Benim bebeğim öldü.
Onlar öldürdü.
Tüm bu olanlara rağmen benim elimde bunu ispat edecek tek bir delil dahi yoktu. Feyza Soykan’ın hepsini çoktan yok ettiğini bilecek kadar onu tanıyordum. İçeriğinde kullandıkları hiçbir işime yaramazdı. Bu sebepten o ilaç artık umurumda bile değildi. Benden bebeğimi alan zehrin içeriği bana bebeğimi geri vermeyecekti. Ama yine de kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra benim için zor da olsa “Neyi merak ediyorsun?” diye sorabildim. “Biri evime girdi, ilaçlarımı değiştirdi ve bebeğimin…” Yutkundum. Gözlerimin dolduğunu hissediyordum ama hızla başıma iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Zayıflık göstermenin zamanı değildi. “Bebeğimi benden aldılar. Tüm hikâye bu. Başka bir şey yok.”
Ceyda sesimdeki pürüzü fark ettiği gibi oturduğu yerden kalkıp yanımdaki koltuğa geçti. “Çok… Çok, çok özür dilerim,” dedi beni kendine çevirerek. Bir elimi kaldırıp avuçları arasına aldı. “Seni üzmeyi istemiyordum.”
Başımı belli belirsiz iki yana salladım. “Senlik bir durum değil. Sadece… bu konuyu konuşmak benim için çok… çok zor.”
Ne hissettiğimi anladığı için “Biliyorum,” dedi hemen. “Yaşadıkların hiç ama hiç kolay değil… Birkaç ay içinde başına çok fazla şey geldi… Ve sen Elvin, tüm bu olanlardan sonra böyle dimdik ayakta durabildiğin için kendinle gurur duymalısın. Ben cidden hayranım sana.”
Göz pınarlarımda biriken yaşları işaret parmaklarımın sırtıyla sildim ve dudaklarımın arasından çatallı sesimle kaçan istemsiz bir kıkırtıyla “Öyle mi?” diye sordum. Gerçekten böyle mi düşünüyordu bilmiyorum, bildiğim tek şey bunu başarabiliyorsam bana uzatılan eller sayesinde olduğuydu.
Dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrılınca sorumu başıyla onayladı. “Öyle.”
Küçük bir tebessüm ettim. Ardından konuyu dağıtmamak için, hâlâ bu konuda huzursuz hissetsem de “Sormak istediğin neydi?” diyerek tekrar aynı noktaya geldim. “İlaçla ilgili senden fazlasını bilmiyorum. Ama kimin yaptırdığını soracaksan bunu sana söyleyemem Ceyda, üzgünüm. Bu şimdilik benim meselem.”
Ceyda bu durumu kabullenmiş gibi başını salladı. “Bunu söylemeyeceğini biliyorum. Zaten sormak istediğim kimin yaptığı değil. İlacın sende yarattığı etkileri merak ediyorum ben.”
Başımı hafifçe iki yana oynatırken kıstığım gözlerimle “Bunu biliyorsun zaten,” dedim, “bunun için ameliyat olacağım hatta.” Sağlık durumumu en yakından takip eden kişi oydu.
Ama o, söylediğim şeyi “Bu durumdan bahsetmiyorum,” diye yanıtladığında konuşmakta zorlanıyormuş gibi durmasından huzursuz hissettim yine. “Daha öncesiyle ilgili bir etkiyi araştırıyorum ben…”
Yerinde kıpırdandı. Gözlerini benden kaçırıyordu. Elleri, pantolonunun kumaşında çaresizce gezindi. “O gün…” dediğinde, sesindeki titrek boşluktan neyi kastettiğini anlamıştım.
6 Haziran.
Bebeğimi kaybettiğim gün.
O günden bahsediyordu. Kelimeleri bir araya getirmekte zorlanması da bundandı. O günün detaylarına vâkıf olmasa bile benim için ne kadar zor bir gün olduğunu en iyi bilen kişilerden biriydi.
Başımı geriye doğru attım. Nefesimi tutsam da hiçbir tepki vermeden sözüne devam etmesini bekledim. “...O gün neler oldu Elvin? Ne oldu da kanaman başladı?” Sessiz kaldım. Doktorum olduğu halde bunu ona hiç söylememiştim. Sadece Poyraz’ın beni kanlar içinde bulduğunu biliyordu. Gerisini değil.
