
Selam selam...
Yazdığım en ama en uzun bölümle geldim. Umarım seversiniz.
Keyifli okumalar...

22. BÖLÜM
CEHENNEMDE AÇAN ZAKKUMLAR
Yazıyı birkaç kez daha okudum. Kimden olduğu veyahut benden ne istediği yazmıyordu. Yazının sonunda bir ying yang sembolü vardı, o kadar. Alenen tehdit ediyordu beni. Ama ne için? Ne istiyordu benden?
Çiçekleri çöpe attırdığımı biliyordu. Hatta sadece onu değil, uçurumdan atlamak istediğimden bile haberdardı, yazısında ima ettiği şey oydu. Bunu anlamayacak kadar aptal değildim. Ama kafamın içinde oturtamıyordum. Çok saçmaydı her şey. Poyraz, Harun ve Ceyda dışında bunu bilen tek bir kişi bile yokken bu kişi nereden öğrenmişti?
Kimdi bu?
“Ne diyor, kimmiş?” diye sordu merakla, kağıda bakmaya çalışan Ceyda. Gözlerimi kağıttan çekip başımı hafifçe kaldırdım ve ona baktım. Belki yaşadığım bunca şeyden, yediğim bunca darbeden sonra ona güvenmemem; onu sorgulamam lazımdı ama yapmadım. Ona güvenmeyi seçtim.
Kağıdı tutan elim bir yanıma düştü. “Beni tehdit ediyor.” Kelimeler dudaklarımın arasından tek bir duyguyu bile taşımadan çıkmıştı.
Ceyda çatılan kaşlarıyla elimdeki kağıdı aldı. Zorluk çıkarmadım. O, yazıları okurken ve “Ne saçmalıyor bu?” diye sorarken duvarı izledim öylece, Güçlükle nefes alıp vermeye çalıştım ve nefes almaya çalıştıkça alamadığımı fark ettim.
Ellerim titredi yine. Diğerini de masaya sabitlediğim gibi bedenim sarsıldı, tökezledim. Ceyda hemen tuttu beni. Kağıdı masaya bırakarak “Elvin?” dedi korkarak beni oturtmaya çalıştığında. “İyi misin?..” Bir cevap vermedim. Nefes alıp vermeye çalıştım sadece, sonra da ağlamaya başladım.
Masanın üstündeki suya uzanıp kapağını açtı. “Tamam, bir şey yok,” dedi bu sefer beni sakinleştirmek adına. “bir şey yok, korkma.” Korktuğum için ağlamıyordum. Ki kolay kolay ağlamazdım ben, hele de başkalarının yanında. Sadece sinirlerim bozulmuştu.
Ceyda ağlamaya devam etmemin nedenini korkmama bağladı için aynı cümleleri tekrarlarken suyu içmem için dudaklarıma götürdü. Bir şey söylemek yerine sudan bir yudum alıp ona baktım. Ağlamam kesilmemişti hâlâ. “Bu pislik her kimse sana bir şey yapamaz. Ben buradayım, Poyraz burada…” Şiddetli olmasa da kesik kesik ağlamaya devam ettiğimde başıyla yan odayı işaret etti. “Çağırayım mı onu?”
Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip, başımı olumsuzca iki yana salladım. Önce birini aramam lazımdı. Bunu yaparsam Poyraz’ın bana kızacağını biliyordum ama o şeref yoksunun arayıp hesap sormadan rahat edemeyeceğimi de biliyordum. O yaptıysa, bana bunları gönderen oysa ve pişkince bir de dalga geçiyorsa öğrenmem gerekiyordu.
Ceyda isteğimden memnun olmamış gibi “Ama hiç iyi değilsin ki sen,” dese de onun söylediklerini bir kenara itip telefonumu açtım ve rehberde o ismi bulup aradım.
Telefon uzun uzun çaldı. Her çalışta içimde bir şey daha kopuyor, öfkem kabarıyordu; yerimde duramıyordum. Koltuğun kenarına tutunup doğruldum, hâlâ gözlerimde yaş vardı. Ağlamayı bırakmıştım ama her an yeniden akacak gibiydiler.
Ceyda peşimden kalktı. Ben ileri geri yürürken sorularıyla peşimi bırakmadı, “Kimi arıyorsun?” diye sordu merakla. Cevap vermedim. O an için yaptığım tek şey her zerreme ilişen öfkeyle “Aç artık şu lanet olası telefonu!” diye bağırmaktı.
Ceyda sesimin aniden yükselmesiyle irkildi. Gözleri büyümüştü, korku ve şaşkınlık karışımı bir ifade vardı yüzünde. Ona göre hiç iyi görünmüyor olmalıydım ama bu daha iyi halimdi. Öfke bedenimi öyle bir sarıyordu ki beni tamamen ele geçirdiğinde dönüşeceğim kişiyi ben bile tahmin edemiyordum.
Terleyen ellerimi saçlarımı geçirdim, geriye doğru taradım stresle. Telefonu hâlâ açmıyordu. O açmadıkça her saniye gözlerim biraz daha öfkeyle parlıyordu. Telefonu duvara fırlatma isteği ile tam pes edip aramayı sonlandırmak üzereydim ki uzaktan gelen o sesi işittim.
“Elvin?”
Ellerim hareketsiz kaldı. Sesini en son duyduğumda vurulmuştum. O günden bu yana neredeyse bir ay geçmişti. Eskiden olsa bir gün duymasam özler; dayanamaz, hemen arardım. Şimdi sadece tiksinti hissediyordum. Kalbimin sevgi beslediği her sokağında nefret tohumları vardı artık. Beni bu hâle nasıl getirmişti?
Benden uzun bir süre cevap alamayan Görkem, “Elvin… Sen iyi misin?” dedi bu sefer. Panik vardı sesinde. “Seni o kadar merak ettim ki… O gün…” Yutkundu. “O gün vurulduğunda aklım çıktı benim. Çok korktum Elvin. Sana bir şey olacak diye çok korktum…” Sesini kontrol etmekte zorlanıyor gibiydi. Her kelimesinde kendi korkusunu ve suçluluk duygusunu bastırmaya çalıştığını hissettim. Benden cevap alamadıkça biraz daha geriliyordu.
“Sürekli aradım seni, her gün aradım ama sen hiçbirine cevap vermedin. Gerçi niye cevap veresin ki… Sesimi bile duymaya katlanamıyorsun, bunu biliyorum. Bunu biliyorum ama… Ama Elvin en azından iyi olduğunu söyle bana… Lütfen. Yalvarıyorum iyiyim de.”
Parmaklarımı telefona sıkıca sardığımda gözlerim kapandı. Sesi o kadar kötü geliyordu ki bu çok kısa bir anlığına afallamama neden olmuştu. Ben onun sesinin her tonunu iyi bilirdim, üzgün olunca çıkardı böyle. Acı çekiyordu sanki. Ama bu gerçek değildi. O her zaman yaptığı gibi beni yine kandırmaya çalışıyordu. Onu ne kadar iyi tanıdığımı bildiği için bunu bana karşı kullanıyordu.
Ben konuşmayınca yine kendi konuştu. Bir daha böyle bir fırsatı olmayacağını biliyordu. “O gün… o gün yanında olmayı çok istedim Elvin. On altı temmuz…”
Tarihi duyunca içimde kabuk bağlamayan yaram tekrar sızlamıştı ama bir şey demedim. “Sen o tarih gelince hiç iyi olmazsın. Ne kadar sorsam da nedenini bana söylemedin. Ama canın yanardı. Ağlamazdın ama yanardı senin canın be kızım, ben bilirim. Bilirim ama buna rağmen hiçbir bok yapamadım. Çünkü şerefsiz herifin tekiyim… Özür dilerim. Yanına gelmeye yüzüm olmadığı için çok özür dilerim… Benden nefret edeceğini bile bile ben yaptım bize bunu. Bizi bu hâle ben getirdim. Beni asla affetmeyeceksin.” Daha çok onu onaylamamı isteyen bir soru gibi sormuştu bunu. Hâlâ oyun oynuyordu benimle.
Benden bir cevap bekliyordu ama ben susmaya devam ettim. Ona “evet, affetmeyeceğim,” desem daha mutlu olacaktı. “Evet nefret ediyorum,” desem kör vicdanı biraz olsun rahat hissedecekti ama bunu ona vermedim. Ona nefretimi söylemek yerine göstermeyi tercih ediyordum. Şu an sesine katlanıyorsam tek sebebi o çiçeklerdi.
“Beni aradığını görünce çok şaşırdım,” diye devam etti sonra, konuyu başka yere çekerek. Bunu beklemediği sesinden de belliydi. “Bir sorun mu var?” Bu sefer endişeyle konuştu. “Niye konuşmuyorsun, Elvin. Biri bir şey mi yaptı sana?” Senin yaptığından daha kötü kim ne yapabilir bana?
Gözlerimi kapattım ve sessizliğini bozarak “Sen miydin?” diye sordum. Önce kısıktı sesim. Ama sonra Görkem sorumu anlamamış gibi “Ne ben miydim?” diye sorunca, dayanamadım. Öfkemi kuşanıp bağırdım.
“Sen mi yaptın bunu?!”
“Elv–” diyecek oldu, susturdum onu.
“Ne istiyorsun ya sen daha benden? Ne istiyorsun Allah'ı cezası, öleyim mi istiyorsun, ne istiyorsun?!”
Araya girdi hemen. “Ben… iyi ol istiyorum Elvin,” diye geveledi dakikalardır yaptığı gibi. “Sadece iyi olmanı istiyorum, yemin ederim.” Sesinde mahcubiyetin tek bir kırıntısına bile inanmadım. “Ama seni iyi değilsin, değil mi? Sesin niye bu kadar kötü geliyor Elvin? Ağlıyorsun da. Biri mi bir şey yaptı sana?.. Yoksa o adam–”
O adam dediği Poyraz’dı. Onun hakkında tek bir kötü kelime bile etmesine izin vermedim, vermezdim. “Kes sesini! Sakın kimseyi kendinle karıştırma!” diyerek lafını böldüm. “Öyle burun kıvırarak o adam dediğin adamın tek yaptığı benim yanımda olmak. Sen peki? Sen ne yaptın?.. Bunu söyleyebilmeye yüzün var mı? Ağzını açıp tek kelime edebilir misin?” Sanki görebilecekmiş gibi başımı iki yana salladım. “Hayır edemezsin. Çünkü sen karaktersiz bir adamsın. Ama ben söyleyeyim bana ne yaptığını. Sen benim hayatımı mahvettin. Sen bana bu hayatta yapabileceğin en büyük kötülükleri yaptın. Bir de utanmadan söylediklerine bak. Neymiş? İyi olayım istiyormuş, laflara bak ya!”
Sinirim alaycı bir gülüşle dudaklarımın kenarında belirdiğinde Ceyda’ya döndüm. “Şunun ettiği laflara bak, iyi olayım istiyormuş!”
Ceyda dakikadır yaptığı gibi bir kez daha adımı seslendi. “Elvin,” diyerek yanıma yaklaşmaya çalıştı ama arkamı dönüp ondan uzaklaştım. “Benim hayatımı yerle bir etmemiş gibi daha sen neyin iyi olmasından bahsediyorsun ya?!” diye bağırdım Görkem’e.
Masanın üstündeki kalem kutusunu elime aldım. Ceyda, “Elvin, iyi değilsin sen,” dese de onu duymadım bile. Öfkem kulaklarımı sağır etmişti. Kutuyu bütün gücümle duvara fırlattım. Metalin duvara çarpıp yere düşerken çıkardığı ses içimde yankılandı ama hiçbir şeyi susturmadı. Tam aksine öfkemi daha fazla harladı.
Masanın üstündeki başka bir eşyaya uzandım. “Düğünümde terk ettin sen beni!” dedim, her kelimem zehir gibiydi. “Düğünümde! Her şey hata diyerek siktir olup gittin sen o gün. Yetmedi, bebeğimi de aldınız benden! Annen… Kadın demeye bin şahit isteyen o kadın yaptı bana bunu. Sen peki? Sen ne yaptın? Sen ağzını açıp tek kelime etmeye bile tenezzül etmedin ya. Sen o şeytan kadının bebeğimi benden almasına izin verdin!”
Elimdekini duvara fırlattım. Ses tekrar odada yankılandı. “Beni ortada bırakmakla yıkamadın ya, dayanamadın değil mi! Dayanamadın!”
Telefon terleyen avuçlarım arasında ezilirken hattın diğer ucundan kısık sesiyle araya girdi Görkem. “Öyle değil, Elvin. Yemin ederim değil. Ben bilm–”
Tekrar sözünü kestim. Tahammül edemiyordum ona. “Ne bilmiyordun!” diye haykırdım. “Ya sen ne bilmiyordun! Ne öyle değil! Her şey ortada işte. Sensiz de devam edebilmeme tahammül edemedin sen!”
“Hiçbir şey bilmiyorsun sen.” Çaresiz gibiydi.
İnanmadım ona. “Egonu sarstı bu durum, değil mi?” dedim. Sesim titriyordu ama öfkemi diri tutmaya çalıştım.
“Bilmiyordum!”
“Bu kadının daha da yıkılması lazım diye düşündün!”
“Haberim olsaydı izin ve-”
Başımı iki yana salladım. Onun araya girdiği hiçbir kelimesini işitmiyordum. “Zaten ben hayallerini almıştım onun, annem de bebeğini alır, kimsesiz kalır dedin. Bundan ses etmedin. Beni güçsüz görmek istedin.” Sesim titredi. Sözlerim her seferinde boğazımda düğümleniyordu. “Başardın da, hatta başardınız. Bebeğimi aldınız benden!”
“Ben yapmadım!”
“Sen yaptın! Senin yüzünden yaptı bunu ama bu da yetmedi size. Bu da yetmedi!”
Elime ne geçirdiysem duvara fırlattım. Kalemler, dosyalar, notlar, termos… Hepsi bir yana dağıldı.
Artık kendimde değildim. Duvara fırlattığım her eşya, çıkan her çarpma sesi içimde patlayan bir yankıya dönüşüyordu. Odayı dağıtsam, yerle yeksan etsem tüm dünyayı içimdeki acı dinmeyecekti. Canım yanıyordu, nefesim bile acıtıyordu.
Tam o sırada Görkem’in sesi tekrar geldi. Bu defa daha kısık, daha titrekti. “Ben…” dedi, “ben kendi çocuğumu öldürmek isteyecek kadar cani bir adam değilim, Elvin.”
Buz kesti ellerim.
“O senin hiçbir şeyin değil!” diye bağırdım. “O sadece benim kızımdı. Benim bebeğimdi. Onu sen öldürdün! Siz öldürdünüz! Siz bir olup benim bebeğimin canına kıydınız!”
Ceyda yeniden yanıma yaklaşmaya çalıştı. “Elvin, lütfen sakin ol,” dedi ama ben onu duymuyordum. Elimi zorla tuttu. Beni koltuğa oturtmaya çalışırken bile mücadele ediyordum. Ama daha fazla dayanamadım. Bacaklarım beni daha fazla taşıyamadığı için Ceyda’nın yardımıyla koltuğa otururken içimden taşanların açtığı yarayla ağlamaya başladım.
Ceyda bir eliyle elimi tuttu, dizlerini kırarak yere çöktü, diğer eliyle de saçlarımı okşadı. Ona baktım, başımı iki yana salladım defalarca. “Benim bebeğimi öldürdü onlar…” dediğimde neredeyse fısıldamıştım. Bugün bir kez daha onun acısını yaşıyordum. “İlaçlarımı değiştirip öldürdüler.”
Telefon hâlâ elimdeydi. Ama artık ardından gelecek sesleri işitmeyecek kadar kendimi kaybettiğim için kulağımdan çektim, yavaşça koltuğun üstüne bıraktım. “Canice katlettiler onu.” diye devam ettiğimde içimden bir parça daha koptu. “Beni…” Burnumu çektim. “Beni de öldürmek istediler. Poyraz zamanında gelmeseydi… Eğer o gün bana yetişemeseydi ölecektim, en büyük suçlunun kendim olduğunu düşünerek ölecektim ben de… Ama benim tek suçum…”
Gözlerimi kapattım. Üst dudağımı dişleyip ağlamamı önlemeye çalışırken aynı zamanda kendime zaman vermeye çalıyordum. Bazı acılar hiç geçmeyecek, bazı keşkeler hiç bitmeyecek gibiydi. Ben bazı duyguların altında kalacaktım hep.
“Benim tek suçum…” dedim bir müddet sonra yine, sesimi toparlamaya çalıştım ama boğazımda dağıldı kelimeler. Mazi keskindi. Delik deşik etti her yerimi. “Onu sevmekti. Tek suçum onu sevmekti benim! En büyük hatam onu sevmekti!” Ceyda parmaklarıyla yaşlarımı silmeye çalıştı. Gözleri dolmuştu ya da ben kendi buğulanan görüşüm yüzünden öyle sanıyordum. Ama üzülüyordu bana. Acınacak haldeydim.
“Baksana ne yaptı bana…” Nefesim titredi. “Bebeğimden sonra bile bir gün olsun gün yüzü vermedi. Daha ne kadar savaşmam gerek benim Ceyda? Daha kaç şeyle uğraşacağım? Daha kaç kişiye karşı cephe almam gerekiyor? Çok yoruldum ben…”
Ceyda sessizdi. Parmaklarını saçlarımda gezdiriyordu sadece. Konuşursam rahatlayacağımı düşünüyor olmalı ki araya girmedi hiç. Ama hep içime atardım ben.
“Bir aydır tedavi görüyorum,” diye devam ettim kısık sesle. “Bir ay boyunca her gün; hem de onlar yüzünden. Bir aydır ilaçlardan kurtulamadım. Midem bulanıyor. Yemek yiyemiyorum. Doğru düzgün uyuyamıyorum. Belli etmiyorum kimseye ama çok stres altında hissediyorum kendimi… Sen iyi olacak diyorsun ama ben çok korkuyorum. Ameliyatım kötü geçerse… ya uyanamazsam diye çok kork…”
Ceyda başını hızla iki yana salladı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Hayır, öyle bir şey olmayacak,” dedi beni ikna etmek isteğiyle. “Ben de gireceğim seninle o ameliyata, söz veriyorum.”
Ama ben onu duymuyordum. “Ben ölmekten korkmuyorum.” Sesim dalgındı. “Zaten herkes öldü, herkes sürekli ölüyor. Ben… ben sadece onlar yüzünden ölmek istemiyorum. Ben onlar mutlu olsun istemiyorum. Benim canımı yaktıklarından daha çok yansın canları, bir daha asla mutlu olamasınlar Ceyda. Bir daha mutlu olamasınlar… Baksana…”
Başımı omzumun üstünden sağa doğru çevirdim. Islanmış kirpiklerimin arasından masanı üstünde duran çiçeklere bakıyordum. “baksana ne yapıyorlar bana… Benimle nasıl dalga geçiyorlar görüyor musun?” Elimin tersiyle yaşlarımı sildim ama tekrar aktılar. “Bebeğimi öldürdükleri yetmedi, ilacıma kattıkları zehri gönderiyorlar şimdi bana. Niye peki?” Başımı sorgulayarak iki yana salladım. “Yanlış insanı sevdim diye mi? Bunun için mi? Benden geriye daha ne bıraktı da böyle uğraşıyor? Ona karşı içimde sevgi kaldığını sandığı için mi böyle eğleniyor benimle?”
O çiçeklerle aynı odada kalmak bile beni boğuyordu. Hele de az önce öğrendiklerimden sonra ömrüm boyunca görmek istemiyordum onları. Hızla ayağa kalktım. Öfke tekrar bedenimi ele geçirdiğinde masanın üstündeki saksıyı aldığım gibi bir saniye olsun düşünmeden “Nefret ediyorum ondan!” diye bağırarak duvara fırlattım. “Nefret ediyorum!” Saksının yere düşmesiyle odanın her yanına toprak dağıldı.
Ceyda panikle yerinden ayaklandı. Bana yaklaşmaya çalışıyordu ama kendim geri çekerek ondan uzaklaştım.