Sessizliğim hoşuna gitmemişti, başka soru sordu bu sefer. “Bulantılarının azaldığını söylemiştin. Sıklığı nasıldı, bana o gün anlatmadığın ama ara ara yaşadığın baş dönmelerin de oluyor muydu?..” Transa girmiş gibi hâlâ bir cevap vermiyordum. Anlamsız ifadelerle yüzüne bakıyordum sadece.
“Elvin…” dedi bu sefer yorgunca. “O gün hiç darbe aldın mı?”
Sorusuyla birlikte kaskatı kesildiğim gibi dört bir yanımda da karanlık gölgeler vücut buldu. Oda karardı. Duvarlar, eşyalar, hatta Ceyda’nın yüzü bile karanlık gölgelerin içinde eriyip gitti. Gözlerim yanıyordu. Kızarmaya başladıklarına emin olduğumda onları Ceyda’ya diktim. Ona bakmamla zihnim kara örtüyü yavaş yavaş kaldırıp yerini başrolü olduğum eski bir filmin kasetinin oynadığı âna bıraktı.
O günü kafamın içinde tekrar yaşadığım için ellerim kışın ayazın yemiş kuru bir dal misali titremeye başladı. Titremeyi önlemek için her iki avucumu da dizlerimin üstüne koymaya çalıştım ama sesimin çatallaşmasına mani olamadan “Neden?” diye sordum. Kasetin son sahnelerinden biri olan kapıya itildiğim anlar oynuyordu şimdi zihnimde. Birazdan dengemi kaybettiğim için karnımı masanın sivri köşesine çarpacaktım. Biri beni fırlatacaktı. İçimdeki ürperti damarlarımdan oluk oluk akarken ölümün benden aldığı can, kalbimi buz yanığı misali sızlattı.
Film bitti. Ceyda hâlâ karşımdaydı ama ben kendimde değildim. Duyacaklarıma hazır değildim. Daha fazlasını dinlemek istemiyordum. Ceyda’nın sormak istedikleri umurumda bile değildi. “Neden bunları soruyorsun?” dedim sertçe. “Ne önemi kaldı ki artık? Alacağın hiçbir cevap bana bebeğimi geri getirmeyecek, bunu biliyorsun Ceyda. Neden kurcalıyorsun? Canımın ne kadar yandığını bilmiyormuşsun gibi neden bu konuyu açıyorsun?”
Ayağa kalkmaya yeltendim ama Ceyda kolumdan tutup beni durdurdu. Sesi fısıltılı tona bürünürken, “Bir şey olmuş,” dedi, kelimeleri zorlukla çıkıyordu. Çok şey olmuştu. “O gün bir şey oldu değil mi? Biri bir şey mi yaptı sana?”
Kolumu ondan kurtarıp ayaklandım ama Ceyda pes etmedi, önümde durdu. “O gün niye Görkem Soykan’ın düğüne geldin Elvin?” diye sorarken bir şeyler anlamaya çalışıyormuş gibi yüzüme baktı. İşittiğim isimle gözlerimi ona diktim. Neden Görkem'i soruyordu? “Eski patronundu, evet ama…” Doğru kelimeleri ararken duraksadı. “Ama Elvin hiç düğüne gelmiş gibi değildin ki. Sonra bir anda Poyraz seni kanlar içinde buluyor… Anlamıyorum ben. Parçaları birleştirmeye çalışıyorum ama…” Kuruyan dudaklarını ıslatırken birkaç saniyelik sessizliğiyle zaman kazanmaya çalışıyordu. Gözleri yeniden beni bulduğunda başını iki yana salladı. “Ama birleştirdikçe saçma bir bağlamda buluşuyoru–”
Daha fazlasını işitmek istemedim. Elimi kaldırıp onu susturdum. “Yeter bu kadar,” dedim, sesim buz gibiydi. “Lütfen konuyu kapat Ceyda. İlaçlar alakalı bir şeyler merak ediyorum diyorsun ama başka şeyleri kurcalıyorsun, yapma. Orada neden bulunduğum sadece beni ilgilendirir.” Başımı öne eğip kızarmış gözlerimi ona diktim. “Dediğin gibi doktor olduğun için ilaçlar konusundaki emrivakine şimdilik bir şey demiyorum ama… yaşadıklarımın altını daha fazla irdelemeye kalkışma Ceyda. Yoksa kalbini kırarım.”