“Elvin dur lütfen…” Dehşete düşmüştü. Kolumu tutmasına engel olup saksısının yanına gittim. Diz çöküp çiçeklere baktığımda bu sefer daha sakindim. Duygularımın saniyeler içinde değişmesine engel olamıyordum. Buruk bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Kendim gibi bir ölüden farksız olan çiçeklere uzandım. Önüme düşen saçlarımı umursamadan çiçeğin parçalanmış yapraklarına baktım uzun uzun. Önce bir yaş söküldü göz pınarlarımdan. Sonra diğerleri takip etti onu. Göğsüm inip kalkarken her saniye biraz daha ağlıyordum.
Çiçeklere olan sevgimi bile kullanıyorlardı.
Ben belki iyi bir insan değildim, belki çok hatam oldu. Belki kırdım birilerini. Ama bunu hak etmemiştim. Ben başıma gelen hiçbir şeyi hak etmemiştim. Hayatın bana böyle bir ceza vermesi benim suçum değildi.
Benim tek suçum, doğru zamanda yanlış insana denk gelmekti.
Ceyda beni kaldırmak için omuzlarımdan tuttu. Onu dinlemiyordum. Sadece omuzlarımı sarsarak ağlıyor, beni öldürmek istedikleri çiçeğe bakıyordum; ta ki uzaktan gelen sesi duyana dek. Çiçeğin yaprakları avuçlarımdan dökülürken omzumun üstünden koltuğa doğru döndüm. Ses telefondan geliyordu. Onu açık bırakmıştım. Ben açık bırakınca kendi de kapatmamış olmalıydı.
Bedenime enjekte ettiği acının iliklerime dek ne denli yayıldığını görmüştü. İstediği buydu. Yıkılmamı görmek istiyordu ve ben en zayıf noktamla, bebeğimin kaybının ruhuma açtığı yarayla yıkılıp bunu onun ellerine vermiştim ama bu sondu. Bir daha olmayacaktı.
Diz çöktüğüm yerden kalkıp koltuğa yaklaştım ve telefonu aldım. Telefon kulağımdayken “Bir daha…” diye konuşmaya başladım uyarır gibi. Nefes nefeseydim. O an burnunu çektiğini duyar gibi oldum. Sanki ağlamış gibiydi. Sesimi duyunca kendi toparladı. “Elvin…” diye başladığı çatallı sesini kestim.
“Bir daha bana bu çiçekleri gönderirsen seni öldürürüm.”
Söylediklerimi duymuyor gibiydi. “Sen ameliyat mı olacaksın?..” diye sordu zorlukla. Derin bir nefes aldı. “Neden?”
Dudaklarımın arasında keyiften oldukça uzak bir gülümseme kaçtı. “Yarattığın eserlerin nedenini bana sormayı bırak artık!” diye bağırırken sesim tüm odada yankılanmıştı. Bana utanmadan bir de neden ameliyat olacağımı soruyordu.
Ceyda vaziyetimin ne kadar kötü olduğunu görünce telaşla telefonuna uzandı ve birini aradı. Beni daha fazla sakinleştiremeyeceğini anlamıştı.
Görkem’in sesi tekrar araya girdi. “Özür dilerim…”
Dişlerimi sıktım. Sakinleşmek için birkaç derin nefes çektim ciğerlerime ama hiçbir işe yaramadı. “Senin işe yaramaz özürlerini dinlemekten çok sıkıldım ben!”
Masamın üstünde kalan son dosyayı da bir yere fırlattığım gibi “Uzak duracaksın benden!” diye bağırdım. O sırada Ceyda, aradığı kişiye ne yapacağını bilmiyormuş gibi “Acil buraya gelmen lazım,” dedi.
Telefonu kapatıp tekrar yanıma yaklaşmaya çalıştı. “Elvin kapat şu telefonu lütfen, hiç iyi değilsin sen.”
Onu duymazdan gelerek “Duydun mu beni!” diye bağırdım Görkem’e. “Bana bir daha bu çiçekleri gönderirsen yemin ederim ki o çiçeğin her bir yaprağını sana tek tek yediririm.”
Cümlem bittiğinde kapı bir hışımla açıldı. İçeri giren Poyraz’dan başkası değildi. Ceyda onu aramıştı. Beni sakinleştirebilecek tek kişinin o olacağını düşündüğü için bunu yapmış olmalıydı.
Poyraz’la göz göze geldik. Beni baştan aşağı incelediğinde kaşları anında çatıldı. Dışarıdan nasıl görünüyordum bilmiyorum ama bana diktiği şaşkına dönmüş bakışlarıyla bir enkaza benzediğimi tahmin etmek zor değildi.
Lakin bir şey vardı. Onu görmek neden bilmiyorum ama beni sakinleştirmeye başlamıştı bile. Hep böyle oluyordu. Ona baktığımda duruluyordum sanki. Gözleri liman diyordum ya, öyleydi işte. Gözlerine bakmak bir limanda dinlenmek gibiydi. Nasıl oluyordu da beni sakinleştirebilen liman olabiliyordu bana? Bunu nasıl başarıyordu? Hiçbir şey yapmıyordu oysa. Sadece bakıyordu.
Bakmak yetiyor muydu?
Bir şey söylemeden odadan içeri girerken gözleri etrafta gezindi. Burada neler döndüğünü anlamaya çalışır gibi ilk bana, sonra Ceyda’ya baktı ve ne oluyor dercesine başını salladı. Odayı altını üstüne getirecek kadar ne yaşadığımı merak ediyordu.
Poyraz odanın kapısını arkasından kapattığı sırada telefonun arkasından “Ne çiçeği?” dedi Görkem. “Elvin ben bir şey göndermedim sana.” Poyraz’ın varlığıyla getirdiği sakinlik onun sesiyle tarumar olduğunda, telefonu parmaklarımla sıkıp kaşlarım arasında beliren kırışıkla bağırdım yine.
“Yalan söylemeyi bırak artık! Senden başka kim gönderecek bu zakkumları bana? Kim benimle dalga geçer böyle başka? Sevmediğimi biliyorsun! Sevmediğimi çok iyi biliyorsun! Bile bile gönderdin sen bunları bana, o ila…” Söyleyemedim. Dilim varmadı ilacıma kattığınız zehir demeye. “Allah senin belanı versin! Uzak dur artık benden. Duydun mu beni, uzak dur! Arama, nasıl olduğumu sorma; bana bir şeyler gönderme!”
Poyraz beni dinlediğinde her saniye çatılan kaşlarından kiminle konuştuğumu anladı, hızla yanıma geldiğinde “Elvin yemin ederim ben sana hiçbir şey göndermedim…” dedi Görkem çabucak. Sonra üzgünce ekledi. “Sana tekrar çiçek alabilecek yüzüm olsaydı gül alırdım. Onları seversin se-”
Cümlesi yarıda kesildi. Poyraz bir anda telefonu elimden almıştı. Kulağına götürdüğü gibi yanımdan uzaklaşarak “Senin belanı sikerim, piç herif!” diye bağırdı Görkem’e. “Oğlum ben seni daha kaç kere uyaracağım? Daha kaç kere uyaracağım evveliyatını siktiğimin piç kurusu! Uzak duracaksın bu kadından demedim mi?!”
Görkem bir şey söylemiş olmalı ki kaşları çatıldığı gibi çenesi de kasıldı. “Asıl sen kim oluyorsun pezevenk?! Hangi sıfatla onu arıyorsun karaktersiz piç!..” Daha fazla ayakta duramadığım için yanımda tetikte bekleyen Ceyda’nın yardımıyla koltuğa oturdum. Poyraz’ın Görkem’e söylediklerini algılamayı bırakmıştım bir süre sonra.
Dirseklerimi titreten bacaklarıma yaslayıp ellerimi şakaklarıma götürdüm ve avuç içlerimle bastırdım. Saçlarım önüme dökülmüştü. Ceyda önüme düşen tutumları geriye attığında bir şeyler içmemi söyleyip durdu ama sadece başımı iki yana sallamakla yetindim. Konuşursam ya da herhangi bir tepki verirsem daha çok ağlayacağımı biliyordum. Ceyda daha fazla böyle olmama dayanamamış gibi “Poyraz kapat şu telefonu,” diyerek Poyraz’ı uyardı.
Poyraz Ceyda’nın söylediklerini duymamış gibi devam etti. “Şimdi ne yapıyorsun biliyor musun, o sikik kulaklarını iyi açıp beni dinliyorsun.”
Ellerim daha fazla titrediğinde Ceyda tekrar Poyraz’a seslendi. Poyraz hâlâ bize arkası dönük olmalıydı. Gözü dönünce onun da benim gibi kulağı etrafa sağır kesiliyordu.
“Bir daha…” dedi baskın bir sesle. “Eğer bir daha nişanlıma yaklaşırsan, yaklaşmayı da geçtim ona gözünün ucu bile değerse seni gebertirim!” O kadar öfkeli duruyordu ki her an soluğu Görkem’in yanında alacağından korkuyordum. Benim yüzümden onunla muhatap olmak zorunda kalması yetmiyormuş gibi bir de onu böyle gözü dönmüş birine çeviriyordu.
“Onun gözünden bir damla yaş düşerse senden bilirim, sonra da seni onun gözünden düşen o bir damla yaşta boğarım!”
Ceyda dayanamayıp ayaklandı. “Kapat dedim sana şunu,” dediğinde masanın üstüne bir şey bırakmış gibi tok bir ses gelmişti. Poyraz sitemle “Ne yapıyorsun sen?” dediğine göre Ceyda telefonu Görkem’in suratına kapatmış olmalıydı.
“Asıl sen ne yapıyorsun? Sence sırası mı bunun?”
Ellerimi şakaklarımdan ayırdığım sırada “Tam sırası!” diye yükseldi Poyraz. “Hangi yüzle arıyor o yavşak?”
Başımı hafifçe kaldırıp Poyraz’ın dikildiği yere çevirdim. “Ben aradım,” dedim. Donuktu sesim.
Poyraz’ın bakışları hızla benden yana döndü. Doğru duyup duymadığını anlamak için “Ne dedin?” diye sorgularken çatık kaşlarıyla yüzümü inceliyordu. Gördüklerini beğenmemiş gibi kaşlarını biraz daha çattı.
Yine aynı robotik sesimle cevap verdim. “Ben aradım.”
Bana doğru yaklaştı. Karşımda dikilirken “Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” dedi sert bir sesle. “Daha dün anlaşmadık mı Elvin biz seninle? Ameliyatına kadar bu işlerden uzak duracaktın. Söz vermiştin. Hangi akla hizmet o puştu arıyorsun sen?” Ona cevap vermek yerine gözümü ondan çektim, boş duvara çevirdim.
Dilini damağına vurup derin bir nefes aldığını işittim. Önümde diz çöktü sonra. Boyumuzu eşitlediğinde çenemi tutarak ona bakmamı sağladı. “Şu haline bak…” Gözlerimin içine baktı. Kızardığı için kızgındı. Yeniden orman yangını başlatmamdan hoşnut değildi. Gözlerime yakışmadığını düşünüyordu. “Kızım şu haline bir bak, niye yapıyorsun bunu kendine? Bu hâle geleceğimi bile bile niye arıyorsun o şerefsizi?”
Dudaklarım titredi. “Bebeğim…” diye sayıklarken sesimi sabit tutmaya çalıştım ama başaramadım. “Bebeğimi öldürdü. Benim bebeğimi öldürdü onlar. Ama yetmedi. Bu da onlara yetmedi.”
Poyraz söylediklerimden bir şey anlamıyordu. Bakışları hızla Ceyda’ya döndü. “Ne konuştun onunla?” diye sordu neredeyse sinirli çıkan sesiyle. Soykanların bebeğimi öldürmesi yeni bir konu değildi. Poyraz bu konu yüzünden Görkem’i aradıysam altında başka bir şey olduğunu anlayabilecek kadar zeki bir adamdı.
Ceyda’nın konuşmasına fırsat vermeden yine sayıkladım. “Şimdi de dalga geçiyor benimle. Canımı yakmaktan zevk alıyor. Bilerek yapıyor bunu.” Avuç içlerimi şakaklarıma bastırıp defalarca kez vurdum. “Bilerek yapıyor. Bilerek yapıyor. Bilerek yapıyor.”
Poyraz kendime zarar vermemden rahatsız olmuş gibi bileklerimi tuttu. “Ne yaptı sana?” diye sorarken öfkesine engel olmaya çalışıyordu. “Canını bu kadar yakacak ne söyledi?”
Başımı iki yana salladım. “Durmayacaklar. Ben ölene kadar durmayacaklar.”
“Kimse sana bir şey yapamaz.”
“Durmayacaklar.”
“Elvin bana bak.”
“Durmayacaklar diyorum. Rahat vermeyecekler bana. Beni de öldürecekler.”
Başka zaman olsa böyle davranmayacağımı biliyordum. Yine sinirlenir, yine ortalığı dağıtır, yine acıya bulanırdım ama böyle yenilmişim gibi hissetmezdim. Daha dik dururdum. Her şeyle savaşabilirdim ben, ne olursa olsun kalkardım bir şekilde ayağa ama konu bebeğim olunca çaresizlikten başka hiçbir şey hissedemiyordum. Ben bir tek ona yeniliyordum.
Zaten insan ölümle nasıl savaşırdı ki?
“Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Duydun mu beni? Senin saçının tek bir teline bile zarar gelirse dünyayı onun başına yıkarım ama sana bir şey olmasına izin vermem.” Söz verircesine kurduğu cümle ona bakmamı sağladı. Sanki hiç gitmeyecek, hep yanımda kalacakmış gibi tutuyordu bileklerimi. İki haftadır üzerinde olan soğukluğu yoktu gözlerinde. Yine eskisi gibi bakıyordu. “Söz veriyorum.”
“Söz verme bana.” Sesim fısıltıdan farksızdı. O söz verilince çok üzülüyordum ben. Çünkü ona hiçbir zaman söz veremiyordum.
Israr etti. “Söz veriyorum sana. Seni herkesten ve her şeyden koruyacağım.”
“Hep yanımda olamazsın ki ama.” Her zaman yanımda olmayacaktı, bunu biliyordum. “Kimse olamaz. Kimse birini sonsuza kadar koruyamaz. Hem… hem ben korunacak bir halde olmak istemiyorum ki.” Gözlerinin içine baktım. “Ben sadece yaşamak istiyorum.” Ben beni öldürmek isteyenlere inat yaşamak istiyordum, belki de ilk defa bu kadar çok.
Buruk bir gülümseme yerleşti dudaklarına. “Yaşamak en çok senin hakkın ve yaşayacaksın. Solmana da soldurmalarına da izin vermeyeceğim.”
Yine aynısını yapıyordu. Yine ona inanma isteğini avuçlarıma bırakıyordu. Yaşayacaksın diyordu bana. Solmayacaksın. Ona inandım. Her şeye rağmen ona inanmak yaptığım en doğru şeymiş gibi geliyordu. Daha iyi bir dünya hiçbir zaman olmayacaktı ama onu tanıdığımdan beri bazı insanların gerçekten de iyi olabileceklerine olan inancım artmıştı. Bazen keşke onu daha erken tanısaydım diyorum. O zaman aramız böyle olur muydu bilmiyorum ama Poyraz’ın o zaman bile bu kadar iyi bir adam olacağına emindim.
“Neden?..” diye sordum, daha çok kendime sorar gibi. “Neden bana bunu yapıyorlar? Onunla uğraştığımı anladığı için mi?..” Ağlamaklı bir sesle konuşuyordum. “Peki bu kadar kirli oynamasına gerek var mıydı?” Bebeğimin ölümünü bana hatırlatmak isteyecek kadar acımasızlardı.
Poyraz merakla başını salladı. “Ne yaptı? Bir şey gönderdi diye bağırıyordun. Seni çıldırtacak ne gönderdi o orospu çocuğu?”
Yere attığım çiçeklere doğru bakışlarımı çevirdiğimde gözlerim yine dolmuştu. Poyraz da benimle aynı yere baktı. Dudaklarım titrediği için konuşamadım. Ne diyecektim ki hem? Bir zamanlar sevdiğim ve beni sevdiğini sandığım adam, şimdi beni öldürmek istedikleri zehri gönderiyor bana mı diyecektim?
Benim yerime Ceyda yanımıza yaklaşarak “Çiçek göndermiş,” diye yanıtladı Poyraz’ın sorusunu. Zarfın içinden çıkardığım kağıdı ona uzattı. “Saçma sapan şeyler yazmış. İsim yazmıyor ama Elvin az önce konuştuğu kişi olduğunu düşünüyor. Bu olanlardan sonra ben de aksini düşünmüyorum.”
Gözlerim hâlâ yerdeki çiçeklerin üzerindeydi. Ona baktıkça maziye gidiyor, annemle olan konuşmamı hatırladığım için biraz daha üzülüyordum. Bu çiçeğin ne olduğunu ondan öğrenmiştim.
“Anne benim adım niye Elvin?”
“Sen benim en güzel çiçeğimsin çünkü, cennetten gelmiş en güzel çiçeksin.”
“Çiçek mi demek anlamı?”
“Cennet çiçeği demek.”
“Adım çok güzelmiş.”
“Aynı senin gibi.”
“Peki bir şey daha sorabilir miyim?”
“Sor tabi annecim, istediğin kadar sorabilirsin.”
“Anneannemin mahallesinde şey vardı ya, Ayşe. Benden birazcık büyük olan. Anneannem ona bir keresinde cennet var. orası çok güzel yer dedi. Sen de öyle demiştin bana. Sonra anneannem dedi ki cehennem de var ama oraya herkes gitmez, onu hiç söylemedin bana. Cennete iyi insanlar, cehenneme de kötüler gider bile dedi anneannem. ‘senin annen çok iyiydi, cennete gitti,’ dediğinde Ayşe çok mutlu oldu. Orada kocaman kocaman çiçek bahçeleri varmış. Benim adım da onun gibi. Ne güzel değil mi? Çiçekler hep güzel olur. O zaman cehennemde çiçek olmaz. Cehennem kötülerin yeriyse bence oraya hiçbir çiçek yakışmaz. Yakışmaz değil mi?”
“Kötü yerlerde de çiçek olabilir annecim. Unuttun mu, sana bataklıklarda da çiçek açabileceğini söylemiştim.”
“Nilüferler!”
“Evet nilüferler. Cehennemde de zakkum olur. Zakkum çiçeği. Çok güzel görünür ama zehirli bir çiçektir.”
“Neden zehirli ki? Hem güzelmiş de. Güzel olan nasıl zehirli olur, çok saçma bence.”
“Güzellik bazen kötülüğü gizleyen bir maske olabilir annecim. Bizim en büyük yanılgılarımızdan biri bu. Güzel görünenler bize zarar vermez sanıyoruz ama bazen bize en büyük zararı da güzel olanlar veriyor.”
“Sevmedim bu çiçeği. Hem zehirliymiş de. Bak benim adım daha güzel. Cennet çiçeği.”
Zakkum cehennem çiçeğiydi. Pembe yapraklı güzel çiçekler, güzellikleri içinde zehirlerini de gizlerler. Aşk gibi. Aşkın zakkumdan farkı yoktu. Annemin dediği gibi bazen bize en büyük zararı güzel olanlar veriyordu.
Bana en büyük zararı veren güzel şeyin adı aşktı.
Poyraz bileklerimden birini bırakıp kağıdı Ceyda’nın elinde aldı. O yazıyı okurken ben kendi kendime sayıklıyordum. “O yaptı… O yaptı eminim, başka kimse göndermez bana bunu.” Başka kimse yakmazdı benim canımı bu kadar.
Poyraz kağıdı uzun uzun baktı. Her saniye çenesi biraz daha seğirirken sanki yazıları tekrar tekrar okuyormuş gibiydi. “Gönderdiğim her çiçeği?” Kaşları sorgularca havalandığında mavileri beni buldu. “Daha önce de mi gönderdi?”
Başımı ağır ağır salladım. “Bir hafta boyunca her gün.”
“Ve bana söylemedin?”
“Söylemedim.” Çünkü benimle konuşmuyordu. Benimle konuşmayan adama bana her gün çiçek geliyor diyemezdim. Zaten sorunlarımla onu yeteri kadar boğmuşken bir de bu konuyla uğraşmasını istemedim.
Sözlerimden hoşlanmadığı için yerinden ayaklandı. Ona söylemememden mi yoksa bana bir hafta boyunca çiçek gelmesinden mi kaynaklı bilmiyorum ama her saniye biraz daha sinirleniyordu, bir ileri bir geri volta atıp durdu. En sonunda adımlarını durdurduğunda yeniden karşımda dikildi ve bana doğru hafifçe eğildi. “Niye söylemiyorsun kızım sen bunu bana?”
Bu konuda tartışmak istemiyordum ama beni zorluyordu. Damarlarımda kol gezen öfkeyle oturduğum yerden kalktığım gibi kızaran yeşillerimi mavilerine diktim. İşaret parmağımı ona doğru uzattığımda “Dünkü gibi yine benden bir şeyler saklıyorsun triplerine sakın girme,” diyerek onu uyardım. Bu tartışmayı tekrar yaşayacak havada değildim. “Kimden geldiğini bilmiyordum, tamam mı? Ondan olduğunu bilseydim ikinci bir kez gönderemezdi zaten.”
Bana doğru bir adım yaklaştı. “Kimden geldiğini bil ya da bilme…” Yüzünü bana doğru eğdiğinde fazlasıyla netti. “Bana söylemen gerekiyordu. Ya sana bir şey yapsaydı? Aklını mı kaçırdın kızım sen?”
Dudaklarımdan histerik bir gülümseme kaçtığında “Pardon ama… Sen çok önemli bir detayı unutuyorsun,” dedim alayla. “Aramız bozuktu ya hani bizim, hatırlarsan.” Tekrar ciddileştim. “İki haftadır benimle doğru düzgün konuşmayan senken gelip bana bunu hesabını soramazsın, tamam mı?”
Ceyda merakla araya girdi. “Sizin aranız mı bozuktu?” Dışarıya pek yansıtmadığımız için şaşırması doğaldı.
Poyraz omzunun üzerinden hızla ona döndü. En az benim kadar sinirli olduğu için Ceyda’ya öyle bir bakmıştı ki tek bir bakışıyla onu susturdu. Ceyda teslim olurcasına ellerini havaya kaldırıp geri çekildi.
Poyraz’ın bakışları yeniden beni buldu. “Ne olursa olsun gelip bana söyleyecektin Elvin. Gelip bana söyleyecektin, ben de gidip o itin ağzını burnunu kıracaktım.” Elleri saçlarının arasına gitti. Öfkesini onlardan çıkarmak istercesine çekiştiriyordu. “Bir de tehdit ediyor, karakterini siktiğimin pezevengi! O yanlış yolu senin götüne sokmazsam bana da Poyraz demesinler!”
Ellerimi havaya kaldırıp Poyraz’ın yanından sıyrılırken “Senin sinirinle uğraşamam şu an,” diye mırıldandım belli belirsiz. Onunla kavga etmek istemiyordum. Tek isteğim bir an önce sakinleşmekti ama başaramıyordum. Zihnimin uçurumundan atlayan her kelime beni biraz biraz tüketiyordu.
Avuç içlerimi şakalarıma bastırdım. Üzerimde olan iki çift gözü de umursamadan oda içinde gidip geliyordum. Bana seslenseler de bir cevap vermedim, zira o an sadece Ceyda’yla olan konuşmam zihnimde dönüyordu.
“Burada neden oleandrin yazıyor?”
“İlacın içeriğinde kullanılan maddelerden biri.”
Tüm bu olanları kabul etmek istemediğim için başımı iki yana salladım. “Bebeğimi öldürdükleri zehri gönderdi bana.” Fısıltıyla konuşmuştum. Söylediğim şeyin saçmalığını bir türlü algılayamıyordum.
Zakkum gönderdi bana. Zehirli çiçek.
Cehennem çiçeği.
Bir hafta önce o çiçekler ilk geldiğinde gönderenin o olmamasını ümit ederek çöpe atmıştım. Sorgulamadım. Sorgulamak istemedim daha çok. Sorgularsam altında kalacağımı biliyordum. Bana sormuştu çünkü. Yıllar önce sevmediğim çiçek var mı diye sormuştu. Ben de zakkum demiştim. Zakkumları hiç sevmediğimi söylemiştim ona. Bana bunca şeyi yapan adam oydu ama bu kadarını da yapmaz sanmıştım. Nasıl yapardı, annesinin beni öldürmek için kullandığı çiçeği nasıl gönderirdi bana? Benden bu kadar mı nefret ediyordu?
Oysa ben hiçbir şey yapmamıştım ona. Ben sadece sevmiştim. Ben ilk defa kendimi kaybedecek kadar aşık olmuştum birine. Olmamalıymışım, sevmemeliymişim kimseyi. İnsan bunu kendine niye yapardı ki? Mahvolacağını bilerek niye yapardı? Ben aptaldım. Aşkın insanı öldüreceğini bile bile; annemin aşkı yüzünden beni bile arkasında bırakıp, ölüm denen illetin elini tutarak gittiğini göre göre gidip aşık olmaya kalkacak kadar büyük bir aptaldım hem de.
Ağlamakla beraber gülmeye başladım. “Eğer hamileliğin daha geç sona erseydi şu an en iyi ihtimalle çoklu organ yetmezliği yaşıyor olabilirdin,” diyen Ceyda’nın sözleri zihnimde cirit atarken verebileceğim tek tepki buydu. Beni fırlatıp attıkları için yaşıyordum. “Teşekkür etmeliydim,” diye fısıldadım kendi kendime. Sonra küçük bir kahkaha attım. Azrail'i olacağı kişiyi kurtardığı için büyük bir teşekkürü hak ediyordu.
Biri kollarımdan tutup beni sarsmaya başlayana dek kendimi kaybettiğimi anlamamıştım bile. “Dur artık,” diyen Poyraz’ın sesi çaresiz gibiydi. “Kendine bunu yapmayı bırak. Değmez. Kimse için değmez bu kadar.”
Boş gözlerle yüzüne baktım. “Teşekkür etmeliydim ona,” diyebildim sadece. Yeniden gülmeye başladığımda omzumun üzerinden Ceyda’ya baktım. “Değil mi Ceyda?” Buz gibi sesimin karşısında gözlerini kaçırmaktan başka bir şey yapamadı.
Bana bunları anlatmamalıydı, ben daha kendimi toparlayamamışken tüm bu iğrenç gerçekleri yüzüme bu kadar erken vurmamalıydı. Merak ettikleri umurumda bile değildi, ben daha hazır değildim. Pişman olmuşçasına “Özür dilerim,” dedi fısıltıyla ama nafileydi. Ben bu acıyı ikinci kez yaşıyordum ve bu kez canım bir öncekinden daha çok yanıyordu.
Poyraz parmaklarını kollarımdan ağır ağır çekerken Ceyda’ya baktı. “Neyden bahsediyorsunuz siz?” Tahammülsüzce konuşmuştu. ortada dönen mevzuyu anlamadığı için her geçen saniye öfkesi yeniden gün yüzüne çıkmaya başladığında “Geldin, bir şey konuşacağım dedin. Ne konuştuysan bir bakıyorum kız delirmiş, odayı birbirine katmış. Üstüne bir de o pezevengi aramış…” dedi Ceyda'ya. “Çiçek diyorsunuz, not diyorsunuz.” Bakışları bana döndü. “Ne var o çiçeklerde? Sen bu kadar delirmezdin. Seni bu kadar delirten ne var o çiçeklerde? Zehir gönderdi diyorsun, ne zehri bu? Neyin zehrini göndermiş o piç kurusu sana? Anlat artık, anlat yoksa aklımı kaçıracağım şimdi!”
Gözlerimi yorgun bir şekilde kapattım. İstediği cevapları verebilecek halim yoktu. Ben de neyin ne olduğunu anlamıyordum artık. Derin bir nefes alıp verdikten sonra cevap arar gibi yüzümü inceleyen Poyraz’ın yanından uzaklaşarak, “Çıkın odadan,” dedim. Yalnız kalmam gerekiyordu.
Koltuğuma oturduğum sırada Poyraz hızla yanıma geldi, anlam verememiş gibi “Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” diye sorduğunda bir şey söylemeden bilgisayarımı açtım. Saçlarımı ellerimle toplarken omzumun üzerinden ona baktım ve hiçbir şey olmamış gibi başımı iki yana sallayarak “Hayır,” dedim. “Çalışacağım, toplantım var benim.”
Poyraz’ın kaşları havalandı. “Çalışacaksın?” Gözleri odada gezindi. “Bu halde?”
Her yer her yerdeydi. Bu küçük detayı umursamıyordum. Eğer çalışmazsam, kafamı bir şeylerle meşgul etmezsem aklımı kaçıracağımı biliyordum. Benim düşünmeyi bırakmam gerekiyordu. Bilgisayarı es geçip, masanın üstündeki tabletimi uzanırken Poyraz’a bakmadan “Evet,” demekle yetindim bu yüzden. Ekranı açmaya çalıştığımda parmaklarımın titrediğini fark etmek de beni durdurmadı. Lakin bu durum Poyraz’ı rahatsız etmişti, bir çırpıda tableti elimden çekip aldı.
Yaptığından hoşlanmadığım için koltuğumla birlikte ona doğru dönüp “Neyi anlamıyorsun sen, çalışacağım diyorum!” diye bağırdım. Ellerim biraz daha titredi. Dolan gözyaşlarımın önüne set çekemedim.
Poyraz bir şey söylemeden tableti masanın bir kenarına bıraktı ve dizlerinin üstüne çökerek ellerimden tuttu. Avuç içlerime baktığında mahmur bir sesle “Ellerin titriyor,” dedi. Başını kaldırdı, bana baktı sonra. “Gergin olduğunda titrer senin ellerin böyle.” Bunu fark etmiş olması dolan gözlerimin biraz daha akmasına neden olmuştu. İnkâr etmek istercesine başımı iki yana sallamaya çalıştım ama nafileydi. Biraz daha titredi ellerim. “Hadi biraz hava alalım.” Başıyla kapıyı işaret etti. “İyi gelecek sana.”
Ellerimi ondan kurtarmak istedim ama izin vermedi. “İstemiyorum,” diyebildim zorlukla. Konuşmak istediğini, olanları merak ettiğini biliyordum ama şu an konuşacak bir hâlde değildim. Sadece çalışırsam düşünmeyi bırakacaktım.
Sanki zihnimin perdesini çekmiş de ardında yazılanları okuyabiliyormuşçasına “Konuşmak istemediğin biliyorum,” dedi, “eğer sana soru soracağımdan endişeleniyo-” diye devam ettiğinde lafını böldüm.
“Hiçbir şeyden endişelenmiyorum ben.”
“O zaman dışarı çıkacağız.”
Başımı iki yana salladım. “Gelmeyeceğim.”
“Geleceksin. Hâlâ bir şeyler yemedin. Biraz daha aç kalırsan düşüp bayılacaksın.”
Söylediğini reddettim. “Aç değilim ben.”
Elleriyle beni kendine doğru çekti bir anda. Yüzümüz arasında az bir mesafe bıraktı. “Önce yemek yiyeceksin, sonra ilaçlarını alacaksın.” dediğinde her kelimeyi iyi anlamam için tek tek bastırıyordu. “Sonrasında ne yapmak istiyorsan onu yapabilirsin ama önce yemek.”
İsteklerinden ziyade söylediği tek kelime gayrıhtiyarî biçimde yaşlarımı doldurdu. Gardımı indirirken “Bana. İlaç. Deme!” dedim neredeyse isyan edercesine. Bu kelimeyi sevmiyordum. Bu kelime beni öldürüyordu. Ellerimi ondan kurtardım, ayaklandığımda bakışlarım Ceyda’yı buldu. “Bana ilaç demeyi bırakın!”
Sinirlerim bozulduğu için gülmeye başladım. Kahkaham büyürken ağlıyordum da. Canı yananların gülüşleri de büyük olurmuş bazen. Ne yapacağımı bilmediğim için daha çok güldüm. İçimdeki dürtü odayı biraz daha dağıtmamı söylüyordu bana. Bu yüzden olsa gerek Poyraz’ın masaya bıraktığı tableti bir anda elime alıp bir anda duvara doğru fırlatmış olmam. Tabletim yerle buluştuğunda kırılan cam sesi odayı kaplamıştı ama hâlâ rahatlamamıştım.
Poyraz çabucak kolumu tuttu. Ceyda karşımda dikilmiş, ona bakarken “Hiç iyi görünmüyor,” dedi endişeli bir ifadeyle.
Koltuğa oturmam için beni zorlayan Poyraz belli belirsiz bir sinirle onu yanıtladı. “Sinir krizi geçiriyor çünkü.” Tekrar önümde diz çöktüğünde koltukla birlikte beni kendine doğru çevirip parmaklarını yanaklarımdan saçlarımın arasına geçirdi. “Hadi bana bak Elvin,” dedi bilmem kaçıncı kez ama bakmak istemiyordum. Her yeri dağıtmak, saatlerce ağlamak, sonra da gidip benim canımı yakan herkesin canını yakmak istiyordum.
Poyraz’ın bakışları yeniden Ceyda’yı buldu. “Yok mu sende sakinleştirici bir şeyler?”
Ceyda onun sorusunu sanki duyduğu en saçma şeymiş gibi “Bende sakinleştirici ne arasın Poyraz,” diye yanıtlarken Poyraz biraz daha sinirlendi.
“Onu delirtecek ne söylediysen bunun olacağını bilip yanına alacaktın o zaman Ceyda.”
“Böyle olacağını tahmin edemedim ben.” Mahcup olduğu sesinden de anlaşılıyordu ama umurumda değildi.
“Edecektin Ceyda. Sanki durumunu bilmiyormuşsun gibi…” Bezgini bir şekilde burnundan nefesini bıraktığında sözünü devam ettirmedi. “Neyse… Şimdi bunun tartışmanın sırası değil. Ne bok yediysen sonra anlatacaksın ama şimdi git onu sakinleştirecek bir şeyler bul bana. Hemen.”
İsteği mütemadiyen akan yaşlarımı ekarte ederken, gözlerimi ona çevirip art arda başımı salladım. “Bir şey getirmesin. İlaç istemiyorum. Hiçbir şey istemiyorum. Bak…” Ellerim yine bir rüzgârın esip geçtiği bir sonbahar yaprağı gibi titriyordu. Umursamadım. “Bak yemin ediyorum ki çalışırsam geçer… Hep öyle oluyor. Her zaman öyle oldu.”
Bana bakarken bir enkaza bakıyormuş gibiydi. Belki de bundan izin vermiyordu çalışmama. Beni daha tam tanımıyordu. Nasıl sakinleştiğimi bilmezdi. Nerden bilsin ki, bazen ben bile bilmiyordum bunu. Onun baktığı harabeyi yok etmek için ellerimin tersiyle yaşlarımı silerken gülümsemeye çalıştım. Başardım da. Dostoyevski’nin “İnsanların yüzüne iyi bakın; acısı çok olanın, gülüşü güzel olur,” sözü kadar güzel bir gülümseme vardı şimdi dudaklarımın arasında. Hâlâ akmaya devam etmesine rağmen yaşlarım da biraz olsun azalmıştı. “Bak iyiyim,” dedim onu ikna etmek istercesine, sırıtmaya devam ederken. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım, yanaklarımı yeniden ıslatan yaşları sildim. “Ağlamayacağım bir daha. İşim biterse yemek de yerim. Gerçekten.”
Poyraz’ın yüzünde sanki acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı. Omuzları çöktü. Hiçbir şey yapamadığı için kendine kızıyordu sanki. Pürüzlü bir sesle “Ben hemen geliyorum,” diyen Ceyda’ya gitmesi için başıyla kapıyı işaret ederken tek kelime etmedi. Ceyda odadan çıktığında tekrar bana döndü. Önce gözlerime baktı uzun uzun, bir şey aradı sanki. Bir cevap, bir yol… Belki de gözlerimde başlattığım yangını dindirebilecek bir kaynak. Ama ne istiyorsa bende yoktu. Bir şey bulamayacağını anlamış olduğu halde yanaklarımın üzerindeki ellerimi tutmakta ısrar etti. Ona zorluk çıkarmadım. Zaten gücüm de yoktu.
Ne için söylediğini bilmediğim bir “Özür dilerim,” çıkmıştı dudakları arasından. “Acını dindiremediğim için çok özür dilerim.”
Kelimesi gülüşüme bir balyoz etkisi yaratmıştı. Her harfi bir darbe misali üzerime teker teker hücum ederken dur duraksız kırılmıştı yüzümdeki sahte gülümsemenin her bir kırıntısı. Dudaklarım kışın sert ayazını yemişçesine titrediğinde yeni bir yaş daha sağ gözümden firar ederken omzumun çöküşüne mani olamadım. Sözleri altında eziliyordum. Ona bakamadım. Bana böyle bir cümle kurduğu için ağlamayı çok istedim diye ona bakamadım.
Nasıl bir insan, sebebi olmadığı acıyı dindiremediği için özür dilerdi ki?
Çatallaşan sesimle başım önümde ona bakmazken “Öyle deme,” dedim, fısıltı bile denilmezdi buna. “bana karşı bu kadar iyi biri olma. Bak görmüyor musun… Görmüyor musun, bu dünya iyi olan hiç kimseyi sevmiyor.” Sözlerimin doğruluğundan emin olamadığım için başımı iki yana salladım. “Kendimi iyi biri olarak da görmüyorum aslında…” Üstü dudağımı dilimle ıslatırken sesim gibi bakışlarım da boşluğa daldı. “Ben sadece… ben sadece yaşamaya çalışan ama her seferinde hayalleri elinden alınan herhangi biriyim. Ben herhangi biriyim ama kötü biri de değilim. İyi değilim ama kötü de değilim.”
Burnum kırıştığında büzülen dudaklarımla ıslanmış gözlerimi Poyraz’a diktim. “Değilim… değil mi?” diye sordum çaresizce beni onaylamasını ister gibi.
Baş parmaklarıyla tuttuğu her iki bileğimi beni rahatlatmak istercesine okşadığında “Değilsin,” dedi gözlerimin içine bakarak. Çok netti. Ona inandım yine. O bana doğruyu söylerdi. Kötü biri değilsin diyorsa değildim. Gülümsedim. İçtendi bu sefer.
“Sen kötü biri değilsin Elvin ama herhangi biri de değilsin.” Avuç içlerimi göstermek için ellerimi kaldırdığında ne yapmaya çalıştığını başta anlamadım ama “Elvin'sin sen. Hayalleri elinden alınsa bile avuç içlerinde onları yeniden yeşertip yeniden çiçek açtırabilecek güce sahipsin,” diye devam etmesinin ardından her kelimesi boğazımda düğümlendi, yutkunamadım.
“Sen Çiçeksin.”
Başımı hafifçe geriye atıp gözlerine baktım. “Cennet çiçeği,” derken sesim beş yaşımda, annemle konuştuğumda bu iki kelimeyi kurduğum o anki heyecanla çıkmıştı sanki. Poyraz da aynı şekilde onayladı beni “Cennet çiçeği,” derken. Ama sonra yine silindi gülümsemem. Bakışlarım yerdeki çiçeklere kaydı.
“Ama onlar beni cehennem çiçeğiyle öldürmek istediler, biliyor musun?” Küçükken anne babasına onu üzen kişiyi şikayet eden bir çocuğun tınısıyla konuşmuştum. “Çok zoruma gidiyor. Yemin ederim ki çok zoruma gidiyor. Her şeyi beklerim diyorum ama bunu kabul edemiyorum…”
Cümlemi bitirmeden Ceyda tekrar odaya girince devamını getirmek istemedim. Bana bakarken çekiniyordu, Poyraz'a baktığında daha rahattı. Kapıyı kapatıp yanımıza yaklaştığı sırada Poyraz neden bu halde olduğumu hâlâ tam anlamasa da az önceki söylediklerim için “Şimdi bunları düşünme,” dedi, bıraktığı elimi çeneme götürdü. Yüzümü kendine çevirdi. Gözlerine bakarsam rahatlayacağımı biliyormuş gibi onlara bakmamı istiyordu sanki. Ben de öyle yaptım. Durulmak için mavilerine baktım.