Sesimdeki netlik onu ürpertti. Sınırları bu şekilde çekmeme şaşırdığı bozguna uğrayan surat ifadesinden çok net bir şekilde anlaşılıyordu. Ama yine de pes etmedi, “O gün darbe aldın mı, almadın mı?” diyerek sorusunda diretti.
Bu konudaki ısrarı canımı sıkıyordu. Sorusunun bana düşünmemem gereken şeyleri düşündürdüğünün, kapalı kalması gereken kapıları tekrar açtırdığının farkında bile değildi. Bu yüzden “Ceyda!” dedim yine, uyardı gibi. “Yeter dedim. Yapma. Zorlama daha fazla.”
Kolumu tuttu. “Elvin…” derken özür diler gibiydi, başını yan yatırıp yüzüme baktı. “Bu çok önemli.”
Bu hoşuma gitmiyordu.
Bu durum hiç hoşuma gitmiyordu.
Kolumu ondan kurtardım ve o çok istediği cevabı “Evet!” diye bağırarak verdim. “Evet; o gün lanet olasıca yerde darbe aldım, Ceyda! Oldu mu? Yeterli mi bu senin için? Yoksa nasıl bir darbe aldığımı da anlatmam gerekiyor mu?”
Sözlerimden sonra sessizlik çöktü odaya. Gözyaşlarım izin dahi almaya gerek duymadan pınarlarımın sınırlarını aştı, yanağıma doğru yol aldı.
Ceyda bir adım attı bana doğru. “Elvin… çok…” diyerek koluma uzanmak istedi ama cümlesini bitirmeden geri çektim.
“Ölmek istedim ben!” Sesim sert bir kaya gibi suratına çarptığında kaskatı kesildi.
“O darbeyi aldığım için ölmek istedim! Eğer oraya gitmeseydim bunlar olmayacaktı diye kendimi suçlayıp durdum ben Ceyda.” Titreyen ellerimi kendime doğrulttum. “Sonra bana… sonra bana dediniz ki…” Sözüm nefesime karıştığında sesim biraz daha çıtırdadı. “Dediniz ki ilaçlar yüzünden. Öyle dedi Poyraz. Sen de dedin. Sen de öyle dedin! İlaçlar yüzünden dedin!”
Son cümlemi bir çığlık gibiydi. Aklımdan geçen şüphe tohumlarına engel olamıyordum. Ceyda’nın sorusuyla her biri filizlendi, serpildi ve büyüdükçe büyüdü. Doğru çıkarsa ruhumun boynuna asacağım urganı taşıyabilecek kadar sağlam bir darağacıydı artık.
“Şimdi diyorsun ki…” dedim ellerim havada, etrafımda dönerek. “diyorsun ki darbe aldın mı?” Bir an durdum, elimin tersiyle yüzümdeki yaşları sildim ve Ceyda’ya baktım. “Benim suçumun olmadığını söylemiştin, şimdi niye bunu sorguluyorsun?” Vereceği cevaptan korktuğum için tekrar ağladım. “Bu sefer de o darbe yüzünden mi diyeceksin? Senin yüzünden mi diyeceksin? Ne diyeceksin? Neyi merak ediyorsun sen?”
Beni ayakta tutan yegane şey, bebeğimin ölümünde payımın olmamasıydı. Benim de kurban olmamdı. Öyle söylemişlerdi bana. Eğer bu konuda tek bir hatam bile varsa kendimi asla affetmezdim. Affedemezdim. İntikamımı aldıktan sonra gider, o uçurumdan bir daha atlamaya kalkardım. Bunu yapardım.
Ceyda’nın sorusu beni bu düşüncelere sürüklüyordu. Benim de suçumun olabileceği şüphesini suluyordu zihnimde.
Ceyda donmuştu, sanki küçük dilini yutmuş gibi yerinden kımıldamadan bana bakıyordu. Saniyeler içinde gözleri büyüdü. Neden böyle bir tepki verdiğimi, en büyük korkumun ne olduğunu daha yeni fark ediyordu.