Ceyda az önce pet bir şişeden doldurduğu su dolu bardağı Poyraz’a uzattı. Başıyla suyu bana içirmesi işaret ederken “Elimde değil ki…” diye mırıldandım. “Susmuyor kafamın içi. Durup durup ortalığı dağıtmamı söylüyor bana ama bu da yetmiyor. Rahatlayamıyorum bir türlü.”
Önce elindeki bardağı dudaklarıma doğru götürdü Poyraz. Zorluk çıkarmayıp birkaç yudum aldım. Çok fazla ağlayıp bağırdığım için boğazım kurumuştu. Suyun sadece yarısını içebildikten sonra kendimi geri çektim.
Poyraz bitirmem için zorlamadı. Bardağı Ceyda’ya verdikten sonra bir süre hâlâ ağladığım için yüzüme baktı. Ne yapabileceğini düşünüyordu muhtemelen. Beni rahatlamak için bir yol arıyordu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi hafifçe doğruldu, cebinden telefonunu çıkardı ve bir şey söylemeden bana uzattı. Ne yapmaya çalıştığını anlamadığım için boş gözlerle ona bakıyordum. “Bir daha dene…”
Telefonu avuçlarıma bıraktığında kaşlarımı çattım. “Neyi?” dedim çatallı sesimden çıkan merakla.
Başıyla duvarı gösterdi. “Al fırlat işte, rahatlatacak mı deneyelim.”
Sinirim bozulmuş gibi güldüm birden. Böyle bir şey söylemesini beklemiyordum. Komikti ama değil gibiydi de. Burnunu çektiğimde “Ya sen salak mısın?” dedim; aynı zamanda başımı öne eğmiş, gülmeye devam ediyordum. Ardından yeniden gözlerine baktım. “Telefonunu mu kırayım istiyorsun?”
Çenesiyle yüzümü işaret ettiğinde “Böyle güleceksen şirketteki bütün telefonları kırmanı sağlarım,” dedi, oldukça da ciddiydi. Nasıl hissetmem gerektiğini bilemedim o an. Hem gülmek hem de ağlamak istemiştim. İki zıt duyguyu nasıl oluyor da bana yaşatıyordu merak ediyordum çoğu zaman. Hem bunu sadece sözleriyle yapmıyordu, bazen tek bir bakışı bile yetiyordu.
Ağlamamın sesime bıraktığı etkiyle “Sonra iş için aradığımda kimse açmıyor diye yine delireyim değil mi, güzel taktik,” diye söylendim. O an için odağım tamamen işe kaymıştı. Söylediklerim içimi ürpertti. “Sabahtandır bir sürü salakla kavga etmemiştim gibi.” Başımı iki yana salladığımda sinirim bozulduğu için yine ağladım. “Herkes bugün özellikle üstüne oynuyor sanki. Beyinsiz aptallar. Hiçbiri işini düzgün yapmıyor.”
Tepkim Poyraz’a tatlı ya da komik gelmiş olacak ki hafifçe sırıttı ama ben ağlarken onun böyle gülmesi beni sinir ettiği için başımı bir hışımla kaldırdım, delici gözlerimi ona diktiğimde gülüşünü yüzünden çabucak sildi. Lakin bu durum çok da uzun sürmedi. Çenemi sağa sola çevirip biraz daha beni inceledikten sonra yüzümdeki ifade onu eskisinden daha çok güldürdü. O gülünce Ceyda da kıkırdadı.
Çenemin üstündeki elini kendimden uzaklaştırdığım gibi omuzunun üstünden onu ittirdim. “Ya gülmesene! Ağlıyorum ben burada. Ağlayan birinin yanında gülmek etik değil bir kere. Sinirimi bozuyorsun şu an.”
Dudaklarını gülmesini engellemek için birbirine bastırdı lakin sonrasında “Tamam, gülmem,” derken bile bunu başarmakta zorlandığını görebiliyordum. “Gülmem de… Ama güzelim yani şimdi sen de hâlâ iş diyorsun. Sabahki sorunları unut. Ben halledeceğim diyorum sana onları.”
Söyledikleri daha çok sinirimi bozduğu için “Ben halledemez miyim?” dedim asabi bir tavırla. “Böyle mi düşünüyorsun? Beceriksiz miyim ben?” Elimin tersiyle yaşlarımı sildiğimde kıstığım gözlerimi ona diktim. “Sen beni bu işe neden aldığını unuttun galiba? Bir kere ben işimin en iyisiyim. Arasan benim gibisini bulamazsın. Asla.”
Konu iş olunca kendimi kaybediyordum. Hâlâ yanaklarımı ıslatan yaşları silmedim bu sebepten. Bunu fark eden Poyraz, parmaklarını gözlerimin üzerine götürdü; akan her bir yaşı yavaş bir şekilde sildiğinde hareketine o kadar hazırlıksız yakalandım ki “Bulamam,” diye fısıldadığında bile bunu ne için söylediğini algılayamamıştım. Dokunduğu her yer kor alev misali yandı, yandı; beni de yaktı.
“Sen türünün tek örneğisin. Senin gibi asabi birisini arasam bulamam.”
Sözleri beni kendime geri getirdiğinde ateş gibi her terimi yakan sıcaklığı bir kenara bırakıp “Ben mi asabiyim?” dedim, öyle olduğumu bildiğim halde daha da asabi bir tavırla. Öyle olduğumu bilmem bunu kabul edeceğim anlamına gelmiyordu. “Asıl asabi olan sensin. İnatçısın da. Çoğu zaman sinir bozucusun. Dediğim dedik, çaldığım düdüksün. Bu huyun beni ekstra çıldırtıyor. Ha bir de benim konuşmak istemediğim konularda gevezelikte üstüne tanımam. O yüzden sakın bana asabisin falan deme.”
Bir kez olsun araya girmeden can kulağıyla beni dinlerken söylediğim her kelimeden sonra biraz daha sırıtıyordu. “Maşallah, ne kadar da çok kötü özelliğim varmış,” derken bu durumdan oldukça eğlendiğini gizlemiyordu. “Say say bitiremedin.”
Mayıştım bir anda. Gözlerim kapanmak isterken başımla onayladım onu. “Öyle. Hiç bitmiyor hem de.”
“Ama asabi olan hâlâ sensin.”
“Hayır değilim.”
“Öylesin. Hatta biraz arızalık da var sende.”
“Ha bir de arızayım?”
Başını salladı. “Öylesin. Ama dikkat et fazlası tansiyon yapar. Üstüne şeker falan derken bitmez senin hastalıklar. Doktor doktor gezeriz. Yorma be kızım bizi.”
Hayretle onu dinliyordum. “Yuh yani!” derken yine aynı hayretle gözlerimi büyütmüş ona bakıyordum. “Yuh! Yaşlı mıyım ben, ne tansiyonu ne şekeri? Abart ya, biraz daha abart.”
Art arda cıklayarak yüzüme baktığında hâlâ gülüyordu. “Entelektüel biri olan sana her yaşta tansiyon hastası olunacağını bilmemeyi yakıştıramadım şu an.”
“Biliyorum bir kere,” derken onu tekrar omzundan ittirdim. Ciddi anlamda benimle dalga geçmekten zevk alıyordu. “Ve sürekli kontrollerimi yaptırıyorum, gayet iyiyim. Son birkaç aydır boşladığım sporuma da geri döneceğim.” Sağ elimi kaldırıp işaret parmağımı ona doğru uzattım. “Sen de benim sinirlerimle oynamaktan vazgeç.”
Parmağımı havada yakaladığında “Maalesef, saydığın kötü huylarımdan biri de bu,” dedi keyifli çıkan sesiyle. “Oldukça keyif veriyor.”
“Bazen bilerek yaptığını düşünüyorum. Hayır yani, niye sinirlerimi bozmaktan keyif alırsın ki?”
Dudaklarını büzdü. “Düşünmene gerek yok, bilerek yapıyorum zaten.”
Sinirlerim daha da bozulduğu için güldüm. “Artık emin oldum,” derken gülüşüm biraz daha arttı. Güldükçe gülesim geliyordu. Oysa dakikalar önce ağlamak istiyordum her saniye. Hem düşüncelerimi benden uzaklaştırıp hem de beni böyle etkisi altına almayı nasıl başarmıştı?
Yavaş yavaş bedenimin uyuştuğunu hissediyordum. Üzerime bir ağırlık çökmüştü. Gözlerim kapandı kapanacak bir vaziyette gülmeye devam ettiğim sırada ansızın “Gülmek sana yakışıyor,” diyen Poyraz’ın sesiyle gülüşüm de ne yapacağını bilmeyen duygularım gibi tereddüde düşmüş bir şekilde yavaş yavaş bulundukları yerden silinirken Poyraz bir anda parmaklarını dudaklarımın kenarına götürdü ve onları yukarı doğru kaldırarak “Onları sil diye demedim onu ben,” diye beni uyardı.
“Gülmek sana çiçek açtırıyor. Hep gül sen.” Parmaklarını yanaklarıma dokundurduğunda içimde minik kıvılcımlar sanki dans ediyordu. “Gülünce böyle pembe olsun yanakların. Pembe gül. Pembe gül ki çiçeklerin hiç solmasın.”
“Pembe güleyim,” dedim hipnoz olmuş gibi.
Onayladı beni. “Pembe gül.”
Mavilerini uzun bir süre gözlerimden çekmediği gibi parmakları da yüzümdeki yerini koruyordu. Ne o konuşuyordu ne de ben. Zamanla savaşmak gibi bir derdim yoktu. Keza onun da öyle gibiydi. Ya da o an zamanın varlığını da yokluğunu da umursamayan bana öyle geliyordu, bilmiyorum. Sadece gözleri vardı ruhumu esir alan ve sanki sadece ben vardım o limanda, kendimi aradığım bu hayatta ilk defa bir yerde bulmuş gibi hisse kapılan. Çok tuhaftı, anlatamıyordum ama çok tuhaftı.
Böyle hissetmemin nedeni atmayan bir kalbin kayıp kapısını çalmaktı belki, bunun adı belki de oydu. Ama durmuş bir kalp öyle kolay kolay yeniden atmaz, o kapıyı da kimseye açmazdı. Açamazdı.
Gözlerimi açık tutmakta gittikçe zorlanıyordum. Bedenim her saniye biraz daha uyuşuyordu. Yine de umursamamaya çalıştım. Başımı hafifçe geriye yatırırdım, “En asabi olan hâlâ ve hâlâ sensin,” diyerek konuyu başka yere çektim ve az önceki tuhaf atmosferi bir çırpıda aramızdan uzaklaştırdım.
Poyraz gözlerini saliselik olarak benden kaçırır gibi olsa da “Hoppala…” dedi sonra gülerek. “Yine başladık.”
Omuz silktim. “Sen kabul edene kadar devam edecek… Ha etmezsen, bak oturur ağlarım. Çok ciddiyim.”
Son söylediğime ikimiz de önce birbirimize baktık, sonra da aynı anda kaşlarımızı çattık. Asla benim kuracağım bir cümle olmadığını bildiğimizdendi bu. Hayır, tam tersi olsaydı da yadırgamazdık bunu. Zira içinde bulunduğum berbat psikoloji bu duruma el veriyordu. Bunu da biliyorduk. Bunun için Poyraz temkinli olup tetikte bekledi ama sonrasında ben gülmeye başladığımda hemen gülüşüme eşlik etti.
Yüzümle onu işaret ederken “Az önce bir korktun, sustun,” diye devam ettim, eğleniyordum bu haliyle. “İyiymiş bu taktik. Arada kullanayım ben…” Gözlerim kapanmak için direnmeye devam ediyordu. Ellerimle gözlerimi ovalamaya çalıştım. Niye böyle olmuştum ki birden? “Zaten hobi olarak şu sıralar sürekli ağlıyorum,” derken bakışlarım boşluğa dalar gibiydi. “Boşa gitmesin bari.”
Başını iki yana salladığında “Bak ya…” dedi Poyraz, gülen bir tonda. “Sen bu taktiği kullansan kullansan işe gelmediğin için kullanırsın. O da bende yemez.”
Suratamı buruşturdum istemsizce. Bu huyumu çok iyi biliyordu. “Zaten işe gelmek için sana ağlamam ben. Ben gelirim…” derken artık esniyordum. “sen ağlarsın.” Poyraz'ın endişeli bakışları Ceyda’ya kaydı.
“Niye uykum geldi bu kadar?”
Ceyda yanımdaki boşluğa geçtiğinde sorumu yanıtladı. “Birazdan rahatlayacaksın, Elvin. Endişelenme.”
“İlaç…” dedim zorlukla. “İlaç… bir şey mi verdin bana?” Elindeki bardağa baktım. “Su… su vermiştin bana.” Suyun içine bir şey katmıştı. O yüzden böyle hissediyordum. Bedenimdeki öfke verdiği ilacın etkisiyle silinirken beni de uykunun kollarına bırakıyordu.
Poyraz elini yanaklarıma götürdüğünde dokunuşu tenimi ısıttığı gibi bana güven veriyordu. “Gözlerini kapatıp açtığında iyi olacaksın, Çiçek,” dedi. Kapanmaya yüz tutmuş gözlerim şaşkınlığı giyindiğinde ona baktı. Bu bana haftalar sonra ilk kez Çiçek deyişiydi. Bu gülümsetti beni. Bana Çiçek demesini seviyordum.
Sözlerine inandığım için “İyi olacağım,” diye fısıldadım. "Uyanınca geçecek.”
“Geçecek.”
“Ağlamak istemiyorum artık, bir daha ağlamam değil mi?”
Kendinden emindi. “Ağlamak istemedikçe ağlamayacaksın, güldüreceğim seni.”
Belli belirsiz gülümsedim. Şimdiden gülümsetmişti beni. “Peki ağlamak istersem?”
“O zaman omzumu veririm sana, ağlarsın. Duygularını bastırma bir daha, bu hasta eder seni…”
Sözleri içimi cızlattı. Her şeyin farkındaydı. “İyiymiş gibi yapıyorum diye mi böyle oluyor?”
Evet demedi ama hayır da demedi. “Sana bir keresinde duygularını istediğin gibi yanımda yaşayabilirsin demiştim, hatırlıyorsun değil mi?” Her kelimesini hatırlıyordum. Başımla onayladım. “Yanımda mış gibi yapmana gerek yok, Çiçek. Düşsen de tutarım ben seni.”
“Tutarsın.”
“Hep tutarım.”
Ellerimin tersini kapanmak için benimle büyük bir savaş veren gözlerime sürttüm. “Gözlerim gidiyor.” Gülecek gibiydim halime. “Ama onları açtığımda her şey geçecek,” dedim son kez. “savaşacağım ben.”
Sonra sesler kesildi. Zihnim beni tamamen terk ettiğinde karanlık bir dehlize bulanmıştı. Işık aradım ama bulamadım. Yoktu. Sesler gibi aydınlık da terk etmişti beni. Bir başıma kuytu bir köşede ağlıyordum sanki. Sahi ne çok ağlıyordum ben. Ne çok ağlamıştım da söndürmüştüm yaşlarımla karanlığımı aydınlatan tek ışığı.
Karanlık bir yas vardı kalbimde aylardır, artık aydınlanması gereken. Ne çok mış gibi yaparak sürüklemiştim kendimi o köhne yere. Kendimden kaçtıkça, duygularımdan kaçtıkça, ağlamamış gibi yapıp içime içime kendime bile fark ettirmeden aylarca ağladıkça ve bir çare bulmak için çabalamadıkça yanmayacaktı o ışık bir daha. İyi değilsem iyi olmadığımı kabul etmem, bunu düzeltmek için bir yol aramam gerekiyordu. İyiymiş gibi yaparak bir yere varamazdım. Gibi yaparak değil, bunun için çabalayarak devam edebilirdim ancak. Ağladığımı kabul ederek ve artık buna bir son vererek devam edebilirdim.
Hayatımda tek bir ışık bile kalmadı diye karanlığı kendime reva göremezdim. Pes edemezdim.
Elvin Erden'dim ben. Asla pes etmemem gerektiğini beş yaşımda bisikletten düştüğümde “düşe düşe sürmeyi öğreneceksin, güzel kızım,” diyen babamdan öğrenmiştim. Hayat düştüğünde kalkman gerektiğini unutmaman gereken bir sınavdı, belki de en virajlı olanı. Savaşman gerekiyordu. Çabalaman; bir yerlere, en çok da kendine tutunman gerekiyordu. Şimdi yirmi altı yaşında bir kadındım. Dizlerim eskisinden daha yara bere içinde, kan bulanmış hayat denen illete. Bir yanım sakat, sürmek zor belki o bisikleti. Pedal çevirdikçe ve devam etmek istedikçe canım yanacak belki daha fazla. Ama Elvin Erden'dim ben. Asla pes etmezdim. Asla pes etmeyecektim. Canım yansa bile yola devam edecek, o bisikleti tekrar sürecektim.
Savaşacaktım ben.
Herkesle. En çok hayatı kendime zindan eden kendimle.
Bugün sondu. Bir daha böyle zayıf olmayacaktım. Bir daha asla böyle gardımı indirmeyecek, düşmanlarımın mutlu etmeyecektim. Onlara bu zaferi tattırmayacaktım. Yeniden ayağa kalkacaktım ben.
Acı vardı. Acı hep olacaktı. Ölene kadar dizlerimdeki yara kanayacak, kabuk bağlamayacaktı belki ama savaşmam gerektiğini de hatırlatacaktı bana.
Bugünden sonra bebeğim için ağlamayacaktım bir daha. Onun intikamını alana kadar her düştüğümde yeniden ayağa kalkacaktım. Onun gittiği yerde huzurlu olduğunu hissedene kadar bir damla daha yaş dökmeye hakkım yoktu benim. Ben bir anneysem, belki bir zamanlar öyleysem o zaman bir anne gibi davranacak, çabalayacaktım. İyi olmak için çabalayacaktım.
Savaşacaktım.
***
Poyraz Karaaslan
Acısını toprağa ekenlerin yarası sulandıkça, büyüyen dalların dikenleri kalbine batarmış.
Koltuğun üzerinde başı omzuma düşmüş bir şekilde uyuyan kadına baktığımda bunu düşünüyordum; kalbinin her köşesine batan dikenleri. Tam iyi oldu, toparladı derken biri yine çıkıyor, batırıyordu o dikenleri onun yara almaktan yorulan kalbine. En başa dönüyorduk.
Bir türlü iyileşmesine müsaade etmiyorlardı.
Oysa iyileşmek en çok, acısını toprağa gömenlerin hakkıyken hayatın nüktedan mizanı buna izin vermemekle birlikte günbegün ıstırabının harladığı ateşte yanmalarına neden olurdu.
Yıllarca annemin yanışını izlemiş, elimden hiçbir şey gelmediği için kahrolmuşken şimdi başka biri ile bu elem duygunun içinde tekrar boğuşuyordum ama onun annem gibi kendini kaybetmesine müsaade etmeyecektim.
Elvin'i zihninde yarattığı cehennemden kurtarmak için her şeyi yapacaktım.
Annem en azından canı yandığında veyahut ablamı hatırlayıp özlemin serin sularına kendini bıraktığında duygularını belli ederdi. Üzgünse kendini gizlemezdi. Onu teselli edecek bir yol bulurdum bir şekilde.
Ama Elvin öyle değildi. İçinde kıyamet kopsa ağzı bıçak açmazdı. Hislerini ve hissettiklerini kolay kolay belli etmek onun nezdinde zor bir eylem olduğundan sınırlarını zorlayana kadar zorlardı kendini. O sınıra gelene dek canı yansa inadına gülerdi. Öyle çok gülerdi ki, acısına güldüğünden ne yapacağımı bilemezdim. Onun güzel yüzüne yakışmıyordu oysa acıya gülümsemek. İki dudağının kıvrılmasının tek sebebi mutluluk olmalıydı. Mutluluk en çok onun hakkıydı.
Bazen dalıp dalıp giderdi bir yerlere. Söylemezdi ama bilirdim ben geçmişin pençeleriyle savaştığını ve yara almadan çıkamadığını. Onu görmüştüm. Ne kadar kendini anlatmakta zorlansa da onu tanıdıkça hayatının perde arkasına gizlediği içinde büyütemediği çocukluğunu görmüştüm.
Elvin için geçmiş geçmemişti. Geleceğini gününü gününe planlardı ama geçmişte yaşardı. Onun için şimdisi geçmiş olmayı bekleyen öylesine bir zamandan ibaretti sadece. Bir işi bitirmeden bile başka bir işe geçmeyen biriyken geçemediği geçmişi yüzünden hiçbir zaman şimdiyi yaşamamıştı.
Hayatında belki bunu yaşamak istediği tek bir an olmuştu. Onu da elinden almışlardı.
Bebeğini.
Hiç geçmeyecek yeni geçmişini.
Ceyda’nın suya kattığı ilacın etkisiyle uykuya daldığında ellerimi beline ve bacaklarına götürerek onu yavaşça kucağıma aldım. Başını göğsüme yaslayınca elleri refleksle boynuma dolandı. Dakikalar önce acının ağırlığıyla ağlayan, ortalığı dağıtan o değilmiş gibi; sanki kalbini yerle yeksan eden cehennem ateşinde hiç yanmamış gibi şimdi huzur vardı çehresinde. Kaşları gevşemiş, asık suratı daha bir güleç halde, en önemlisi gergin görünmüyor; daha bir sakindi. Ona böyle olmak yakışıyordu. Böyle sükûnet kaplamalıydı her saniye yüzünü. Oysa uyurken bile huzurlu hissetmezdi o. İlk defa böyle görüyordum onu.
Az önceki halleri aklıma geldikçe yanında olamadığım için önce kendime, sonra ona ne söylediyse bu kadar çıldırmasına sebep olan Ceyda’ya kızıyordum.
Omzumun üzerinden Ceyda’ya doğru döndüm. Ne kadar ona sinirli olsam da aynı zamanda merakıma da yenik düştüğüm için “Hani ilaç yoktu sende?” diye sordum. Odadan çıktıktan sonra elinde karton bardakla geri dönmüştü; sonrasında Elvin’e fark ettirmeden çantasından çıkardığı ilacı suya karıştırıp bana vermiş, ne olduğunu sormama bile müsaade etmeden ona içirmemi söylemişti.
Dediğini yapmamın üzerinden çok değil, birkaç dakika geçmesiyle birlikte yavaş yavaş taşkın ruh hali dizginlenmiş olan Elvin, bir süre sonra ilacın etkisiyle gözlerini tamamen kapatmış, şimdi ise uyuyordu.
Ceyda Elvin’in çantasıyla telefonunu alıp yanımdan geçtikten sonra odaya kısa bir bakış attı, hâlâ az önce olanların şokunu yaşıyordu. Kapı koluna uzandığında bana dönüp “Annenin doktoru yeni ilaç yazmıştı,” dedi. “Ben de hastaneden çıkınca aldım. Buraya gelmişken sana verecektim. Aklımdan çıkmış tamamen. Onlardan verdim Elvin’e.”
Kaşlarım iyice çatıldı. “Aklını mı kaçırdın sen?” dedim dişlerimin arasından, sesimi kısık tutmaya çalışarak ama söylediği şey yüzünden bunu başarmakta zorlanmıştım. “Annemin ilaçlarının ağır olduğunu bilmiyor musun? Nasıl doktorsun kızım sen, niye kafana göre ilaç veriyorsun?”
Doktorluğuna bir şey denildiğinde her seferinde delirse de bu sefer haksız durumda olduğunu bildiği için sesini çıkarmak yerine çenesiyle kucağımda kıpırdanan Elvin’i işaret etti. “Bağırmasana.” Daha çok uyarır gibiydi. “Uyandıracaksın şimdi, zor sakinleşti zaten.”
Dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdiğinde keyiften oldukça uzak bir tonda “Sanki senin marifetin değilmiş gibi…” demekten kendimi alamadım. Ben bu kızı uçurumun önüne gittiği günden sonra ilk defa böyle kendini kaybetmiş bir vaziyette bulmuştum. İkisinin de sebebi ilaçlardı. “Ona ne söylediysen hepsini anlatacaksın ama önce şu ilaçların kötü bir etkisi olur mu onu söyle.”
Başını iki yana sallayıp “Olmaz,” dedi. “Hem bunlar yeni ilaçlar. Teyzemin durumu eskisinden biraz daha iyi olduğu için doktoru dozunu azaltmaya başladı. Elvin’e verdiğim teyzemin sabah kullandıklarının daha hafif dozu. Onun da tamamını vermedim zaten. İlk defa aldığı için bu kadar hızlı etki gösterdi, o kadar. Hem az önce odadan çıktığım gibi psikiyatrist arkadaşımı aradım. Düşük dozda vermemde sorun olup olmayacağını sordum. O da olmayacağını söyledi. Korkmana gerek yok yani. Birkaç saate ayılır.”
Başımla onayladım, başka bir şey sormadım. Onun yerine Ceyda'ya açtığı kapıdan dışarı çıkarken Harun’u arabayı hazırlaması için aramasını söyledim. Kapının önüne değil, otoparkta beklemesi konusunda tembihlemeyi de ihmal etmedim.
Elvin baygın bir şekilde onu herkesin girip çıktığı ana kapıdan çıkarırsam ve bunu öğrenirse –ki kesinlikle öğrenirdi– bütün imajımı çizdin, diyerek saatlerce söyleneceği yetmezmiş gibi bir de bana fena halde takardı. Ondaki kin devede yoktu. Başıma yok yere bela almak istemiyordum.
Ne var ki en çok da bu halleri hoşuma gidiyordu. Ciddi olmayan konulara fazla güzel sinirleniyordu. Keşke sadece bu konuları dert edineceği bir hayatı olsaydı. Keşke zihnini yoran, kalbini parçalayan hiçbir şey olmasaydı. Ona bunu vermeyi çok isterdim ve elimden geldiğince de sağlayacaktım. Acılarına sinirlenip saatlerce ağlamasına engel olacaktım.
Ceyda Elvin’in odasının kapısını kapattıktan sonra dediğimi yaparak, Harun’u aradı ve peşimden geldi. Öğle arası olduğu için ortalık sakindi; çalışanların çoğu yemekteydi. Asansörlere kadar yalnızca birkaç kişiyle karşılaşmıştık onlar da beni kucağımda Elvin’le gördükleri için şaşırsalar da gerginliğim uzaktan bile çok net bir şekilde anlaşıldığı için hemen işlerine döndüler.
Asansör geldiğinde hemen bindik. Ceyda otoparkın bulunduğu kata bastı. Bakışları sık sık Elvin’e kayıyordu ama konuşmaya çekiniyordu. Onu tanırdım; haklıyken çenesi hiç durmaz, haksızken suratını asar, tek kelime etmezdi. Şu anki sessizliği de o pişmanlığın göstergesiydi.
Aralarında geçen mevzu ilaçlarla ilgiliydi. Ceyda’nın bu konuyu yine neden açtığını bilmiyordum ama Elvin’i çileden çıkaracak yeni bir gelişme olduğunu tahmin etmek güç değildi. Üstelik bunu ilk önce bana anlatmak yerine neler olabileceğini düşünmeden hemen Elvin'le konuşmuştu, yakında ameliyat olacağını ve onu strese sokabilecek her şeyden uzak tutmamız gerektiğini bildiğine rağmen. Bu kızın patavatsızlığı bazen beni ciddi anlamda yoruyordu.
Esasında bende de suç vardı. Ceyda Elvin'le bir şey konuşacağım dediğinde başta engel olacaktım buna. Burnunu sokmaması gereken konulardan uzak durabilen biri olmadığını biliyordum; onu defalarca kez de uyarmıştım. Buna rağmen bu mevzunun peşini bırakacağını sanmak benim aptallığımdı.
Ceyda'nın aramasından neredeyse beş dakika önce yanımdan ayrılan Çetin ve Oğuz beni oyalamasaydı bunun olmasına asla izin vermezdim ama iş işten geçmişti. Bundan sonraya bakmalı, özellikle ameliyatına kadar Elvin’i strese sokacak her şeyden ve herkesten uzak tutmalıydım; bu kişi kuzenim dahi olsa.
Asansör otoparkta durur durmaz kapı açıldı ve kucağımda Elvin'le arabamın olduğu yöne doğru yürüdüm. Araçla aramda az bir mesafe kaldığında elindeki telefonla oyalanan Harun, Ceyda'nın topluluklarının çıkardığı sesin otoparkın boş duvarlarında yankılanmasıyla geldiğimizi anlayıp başını ekrandan kaldırdı ve bana baktı. Kucağımda Elvin’i görmesi kaşlarının çatlamasına sebep olurken yüzüne yerleştirdiği endişe dolu ifadeyle koşar adım yanıma yaklaştı.
“Abi,” dedi telaşla, bir Elvin’e bir bana bakarken. “Elvin Hanım… o iyi mi? Niye kucağında? Bir şey mi oldu? Yoksa hastalığıyla mı ilgi? Hemen hastaney–.”
“Soru sorma, Harun. Arka kapıyı aç.”
“Hemen abi.” Başını hızla salladı ve arabaya doğru koştu.
Arabanın arka kapısı açıldığı sırada biri adımı seslendi. “Poyraz!
İsmimin boş duvarlarda yankılanması umurumda değildi. Arkamı dönüp bakmaya zahmet etmedim; yalnızca birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatıp içimde biriken öfkeyi susturmaya çalıştım. Zaten bu tiz sesi tanıyordum.
Peşimi bırakmayan ruh hastasıydı.
Sesi boş verip arabaya doğru ilerlediğimde benim yerime Ceyda ona “Senin ne işin var burada?” diye çıkıştı sinirle. “Uzak dursana artık bizden!”
“Sen karışma!”
Adım sesleri hızla yaklaşırken onları duymamayı seçtim ve Elvin’i arka koltuğa yavaşça yerleştirip, rahat edip etmediğini kontrol ettim. Gözleri hâlâ kapalıydı; arkadaki bağırışlara rağmen huzur içinde uyuyordu. Tam şimdi bizi sadece ikimizin olduğu bir yere ışınlayabilseydim hiç tereddüt etmezdim.
Kemerini taktıktan sonra geri çekileceğim sırada ansızın eli elimin üstüne düşünce kalakaldım. Ne uyanıktı ne de yaptığının farkındaydı ama dokunuşu beni sersem sepelek bir hale sokmaya yetmişti. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Bunu yapmak, sadece ona bakmak bile istemsizce dudaklarımı küçük bir tebessüme dönüştürüyordu; yine öyle oldu. Dudaklarımın kenarı yukarı doğru kıvrılırken onu izledim.
Koltuğa yasladığı başını hafif sola yatırdığından rengine alıştığım uzun saçları sağ yanağına dökülmüş, yüzünün neredeyse çoğunu kapatmıştı. Güzelliği saklansın istemedim; üstelik saçlarının yüzüne düşmesinden rahatsız olduğunu biliyordum. Bundandı elimi kaldırıp, saçlarını nazikçe yana almam.
Sanırım kendimi kandırıyordum.
Önemi yok. Böyle olması gerekiyordu. Başka türlüsü zaten mümkün değildi. Ama yine de kendimi saçlarını okşamaktan geri tutamadım.
Parmaklarım birkaç telini okşadığında hafifçe titredi. Ben ona dokunurken böyle titrerken başkaları nasıl oluyordu da onu böylesine kırabiliyordu?
Nasıl ağlatabiliyordu?
İçimde biriken öfke o her ağladığında daha da taşarken bir söz verdim kendime: Onu ağlatan herkesten bunun hesabını soracaktım. Onun bir daha böyle delirdiğini görmek istemiyordum.
Görkem Soykan ve tüm ailesi bunun hesabını verecekti. Çiçeği gönderen oysa ve siktiğimin notunu yazma cesaretini gösterdiyse bunun bedelini ödeyecekti. Ama her şeyden önce şimdilik tek önceliğim Elvin’di. Onun iyi olmasıydı.
Onun yeniden gülmesiydi.
Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdıktan sonra yanağını okşarken “Geçecek,” diye fısıldadım. “Uyanınca birkaç saat daha büyümüş olacaksın.” Babası ona hep böyle dermiş: Yarın yeni bir gün olacak, bir gün daha büyüyeceksin ve her şey geçecek… “Büyüyecek ve çiçek açacaksın. Söz veriyorum sana, gülmeni sağlayacağım.”
Yanağını son kez okşayıp dışarıdaki gürültünün ona ulaşmasına engel olmak istercesine geri çekildim. Ardından kapıyı yavaşça kapattım, içerideki sakinlik bozulmasın diye.
Arkamı döndüğümde gördüğüm manzara pek iç açıcı değildi. Aylin ve Ceyda arasında sıkışıp kalan Harun, iki elini açmış ikisini de sakinleştirmeye çalışıyordu. Omuzları düşmüş, yüzünde çaresizlikle karışık bir bezginlik vardı.
“Allah aşkına yeter,” diye isyan etti sonunda. Sonra Ceyda’ya dönüp yalvarır gibi baktı. “Sen yapma bari, Ceyda abla.”
Ceyda öfkeyle burnundan soluyordu. “Bu nöronları bir türlü sinaptik iletime başlamayan geri zekâlı hareket edip buradan defolursa ben zaten bir şey yapmam, Harun.”
Harun bir an boş boş yüzüne baktı. “Ne diyorsun Ceyda abla, Türkçe konuş ya.”
“Diyorum ki, algısal fonksiyonların düşük performans gösteren bu kızı elimden bir kaza çıkmadan götür şuradan.”
Aylin ikisine de yüzünü buruşturarak bakıyordu, açık bıraktığı siyah saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdığında “Senin saçmalıklarla uğraşacak vaktim yok benim,” dedi ve hemen ardından bana baktı. “Çekil önümden.”
Harun, artık iki ateş arasında kalamayacağını anlayınca geri çekildi. Bana kısa bir bakış attı, yardım dilenir gibiydi. Başımı arabaya doğru salladım. Daha fazla bu saçma hengâmenin arasında kalmak yerine Elvin’e göz kulak olması daha makuldü.
Harun şükürler okuyarak arabaya yönelirken, Aylin Ceyda’nın bana bakmasından yararlanarak tekrar yanıma gelmek için hareketlendi lakin Ceyda bunu hemen fark edip ona engel oldu
“Asıl sen defol git buradan.”
“Sana bu meseleye burnunu sokma dedim, Ceyda,” diye ısrar etti. “Poyraz’la konuşacağım ben.”
Aylin’den ve bu takıntılı hallerinden çok sıkılmıştım. Günlerdir ortalarda görünmeyişi kafamı rahatlatmıştı, kurtulamayacağımı bilsem de öyle hissetmek iyi gelmişti en azından. Onsuz hayatım kesinlikle daha çekilirdi.
Günlerdir sonra şimdi karşıma çıktığına göre demek ki Elvin hakkında yaptığı araştırmalar onu tatmin etmemişti. Elvin kendiyle ilgili tüm önemli bilgileri o Virüs bozuntusuna sildirdiği için hiçbir şey bulamamış, şansını yine beni ikna etmekte aramıştı. Eğer Elvin hakkında işine yarar bir şey bulsaydı bana gelmeden önce bunu her yere yayardı, sanki beni fikrimden geri döndürebilecekmiş gibi.
Ne olursa olsun önümüzdeki ay Evin ile evlenecektim ve buna Aylin dahil, kimse engel olamayacaktı. Aylin'in artık aramızda bir şey kalmadığını, hayatımda başka biri olduğunu kabul etmesi gerekiyordu. Ama onun bunu anlamaya zerre niyeti yoktu.
Bana doğru bir adım attığında Ceyda “Daha ne konuşacaksın?” diyerek tekrardan onu omuzumda ittirdi. “Daha ne konuşacaksın sen, takıntılı manyak?! Senin yüzünden baban onu öldürmeye kalkmadı mı? Elvin vurulmadı mı? Ortada konuşacak bir şey mi kaldı? Yüzsüz!”
Sabaha kadar konuşsa Aylin onu anlamayacaktı. O her zaman istedikleri olsun, olmazsa şayet oldurana kadar ısrar eden bir kızdı. Bunu bildiği halde boşuna çenesini yoruyordu.
Sessizliğimi bozarak “Ceyda!” diye seslendiğim sonunda, omzunun üzerinden bana döndü. Başımla arabayı işaret ettim. “Arabaya geç.”
Bu anlamsız tartışmaya daha fazla katlanamayacaktım. Elvin’i buradan bir an önce uzaklaştırmak tek isteğimdi.
Ceyda dediklerimi umursamayıp önüne döndü. Aylin gidene kadar orada dikilmekte ısrarcıydı. Onun bana yaklaşmasından ziyade hayatımızın hiçbir yerinde olmasını istemiyordu çünkü Aylin'e olan nefreti bizim aramızdaki durumdan bağımsız, daha farklı sebeplerdendi. Eskiden yakın arkadaş olmalarındandı.
Aylin, gözleri dolmuş vaziyette bana bakarken “Babamın yaptıklarıyla bir alakam yok benim,” dedi ona inanmamı ister gibi. “Ben seni vursun istemedim. Hatta kimseyi vursun istemedim.” Düz bir ifadeyle ona bakmaya devam ediyordum. Söylediklerinin tek kelimesi bile umurumda değildi. Ama kaşlarını çatarken “O kızın…” dediği için buruşan yüzüne ve “onun geberip gitmesi umurumda bile değil ama onu da–” diye devam etmesine daha fazla katlanamadığım için yanlarına yaklaştım ve lafını böldüm.
“O kız değil! Elvin!” diyerek onu düzelttim. Kimsenin ondan herhangi biriymiş gibi bahsetmesinden haz etmiyorum. “Benim nişanlım. Çok yakında da karım olacak kişi.”
Aylin’in ifadesi anında bozuldu. Kıskançlık, öfke ve çaresizlik bir aradaydı. “Evlenemezsin onunla!” diye haykırdı en sonunda. Sesi her yerde yankılanırken Ceyda bir anda Aylin’in koluna sardığı eliyle onu kendine çekti.
“Öyle bir evlenecek ki…” dedi alayla. “Hatta o düğünde Poyraz’ın bile değil, Elvin’in nikâh şahidi olacağım ben.” Kulağına doğru yaklaşıp fısıldadı. “Sen de Elvin’in attığı çiçeklerini kaparsın ha, ne dersin? Belki kısmetin açılır, aldatmayacağın birini bulursun?”
Aylin, sözleri umursamaz bir ifadeyle burun kıvırdı. “Arkadaş mı oldun onunla?” diye sordu küçümseyerek. “Benim yerime onu mu koymaya çalışıyorsun sen de? Ama sana bir şey söyleyeyim mi Ceyda? Sen hiçbir zaman benim arkadaşım olmadın. Hem de hiçbir zaman.” Bunu söylerken aldığı zevk gözlerinden okunuyordu.
“Sen umurumda değilsin,” dedi devam ederken. “Onunla ne yaparsan yap! Ama Poyraz benim sevdiğim adam. Onu kimseye bırakmam. Hele de nereden çıktığı belli olmayan bir kıza—”
Deliliği yetmiyormuş gibi beni de çıldırtmak istiyordu belli ki. İçimde bir yerlere ince bir öfke saplandığında “Aylin!” dedim, sesimin sertliğini saklama gereği duymadan. “Kelimelerine dikkat et. Edemeyeceksen de…” İleriyi işaret ettim. “Defol git buradan. Senin saçmalıklarını dinlemekten bıktım.”
Onunla aynı havayı solumaktan bile rahatsızlık hissettiğim için Ceyda’ya döndüm ve daha yumuşak ama kesin bir ifadeyle, “Ceyda sen de bin arabaya. Muhatap olma artık şununla,” dedim.
“Ama…”
İtiraza yeltenir gibi oldu, fakat “Bin dedim!” diyerek sesimi yükselttiğimde pes etti.
“Tamam… Ama son bir şey söyleyip bineceğim. İçimde kalmasın,” dedi. Sonra bakışlarını Aylin’e çevirdi. “Çocukken Oğuz sana her çürük yumurta dediğinde ağlıyordun…” Niye geçmişe atıf yapıp bu konuyu açtığını bilmiyordum ama Aylin benden çevirdiği bakışlarına yerleştirdiği küçümseyici ifadeyle Ceyda’ya baktığında onun nereye varmak istediğini anlamış gibiydi.
Dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı. “Ne o Cey? O günleri mi özledin?”