Bebeğime zarar verenin ben olduğumu tekrar düşünmeye başladığımı anladığı an, başını iki yana salladı ve bana yaklaşarak “Hayır, hayır…” dedi aceleyle, “senin hiçbir suçun yok.” Kolumun üstünü tuttu. Ama onu duymuyor gibiydim. “Bunun yapanın ben olmadığımı söyle,” diyordum defalarca.
Ceyda kollarımı kavradı, beni kendime getirmek istercesine sarstı. “Elvin,” dedi korkuyla. “Elvin, bana bak! Senin bir suçun yok. Duydun mu beni, senin hiçbir bir suçun yok!” Sözleri, karanlığıma saplanan ışık gibi etkili oldu. Yeniden dolan gözlerimle dediğini yaptım, ona baktım.
Senin suçun yok.
“Burada tek bir suçlu var, o da bunu sana yapanlar… Ben sadece… darbe alıp almadığını merak ettim Elvin. Bazı şeyleri netleştirebilmek için. O kadar. Senin tek bir hatan bile yok, inan bana. Aksine, sen ona çok iyi baktın.”
Ama yine de öldü.
Sözleri her ne kadar bir yanımı rahatlatsa da şüphenin varlığını silemiyordu, içimi kemirip durmuştu bir kere. Bu yüzden korkarak sordum o soruyu. “Darbe almasaydım…” Yutkundum. “...sonuç daha farklı olur muydu?”
Ceyda ellerini kollarımdan ayırdı, saçlarını iki kulağının arkasına sıkıştırmadan önce bana baktı. “Evet…” derken sesi fısıltıdan farksızdı.
Görüşüm buğulanırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Benim suçum yok demişti. O zaman olmamalıydı. Sonuç farklı olmamalıydı. “Yaşar mıydı?..” diye sordum bir süre sonra ağlamak için hazırda bekleyen sesimle.
Ceyda gözleri dolu bir şekilde başını iki yana salladı. “Yaşamazdı,” dedi üzgünüm der gibi. “Darbe sadece süreci hızlattı Elvin. Eğer o gün darbe almasaydın bebeğin yavaş yavaş seni de zehirleyecekti.” Arkasını dönüp koltuğun üzerindeki çantasını aldı. İçinden telefonu çıkardıktan sonra çantayı bir kenara bırakarak telefonun ekranını açtı ve bana uzattı.
“Bu ilaç… plasentayı kolay geçebilen, fetüs dokularında kümülatif olarak depo oluşturan ve anne karaciğerinde zamanla immün-toksik bir reaksiyon tetikleyen bir molekül.”
Telefonu elinden aldım. Laboratuvarda araştırdığı ilacın tüm detayları önümde duran yazıda yazıyordu. Tüm kelimeler tıbbi terminoloji olduğu için okuduğumdan pek bir şey anlamıyordum. Ki zaten çoktan duyduklarımın üzerimde bıraktığı hasar yüzünden çınlayan kulaklarımı gözlerim yazıda olsa bile Ceyda'nın sözlerine vermiştim. “Fetüsteki parçalanma ürünleri anne dolaşımına kronik düşük dozda geri salındıkça, yani her ilaç alışında matarnal karaciğer giderek hasarlanır. Eğer maruziyet devam ederse, yani fetüsün çoktan zehirlenmiş olmasından kaynaklı hamileliğin sürerse aylar içinde annenin de yaşamını tehdit eden geniş alanlı hepatik nekroz ve çoklu organ yetmezliği gelişebilir. Senin karaciğerinde yaşadığın sorun da bundan kaynaklanıyor. Eğer hamileliğin daha geç sona erseydi şu an en iyi ihtimalle çoklu organ yetmezliği yaşıyor olabilirdin.”
Duyduklarımı hazmetmeye çalıştım ama çok zordu. Acım içimi kanatıyordu. Sanki yıllar geçse geçmeyecekmiş gibiydi. “Peki bunun darbeyle alakası ne? Süreci nasıl hızlandırıyor?”
“O gün sancıların var mıydı?”
Başımla onayladım. “Evet… Yani aynı günün sabahı…” Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatıp kendime zaman tanıdım. “O zaman bir şey yoktu. Sen de her şeyin yolunda olduğunu söylemiştin. Ama akşam… akşam karnıma hafif kramplar girmeye başladı. Sonra… darbe aldım işte. Detayları sorma lütfen.”
‘Peki bu darbeyi karnından mı aldın?” Sorusunu yine başımla onayladığımda düşünür gibi gözlerini kıstı. “Bu her şeyi açıklıyor,” diye devam ettikten sonra bana baktı. “Karnından aldığın darbeden dolayı günden güne zehri bebeğe taşıyan plasenta mekanik olarak zedelendi. Bu da stresten kaynaklı kramplarına bağlı olarak ani vajinal kanamaya yol açtı. Kanamayla birlikte seni ele geçiren zehrin bir kısmı azalsa bile yine de ilaç maruziyetin uzun bir süre devam ettiği için karaciğerinde bugünkü hasarı yarattı. Ama başta da dediğim gibi sakın korkma. Her şey kontrol altında. Değerlerin toparladı. Endişe edeceğin hiçbir şey yok. Sadece birkaç gün sonra olacak ameliyatın kaldı, o kadar. Ondan sonra hiçbir şeyin kalmayacak. Hayatıma normal bir şekilde devam edeceksin. İnan bana.”
Güldüm. Komikti çünkü. Devam edebileceğim bir hayatımın kaldığına inanıyordu. Sinirim bozulmuş gibi kahkaha atmaya başladım bir süre sonra. “Hayatıma devam etmek…” Ne kadar da kurması kolay ama yaşaması bir o kadar zor olan bir cümleydi bu. “Hayatım mı kaldı benim?” dedim Ceyda’ya bakarak, boştaki elimle saçlarımı geriye doğru tararken. Sesim bir kaya kadar sertti şimdi. “Sen gelmişsin, diyorsun ki… Onlar beni böyle fırlatıp attılar diye yerle bir ettikleri hayatımın içinde yaşayabileceğim için minnet duymalıyım ikisine de.” Ellerim ince bir tel gibi zangır zangır titriyordu yine. “Eğer o darbeyi almama sebep olmasalardı bebeğim beni yavaş yavaş zehirleyecek, kendisiyle birlikte öldürecekti. Boktan hayatım da bitecekti, sanki yaşamak çok da umurumdaymış gibi.”
“Onlar?” dedi Ceyda sorgulayarak. “Onlar kim? Seni bu denli hayata küstürenler kim?” Bir zamanlar sevdiklerim.
Sorusunu es geçip telefonu ona uzattım. “Burada neden oleandrin yazıyor?” diye sordum kaşlarımı çatarak. İlaç hakkında yazan uzunca yazıda anlamını bildiğim tek şey oydu.
Ceyda bir süre bahsettiğim yazıya baktı. Ardından bana dönerek sorumu “İlacın içeriğinde kullanılan maddelerden biri.” diye yanıtladı, “karaciğere etkisi pek olmaz ama başka hasarlara yol açar. Hatta o yüzden biraz şaşkınım. Çünkü o gün değerlerinde bir sorun yoktu.” Gözlerimi kapayıp yorgun bir nefes çektim ciğerlerime. Bunu da yapmışlardı. Bana bunu da yaptıkları gibi günlerdir benimle eğlenenler de onlar olmalıydı. “Bu madde kan basıncında düşme, baş dönmesi, kalp ritim b–”
Cümlesini ben tamamladım. “Ritim bozukluğu yapar. Bazen de mide bulantısı ve kusmaya yol açabilir, evet.”
Ceyda şaşırmıştı. “Nereden biliyorsun? ”
Acı bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. “Zakkum bu. Yani ondan elde edilen bir öz. Çok güzel bir çiçektir. Çok zariftir. Ama bu güzellik ve zarafetinin altında zehirli bir hediye yatar.” Sessizliğe karışan bir iç çektim. Çok yorulmuşum. “Çiçeğin tüm kısımları toksiktir,” diye devam ettiğimde Ceyda afallamış bir ifadeyle bana bakıyordu. “Hatta cehennemde yetiştiği söylenir, cennetten kovulmuş bir ağaçmış. Bu sebepten cehennem çiçeği de deriz ona.” Önüme düşen saçlarımı geriye atarak sorduğu asıl soruyu cevapladım. “Çiçekler hakkında her şeyi bilirim ben.”
Benim adım cennet çiçeğiydi ama onlar beni cehennem çiçeğiyle öldürmek istemişlerdi.
“O gün değerlerimde bir sorun görünmemesinin nedeni de büyük ihtimalle ilacı içmeyi unuttuğum içindir.” Bütün gece ağladığım için sabah geç uyanmış, ilacı içme saatini kaçırmışım.