Ceyda’nın yüzü buruştu. “Birincisi… seninle olan hiçbir anımı özlemem. Elimde olsa her birini silerdim, o kadar midemi bulandırıyorlar. İkinci de… bana bir daha sakın Cey deme. Çünkü sen benim arkadaşım değilsin.”
Aylin’in sırıtışı daha da genişledi, yangına benzin dökerken almaya çalıştığı zevk apaçıktı. “Peki Ceycey,” dedi. Ona sadece Çetin’in böyle seslendiğini bilerek onu tahrik etmeye çalışıyordu. Başımı iki yana sallayarak sabır çektim. Arsızlıkta gerçekten sınır tanımıyordu.
Ceyda’nın içindeki sakinliğin son kırıntılarının da çatırdadığını hissettim; kaşları iyice gerilirken kendini tutmak gibi bir düşüncesi yoktu çünkü konu Çetin olunca içindeki sakin kız âdeta yok oluyordu. “Bak kızım, doktorum demem seni gebertirim,” diyerek Aylin’in üstüne atlayacaktı ki onu durdurmak için kolundan tuttum.
“Dinleme artık şunu. Bilerek yaptığını biliyorsun, uğraşmaya değmez.”
Ceyda gözlerini sımsıkı kapattı. Birkaç derin nefes aldı. Kendini toparlamaya çalışıyordu ama sesindeki titrek öfke hâlâ canlıydı. “Hayatımın içine etmemiş gibi bir de arsız arsız konuşuyor ya, deli oluyorum,” dedi yine aynı sinirle.
“Biliyorum, anlıyorum seni ama sırası değil.” Derin bir nefes aldım. “Hadi arabaya bin. Ben de geleceğim şimdi. Hem daha bir sürü işimiz var ve en önemlisi…” Arabayı işaret ettim. “Elvin hâlâ yemek yemedi. İlaç saatini de geçirdik.”
Ceyda’nın siniri bir anda çözülür gibi oldu; dudakları hafifçe kıvrıldı, sonrasında gülmeye başladı. “Şimdi uyanık olsaydı var ya… ilaç ve yemek dediğin için seninle öyle böyle kavga etmezdi. Kızı bu konuda çok bunaltıyorsun.” Bu kaçınılmazdı. Ama hayır, bunaltmıyordum. Olması gerekeni yapıyordum. Yemek yemesi ve ilaçları önemliydi.
“Bunun yaşanmaması için o uyanmadan gidelim, hadi,” dedim sahte bir ciddiyetle, ardından omzumun üzerinden hâlâ burada dikilmeye devam eden Aylin’e döndüm ve ters ters baktım. “Sen de düş artık yakamızdan. Ne hayatımda ne de şirketimde senin bir yerin yok. Anla bunu artık. Anla ve defol.”
Aylin'in yüzü peyderpey düşerken Ceyda benim cümlelerimden moral bulmuş gibi güldü. “Duydun mu?” dedi, “Burada yerin yok. Sen Oğuz'un dediği gibi hayatımızdaki çürük yumurtadan başka bir şey değilsin. Ona eskiden böyle dediği için çok kızıyordum ama şimdi fazlasıyla hak veriyorum.”
Arkasını dönüp gideceği sırada tekrar durdu. “Şunu da o küçük beynine sok. Poyraz hiçbir zaman seni sevmedi. Hiçbir zaman da sevmeyecek.”
Aylin Ceyda’nın başta söylediklerini umursamamıştı ama son söyledikleri onu rahatsız ettiği için “Yalan söylemeyi kes!” diye bağırdı. Bezgince nefesimi bıraktım. Yine başlıyorduk. “Beni seviyordu. Hâlâ seviyor! Sadece… sadece sinirli şimdi bana. O kadar!” Ben yokmuşum gibi benim adıma karar verirken daha çok kendini ikna etmek istiyor gibiydi.
“Hayır sevmedi ve sen de bunu o kadar iyi biliyorsun ki…” Alaycı bir gülümseme kaçtı dudaklarından. “Bunu bile bile onunla evlenmek istedin. Kaç kere bana geldin hatırlıyor musun sen?”
“Sus!”
“Kaç kere aranızı yapmam için bana ağladın, kaç gece! Seni istemedi. Seni bir kez olsun istemedi. Ama sen ne yapıp edip onun aklına girmenin bir yolunu buldun.”
“Kes saçmalamayı!” Aylin’in gözlerinde korku ve inkar vardı. Kafasında nasıl bir dünya kurduysa aksini duymayı kabul etmiyordu.
“Sen o günü hatırlıyor musun? Ben hiç unutmuyorum mesela o geceyi.” Aylin beti benzi atmış bir şekilde bana baktı. Ceyda'nın bu konudan bahsetmesini istemiyordu. Oysa yaptığı aptallık onu bir kez olsun rahatsız etmemişti. Bundan dört, beş sene öncesine geri dönseydik yine aynısını yapardı.
“O akşam eniştem bütün gün evlenmeniz, en azından nişan yapmanız konusunda Poyraz'la tartışmıştı. Poyraz da seni sevmediğini, seninle birlikte olursa sana haksızlık edeceğini söyleyip durdu. Salak kuzenim, her şeye rağmen seni düşünüyordu… Ama eniştem bunu umursar mı, tabii ki umursamaz.” Siniri bozulmuş gibi güldü Ceyda. Babamın bu huyundan nefret ederdi. “Onun tek derdi, tek gayesi iş. Senin de tek amacın Poyraz'ı elde etmek. Takıntı yaptın çünkü onu.” Küçümseyerek yüzünü buruşturdu.
“Sus artık!”
“Yoo…” dedi Ceyda alayla. sanki yıllardır içinde birikmiş bir yükü boşaltmak için fırsat kolluyordu. “Sonrası daha iyi, dinle… Nerde kalmıştık? Hah, dur… Poyraz o gece babasına seninle birlikte olmayacağını çok net bir şekilde ifade etmişti. Orda kaldık. Hatta öyle bir konuştu ki eniştem bile pes etti sandım, duyman lazımdı… Sonra Poyraz sabahki toplantısı için Ankara’ya dönecekti. Uçuş saatinin gelmesini bekliyordu, ben de yanındayım tabii. Onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama sonra bir şey oldu…” Gözlerini sahte bir şaşkınlıkla büyüttüğünde ağzını eliyle kapattı. “Poyraz tam uçağa binecek, ne hikmetse gecenin bir vakti senden telefon geliyor. Oha yani. Hem de ağlamaklı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun böyle.”
Yıllar öncesinin konusunu açmasından hoşlanmasam da Aylin’in bir şeyleri anlaması gerektiği için sesimi çıkarmadım. Ama Aylin “Bu konuları konuşma senin haddi değil, Ceyda!” diyerek onu susturmaya çalıştı.
Ceyda duymazdan geldi. “Ona bir şeyler söyledin. Ne dediysen artık, Poyraz uçağa binmekten vazgeçip telaşla yanına geldi. Sabah da bir baktım el elesiniz… Seninle daha bir gün önce birlikte olmayacağını söyleyen çocuk, sabah seninle sevgili oluyor, sence de tuhaf değil mi?”
O zamanlar Ceyda nedenini bilmiyordu, yıllardır sormasına rağmen ona hiçbir şey anlatmamıştım. Aylin’in beni aldattığını öğrenince onunla en başından birlikte olmamam gerektiğini söylemiş, ardından o gün yaşananları sormuştu. İlk o zaman anlatmıştım.
“Babasının o geceki gibi yıllardır devam eden baskısından bunalıp kabul etti diye düşündüm. Cengiz eniştem böyle istiyor diye… Meğer sorun başkaymış. Meğer sen o gün…” Yüzü buruştu. Devamını getirmedi ama Aylin onun ne söylemek istediğini anlayıp bana baktı.
“Ruh hastasısın kızım sen. Sen gerçek bir ruh hastasısın. Ama biliyor musun, eniştem yıllardır evlenin diye onun üstüne gidip durmasaydı sen o gece o yaptığın akıl almaz hareketle bile Poyraz'ın senin gibi bir beyinsizle birlikte olmasını sağlayamazdın. Bunca şeyden sonra bir de çocuğu aldattın sen ya, bir de utanmadan karşısına çıkıyorsun. Rezil. Rezilin tekisin sen. Umarım ömrün boyunca mutlu olamazsın.”
Konuştukça öfkesi arşa çıkıyordu. Nefes nefese kalmış bir şekilde sözlerini bitirdikten sonra Aylin’e son kez iğrenerek baktı ve arabaya geçti. Söylenecek söz kalmamıştı. Herkes yaptığı hataların sonuçlarına katlanacaktı. Aylin hak ettiğini yaşıyordu.
Ben de gitmek üzere arkamı döndüm; ama Aylin kolumdan tutarak bana engel oldu. “Doğru değil,” dedi gözleri dolmuş bir şekilde beni kendine çevirirken, sesi titriyordu. “Söyledikleri doğru değil. Tamam. Çok hata yaptım. Seni üzdüm. Ama sen her zaman beni sevdin Poyraz. Şimdi de seviyorsun.”
Bana dokunmasından hoşlanmadığım için kolumu ondan kurtardım. “Sevmiyorum,” derken kendimden oldukça emindim. Ben evleneceğiz diye onu sevmeye çalışmıştım.
“Onu mu seviyorsun?”
“Elvin… Hayatında olacak tek kadın Elvin.”
“Onu mu seviyorsun diye soruyorum Poyraz ben sana. Gözlerimin içine bakarak söyle.”
Hiç tereddüt etmedim. Gözlerinin içine baktım. “Elvin’i seviyorum. Hayatımın sonuna kadar da sadece onu seveceğim.”
Ben ona hiçbir zaman yalan söylememiştim. İlk defa yalan söylememi istiyordu. Başını art arda iki yana sallarken “Hayır sevmiyorsun!” diye isyan etti, ağlıyordu. “Benim yaptığım yanlış yüzünden beni böyle cezalandırıyorsun, o yüzden yapıyorsun bunu. Senin tek sevdiğin kişi benim.”
Elimi tutmaya çalıştı ama buna izin vermedim. “Senin deli saçmalıklarına uğraşamayacağım daha fazla.”
Arkamı döndüğümde tekrar bağırdı. “O kadın kim ya, kim! Nereden girdi senin hayatına da bir anda evlenecek kadar sev–” Kelimeyi söylemekte zorlanmıştı. Omzumun üzerinden ona döndüm. Başını hafifçe kaldırmış, yaşlarının akmasına engel olmaya çalışıyordu ama başaramadı. “...sevdin onu? İnanmıyorum buna! Tek bir kelimesine bile inanıyorum hem de. Hem onun da diğerleri gibi çıkarlarının olmadığını ne malum? Benden öncekiler yapmadı mı sana bunu? O kadın da aynısını yapıyor, seni kandırıyor Poyraz. Hepsi gibi o da soyadını istiyor. Seni sevmediğine de eminim.”
Söylediklerine hak vereceğim tek şey son cümlesiydi.
Seni sevmediğine eminim.
Ama Elvin hakkında söyledikleri beni rahatsız etmişti. Buna izi vermezdim, bu yüzden bir hışımla ona döndüm ve “Elvin'i sakın kimseyle karıştırma,” diyerek onu uyardım. “Hele kendinle asla. Benim soyadımı isteyen o değil, sensin; senin aşağılık baban. Sen yıllar önce de bunun için intihar etmeye kalkmadın mı zaten?”
Aylin’in gözleri irileşmişti. Bunu fark etmiş olmamdan mı yoksa yüzüne vurmamdan mı kaynaklı bilmiyorum ama ilk kez benden kaçmak istediğini gördüm.
“Hayır, öyle değildi,” diye art arda başını iki yana salladı, İnkâr etmeye çalışıyordu ama nafileydi. Ben onun sesinin tonundan yalan söyleyip söylemediğini anlardım her zaman ve o yalan söylüyordu.
“Hiç boşuna nefesini tüketme. O günkü geri zekâlı yok karşında… Baban beni evlenmeye ikna edemedin diye seni yine manipüle etmeye kalktı. Sen de onun sözleriyle çıldırdın. Onun için her şeyi yaparsın sen, bunu yapamadığın için delirdin. Sonra aldın bir kutu hapı, bilerek…” Son kelimeyi özellikle bastırmıştım. Aklıma geldikçe aklımı kaçırıyordum. Bana bunu bilerek yapmıştı ve ben bunu ancak ondan ayrıldıktan sonra Ceyda’ya anlattığımda fark etmiştim. Ablamın nasıl öldüğünü biliyordu, onun gibi canına kıymaya çalışarak beni onunla sevgili olmaya ikna etmişti.
“...bana acımı hatırlatmak istedin sen. Vicdanıma oynadın. Ben de kabul ettim. Evliliğimizin iş için olacağı şartını koydum, sen de tek isteğimi kabul ederek ertesi gün elimi tuttun… Yalan yok, seni sevmeye çalıştım. Hiçbir zaman da inkâr etmedim bunu. İş için evleneceğiz desem bile o günden sonra bir gün olsun sana ihanet etmedim. Senin aksine. Ablamın durumunu kullanmış rezil bir insan olduğun halde. Ama bunların hiçbir önemi yok artık. Senin bir önemin yok. Önemli olan tek kişi var, o da arabada beni bekliyor. Bunu o kafana sok, bir daha sakın gözüme görünme.”
Konuşmam boyunca ağlayıp durdu. Eskisi gibi aptal gözyaşlarına inanacağını sanıyordu. Tek bir damlasını bile umursamadan arkamı döndüm. Ardımdan son söylediği “Sen hiçbir şey bilmiyorsun, ben böyle olsun istemedim,” cümlesini kâle almamadan arabaya bindim ve arka koltuğuna oturur oturmaz Harun'dan aracı çalıştırmasını istedim.
“Sür.”
Harun dediğimi yaptığında, ilk işim omzumun üzerinden yan koltuğumda uyumaya devam eden Elvin’e bakmak oldu. Hâlâ gözleri kapalıydı. Yüzündeki dinginlik değişmemişti; aksine daha rahattı.
Ona bakmak, onu izlemek iyi gelmişti bana, yüzündeki sessizlik ve masumiyet, üstümdeki tüm gerginliği söküp almış, neredeyse gülümsetmişti beni, ta ki Harun “Eve mi gidiyoruz, abi?” diye sorana kadar.
Başımı iki yana sallayıp çaprazımdaki ön koltukta oturan ve gözlerini bana diken Ceyda’ya bakarken “Hayır,” dedim. “Evdekiler telaş yapar şimdi. Dün kaldığımız yere sür. Ondan önce de eczaneye uğra.”
Harun sormadan Ceyda araya girdi. “O niye?”
Başımla yanımda uyumaya devam eden Elvin’i işaret ettim. “Senin yüzünden sinir krizi geçirip ortalığı dağıttığı için uyuyor ya hani şimdi,” dedim alayla karışık, Aylin’in de üzerimde bıraktığı sinirli sesimle. “İlaçlarını da almadı. Hani hatırlarsan bir kaç gün sonra da ameliyatı var. Uyandırıp yemek yediremeyeceğimize göre ilaçlarını damardan vereceksin. Bunu için de eczaneden gerekli malzemeleri alacağız.”
Dışarıda onu sakinleştirmeye çalışsam da Elvin’i bu hale gelmesinde Ceyda'nın da büyük bir payı olduğu için öfkem hâlâ tazeydi. Bunu bildiği için ters çıkışıma ses etmedi. “Haplara geçmişti,” diye sorduğunda neredeyse çekinmişti. “Diğerleri var mı yanında? Diğer türlü yazdırmamız lazım.”
Belli belirsiz başımı salladım. “Var. Ne olur ne olmaz yazdırmıştım.”
Harun dayanamayıp araya girdi. “Abi Elvin Hanım niye kriz geçirdi ki? Sordum ama Ceyda abla da bir şey anlatmadı.”
“Yüzü yok çünkü. Kendi halt yemesi.”
Ona verdiğim tepkilere en sonunda dayanamadığı için “Ben böyle olacağını bilemedim!” diye çıkıştı bunalmış bir gerginlikle, önüne döndüğünde derin derin nefes alıp vermeye çalışıyordu. “Affektif taşkınlık geçirecek bir psikolojide olduğunu bilseydim ağzımı açmazdım ama iyi görünüyordu Poyraz. Toparlamıştı. Bu kadar çıldıracağını tahmin edemedim ben.”
Dudaklarımdan histerik bir gülümseme kaçarken keyiften oldukça uzaktım. Söylediklerinin mantıklı tek bir yanı yoktu. “İyi görünüyor olması öyle olduğu anlamına gelmez. Onun gülümsemesinin altındaki fırtınayı göremiyorsun diye yarasını kanatmaya hakkın yoktu senin.” Sırtımı yasladığım yerden ayırıp beni daha iyi anlaması için ona doğru yaklaştım. “Onunla konuşmayacaktın. Bana gelecektin sen önce, bana!”
Ceyda, bana daha rahat bakabilmek için kemerini gevşettiğinde en az benim kadar sinirli duruyordu. Koltuğun kenarı tutup iyice benden yana döndü. “Yanında o geri zekâlı vardı! İkinize birlikte söyleyecektim ama…”
Sabrımın son demindeydim artık. “Aması yok Ceyda, aması yok! Söyleseydin gönderirdim onları. Çetin bahane değil. Ben sana bu işten uzak dur dediysem duracaktın. Bu meseleye burnunu sokmayacaktın.”
İnadını sürdürmekte ısrar etti. “Duramazdım.”
Bir an gözüm karardı. “Ne demek duramazdım?” diye bağırdım. “Sana ne kızım? Sana ne?!”
“Poyraz. Konu ciddi diyorum. Sen bunu anlamıyor musun?”
“Asıl sen uzak durman gerektiğini anlamıyor musun?”
“Bak…” Gözlerini kısa bir anlığına kapattı. Benim öfkemi daha da harlamamak için kendini dizginlemeye çalışıyordu ama zorlandığı her halinden belliydi. “O ilaçlar önemliydi. Ben öyle sen dedin diye bırakamazdım bu meseleyi, tamam mı? Doktorum ben ya, doktor!”
“O zaman git hastalarına bak.”
“Ben de onun için yapıyorum. Sana bu ilacın piyasada olmadığını söyledi—” İşe yaramaz açıklamasını daha fazla dinlersem kendime engel olamayacağımı bildiğim için elimi kaldırıp onu susturdum.
“Biraz daha saçma salak konuşursan kan beynime sıçrayacak Ceyda, sus. Sus, gidene kadar da tek kelime etme.” Söyleyeceklerinin beni daha fazla sinirlendireceğini ve o siniri Elvin yanımda uyurken çıkaramayacağımı biliyordum. O yüzden ne halt çevirdiyse bunu daha sonra öğrenmeye karar verdim.
“Bu beyinle nasıl doktor oldun sen başımıza bazen çok merak ediyorum.” Artık ona bakmıyor, kendi kendime konuşuyordum. “Bir de hasta diye sana geliyoruz.”
Aracın içinde birkaç saniye boyunca sadece motorun uğultusu vardı. Ama sessizliği bozan, Ceyda’yla tartışmamız boyunca tek kelime etmeyen Harun oldu. Son söylediğime takıldığı için dayanamadı ve “Abi kızma ama… sen gidemezsin ki zaten Ceyda ablaya,” dedi dikiz aynasından bana bakarak.
Ceyda Harun’un söylediğine istemsizce güldüğünde “Ne diyorsun oğlum sen,” diye sordum bunalmış bir biçimde. “ne alaka?”
Harun kırmızı ışıkta durduğumuz sırada direksiyondan ayırdığı eliyle aynada saçlarını düzeltti, aynı zamanda bana bakıyordu. “Çok alaka abi,” derken bu durumdan hem eğleniyor hem de çekiniyor gibiydi. “randevu alamazsın ona.”
“Kuzenime niye randevu alayım, Harun? Ne sik sik konuşuyorsun sen?” Konuyu nereye bağlamaya çalışıyordu bilmiyorum ama heyheylerim tepemde olduğu için biraz daha böyle devam ederse em sonunda onu arabadan dışarı atacaktım.
Harun pes etmeyip omzunu silkti. “Zaten vermezler abi sana randevu.” Ceyda Harun’un söylediğine biraz daha gülerken başını eğmiş, burnunun kemerini sıkıyordu.
Kaşlarım çatıldı hafiften. Bezgince “Niye?” diye çıkışırken buldum kendimi lakin çok değil, birkaç saniye sonra neden böyle bir şeyi söylediğini algılayabilmiştim; beynime daha yeni dank ediyordu. Adamda kafa mı bırakmışlardı?
“Jinekolog çünkü. Biz gidemeyiz.”
Harun kendi söylediğine kendi gülerken ona pas gelmiş gibi “Benim beynime laf etmeden önce kendine bak, geri zekâlı,” diye keyifle araya giren Ceyda’ydı. “Bu kafayla nasıl şirketi batırmıyorsun sen bazen çok merak ediyorum.”
Omzunun üzerinden bana bakan Ceyda’ya döndüm. “Ben sana eve gidene kadar çeneni kapat demedim mi?” dedim ters ters. Burun kıvırıp önüne döndüğünde bu sefer önümdeki koltukta gülmeye devam eden Harun’a baktım aynadan. “Sen de sür şu aracı, tepemin tasını attırma.” Sarı ışık yanmıştı. “Sabrımı sınıyorsunuz bugün.”
Harun dediğimi yapıp çenesini kapadı ve yeşil ışığın yanmasıyla aracı hareket ettirdi ama Ceyda için aynı durum söz konusu değildi. Konuşmadan duramıyordu. Bu sefer de onu ilgilendirmeyen başka konuya burnunu sokmuştu. “Elvin’i bir psikologa göstermen gerekiyor artık,” dedi yine bana bakarken.
Söylediğini yok sayıp Elvin’e döndüm. Hâlâ uyuyordu. Dudakları arasında hafiften bir gülümseme gördüğümde rüya mı görüyor diye düşünmeden edemedim. Görüyorsa ne görüyordu, bilmek istiyordum. Sahi onunla ilgili ne çok şeyi öğrenmek istiyor, onu ne denli merak ediyordum ben.
Birinin her şeyini merak etmenin tanımı neydi?
Başının öne düşeceğini fark edince çabucak elimi uzatıp engel oldum. Çenesi bileklerime değiyordu. Hafifçe geriye yatırdım; başı bu sefer ters yöne, omzuma doğru düştü. Gülümsedim.
Ceyda tekrar “Poyraz,” diye araya girmişti ama onu umursamak yerine Elvin’in yüzüne düşen saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırmakla ilgilendim.
Yüzü görünsün diye.
“Geceleri uyuyamadığını söyledi bana.”
Ceyda ona kulak vermem için doğru kelimeleri seçiyordu. Elvin’den ayırdığım bakışlarım ona döndüğünde sertleşirken, “Ne zaman?” diye sorarken buldum kendimi.
Gözlerini kaçırdı. “Odayı dağıttıktan sonra.”
Odadaki hali gözümün önüne gelince, sinirlenip bağırmayayım diye gözlerimi kapattım ve birkaç saniye boyunca sabır çektim. Tekrar Ceyda’ya baktığımda “Ne söyledi sana?” diye sordum.
“Tedavisi için kullandığı ilaçlar yüzünden midesi bulanıyor. Yemek yemekte zorlandığını söyledi. Hiç belli etmiyordu ama ameliyatı için de fazla stresli, geceleri uyuyamıyormuş.”
Bunları biliyordum. Kimsenin anlamadığını sanıyordu, iyi de bir oyuncuydu aslında ama ben görüyordum onu. Farkındaydım her şeyin.
İlk uyuyamadığının farkına vardığım gün on yedi temmuzdu. Aramızın açıldığı günün ertesi günün gecesi.Aramızın açıldığı günün ertesi günü, bir gece vakti. O günle birlikte yıllar gibi geçen iki hafta boyunca neredeyse her gün herkes uyuduğunda ona görmek için odasına gidiyordum.
Özlemekten değildi. Merak etmektendi.
Evet, öyleydi.
Odasının önüne geldiğimde uyuduğunu sanıp kapıyı açacakken sesini işittim. Bir an kapının arkasında olduğumu anladığını sanıp korkmuştum ama neyse ki öyle olmadı. Kendi kendine konuşuyordu.
Önce kapının arkasında olduğumu anlamadığı için rahatlamış bir şekilde nefesimi bıraktım ama sonra niye gecenin üçünde hâlâ uyanık olduğu merakı sarmıştı bedenimi. Biraz bekledim.
Bir süre sonra kendi kendine şarkı söylediğini işittim. Sesi çok güzeldi. Sonsuza kadar dinlenilesi bir tınısı vardı. Gitmem gerekiyordu belki ama gidemedim. Kalıp o uyuyana kadar onu dinledim.
“Pembe gül idim soldum, ak güle ibret oldum,” diyordu bir gece. O an kapıyı açmak; solmana izin vermem, demeyi ne çok istedim. Belki de şarkının devamını söylemek istedim bilmiyorum ama eğer öyleyse de bunu kendime itiraf etmeyecektim.
Sadece o kapıyı açmayı çok istedim.
Geceleri uyuman gerek demeyi çok istedim. Aptal gururum buna izin vermedi. Onunla konuşmayan benken bunu yapamazdım. Yemek yiyemediğini de görüyordum. Her seferinde bir şeyler yesin diye Harun’u gönderiyordum ona ama o inatla her seferinde Harun’a onu rahat bırakmasını söylüyor, Harun istediğini yapmayınca da bağırıp çağırıyordu.
Benim daha inatçı olduğumu söylüyordu ama o benden daha inatçıydı. Aksini hiçbir şekilde kabul etmiyordum.
Ceyda tepkisizliğimi kendince yorumlayarak “Biliyor muydun?” diye sordu.
Onu başıma onaylarken omzumda uyuyan Elvin’e baktım. “Biliyordum… Yani fark ettim. Kendi söylemedi, gerçi sorsam da söylemezdi zaten.” Parmaklarım saçlarının ucuna gittiğinde kendimi durdurmadım. “Sana söylediğine göre bir şeyler ağır gelmiştir ona. Çünkü o canı ne kadar yanarsa yansın sınır noktaya gelene kadar acısını herkesten gizlemeyi iyi becerir, her şeye gülümser. Eğer gülemiyorsa bu sefer de çok çalışır.” Elvin hep çok çalışırdı. “O yüzden kovdu ikimizi de. Eğer çalışırsa, kafası ne kadar kalabalık olursa düşünmeye o kadar az vakti kalıyor. Öfkesini, acısını, nefretini dile getiremiyorsa bunu işiyle çıkarıyor.”
Ceyda söylediklerimi şaşkınlıkla dinliyordu. Elvin’i tanıdığını sanıyordu ama ne kadar yanıldığıyla karşılaşmak onu bozguna uğratmıştı. “Bu hiç sağlıklı değil Poyraz, hem de hiç…” Bakışları Elvin’e kaydığında gözlerine hüzün yerleşti. “İlk defa onu böyle farklı farklı duyguları aynı anda yaşarken gördüm. Ağlamayı kestiği her an durup durup gülüyordu. Korkuyor da. Ameliyat masasından kalkamayacağından korkuyor. Bir şey olmayacağını, onunla benim de ameliyata göreceğimi söylediğimde ise bana söylediği şey daha da tedirgin etti beni.”
İki kaşımın arası kırışırken “Ne söyledi?’ diye sordum neredeyse paniğe kapılmış gibi.
“Ölmekten korkmadığını… Zaten herkesin öldüğünü söyledi. Herkesin sürekli öldüğünden bahsetti. Bunu söylerken o kadar boş bakıyordu ki, bu söylediğine o kadar alışmış gibiydi ki ne yapacağımı bilemedim. Hiç iyi değildi.”
“İyi değil çünkü.” Sesim sertti. “Hayatındaki herkes ölmüş. Her birine şahit oldu. Bu yüzden sana uzak dur dedim. Psikolojinin iyi olmadığının en başından beri farkındaydım.”
Koltuğun kenarından iyice bana doğru eğilirken “Sen şaka mısın?!” diye çıkıştı. “İyi olmadığının farkındaysan benimle tartışmak yerine niye psikologa götürmüyorsun kızı? Hatta bir psikiyatrist görmeli. Yaşadığı bu duygudurum bozukluğu çok tehlikeli, hem de çok. Böyle devam ederse durumu daha da ilerleyecek. Tedavi olması şart.”
Bıkkın bir nefes savurarak “Onu psikologa götürmeyi denemedim mi sanıyorsun?” dedim. O gün yaşananların tek bir saniyesini bile unutamıyordum. “Daha kapının önündeyiz bak, içeri girmeden nereye geldiğimizi anlayıp ağzıma sıçtı benim. Bana tedavi olmam gerektiğini söyledikten sonra çekti gitti.” Onu yine uçurumun başında toplamıştım.
Durumun ciddiyetinin farkına varmıştı. “Böyle devam edemez.”
“Biliyorum ama kendi istemedikçe hiçbir bok yapamazsın. İstersen kolundan tutup sürükle, bir dene bak. Hatta o koltuğa zorla oturt, konuşmayı kabul edene kadar istersen zincirlemeyi dene…” Dudaklarımı büzdüm. “Hiçbir şey değişmeyecek. Sonsuza kadar orada zincirli kalmayı kabul eder, yine de ağzını bıçak açmaz. Onun inadını bilmiyorsun sen.”
Kısa bir anlığına Elvin’i buldu bakışlarım. “Kendi kabul etmeli,” diye devam ederken bir gün bunun olmasını ümit ettim. “Kendi kabul etmediği sürece o koltukta oturması hiçbir halta yaramayacak. Hani doktorsun ya, sen bunu benden daha iyi biliyorsundur…” Yüzümü buruşurken alaycı bir ifadeyle ona döndüm. “Yani inşallah biliyorsundur.”
Onu iğnelememden sıkılmıştı. “Her seferinde laf sokacak mısın bana böyle?”
Üst dudağımı ıslatırken nettim. “İşine geliyorsa.”
Cümlem biter bitmez araba aniden durdu. Öne savrulacak olan Elvin’i refleksle tuttum; iyi olduğunu ve hâlâ uyuduğunu görünce başımı bir hışımla Harun’a çevirdim. “Senin kullanacağın arabaya sikeyim, Harun!”
Harun çekinerek bana baktı aynadan. “Pardon abi ya… Yine kavga edeceksiniz sandım. Tam o sırada karşıdaki eczane imdadıma yetişince heyecanıma mani olamadım valla.”
Gereksiz dürüstlüğü yüzünden elimde kalacaktı. Sabır çekerken, derin bir nefes alıp camdan dışarı baktım. Harun'un bahsettiği eczane birkaç metre ilerideydi. Ceyda'ya ne lazımsa gidip almasını söylemek için tekrar önüme döneceğim sırada bakışlarım eczanenin biraz ötesindeki yere takınca bir süre orada oyalandı.
Zihnimden geçen fikirle gözlerim kısıldı hafiften, Elvin’e baktım. Hoşuna gider miydi?
Onu biraz olsun tanıdıysam kesinlikle giderdi.
Elvin’in başını yavaşça omzundan ayırdıktan sonra kimseye bir şey söylemeden arabadan inmek için kapı koluna uzandım. Benimle eş zamanlı hareket eden Ceyda, dışarı çıkacağımı anladığı için “Senin gelmene gerek yok,” dedi. “ben alırım her şeyi.”
“Eczaneye gelmiyorum. Başka bir şey alacağım.”
Merakla başını salladı. “Ne alacaksın?”
Ona yanıt vermek yerine Harun’a Elvin’in asistanını arayarak odasına kendi dahil kimsenin girmemesini –Elvin o dağınıklığı kimsenin görmemesini isterdi– söylemesini istedikten sonra arabadan indim ve rotamı Elvin’in en çok seveceği yere çevirdim.
Çiçekçiye.
Bahçeye ekmesi için ona çiçekler alacaktım. Onu bugün çıldırtan şey bir çiçekse, sakinleştiren de yine başka bir çiçek olacaktı.
Dükkana girdiğimde gözlerim rengarenk çiçeklerde gezindi. O kadar çoklardı ki neyin ne olduğunu bilmemek de ne alabilirim sorusuna seçenek bile sunamıyordu. Derken imdadıma dükkanın çalışanı genç bir kadın yetişti. Yanıma geldiğinde “Hoş geldiniz,” dedi içten bir tebessümle. “Baktığınız bir şey var mı?”
Çiçeklerin arasındaki boşlukta gezinirken, “Kolay gelsin,” dedim, gözlerim kadının ellerindeki pembe renkli çiçekleri didikliyordu. "Toprağa ekebileceğim çiçekler istiyorum." Bakışlarım kadını buldu "Ama ne alabileceğim konusunda bir fikrim yok. Pembe güller dışında tabii. Onlar kesinlikle olmalı.”
Kadın gülümsedi. “Güzel tercih,” dedi. Ardından büyük bir saksının içinde olan neredeyse bir metre boyundaki pembe gül ağacını gösterdi. “Anlamını biliyor musunuz?”
Bilmediğim belli eden bir ifadeyle başımı iki yana salladım. “Hayır…” Bu çiçekler hakkında bildiğim tek şey, Elvin’in onları çok sevmesiydi. “Çiçekler nişanlımın ilgi alanı. Onun bildiğine eminim.” Son cümlem istemsizce gülümsetti beni. Bazen bu kadar bilgiyi hafızasında nasıl tutuyor, merak ediyordum.
Kadının gülümsemesi büyüdü. “Pembe güllerin anlamı sana olan hislerimi sadece sen biliyorsun, demek,” dedikten sonra elindeki saksıyı bir köşeye bırakıp mor renkli başka bir çiçek aldı. “Ama siz nişanlı olduğunuza göre anlaşılan artık aranızda kalan bir sır değil bu. Mutluluklar dilerim şimdiden.”
Sana olan hislerimi sadece sen biliyorsun.
Çiçeğin anlamına mı yoksa kadının bir sır olarak kalmadığına dair sarf ettiği sözlerine mi şaşırsam bilemedim, o durum pek öyle değildi aslında diye iç geçirsem de bunu kendime bile söyleyemezken tanıdığım birine söyleyecek değildim. Bu sebeple bana uzattığı çiçeği elinden alırken teşekkür mahiyetinde gülümsemekle yetindim.
“Bunlar nedir?”
Kadın aynı çiçeklerin beyaz renkli olanlarını da gösterdi. “Anemon. Kır lalesi ya da rüzgâr çiçeği de deriz. Birkaç farklı rengi daha var. Bahçe süslemesi için istiyorsanız mutlaka tavsiye ederim, tam mevsimi.”
Kadın elimdeki çiçek hakkında başka bilgiler anlatıp dururken o an için çiçeğin isminden başka bir şey düşünemiyordum. Rüzgârla birlikte açan bir çiçekmiş. Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm yerleştiğinde bu çiçeklerin bahçeme çok yakışacağını düşündüm.
Çiçekler rüzgârda açmalıydı.
“Bunların her rengi olsun, başka neler önerirsiniz?”
“Şakayıklar, lavantalar, gelincikler…Alev çiçeği var, onu da kesinlikle öneririm. Yaz sonu sonbahar boyunca çiçek açarlar. Onlar dışında hanımeli, begonvil, ortancalar… Yaseminler var, bahçeye ekeceksiniz diye söylüyorum çok güzel kokarlar, ben bayılıyorum kokularına. Bence nişanlınız da beğenecektir… Erguvanlar, kamelyalar… Çok fazla seçeneğimiz mevcut. Ayıracağınız alana göre size birkaç çeşit ayarlayabilirim.”
Düşünmeden söyledim. “Saydıklarınızın hepsi olsun. Elvin’in hepsini seveceğinden emindim. “Her renkten.”
Kadının gözleri şaşkınlıktan büyüse de başıyla onayladı. Bu kadar çiçek alacağımı tahmin etmiyordu. “Ne zaman için hazırlayalım size?”
“Mümkünse şimdi.”
“Aracınız var mı?”
“Var. Bir de çiçekleri ekmek için lazım olan ne varsa ayarlarsanız çok memnun olurum.”
Gülümsedi. Başını art arda sallayarak “Elbette…” dedi. “Ben hızlıca hazırlayayım sizin için.”
Kadın, çiçekleri hazırlamak için yanımdan uzaklaştığında telefonumu çıkarıp Harun’u aradım ve Ceyda geldiği gibi yanıma gelmesini istedim. İkimiz birlikte götürürsek daha hızlı olurduk.
Ardından sabahtan beri bana bin kez mesaj atıp duran Yaprak’a Elvin’le işimizin çıktığını ve bugünkü alışverişe gelemeyeceğimizi yazdım. Bu mesajımdan sonra bir bin defa da arayıp duracağını biliyordum ama Elvin bu haldeyken alışveriş düşünecek değildim. Bekleyebilirdi.
Sonrasında Oğuz’un attığı mesaja baktım. Suat Demirkıran’ın katılacağı müzayedenin eylül sonunda olacağını yazmıştı. Şimdilik sadece bunu biliyordum ama onu biraz olsun tanıdıysam o etkinlikte büyük bir olay olacağına yemin edebilirdim. O adamın her yaptığı, her adımı, hatta aldığı her nefes bir şekilde yasadışı bir şeylere bulaşıyordu. Her ne çeviriyorsa mutlaka öğrenecek, onu kendi silahıyla vuracaktım. Eylül sonuna kadar vaktim vardı.
Oğuz’dan bunu daha detaylı araştırmasını istemiştim. Elvin, Ceyda'nın gelmesiyle onunla odasına çekildiğinde Çetin ve Oğuz’a Suat Demirkıran’ın ipini çekmek istediğimi ve bunun için de ikisinin yardımına ihtiyacım olduğunu söyledim, her ikisi de bir saniye bile düşünmeden kabul etti. Bugün onları yanıma çağırmam daha çok bunun içindi.
Zihnimde bana işkence edip duran vurulma olayını daha detaylı anlattığımda ikisi de bugüne kadar sessiz kalmama şaşırdıklarını söylediler, bana veya sevdiklerime yapılan hiçbir şeyi affetmediğimi çok iyi biliyorlardı. Ortada Elvin olmasaydı bunu çok daha önce yapardım. O adamın yüzüne baka baka onu mahvedeceğimi söylemiştim zaten. Ama Elvin’in gireceği bir ameliyat varken o güne dek odağımı değil Suat Demirkıran, başka hiç kimseye vermezdim. Önceliğim Elvin’in iyileşmesiydi.
Lakin Elvin bunu düşünmek yerine bana kalmadan kendi onu araştırmaya kalmıştı. Kafasına göre iş yapmaya o kadar alışkındı ki bu konuda onunla sürekli çatışma halinde olmak bazen beni yoruyordu. Üstelik Aylin ve Suat Demirkıran benim yüzümden onun hayatına dahil olmuşken bana sormadan karanlık geçmişi olan bir adamı araştırması beni kızdırmıştı. Böyle bir şeye kalkıştığını ilk duyduğumda yaşadığım öfke ve hayal kırıklığı hat safhadayken bir de ona bir şey olabilme ihtimali beni iyice bunaltmış, aramızdaki mesafeyi daha fazla açmama neden olmuştu.
Bu olay dışında Virüs bozuntusuyla yapmaya kalkıştığı diğer tehlikeli işler de cabasıydı. Ama neyse ki dün tüm detayları konuşup anlaşmıştık, artık kafasına göre iş yapmayacağını umuyordum. Tabii ona yaptığım araştırmaları haber vermezsem bu sefer daha beterleri ile karşıma çıkacağına emindim. Bu yüzden ameliyatından sonra ilk işim Suat Demirkıran’la ilgili planlarımı ona anlatmak olmalıydı.
Demirkıranlarla işim bitince bu sefer Soykanlarla ilgilenecektim. Elvin yine önden işe koyulmuş, onların sistemlerine sızarak bütün verilerini alt üst etmişti ama bu yetmezdi. Hayallerini yıktığı kadının gözyaşlarında boğacaktım onu. Günü geldiğinde Elvin’in döktüğü her bir yaşın hesabını vereceklerdi.