Çiçeğin özünün yol açtığı belirtileri hamileliğimin son zamanlarında az bir sıklıkla da olsa yaşıyordum. Yeni yeni iştahım açılmıştı ama ilacı aldığımda bir anda kesildiği oluyordu. Bazen kalbim hızlı atıyordu. Ama bunları hamileliğin başında da yaşadığım için bana normal gelmişti. Hamilelikte annenin hormonları gibi bir çok değeri de değişirdi. Ama benim başıma gelen normal değilmiş.
Düşükle birlikte ilacı kullanmayı bırakmam üzerinden geçen iki hafta içinde baş dönmelerim tekrar nüks etmişti. Sanırım o zamana dek ilacın vücudumda bıraktığı toksik etki hâlâ kendini gösteriyor olmalıydı.
Ceyda pür dikkat bana baktı. “Bunu sana yapan ya da yapanlar… Bunu biliyor muydu? Yani çiçekleri sevdiğini?”
Başımı ağır bir şekilde salladım. “O şeytan suratlı zebani bunu bu yüzden yaptı.” İç çektim, başımı omzumun üzerinden masama doğru çevirip “Emini–” diye devam edeceğim sırada gözüme çarpan şeyle kelimelerim bir engele takılmış gibi yarıda kesildi.
Ceyda’nın “Ne oldu?” demesine kalmadan çabucak masaya yaklaştım. Yine mi gelmişti? Odama girdiğimde Ceyda’nın söyleyeceklerine aklım o kadar takılmıştı ki masamın üzerindeki fark etmemiştim bile. Kim getirip bir de bana sormadan masama koymuştu?
Hemen masadan uzaklaştım, koltuğun üstündeki telefona uzanıp Betül’ü aradım. Ceyda sesindeki telaşla “Bir sorun mu var?” diye sorsa da ona cevap verebilecek bir halde değildim. Yerimde bir ileri bir geri giderek “Aç artık şunu,” diye söyleniyordum. Birileri bugün ciddi anlamda sabrımı sınırlarını zorlamaya yemin etmiş gibiydi.
Betül sonunda “Buyurun, Elvin Hanım?” diyerek aramayı yanıtladığında “Bu çiçekleri odama kim getirdi?” dedim sert bir sesle.
Odamda bir saksıya yerleştirmiş pembe yapraklı zakkum çiçekleri vardı.
Aklımı kaçırmak üzereydim.
“Ben getirdim Elvin Hanım. Poyraz Bey’in yanında olduğunuz için odanıza bırakıp çıktım.”
“Niye getiriyorsun?” derken sesim baskındı. “Sana bu aptal çiçeklerin hepsini at demedim mi ben?”
Son bir haftadır istisnasız olarak her gün bana bir saksı dolusu zakkum çiçeği geliyordu. Kimden geldiği belli olmayan bu çiçekleri geldiği ilk günden beri Betül’e çöpe atmasını söylemiştim. Poyraz’ın almamış olduğunu biliyordum çünkü. Eğer o alsaydı not bırakırdı. Not bırakmasa bile bu çiçekleri değil; hâlâ sulamaya devam ettiğim, daha önce aldığı pembe güller gibi sevdiğim çiçekleri alırdı. Zakkum sevmezdim ben.
Ölmek istediğim gün beni aradığında ona “Adım artık Zakkum olsun mu?” dediğim için almazdı en çok. O adın bana yakışmadığını söyleyen bu adam, bana o çiçekleri de hediye etmezdi. Ki zaten çiçek almak şöyle dursun, kendisi iki hafta boyunca benimle tek kelime konuşmadığından uğraşmazdı bile.
Onun dışında geriye kalan birkaç seçeneği zihnimin ucundan bile geçirmek istemediğim için o çiçekleri de odamda istemiyordum.
“Ben…” diye tereddütle konuştu Betül, “siz öyle istediniz diye… Yani eğer not olursa getirmemi istediğiniz için odanıza bıraktım. Üzerinde minik bir zarf vardı. Görmek istersiniz diye düşündüm.”