Oğuz’a daha sonra onu arayacağımı ve detayları konuşacağımı yazdıktan sonra birkaç maile baktım. Elvin’in babam yüzünden uğraşmak zorunda kaldığı evrak eksikliklerini ayarlamaya çalışıyordum. Bu durumu duyduğumda şaşırmıştım; çünkü babamın bu hayatta sevdiği tek şey işiydi. Mükemmelliyetçi kişiliğiyle böyle bir hataya mahal vereceğini sanmıyordum. Keza bunu kendi de bildiği için, onun aramasıyla odamdan giden Çetin ve Oğuz’un gitmeleri üzerinden geçen beş dakika boyunca telefonda bağırışlarını dinlemek zorunda kalmıştım. Her şeyi eksiksiz gönderdiğini söylüyordu. Sonrasında telefonu suratıma kapattı.
Ayak üstü birkaç evrakı daha inceledikten sonra telefonumu cebime attım. Tam o sırada dükkan çalışanı iki kadınla eş zamanlı olarak zıt yönden Harun yanıma geldi. Kadınlar istediğim tüm çiçekleri teker teker getirmişlerdi. Saksılar sırayla önüme dizildi, her biri renk cümbüşüydü.
Harun önümde duran saksıları bakarken merakına yenik düştü. “Abi botanik bahçesi mi açıyorsun, n’oluyor?” diye sordu. “Hem sen çiçekten anlamazsın ki.”
“Soru sorma da bunları götür arabaya.”
Gözlerini kısarak ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi bana baktı ama bir biraz daha beklerse ona kızacağımı bildiği için dediğimi yapıp çiçeklere uzandı. Kapıdan çıkarken “İyice değişik bir şey oldu bu adam,” diye söylendi kendi kendine. “Sürekli garip şeyler alıyor.”
Bugün sipariş verdiğim son modeli teleskoptan söz ediyordu.
Gökyüzüyle ilgilenmeyi seven bir kadınla evleneceksem balkonumda bir teleskop olması şarttı.
Ödemeyi yaptıktan sonra, çiçek fideleri, tohumlar, saksılar ve gübreler dahil olmak üzere gereken tüm malzemeleri arabayı yükledik.
Aracın bagajı dolarken Ceyda ve Harun’un çiçeklerin nedenini sorgulayan soruları kulak arkası ettim. İkisi de fazla meraklıydı, ama onlarla uğraşamayacaktım. Zihnim başka bir yerdeydi.
Arka koltukta yerimi aldıktan sonra, tüm odağım yeniden hâlâ derin uykuda olan Elvin’e kaydı. Eve gidene kadar sadece onunla ilgilendim.
Onu izledim.
***
Eve geldiğimizde yaptığım ilk şey Elvin’i odama çıkarmak oldu. Onu yatağa bırakır bırakmaz Ceyda ilaçları için ona damar yolu açarken ben de dün getirdiğimiz ilaçları aşağıdan alıp seruma katması için ona verdim. Neredeyse bir aydır kullandığı için neyin ne olduğunu öğrenmiştim.
İlacı bittikten sonra Ceyda damar yoluna taktığı intraket dediği şeyi çıkarıp benimle birlikte aşağı geldi. Artık ne yaptıysa her birini konuşabilirdik.
Koltuğu oturduğumda karşımdaki boşluğu işaret ettim ve direkt konuya girerek “Anlat,” dedim, sesimdeki soğukluk fark edilebilirdi. “Bugün niye geldin, ilaçlarla ilgili nasıl bir gelişme oldu da bu konuyu açtın ve Elvin niye öyle çıldırdı? O çiçeklerde de zehir dediği ne vardı? Hepsini tek tek anlat.”
Ceyda sorularımdan kaçamayacağını anladığı için dediğimi yaparak karşıma oturdu. O sırada verandadaki sürgü camını açan Harun, salona girmişti. Gözleri ilk beni buldu, sanki gülümseyecek bir şey varmış gibi sırıtıyordu. “Hepsini yerleştirdim abi,” dedi alaylı bir şekilde, “Artık çiçek sergisi açabilirsin.”
Harun’un ciddiye almayıp “Sen niye bu kadar çiçek aldın sahi?” diye soran Ceyda’ya döndüm. Merakla başını salladı. “Elvin için mi?”
Sırtımı koltuğa yasladıktan sonra kollarımı önümde kavuşturdum. Sorusunu es geçip başımı hafifçe eğdim ve gözlerimi ona dikerek “Soru sormak yerine sorularımı cevaplamaya başlarsan…” diye konuştum, tahammülsüzdüm, Elvin’i çıldırtan şey neyse öğrenmek istiyordum bir an önce. “Elvin uyanmadan bitirirsin Ceyda. O uyandığında burada olmayacaksın.” Yüzümle onu işaret ettim. “Şimdi söyle… O ilaçlarla ilgili Elvin’e ne anlattın? Niye bu konuyu tekrar açtın? Konuş.”
Ceyda, gözlerindeki huzursuzluğu gizleyemedi. “Bu ilaçlar tehlikeli, Poyraz,” derken gerginliği yüzünden de okunuyordu. “Kimin yaptığını bildiğin halde kaç defa sorsam da bana söylemedin. Anlıyorum, o şerefsizin kim olduğunu öğrenmemi istemiyorsun, beni bu meseleden uzak tutmak istediğinin de farkındayım ama bu konu beni de aşıyor. Bu manyaklar bunları el altından daha da geliştirip piyasaya sürerse bir sürü anne bebek zarar görebilir. Buna izin veremezdim.”
Derin bir nefes aldı. Gözlerindeki öfkeyi görüyordum. “Beni en iyi sen tanırsın. Bu konu benim göz yumabileceğim bir şey değil… O ilaçların içeriğinde ne var, nasıl yaptılar her şeyi öğrenebilmek için haftalardır laboratuvarda araştırma yapıyorum ben.”
Duyduklarım bir an için kafamda çalkalandı. Söylediklerini idrak edemedim. Sırtımı bir hışımla yasladığım yerden ayırıp, öne doğru eğilirken sebeplerini tekini bile umursamadan “Ne dedin, ne dedin?” dedim, gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım şaşkınlıktan.
Harun çaprazımdaki koltuğa oturduğunda ona sormuşum gibi yanıtladı sorumu. “Haftalardır araştırma yapıyormuş abi.”
“Haftalardır?” diye tekrarladım. Gözlerim Ceyda’nın üzerindeydi. “Hem de bana tek kelime etmeden?”
“Bittik, valla bittik,” dedi Harun bu sefer, ağladı ağlayacaktı. “Daha sabaha kadar sürer bu kavga. Sıçtım ben, bitmesi gereken bir ton işim var.”
Harun’un kendi kendine konuşmasını umursayacak bir kafada değildim. Eğer olsaydım siktir olup gitmesini söylerdim. Bakışlarım tamamen ellerini pantolonun üzerine koymuş bana bakmaktan çekinen Ceyda’daydı, kendini savunmak için “İzin vermezdin!” diyerek başını kaldırırken gözümün tekinin seğirdiğin hissettim. Aklını kaçırmış olmalıydı.
“Tabii ki vermezdim!” diye bağırdım koltuğun kenarına vururken. “Tamam, ben dedim sana ilaçları araştır diye ama Elvin’in durumunda anormal bir şey var dedin diye istedim bunu. Sen de araştırdın ve bitti. Bitti Ceyda, bitti! Diğer her şeyden uzak dur dedim sana! Karışma diye defalarca kez uyardım seni, defalarca kez! Başını belaya mı sokmak istiyorsun sen?! Git hastalarına bak, sana ne illegal işlerden kızım! Sana ne!”
Ona bağırmamdan hoşlanmadığını biliyordum. Dudağının kenarı sinirden kıvrılırken "Bu yüzden sana söylemedim işte," dedi, gergin bir şekilde. Saçlarını toparlamaya çalıştı ama siniri buna engel olduğu için geri bıraktı. “Sen benim gözümden bakamıyorsun olaya. Öküz gibi bağırıyorsun böyle.”
“Başlatma şimdi gözüne de bakış açına da,” dedim ters bir şekilde. “Duygu sömürüsü yapma bana. Sana bir şey olsa teyzeme ne derim ben? Bulaştığın şeyin tehlikeli olduğunu bildiğin hâlde nasıl kalkışırsın sen buna, IQ’suz?!”
Ceyda her saniye biraz daha çatılan kaşlarıyla bana baktı. “Çocuk değilim ben, Poyraz. Neyin ne olduğunu ve neden yaptığımı gayet iyi biliyorum.”
“Bok biliyorsun!” Sinirle iç geçirdim. Lakin sormam gereken daha çok soru olduğunu bildiğim için kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Dudaklarımı birbirine bastırıp duruyordum. Gözlerine bakarak daha az asabi biçimde “Tamam,” dedim, “tamam, diyelim yedin bir halt. Araştırdın. Hâlâ bunu yapmana ayarım ama şimdi susacağım. Şimdi susacağım, başka bir şey soracağım.” Yüzümle onu işaret ettim. “Hadi bu boku yedin de sonrasında koşa koşa gidip Elvin’e mi anlattın? Buna mı çıldırdı bu kız?”
“Hayır…” Başını öne eğdi. Kendini suçlu hissediyordu ve evet, suçluydu. “Yani hem evet hem… hayır. Elvin’e konuyu açtım çünkü… Ben…” Yaşanacakları ertelemek için cümleyi uzatıp duruyordu ama o konuşmadıkça ben biraz daha öfkeleniyordum.
“Sen, ne?” dedim dayanamayarak.
Ağzının içinden konuştu, bana bakmadan. “İlaçların belirtileri hakkında bazı sorular sormalıydım, netleştirebilmek için yani.”
Duyduklarımın doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken, daha çok yanlış duymayı ümit ederken Harun benden önce araya girdi. “Yuh ama Ceyda abla.”
İlaçlarla ilgili Elvin’e sorular sormuştu, bebeğini öldüren ilaçlarla ilgili. Kan beynime sıçrayınca bir anda ayağa fırladım. “Bebeğini kaybetmiş bir kadına sen gidip onu öldüren ilaçlar hakkında soru mu sordun?” Kabul edemiyordum. Bunu yapmış olamazdı, bu kadarını yapmış olamazdı. Önünde durduğumda yüzüne doğru eğilip bağırdım. “Ceyda delirdin mi? Ceyda sen aklını mı kaçırdın?!” Geri çekildiğimde ellerimle şakaklarıma vurdum art arda. Artık sakin kalamıyordum.
“Sana inanamıyorum!” Zıvanadan çıktığım için bir ileri bir geri gidip geliyordum. “Ya kızım ben senin bu şuursuzluğun inanamıyorum!”
Ceyda da ayağa kalktı. Elini beline yerleştirmiş bana arkasını dönerken “Üstüme gelme ya,” dedi çatallaşan sesiyle, “çok pişmanım zaten. üstüme gelme.”
Sinirden güldüm. “Pişmanmış, başlatma pişmanlığına!” Ellerim öfkeyle havalandı, zamanı geriye alsak yine aynı şeyi yapacağını biliyordum, buna rağmen pişman olduğunu söylemesi beni çıldırtıyordu. “Bıktım senin başına buyruk hareketlerinden!” diye bağırırken artık gülmüyordum. Ceyda bağırmamla bana döndü. Korkmuştu. “Bıktım, duydu mu bıktım! Hiçbir zaman işin önünü ardını düşünmüyorsun. Kime ne olur, nasıl hisseder umursamıyorsun. Takmışsın kafana yok öyle yapabilirler, yok böyle yapabilirler de araştırayım ben. Sen kimsin Ceyda? Dünyayı mı kurtaracaksın da buluş arıyorsun, onu bunu araştırıp bir de insanların acısını deşiyorsun, sen kimsin?”
Gözleri doldu ama ters tepki vermedi. Haklı olduğumu biliyordu. “Ya bak, sinirlenmekte sonuna kadar haklısın ama ne yapayım, duramadım ben. Hem zaten Elvin o çiçekleri görmeseydi böyle delirmezdi. Bana ilaçlar yüzünden senin kadar kızmadı bile. Onları kim gönderdiyse elime geçirirsem fena benzeteceğim. Eğer onları görmeseydi böyle olmayacaktı. Yemin ederim olmayacaktı.” Oflar bir nefes bıraktığımda ellerimle yüzümü kapattım. Bir de böyle bir mesele vardı. Ona bir haftadır çiçek gönderen bir piç kurusu vardı ve ben bunu daha bugün öğreniyordum, üstelik bu yavşak onu tehdit edecek notlar yazma cesareti gösteriyordu.
Büyük bir gamsızlıkla “Ne çiçeği?” diye sordu Harun. Omzumun üzerinden ona döndüm, çatılan kaşlarımla suratına baktım birkaç saniye. Hiçbir şeyden haberi olmaması beni çıldırtmıştı. Elvin’le konuşmadığımız için günlerdir onun yaptıklarını bana söyleyip nasıl bu konudan bihaberdi anlamıyorum. Bir haftadır şerefsizin biri ona çiçek gönderiyordu. Ve şirkette kuş uçsa haberi olan Harun’un bundan haberi olmuyordu.
“Sen onun hesabını sonra vereceksin Harun ama önce Ceyda konuşacak…” Harun ona olan kızgınlığıma anlam veremedi ama bir şey de demedi. Komutuma uyup sessiz kaldı. Tekrar Ceyda’ya döndüm. “O çiçeklerde ne vardı da delirdi bu kadar peki?” diye sordum bu sefer. “Zehir dedi bir şey dedi, anlamadım bir bok. Neyin zehrinden bahsediyor?”
Ceyda telefonunu çıkardı, bir sayfa açıp bana uzattı. Bir şey söylemeden elinden aldım. Ekrana baktım. Paragraf paragraf yazılmış uzun bir yazı vardı. “Bu ilaçlar hakkındaki detaylı araştırmam…” dedi Ceyda elimdeki notlar için. “Elvin bunu okurken bir yerde takıldı.”
Yazıya hızlıca göz gezdirdim ama okuduklarımdan pek bir şey anlamıyordum. Her şey neredeyse tıbbi terminolojiyle yazılmıştı. Elvin’in burada takılabileceği nokta neresi olabilirdi ki? Entelektüel biriydi evet ama bu kadarını da anlıyor muydu?
“Neye takıldı?”
“Değil mi, sen de okuyup aynısını dedin. Ama o okudu okudu, sonra birden burada oleandrin niye yazıyor diye sordu bana.” Dediği yere baktım. İçerikleri hakkında bir şeylerden bahsediyordu. “Ben de ona ilacın içindeki maddelerden biri dedim. Ondan sonra çiçekleri gördü, film koptu.”
Hâlâ anlamıyordum. “Oleandrin ne? Çiçeklerle alakası ne bunun?”
Ceyda aklımdaki bütün soruları çözecek o cevabı verdi. “Zakkumda bulunan bir öz. Bunu bilmesini beklemiyordum.”
Bilirdi. Konu çiçekler olunca her şeyi bilirdi.
Onlar beni cehennem çiçeğiyle öldürmek istediler, biliyor musun?
Onun adı cennet çiçeğiydi. Ona cehennem çiçeği mi göndermişlerdi? Bir hafta boyunca her gün ona zehir dediği şeyi göndermişlerdi ve ben aptal gibi onunla konuşmuyordum. Eğer konuşsaydım bana söylerdi.
“Çiçeği görünce delirip o pezevengi aradı sonra,” diye mırıldandım, bir ileri bir geri gidip geliyordum. “Konuştukça çıldırdı, odayı dağıttı. En sonunda kendi dağıldı. Çiçeklerin o itten geldiğini sandı diye.” O herifle ilgili her hareketin onu böyle dağıtması bana kafayı yediriyordu.
Ama hâlâ anlamadığım bir şey vardı. Ceyda da çözülemeyen o soruyu sordu. “Sence de o mu gönderdi? Bu kadar tesadüf olamaz çünkü.”
Bilmiyordum. Belki Elvin’le ilk tanıştığım zamanlar böyle bir şey olsaydı direkt evet derdim ama şimdi diyemiyordum. Çünkü dillendirmek istemediğim başka bir şey vardı. Elvin olaylar sıcakken ilk ondan şüphelendi, aradı ve çıldırdı ama sağlıklı düşünmeye başladığında başka seçenekleri de düşünecekti.
Harun sinirlendiği için “Vay orospu çocuğu,” diye çıkışırken ben hâlâ düşünüyordum. O herifte başka bir şeyler vardı. Bilmiyorum ama çözecektim mutlaka.
Daha başka bir şey sormadım. Duyacağımı duymuştum. Bundan sonra yapacağım şey Elvin’i kendi aile üyelerimin saçmalıklarından da korumak olacaktı. Ceyda’ya bakmadan “Gidin siz,” dedim. “Bir daha da bu işe ne karış ne de Elvin’e tek bir soru sor. Onu aramayacaksın, bir süre de ondan uzak duracaksın. Elvin senin aptal araştırmalarının deneği değil.”
Ceyda söylediklerimden hoşlanmadı. “Denek ne demek ya,” diye çıkıştı. “Arkadaşım o benim. Kırıcı oluyorsun.”
Sinirle ona döndüm. “Ben daha kırıcı olmadım ama sen haddini çok fazla aştın. Bu siktiğimin araştırmalarından başka bir şey çıkarsa bana geleceksin artık.”
“Kuzenim bile olsan bu konuda sana hesap verecek değilim, Poyraz.” Birkaç adım attı bana doğru, önümde durdu. “Hesap soracak tek kişi var, o da Elvin. Benimle konuşmak istemezse onu anlarım, hak da veririm. Ama sen buna karışamazsın. Sinirlisin anlıyorum, yine de bu durum seni ilgilendiren bir mevzu değil.”
Söyledikleri sinirimi harlamak ister gibi atılan odun gibiydi. İşaret parmağımı ona uzattım. “Elvin’le ilgili her şey…” dedim, en ciddi halimle. “beni de ilgilendirir. Bir hesap verilecekse onu bana da vereceksin.” Oldukça ciddiydim.
Ceyda ciddiyetimin farkında ama anlam veremiyormuş gibi “Sen Elvin hakkında nişanlım diye diye aranızdaki ilişkiyi gerçek sanmaya mı başladın?” diye sorduğunda kaşlarımı çattım. Harun bu durumun başka yerlere gideceğini söyleyip bahçeye kaçarken Ceyda devam etti. “Ondan mı böyle tepki veriyorsun?”
“Ne saçmalıyorsun sen?”
“Benim saçmaladığım falan yok Poyraz.” Dudakları büzülürken beni gösterdi. “Sen ne olursa olsun kontrolünü kaybeden bir adam olmadın hiçbir zaman. Ama Elvin hayatına girdiğinden beri ona bir şey olacak diye diken üstündesin. Korumaya çalışıyorum saçmalıklarına sakın girme, ben bunları yemem. Sende bir şeyler var, sende uzun zamandır bir şeyler var ve inan bana, ben o şeyi dile getirmekten çok korkuyorum.”
Anlamazlıktan geldim. “Söyleme o zaman. Bu konuda hiçbir şey söyleme.”
“Sen üzüleceksin, biliyorsun değil mi?” Bir cevap vermedim. Bunu sevmemiş gibi biraz daha öne eğildi. “Yapma bunu kendine.”
“Ben hiçbir şey yapmıyorum. Ama sen çok güzel konuyu başka yere çekiyorsun. Elvin’den bir süre uzak duracaksın.”
Dediğime aldırış etmedi. “Böyle olacağını biliyordum ben,” dedi kendi kendine. “Zamanında Elvin’e de söyledim.”
Başımı hızla iki yana salladım. “Ne söyledin?” dedim kaşlarımı çatarak. Yine nasıl bir saçmalıklara kalkışmıştı? Eğer onu sinirlendiren başka bir şey yaptıysa bu sefer kalbini kıracaktım.
Lakin Ceyda başka bir şey yaptı. Gözlerime baktı. Sormadan önce cevabını aradı, buldu mu bulmadı mı emin değilim ama kalbimin cevabını bilmediği o soruyu sormaktan bir an olsun çekinmedi.
“Âşık mı oldun Poyraz?”
BÖLÜM SONU...
***
Oldu mu?
Diğer bölümde görüşelim yine.
Kendinize iyi bakın,
Esen Kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.52k Okunma |
1.58k Oy |
0 Takip |
25 Bölümlü Kitap |