Cümlesi bittiği an yüzüm kasıldı. Çatılan kaşlarımla arkamı döndüm hemen. Çiçeklere daha dikkatli baktım. Bu sefer Betül’ün söylediği gibi yaprakların arasına yerleştirilmiş olan kağıdı görmüştüm. Siyah bir zarftı. Her kim gönderiyorsa sonunda farklı bir reaksiyon göstermeye karar vermiş olmalıydı. Bir şey söylemeden telefonu kapatıp adımlarımı masaya yaklaştırdım.
Ceyda bir şey anlamaya çalışır gibi “Niye bu kadar sinirlendin ki?” diye sordu. “Belki Poyraz göndermiştir, olamaz mı? Bir soralım istersen.”
Ona bakmadan başımı iki yana salladım. “O göndermedi.” Çiçeğin arasındaki küçük zarfı aldıktan sonra omzumun üstünden ona döndüm ve “O asla böyle bir çiçek almaz bana,” diye ekledim.
Ceyda önümde durdu. Çiçeğe bakarak “Ne ki bu?” diye sorduğunda gözlerim doldu yine. Zehir. Bu bir zehir.
Başımı hafifçe yukarı kaldırdım; yaşlar akmasın diye, akarsa durmaz diye. Dudaklarımın kenarı titredi bu sefer. Çiçeğin adını güç bela çıkarabildim dudaklarımın arasından. “Zakkum,” dedim, çaresizdi sesim. Telefonu tutmaya devam ettiğim elimle masanın kenarına tutundum. Eğer tutmasam düşecektim sanki.
Ceyda nutku tutulmuş gibi fısıltıyla “Ne?” dediğinde zarfa baktım tekrar. Feyza Soykan mı göndermişti bu çiçekleri bilmiyordum ama o pek bunlarla uğraşacak biri değildi. Peki ya Görkem miydi? Oysa o bana rengarenk güller alırdı eskiden. Şimdi dalga geçercesine ilacıma kattıkları zehri mi gönderiyordu bana? Buna inanamıyordum. Buna akıl sır erdiremiyordum ben hâlâ. Yıllarca böyle bir adamı mı sevmiştim ben?
“Onlar mı gönderdi?” Fazla tersti Ceyda’nın sesi. Daha zakkum hakkında konuşmamızın üstünden birkaç dakika bile geçmemişken bu çiçeklerin ne olduğunu öğrenmesi ona da aynı şeyi düşündürüyordu. “Ne istiyorlar senden, Elvin?”
“Bilmiyorum…” Zarfın içindeki beyaz kağıda yazılmış notu çıkarıp ona gösterdim. “Ama öğreniriz şimdi.”
Kağıtta yazılanları okumak için ters çevirdim. El yazıyla yazılmamıştı. Bilgisayar yazısıydı. Birkaç saniye tek kelime bile etmeden sadece yazıya baktım. Biraz daha baktım ve biraz daha. Yazılanlardan bir şey anlamıyordum.
Ne demek istiyordu? Kimdi bu?
Gönderdiğim her çiçeği çöpe attırman kalbimi kırdı yalnız, beğenmedin mi yoksa? Ama bu sefer atmadın, değil mi? Beğendiğinden değil, notum ilgini çekti. İnsanlar böyledir işte, ilgisini çekmediğin müddetçe yüzüne bakmazlar. Çöpe atarlar, tıpkı senin de o çiçeklere yaptığın gibi. Sinirlendin şimdi de değil mi, sorguluyorsundur da ne diyor bu diye :) Şimdilik merhaba diyorum. Bence sonra yine konuşacağız. Ha bir de… Yanlış yolda olduğunu bil ve bunu sakın aklından çıkarma demek istiyorum, çünkü yanlış yolun sonu uçuruma çıkar, Elvin. Aşağı düşmek istemezsin, yani bence bu sefer istemezsin :))
☯︎
BÖLÜM SONU...
Kim gönderdi o çiçeği bize???
Notta ne demek istiyor?
Poyraz'ın Parazit'e Virüs demesine uzun bir süre güleceğim, salak herif sklgjsdlkgjdfh
Ceyda'nın yaptığını doğru buluyor musunuz? Poyraz nasıl bir tepki verecek?
Çetin ve Oğuz'u sevdiniz mi?
Diğer bölüm için yarın yine burada buluşalım!!! Çıtırından kaos var.
Kendinize iyi bakın,
Esen kalın!!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.52k Okunma |
1.58k Oy |
0 Takip |
25 Bölümlü Kitap |